Orijinalini görmek için tıklayınız : İbrahim Kaypakkaya
Şüpheci Dinsiz
18-05-2020, 22:05
yeryuzupostasi.org (http://www.yeryuzupostasi.org/2020/05/18/kemalizm-hangi-sinifin-ideolojisidir-ibrahim-kaypakkaya/)
Kemalizm hangi sınıfın ideolojisidir?
Sahiplendiği Maocu politik çizgi özgürlükçü komünist yayın çizgimizle örtüşmemekteyse de İbrahim Kaypakkaya Kemalizme dair tutumuyla devrimci bir çizgiyi savunmakta ve 68 kuşağının diğer sosyalist akımlarından köklü biçimde ayrılmaktadır. Bu nedenle katledilişinin 47. yıl dönümü vesilesiyle, Ocak 1972'de kaleme alınan "Kemalizm hangi sınıfın ideolojisidir?" başlıklı yazısını yayınlıyoruz. (Yeryüzü Postası)
http://www.yeryuzupostasi.org/wp-content/uploads/2020/05/kaypakkaya-660x330.jpg
Kemalizm, hangi sınıfın ideolojisidir? Şafak revizyonizmine göre, Kemalizm; orta burjuvazinin devrimci kanadının ideolojisidir. "12 Mart'tan Sonra Dünyada ve Türkiye'de Siyasi Durum" broşüründe, faşizmin, "orta burjuvazinin Kemalist kesimlerinin (abç) gözünü boyamak…" istediği söyleniyor. (Bak: agy, s 45). "Orta burjuvazinin Kemalist kesimleri"nden kasıt, besbelli ki, orta burjuvazinin devrimci kesimleridir; yani sol kanadıdır.
Yine Şafak revizyonistleri, M. Kemal'in ilkelerinin faşizmle asla bağdaşmayacağını iddia etmekte ve "faşistler, M. Kemal'in ilkelerini tahrif ederek, kendi faşist safsatalarının bir parçası olarak gösterebileceklerini sanıyorlar" demektedirler (agy, s. 45) Yine Şafak revizyonistleri, "M. Kemal, halkımızın ilerici tarihinin (abç) bir parçasıdır" demektedirler.
Bu iddiaların, Türkiye gerçekleriyle en küçük bir ilgisi ve bağdaşır tarafı yoktur. Şafak revizyonistleri, kendi boş hayallerini gerçeklerin yerine koymaya çalışıyorlar; ülkemizde bir yığın revizyonist ve oportünist klik, bilhassa Kemalizm konusunda aynı şeyi yapıyor. Özellikle Kemalizm konusunda, orta burjuvazinin gerçeklere aykırı idealist yargıları öylesine beyinlere yerleşmiş, kafalara öylesine tekel kurmuştur ki, Kemalizmin komünistçe değerlendirilmesi adeta imkansız hale gelmiştir. Şimdi iyi biliyoruz ki, bizim Kemalizm konusundaki yargılarımız, Çetin Altan, D. Avcıoğlu, İlhan Selçuk'tan tutun da, TİP, M. Belli, H. Kıvılcımlı, TKP, THKP-THKC, THKO ve Şafak revizyonistlerine kadar, bütün burjuva ve küçük burjuva örgüt ve akımlarını öfkeyle ayağa fırlatacaktır. Ama öfkeyle ayağa fırlamaktansa, Türkiye tarihine daha ciddi olarak göz atmaları, onu doğru olarak kavramaya çalışmaları gerekmez mi? Türkiye gerçekleri bize şunu gösteriyor:
Kemalizm demek, fanatik bir anti-komünizm demektir. Kemalistler, M. Suphi ve 14 yoldaşını, kahpece ve hunharca boğazlamışlardır. TKP'yi, M. Suphi yoldaşın ölümünden sonra bu isme layık bir parti olmadığı halde, amansız bir şekilde ve her fırsatta ezmiş, bugün Amerikancı faşist sıkıyönetim mahkemelerinin yaptığını, Kemalist iktidar defalarca yapmıştır; her iki yılda bir, çoğu zaman her yıl en az bir kere, genel tutuklamalar düzenleyerek yüzlerce insanı polis işkencesinden geçirmiş, karakollarda ve zindanlarda çürütmüştür. Sovyetler Birliği'ne, menfaat sağlamayı hesapladığı müddetçe dalkavukluk etmiş, diğer zamanlarda sinsi ve azgın bir düşmanlık beslemiştir.
