Orijinalini görmek için tıklayınız : Kendimden şikayetçiyim
bilgivehis
01-11-2017, 10:52
Dürüstlük, iyilik, doğruluk gibi vijdani değerlerden kopamıyorum.
Paraya-pula kıymet veremiyorum.
Egoistlik yapamıyorum.
Kendimi kandıramıyorum.
Kimseyi kandıramıyorum
Haksızlık karşısında susamıyorum.
Paylaşmaktan kaçınamıyorum.
İki yüzlü davranamıyorum.
Yalan söyleyemiyorum.
İnsanlara olduğundan daha fazla değer veriyorum.
Seversem aşırı seviyorum.
Hoş görme ilkesinden vaz geçemiyorum.
Herkesin namusuna kendi namusum gibi bakıyorum.
Fakir-fukaraya daha çok değer veriyorum.
Bu yüzden dost sahibi olamıyorum.
Kısacası kendimden şikayetçiyim.
Belki çoğumuz kendinden şikayetçidir.
Ancak kendini şikayet edecek bir merci yok ki, buna çözüm bulunsun.
Velhasıl varlığıma da yokluğuma da şikayetçiyim...
Yıldıztozu
01-11-2017, 11:30
Haksızlık karşısında susamıyorum.
O halde hepimizin çığlık atması gerekiyor. Zira doğanın işleyişinde hak diye bir şey göremiyorum.
ilahimasal
01-11-2017, 11:35
Bu halden şikayetci olmak ?
İnsanım diyenin sahip olması gereken özellikler bunlar.
Bilgivehis şayet böyle bir insansan , böyle devam etmeni temenni ediyorum.
Seni bu forumdan tanıdığım kadarı ile anlattıklarına yakın bir kişi olduğun yazılarından belli.
Peygamberim , tanrı dediklerinin dostuyum diye ortaya çıkmış , kendilerini çok özelmiş gibi gösteren ,insanlık dışı tiplerde , senin şu yukarıda kendin için belirttiğin özellikler yok iken bile hallerinden memnun bir şekilde saygı görüyorlar.
Mesela
Sende bulunan özelliklere bir baksana!
Şu semavi din peygamberiyim diyen tiplere ve hayat hikayelerine baksana !
Yalan
Talan
Dolan
Ganimete olan açlıkları
Saldırganlıkları
Başka insanların eşlerine karşı tutumları
...
Sevgili Bilgivehis
Şimdi sen varlığını insan yapan özellikleri bırakıpta , peygamber olmayı mı diye düşünüyorsun?
Kınarım seni ! Biz peygamberliğe soyunmuş insanlığını terk eden varlıklara dost demiyoruz biliyorsun.
Öyle kal .
Saygılar.
Karaiskakis
01-11-2017, 18:30
Ne kadar boş insanlarsınız ya... Birazcık öz güveni olan, kendisinin ne olduğunu bilen kamil bir insan; ''Ay ben çok dürüstüm, ay ben çok yardımseverim'' diye başlık açmaya tenezzül bile etmez. Hatta bundan utanır. Bu kadar mı aşağılık kompleksiniz var.
Felâsife
03-11-2017, 10:56
Kısacası kendimden şikayetçiyim.
Belki çoğumuz kendinden şikayetçidir.
Yok canım hiç öyle şey olur mu? :D
Hiç böyle şeyleri ulu orta dile getirir miyiz? çok ayıp :D
Şaka bir yana buna "tebessüm" edebiliyor musun? mesele o birazda, neysen onu çok fazla değiştiremezsin.
Sevgiler
---
@Karaiskakis
Durumdan vazife çıkartmaya çalışmışsın ama olmamış, yazan arkadaşın öyle bir şey kast etmediği açıkken, işi başka tarafa çekmek boş iş olsa gerektir.
Kamil insan hep tevazuda olur?
Bunu bir ilim meclisinde filan söyleme, burada da söyleme gülerler sana, kemalât denen şey, noksanlık değildir, onda hepsi vardır., tamdır, bütündür.
Dolayısıyla kamil insan kendini methetsede, yersede bu ona zarar vermez, ama cahile verir.
Kamil insan hep tevazuda olur, süper. :wave:
Şüpheci Dinsiz
03-11-2017, 12:59
İnsanın sık ayak basmadığı doğaya bakınca zaman içinde şekillenmiş bir besin zincirinin, hiyerarşinin oluştuğunu görüyoruz. Canlıların birbirleriyle olan ilişkileri tamamen kuralsız değil, hiyerarşideki yeriyle sınırlı olsa da belli kurallar geliştirmişler.
Hiyerarşinin tepesinde etobur yırtıcılar var. Bunlardan sürü halinde yaşayanlar daha avantajlı.
Hiyerarşide altta kalanlara karşı bir kurala uyma zorunlulukları yok. Acıktığı için, av alanını korumak için, canı istediği için onları öldürebilir, avlarını çalabilir, bölgeden kovabilir.
Hiyerarşide denk olduğu canlılara karşı belirli kurallara uymak zorunda. Avlarını çalarsa başı derde girebileceği için, veya kavga çıkarsa zarar görebileceği için, kendisi de avı çalındığında hırsızlarla mücadele edeceğini bildiği için.
Hiyerarşide üstte olan canlılara karşı belirli kurallara uymak zorunda. Onlara yakalanırsa, kendi avını bırakıp kaçmazsa öldürüleceği için.
Yırtıcılar avlanarak yaşamlarını sürdürmek zorunda. Av zaten az, insan yüzünden daha da azalıyor, hiyerarşide kendi türüyle veya kendi türüne denk sınıfla rekabet etmek zorunda. Bu yüzden şiddet, cinayet, hırsızlık yaşamlarının önemli parçası.
Otoburlar diğer otoburlara karşı barışcıllar. Genellikle sürüler halinde yaşıyorlar. Gıda kaynakları etoburlara göre nispeten fazla. Sürünün erkekler yırtıcılara karşı savunma için veya sürü içindeki hiyerarşi için kavga ediyor, bu kavgalar çoğunlukla cinayetle değil korkutmakla-boyun eğmekle-eğdirmekle sonuçlanıyor.
Hayvanların yaşamını inceleyince, ne kadar modern, medeni, teknolojik vesaire denirse densin insanların hayvanlardan farkı olmadığını görebiliyoruz. Başka ne olabilirdi ki? İnsan, hayvanlar içindeki hiyerarşide en tepeye yerleşmiş bir başka hayvan neticede.
Örneğin;
Aslan, açsa bir buffaloyu gördüğü yerde yakalar öldürür, çatır çatır yer, insan, sonra kesmek üzere tutsak ettiği bir ineği...
Aslan, yakalayabildiği buffaloyu yer, insan tutsak eder, zorla doğurtur, sütünü çalar, hayvanın doğurganlığı bitince keser etini yer, doğan erkek ise keser, süt dana, yumuşacık diye satar. Daha da kötüsü sütünü-etini-derisini satar.
Aslan, doğayı babasının malı gibi kullanıyor, zorunluluktan, bölgesini korumak için veya keyfi öldürüyor, av çalıyor, ama başka aslanlara karşı uyduğu kurallar var.
İnsan, doğayı babasının malı gibi kullanıyor, zorunluluktan, bölgesini korumak için veya keyfi öldürüyor, çalıyor, ama uymak zorunda olduğu hukuk kuralları var.
Ortak yanları, uymak zorunda oldukları kurallar; katiller-hırsızlar yasası. Devlet diye bir zıkkım var, diyor ki, öldürme-çalma-sömürme-yasa belirleme-öldürtme-çaldırtma-sömürtme benim tekelimde. Uymazsan öldürülürsün, yaşam alanından mahrum edilirsin veya atılırsın. Başka insan sürülerinin başka devlet zıkkımları var. Bunlar birbirlerini işgal edip yağmalamak için savaşıyorlar.
Aslanlar da aşağı yukarı bunu yapıyor.
--/--
İnsan, insan mı, yoksa hala hayvan mı? İnsan ne, başka bir varlık mı? İnsan olmak deyimi bilinçsiz bir soyutlama mı?
Bunu bilinçli kullanan da var, bilinçsiz kullanan da. Bilinçli veya bilinçsiz, neticede insan olmak bir soyutlama. Aslında kendini kandırma.
İnsan olmak hayvandan ayrı olmak gibi bir şeyse, hadi çalma-öldürme-şiddet uygulama-zarar verme o zaman.
Madem aklın var, madem beceriklisin, madem aklınla güç elde ettin, kötüye kullanma, hadi iyiye kullan o zaman.
Ondan sonra "insan oldum" dersen hayvandan ayrıyım demeye yüzün olur.
"İnsan-ı kamil" sözcüğü bile insanı aşağılamıyor mu? "İnsanlar içinde kamil olanı" ne demek?
--/--
Sevgili bilgivehis'in açtığı konu derin. Kendimce derinliğin boyutlarını hatırlatayım dedim.
Sevgiler
bilgivehis
03-11-2017, 22:17
Beş tane farklı görüş, beklemiyordum ama istiyordum, teşekkürler.
Yorumlamak gerekirse en kolayından başlayayım.
Karais, madalyonun bir yüzünü görmüş, kendini övüyon demiş.
Oysa öbür yüzünü çevirse yapısından şikayetçi olanı görecek.
Demek ki, görmek herkese göre değilmiş...
Ama kamil görür de durur mu, sevgili Felasife hafiften kulağını çekmiş, teşekkürler:)
Fabula arkadaşımız iyi temennide bulunmuş, sağolsun:)
Lakin gel bir de bana sor...
Şüpheci Dinsiz, hem madalyonun iki yüzünü görmekle kalmamış hem de nedenlerini örneklerle bir güzel anlatmış:)
Ayrıca kamil varsa diğerleri ne oluyor gibi önemli bir noktaya da dikkat çekmiş.
Bu nokta oldukça geniş ele alınması gerekir, zaten kısmen değinilmiş, ilgilenenler bu nokta üzerinde kendi fikirlerini paylaşabilir, iyi de olur...
Şimdi bana göre yorumlanması en zor ve dramatik kısma geldik.
Yıldıztozu, hak diye bir şeyin doğa koşullarında olamayacağını söylemiş.
Ey ki de söylemiş, belki Şüpheci Dinsiz'in kamil sorusunu da katarak, kendimden şikayetçi olma nedenlerine, köklerine ulaşabiliriz.
Buranın zor olma nedeni herkesin bakışında farklılık arz eden bir konu olmasıdır.
Dramatik tarafı ise yine bu nokta üzerinde herkesin farklı bakışının yaşamda pek iç açıcı sonuçlar getirmediğidir.
Öyle ya, bir taraf ezmek, sömürmek, kendi çıkarımı her şeyin üstünde tutmak benim hakkım diyor.
Diğer taraf ise benim hakkımı gasp ediyorsun diyor.
Bir başka taraf her ikisinden koparmaya çalışıyor.
Doğa ise gücü olan beni hak eder diyor.
Bu hak meselesi herkese göre böyle uzar gider.
Lakin ben yine de kendimden şikayetçiyim...
Karaiskakis
03-11-2017, 22:49
@Karaiskakis
Durumdan vazife çıkartmaya çalışmışsın ama olmamış, yazan arkadaşın öyle bir şey kast etmediği açıkken, işi başka tarafa çekmek boş iş olsa gerektir.Kamil insan hep tevazuda olur?
Bunu bir ilim meclisinde filan söyleme, burada da söyleme gülerler sana, kemalât denen şey, noksanlık değildir, onda hepsi vardır., tamdır, bütündür.
Dolayısıyla kamil insan kendini methetsede, yersede bu ona zarar vermez, ama cahile verir.Kamil insan hep tevazuda olur, süper. :wave:
Senin ilim meclisin veya saçma sapan tasavvufi demagojilerin, zerre kadar umrumda değil sevgili felasife. ''Kamil insan'' lafzınıda tasavvuftaki manası ile değil, bir olgunluk vasfı taşıma anlamında söyledim. Bu olgunluk iddia ettiğin yetkinliği taşıyorsa, bu yetkinlik, sözünü ettiğin bir tevazuyu içerisinde barındırıp, böbürlenme ile bir arada bulunmaz. Bir insan çıkıpta ''ay be çok dürüstüm, çok iyiyim'' diyorsa, o vasıflara gerçekten haiz olup, olmadığı konusunda şüphe ederim. Zira bu vasıfları taşıyan birisi zaten belli bir farkındalığa da sahip olduğu için bir şeyler ispat etmeye çalışır gibi kendi kimliğini, kendisine yakıştırdığı çeşitli vasıflarla insanlara empoze etmeye çalışmaz. Buna gerek ve ihtiyaç duymaz. Ayrıca kişinin kendisi hakkındaki gözlemleri subjektif olacağı için, ''ay ben çok iyiyim'' diye kendisini ortalığa atmak yerine birazda çevresindeki insanların kendisi hakkındaki görüşlerine kulak vermesi ve onların (eğer gerçekten bu iyi ve dürüst olma hali söz konusu ise) bu değerlendirmede bulunmasına izin vermesi daha doğru olur. Aynı şekilde gerçekten bu vasıfları taşıyıp, taşımadığı noktasında da daha dikkate alınabilir ölçek olur bu.
Yani bilgivehis'in açtığı bu konu neresinden tutarsan tut pespaye, rezil, utanmazca, arsızca yazılmış bir içeriğe sahip. Bir insan böyle bir konu açmaya bile utanır. Fakat yinede bilgevehis'in böyle bir başlık açmasını yadırgamadığımı da belirtmek isterim.
Ahlaksız
03-11-2017, 22:51
Bilgivehis;kendim dediğiniz şey nedir?
Bedeniniz mi,düşünceleriniz mi?
Bedeninizi kendi kendinize mi yarattınız,ya da düşüncelerinizi?
Siz sadece çevrenizin bir ürünüsünüz..Sizi yaratan,size ''kendim'' dedirten şey,çevreniz..İyi bir çevrede bulunduğunuz için şu an en basitinden internet kullanabiliyorsunuz..Bize göre kötü bir çevre olan Amazon ormanlarındaki bir toplum/çevre sizi yaratmış olsaydı,internet/telefon/elektrik gibi şeylerden mahrum kalacaktınız..
Yani kendinizden şikayet etmeniz,aslında çevrenizden şikayetçi olmanız demektir..
Kendinize kızmayın,sizi yaratan çevrenize kızın..Asıl sorun da burada aslında..Sizin kızacağınız çevreyi de,bir başka çevre yarattı..Yani ortada kızılacak/sövülecek/şikayet edilecek bir kişi/toplum yok..
Ben niye böyleyim filan..Tamam da sen kimsin:)
bilgivehis
03-11-2017, 23:03
Bedeniniz mi,düşünceleriniz mi?
"Beni bende deme bende degilim
Bir ben vardır bende benden içeri"
:)
bilgivehis
03-11-2017, 23:12
Yani bilgivehis'in açtığı bu konu neresinden tutarsan tut pespaye, rezil, utanmazca, arsızca yazılmış bir içeriğe sahip. Bir insan böyle bir konu açmaya bile utanır. Fakat yinede bilgevehis'in böyle bir başlık açmasını yadırgamadığımı da belirtmek isterim.
Mikropsan nerede olacağını bileceksin, bu başlık sana göre değilse bulaşmazsın. Bulaştığına göre mikropluğundan vazgeçemiyorsun, tamam, biz de seni böyle kabul ettik...
Karaiskakis
03-11-2017, 23:41
Mikropsan nerede olacağını bileceksin, bu başlık sana göre değilse bulaşmazsın. Bulaştığına göre mikropluğundan vazgeçemiyorsun, tamam, biz de seni böyle kabul ettik...
Neden hakaret ediyorsunuz? Bu sözleri, ilk mesajınızda olduğunuzu iddia ettiğiniz harikulade insan modeline yakıştıramadım, yadırgadım doğrusu...
Felâsife
04-11-2017, 11:16
Senin ilim meclisin veya saçma sapan tasavvufi demagojilerin, zerre kadar umrumda değil sevgili felasife.
Olsun zararı yok, henüz daha Tasavvuf'un "t" sinden bile bahsetmedim, lakin sende de Tevazu dediğin şeyin "t" si bile görünmedi. Bu da hiç şık olmadı. Oysa bu kadar önem verdiğin, İnsanı Kamil de gördüğün bir özelliği, sende de görmek isterdik. Göstermeliydin. :)
Tevazu göstermek zor değildir, lakin içeride olmayınca gösterilemez maalesef.
Diyeceğim, sen başkasından tevazu beklerken, hani o nerede derken, bu senden niye görülmüyor?
Görülmesi gerekmez mi?
Yoksa herkes tevazu edecek, ama ben etmem mi mesele!?
Görülmüyor çünkü tevazu dediğin şey, başta İnsanı Kamilde olması, onun sadece tevazu ile anılması bile "hayaldir" aslında.
Bu kendi tevazu edemeyenin hayalidir yani...
Karşındakinden tevazu beklerken, bunu kendin uygulamadıktan sonra, tevazu beklemek nedir?
Söyleyeyim !...
Yargıladığınsındır.
Suçladığınsındır.
Bu böyle.
İçinde olan dışına yansır, bak işte bu Tasavvuftur.
Arkadaşımız açıktan kendinden şikayet ederken, sende gizli şikayet etmiş olursun ki, aslında bunlar madalyonun iki yüzü olmuş olur. Kısacası yargıladığın şeyi sende etmiş olursun.
Netekim olanda budur.
Hasılı halinden şikayet etmeyen yoktur, aksi mümkün değil. Meselede bunu açıktan itiraf edenle, etmeyendir. :D
Sevgiler
Şüpheci Dinsiz
04-11-2017, 15:58
Sevgili Ahlaksız,
Siz sadece çevrenizin bir ürünüsünüz..Sizi yaratan,size ''kendim'' dedirten şey,çevreniz..
[...]
Yani kendinizden şikayet etmeniz,aslında çevrenizden şikayetçi olmanız demektir..
Kendinize kızmayın,sizi yaratan çevrenize kızın..
Kişi sadece çevresinin ürünü değildir. Çevre, kişiyi belli ölçüde şekillendirebilir, bu ölçü, kişinin şekillendirilmeye izin verdiği ölçüdür.
Kişilik denen şey, kişinin karşısına çıkan seçeneklerden seçe seçe oluşturduğu kendine özgü yapıdır. Kişi güçsüzse-kendine güvensizse, seçimlerini başkalarından etkilenerek yapar, değilse başkalarından belli ölçüde etkilense bile kendi yapar.
Erişkin olmak, fiziken üreme yaşına gelmek değil, irade sahibi olmak demek. Kişi erişkin olunca kendi kararlarını kendi vermesi de bir seçenek. Bunun için sahip olduğu altyapı önemli.
Kendi hayatını kendi kazanabilecek durumdaysa, el-düşünce becerileri iyiyse, her toplumda kendisine yer edebilecek bilgi-kültür sahibi ise kendi kararlarını kendisi verecek altyapıya sahiptir, kendi kişiliğini kendi oluşturmayı seçebilir, veya mücadele etmeyerek başkalarına tabi olmayı seçer. Bu altyapıdan yoksunsa başkalarına tabi olmaktan başka seçeneği kalmaz.
Konunun çevreyle ilgisi erişkin olana kadar. Sonra ne olduğu ise kişinin kendi seçimi. Normal şartlarda böyle yani.
--/--
Kimi insanın ebeveyn-mahalle-din-milliyet vs. baskıları sebebiyle erişkin olduğunda altyapısı tam gelişmemiş oluyor. Özellikle İslam ülkelerinde, Türkiye'de de, eğitimde devleti ele geçirenin kişiliği körelten, itaatçi, akıl-bilim dışı eğitimleri dayattıklarını görüyoruz. Böylece çocukta erişkinlik öncesi altyapı oluşturması engelleniyor. Bu bilinçli yapılıyor ki, biat-itaat eden, aza kanaat getiren şükürcü-hüloğcu, biatçı bir toplum oluşsun. Böylece sömüren rahatça sömürsün, sömürtsün.
Çocuğu "dinin gereği" diyerek erken yaşta evlendirmişlerse, "işe gir evini geçindir" veya kızsa "evinin kadını ol" demişlerse, "en az üç çocuk" diye dayatmışlarsa, çocuğun neredeyse tüm seçenekleri elinden alınmış oluyor.
Bunlar da normal olmayan şartlar.
--/--
İnsani konularda tepkileriniz genellikle "hart-hurt" negatif hüküm verme şeklinde oluyor. Sosyal olayların verdiğiniz hükümler gibi olmadığının bir kanıtı da sizken, nasıl oluyor da sosyal nedenselliği, çeşitliliği, insanların kişiliklerindeki farklılıkları görmezden gelebiliyorsunuz?
Bizler tamamen toplumun şekillendirdiği bireylersek, nasıl olup da toplumdaki teammüller dışında başka başka fikirler üretebiliyoruz?
Ahlaksız
04-11-2017, 19:48
Şüpheci Dinsiz;özgür iradeyi kabul etmem mümkün değil..:)
Anne karnındaki çocuğun çevresinden çok fazla etkilendiğini biliyoruz..Mesela anne gürültülü bir ortamda hamileliğini doldurmuşsa,çocuğun gelişimi de ona göre olacaktır..Mesela depresyona yatkın olacaktır..Sonrasında çocuğun ilk 6-7 yılı çok önemli..Eğer bu süreç iyi değilse,çocuğun geleceği de iyi olmayacaktır..Bir örnek vereyim size..
Bir belgeselde genetik olarak cinayet işlemeye meyilli bir kişinin hayatı/beyni/çevresi filan araştırılıyor..Adamın normalde birilerini öldürmesi filan gerek ama adam gayet mutlu bir hayata sahip..Bilim adamları,adamın çocukluğuna odaklanıyorlar..Adam çok mutlu bir çocukluk yaşamış..Bu süreci,yani ilk 6-7 yılı mutlu olarak tamamlaması;adamın geri kalan hayatına çok etki etmiş..
Yani mutlu bir çocuk dönemi geçiren birisi,genleri kötü olsa bile,kötülük yap(a)mıyor..
Burada belirtilen şu..
Bir insanın tüm hayatı,anne karnındaki ve sonrasındaki 6-7 yılda şekillendiğidir..
Durumumuz bu..Haliyle seçim yapma veya yapmama seçeneğine sahip değiliz..Tüm seçimlerimiz,tüm düşüncelerimiz,tüm eylemlerimiz geçmişte belirlenmiş..Yani çocuklukta..Yani isteseniz de,bugün bazı şeyleri yapamazsınız..Bu yüzden özgür iradeden,yetişkin bireyim seçimlerinden filan bahsetmek mümkün değil..