Kemalizm demek, işçi ve köylü yığınlarının, şehir küçük burjuvazisinin ve küçük memurların sınıf mücadelesinin kanla ve zorbalıkla bastırılması demektir. Kemalizm, işçiler için süngü ve ateş, cop ve dipçik, mahkeme ve zindan, grev ve sendika yasağı demektir; köylüler için ağa zulmü, jandarma dayağı, yine mahkeme ve zindan ve yine her türlü örgütlenme yasağı demektir. Şnurov yoldaşın verdiği örnekleri, Adana-Nusaybin demiryolunda işçilerin nasıl kurşuna dizildiğini bütün arkadaşlar bir kere daha hatırlasınlar.
Kemalizm demek, her türlü ilerici ve demokratik düşüncenin zincire vurulması demektir. Kemalizmi övmeyen her türlü yayın faaliyeti yasaktır. İlerde, Kemalist iktidar aleyhine herhangi bir yazının çıkabileceği ihtimali dahi, yayın organlarının kapatılması için yeterli sebeptir. Sonu gelmez "örfi idareler" memleketi kasıp kavurmaktadır ve her bir "örfi idare" yıllarca sürmektedir; meclis, CHP'nin tepesindeki bir avuç yöneticinin ve onun değişmez başkanı M. Kemal'in elinde oyuncaktır; Anayasa da ve bütün yasalar da öyledir, ülkeyi gerçekte ordu yönetmektedir.
Kemalizm demek, her alanda Türk şovenizminin kışkırtılması, azınlık milliyetlere amansız bir milli baskının uygulanması, zorla Türkleştirme ve kitle katliamı demektir. Kemalizm'in "istiklâl-i tam" ilkesi demek, yarı-sömürgelik şartlarına seve seve razı olma ilkesi demektir. Kemalist Türkiye, yarı-sömürge Türkiye'dir. Kemalist iktidar, İngiliz-Fransız emperyalizmine ve daha sonra Alman emperyalizmine uşaklık eden, onlarla işbirliği eden bir iktidar demektir. Şnurov'un belirttiği gibi, Kemalistlerin emperyalistlerle olan sınıf kardeşliği, milli düşmanlıklarından ağır basmıştır; Kemalist iktidar, birçok defalar İngiliz, Fransız ve Alman şirketlerinin menfaatlerini korumak için, Adana-Nusaybin demiryolu grevinde olduğu gibi, işçileri kurşuna dizmiştir.
Şimdi Kemalizm dalkavukluğu yapan revizyonistler, bize hışımla soracaklar: Peki öyleyse, Kemalistleri SSCB ve Lenin niçin destekledi! Bunun cevabı gayet basittir: SSCB ve Stalin, Japonya'ya karşı Guomintang'ı niçin desteklediyse, bunu da onun için destekledi. ÇKP ve Mao Zedung yoldaş, Asya'nın, Afrika'nın ve Latin Amerika'nın geri ülkelerindeki komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iktidarlarını, mesela Yahya Han'ın faşizmini, ABD emperyalistlerine ve Sovyet sosyal emperyalistlerine karşı niçin destekliyorsa, o dönemde SSCB ve Lenin yoldaş da, Kemalistleri onun için destekledi, yani o dönemde daha gerici ve daha büyük düşman olan İngiliz-Fransız emperyalistlerini tecrit etmek için destekledi; yani SSCB ve Lenin yoldaş, gericiler arasındaki çelişmelerden devrimin menfaatine ustalıkla yararlandılar. Mesele budur.
Kemalizme dalkavukluk eden revizyonistler, hışımla bağıracaklar: "Siz, Kemalizmin milli kurtuluşçu yönünü reddediyorsunuz". Hayır! Biz sadece Kemalizmin "milli kurtuluşçuluğunun" niteliğini doğru tespit ediyoruz. Kemalizmin milli kurtuluşçuluk olarak gördüğü şey, sömürge yapının kalkması, fakat yarı-sömürge yapının olduğu gibi muhafaza edilmesidir; emperyalizmin doğrudan hakimiyetinin kalkması, fakat dolaylı hakimiyetinin olduğu gibi devam etmesidir; emperyalizmle iktisadi ve siyasi işbirliğidir; emperyalizme siyasi bakımdan yarı-bağımlılıktır. Kemalistler, sömürgeciliğe niçin karşıdırlar? Bu sorunun cevabını Şnurov yoldaştan daha önce aktardık. Bir kere daha okuyalım:
"… Devrimin başına Türk ticaret burjuvazisi geçti. Türkiye tarım memleketi olduğu için, tüccarların başlıca alışverişi tarım ürünleri üzerine idi. Böylece ticaret burjuvazisi, ağalar ve büyük toprak sahipleriyle sıkı bağlar kurdu. Her Türk köyünde ağa ve büyük toprak sahibi, aynı zamanda tefeci ve köylü ürünlerinin belli başlı alıcısı ve satıcısıydı. Bu ağaların bazen un değirmeni, yağ veya kuru meyve işleyen küçük imalathaneleri ve diğer ufak tefek teşebbüsleri oluyordu. Ağalar aynı zamanda tarım ürünlerini toptan satın alan büyük ticaret firmalarının acenteleri durumundaydılar.
Bu koşullar altında, Türkiye, Avrupa kapitalistlerine yenilmiş olsaydı, yabancılar en kısa zaman içinde bütün ticareti ve sanayi ele geçireceklerdi. Türk burjuvazisi bir ölüm-kalım sorunuyla karşı karşıyaydı. Kapitalistlerin işgali altındaki liman şehirleri olmazsa, devlet kendilerini desteklemezse, yabancılara verilen imtiyazlar devam edip Türkiye her bakımdan yabancı kapitale bağlı kalırsa, yurdun öz ticaret ve sanayi er geç ölecekti, tüccarı, sanayiciyi, tarım ürünlerini yabancı ülkelere satan ağa ve büyük toprak sahiplerini devrimci kılan işte bu tehlike idi. Köylü, işçi ve küçük esnafın kapitalistler ve toprak ağalarına karşı duyduğu hoşnutsuzluk ustalıkla yabancı kapitalistlerle mücadeleye dönüştürüldü".
Kemalistleri, sömürgeciliğe karşı çıkaran sebepler işte, Şnurov yoldaşın işaret ettiği sebeplerdir. Japon emperyalizminin işgaline karşı çıkan Çan Kay-Şek ve onun temsil ettiği sınıflar ne kadar milli kurtuluşçu ve devrimciyse, M. Kemal ve onun temsil ettiği sınıflar da, o kadar milli kurtuluşçu ve devrimcidir.
Kemalizm demek, aynı zamanda, toprak ağaları sınıfıyla kol kola, omuz omuza köylü kitlelerini ezmek, menfaat birliği etmek, sınıf kardeşliği etmek demektir. Bütün bu gerçekler, Kemalizmin sınıf karakterini, hangi sınıfın ideolojisi olduğunu açıkça gösteriyor: Kemalizm, komprador Türk büyük burjuvazisinin ve orta burjuvazinin sağ kanadının ideolojisidir.
Kemalizmin faşizmle bağdaşmaması bir yana, Kemalizm, bizzat faşizm demektir. Kemalist diktatörlük, askeri faşist bir diktatörlüktür. 1930'ları yaşayan birinden dinleyen eski bir devrimci arkadaşın ifade ettiğine göre, o günlerde TKP'nin şiarı şudur: "Kahrolsun Kemalistlerin faşist diktatörlüğü". Ama bu şiar, her nedense sonraları terk edilmiştir.