Tayyip erişkin mi/yetişkin mi sizce?
Kime göre erişkin?
Ya da Tayyip bugün demokrat olabilir mi?
İstese de olamaz değil mi?
İşte bundan bahsediyorum:)
Toplumdaki farklı sesler konusu da,çevre ile alakalı..Herşey çevre ile alakalı..Ben Türkiye'de nasıl ateist olabildim?Tüm çevrem Müslüman olmasına rağmen..Yaşadıklarım,okuduklarım,gördüklerim beni ateist olmaya zorladı..Ben isteyerek ateist olmadım ki..Çevremdeki insanlardan biraz farklı şeyler yaşadım..Hepsi bu..
Geçen tandığım birisi intihar etti..Bu kişi isteyerek intihar etmiş olamaz..Erişkin,yetişkin,aklı başında birisi..Nasıl oldu o zaman?
Çünkü çevresi bu kişiyi,bu yola zorladı..Nasıl zorlamış olabilirler?Zorlarlar..İnsanlar herşeyi yaparlar..
Bazı insanlar,mesela 30 yaşından sonra yaşadığı metropolü terk edip dağa çıkıyor..Dağda kendi başına yaşıyor..Bu kişi dağa isteyerek mi çıktı?Hayır..Çevresi bu kişiyi o yönde zorladı..Peki,bu kişi dağda kendi başına kararlar almıyor mu?Alamaz..Dağdaki ortama göre davranmak zorunda..Bu bir zorunluluk,özgürce verilmiş kararlar filan değil..
Şüpheci Dinsiz
04-11-2017, 21:45
Sevgili Ahlaksız,
Burada belirtilen şu..
Bir insanın tüm hayatı,anne karnındaki ve sonrasındaki 6-7 yılda şekillendiğidir..
Bu mantığınıza güleyim mi, kızayım mı...
Böyle bir şeyin doğru olma olasılığı yok.
1- Beynin, nöronların, sinapsların çalışması konusunda biraz okuma yapın.
2- Soğuk savaş döneminde CIA beyin yıkamak için, vatansever geni taşıyan, komünizm karşıtı, terörist olabilecek, suça meyilli kişilerin tespiti için aptalca çalışmalar yapmış. Elleri boş çalışmaları sonlandırmışlar. O dönem bazı bankalar, devlet kurumları işe aldıkları kişilerden gen raporu istemişler. Sizin çakma bilim insanları herhalde o dönemden kalma.
3- Nat Geo, benzeri kanalda yayınlanan her "belgesel" gerçekten belgesel değil, gerçekten bilimsel de değil. Bilim başka, soytarılık başka.
Neyse...
Ahlaksız
04-11-2017, 22:23
Şüpheci Dinsiz;nat geo önemli bir kurum..Geçenler de tv'de (sanırım cnntürktü) bir sosyolog veya nörologta size yazdığım şeyleri söylemişti..
Siz ''seçim şansımız var'' diyorsunuz..Var mı bu söylemin bilimsel bir tarafı?
Sevgili şüpheli dinsiz,
Özgür irade konusu ciddi bilim adamları taafından pek kabul görmeyen bir konudur.
Varsa bile, sınırları çok ama çok küçüktür.
Fizikçiler, Nörologlar, Genetikçiler....özgür iradenin bir yanılsama olduğunu söylerler.
bilgivehis
04-11-2017, 23:06
Sevgili şüpheli dinsiz,
Özgür irade konusu ciddi bilim adamları taafından pek kabul görmeyen bir konudur.
Varsa bile, sınırları çok ama çok küçüktür.
Fizikçiler, Nörologlar, Genetikçiler....özgür iradenin bir yanılsama olduğunu söylerler.
Özgür irade yoktur ile sınırlı ama özgür olan tarafı da yok sayılıyor, büyük bir yanlış yapılıyor.
Bizi ilgilendiren, elimizde mevcut olan özgür irademizdir.
İrademiz her ne kadar yüzde yüz özgür değilse de en azından son kararı verme özgürlüğümüz bulunmaktadır.
İlk kararı veren doğa koşullarıdır, burada özgür değiliz, ancak sonraki kararlar bize aittir ve özgürdür.
Örneğin, gıda ihtiyacı bir zorunluluktur ve onu bize doğa dayatmıştır, burada gıda ihtiyacını gidermekten başka hiç bir seçeneğin yoktur, özgürlükten de bahsedilemez, ancak hangi gıdayı alacağın noktasında sınırsız seçenek bulunmaktadır, burada da özgürlük devreye girmektedir.
Özgürlüğün devreye girdiği kısım birilerince elinden alınmaya çalışıldığında işte o anda çatışmalar başlıyor...
bilgivehis
04-11-2017, 23:54
Kendinden şikayetçi olmak nedir?
Kendinden şikayetçi olmak önce kendini yargılamaktır.
Deyim yerindeyse önce çuvaldızı kendine batırmaktır.
Kendin ile hesaplaşmaktır.
Kendini anlamak veya anlamaya çalışmaktır.
Benliğini kavramaktır...
Sonra karar vermektir.
Durduğun yerin bilincinde olmaktır.
Kendi değer-yargıların ile baş başa olmaktır.
Sonunda kararı çoktan verilmiş ama paylaşılmamış bir çok kendinden şikayetçi olanların adına da böyle bir başlık açmam belki bir deşarj halidir, belki gerekli görülmüştür ya da kendinden şikayetçi olmanın paylaşımı insanın kendini daha iyi anlamasına yardımcı olmaktır veya kendinden şikayetçi olmanın gizlenmesi her zaman doğru olamayacağıdır.
Zira insanlar başkalarından şikayetçi olduğunda bağırıyor ama kendinden şikayetçi olduğunda sadece dostuna söylüyor...
Özgür irade yoktur ile sınırlı ama özgür olan tarafı da yok sayılıyor, büyük bir yanlış yapılıyor.
Bizi ilgilendiren, elimizde mevcut olan özgür irademizdir.
İrademiz her ne kadar yüzde yüz özgür değilse de en azından son kararı verme özgürlüğümüz bulunmaktadır.
İlk kararı veren doğa koşullarıdır, burada özgür değiliz, ancak sonraki kararlar bize aittir ve özgürdür.
Örneğin, gıda ihtiyacı bir zorunluluktur ve onu bize doğa dayatmıştır, burada gıda ihtiyacını gidermekten başka hiç bir seçeneğin yoktur, özgürlükten de bahsedilemez, ancak hangi gıdayı alacağın noktasında sınırsız seçenek bulunmaktadır, burada da özgürlük devreye girmektedir.
Özgürlüğün devreye girdiği kısım birilerince elinden alınmaya çalışıldığında işte o anda çatışmalar başlıyor...
Usta, asıl sorun da burada.
Gıda dedin. Oradan gideyim,
Örneğin canın süt içmek istedi ve markete gittin.
X,Y ve Z markalarının süt ürünleri var.Diyelim düşündün, düşündün ve Z markasını tercih ettin.Sen buna özgür irade diyorsun.
Ama Nörologlar da diyor ki, sen onu tercih etmeden saliseler önce, onu tercih etmen konusunda zorlandın.Bu yönde yapılmış bazı ciddi çalışmalar var.
Ben açıkçası vardır ya da yoktur diyemem, zaten tamamen kanıtlanmış bir şey yok.Ama eğilim,özgür iradenin olmadığı yönünde.
Bunu bilerek araştırmakta fayda var.
Tabi özgür iradenin olmadığı düşüncesi rahatsız edici. İnsan onuruna hakaret gibi algılanıyor.Hatta birgün bu %100 kanıtlansa bile ,muhtemelen Dünyanın belki yarıdan çoğu bunu hiçbir zaman kabul etmeyecek.
bilgivehis
05-11-2017, 00:41
Ama Nörologlar da diyor ki, sen onu tercih etmeden saliseler önce, onu tercih etmen konusunda zorlandın.
İşte o zorlamayı izah etmiştim, ilk dayatma doğadan geliyor, ona bir şey yapamıyoruz ama sonrası bize kalmış.
Bak orada sen de bir tercihten bahsediyorsun.
"sen onu tercih etmeden"
Tercih varsa az veya çok özgürlük de var demektir.
Zaten ilk dayatma, ilk karar doğadan gelmemiş olsaydı herhalde bütün hayallerimizi yapmakla kalmaz aynı zamanda var olmayan hayaller de yaratırdık.
Bu konuda cezaevi örneği verelim.
Cezanı keserler beton bir dolabın içine iterler.
Bu durumda özgürlük eksi sıfırdır.
Orada bir olay yaptın bu defa hücreye buyur ederler.
Orada özgürlük hiç olmadığı gibi esaretin dozu artmıştır, özgürlük eksi sıfırın altındadır.
Cezan bitmeye yakın açığa alırlar güya moral.
Orada hava almaktan başka hiç bir özgürlüğün yoktur ama hava var en azından.
Sonra burada fazlasın deyip dışarı atarlar.
Dışarı çıktın, bu defa da doğa baba girer devreye, hadi bakim karnını doyur der.
Sonra senin dediğin markete gidilir ve tercih devreye girer.
Özgürlük dediğimiz şeyin sadece kısa bir örneğinden bahsettim, herkes nasıl yorumlar bilemem artık...
spartacus
05-11-2017, 02:27
Usta, asıl sorun da burada.
Gıda dedin. Oradan gideyim,
Örneğin canın süt içmek istedi ve markete gittin.
X,Y ve Z markalarının süt ürünleri var.Diyelim düşündün, düşündün ve Z markasını tercih ettin.Sen buna özgür irade diyorsun.
Günümüz kirliliği ve mantıksızlığı kavramların da içine tuz, biber ekti. Özgürlük, koşulla, irade, seçimle ilgili...
Özgür irade vardır, yoktur gibi bir tartışma saçmadır. Çünkü burada kavramlar karıştırılmakta, kelimeler muğlak halleriyle kullanılmakta, özgürlük iradenin içinde bulunduğu koşullarda,dışında aranması gereken bir kavram değilmiş gibi, iradenin, içinde hareket edebildiği uzaysal(gibi) bir kavram değilde, iradenin kendisiyle ilintiliymiş gibi ele alınmakta, ahmakça indirgenmektedir. oysa basit, özgürlük öncelikle KOŞULLA ilgilidir.
Ama Nörologlar da diyor ki, sen onu tercih etmeden saliseler önce, onu tercih etmen konusunda zorlandın.Bu yönde yapılmış bazı ciddi çalışmalar var.
Burada "sen" dediğiniz kim? Sen dediğinizde, o saliselerce önce aktivite gösteren(mecburen, duyularınızdan ve zihinsel gezinimlerinizden gelen bir yerde alınıp, yorumlanacak, bu önce olacak) sinir hücreleri oluyor. Burada idealizmin, asla sonu gelmez kısır döngüye dönüşen, indirgeme yanlışı yapılmaktadır. Bütünü, parçaya indirgemek hem mantık hatasıdır hem de safsatadır(özelden, genelleme)...
Markete gittin, X,Y,Z ürünleri var, ama siz Z'yi seçtiğinizi söylediniz, orada özgürlük o marketde X,Y,Z seçeneklerinizin olması ve size seçim yaparken herhangi bir başka iradenin zoruyla yapmış olmamanızdır hepsi bu. Yani milyarlarca hücrenizin zorlaması temelli tartışma saçmadır.
İradenin işi seçim ve seçtiğinde karar kılmak, karar üzre hareket etmektir. iradenin işi, özgürlükler ortamında seçim yapmak üzere anlam kazanıyor. Yoksa sizlerin özgür karaciğerleri mi var? Örneğin karaciğeriniz, bugün böbreğin işini yapmayı seçtim diyebilir mi? Konu bu şekilde ele alınıyor, sonra da özgür irade yoktur deniyor, aslında dam üstüdne saksağan :)
İzin verin, irade mükellef olduğu işi yapsın, tabi ki o işi de o beyin hücreleri, duyulara etkiyen bir çok etki, tepki ile yapacak, organik bağlamda, biyolojik temelde, fizik temelinde, başka yolu var mı?
Ben dediğiniz, milyonlarca basit hücrenin, toplam etkileşimiyle anlam kazanır. yani siz ben dediğinizde, bir bütün halinde tüm organizmanızdır. Kısaca ifade etmem zor, ama yine de, nörona inecekseniz, ben dediğiniz milyarlarca nöron ve aslında ortalık kirleri aksine çok daha etkin yer tutan, nörondan onlarca kat fazla sayıda gliya ve başka hücrelerdir, herhangi bir parçası değil ve tek bir tanesi kendi başına anlam taşımaz, bir değer yükü olarak virgülden sonra 10 haneli sıfırlardan sonra gelirse, milyarcasının etkileşimiyle açığa çıkan değer, işte BEN dediğiniz.
Özgürlüğün tanımını ve anlamını gerçekten bilen insan çok azdır. Çoğu her istediğini yapmak, dilediğini gerçekleştirmek vb olarak düşünür, hayır özgürlük bu değildir, özgürlük zorunlulukları karşılamak namına seçim şansı ve seçimini gerçekleştirebilmenin koşulunun olup, olmamasıyla ilgilidir. Yani hücreleriniz toplamda ihtiyaçlanıp, zorunlanıp, karar verebiliyorsa, seçim yapabiliyorsa, işte bu özgürlüktür. birde seçim şansı gibi, seçebilirlik hakkına sahip olmakta özgürlk kavramını tamamlar.
Özgürlük gibi irade kavramınınında anlamını bilen insan çok azdır. Su ne yöne akacağına karar verebilir mi? Öyleyse irade kavramının hangi temelde anlam ve hayat kazandığı üzerine düşünmek gerekir. Eğer doğada, fizikde, herhangi bir cisim için, hareket edebileceği bir alandan söz edemeseydik, özgürlük çok dar bir kavram olurdu, bu ise ancak cisimin kendi üzerinde hareketinden öte gitmezdi, ama fiziğin koşullarında, cisim, kendi dışında hareket alanına sahipse, burada ya irade anlam kazanır ya da kazanamaz. Yani doğadaki taş dahi aslında özgürlüğün ortamına sahiptir, lakin seçemediği için özgürlük ortamına sahip olmakla, özgür olmak arasında özgürlük kavramını tamlamayı sağlayamaz... Neden? Çünkü bir iradesi yoktur. Burada belirttiğimiz, koşulu olması, yani koşul=özgürlük demek değil. Özgür olmak için, özgürlüğün koşullarında seçim yapmak gerekir, bunu sağlayan ne? İrade :)
Özgür irade yok diyenlerin merkezi, yani aslında çarpıtarak insanları durumlarına razı etmek üzerine, dincilerin ve verili sistemde diğerlerinden çok daha özgür koşul ve rahatlıkta yaşayan, bazı üst sınıfların hiç bir değer taşımayan, boş ama üzerinde fazla düşünmeyen milyonlarca insanı da kolaylıkla çemberine alacak lafazanlıktan ibarettir.
Özgür irade var mı yok mu değil, günüzümün asıl sorunu özgür insan sorunudur... İçinde bulunduğumuz dünya-sistem, milyarları bir çok özgürlükten mahrum ederken, milyarların mahrum kaldığı özgürlüklerden pay elde eden daha küçük azınlıkları meydana getiriyor, böylelikle bir çok şeyden mahrum kitle, bir çok şeye sahip kitle tarafından, kendi kabulleri, inançları ile kolaylıkla yönetilebiliyor. çünkü milyarlar yönetebilmenin imkanlarına da sahip olamıyor, çünkü gündelik yaşamları mahrumiyetlerle örülüyor. hal böyle olunca amaan dert etmeyin, özgür irade diye bir şey yoktur, durumunuza boyun eğin deniyor, kavramlar-muhataplar çarpıtalarak. oysa irade tam tersine işlevlidir, durumlara boyun eğmemek, seçenek aramak!.
Market demiştiniz;
A.) X.Y.Z sütleri mevcut.
B.) X var başkası yok. (seçme şansın yok alacaksın veya almamak, başka marekete gitmekde seçimdir yine)
C.) Hiç birisi mevcut değil.
D.) Tümü mevcut ama sizde alım gücü yok.
Özgürlük ve irade konusu bu maddelere göre, nasıl ve hangi temellerde, çarpıtmadan ele alınmalı?
Şüpheci Dinsiz
05-11-2017, 19:19
Bu konu özgür irade ile ilgili olmamakla birlikte bir kaç şey söyleyeyim.
Sevgili Dijwar'ın söylediği konunun-örneğin özgür iradeyle ilgisi yok. İnsanların market tercihlerinin manipüle edilişiyle-edilebilirliğiyle ilgili komplo olup olmadığına ilişkin araştırmalar yapılıyor olabilir. Bu konuda net bir bulgu olmamakla birlikte bu tür manipülasyonlarda belli başarılar da elde edilebilir. Ama tüm insanlar böyledir, insan türünün doğası-kimyası-yapısı budur denemez.
Market örneği yerine bir köylüyü örnek vereyim.
Bahçemde meyve ağaçları var. Kiraz, şeftali, elma, armut, üzüm topladım, getirip tabağa koydum.
Herhangi birini-bir kaçını yememde irademi manipüle eden nedir? Hiç bir şey, değil mi?
(Bu arada, vücudun ihtiyacı olduğu vitamini, minerali, proteini karşılamak için insanı gıda isteğinde-seçiminde yönlendirdiğini düşünüyorum, o ayrı. Bunun da özgür iradeyle ilgisi yok, ihtiyacı olan şeyleri hatırlatan güzel bir mekanizma.)
İnsanlar binlerce yıldır böyle yaşadılar. (Fabrikasyon-işlenmiş ürünlerin bulunduğu) market dediğinizin geçmişi 100-200 yıldır.
--/--
Ahlaksız'ın söylediği ise tam anlamıyla hurafe.
Burada belirtilen şu..
Bir insanın tüm hayatı,anne karnındaki ve sonrasındaki 6-7 yılda şekillendiğidir..
"Bir insanın tüm hayatı" ne demek?
Yani bunu söyleyen hazretlerin 6-7 yaşından beri hiç bir fikri değişmemiş mi, karşılarına çıkan seçenekleri seçe seçe ilerlememişler mi, hala 6-7 yaşındaki düşünceleriyle-eylemleriyle mi yaşıyorlar? Herhangi bir fikirlerinin yanlış olduğunu hiç mi kabul etmemişler, doğrusu buymuş diye edindikleri doğrunun üzerinden yeni fikirlere yelken açmamışlar mı? İnsanın fikri değişince davranışları, eylemleri değişmez mi?
Tüm hayatı ne yau? Bu kadar atmasyon olur mu?
Şu da var, yabancı dizi izlerken (özellikle anlamı kritik olan yerlerde) çevirilerin hatalı yapıldığına sık sık şahit oluyorum. Belki böyle bir çeviri kazası olmuş olabilir. (Zizek başlığındaki gibi, adamın ayak üstü röportajının İngilizcesi varsa ortaya çıkardı. Edit: Adam İngilizce konuşuyormuş, aksandan anlamamışım. :lol: Çeviri doğru görünüyor. Zizek sevgilisine kızmış anlaşılan.)
Sevgiler
Ahlaksız
05-11-2017, 20:51
Şüpheci dinsiz;
https://www.youtube.com/watch?v=RX7cZhHqNyk
Özgür irade olmadığına göre seçimlerimizi neye göre yapıyoruz?Bilinçaltımıza göre..Nedir bu?Şudur;
https://www.youtube.com/watch?v=3xW0nHAF7fU
Arkadaşlar,
Bilinçli ve isteyerek / özgür İrademizle yaptığımızı düşündüğümüz fiillerin arkasındaki itici güç, daha derinlerde bilinçaltının dürtüklemesi ile olabilir- ki Nörologlar ın işaret etmek istediği de budur.
bilgivehis
05-11-2017, 23:42
Özgür irade yok diyenlerin merkezi, yani aslında çarpıtarak insanları durumlarına razı etmek üzerine, dincilerin ve verili sistemde diğerlerinden çok daha özgür koşul ve rahatlıkta yaşayan, bazı üst sınıfların hiç bir değer taşımayan, boş ama üzerinde fazla düşünmeyen milyonlarca insanı da kolaylıkla çemberine alacak lafazanlıktan ibarettir.
Hakim sınıfın özgür irade konusunu bahsettiğiniz gibi kendi çıkarı için kullandığı su götürmez bir gerçektir.
Ben bunu yıllardır söylüyorum, iradenin özgürlük noktasını hakim sınıflar çoğunluğu kendi alanına hapsetmek ve kendi sistemini sürdürmek için kullandığı binlerce kavramdan sadece birisidir.
Ancak hakim sınıf kendi lehine kullanıyor diye iradenin özgür olma noktası tartışılmaz değildir ki, tartışmak onu deşifre etmek anlamında daha yararlıdır.
Örneğin kendinden şikayetçi olmak, iradenin tutsak olduğunu belki iddia edemez ama iradenin özgürlüğüyle doğrudan alakalıdır.
İnsanlar başkalarından veya kendinden neden şikayetçi olur?
İnsanların iradeleri tamamen özgür ise neden bu şikayetler oluyor?
Bu sorulara verilecek yanıtlar belki bir nebze iradeyi de açığa kavuşturacaktır.
Örneğin hakim sınıfın bilgi kirliliği dayatması, din, kültürel yozlaştırma, politika üzerinden yaptıkları çabalar iradenin üzerindeki etkisi zaten bilinen bir gerçek.
Ancak diğer yandan da iradenin bu kadar zayıf olması bu bilinenin haricinde iddia edilen irade özgürlüğü var mı ve doğal mı sorusunu da akla getiriyor ve tartışılmalı diye düşünüyorum...
Şüpheci Dinsiz
06-11-2017, 02:27
Sevgili Ahlaksız,
İlk videodaki beyefendi fizik yasalarında özgür irade arıyormuş.
Kimdir bilmiyorum, özgür iradeyi ne sandığını da bilmiyorum. Maddeye içkin kütle çekimi-manyetik alan-elektrik alan gibi özelliklerin bulunduğunu yok sayarak, canlıların, örneğin insanın biyolojik yapısına içkin oksijene-gıdaya bağımlılığı yok sayarak nasıl bir özgür irade arıyor onu da anlayamadım. Deterministik (belirlenmiş-kurgulanmış, sürecin her hangi bir anında ne durumda olacağı bilinen) bir evrende yaşadığımızı, evrimin sonrasının dahi tahmin edilebileceğini iddia etmesi tam falcılık olmuş.