"M. Kemal, halkımızın ilerici tarihinin bir parçasıdır" diyorlar. Halkımızın tarihi, zaten tümden ilericidir. Bütün dünya halklarının tarihi ilericidir. Ama M. Kemal, halkımızın tarihinin bir parçası değil, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının ve onlarla birleşen orta burjuvazinin sağ kanadının, yani gerici sınıfların tarihinin bir parçasıdır. Mesela bir Fatih Sultan Mehmet ne kadar halkımızın tarihinin bir parçasıysa(!), M. Kemal de o ölçüde halkımızın tarihinin bir parçasıdır(!)
Şafak revizyonistleri, M. Kemal'i, Sun Yat-sen'e benzetiyorlar. M. Kemal, Sun Yat-sen'e değil, Çan Kay-Şek'e benzer; hatta Türkiye'nin Çan Kay-Şek'idir. Sun Yat-sen, ülkesinde komünistlerle ittifaktan yanadır; birçok komünist, bu arada Mao Zedung yoldaş, Sun Yat-sen'in partisinin merkez komitesindedir. Sun Yat-sen, Sovyetler Birliği ile samimi ve yakın bir dostluk kurmuştur. Sun Yat-sen, işçi-köylü yığınlarının hayat seviyelerinin yükseltilmesinden ve onlara burjuva demokrasisinin verebileceği azami hak ve özgürlüklerin verilmesinden yanadır; hayatta olduğu sürece de, bunun için mücadele etmiştir. Sun Yat-sen, toprak ağaları sınıfının amansız düşmanıdır; onlara karşı köylü kitlelerinin menfaatinden yanadır. Sun Yat-sen kapitalistlerin ve toprak ağalarının değil, köylü kitlelerinin sözcüsüdür. Lenin yoldaşın daha 1912 yılında Sun Yat-sen için söylediklerine kulak verelim:
"… cumhuriyete kavuşan militan ve başarılı Çin demokrasisinin bu aydın sözcüsü… ilerici bir Çin demokratı olduğu halde tıpkı bir Rus gibi düşünmekte. Bir Rus Narodniğine benzerliği öylesine ki (abç), temel fikirlerde ve birçok ifade biçimlerinde tam bir özdeşliğe kadar varıyor"
(Doğuda Ulusal Kurtuluş Hareketleri, s. 62).
Narodnikler, bilindiği gibi, Rusya'da köylü kitlelerinin menfaatini temsil eden bir küçük-burjuva demokratik hareketin mensuplarıydılar. Bunların amacı istibdata son verilmesi, büyük toprakların köylülere dağıtılmasıydı. Narodniklerin yanlışı, tutarlı demokratik devrim programını sosyalizm sanmalarıydı.
"Rus burjuva demokrasisi, uzak ve yalnız öncüsü soylu Herzen'le başlayarak, ta yığın temsilcilerine, 1905'in Köylü Birliği üyelerine, 1906-1912'nin ilk üç Dumasındaki Trudovik milletvekillerine kadar, Narodnik bir renk taşımıştır. Şimdi bakıyoruz [Sun Yat-sen'in temsil ettiği] Çin'deki burjuva demokrasisi de aynı Narodnik rengi taşıyor"
(age, s. 63).
Aynı kitabın dipnotunda şunları okuyoruz: "Köylü Birliği, 1905'te [Rusya'da] kurulan devrimci bir köylü örgütüdür… Tarım programı, toprakta özel mülkiyetin kaldırılmasını, hükümet, kilise ve krallık topraklarının tazminat ödenmeksizin köylülere devredilmesini öngörüyordu" (abç). "Trudovikler, Birinci Duma'da bir köylü milletvekilleri grubu, Nisan 1906'da küçük-burjuva demokratlar tarafından kurulmuştur. "Trudovikler, Narodnik eşit toprak tasarrufu programını benimsiyor, toprak sahiplerinin topraklarıyla, hükümet, kilise ve çarlık topraklarının köylülere devrini, toprak eşitsizliğinin ve milli eşitsizliklerin kaldırılmasını, genel oy hakkının tanınmasını istiyorlardı" (abç).
Lenin yoldaş, Sun Yat-sen'i işte bu köylü temsilcisi devrimci demokratlara benzetmektedir. Bu benzerlik o kadar ki, Sun Yat-sen de Narodnikler gibi, tutarlı ve militan demokratik devrim programına "sosyalizm" adını vermektedir.
Lenin yoldaşı okumaya devam edelim: "Sun Yat-sen'in programının her bir satırında militan ve içten bir demokrasi ruhu seziliyor. Program bir ‘Irk' devriminin yetersizliğinin iyice anlaşıldığını göstermektedir. Siyasi sorunları önemsememenin, hatta siyasi özgürlüğün değerini küçümsememenin dahi, ya da Çin ‘sosyal reformu'nun, Çin Anayasa reformlarının, vs. Çin istibdatıyla bağdaşabilirliği fikrinin tek bir izi yok bu programda. Tam demokrasi ve cumhuriyet dileğinden yana bir program bu… Çalışan ve sömürülen halka duyulan içten yakınlığı, halkın gücüne ve davasının haklılığına duyulan inancı dile getiriyor" (abç) (age, s. 63).
Lenin yoldaş devam ediyor: "Çin'de Cumhuriyetin Asya geçici cumhurbaşkanı [Sun Yat-sen], çökmekte olan değil, yükselmekte olan bir sınıfın, gelecekten korkmayan, geleceğe inanan ve kendini feda etmeyi göze alaraktan, gelecek için çarpışan bir sınıfın; imtiyazlarını korumak için geçmişin ayakta kalmasına ya da yeniden başa geçmesine bel bağlayan bir sınıfın değil, geçmişten nefret eden, geçmişin ölü ve boğucu çürüyüklerini nasıl temizleyip atacağını bilen bir sınıfın soyluluğu ve kahramanlığına sahip bir devrimci demokrattır" (age, s. 64).
Lenin yoldaş, Sun Yat-sen'in hangi sosyal sınıfa dayandığına da açıkça işaret ediyor: "Tarihi olarak hâlâ ilerici bir davanın savunuculuğunu üzerine alabilecek güçte olan bu Asya burjuvazisinin başlıca temsilcisi, ya da başlıca sosyal dayanağı KÖYLÜ'dür" (abç), (age, s. 65).
Lenin yoldaş, Asya'da burjuvazinin bir başka kesimine daha işaret ediyor: "Ve onun yanısıra [yani köylülerin yanısıra], Yuan Şih-kay gibi önderleri pekala ihanet edebilecek tıynette bir liberal burjuvazi (abç) vardır" (aynı yerde). Lenin yoldaşın liberal burjuvazi ile neyi kastettiğini biraz sonra belirteceğiz. Şimdi onun, Sun Yat-sen hakkında söylediklerini okumaya devam edelim: "Emekçi yığınları harekete geçiren, onlara mucizeler yarattıran ve Sun Yat-sen'in siyasi programının her bir satırından dışarı vuran o büyük, içtenlikle demokratik heyecan olmaksızın, Çin halkının yüzyıllar süren esaretinden kurtulmasına imkan yoktur" (abç) (aynı yerde).