Mesela bu beyefendiye göre; filan tarihte göktaşı düşüp veya benzer bir sebeple filan canlılar yok olacak, falan canlılar evrim geçirerek anten çıkaracak, felan canlılar kuyruklarını, ayaklarını kaybederek uçmaya başlayacak diye tahminde (beyefendinin iddiası tahmin etmek değil, deterministik diyor, yani kurgulu-belirlenmiş diyor) bulunabilirmişiz. Bundan hareketle özgür irade illüzyondur sonucuna varıyor.
Bakın, hep beraber şunun ayırdına iyi varalım;
Maddeye içkin özelliklerden dolayı, evrendeki gök cisimlerinin hareketleri-etkileşimleri, yeterli veri ve işlem gücü olan bir süper bilgisayar tarafından tahmin edilebilir. İyi de, bunun özgür iradeyle ilgisi ne?
Bu beyefendi ve siz, Jüpiter'le Uranüs'ün tek kale maç yapmasını mı bekliyorsunuz? Yapamadıkları için durumu protesto mu ediyorsunuz?
Siz bahçeden topladığınız meyvelerden seçim yapma örneğine gelin. Mevcut habitat(yaşam alanı) bu, yaşam denen şey bu, beden bu, gıdalar bunlar, bunlar içinden istediğinizi seçebiliyor musunuz? Olay bitti.
Yolun ortasında bir yavru kedi gördünüz, alıp kenara koyarsınız, koymazsınız, her iki seçeneğin de size yararı zararı yok. Diyelim ki aldınız, iyice uzaklaştırısınız-karnını doyurursunuz-sahiplenir veya sahiplendirirsiniz, annesine bakınırsınız, bunlar da ardışık seçenekler. Her seçimi siz yapıyorsunuz.
Vay ben neden Marsta hunililerle mahalle maçı yapamıyorum diye bir özgürlük (şimdilik) yok. Olana kadar eldeki mal bu, seçimleriniz seçenekleriniz kadar. Karalar bağlayın-bağlamayın, bu böyle.
Alttaki hanımefendi yaşam koçuymuş. Bana göre bu "meslek(!)", insanların sırtından geçinen bir tür asalaklık, bir tür modern üfürükçülüktür. İnsanlara yaparsın-edersin diye gaz verip, kapitalizmin "başarı" için şart koştuğu şekilsel rutinleri öğretiyor vesaire. Birkaçıyla tanışmışlığım, çalışmışlığım var. Kale almadım.
spartacus
06-11-2017, 04:22
Arkadaşlar,
Bilinçli ve isteyerek / özgür İrademizle yaptığımızı düşündüğümüz fiillerin arkasındaki itici güç, daha derinlerde bilinçaltının dürtüklemesi ile olabilir- ki Nörologlar ın işaret etmek istediği de budur.
Fakat özgürlüğün tanısı ile ilgisi yok. Orada ciddi bir indirgeme yanlışı yapılmakta, kavramların da içi boşaltılmaktadır. Önce özgürlük nedir, irade nedir bunu tanımlayın. İradenin işi, size gaipten sihir getirmek değildir, irade diye organizmanızın dışında, metafizik(!) bir yapı yok, ama sanki öyleymiş gibi ele almaktasınız. Yetmiyor BEN faktörünü de yine dışınızda metafizik bir konuma yerleştiriyorsunuz, sanki organizmanızın dışında, ondan bağımsız bir BEN var gibi yaklaşıp, düşünüyorsunuz, bununda sebebi binlerce yıldır sizlere zoraki aşılanan ruhçu anlayış ve kabullerinizdir.
Özgürlük sorunu ise basitçe şu; bu sitede sizin cevapla butonunu seçebilme şansınız, hakkınızın olup olmamasıyla ilgilidir. Özgürlüğün sağlayan ve tanısı konusunda, sizin hangi sebeplerle seçip, seçmediğiniz -sizin dışınzda başka bir iradenin dayatımı olmadıkça!-, kavramı, butonu bağlamıyor. Buton yok veya var kullanıyorsanız, bu butonun fiziki varlığı(!) nöronlarınızla ilgili değildir, bu sosyal-siyasal bir sorundur, bu sorunu nöronlarınızın-sanki siz onlardan ibaret değilmişsiniz gibi- etkileşimleriyle çözemezsiniz. yani didia edemezsiniz ki, cevapla butonu kişilerin nöronlarınca yaratılıyor vs... Ne zaman bu siteye cevapla butonunu sizin, kendi nöronlarınız yerleştirir -ki öyle midir- o zaman oturup sorunun kaynağını nöronlarınızda ararsınız!
Eğer siz o yazıyı yazabilmek için, bir cevapla butonundan mahrum olsaydınız, ne yapamazdınız, yazamazdınız. Bu bağlamda da sizin, bu foruma yazma özgürlüğünüzün olmadığı sorunu doğardı, özgürlük ve koşullarını da nöronlar üzerinden ele alamazsınız, bakınız bu tür algı yanılgılarının kaynağı safsatadır, alaksız bağıntı kurma safsatasıdır. özgürlük burada cevapla butonuna basıp, bamamakla yani yazıp, yazmamakla, iki seçenkel size sunulmuştur, siz dürtülerinizle basmaya karar kıldıysanız, basmakta özgür olduğunuz, yazmamaya karar kılıp(tüm bu kararlarınız zaten içinizden gelecek, dışınızda bir siz yok!!!) yazmadıysanız da bu da yazmama özgürlüğüdür, irade her iki seçenek içinde işlevseldir! Bakınız bazılarımız yazmış, bazıalrımız yazmamış demek ki iradelerin, yazıp, yazmamak konusunda seçme şansı var, özgürlük sorunu bu bağlamda aranır.
Bu özgür irade yoktur safsatası, çarpık anlayışının kaynağı, öncelikle kaderci dinlerin, yanlış kaideleri, şartlanmasıyla, kavramların çarpık ele alınmasıyla ilgili, diğer taraftanda verili sistemin asalak sınıflarının sizlerin mahrumiyetini kabullenmeniz için yaptığı propaganda. fakat sizler hem özgürlüğü hem de irade konusunu yanlış tanılıyorsunuz, temel sorun da burada doğuyor. Özgürlük her dilediğini yapmak değilse, irade de hiç bir zorunluluğa ve fiziğe ait olmadan, metafizikçe, kendinden menkul, ruhani, dışınızda, sizden tamamen ayrı bir şey değildir..
Şöyle düşün, bu sitede elitler var, ayrıcalıklılar, onlar cevapla butonuna sahip, fakat geriye kalanlar ya buton seçeneğinden mahrum ya da olsa bile tıklama şansı, imkanı, dayatılan bedeli karşılama şansı yok. Bu durumda elitler, zaten özgür irade diye bir şey yoktur aman canım sende sanki buton olsa sen mi tıklamış olacaktın, boş ver durumu kabullen diye, özgürlüğün, hak olarak gaspını kabullenmenizi sağlıyorlar, fakat kendileri doya, doya tıklıyor. Biz bu sitede her cevapla butonuna, karşılığı 1.000 TL dir diye bir şart koysaydık ne olurdu?
Sizlerde ister ruhçu-kaderci, isterse modern asalak progandalarla bunu kabulleniyorsunuz, sonrada şartlandığınız için, şartlandığınıza tatmin için, gerekçeler arıyor ve bunun içinde çarpık yol ve yöntemlerle destek arıyorsunuz. Alakasız destekler, alakasız yöntemlerle bir parçacık bulup, genellemenizi yapıp çıkyorsunuz.
Nörolog diyorsunuz, nörolog derseniz, oradaki irade ile, sosyal alanda kullanılan iradenin zaten farklı olduğunu, dolayısıyla özgürlük konusunun, iradenin organik yapısıyla değil, sosyal tanısıyla ele alınması gerektiğini anlamak gerekir. Eğer sosyal alandaki iradi tanımdan söz edecekseniz -ki özgürlük kavramını kullanacaksanız olması gereken o- sizin, hücre ile, sinyal ile, sinir ile işiniz yok. Organik olarak, yapı olarak irade keyfi(!) olamaz zaten, çünkü içinizde, fiziğin yani dışınızdaki koşulları türetme şansınız yok kaldı ki BEN, İRADE dediğiniz zaten DIŞINZIDA TANILANAMAZ.
Açlık da bir dürtü değil mi? Bırakın nöronları, nörona kadar gitmeye gerek yok :) Tutturuyorsunuz eğer acıkıyorsak, bu dürtü de içimziden geliyorsa, o halde özgür değiliz! yahu, özgürlük acıkma dürtünüzün yani gereksinimlerinizin, zorunluluklarınızın karşılanmasının koşullarında anlam kazanan bir kavram! İrade de bu gereksinimlerinizi karşılamak esasıyla işlev kazanıyor... Hal böyle olunca acıktınız, bunu gidermek istediniz, özgürlük doğada açlığınızı gidermenin koşul, seçenekleriyle ilgili sorun olarak anlam kazandı. İrade de özgürlük bağlamında, kendi içi, yapısında değil, dışında yani koşullarda ne kadar hareket seçeneğinin olup olmasıyla, birde hareket seçenekleri var fakat bu seçenekleri kullanabilirliğini iç, yani şartlanmaları, ağırlık sosyal(organik değil sosyal) sebepler ve kısıtlarla kullanıp, kullanamadığı temelde ilintilenebilir.
Acıktınız, içinizde dürtülendiniz!
irade göreve başladı, açlığı gidermeli, harekete geçmeli. Harekete geçtiniz, o da nesi, dışınızda(!) açlığı giderecek hiç bir seçeneğe sahip değilsiniz. Öyleyse sizin iradeniz burada işlevsizleşmiş demektir, özgür değildir çünkü açlığı gidermenin koşuluna sahip değildir, öyleyse açlığı gidermenin işlevi sağlanamayacağı için irade de gereksizleşmiştir. Bu anlıktır, bu durumda iradeniz, gereksinimi karşılamak için BAŞKA KOŞULŞARI aramaya zorlanır, yani özgür değilseniz, koşulalrınızı değiştirecek ya da sağlayan koşulalrı arayacaksınız. ne kadar tehlikeli bir durum değil mi, milyarlarca insan aç ise açlığını bu koşullarda tam gideremiyorsa, giderecek koşulalr arayacak ya da içinde olduğu koşulalrı değiştirecek, İRADE GÖSTERECEK, Amaniiiiin yandı gülüm keten helva, bu insanlar açlıkları ve sebebi koşulları görür, çözümlerse, bizim cennetimiz de ortadan kalkar basit kaygısıyla, tepeden, çeşitli asalak-elit merkezlerden, bilhassa dini kurumlar vasıtasıyla bu insanlara insanın zaten özgür olamayacağı, bunun bir kader olduğu, hem nörolog, mörologlarda zaten şu hücremize bakıp özgür olmadığımızı dile getiriyor, yapacak bir şey yok, duruma razı olun ve iradelerinizi koşulalrınızı değiştimrek yönüdne boşa kullanmayın, işlevsizleştirin propagandası yapılmakta.
Bakınız, hiç bir kaygıya dayalı propaganda keyfi oluşmaz, her propaganda özünde farkında olunsun ya da olunmasın KAYGI merkezli kendiliğinden dillenir ve yayılır, yayılırkende hayli büyür, yani ilk elden çıkışı 3-5 içerikli ise, yayılma sonucu propaganda malzemesi, kişiler tarafından çoğaltılarak, binbir tür gerekçelerle dallanır, budaklanır. Hasılı iradelerinizi özgür kılmak istiyorsanızbunun zemini, içim dediğiniz-sanki dışınızda, içinizde bir değilmiş gibi- özgürlüğü iç organlarınızda aramayın, özgürlüğü dışınızda, doğada, koşulalrdaki seçeneklerde arayın, çünkü orada anlam kazanır. İçinizde arayacağınız ise köhne şartlanmışlıklar, ideolojik saplantılar vb'dir, bu özgürlüğün sağlayanı değil, özgürlüğü tercih etme noktasındaki bölümdür, özgürlüğün olması ayrı, tercih edebilirliğin kısıtları ayrıdır, lakin bir bütün olduklarında özgürlük anlam kazanır. Örneğin aşırı dinci bir kadının, denize girmemesi, denize girme özgürlüğü olmadığı anlamına gelmez, o dürtü içinden gelir!!! Ama ne yapar, dürtüsünü bastırır, bastırma isteğinde de yine irade kullanılmıştır, yani irade orada her ikisinide yapmaya işlevlidir, ya soyunup denize girme işini gerçekleştirmesini sağlar, ya da kişinin düşünsel şartlanmışlıkalrıyla buna engel olur yani yapmamayı seçer, irade işini yapar, bütün mesele seçeneklerin olması, o seçeneklerin tercih edilip, edilemezliği, birde edenin, şu ya da bu sebeple tercih edip, etmemesi, neden tercih etti, etmedi temellerinde anlam kazanır. Herhangi bir nöronla işiniz yok, özgürlük zorunluluğun bilincidir, acıktıysanız, özgürlük bunu giderebilmenizin koşulalrıyal ilgilidir, yani ben hiç acıkmayayım, canım ne isterse yapayım düşüncesi, özgürlük kavramının hayat-anlam kazanmasına izin vermez, alakası yoktur. Özgürlük içinizden gelen gereksinim ve zaruriyetleri, karşılama koşullarınızda anlam kazanır ki, irade işlev olarak zaten özgürlüğü tamlayan bir yapıdır, görevi, işi odur, işinden yalıtılamaz.
spartacus
06-11-2017, 05:05
Sevgili bilgivehis, öncelikle kavramların içinin boşaltılıp, çarpıtılarak sunulduğunu dile getirdim, siz o ifadelerimi anladınız mı? Bu yazında ise İRADE diyorsun ama senin İRADE diye kullandığın SOSYAL TANI! Fakat diğer taraftanda üstde, iradenin ORGANİK, YANİ BİYOLOJİK yapısını öne sürerek, sosyal iradeyi dışlıyorsun. Sorduğun sorular alakasız, konuyla alakalı değil, çünkü sen sosyal anlamda kullandığımız iradeden söz ederken, diğer taraftan da insan vücudunun, iradenin organik yapısını öne sürerek sosyal tanısını dışlıyorsun, hem sosyal tanıyı dışlıyor hem de sosyal tanılı sorular soruyorsun... Buradan anlıyorum ki, sorularda amacın bir cevap bulmak değil, haklılığını test etmek, o sebeple cevap vermem gerekmiyor, katkı da sunmuyor.
Şunu düşün, bu yazı karaciğerlerimizin özgür olamayacağı çünkü, karaciğerlerimizin, yapmak zorunda olduğu işi yapmak dışında bir seçeneği olmadığı, seçme şansı olmadığı, örneğin karaciğerin, bir böbrek gibi iş görmek istesede yapamayacağı ya da karaciğerimizin hiç bir zaman bir çikolatanın tadına bakamayacağı vb üzerine yazıp çiziyor ve sonrasında da karaciğerimiz (ORGANİK! yapı olarak ama) özgür olamadığına göre özgür insan yoktur propagandası yapıyor olayım. Bu paragrafta kullanılan safsatayı yani alakasız genellemeyi görebiliyor musunuz? karaciğerin, organ olarak, yani kendi içinde(!) özgürlük gibi bir lüksü yoktur ki, tartışalım!
Bir metafor yaparsak;
Aracımın benzinli motoru özgür değildir çünkü, çalışmak zorundadır, yakıt silindire girince, bujide çakınca, patlama olacak, bu olduğunda, yakıtın yanmama şansı yok, öyleyse özgür motor yoktur! Oysa özgürlük koşul ve sağlayanı, o motorun gereksinimlerini karşılayan bileşen ve malzemelerin olmasıdır. irade ise DİREKSİYONA geçer, siz pistonun, özgürlüğünün olmadığını ileri sürerek, benim direksiyonu çevirme seçeneğimin olmadığını iddia edemezsiniz... vay efendim direksiyonu yola göre çeviriyorsun öyleyse özgür değilsin lafazanlığıda özgürlük ile ilgili değil, çünkü özgürlük o yolun olması, bir yerden bir yere gitme gereksiniminin(!) karşılanması içindir, sizi yoldan keyfice özgür kılmak için değil, sizi varmak istediğiniz yere ulaştırmak için bir seçenektir , seçenek neyi gerektiriyorsa(yol sola dönüyorsa döneceksiniz, sağa dönüyorsa döneceksiniz) siz onu yapacaksınız ki, özgürlük anlam kazansın. Kısaca mantıklarımızın işleyişinde önce her bir şeyi yerli, yerinde ele alıp, ilintilemeyi öğrenmemiz gerekiyor, boca edip, dam üstünde saksağan temelli işleyen bir mantık mantık değildir, çünkü işlevsizdir.
10 Milyar motor var ve bunlardan sadece 1 milyonunda yakıt var, diğerleri için ise yakıt koyma şartları, olanakları şu ya da bu sebeple kısıtlanmış. hal böyle olunca özgürlük, motorun, çalışma prensiplerindeki gereksinimlerine indirgenemez, çeşitli kalemlerde, örneğin ilgili motorun yakıta sahip olma, edinebilme koşullarının olup, olmamasıyla anlam kazanır. Yani özgürlük, yakıta olan gereksinimin hiç olmaması değildir, o gereksinimin karşılanabilir koşullarıdır, bilmiyorum anlatabiliyor muyum? :)
Bu durumda yakıt gereksinimini karşılayaman bir motora, efendim zaten yakıt silindire girince, bujide çakınca patlama olacaktı, senin bu patlamayı engelleme şansın yoktu->hooop DETERMİNİST!!! bir durum, o zaman boşver, zaten özgür değilsin, öyleyse yakıtı nidecen, kabullen durumunun propagandası, alakasız örnek ve ilintileme safsatasıyla kabulü sağlanıyor(diyorum!)... Madem determinist ve hiç bir seçenek yok, o halde o 1 milyon dingil motor o yakıta neden sahip, değil mi ama, bakınız seçenek varmış ve kullanılıyormuş, determinizmle alakası yok bunun, determinist örnekler özele, salt parçaya indirgenmiş biçimde ele alınır, böyle bütüne dair alınamaz, çünkü parça ile bütünün olanak ve seçenekleri farklıdır, yakıtı olmayan bir motora sağlamak seçenektir, bir motorun bujisinin çakınca pistonun aşağı inmesi üzerine lafazanlık edip, determinsit bir durum olduğunu söyleyip(buji ne alaka ise!), yakıt sağlama gereksiniminizin olmadığını iddia etmek bariz saçmalamaktır...
Anlatabiliyor muyum bilmiyorum, karaciğer ne özgürdür ne de esir, bir motorun silindiri ne özgürdür ne de esir, çünkü o silindirin seçme şansı yoktur, seçimleri olmadığı için değil(var, örneğin piston, iradesi olsa, banane ben silindire girmeyeceğim diyebilirdi!), seçim yapabilecek bir iradesinin(!! irade ne kadar da önemli) ve koşulunun olmamasından dolayıdır, böylece seçim yapma koşuluna sahip olmayan bir parçanın durumu öne sürülerek, özgür irade yoktur denemez, irade(organik olarak!) zaten özgür olamaz, o işiyle mükelleftir, özgürlük işini yapan SEÇİCİNİN, seçme koşulalrı ve seçeneklerinin DIŞINDA-DOĞADA, içinde hasreket edeceği ortamda bulunup, bulunmamasıyla ilgilidir, seçer, seçmez, yeter ki seçmesine engel olan, dış ve iç kısıtları olmasın :)
Eğer özgür irade diye bir şeyi tartışacaksanız, yapmanız gereken iradenin, karaciğerin, böbreğin, hücrelerine girmek değildir, özgürlük sorunsalı bu yapıların, organik yapılarından(bakınız organik yapı!) farklı koşullarda yani dışınızda(!), fizik, doğa, sosyal(!) koşul ve alanlarda anlam kazanır. bana o soruları neden soruyorsun ki? Bakınız ben özgürlüğün nerede aranacağını dile getiriyorum, doğa, fizik koşulları, sosyal koşullar, ama gidip bir insanın nöronunun işini yapmasına indirgenemez! Hiç bir nöron sizden, bütünden, duyulardan, dış dünyadan(!) bağımsız, kendinden menkul ayrı bir kişi değildir.
Acıktıysan ve bu his içinden geldiyse, senin aslında zaten senden ayrı-bağımsız(!) bir dışın yok!, kendi dışında, ayrıca bir sen mevcut değil, dışın doğadır, fiziktir. İradenin görevide zaten içinden gelen dürtü ve istemlerin(! bakınız zihinsel, ideolojik de olabilir, şartlanılmış, zombilikler dahi olabilir, ama onlar da dışınızdan girer, empoz olur, içinizden gelir!) karşılanması yönünde hareket etmenizi sağlamaktır, yani o görevli personeldir, organik olarak yapıp-yapmamak gibi bir lüksü yoktur. özgürlük konusunda sorunalrınız var ise, dışınıza bakmalısınız, koşullara, doğaya, sosyal hayata, sisteme, yekünü budur bu işin, ama siz bunu yaptırmamak için kendinize engel koyar, gidip sebebi, sorunu nöronlarınıza indirgemişseniz size kolay gelsin, müstehaksınız. :)
Acıktınız, ama doğada bunu karşılamanın koşulu yok! ne yapardınız? Acından ölürdün! Acıktın ama bunu karşılamak için harekete geçebilmenizi sağlayacak bir hareket mekanizması-irade yoktur, ne olurdu, acından ölürdünüz. Sanki özgürlük zorunluluğun, gereksinimlerin bilinci ve karşılanması sürecinde anlam kazanmıyormuş gibi, keyfi ve tamamen dışınızda, metafizik bir alem kavramı gibi tanılarsanız bu çarpıtmaktır. İrade acıkma gereksiniminizi karşılamakla görevli(el mahkum o iş için!), özürlük de dışınızda, bu gereksiniminizi karşılayabileceğiniz koşulların varlığıyla ilgili anlam kazanır, bu kadar basit.