Lenin yoldaş aynı yazıda Çin'deki üç sosyal gücü birbirinden ayırıyor ve bunların nasıl bir siyaset izlediklerini ve izleyebileceklerini de belirtiyor: "İmparator, muhakkak, yeniden başa geçmek için feodal beyleri, bürokrasiyi ve din adamlarını birleştirmeye çalışacaktır. Liberal kralcılıktan liberal cumhuriyetçiliğe daha henüz geçen (o da ne zamana kadar?) bir burjuvazinin temsilcisi Yuan Şih-kay, krallıkla devrim arasında kaypak bir siyaset izleyecektir. Sun Yat-sen'in temsil ettiği devrimci burjuva demokrasisi, siyasi ve tarımsal reformlar konusunda köylü yığınlarının inisiyatifini, kararlılığını ve gözüpekliğini azami ölçüde geliştirme yoluyla Çin'i yenileştirmeye çalışmakla doğru hareket etmektedir" (age, s. 68-69).
Nihayet Lenin yoldaş Çin'de, ilerde kurulacak bir proletarya partisinin, Sun Yat-sen hareketine karşı nasıl bir tutum takınacağını da büyük bir uzak görüşlülükle tespit ediyor: "Bir ihtimal, proletarya bir çeşit Çin Sosyal-Demokrat İşçi Partisi [yani Çin Komünist Partisi] kuracak ve bu parti, Sun Yat-sen'in küçük-burjuva ütopyalarıyla gerici görüşlerini [yani demokratik devrim programına ‘sosyalizm' demesini] eleştirmekle birlikte, muhakkak ki onun siyasi ve tarımsal programını devrimci-demokratik özünü ortaya çıkarmaya, savunmaya, geliştirmeye dikkat edecektir" (age, s. 69).
Sun Yat-sen hareketi, görüldüğü gibi geniş köylü kitlelerine dayanan, onları harekete geçiren, gerçekten devrimci ve militan bir köylü hareketidir. ÇKP, elbette bu mirasa sarılacaktır. M. Kemal hareketiyle bunun arasında bir benzerlik var mıdır? Yoktur ama, M. Kemal ile liberal burjuvazinin hareketi olan Yuan Şih-kay hareketi arasında, tam bir benzerlik vardır. Liberal burjuvazi kavramıyla Lenin yoldaşın kastettiği nedir? "Burjuvazinin siyasi yönden en az gelişmiş kanadı adına hareket eden eğilimi liberal, burjuvazinin daha fazla gelişmiş kesimi ile küçük-burjuvazi adına hareket eden eğilim de liberal demokratik eğilim"dir (abç) (Bir Adım İleri, İki Adım Geri, s. 156).
"Bizde, [Rusya'da] liberal demokratik eğilimin en demokratik eğilimin en demokratik kesimi olan Sosyalist-devrimciler…" (age, s. 156).
Rusya'da Sosyalist-devrimciler, bilindiği gibi, Narodniklerin devamıdır. Lenin, Sun Yat-sen hareketini Narodniklerle aynı gördüğüne göre, demek ki, Sun Yat-sen hareketini de, "liberal demokratik eğilimin en demokratik kesimi" olarak değerlendirmektedir.
Bugün yarı-sömürge ve yarı-feodal ülkelerde Lenin yoldaşın liberal-demokratik dediği eğilimin temsil ettiği sınıflar, proletarya önderliğindeki halkın birleşik cephesine katılan milli burjuvazinin devrimci kanadı, şehir küçük-burjuvazisi ve köylülerdir, yani orta köylülerdir. Lenin yoldaşın liberal dediği eğilimin temsil ettiği sınıflar ise, milli burjuvazinin karşı-devrim safında yer alan gerici kanadı ve komprador büyük burjuvazidir (Rusya'da bu eğilimi Kadetler temsil etmekteydi).
Sun Yat-sen hareketi, liberal-demokratik eğilimin en demokratik kesimi olduğu halde, yani orta köylüleri temsil ettiği halde, Kemalist hareket, liberal eğilimi, yani orta burjuvazinin sağ kanadını ve komprador Türk büyük burjuvazisini temsil ediyordu. Bu iki hareket arasında, böylesine kıyas kabul etmez, önemli bir fark vardır. Şafak revizyonistleri, işte bu son derece önemli farka gözlerini kapıyorlar.