Yani işin detayı bile bir yana, kabaca baksak dahi, özgür irade yoktur diyenler, orada iradeyi ORGANİK yapı olarak kullanıp, genellemeyi, yani topam kanıyı SOSYAL İRADE olarak boca edip çıkmaktadırlar, çok basit bir ayrıntı ama farkına varıyor muyuz bu önemli... Acıktın, his içinden geldi, dürtü(!?), sen bu gereksinimini doğa koşulalrında giderebiliyor musun, gideremiyor musun, giderirkende ağız tadına göre, seçme şansın olan çeşitliliğe sahip misin değil misin? Bu önemli.. oturup acından ölmekte olan bir insana, zaten açlık hisside sana ait değil ki(çüş kime aitdi!), efendim o his midendeki bilmem ne sinirinin, bilmem ne beyin bölgesine ilettiği bir dürtü! Tyani acıkan sen değilsin ki, o sebeple boş ver acından öl, yahu o kişi, o midesi, o sinirleri, o gereksinimi, o beyinin bütününden ibaret, acıkan bal gibi KENDİSİ, midesindeki herhangi bir hücre değil, açlık bir bütün halinde tüm bünyenin, yani kocaman bir bütünün toplam ilişkisel bir gereksinimi, yani kişinin kendisi, mide hücresi değil. Öyleyse bu kişiye acıkan sen değilsin(çüş), midendeki sinir hücresidir diye söyleyip, özgür mide yoktur lafazanlığı yapmanın anlamı yok, demek sitediğimi bir çok örnekle dile getirdim, elimden geldiğince anlaşılır yazmaya çalışıyorum ama anlatabiliyor muyum henüz bilmiyorum :)
bilgivehis
06-11-2017, 06:36
spartacus çok iyi anlatmışsın, lakin görüşümü haklı çıkarma tahmininde yanılmışsın:)
Zira özgür irade vardır-yoktur gibi bir iddiam yok, örnek vererek tartışılmasının yararlı olduğuna değindim.
Zaten sen de iradenin tutsak olduğu iddiasının bir noktaya indirgemekle bilinçli olarak çarpıtıldığını ve konuyu bir bütün olarak ele almak gerektiğini güzel örnekler vererek bir nebze açıklığa kavuşturmuş oldun.
En azından konuyu takip edenleri bu noktada uyararak yararlı bir katkıda bulundun.
Benim için yaptığın değerlendirme çok yararlı oldu.
Piston örneğindeki gibi, benzinin patlamama şansının olmaması onu tutsak yapmıyor, çünkü bütünü es geçip özgürlüğü pistona endexleme yanılgısına düşeriz.
Ayrıca pistona verilen görevin dışına çıkmaması yine iradeyi tutsak yapmıyor, çünkü o piston aslında özgür iradenin bir sonucudur.
Doğru anladıysam ve doğru anlattıysam senin anlattığın budur.
Bu görüşe niye karşı olayım ki, benim genel duruşumla da örtüşüyor:)
spartacus
06-11-2017, 11:22
spartacus çok iyi anlatmışsın, lakin görüşümü haklı çıkarma tahmininde yanılmışsın:)
Zira özgür irade vardır-yoktur gibi bir iddiam yok, örnek vererek tartışılmasının yararlı olduğuna değindim.
Zaten sen de iradenin tutsak olduğu iddiasının bir noktaya indirgemekle bilinçli olarak çarpıtıldığını ve konuyu bir bütün olarak ele almak gerektiğini güzel örnekler vererek bir nebze açıklığa kavuşturmuş oldun.
En azından konuyu takip edenleri bu noktada uyararak yararlı bir katkıda bulundun.
Sevgili Bilgivehis
Ancak hakim sınıf kendi lehine kullanıyor diye iradenin özgür olma noktası tartışılmaz değildir ki, tartışmak onu deşifre etmek anlamında daha yararlıdır.
belki bu ifadenden dolayı seni yanlış anlamış olabilirim. Bu ifadeni, iradenin(bakış açıları organik et, kan, hücre!!!) özgür olup, olmayacağına dair tartışmanın boş olduğunu söylediğim kısıma eleştiri mahiyetinde algıladım, o sebeple tersinden yazdım sanırım, neyse :) Hem irade hem de özgürlük kavramı, bu kavramları anlamlı kılan kaynaktan tamamen kopartılarak, ne idüğü belirsiz biçimde çarpıtılyor, sonra yerseniz! İrade dendiğinde, NÖRON diye yazmak, bana göre bir andavallık göstergesidir...
Çünkü nöronlar vs irademizden, bizden saliseler önce karar veriyor diyenin dünyadan-fizikten- haberi yok, o irade, siz(ben dediğiniz!), o nöronların açığa çıkarttığı toplam işsiniz(enerji de denebilir ama doğru değil, enerji işin kendisi değil, kapasitesiyle ilgili bir kavramdır, ben dediğimiz ise iş'tir. tabi dinsel masallarla 4.000 yıl önceki insan algısını hala sürdürme becerisi gösteren köhne şartlanmışlarla, idealist hayal aleminde yaşayan dingiller, bu kavramında içine ettiler, enerjiyi, kerameti kendinden menkul ve kendisi bir objeymiş gibi çarpıtıp, ruh ettiler, oysa nedir enerji? bir maddenin iş kapasitesidir, kapasite yahu, kapasite kendinden menkul, absürt ruh gibi kendinde bir şey olabilir ya da ifade edilebilir mi?!). Biz dediğin kim, nöron dediğin kim? Sanki insan vücudu ve hücreleri başkalarının, "ben" dediği ise harikalar diyarındaki Alice'inmiş gibi... kaldı ki işleyiş tek yöne indirgeniyor, nörolog da olsa ne yazık ki toplumsal empozla algıda seçicilik haline dönüşüyor yani kişisel inanç ve düşünceleriyle, keyif seçicilikten (e bu da bilimsel yönteme ters) sıyrılamıyor :)
İşleyiş tek taraflı ele alınıyor demiştim, yani şartlanmış bireyin empozuna uygun, işine nasıl gelirse o yönde. Oysa işleyiş öyle değil, işleyiş anlatılırken veri yönü salt irade merkezine doğruymuş ve geri dönüşü yokmuş gibi ele alınıyor, oysa iletişim çift taraflı ve belkide bir karara varılması için onlarca, yüzlerce kez gidiş, geliş yaşanıyor, yani iddia ettikleri gibi, bir yerden hazır bir paket gelmiyor, aksine o paket irade tarafından bir çok alıcı, verici pozisyonunda git-gellerle oluşuyor... neyse ayrı bir detay... işte bu hücrelerin etkileşimi, git, geller, işleyiş süreci de, saliselerle ifade edebileceğimiz bir süre alır. Örneğin ayağınıza dokunulsa, bunun beyine iletilmesi, alıcıların etkiyi alıp, bu etkinin hangi koda karşılık geldiğini gliya hücrelerinin altivitesiyle alıp, işlemciye(iradeye)iletmesi, iletilen koda göre yeni bir sorgunun tekrar ileten hücrelere verilmesi, tekrar, tekrar git, gellerin yaşanması zaman alacaktır.
İddiacıların iddiası ise işte tamda burada tökezliyor, işleyişin zaman alması, iradeden önce yorumlandı, karara varıldı yanılgısıdır. Oysa bütün olarak işleyiş, kaçınılmaz biçimde zaman alıyor, çünkü bizler metafizik alemlerde değil fiziğin koşullarında yaşıyoruz, bizden, benden önce dedikleri o cümlede, biz, ben dedikleri nedir o da ayrı bir muamma, oysa ben dediği zaten aldığı veriyi, kodları yorumlayıp, karara varan irade, yorumu, kararı sadece burası yapar, diğer iletmekle, yansıtmakla vb görevli hücrelerin yorumlamak, karar vermek gibi ayrıca iradi bir merkezi, yapısı yoktur -ki önceden karara varmış olsunlar, karar toplam bir aktivite, iletişimin, sonucu olarak açığa çıkıyor o aktivite de zaman alıyor...
Daha basit örnekle, bir arkadaşınız sizden bir konuda ne düşündüğünüzü öğrenmek istedi, size iletti, iletirken de biraz zaman geçti. Orada zamanın geçmesi demek, o konudaki fikrinizi, siz değilde o kişinin belirlediği anlamına gelir mi? Sırf iletirken zaman geçti diye?. İşte bu konudaki en temel safsatalardan birisi budur :) Demek ki bir işin yapılmasında geçen bir süre, o işin ne olduğuna dair önceden yorumlandığı anlamına gelmezmiş...
1.) Biz bu konuda, organik parçasına indirgenip adına irade diye çarpıtılan, özgür irade yoktur safsatasını mı ele alalım. 2.) Fiziğin olanak ve koşullarının bize hareket serbestisi tanımadığı(kısıtlayan) veya tanıdığı(sağlayan-özgürlük koşulları burada anlam kazanır) koşullarını mı? 3.) Yoksa iradenin en çok kullanılan sosyal yanıyla, sosyal hayat ve çevre dahilinde, çeşitli kısıtlamaları ve empozlarla oluşan kendi haraketimizi bastırdığımız haliyle olan özgürlükten mahrum kalmak durumlarını mı tartışalım?
2 ve 3 nolusu bu konuyla ilgili değil, 1 nolusu ise ne yazık ki alaksız bir safsata ve alakasız yol ve yöntemleri kullanan boş bir gerzeklikten ibaret, tartışmaya dahi gerek yok. Aama biliyoruz ki, piyasa gerzeklikleri, gerzeklik dahi olsa insanların üzerinde en çok lafazanlık edip vakit israf ettiği hale dönüşür, her gerzeklik, en basit gerçeklikten onlarca kat daha fazla yekün tutar, çünkü gerçek basittir ve insanalr gerçeğe karşı direnirler, basit olduğu için kabullenmek zorlarına gider, o sebeple gerçeği örter, kirletirler, alaksız binbir sonuç çıkartırlar, evirip, bükerler... Örneğin çok basit örnekle dışarı bakın ne görüyorsunuz, varlığı! İşte gerçek budur, ama insanlar, hayallerinde varlığında hiç olmadığı bir yokluk üfürürler, oysa bir kez olsun varlığın olmadığı bir koşulu gözlemleyip, tecrübe etmemiştirler -ki böyle bir üfürüğe gereksinimleri olsun, varlık ortada gerçek bundan ibaret, varlığın yokluğu meselesi üfürüktür ama esas yönüyle gerçek dışıdır(!bu önemli). yani tek bir insan dahi yoktur ki varlığın hiç olmadığı bir ortam gerçekliğine sahip olsun, öyleyse varlığın hiç olmazlığı sadece insan hayalinin bir meselesidir, insan hayalinin meseleleri de ne yazık ki gerçeği bağlamaz, o insan hayal ürünüdür ve nesnel bir ciddiyetle üzerinde durulması anlamsızdır, boştur, çünkü nesnel gerçeklikte varlığın hiç olmadığına dair bir gerçeklik algısına sahip değiliz, öyleyse bu üfürüğümüzde hiç bir kaynağa ve veriye sahip değiliz, varlığın hiç olmadığı bir an, zaman, koşuldan söz edemeyiz çünkü gerçek, varlık ortadadır, zaman dedimiz dahi o varlığın hareket, değişimlerinden anlam kazanır, algıladığımız gerçektir, varlığın hiç olmazlığı konusu ise gerçek değildir, farazidir. safsata bir kez temele alındı mı her şeyi söylemek mümkün hale gelir, kovalarsanız da yakalayamazsınız, süreğen alakasız safsata üretecekleri ve gerekçe edinecekleri içi sonu gelmez, taki kir üretenler o ilk safsatalarının, çorabın ilk söküğünün farkına vardırılana kadar.
Gidin bakın, DÜZ DÜNYA diye yazılan ve yapılan onca boş gerzekliğe, bu tür gerzeklikler için inanç veya emek sarfeden insanlar, bilimsel herhangi bir konuda neredeyse hiç emek harcayıp vakit harcamazlar, neden? Çünkü bu tarz safsata ve yalan-dolan yargılı empozlar, paslanmış düşünme merkezlerini yormadığı için, işlerine gelir, sürüye dönüşmüştür, o artık sadece ama sadece duymak istediğini duymanın peşinde güdülendir. tabi bu durumda yine hangi soruna yol açar, işte özgürlük sorununa yol açar, sürüleşen bir kalabalığın özgürlüğü, sürüleşme oranıyla doğru orantılı olarak düşer. akıllı, uyanıklarda ot arayan koyun tablosu çizen bu duruma, uygun, kerizleri, sürüyü otlar da, otlar, henüz akıl-mantığını kullanamayan, duymak istediğini arayan da farkına varmadığı sürece otlayanların, yaveri durumuna düşer, kraldan çok bir kralcıdır artık, tebamız, kulumuz, nörolog olsa ne yazar, biyolog olsa ne yazar, o artık duymak istediğini arayan ya da duymak istediğini duyuran bir papağandır artık! Olan budur.
Ahlaksız
06-11-2017, 20:51
Şüpheci Dinsiz;Mars'ta maç filan..Gerek yok bu kadar abartmaya..
Özgür irade diye birşeyin var olduğunu bilimsel olarak göstermeniz lazım..Var mı böyle bir şey?YOK İŞTE..O halde konuyu dağıtmaya gerek yok..
Ben bilim ne der,ona bakarım..Bilim yok diyor,bende yok derim..Hepsi bu..Ahmet'in,Mehmet'in ne dediğine bakmam..
Bu konuda bilime de ihtiyacımız yok aslında..Sadece düşünerek,konuşarak,yazışarak bu konuyu kavrayabiliriz..
Siz özgür irade denilen şeyden ne anlıyorsunuz?Yukarıda bir marketten bir şey seçme gibi birşeyden bahsedilmişti..Bu mu yani?
Markete gitmeyi seçtiniz..Girdiniz ve seçenekler arasından birini seçtiniz filan..Bu mu yani özgür irade?Komik:)
Mesela birine zarar vermek istiyorum ama bunu yapamıyorum..Niye?Özgür değilim..
Markete gidip bir şey almak istiyorum ama alamıyorum..Niye?Özgür değilim..
Bırakın irade konusunu filan..Sadece özgürlük konusu üzerinden düşünün..
Her türlü kurallara uyarak trafikte ilerliyorsunuz..Size göre özgür iradenizle yoldasınız..Gaza basıyorsunuz filan..Herşey normal ama bir trafik canavarı ile karşılaşıyorsunuz ve sizin kaza yapmanıza neden oluyor ve ölüyorsunuz..Şimdi siz özgür iradenizle mi öldünüz?Nedir bu işin aslı:)
Robottan farksızsınız..Mesele bu..
Bu konuyu da siyasi/dini konularla(kader gibi) sulandırmaya gerekte yok..
Anne ve babanızdan ne aldıysnız,ilk 6-7 yıl çevrenizden ne aldıysanız;siz busunuz..Bunun dışında bir şey olamazsınız..Bakın bu mümkün değil..Bu 6-7 yılda basit bir şey değil..Çevrenizdeki en ufak rahatsız edici bir ses bile,sizin geleceğinize etki eder..
İyi genlere sahipseniz,iyi eğitim aldıysanız,sevgiyle büyüdüyseniz;geleceğiniz nokta (istisnalar dışında) bellidir..
Bunu sadece kişinin kariyeri anlamında söylemiyorum..Her anınızı belirleyen bu süreçtir..Bir markete gidip patlıcan ve kabak arasındaki seçim yapmanızla bile,bu sürecin alakası vardır..
Hayır,ben kabağı kendim seçtim diyemezsiniz..Sizin o markete gitmenize,orada bulunmanıza,o kabağı almanıza tüm geçmişiniz neden oldu..
Özgür irade yok demeyi farklı algılamayın..Bunu söylüyorlar,dincilerin ekmeğine yağ sürüyorlar gibi anlaşılmayalım..Böyle bir şey yok..
Dinciler ne yapıyor?Çocuklara bir şey aşılıyorlar..Niye?Çünkü herşeyin o sürece bağlı olduğunu onlar da biliyorlar..Niye nonteistler,çocukların dine maruz kalmalarını istemiyorlar?Çünkü bunun bir insanlık suçu olduğunu söylüyorlar..Bende böyle düşünüyorum..Bir çocuğa din aşılayan herkesin benim elime verseler keşke..!
Ya da psikologlar neden çocukluğuna inelim filan diyorlar?Çünkü sizi siz yapan herşey orada..Ben 18'i geçtim,yetiştim,erişkin oldum,büyüdüm filan..Hayır,birşey olduğun yok..Şansın yaver gitti,yaşıyorsun sadece..
Hepimiz homo sapiensiz..Yani hayvanız..Apartmanlarda yaşamamız veya uzay istayonları filan yapmamız bu gerçeği değiştirmez..
Hayvanlar nasıl yaşar?Mesela savanadaki bir geyik nasıl yaşar?
Kuzeyde aslanları görür,güneye kaçar..Güneyde sırtlanları görür,doğuya kaçar..Doğuda pumaları görür,batıya kaçar..Yani çevresinden bağımsız/özgür bir şekilde hareket edemez..Çevresinde ne görüyorsa,ona göre gardını alır..Hepimiz de böyle yaşıyoruz..Bu yaşamın içinde ASLA özgür değiliz,olamayacağız da..
Özgür irade var mı yok mu tam olarak bilmiyorum ama özgür irade vardır diyenler, o sınırı aşağı yukarı çizebilirler mi?
Özgür irade nerde başlar, nerede biter?
spartacus
07-11-2017, 02:17
Özgür irade var mı yok mu tam olarak bilmiyorum ama özgür irade vardır diyenler, o sınırı aşağı yukarı çizebilirler mi?
Özgür irade nerde başlar, nerede biter?Dijwar uzun diye kesip atmadan, okummalısın, bu mesele kadar safsatayla alınmış kararları ele almak hiç basit ve açıklamasız olmuyor... safsata 3 satırdır, eder çıkar, başı belli yargısına ulaştırır, ama o safsatanın safsatasını anlatmak sayfalar tutuyor. Özgür irade, organ olarak(!) ne başlar ne biter, iradenin sosyal tanısına dair konuşmuyoruz(mecburen değineceğim şimdi). özgür-esir irade diye bir şey yoktur, o sebeple ne başlar ne de biter. defalarca izah ettim.
Bir otomobili düşünün, "otomobil irade yoktur" demenin mantığı nedir? İrade otomobili kullanandır, işte konumuzda kavram olarak kullanılan özgürlük, otomobil oluyor. Yani irade özürlüğü kullanır yani özgürlük dışarıda, dışınızda arayacağınız bir kavram, ama içinizde de kullanıcı olmakla, kullanabilmenizin önünde iç engellerin olmaması koşulu aranır, böylece nesnel koşullar özgürlüğü tanılarken, öznel koşullarda iradenin özgürlük koşullarını kullanabilmesiyle ilgili anlam kazanır(buna HAK denir)... Burada anlarız ki, özgürlük kullanılan bir şeyse, bunun nesnel koşulları dışımızda ise, onu kullanabilme yetkinliği ve engellerimizin olup, olmaması da kullanım sorunuyla(öznel koşullar!) ilgilidir. Özgürlük var mı yok mu ayrıdır, o özgürlüğü kullanabilecek sürücü var mı yok mu, var da yapay koşulalrın doğurduğu sebeplerle veya sosyal ilişkilerce, birilerince engellenmekte midir ayrı, yani özgürlüğün koşulu vardır da, O'nu kullanamayan sürücüler olur, bu durumda sorun iki kısımda alınır, doğa da özgürlüğün koşulu var mı? o koşulu biyolojik, kimyasal, fiziksel, sosyal vb etmenler ve etkenlerce kullanabiliyor muyuz(öznel).. Örneğin hanginizin Miami'ye gitmesine fiziksel bir engel vardır? Demek ki doğa da böyle bir seçim yapma özgürlüğümüz var, bu nesnel koşul, lakin bizim böyle bir istenci yerine getirebilecek durmumuz var mı? Bu da öznel koşuldur.
"otomobil irade" nerede başlar nerede biter sorusu anlamsız bu bağlamda, yine otomobil irade yoktur demek de safsata ve saçmadır(buna dair hayli açıklamada bulundum). örnekler çoğaltılabilir, özgürlük ve iradeyi kavramak istiyorsak, özgürlüğü okyanus, iradeyide içindeki balık olarak düşünebiliriz, balık okyanusun dışına çıkamaz, yani bizler fiziğin dışına çaıkamayız, zaten özgürlükte fiziğin dışında değil, içindedir ve fiziksel anlamda, herhangi bir cisimin hareket edebileceği alanın, bir çok seçeneğin olup, olmaması meselesidir. Siz o yazıyı yazarken klavyenin tuşalrına basmak istediniz ve yapabildiniz mi? belli ki yapmışsınız, peki ya birisi başınıza dikilip elde silah basmayacaksın deseydi?İşte bu durumda sizin iradenizin özgürlüğü kullanımı kısıtlanmaktadır, yani özgürlüğü kullanamıyorsunuz bir engel var demektir, ama bu ayrı bir konu başlığı...
Canınız su istedi, EL MAHKUM o suyu içmeniz gerektiğini mi düşünüyorsunuz, özgürlük, o istencin karşılanması sürecinde anlam kazanan bir kavramdır, o kadar açık bir ilişki ki... susadığınızda -gereksinim->zorunluluk!-, su içiyorsanız, otomobili(özgürlüğün koşullarını!) sürüyorsunuz-kullanıyorsunuz- demektir, irade özgürlüğü kullanıyor(!). yani o koşullarda(koşul!) su içme özgürlüğünüz var, iradeniz bu konuda özgür, eh iradenin görevi de istenci yerine getirmek olunca, özgürlük kavramıda getirmesinin imkan ve koşullarının olup, olmaması zemininde anlam kazanıyor, böylece taşlar yerine oturuyor. yani su içmek bir gereksinimdir, iradenin görevi de bu gereksinimi karşılamak, özgürlük böyle bir gereksinimin ortadan kaldırılması (METAFİZİK ZIRVALIKLARA , RUHSAL EMPOZLARLA, ruhçu, hayalperest anlayışlara DÜŞMEK) değil, KARŞILANMASI temelinde anlam kazanır, o sebeple diyoruz ki, özgürlük zorunluluğun bilincidir, tamam!.
Toparlarsam: "otomobil irade" vardır, yoktur diye tartışmak saçmadır çünkü irade, otomobile veya otomobil iradeye veya irade herhangi bir parçaya indirgenemez. Kısaca özgür irade vardır-yoktur tartışması saçmadır. felesefe alanında, sosyal, siyasal alanda, iradenin özgürlüğü meselesindeki, irade tanısı kişi, birey eksenlidir bu sosyal tanıdır, yani sosyal bir ağda, kişiyi temsil eder, organ olarak nöronlarını değil ve amaç iradenin kendisinin değil, kişinin içinde bulunduğu koşullardaki nesnel sosyal, öznel özgürlüklerini kullanıp, kullanamadığı temelindedir!. Hasılı doğrusu, özgür irade var yok değil, "özgürlüğü kısıtlanan irade var veya yok" denebilir, yani temelde amaç, mahiyet budur. Bu konu ise-yani iradenin sosyal tanısı-, içinde bulunduğumuz bu "otomobil irade yoktur", nöron, möron diyen ve özgürlük kavramının herhangi bir yerlerine monte edilemez olduğu haliyle işlenen biyolojik organ-safsatası konudan ayrıdır ve ancak ayrı bir konu başlığıyla ele alınabilir.
Çıkıp, fizik koşullarında, metafizik şeyler öne sürüp, fiziğin dışında olmak, fiziğe dahil ve bağlı olmamak gibi, özgürlüğü metafiziğe indirgeyip-endeksleyen absürt söylemlerde, en az bunlar kadar ahmakçadır.
hanginizin Miami'ye gitme özgürlüğü yok? yani fizik, doğa hanginize bu imkanı sağlamıyor? Efendim gitmek istiyorum da, işte durumum yok, istencimi karşılamakla görevli iradem işlevsiz kalıyor, nedir o durum? Yaa benim nöronlar böbrekler vs özgür irade yoktur, bu cevap ahmaklık, zira olası en büyük sebep ekonomik durumunuzun olmayışıdır, burada oturup nöronlara bakmayacaksınız, giden, gidiyor, istiyor ve gerçekleştirebiliyor! Demek ki özgürlük meselesi, bu noktada, neyi yapmak istedin de yapamıyorsun buna engel olan ne zemininde ele alınabilir peki bu koşulları nasıl değiştirirsin, irade kolay pes etmez, ama milyarlarca insanın iradesi artık yok, pes etmişler, ettirilmişler, bilhassa ekonomik çaresizliğin kabulü en önemli rollerdendir ve bu tür konularla da kendi durumlarına, empozla aldıklarına, kendilerini ikna-tatmin için gerekçe ararlar... Ama insanlar bir kez ahmaklaşmaya görsün, onları durumlarına razı edip, birer kuzu-koyun, hatta bir saman çöpü yapmak hiç de zor değildir, çarpık çurpuk kavram boşaltımları, alakasız birleştirmeler, kelime oyunları, aptalca eşleştirme-analizlerle(*bilmem ne nöron bizden bilmem kaç salise önce aktivite gösteriyor demek, empoze olmak gibi) empoze edersin ki, özgür irade yoktur diye, o kişide özgürlük kavramını öğrenemez, bilmez ise, iradenin tanımını anlamadan sazan gibi atlarsa, ne yapalım meze olur, olsun -ki ne gam...
*Ayağınıza dokunun, bunu algılamanızla, dokunma arasında saliseler geçer, ne yani ayağınıza dokunulduğunda, şimdi sizden saliseler önce aktivite gösteren ayak hücreleriniz mi kararı almış oldu?
Ayağınıza dokunun, bunu algılamanızla, dokunma arasında saliseler geçer, ne yani ayağınıza dokunulduğunda, şimdi sizden saliseler önce aktivite gösteren ayak hücreleriniz mi kararı almış oldu?
Değerli spartacus, çok güzel bir mesajdı. Ama sonda biraz kafam karıştı; sonda resmetmek istediğin verimli, insanı aktivite ve mutluluğa yöneltecek bir 'bakış açısı' öyle değil mi? "Her şeyin ne olacağı önceki durumdan yola çıkarak hesaplanabilir" fantezisine karşı çıkmadığını düşünüyorum. Yalnızca bu fanteziden yola çıkan insanların, "öyleyse " ile devam eden ve "ne yapacağımın hiçbir bir anlamı yok" gibi sonuçlara varan zararlı değerlendirmelerine karşı çıkıyorsun sanırım. Oysa bir başkası da pekala bu determinizmi kabul edip, "tamam doğa böyle bir şey, şimdi 2 saat çalışmam gerekiyor, çünkü zihnimin doğru bulduğu şey bu, oturupta çalışayım bari" diyebilir ve çalışması sonucunda, küskün davranan öteki arkadaştan daha doygun ve kendi varlığını yaşamış bir ruh haline varabilir. Yazdığın mesaj da sanıyorum ki biz okuyanlara böyle efektif bir bakış açısı nakletmek içindi. Ama bir yandan da sanki spartacus determinizme karşı çıkıyor olabilir mi diye düşündüm? Çünkü sen reddettiysen altında yatan sağlam bir şeyler vardır kesin, dinlemek isterim.
...
su içmek bir gereksinimdir, iradenin görevi de bu gereksinimi karşılamak, özgürlük böyle bir gereksinimin ortadan kaldırılması (METAFİZİK ZIRVALIKLARA , RUHSAL EMPOZLARLA, ruhçu, hayalperest anlayışlara DÜŞMEK) değil, KARŞILANMASI temelinde anlam kazanır, o sebeple diyoruz ki, özgürlük zorunluluğun bilincidir, tamam!.
Hiç yemek yemeden ve su içmeden yaşayan uzak doğulu dervişler ne peki?
Marks'a ait olan bu sözü (özgürlük zorunluluktur) ben böyle düşünmemiştim. Bence özgürlük, kendi savunduğu doğrular adına gerektiğinde aç ve susuz kalabilme iradesidir de.
hanginizin Miami'ye gitme özgürlüğü yok? [/B]yani fizik, doğa hanginize bu imkanı sağlamıyor? Efendim gitmek istiyorum da, işte durumum yok, istencimi karşılamakla görevli iradem işlevsiz kalıyor, nedir o durum? Yaa benim nöronlar böbrekler vs özgür irade yoktur, bu cevap ahmaklık, zira olası en büyük sebep ekonomik durumunuzun olmayışıdır, burada oturup nöronlara bakmayacaksınız, giden, gidiyor, istiyor ve gerçekleştirebiliyor! Demek ki özgürlük meselesi, bu noktada, neyi yapmak istedin de yapamıyorsun buna engel olan ne zemininde ele alınabilir peki bu koşulları nasıl değiştirirsin, irade kolay pes etmez, ama milyarlarca insanın iradesi artık yok, pes etmişler, ettirilmişler, bilhassa ekonomik çaresizliğin kabulü en önemli rollerdendir...
Doğru... geniş kitleler aptallaştırılmış, uyuşturulmuş, özgür iradeleri kaybolmuş. Özellikle çalışan insanlar... Bu işin bir seçim yapmak demek olduğunu düşünemiyorlar. Ama bazıları düşünüyor ve gidiyor. Diğerleri de bakakalıyor. Ama son zamanlarda onlar da değişmeye başladı. Bir kısmı Yunan adaları modasına katıldı. Özgür iradeleri harekete geçti, aktive oldu. :)
ilahimasal
07-11-2017, 16:06
Spartaküs
İrade ve özgürlük meselesini ya sen yanlış anlayıp , yanlış anlatıyorsun , yada sen doğru anlatıyorsun da , biz seni yanlış anlıyoruz.
İrademizin kullanımı, bizim önümüze ne konulursa konulsun , bizim onu biyolojik yada fiziksel olarak kendi bedenimiz de tercih etmemiz değil mi ?
Tamam önümüze birileri bir şey koyabilir. Konulan kadar tercih durumumuz olabilir. A olmassa B , yada hiç biri .
Bu tercihler benim bedenim de gerçekleşiyor ise tercih bana ait. A yı , B yi yada hiç birisini demek benim özgürlüğüm demek değil mi ?
Dış etkenler bizi etkileyebilir. Bu başka bir durum. Bu durum sadece yanılma / yanıltılma olarak adlandırılabilir diye düşünüyorum.
İnan bazen seni çok iyi anlarken , bazen mümkün değil anlayamıyorum.
Bu konuda sanki yanlış bir düşüncede gibisin. Yada ne demeye çalıştığını anlamıyoruz.
spartacus
08-11-2017, 02:09
İrademizin kullanımı, bizim önümüze ne konulursa konulsun , bizim onu biyolojik yada fiziksel olarak kendi bedenimiz de tercih etmemiz değil mi ?
Evet bende bunu anlatıyorum, ama sanırım tersini anlamışsınız. Bu konu ise diyor ki, ben değil, bedenim karar veriyor. Bu ne demek? ben=ruh demek, yani bedeninden bağımsız, ayrı, fiziken ayrı bir irade var birde beden-iç var. İrade dışarıda, bedenin dışında, fakat bedenden gelen talep ve istekleri gerçekleştirmekle meşgulmüş. İradenin işi bu, lakin irade bizden, bedenden, organizmadan ayrı, fiziğin de dışında bir şey değil. Bu konuyu ele alırken hem özgürlük hem de irade kavramının çarpıtıldığı, içlerinin boşaltıldığı ve alakasız safsatalar üretildiğini ifade edip, örneklerle detaylandırdım.
Tamam önümüze birileri bir şey koyabilir. Konulan kadar tercih durumumuz olabilir. A olmassa B , yada hiç biri .
Bu tercihler benim bedenim de gerçekleşiyor ise tercih bana ait. A yı , B yi yada hiç birisini demek benim özgürlüğüm demek değil mi ?
Bu tür anlatılar iradenin sosyal tanısıyla ilgili, siz bu konuyu başından okudunuz mu? Bu konu irade=organik yapı yani daha nasıl açıklayabilirim ki, bir karaciğer, bir böbrek olarak, yapı olarak ele alıyor. Ve iddia ediyor ki, benim bedenimde hücreler var, beyinimde ise nöronlar, bu kararları ben almıyorum, nöron alıyor. Bakınız ifadenizin tam tersini iddia ediyorlar, ben de bu şekilde indirgeyip, yalıtmanın, safsata olduğunu izah etmeye çalışıyorum.
Bu konuda sanki yanlış bir düşüncede gibisin. Yada ne demeye çalıştığını anlamıyoruz.
Doğru, sorularınızdan beni tam tersi yönde anlamışsınız, Bedenin ayrı iradenin ayrı bir şey olduğunu ben iddia etmiyorum, bu zırva konu da değinilen(herhangi bir üye değil, referans gösterdiği) "özgür irade" yoktur diyen safsatacılar iddia ediyor. İddialarını ise şuna dayandırıyorar;
Ben-kendim, iradem, bedenim de değil.
Ben bedenim değilim, iradem bedenim değil.
Öyleyse beden ve organlardan ayrı, dışında bir şeyim. iradem de öyle.
Ama gel gör ki, bedenden ayrı olan ben ve iradem, bedenimin hücrelerinin isteklerini yapıyor, ondan bağımsız değil, öyleyse ben özgür olamam...
Diğer safsata ise özgürlük konusunda;
Şimdi "EMEK İRADE" diye bir ifade kullanılabilir mi? Heleki bu ifadeyi kullanan iradeyi et ve kan yani hücreler olarak, sosyal tanısıyla değil, biyolojik yapısıyla işlerken? Nedir emek? Önce bu cevaplanmalı, örneğin emeğin yapısı sarftır, sarfedilir yani aslında kullanılır. Emek kavramı KULLANIMDAN anlam kazanır, insan emek harcarken, doğanın sağladığı malzemeyi kullanmakta, eyleme dönüştürmektedir. detayı uzun kısa keseceğim, yani en kaba haliyle gireni(gıdayla, nefesle, temasla vb) değerlendirip, açığa bir iş kapasitesi(enerji) çıkartmakta ve bu kapasiteyi kullanarak da iş yapmaktadır.
Neyse; öyleyse kavramları doğru tanısıyla eşleştirirsek, biz, "emek irade yoktur" gibi bir zırvalığın, anlamsız olduğunu kolayca anlayabiliriz, çünkü iredenin kendisi emek olamaz, farklı kavramlar ama ne olur, emeği sarfeden, kullanan irade olur yani emeği-ni kullanan insandan söz edebiliriz aynen özgürlüğü kullanan insandan söz ettiğimiz gibi. peki özgürlük neydi? Önceki yazılarımda defalarca açıkladım, tekrarı gerekmediği için, irade(seçenekler ve koşullarını değerlendirip, kullanacak olana göre) özgürlüğünde KULLANIM temelli bir kavram olduğunu detaylıca açıkladım.
Bu bağlamda nasıl ki "emek irade" diye tartışmak saçma ise, "özgür irade" diye tartışmakta saçmadır. AMA NE BAKIMDAN, defalarca söyledim, İRADENİN sosyal tanısı değil, "özgür irade yoktur" diyenler, iradenin organik yapısıyla ilgili bu lafızı ediyorlar, karaciğer, böbrek, hücre.
Sosyal tanıda ise irade, karar veren, alan, yapmak istediğini gerçekleştirmek isteyen insanı, kişiyi, yani sosyal olarak tanımlar, biyolojik olarak böbreği, karaciğeri, nöronu diye parçacıkları temsil mahiyeti taşımadığı gibi, kişiyi, bedeniyle bir bütün olarak alır, bu safsatacıların yaptığı gibi irade, ben, bedenimin dışında ve ayrıyım yanlışı meselesini kapsamaz. Bu konu ise yani iradenin sosyal tanısındaki temsili ve özgürlük sorunu ise, bu konudan tamamen ayrı o sebeple buna girmiyoruz dedim.
Özetlersem, siz konuyu anlamamışsınız, ben ortaya atılmış bir iddiaya karşı yazıyorum, o iddiayıda yukarıda özetledim. Örneğin, hukuki süreçlerinde sorulur "bunu özgür iradenizle mi yaptınız", burada kastedilen, herhangi birisinin, yani sizin dışınızda size rağmen, sizin adınıza başka bir irademi karar verip, yapmanıza sebep oldu mahiyetindedir. Burada irade kişiyi, kendi kararlarını temsil mahiyetinde kullanılır. Şimdi böyle bir soruya;
Yok kendi(!) irademle yapmadım, benim -kendime ait(!?)- bir iradem yok, beyinimdeki bana ait olmayan, bir başkasının olan nöron yaptı demek ne kadar saçma ise -ki safsata dediğim iddia saçma da olsa bunu iddia ediyor-, özgür irade yoktur deyip, özgürlüğü metafizik, her istediğini yapmak yani büyü ortamı, fiziğin dışında yorumlamak ve iradeyi de, organdan, bedenden, bütünden bağımsız, fiziğin ve kişinin dışında metafizik bir guraba olarak konumlandırıp, sonrada absürt yargılara varmak, safsatadır dedim ve izah ettim.
Bir de bir şeyleri yapma isteiğinin içimizden geldiğini iddia ediyorlar, ki eğer içimizden geleni yapıyorsak özgür olamayız diyorlar. Bunun içinde dile getirdim ki, özgürlük zaten gereksinlenip, taleplendiğimiz şeyleri -ki elbette istek, karar içinizden, organlarınız, beyniniz vs gelecek-, doğa, fizik, çevre, ortam koşullarında yerine getirip, getirememizle, yapabileceğimizin olanak ve koşullarıyla ve o koşulalrı kullanıp-kullanamamızla ilgili kavramdır. Hasılı, böylece taşları yerli, yerine korsak, bu safsata konunun(özgür irade(iradeyi fizikten, bedenden ayrı bir benlik olarak alan yaklaşımla!) boş ve anlamsız olduğunu görebiliriz. Kısaca organ olarak iradenin kendisi, özgür mü, değil mi tartışması saçmadır, çünkü özgürlük, iradenin kullandığı bir şeydir, organ ise iradenin yapısıdır, o sayede irade hayat kazanır, ve o yapı, fiziğin imkan ve koşulları, olnaklarını kullanır. Bu kullanımı sağlayan seçenekler, olanaklar ise özgürlük kavramına anlam verir, taban, temel olur... Önceki yazılarımda metaforla örnekledim, özgürlük bir sürücüye göre otomobil ve yol gibidir, özgürlük(otomobil ve yol) iradenin organik yapısının içinde, kendisinde aranabilir bir kavram değil, aksine özgürlük nereye gitmek istedi, oraya yol var mı, yok mu gibi bir zeminde anlam kazanır. Yine metaforla dedim ki, özgürlük okyanustur, irade ise balık, bir an bunu düşünün, balığın içinde okyanus aramak veya "okyanus balık yoktur" demek saçma veya boştur, anlamsızdır. İnsan nasıl ki otomobili(gereksinim) ve yolu(seçenek) kullanır biz oturup insanın içinde, kendinde otomobil arayamazsak, veya otomobil insan yoktur dememiz ne kadar boş, gerzek bir ifade ise, bu da öyle.
tekrar söylüyorum, konu iradenin sosyal tanısıyla ilgili değil, o sebeple sosyal tanı, özgürlük sorunlarını ele almıyoruz.
spartacus
08-11-2017, 02:47
Hiç yemek yemeden ve su içmeden yaşayan uzak doğulu dervişler ne peki?
Hiç yemek yemeden, su içmeden yaşayabilirlik seçeneğini, nefes alarak, paslanarak kullanan.
Marks'a ait olan bu sözü (özgürlük zorunluluktur) ben böyle düşünmemiştim. Bence özgürlük, kendi savunduğu doğrular adına gerektiğinde aç ve susuz kalabilme iradesidir de.
Marx o konuda benim girdiğim kadar detaya girmez, özgürlük zorunluluğun bilincidir, özgürlük ve haklar meselesi, insanın gereksinimleriyle anlam kazanmıyor mu? Bir şeyi yapmanın kendisine tanınması-hak-, özgürlük ise yapabilirliğin koşullarında aranır ve bunlar ayrı değil, birbirini içeren bütündürler, yani o koşullarda, hak da(öznel koşul) koşuldur. Bir şey yapıyorsanız, ne yapıyor olursanız olun bu gereksinimler, ihtiyaçlar, koşullanmalardan dolayısıyla zorunluluktan gelir. O gereksinimleri fiziken ortadan kaldırmak, keyfi ne isterse gerekleşsin algısı değil, özgürlük karşılamanın yollarında aranacak bir kavram.
Böylece mesele 2 kalemde başlar;
1.) Yapabilirliğin nesnel koşulları, imkanları(fizik, biyolojik, ekonomik vb) vs -> özgürlüğün koşulları
2.) yapabilirliğin öznel koşullları, hakkının olması, hakkının gasp edilmemiş olması, istencin nereden geldiği, isteği hangi hukuksal, geleneksel, sosyal, inançsal, düşünsel, grupsal, sınıfsal, psikolojik vb şeylerin kısıtladığı, hak serbestisinin ne kadar sağlanmış olup olmadığı... Örneğin herkesin seyahat özgürlüğü vardır->haktır. Şunların seyahat özgürlüğü yoktur->Hakkın alımı, irade-özgürlük kısıtlandı...
Böylece özgürlüğün nesnel ve öznel koşulları, özgürlüğün fiilini, yani pratiğini, eylemsel yanını da anlamlı kılar.
Şimdi susadım, gerçekten, kalkıp su içmek istiyorum-bakınız istemek, istenç, gereksinim!- (benim su içmeden yaşama gibi bir tercihim, bunu sağlayacak yöntemim de yok, yöntemim olsa belki tercih ederdim belkide etmezdim, eden eder, etmeyen etmez, ama içinde olduğum ortamda hiç su yoksa(çölde susuluktan ölen nasıl ölüyor ki, aha nesnel koşullar su içme özgürlüğünü kısıtladı, yani imkan-olanaklar bölümü), ya da birisi kafama silah dayayıp bundan sonra su içmeyeceksin derse işte benim su içme-içmeme özgürlüğüm böylece kısıtlanır). Ama günümüz yanılganları bu meseleyi şuna indirgiyor, canın su içmek istediyse, bu içinden geldiyse, buna mecbur kaldıysan(oysa o bir gereksinim, ihtiyaç, benim ihtiyacım), özgür olamazsın... Bu bakış açısı özünde zırva anlayışlardan temellenir, kendimizi fiziğin dışında var edemeyiz, bizim varlığımız ve varlığımızın tüm gereksinimleri, olmaz ise olmazları, fiziğin dahilindedir, bunları karşılamak noktasındaki istencimizin sağlayanı özgürlük de fiziğin dahilidir. Böylece irade, isteği yerine getirme, gereksinimi karşılama için istenci algılayıp, seçtiği(karar) eyleme geçen->özne, fiziğin koşulları da bu eylemi sağlayan ve isteğin koşullarını karşılamanın koşullarını temsil eder, safsata lafza göre bakıp, birde bu yönden bakarsak, fizik-beden emrimize amade gibi bir sonuç da çıkartılabilir, yani ona mahkum değiliz, sırtına bineniz gibi(örneğin canım su istedi, doğa bana el mahkum sunmuş vs...). lakin tüm bu türden safsata temelli genellemeye dayalı lafızlar boştur, israftır, aslında lafazanlık felsefesidir, gereği, anlamı yok.
Son bir metaforla,
- ben yürümüyorum ki, ayaklarım yürüyor, ee ben bir yerden, bir yere gitmek istersem ona mahkumum, özgür olamam,
- ayaklarda sen-s-in, özgürlük bir yere gitmek istersen, o istencini önclde sağlayan bir yerin olması, gidebileceğin yerlerin bulunurluğu ve senin engelleri aşıp gitmeyi başarabilmen, olanaklarının ve bu olanakları seçebilirliğinin olup, olmamasıyla ilgili, özgürlüğü zaten senin olan ayağına indirgemen zırvalık. de yörü git, kafa şişiren boş lafazanlıklar.
Akıllı bizi arayıp sormaz deli bacadan akar!
spartacus
08-11-2017, 04:11
Değerli spartacus, çok güzel bir mesajdı. Ama sonda biraz kafam karıştı; sonda resmetmek istediğin verimli, insanı aktivite ve mutluluğa yöneltecek bir 'bakış açısı' öyle değil mi? "Her şeyin ne olacağı önceki durumdan yola çıkarak hesaplanabilir" fantezisine karşı çıkmadığını düşünüyorum. Yalnızca bu fanteziden yola çıkan insanların, "öyleyse " ile devam eden ve "ne yapacağımın hiçbir bir anlamı yok" gibi sonuçlara varan zararlı değerlendirmelerine karşı çıkıyorsun sanırım. Oysa bir başkası da pekala bu determinizmi kabul edip, "tamam doğa böyle bir şey, şimdi 2 saat çalışmam gerekiyor, çünkü zihnimin doğru bulduğu şey bu, oturupta çalışayım bari" diyebilir ve çalışması sonucunda, küskün davranan öteki arkadaştan daha doygun ve kendi varlığını yaşamış bir ruh haline varabilir. Yazdığın mesaj da sanıyorum ki biz okuyanlara böyle efektif bir bakış açısı nakletmek içindi. Ama bir yandan da sanki spartacus determinizme karşı çıkıyor olabilir mi diye düşündüm? Çünkü sen reddettiysen altında yatan sağlam bir şeyler vardır kesin, dinlemek isterim.
Sevgili Gandalf
Determinizm parça içindir, parçaya dair mekanik(!), yani yalıtılmış ve mümkünse ilişkili dış etkenler bir kaça indirilmiş süreçlerde ele alınabilir ve bu zeminde mutlak-determinizm değil, geçerli olan olasılıkçı-determinizmdir. Bunun dışında ise, bütün determine edilemez, bütünde süreçler ardışık ve lineer değildir. kaldı ki bütün bir parçaya indirgenemez, bütün determine edilemezse, bu pratik olarak değil, ama teorik olarak da determine edilemez, çünkü bütün parça bazlı limitlenemez, özneleştirilemez, limitlenemeyen, ölçülemez de.
Örneğin uzay ölçülemez, ölçülebilmesi için limitlenmesi gerekir, her limitleme de parçayı meydana getirir. Örneğin Samanyolunu ölçebiliyoruz, çünkü sınırını belirleyebiliyoruz, bir şeyin sınırını, kendisi değil diğerleri belirler, yoksa her şey salt kendinden ibaret ise sınırı da yok demektir, çünkü sınırlayacak, dışında başka bir şey yoktur, dışı(limiti) yoktur. Her yerde olan hiç bir yerde değildir, örneğin uzay hiç bir yerde değildir çünkü bir yerde olabilmesi için, limiti ve o limitiyle bir yerle çevrelenebilmiş olması gerekir.
Bu konuda üstte de belirttiğim gibi ancak parça üzerine konuşabildiğimiz determine süreçlerde, yargıyı, parçadan, bütüne genelleyen her çıkış safsatadır(özelden genele). Determizmle ilgili tartışmalarda sık, sık başvurulan bir safsata yöntemidir ve yargı "hiç bir seçeneğin yoktu" diye genele bütünlenir ki yanlıştır, seçeneklerin olması ayrı, parçanın şu ya da bu sebeple herhangi birisini seçmiş olması ayrıdır. Hiç bir seçeneğin yoktu lafzıyla, özgürlük-seçme şansının- olmadığı iddia edilir, oysa seçmek başka, seçeneklerimizin, seçme şansımızın olup, olmaması başkadır. kaldı ki tek bir seçenek bile olsa seçmeme şansımız vardır, örneğin kapitalist demagograside seçime 1 parti girse, neyi seçeceksiniz? Seçime 1 parti girmesiyle, 10 parti girmesi aynı şeydir, hiç bir seçenek yok-tu denebilir mi?
NEDENSELLİK ilkesi=determinizm olarak alınıyor ki, bu yanlıştır, nedensellik bir ilkedir(felsefi bir akım değil). Determinizmden önce mevcuttu ve determinizmle değil fiziğin, doğanın hareketinin gözlemiyle soyutlanmıştır, determinizm ise bir bölümüyle bu ilkeye dayanmıştır. Yani nedenselliğin kaynağı determinizm değil, ama bu kısımda determinizmin kaynağı nedenselliktir. materyalizm içinde ilgili bölümüyle kaynaktır, ama nedensellik=materyalizm algısı yanlıştır...
Bu irade ve özgürlük konusunda determinizmin gereksiz yargı oluşturma yöntemine değiniliyorsa, o yöntemle ilgili detay da, bu başlıkta ele alınmıştı(aşağı, yukarı).
Siz bana 50 kart uzatıp birisini seç derseniz, ardındanda seçtiğin kartı seçtiysen başka şansın yoktur derseniz kendinizle çelişirsiniz, 1 kart seçmemi söylüyorsunuz her halükarda 1 kart seçeceğim ve siz bir kart seçtim diye, başka kart seçme şansınız yoktu diyemezsiniz, çünkü 50 adet kart uzatmıştınız, peki 1 kart uzatıp seç deseydin?.
http://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=39317&page=2
Kavram olarak özgürlük geneldir ve genel kavramı tartışırken, Ali'nin hiç oyuncağı yok, öyleyse Ali oyuncaklarıyla oynama ve dilediğini seçme özgürlüğüne sahip değildir, öyleyse özgürlük yoktur(genelleme!) anlayışına dair yazdım. Yani Alinin oyuncağı olmamasından yola çıkıp, özgürlük kavramını-ki kavramlar geneldir, hiç bir kimsenin veya şeyin özeliyle ilintili değildir- Ali'nin özel durumuna indirgemek safsatadır. Bu safsataya, özelden, genel sonuç çıkartma safsatası diyoruz. Özgürlük özele indiğimizde genel tanımıyla kullanılırsa muğlaktır, anlam taşımaz, özele inmişsek, özgürlük başına belirteç almalıdır, yani hangi konuda ögür değil, neyi yapma konusu gibi ele alınabilir, kavramın geneli, özelin durumuyla tartışılamaz. Fakat Veli'ninde 10 tane oyuncağı vardır, bu durumda da özgürlük vardır mı diyeceğiz, kavramlar, konular, meseleler böyle ele alınamaz demek için yazmıştım.
Sevgili Gandalf
Yani nedenselliğin kaynağı determinizm değil, ama bu kısımda determinizmin kaynağı nedenselliktir.
Katılıyorum,
Maddenin hareketi, hızına bağlı değildir, ama hız, hareketine bağlıdır...
geçenlerde yaptığın hareket-hız benzetmesiyle aynı mantığa benziyor.
Anlayamadığım, bütün, niçin teoride determine edilemez? Parça bazlı limitlenemese dahi, limitlenmiş parçalar birleştirilip bir bütüne (teoride) neden ulaşamaz? Evren sonsuz olsa bile, ölçülebilir üzerinden, ölçülen-ölçülemez arasındaki ilişkiye yönelik bir örüntü, bir algoritma yakalayarak, ve ondan yola çıkarak, genel bir yaklaşık determinasyon kesinlikle yapılamaz mıdır? (maddenin doğasına yönelik her şeyin bilindiği varsayılırsa)
İrade-özgürlük konusunda ben de balık metaforun gibi düşünüyordum; ikincil ürünler veya nitelikler temelleştirilerek yapılan hatalı tanımlar yanıltıyor hep bizleri.
Yine de Spinoza'nın:
İnsanın kendi duygulanışlarını yöneltme ve azaltmadaki güçsüzlüğüne kölelik diyorum; gerçekten, duygulanışlara bağlı olan insan kendi kendisine sahip değildir, fakat kendi üzerindeki gücünü çoğu kere baskı altında tutan ve en iyisini görerek en kötüsünü yapmasına sebep olan bir servete sahiptir.
bu söyledikleri nasıl anlaşılmalı acaba?
Karanlıktan aydınlığa
22-12-2017, 14:53
rezilliği ile övünenleri biliyorum...insan rezilliği ile nasıl övünür,bu nasıl bir sorundur irdelemek lazım...adam müslüman ,fakat zinayla övünüyor,beceremeyene salak diyor.falancayı üç kağıda getirmiş,yalan söylemiş,aldatmış,dürüst olduğun için aptallıkla itham ediliyorsun..karısını dövdüğü için övünüyor.kendisininde karısınında özel hayatını ,ev halini teşhir ediyor...bizzat işittiğim bir durum : fiziksel özürlü kardeşinin mirasına el koyuyor, hakkını arayan kardeşi için kahvehane köşelerinde "o çocuk sahibi olamaz,çocukları benden" diyecek kadar arsızlaşabiliyor..veya fiziksel özürlü kardeşlerini babalarının ölümünden sonra ortaklıktan çıkarıp kovan kardeşler...falancanın kınaması onlar için mühim değil....bu adamlar durumundan şikayetci degilse sen niye dürüstluğündan sikayetci olasın.
bilgivehis
22-12-2017, 17:51
rezilliği ile övünenleri biliyorum...insan rezilliği ile nasıl övünür,bu nasıl bir sorundur irdelemek lazım...adam müslüman ,fakat zinayla övünüyor,beceremeyene salak diyor.falancayı üç kağıda getirmiş,yalan söylemiş,aldatmış,dürüst olduğun için aptallıkla itham ediliyorsun..karısını dövdüğü için övünüyor.kendisininde karısınında özel hayatını ,ev halini teşhir ediyor...bizzat işittiğim bir durum : fiziksel özürlü kardeşinin mirasına el koyuyor, hakkını arayan kardeşi için kahvehane köşelerinde "o çocuk sahibi olamaz,çocukları benden" diyecek kadar arsızlaşabiliyor..veya fiziksel özürlü kardeşlerini babalarının ölümünden sonra ortaklıktan çıkarıp kovan kardeşler...falancanın kınaması onlar için mühim değil....bu adamlar durumundan şikayetci degilse sen niye dürüstluğündan sikayetci olasın.
Tecavüzcüsünü, sömürücüsünü baş tacı eden, dürüstü, merti enayi gören, basit çıkarlar için dahi ihanet eden, kişisel çıkarı için diğerlerine her türlü melaneti yapan, din adına sığınıp katliamlar yapan, kötülüğün büyüklüğüyle gurur duyan, dostluk sadakati olmayan bir canlı türünün üyesi olmak karşısında dürüstlük acı veriyor, yakıyor.
Müzik, şiir, sanat bunca acının içinde çok yetersiz kalıyor.
Doğanın, şellalenin, dalganın, kuşların sesi duyulmuyor, kendi içinde kayboluyor.
Ne yana dönsem fırsat kollayan, açık arayan, olduğu gibi görünmeyen, dış görünüşünü kamuflaj eden ama gerçek yüzünü okuduğum canlılar acı veriyor, yakıyor...
spartacus
22-12-2017, 23:23
Anlayamadığım, bütün, niçin teoride determine edilemez? Parça bazlı limitlenemese dahi, limitlenmiş parçalar birleştirilip bir bütüne (teoride) neden ulaşamaz? Evren sonsuz olsa bile, ölçülebilir üzerinden, ölçülen-ölçülemez arasındaki ilişkiye yönelik bir örüntü, bir algoritma yakalayarak, ve ondan yola çıkarak, genel bir yaklaşık determinasyon kesinlikle yapılamaz mıdır? (maddenin doğasına yönelik her şeyin bilindiği varsayılırsa)
Sevgili Gandalf, geç gördüm, geç cevap verme durumunda kaldım.
ifadelerinde kullanmamız gereken tabanın matematik olduğunu görüyorum. Mecuren çünkü kıstasın, her bir şeyi ölçtüğümüzü düşünürsek temelinde, teoriye, insan mantığına hitap ediyor. tabi teorik olarak dahi, her her bir şeyi(bütünü), ölçemezsiniz, zira ölçüm salt nesnel değil, özneldirde, özneye görelik arzeder hasılı görecelik... Uzayı, bilinenene bakıp oranlayamayız, en fazla miras alınan yanılgımızla, görüş ufkumuzla sınırlarız ki, bu uzayın değil, farazide bizim sınırımızdır(hasılı artık sınırı ölçmek mümkün olur, ama sınırı, uzayı değil)
Şimdi değil, daha sonra detay girerim. Lineer(doğrusal) sürece-mantıkla- indirgenebilir, mekanik sistemler öngörü-zihin-teorik olarak, yalıtımla ve ancak belirli bir açıda-koşulda kıyasla determine edilebilir, 100% değil, mekanik koşulun süregiderliği oran-olasılığa göredir... Evren-doğadaki gerçek işleyiş eğer tekerrür olsaydı, hareketi gözlemleyemezdiniz, zira algı fark üzerinden anlam kazanır. Örneğin yanyana aynı hızla giden 2 treni gözlemlemek gibi, ikisine göre yalıtılmış algı ikisini de hareketsiz görecektir, ama dışarıdan bakan farklı bir hızdaki, ikisini de hareketli görecektir, ayrı bir konu. Belirlenebilirlik ilkesi, mekanik zamandan kalmadır-mirastır(buharlı makineler, Newton, Galileo evreni dönemi)...
Bütün determine edilemez, aslında fizik determine arzetmez, olasılıklıdır ve rastgelelik hakmdir(kaos denebilir mi, aslında bu da değil, zira kaosu tanılayan düzendir, düzeni tanılayan kaos, gerçek her ikisini de içerir böylece düzen söylemi, var olan kaosa göredir) Bunu ben şimdilik evren-fizik-doğa temeliyle değilde, öznenin kendisini merkeze aldığı matematik-mantık, ölçme temeliyle, basit olarak ele alayım.
http://turandursun.com/forumlar/attachment.php?attachmentid=26&stc=1&d=1514025048
http://turandursun.com/forumlar/attachment.php?attachmentid=25&stc=1&d=1513970323
Her ölçme işi bir yalıtım, bir indirgemedir. Dinamik sistemler ise sistemin herhangi bir parçasına endekslenemez, indirgenemez. Buna rağmen İnsan mantığı lineer işler, olası indirgemelerde, görece konumlandırmalarda bulunur...Her bir şeyi ölçebileceğinizi teorik olarak da varsayamazsınız çünkü 360 derece ilişkide, dinamik sistemleri, herhangi bir parçaya indirgeme şansı yoktur. Kaldı ki ölçtüğümüz sistemin bir parçası durumundayız, belirlediğimiz sınıra tabiyiz, ölçümü ancak parçaya indirgeyerek, yalıtarak yapmış oluruz ve koşulu sabit alarak yaparız-koşulun sabitliği ve sınır ise hem göreceli hemde olasılığa tabidir. Gerçek konumsuz, yönsüz ve yer'sizdir, her konum, esasında diğerine ve bir başka diğerine göreliğe bağlıdır. kaldı ki, ölçme işi de herhangi bir parçayı, çevresine göre veya başka bir şeye göre kıyaslama, olasılıklı-rastgelirlik oranlı bir koşula göre, GÖRECE bir yalıtım-limitleme-indirgemedir de. oysa fizik, doğa, uzay indirgenemez ve bütünün herhangi bir parçası, bütünü tek başına belirleyebilme durumuna sahip olmadığı gibi, herhangi bir diğerine göre de salt belirleyici değildir, öyleyse bu temelde yapılan her ölçüm ancak indirgeyenin, indirgeyebildiği, limitleyebildiği koşula göredir, fiziği belirlemez, fizikçe belirgin olanları kıyas eder(öznel idealizme düşülmemeli). bu bağlamda mekanik determinizm diğer taraftanda, kendi öznelliğini doğaya dayatırken, ancak savını metafizik veya ölçen, biçen, kafasına, kendisine göre ayrıcalıklı davranan bir iradeye teslim eder.
Diğer taraftanda uzay-fizik, konumsuzdur, öznenin bakış açısına göre yaptığı her ölçüm, öznenin bakış açısına göredir, etki edebildiği hhalde, ilişkide olduğu halde her bir ölçüm namına diğerleri dışlanmış olur. Haliyle yukarıda verdiğim resim üzerinde düşünülmeli, hangi noktanın konumunu ölçüyorsunuz? Daha bırakalım dinamik bütünün(360 derece) indirgenemezliği meselesini(önceden belirlenemezliğini-zira tüm ölçülerimiz özneldir, fizik, fizik yasalarıyla uyuşmaz, çünkü fizik yasaları belirli bir lineerlik, sabitlik, düşük açı-indirgenmişlik esasına dayanır, belirleyicidir, fizik ise ölçüm birimleri namına belirsizdir. Uzayda ne bir konum mevcuttur ne bir yön, ne de bir açı, bütünü bütün olarak kavrayabilmenin ideal yolu, ölçmemektir, ölçülemez-indirgenemezliktir...).
her bir parça, aynı zamanda birbiriyle zıt konumlara, açılara, harekete, değerlere sahiptir, DİNAMİKTİR ve dinamiklik sizi her bir parçayı birbirine göre ayrı kıyaslama, kendinize göre ayrı kıyaslama, kıyaslananlarında yine ayrı, ayrı çapraz, dikey, yatay kıyaslamaları, kıaca 360 derecelik bir açıyla ölçme işi yapmak anlamına gelir ki bu ölçememiş olmakla aynı anlamı taşır.. resimdeki noktaları düşünün ve her birine bir konum belirleyin, kime göre? Her bir noktanın, diğerine göre konumu mu, yoksa sizin bir tanesini merkez alıp yaptığınız lineer, öznel konumlandırma mı? Bu halde nasıl olacakta MUTLAK-KESİN doğrulukla bir ölçüm yaptığınızı ve belirleyici olduğunu iddia edeceksiniz. Sonra detaylandırayım, zira gündelik dilde yazmak ve dilin de aynen insan mantığı gibi lineerliği, ama gerçeğin 360 derece sonsuz uzamı, çelişiyor ve kelimeler kifayetsiz de kalıyor, beni aşırı zorluyor...İrade-özgürlük konusunda ben de balık metaforun gibi düşünüyordum; ikincil ürünler veya nitelikler temelleştirilerek yapılan hatalı tanımlar yanıltıyor hep bizleri.
Yine de Spinoza'nın:
bu söyledikleri nasıl anlaşılmalı acaba?
Spinoza bir kendi almış bir de başka bir kendi, eğer kastettiği, sahte benlik yani çevrece yüklenmiş benlik ise evet, aşılamadığı oranda, kişi kölesidir(özgür ve köle, birbirine muhtaçtır, ayrı bir konu). lakin bu konunun, özgürlük koşulu var mıdır, özgür irade mümkün mü gibi bir soruya salt-tek başına cevap olma durumu yok. Bu özel bir durum iken(aksine durumlarda öne sürülebilir), "özgür irade" sorunsalı genel çerçevede işler(yani köle kılanı da, özgür kılanı da barındırır, birisinden birisine saltıklaştırıp, indirgeyerek yargı oluşturamayız, hasılı özgür irade hem vardır hem de yoktur, özgürlük tek başına kullanıldığında muğlaktır. Birde, salt kavramın değil faktörlerinde muğlak kullanılmaması gerekir, örneğin; O bunu yapabiliyor ben neden yapamıyorum, O'nun ayrıcalığı nedir-para dahi faktör olur, hem engeller hem de sağlar. İndirgemeden bakılmalı, nasıl ki para hem engelleyici iken, diğer taraftanda aksine sağlayıcı oluyorsa...
Eğer ki kastedilen benliğin-kendi- istemleri ise, bu saltıklaştırılabilir biçimde bir kölelik durumu değildir. Bu konuda görecelidir ve neye görelik arzeder, kişi, kendinin kölesi veya efendisi değildir, ancak elinde olan-olmayan şeylerin kölesi veya efendisi olabilir. Kişilerin kendisinin efendisi olabileceği propagandası, kapitalist anlayışın veya umut tacirliğinin aldatmacasıdır. Kişi bir başkasının da efendisi değildir, başkasının elinde olan-olmayan, mahrumiyetin(mahrum kılınanın veya ayrıcalık tanınanın->mülkiyet) efendisi ve kölesidir, hasılı bu özgürlük meselesi de, birinin bir başkasının mahrum kılındıkları üzerine, bağımlı varlığını ikame etme koşulunun ortadan kaldırılmasıyla da ilgilidir... Köle varsa kimse özgür değildir ya da tersi, efendi varsa kimse özgür değildir. Bunu farazi bir kendi ile diğer kendi meselesi için de ifade edebiliriz, kendilerden birisi köle ise, demek ki diğeri efendidir(oysa kendilerden birisi diye bir ayrım yok, sadece kendi var, bunun dışında elinde olan-olmayan, yüklenmiş, alınmış şeyler var ve onların ya kölesi ya efendisi, ama kendisinin değil)
Felâsife
23-12-2017, 01:08
Yine de Spinoza'nın:
İnsanın kendi duygulanışlarını yöneltme ve azaltmadaki güçsüzlüğüne kölelik diyorum; gerçekten, duygulanışlara bağlı olan insan kendi kendisine sahip değildir, fakat kendi üzerindeki gücünü çoğu kere baskı altında tutan ve en iyisini görerek en kötüsünü yapmasına sebep olan bir servete sahiptir.
bu söyledikleri nasıl anlaşılmalı acaba?
Sahip olmaması demek, bunun illa kölelik olduğu anlamına gelmez ki?
İki ayağımız olmasa yürüyemiyoruz, onlar olmadan yürüyemedik diye, ayaklarımızın kölesi olmuş olmayız!
Güçsüzlüğümüz bizim köle olduğumuzu göstermez, bilakis insan olduğumuzu gösterir. İnsan güçleri ve güçsüzlükleriyle bir bütün.
İnsan yarış atı değil!
Ağlaması ve gülmesi, bilgisi ve cehaleti ve ne kadar zıt varsa onlarla bir bütün.
İnsandan duyguyu alıp, bununda güçsüzlükle eşleştirip, sonrada bunu kölelikle pekiştirip, insan kendine sahip değil demenin bir mantığı yok.
Amaç insanın kendine tamamen sahip olması mı?
Nihayetinde bir et parçası, bir robotta değil, insan çevresinden etkilenir. O etkilenen şeye de zaten insan diyoruz. Etkilenmediği zamanda yadırgamıyor muyuz?
İnsan sürekli güç için de yaşamamalı, bu hayal olur, dahası da zorbalık olur, insanın gerçeğinde güçsüzlükte vardır.
Helede her şeyin bir birine bu kadar muhtaç olduğu bir yaşamda, sadece fakir zengine muhtaç değildir, zenginde fakire muhtaçtır. Şöhretli şöhretsize, komutan askere vs. hepsi bir birine muhtaçtır.
İyi kötü bile bir birine muhtaçtır.
O yüzden Spinoza 'nın sözü bana pek mantıklı gelmedi, kendi üzerinde ki gücü baskı altında da tutamaz, nasıl tutacak ki, bilakis o gücün baskısı altında kalandır insan, çoğunca zayıftır, çaresizdir, muhtaçtır.
İnsanın en büyük gücüde zaten imkansızlıklardan, çaresizliklerden dersler alarak, kendine yol çizmesidir.
Kısacası "Çaresizlik, kendi içinde çareler üretir!"
Sevgiler
Bunu nasıl daha önceden göremediğime şaşkaldım, çok doğru. Ölçümlerimizin özneselliğini düşünmüştüm. Haliyle, öznesel bir determinizmden söz etmek istedim ama, söylediğin gibi, ölçümlerimizin de tümü hatalı. Dinamik bir evreni statiğe indirgeyerek ölçüm yapıyoruz, aldığımız sonuçların hepsi, en iyi ihtimalle, yanlış boyuttaki bir "yaklaşıklık" olabilir öyleyse.
Ancak ve ancak kağıt üstündeki, gerçekliği konu almayan bir determinizm, yine kağıt üzerinde, kendi sanal dünyasını kusursuz olarak açıklayabiliyor anladığım kadarıyla, nesnel evreni değil.
Aslında doğa olaylarını açıklamak için, dinamik bir matematik konsepti icat edilmeli, değil mi? Kim bilir nasıl olurdu.. Ve belki, şu gibi durumlar için:
Sonra detaylandırayım, zira gündelik dilde yazmak ve dilin de aynen insan mantığı gibi lineerliği, ama gerçeğin 360 derece sonsuz uzamı, çelişiyor ve kelimeler kifayetsiz de kalıyor, beni aşırı zorluyor...
dinamik bir dil anlayışı.. Edebiyatın değeri de, lineer boyutla sınırlanmayışından ileri gelse gerek..
Şimdi, birkaç soru sormam gerekiyor ama, imzandan da çekinmiyor değilim:
Sersemler akıllıların 7 yılda cevaplandıramayacağı soruları 1 günde sorarlar.:(
Maddeyi ne kadar parçalarsak, o kadar parçalanır, "en küçük birim" diye bir şey olmaz değil mi?
Dinamik sistemlerin indirgenemezliği, yalnızca statik mantığımız için mi geçerlidir? Acaba (şu an nasıl olabileceğine dair herhangi bir fikrimiz olmayan) dinamik bir matematik konsepti var olsaydı (ve fizik yasalarıyla uyuşan fizik), bu tür bir indirgeme söz konusu olabilir miydi? (öznel bir dinamik-determinizm)
Eğer ki kastedilen benliğin-kendi- istemleri ise, bu saltıklaştırılabilir biçimde bir kölelik durumu değildir. Bu konuda görecelidir ve neye görelik arzeder, kişi, kendinin kölesi veya efendisi değildir, ancak elinde olan-olmayan şeylerin kölesi veya efendisi olabilir.
Öyleyse, duygulanımlar, "öteki" olarak tanımlandıklarında, görece bir kölelik yorumu yapılabiliyor ancak. Esas sormak istediğim şey, şu an, yaptığın çözümleme sonucu netlik kazandı. Bütün olan organizmada, 'kendilerden birisi' ayrımı yapılamadığına göre, duygulanımlarla uslamlamalar eşzamanlı ve bölünemez yapıda olduklarına göre, yaşam etiğimizi belirlerken, ne tür bir yol izlemek daha sağlıklı gelecek? Aklıma bir tek duygusal ve ussal estetik algılarımız arasında, mümkün mertebe "sağduyulu" bir sentez yapmak geliyor. Gerçi bu da öncesinin laciverti gibi, duygusal estetik-ussal estetik demekte bir çeşit 'kendilerden birisi'ne benziyor :(
İnsandan duyguyu alıp, bununda güçsüzlükle eşleştirip, sonrada bunu kölelikle pekiştirip, insan kendine sahip değil demenin bir mantığı yok.
Felâsife,
Örneğin ben, sendeki bir özelliği kıskanıyor olayım. Veya sana karşı çok yoğun duygular besliyor olayım. Sonuç olarak hayatım verimsizleşiyor ve bir çeşit çöküşe geçiyorum (ihtimallerden bir tanesi).
Bir tür olumsuz yaşam üslubuna mahal verecek duygulanımların, akılla çözümlenerek atlatılmalarına işaret ediliyor muhtemelen. Hayatı ve insan doğasını daha iyi anlayarak, kıskançlığın gereksizliğini görmek; kişiye, aşırı sevgiyi ölçülüleştirmeyi hatırlatmak gibi.
Yazdığın gibi, bana da duyguları hepten hiçe sayma gibi bir düşünce anlamlı gelmiyor. Belki, yeri geldi mi kıskanmak veya çok sevmek bile "güzel" olabilecek, kim bilir.. Duygularımız da biz'iz nihayetinde. Acaba ne gibi durumlarda nasıl davranacağımıza, neye göre karar vereceğiz, yahut karar vermeyecek miyiz? Bu noktada kafam karıştı diyebilirim.
Felâsife
23-12-2017, 11:24
Yazdığın gibi, bana da duyguları hepten hiçe sayma gibi bir düşünce anlamlı gelmiyor. Belki, yeri geldi mi kıskanmak veya çok sevmek bile "güzel" olabilecek, kim bilir..
Öyle zaten.
Dinamik bir hayatın içinde ki gereklilikler bunlar, evre evre, sindire sindire, bu duyguları yaşayıp, bir şekilde onların etkilerine de zamanla da bağışıklık kazanıp, süre-giden bir hayat.
Normalde böyle olmalı ama tabi bir duyguyu alıp, onun tamamen etkisine girmek, sorun olan bu.
Sanırım düşünürümüz de buna dem vuruyor olsa gerek, bu duygular hayvanlarda da var, onlardan insanı ayırmak için, bu duyguları yok görmekte bir çözüm değil.
Duygularımız da biz'iz nihayetinde. Acaba ne gibi durumlarda nasıl davranacağımıza, neye göre karar vereceğiz, yahut karar vermeyecek miyiz? Bu noktada kafam karıştı diyebilirim.
Çoğu şeye karar vermeyiz, yemek yeriz gerisine karışmayız, su içer gerisine karışmayız, gerisini vücut halleder bunlar artık otomatikleşmiştir.
Mesela terleme gibi özelliklerimiz de vardır, terleme ısınan vücudu soğutmak içindir, bir oto-kontrol sistemidir. Ağlamakta aynen terleme gibidir, yoğunlaşılan noktada adeta soğutma işlevi yapar, bunun için ağlayana "ağla ağla, rahatlarsın" denir.
Hasılı bir takım kontrolden çıkma durumları illaki olacaktır, ama nedir, yaşaya yaşaya bunların öğrenilmesi, çareler üretilmesi de gereklidir.
Bir gecede yemek yemeyi öğrenmedik, zamanla oluştu bunlar. Duygularda böyle.
Onlarla yaşamayı öğreneceğiz, öğrenmeden onları yok etmek düşüncesi hiç mantıklı değil, zaten öğrenildiğinde onlarda ki etki/tesir de pasifleşir.
Örn. geceleri çok korkan biri, korka korka artık öyle bir noktaya gelir ki hiç korkmamaya başlar, zira o korkuya bağışıklık kazanmıştır. Tabi bağışıklık kazanmakta o şeyin içinden geçmeyi gerektiriyor.
Neyse, ne zaman ne yapacağımızı ya da ne yapmayacağımızı zaten biliriz. Bilmediğimiz noktada da öğreniriz, daha doğrusu öğretilir.
Benim gibi kalın kafalılara da hayat vura vura öğretir ki, hiç kaçışı yoktur. :D
Sevgiler
spartacus
23-12-2017, 14:50
Aslında doğa olaylarını açıklamak için, dinamik bir matematik konsepti icat edilmeli, değil mi? Kim bilir nasıl olurdu.. Matematikte önemli bileşenlerden birisi ve başlıcası öznedir, özneyi dışta tuttuğumuzda matematik yoktur. Fizik, matematik tanımaz ve evren matematiğe uymaz, ama matematik, şu ya da buna göre, şu ya da bu, diğerine göre, şu ya da bu kendi ve diğerine göre yapılan olası en yakın(diğer eşyler dışlananabildiği ölçüde) kıyasın ürünüdür(dolayısıyla belirli bir limit, sınır, grup, birbirine görelik arzeder). Doğa'da matematik bulunmaz, matematik ne fiziktir ne de bilim, zira esası kıyastır, şeylere tabidir, mantıktır-öznedir ve öznenin kendisini merkeze koyduğu referanslarla anlam kazanır, ama bu bahisle bilim olmasa da, bilimin bir dalı olabilir.
Maddeyi ne kadar parçalarsak, o kadar parçalanır, "en küçük birim" diye bir şey olmaz değil mi?
Teorik olarak öyle görünüyor, ancak limit, sonsuz parçaya bölünemez, bölünebilir olsaydı, parçadan söz edilemezdi...
Dinamik sistemlerin indirgenemezliği, yalnızca statik mantığımız için mi geçerlidir? Acaba (şu an nasıl olabileceğine dair herhangi bir fikrimiz olmayan) dinamik bir matematik konsepti var olsaydı (ve fizik yasalarıyla uyuşan fizik), bu tür bir indirgeme söz konusu olabilir miydi? (öznel bir dinamik-determinizm)Olamazdı, çünkü öyle bir konsept, indirgeme şansına sahip olamazdı, hasılı matematik olmazdı.
http://turandursun.com/forumlar/attachment.php?attachmentid=26&stc=1&d=1514025048
Küre tabirinin kullanılmasının sebebi, fiziğin yönden bağımsızlığıdır, yani içinde bulunduğunuz bir ortama baktığınızda, açınız 360 dereceye, 360 derecedir ve her halükarda merkezde olursunuz(öznenin merkezdeliği).
Bütün olan organizmada, 'kendilerden birisi' ayrımı yapılamadığına göre, duygulanımlarla uslamlamalar eşzamanlı ve bölünemez yapıda olduklarına göre, yaşam etiğimizi belirlerken, ne tür bir yol izlemek daha sağlıklı gelecek? Aklıma bir tek duygusal ve ussal estetik algılarımız arasında, mümkün mertebe "sağduyulu" bir sentez yapmak geliyor. Gerçi bu da öncesinin laciverti gibi, duygusal estetik-ussal estetik demekte bir çeşit 'kendilerden birisi'ne benziyor :(
Ben'liği belirleyen, parça değil, diğerleridir, yani aslında ben'liğin farkındalığının sağlayıcısı diğerleridir, bu bağlamda da her bir varlık, diğerinin hem tamlayanı(benlik namına) hemde sınırıdır. önemsenmesi gereken ve merkeze konabilir olan, salt parça değil, diğerleridir de...
Değerli Spartacus,
oysa fizik, doğa, uzay indirgenemez ve bütünün herhangi bir parçası, bütünü tek başına belirleyebilme durumuna sahip olmadığı gibi, herhangi bir diğerine göre de salt belirleyici değildir, öyleyse bu temelde yapılan her ölçüm ancak indirgeyenin, indirgeyebildiği, limitleyebildiği koşula göredirBu yazdıkların çerçevesinde bir indirgeme yapılsa,
bir şeyin sınırını, kendisi değil diğerleri belirlerBir şeyin sınırını hem kendisi hem de diğerleri belirler demek gerekmez midir? Bardağa atılmış bir buz, ısınmadıkça yayılmıyor mesela. Evet buz, hem bardağa hem de uzaya dokunuyor, onlarla etkileşime geçiyor ama, bu temasın sonuçları, diğerlerininki kadar, kendi doğasına da bağlı gözüküyor. Eriyip yayılması, ortamın ısısı kadar, kendi öz kütlesi gibi faktörlerle de ilintili.
yoksa her şey salt kendinden ibaret ise sınırı da yok demektirEvet, bahsettiğin uzay gibi. Ama indirgenmiş bir sınırdan söz ediyorsak, ve dış etmenleri belirleyici saymışsak, iç etmenleri de belirleyici görmek gerekmeyecek mi? Yoksa, hesaba katılan iç etmenleri de birer dış etmen olarak değerlendiriyorsun?
Ben'liği belirleyen, parça değil, diğerleridir, yani aslında ben'liğin farkındalığının sağlayıcısı diğerleridir, bu bağlamda da her bir varlık, diğerinin hem tamlayanı(benlik namına) hemde sınırıdır. önemsenmesi gereken ve merkeze konabilir olan, salt parça değil, diğerleridir de... Öyleyse, bunlar ışığında, "ben'liği belirleyenin diğerleri olması" nasıl bir şeydir? Pratikte nasıl anlaşılmalı ve ne yapmalıdır? diyerek sorumu güncelleyeyim.
Matematik açıklamanınsa müthiş olduğunu belirtmeliyim.
Limintin sonsuz parçaya bölünememe sebebi, bir özne tarafından limitlenmiş olması değil mi? "Limit" adında, nesnel bir doğa durumundan söz etmiyorsun yanlış anlamadıysam.
Küre hakkında seni anlayıp anlamadığımı teyit etmek üzere sormam gereken bir şey var:
Bir noktayı odak kabul edip, tüm ölçümleri, o odağa dayanarak hesaplama ediminin, gerçeği çarpıtacak olma nedeni, dinamizmden yoksunluğu, ayrıca bahsettiğin:
Olamazdı, çünkü öyle bir konsept, indirgeme şansına sahip olamazdı, hasılı matematik olmazdı.türden bir konseptin var olmayışı ve son olarak bu tür bir konsept var olsa bile, onun sınırlama üzerinden çalışmayacak olması, öyle değil mi? Bunların dışında bir neden var mı?
Öznenin göreliliğinin bir sorun teşkil etmeyeceğini düşünüyorum. Bir noktanın odak kabul edilmesinden sonra, bunun hakikat değil ama, hakiki bir kabul olduğu gerçeğinden yola çıkarak yapılan, izole, sanal ölçümlerin; yanlış ama "işlevsel" sonuçlar ürettiğini görerek.
Çünkü özne, o noktayı odak kabul ettiğinde, "noktanın konumu, kendisidir ve nokta, kendisindedir" gerçeğini yadsımıyor, buna zıt bir şey söylemiyor, "ben ölçümümü şu noktayı baz alarak yapacağım" diyor yalnızca .
Değerli Felâsife, ben de hep vurula vurula öğrendim, eğer bir şey öğrendim diyebileceksem :)
Mesela terleme gibi özelliklerimiz de vardır, terleme ısınan vücudu soğutmak içindir, bir oto-kontrol sistemidir. Ağlamakta aynen terleme gibidir, yoğunlaşılan noktada adeta soğutma işlevi yapar, bunun için ağlayana "ağla ağla, rahatlarsın" denir.Güzel bir örnek oldu.
Hasılı bir takım kontrolden çıkma durumları illaki olacaktır, ama nedir, yaşaya yaşaya bunların öğrenilmesi, çareler üretilmesi de gereklidir.Düşünürümüz de, senin söz ettiğin, çare işlevi görecek bakış açılarının üretimine dikkat çekiyor gibi geldi bana. Ağlamayı engellemektense, ağlamaya yol açacak olayın, aslında o kadar da sorun olmadığı algısına erişerek, yaşama devam etmek sanırım, çünkü aynı kitapta, şöyle bir şey de söylemiş:
Yaşadıklarımdan öğrendim ki, günlük yaşantımızda biteviye olan olaylar aslında boş ve anlamsız şeyler. Anladım ki zihnimi ele geçirmelerine izin vermediğim sürece, korkularıma neden olan durumların hiçbiri kendi başına ne iyi ne de kötü. Bu yüzden ben de en sonunda kararımı verdim ve... salt zihne hitap edebilecek nitelikte bir şey varsa, yani, keşfettiğimde ve kendisine vakıf olduğumda gerçekten de bana sürekli, üstün ve sonsuz mutluluğu yaşatabilecek nitelikte hakiki iyi diyebileceğim bir şey varsa, işte bu şeyi araştırmaya koyuldum.Bu yüzden'le başlayan kısımdan sonrası beni işkillendiriyor, eminim sana da ilk yarı değil, o bölüm tuhaf gelmiştir (eğer bir şey tuhaf geldiyse).
Salt zihne hitap etmek nasıldır? Üstün mutluluk hedefi sağlıklı mıdır? Zira sıkıntı ve mutsuzlukta yaşamın doğal bir parçası. Yoksa böyle bir hedef koyup onu takip ederken yaşamak mı öneriliyor sadece; yine mutsuz olunacaksa olunsun, ağlanacaksa ağlansın sorun değil ama, nihayetinde, üzerinde olmaya gayret edeceğin sırat'ul müstakiym bu olsun mu deniyor yani?
Felâsife
23-12-2017, 19:03
Değerli Felâsife, ben de hep vurula vurula öğrendim, eğer bir şey öğrendim diyebileceksem :)
Eheh,
Biraz ilkel bir yöntem ama sağlam öğretici oluyor bu yöntem. :biggrin1:
Konfüçyüs aklı kullanmanın 3 yolu var demiş;
1- Çok iyi düşünmektir ki bu en âsil olanıdır.
2- Deneyimlemektir ki bu en acı olanıdır.
3- Taklit etmektir ki bu en kolay olanıdır.
Salt zihne hitap etmek nasıldır? Üstün mutluluk hedefi sağlıklı mıdır?
Bana göre sağlıklı değil, sağlıklı olan (biraz uzun bir yol ama evrimsel olandır) doğal olandır, şeylerin içinden gelerek o şeylere "bağışıklık" kazanmaktır.
Ya da o şeylerle birlikte yaşayarak, onlarla yaşamayı öğrenmektir.
İleride bir gün, mutluluk bize acı verdiğinde ne yapacağız !?
Mutluluk acı verir mi de diyemeyiz, zira bir süre o statikleşecektir, statikleşen şeyinde bir kıymeti olmayacaktır, bu seferde ondan kurtulmak isteyeceğizdir.
Klasik insan yapısı, bir süre sonra sıkılacaktır.
İnsan aslında ne istediğini bilmiyor, salt mutluluğa erdiğinde sorunlarının biteceğini sanıyor, oysa bu mümkün değil, mutluluk sorunlardan kaçarak değil, bilakis onların içinden geçerek ya da onunla yaşayarak olabilir.
Öteki türlüsü zaten HAYAL olur.
O yüzden ben bu noktada Sufi mantığın "her şey yerinde" öğretisine tabiyim, "an" da bazen acı bazen tatlı şeyler olur, artık hangisi gelirse ona göre davranmak gereklidir diye düşünürüm.
Sevgiler
spartacus
23-12-2017, 21:35
Değerli Spartacus,
Bu yazdıkların çerçevesinde bir indirgeme yapılsa,
Bir şeyin sınırını hem kendisi hem de diğerleri belirler demek gerekmez midir? Bardağa atılmış bir buz, ısınmadıkça yayılmıyor mesela. Evet buz, hem bardağa hem de uzaya dokunuyor, onlarla etkileşime geçiyor ama, bu temasın sonuçları, diğerlerininki kadar, kendi doğasına da bağlı gözüküyor. Eriyip yayılması, ortamın ısısı kadar, kendi öz kütlesi gibi faktörlerle de ilintili.
Bardağa(diğeri) mecbur kaldın. ifade de salt kendisi değildir olarak kullandım ve her bir parça, bir başkasının diğeridir de-tanılayanı. kaldı ki, ben'leşme, ancak diğerinin farkındalığının da esas alındığı durumda gerçekleşir, yani ben'leşmeden önce, bir ben yoktur ve kastedilen kendileyebilmenin, temelleriyle ilgili(buzun diğeriyle olan fiziksel ilişkisi farklı bir konu). Yine de temastan(ve böylece farkındalık) söz ettiğimizde, üzerinde durduğumuz zemin, şeyin yapısı değil, diğerleriyle olan ilişki durumunun ifade edilebilmesi içindir. yani merkeze alınan ilişki namına, diğerine olan gereksinim. salt kendisi üzerine ben'lik, sahtedir.
Bir ormana, uzaktan bakıldığında "bir"ey yoktur. Yakınlaşıldığında ise ağaçlar fark edilir, bu farkındalık, şey'lerin birbiriyle olan ayrılığı, başkalığı, bu sayede diğerlenebilirliğiyle ilgilidir. Eğer bir bebek bütün duyulardan yoksun dünyaya gelirse, kendisini ben'leyemez-farkındalık yoksa, ben'lik de tanımsızdır. Bu ifade şeyin formu-yapısı namına değil, ben'liğin tanılanmasıyla ilgilidir-karıştırılmamalıEvet, bahsettiğin uzay gibi. Ama indirgenmiş bir sınırdan söz ediyorsak, ve dış etmenleri belirleyici saymışsak, iç etmenleri de belirleyici görmek gerekmeyecek mi? Yoksa, hesaba katılan iç etmenleri de birer dış etmen olarak değerlendiriyorsun?
iç etmenler belirleyici değildir anlamında söylemedim, bütün herhangi birisine indirgenemez. herhangi birisine indirgenmişlik, ilişkiyi de dışlar.
Öyleyse, bunlar ışığında, "ben'liği belirleyenin diğerleri olması" nasıl bir şeydir? Pratikte nasıl anlaşılmalı ve ne yapmalıdır? diyerek sorumu güncelleyeyim.
Sonsuz uzayda sen'den başka bir şey yoksa, sen'liği de tanımlayamayız, senleşebildiğin oranda benleşir, benleşebildiğin oranda senleşirsin. Örneğin bunu hareket bazlı da alsak değişmez. Sonsuz uzayda sen'den başka bir şey yoksa, hareket de etmiyorsundur, ölçülemez -ayrı bir konu-. Sonsuz uzayda tek başına iseniz adımlarınız anlam taşımaz, yerinizde sayarsınız. Çünkü hareketin doğası çelişkidir-diyalekt- ve çelişmeniz gereken "diğer" olmalı, hareket ediyorsanız bu salt sizin sayenizde değil, diğerleri sayesindedir de ve parçanın içsel hareketi dahi, iç potansiyeldeki parçaların, birbiriyle ilişmesi-çelişmesi, birbiriyle diğerlenebilmesi sayesindedir.
Pratikte ne yapmalı? Ayrıca ele almalıyız.
Limintin sonsuz parçaya bölünememe sebebi, bir özne tarafından limitlenmiş olması değil mi?
Hem formunca hem de diğerince limitlenmiş olması. Bu nesnel bir limit, meselenin nesnel tabanıyla ilgili. Parça sonsuz değildir, onu parça kılan, sonlu olmasıdır.
Bir noktayı odak kabul edip, tüm ölçümleri, o odağa dayanarak hesaplama ediminin, gerçeği çarpıtacak olma nedeni, dinamizmden yoksunluğu, ayrıca bahsettiğin:
türden bir konseptin var olmayışı ve son olarak bu tür bir konsept var olsa bile, onun sınırlama üzerinden çalışmayacak olması, öyle değil mi? Bunların dışında bir neden var mı?
Bir parçayı odak kabul ettiğimizde, 360 dereceye, 360 derece etkileşimi, salt o parçaya indirgemiş oluruz ve dolayım dışlanır ve dolayımın dışlanabilirliği de süregiderliğin olasılığına ve odaklayanın sabitine de bağlı.
Öznenin göreliliğinin bir sorun teşkil etmeyeceğini düşünüyorum. Bir noktanın odak kabul edilmesinden sonra, bunun hakikat değil ama, hakiki bir kabul olduğu gerçeğinden yola çıkarak yapılan, izole, sanal ölçümlerin; yanlış ama "işlevsel" sonuçlar ürettiğini görerek.
koşulun süregiderliği, olasılıklıdır. Bu bir yönüyle, diğer yönü, odaklananla, ilişkide olanın hesabı, odaklanmayanların, birbiriyle ilişkisini ve bu ilişkilerin odaklanmış olana etkisini dışlar. Tüm hepsini odak alırsak, bu seferde odak alma durumu imkan dışıdır. Yani, herhangi bir parça odak alınırsa diğerlerinin, diğerleriyle olan ilişkisi ve odak alınana etkisi dışlanmalı ve ilişki salt odak alınanla diğerlerinin ilişkisine indirgenmelidir. Bu süregiderliğin olasılığına, odak alınanla, ilişkide olanın, diğerlerinin, diğerleriyle ilişkisinden etkilenip, etkilenmemesine bağlıdır->olasılık bağı.
Çünkü özne, o noktayı odak kabul ettiğinde, "noktanın konumu, kendisidir ve nokta, kendisindedir" gerçeğini yadsımıyor, buna zıt bir şey söylemiyor, "ben ölçümümü şu noktayı baz alarak yapacağım" diyor yalnızca .
Evet.
Değerli Spartacus,
ben'leşme, ancak diğerinin farkındalığının da esas alındığı durumda gerçekleşir, yani ben'leşmeden önce, bir ben yoktur ve kastedilen kendileyebilmenin, temelleriyle ilgili(buzun diğeriyle olan fiziksel ilişkisi farklı bir konu). Yine de temastan(ve böylece farkındalık) söz ettiğimizde, üzerinde durduğumuz zemin, şeyin yapısı değil, diğerleriyle olan ilişki durumunun ifade edilebilmesi içindir. yani merkeze alınan ilişki namına, diğerine olan gereksinim. salt kendisi üzerine ben'lik, sahtedir.
Şimdi anlıyorum, göz gibi. Etrafta, üzerine ışık düşen nesneler yokken görme kurulamıyor. Aynı şekilde farkındalıklar anımsanmadıkça da benlik kurulamıyor.
Yani farkındalıklar, zihinde birdenbire parıladayan şeyler değiller, tıpkı zifri karanlıkta gözün rastgele bir şey görememesi gibi. Tabiri caizse: "diğeri" ile tepkimeye giren beynin salgıladığı ürün gibi bir şey oluyor farkındalık. Ki salgılanan bu farkındalık ürünü de, somutlaşmış bir fikir nesnesi olduğu için, "diğeri" vasfını kazanarak düşünceye konu olabiliyor, haliyle farkındalığa da konu olabiliyor (bir nevi geri dönüşüm); öyle değil mi?
Hem kendi'nin hem de ortam'ın ortak ürünü olan, ama kendi'de dekode edilen 'farkındalık fikri'ni, salt 'kendi ürünü' olarak düşünüp, "diğeri"leşemez zannederek yanıldım ben, eğer şu an seni doğru anlamış isem.
koşulun süregiderliği, olasılıklıdır. Bu bir yönüyle, diğer yönü, odaklananla, ilişkide olanın hesabı, odaklanmayanların, birbiriyle ilişkisini ve bu ilişkilerin odaklanmış olana etkisini dışlar. Tüm hepsini odak alırsak, bu seferde odak alma durumu imkan dışıdır. Yani, herhangi bir parça odak alınırsa diğerlerinin, diğerleriyle olan ilişkisi ve odak alınana etkisi dışlanmalı ve ilişki salt odak alınanla diğerlerinin ilişkisine indirgenmelidir. Bu süregiderliğin olasılığına, odak alınanla, ilişkide olanın, diğerlerinin, diğerleriyle ilişkisinden etkilenip, etkilenmemesine bağlıdır->olasılık bağı.
Çok güzel bir anlatımdı, teşekkürler..
Son olarak, kişisel bir öneri rica edeceğim eğer mümkünse. Bunca yıl, yanılgılar içinde yaşayarak, verimsiz algılama alışkanlığı kazanan biri; bu temizlenmiş bakış açısını pratikte içselleştirmek üzere neler yapabilir?
spartacus
25-12-2017, 20:40
Değerli Spartacus,
Şimdi anlıyorum, göz gibi. Etrafta, üzerine ışık düşen nesneler yokken görme kurulamıyor. Aynı şekilde farkındalıklar anımsanmadıkça da benlik kurulamıyor.
Evet, zaten konumuzda bahsettiğim ufuk açısı, ufuğun sınırı, ufuğun çeperi(küre), bağıntılı ifadelerdi.
Tabiri caizse: "diğeri" ile tepkimeye giren beynin salgıladığı ürün gibi bir şey oluyor farkındalık. Ki salgılanan bu farkındalık ürünü de, somutlaşmış bir fikir nesnesi olduğu için, "diğeri" vasfını kazanarak düşünceye konu olabiliyor, haliyle farkındalığa da konu olabiliyor (bir nevi geri dönüşüm); öyle değil mi?
Etkiye verilen tepki, benliği tamamlıyor. Evet salgılarla da sembolik olarak kodlanıyor. Etki-tepki ise nesnelerin ilişkisiyle anlam kazanıyor, böylece farkındalık, ortak bir ürün olarak anlam kazanıyor. Birisi dışlandığında, anlamı kalmıyor. Kısa bir metaforla ben'liği, sana borçluyum. (sana:tüm diğer nesneler, her biri, kendileşmeyi, birbirine borçlu ve beher şey, form-yapıdır ve form-yapıların ilişkisinden binbir özellik, nitelik, algı doğuyor)
Son olarak, kişisel bir öneri rica edeceğim eğer mümkünse. Bunca yıl, yanılgılar içinde yaşayarak, verimsiz algılama alışkanlığı kazanan biri; bu temizlenmiş bakış açısını pratikte içselleştirmek üzere neler yapabilir?
Mantık.
Safsatalardan bilhassa özelden genel sonuç çıkartma safsatalarından uzak durulmalı(en yaygın ve yerleşik olanıdır)
Gerçeğin öznel değil ancak nesnel olduğunun kavranması ve gerçekliğin tespitinin, esasında nesnel ilişkileri çözümlemekle mümkün olduğu, bunun içinde gözlem.
Ve ne yazık ki düşünme yetisi, kapasitesi, bu bir anda gelişmez, birikim sağlandıkça düşünceler potansiyel-kapasite doğru orantısıyla ilerler zira su için oksijen ne ise düşünce içinde bilgi birikimi odur.
E dair, E göreliğin bağıntısını kaçırmamak, bu da önmelilerden, zira hem düşünmeyi sağlıklı kılar hem de anlamayı.
Öznelliğin indirgemeciliğinden kurtulmak, mümkün olduğunca nesnel zeminde, olgu zemininde bakabilmek(objektif). İradenin yani öznenin kendisini dayanak ettiği-etken olduğu her düşünce, çarpıktır.
Kendini evrenin-doğanın- merkezi yapmamak, aksine bir parçası, bir bileşeni olarak görmek..
İnanmamak! Çünkü her ne konu olursa olsun, inancın temeli, bilgisizliktir(cehalettir) veya beklenti(gerçeklik vasfı taşımayana-olmayana özlem). Hasılı inancın olduğu yerde insan karanlık bir mahzende gibidir, gerçek dışındadır(o'nun dışındadır). Kuyunun dibinde kurbağa, gökyüzünü kuyu ağzı kadar sanırmış(zan, sanmak-inanmanın, gerçek dışılığın, yalanın-aldanmanın-aldatmanın ilk şartı). Kartal olmalı...
Bu şekilde anlatılabilir mi sanmıyorum, ama çata-pat biraz değindim.
Sağol Spartacus,
Yazdıklarım silindi, yazarken kullanıcı oturumu kapanmış. Gecikiyorum pardon..
Nesnel konulara yönelik sağlıklı bir kavrayış adına hayati duruyor yazdığın güzel öneriler. Defalarca okudum, teşekkür ederim.
Şöyle bir durum daha var: Bir insan, duru bir akıl yürütmeyle, kendisi hakkında olabildiğine hakiki bir sonuca varmış olsun; vardığı sonucu eyleme döküp dökmeyeceği garanti gözükmüyor.
Çünkü her "-meli, -malı", akılda üretilen mantıksal bir yaşam modelini tamamlıyor sadece. Bir yapbozu tamamlar gibi beyin, otomatik olarak mevcut koşullara dayalı bir 'olması gereken hayat' fikri kurguluyor kendisine. Mantıkla..
Fakat bu kurgu, hissiyatımızla çeliştiğinde, ne kadar doğru olursa olsun donup kalıyoruz, "yapması gereken"leri kesinlikle yapmıyoruz, sonunun kötü olacağını bilsek bile, yapmanın güzel geleceğini bilsek bile.. Ders çalışmayı doğru bulan bir öğrencinin, koşullar mümkün gözükmesine rağmen çalışmaması (çünkü öznel koşulların elverişsiz kalması?) gibi.
Bahsettiğin türden, olgulara odaklanıp onları çözümlemekten keyif alan bir çocuk, rahatlıkla ders çalışabilir belki. Ama bunun altında da: kendi öznel deneyiminde, 'olgulardan zevk duymak' gibi -rasyonalitenin uyarımına yönelik- estetik bir beğeninin yeterince tetiklenmesi yatar muhtemelen.
Mantığın, fikirlerin, sonuçların pekte tesir edemediği bu öznel alan, deneyim ve hissiyat alanı.. adına ne dersek diyelim bu tür bir olgu gerçekten de var.
Gördüğüm kadarıyla ya mantık bir şeyleri berraklaştıracak; sonra öznellik, ortalarda daha önceden gözükmeyen bir güzellik fark edecek bu berraklaşma sonucu ve ilgi duymaya başlayacak; ya da bazı pratik edimler, öznellik üzerinde bazı pratik sonuçlara yol açacak.. Ama bunları bilen birisi bile, bunları bilmesine rağmen bunlara başvurmayıp, sıkıntı duymaya devam edebiliyor o da var..
Aslında en çok merak ettiğim şey, öznel alanın mantıksal olmayan, ama bir olgu olan doğası hakkındaki düşünce ve gözlemlerin.
bilgivehis
30-12-2017, 11:22
Aslında en çok merak ettiğim şey, öznel alanın mantıksal olmayan, ama bir olgu olan doğası hakkındaki düşünce ve gözlemlerin.
Mantıksal olmasa da hislerin varlığını ve önemini yok sayamayız.
Ancak insanlar bilgi mi his mi gibi bir çelişki ve kararsızlık içinde, ikisini yerine göre değerlendirmekte ve uygulamakta kaos yaşıyorlar.
Kaosa neden olan koşullardır, koşullar insanların hislerini evirebiliyor.
Bu evrilme bir yandan koşullara uyum şeklinde iken diğer tarafta koşullara hükmetmeyi engelliyor.
Örneğin din ve kapitalizm içinde bilgi olmayan sadece hislerimizi koşullara göre evirmemizi istiyor, biz ise koşullara direnmeyi ve ona hükmetmeyi istiyoruz.
Bu yüzden bilgi mi his mi gibi bir çatışma, bir kararsızlık zihinlerimizde kaosu getiriyor. Oysa ikisi bir bütündür...
Değerli bilgivehis,
Örneğin din ve kapitalizm içinde bilgi olmayan sadece hislerimizi koşullara göre evirmemizi istiyor, biz ise koşullara direnmeyi ve ona hükmetmeyi istiyoruz.
Bu yüzden bilgi mi his mi gibi bir çatışma, bir kararsızlık zihinlerimizde kaosu getiriyor. Oysa ikisi bir bütündür...
Dünyaya yönelik tutumumuzla yani duygulanımlarımızla, nesnel akıl yürütmelerimiz iletişim içinde olmaları bakımından bir bütün olarak düşünülebilirler kesinlikle. Zaten fiziksel olarakta bir bütün oldukları açıktır (tüm beynin ürettiği tek bir bütünsel algımız olduğundan).
Popüler kültür, popüler felsefe-psikoloji, kişisel gelişim gibi ağzından tükürük saça saça konuşan sektörlerin, akıl-duygu ayrımını hayli bayağı bir biçimde yaptıkları da bir gerçek, o türden ayrımları ben de yararsız görmekteyim.
Fakat bahsetmek istediğim ayrım daha çok şöyle: Bir beyin, nesnel gerçekliğe yönelik fikirlerle beraber; kendisini etkileyen faktörleri, duygularını; yapabildiği en açık ve gerçekçi şekillerde çözümlese bile, vardığı sonuçların hepsi: bir matematik denkleminin çözülmesi gibi, zihinde yapılan sanal işlemler oluyor. Evet, bu işlemleri yaparken de bir duygulanım vardır: insan eşzamanlı olarak, o an yapıyor olduğu akıl yürütme, kendisini nasıl hissettiriyorsa, öyle hissetmektedir.
İşin ilginç yanı, akıl yürütmenin vardığı sonuç belirli olmakla beraber, bu sonuca varmanın bizlere nasıl hissettirdiğinin hayli belirsiz ve değişken olması.
Nasıl 3+4=7 sonucunu bulduğumuzda öyle pek bir şey hissetmiyorsak, hayatın olağan dengesine göre: "bugün 4 saat çalışmalıyım, x'le görüşmeliyim" sonuçlarına varmakta bazen neredeyse hiçbir şey hissettirmez.
Hissiyat-mantık ayrıktır demek istemiyorum. Ama şöyle bir olgu da var: farklı şeyler hissederken, aynı şeyleri söyleyebiliyoruz. Bir yakınımız öldüğünde de, hayatımızın aşkını bulduğumuzda da 2+2=4'tür ve halen haftanın işlerini tamamlamak için her gün en az 4 saat çalışmamız gerekmektedir.
Dünyayı nesnel bir şekilde görebilmeyi öğrenmek, matematiği öğrenmek gibi. Duygulanımlara fazla bir etkileri yok gibi (belki de eyleme dökülmeliler ama, ya eyleme dökme haleti ruhiyeti sağlanamıyorsa?). Örneğin Spartacus'un yazdıklarını okuduktan sonra evrene yönelik kavrayışım daha kapsamlı bir hâl aldı (ya da en azından ben öyle olduğunu zannettim):
Ve bu kapsamlı hâl, öznel deneyimimi bir ölçekte etkiledi. Nasıl üzerimize doğru bir pitbull koştursa endişe duyarız; dünyayı olduğundan farklı görmekte, üzerimize koşturan sanal dertler üreterek bizleri endişelendirebiliyor. Daha kapsamlı bir anlayış, daha az sayıda endişelenecek sanal dert anlamına geliyor, bu iyi elbette.
Fakat bende çok bir şey değişmedi. Sorunlarıma mantıksal açıdan kusursuz gözüken çözümler üretsem de, bunları bazen uyguluyor bazen uygulamıyorum. Ve uygulayıp uygulamamam, tamamen o an hayatın bana, kendi öznel deneyimime nasıl gözüktüğüne bağlı. Eminim sizlerde de durum böyledir.
Bu öznel deneyim, her ne kadar doğal denvinimler ("doğal mantık"tan) ileri geliyor olsa da, onu "mantık" yürüterek değerlendirmek, onun üzerinde çoğu zaman etkisiz.
Bu sebeple, bu alandaki pratik deneyimleri konuşmanın daha anlamlı olabileceği sonucuna varıyorum.
spartacus
31-12-2017, 01:15
Şöyle bir durum daha var: Bir insan, duru bir akıl yürütmeyle, kendisi hakkında olabildiğine hakiki bir sonuca varmış olsun; vardığı sonucu eyleme döküp dökmeyeceği garanti gözükmüyor.
Öznenin sorunu.
Çünkü her "-meli, -malı", akılda üretilen mantıksal bir yaşam modelini tamamlıyor sadece. Bir yapbozu tamamlar gibi beyin, otomatik olarak mevcut koşullara dayalı bir 'olması gereken hayat' fikri kurguluyor kendisine. Mantıkla..
Mantık "e bilir, a bilir mi?" Burada anlamlı, kurgu ve beklentiler ise zihinle ilgili ve mantık olmadığında "olmalı" düşüncesi ortada kalıyor, irdelenememiş-irdelenmeyen hale geliyor ve beklentilerin, inanca dönüştüğü koşulda mantık saf dışı bırakılmış oluyor. Öyle olmalı dendiğinde mantık, olabilir mi? Oluyor mu? Olmakta mı(gözleme açık mı, kaynak-dayanaklar destekliyor mu?), nasıl olabilir vb yaklaşımını anlamlı kılar.
Fakat bu kurgu, hissiyatımızla çeliştiğinde, ne kadar doğru olursa olsun donup kalıyoruz, "yapması gereken"leri kesinlikle yapmıyoruz, sonunun kötü olacağını bilsek bile, yapmanın güzel geleceğini bilsek bile..
Yapmak, mantığın işi değil, o sorunlar iradeyle ilgili.
Mantığın, fikirlerin, sonuçların pekte tesir edemediği bu öznel alan, deneyim ve hissiyat alanı.. adına ne dersek diyelim bu tür bir olgu gerçekten de var.
Özne olduğu için. Anlık durum ve koşulların cazibesi veya zorlaması gibi faktörlerde etkili olur. Mantığın esaslı olarak kullanılacağı alan yorum(bilgi edinme)-düşünme-zihinsel çözümlemeler alanı. Kişi şunu yapar veya yapmaz bu, irade, paşa gönlü ve koşullarla ilgili.
Gördüğüm kadarıyla ya mantık bir şeyleri berraklaştıracak; sonra öznellik, ortalarda daha önceden gözükmeyen bir güzellik fark edecek bu berraklaşma sonucu ve ilgi duymaya başlayacak; ya da bazı pratik edimler, öznellik üzerinde bazı pratik sonuçlara yol açacak.. Ama bunları bilen birisi bile, bunları bilmesine rağmen bunlara başvurmayıp, sıkıntı duymaya devam edebiliyor o da var..
Mantığın işlevi, geçerli ile geçersizin ayırt edilmesi noktasında anlam kazanır ve benim orada değindiğim yönü, düşünme eylemi sürecindeki kullanımıyla ilgili.
Aslında en çok merak ettiğim şey, öznel alanın mantıksal olmayan, ama bir olgu olan doğası hakkındaki düşünce ve gözlemlerin.
Refleks, tepki...
spartacus
10-01-2018, 23:33
Einstein İzafiyet Teorisi(ki biz kitaplarda bu ifadeyle okumuştuk) kitabında bir örnek verir.
Trende seyahat eden birisi, camdan aşağı taşı dikine bırakırsa, O'na göre taş aşağı doğru-doğrusal- bir yol izleyecektir.
Ama dışarıdan bakan birisi, taşın parabol bir yol izleyediğini görür.
Bu halde ölçülenlerin ve referansların birbirine göre göreceli konumu gibi, ölçümü yapan özne ve öznenin de konumu göreceli sonuçlar doğuracaktır. Zaten ölçme, "konum", "yer", "yön", "boyut" gibi ifadelerin öznel olduğuna, uzayın yönden, konumdan bağımsız olduğuna, dolayısıyla meselenin salt belirlenmişlik sorunu değil, ölçme eyleminin de görece değişkenliğine değinmiştim.
Örneğin biz üzerinde bulunduğumuz zemini esas aldığımızda -ve alabildiğimiz ve odak biz olduğumuz sürece-olanak, olası'lık-, X ekseni, esas aldığımız zemin düzleminde(yatay), Y ekseni ise dikey doğrultuda olacak. Bu bahisle, ölçümlerimiz, belirlemelerimiz, hem bize hemde belirlediğimiz odak-referanslara göre hem görece hemde görecesiz(özne açısı, referanslar, odak değişmediği sürece) bir durum arzedecektir.
Gerçekte ise, herhangi bir belirlenmişlik(ki özneye göre, kıstas-referanslarına göre) anlam taşımaz. Yani uzay, fizik zemininde yön, konum bulunmaz. Örneğin, A öznesinin kendisine ve yatay zemine göre(yer'e göre) konumlanıp, X ekseni belirlemesi, öznenin bulunduğu alan ve konuma bağlı iken, gerçekte her doğrultu bir X eksenidir, her yöndedir ve her yönde olan hiç bir yönde değildir ve herhangi bir yöndelik belirlenimi ancak herhangi bir öznenin kendisine göre referanslamasıyla anlam kazanır.
Hasılı nesnel-fizik alanında, herhangi bir ölçüye bağlı, herhangi bir irade, matematik veya insan kıyası gibi kıyas yapılabilir, belirlenebilir-lik-, belirlenmişlik durumu, zemini yoktur. Şey'ler sadece ortadadır bu hem fizik hem de zaman kavramından bağımsız ortadalık anlamıyla,sadece ortadalar ve bu bağlamda ne belirlenmiştirler ne de belirlenebilirler, zaten ortadadırlar ve belirgindirler... Burada aslolan hareket ve ilişkili olmalarıdır(diyalektik, bazıları diyalektik konusunu ya hiç anlayamaz ya da yanlış bildiği gibi hafife alır, oysa diyalektik tamda bu tür meselelerin, kavranması ve çözümlenmesinin odağında durmaktadır, hareket, ilişki, çelişki, bu kavramların merkeze konmasının sebebi, iş olsun diye değil, meselenin temeli, özü olduğu içindir)
Haliyle meseleye nereden bakarsak bakalım, varlığın, fiziğin, uzayın varlık bağlamında öznel belirlenimi anlayışı anlamsızdır. Yani, her yol, soru'nların, neden'lerin muhatabının varlık değil(o zaten ortada, hep ortada), varlığın form-yapısı ve bu form-yapıların etkileşimi, ilişkileri, hareketi, değişimlerine nazaran anlam kazandığına varıyor. Hasılı yapıca -malzemeden, yoğurulan form-yapıyız(burada ne olduğumuzun ve manevi olarak neye tekabül ettiğimizin konusu yapılmamıştır, ifade edilen nesnel anlamda, form-yapılığımızın dile getirilmesidir).
Hasılı nesnel zeminde, nedensellik ilkesinin de muhatabı -ki "neden" sorunsalını faktörel olarak almalıyız-, varlık değil form-yapıdır ve çürütülemez(varlığa dair her "neden" sorusu ve sözde bir sebep bulma veya bulduğunu iddia etme eğilimi, öznelliğin akıl-mantığımızdaki olumsuz etkisinden, kısaca zan'dan, yanılgılardan ileri gelir -ki ahmaklaştırıyor ve ahmaklaştıkça da daha fazla saçma-anlamsız-muhatapsız sorular sormaya, kördüğümü çözeceğim derken meseleyi daha da karmaşıklaştırmaya-dolaştırmaya varıyoruz.)...
Trashmetal
02-02-2018, 18:28
keşke herkes bu kadar ince olsa.