Şafak revizyonistleri, "M. Kemal'in ‘istiklâl-i tam' ilkesinin mirasçısıyız, bu mirası faşistlere terkedemeyiz; ona sıkı sıkıya sarılmalıyız" diyorlar. Bu "miras" denilen şeye komünistlerin neden sarılamayacağı, zannederiz ki yeterince açıklığa kavuşmuştur. Bu "miras"ı bugün, M. Kemal'in yakın silah arkadaşı İ. İnönü devam ettiriyor, Nihat Erim devam ettiriyor, bunların izinde yürüyenler devam ettiriyor. Bu kişilerin ve bunların mensup olduğu örgütlerin bugün hangi sınıfları ve hangi eğilimi temsil ettiğini biliyorsunuz. Hatta Bülent Ecevit, Şafak revizyonistlerinin dört elle sarıldığı "miras"ı birazcık eleştirdiği için, Kemal Satır güruhunun saldırısına uğradı. Şafak revizyonistleri, bu, "miras" diye her olur olmaz şeye hırsla sarılan aç gözlü bezirgânlar, M. Kemal hareketini değerlendirirken, Ecevit'in daha sağına düşmekte, Kemal Satır güruhuna yaklaşmaktadırlar.
Komünistler, tarihin devrimci mücadelede silah haline getirilmesini çok iyi bilirler. Ama, "miras" diye gerici şeylere sarılmak, halk kitlelerinin aldatılmasında gericilerle ağız birliği etmek, onlara suç ortaklığı etmek olur. "Miras" diye gerici şeylere sarılmak, bizi kitlelerle kaynaştırmaz, tersine, onlardan koparır. Kemalizme miras diye sarılmak, bizi Kemalist iktidarın hunharca ezdiği işçi-köylü yığınlarından, emekçilerden koparır. Evet, bugün hakim sınıflar tarafından kafası Kemalizm konusunda yanlış düşüncelerle doldurulmuş, Kemalizme sempati duyan işçi ve köylü yığınları da vardır. Ama eğer bu yanlış fikirlerle mücadele etmezsek, eğer bu yanlış fikirleri işçilerin ve köylülerin kafasından söküp atmazsak, emekçi yığınlarının çeşitli kesimleri arasında, çeşitli milliyetlere mensup emekçiler arasında tam bir birlik, dayanışma ve güven sağlayamayız. Ayrıca bugün açısından, gerici sınıflara karşı doğru ve başarılı bir mücadele yürütemeyiz. Kemalizmin ilkelerini (bu ilkelerin neler olduğunu gördük) savunan ve uygulayan askeri faşist diktatörlükler karşısında kitleleri silahsız bırakmış oluruz. Kemalist diktatörlük Yahya Han diktatörlüğünden farksızdır; biz, kitlelere böyle bir rejimi sempatik gösteremeyiz. Şafak revizyonistlerinin yaptığı şey budur.
Komünistler, tarihin devrimci mücadelede bir silah haline getirilmesini bilirler. Kurtuluş Savaşı'nda canıyla, kanıyla destanlar yaratan halk kahramanları vardır. Mesela bir Karayılan vardır, biz bunların mücadelelerinin mirasçısıyız. Biz, bunların tükenmez enerjilerinin, mucizeler yaratan dehalarının, sonsuz devrimci güçlerinin mirasçısıyız. Her fırsatta yığınların mücadelesini kanla ve zorbalıkla bastırmaya çalışanların, onlara düşmanlık gösterenlerin değil!
Bazı silahlar vardır ki, onu elinde tutanlar yenilmez bir güce sahip olurlar. Mesela, Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesi böyle bir silahtır. Kitlelerin devrimci tecrübeleri böyle bir silahtır. Bazı silahlar da vardır ki, onu elinde tutanlar, kendilerini yaralarlar: Yani silah geri teper ve kendisini elinde tutanları vurur. İşte Kemalizm böyle bir silahtır! Şafak revizyonistleri böyle bir silahı elimize almak istemediğimiz için, bizi diledikleri gibi suçlayabilirler. Ama, biz de, onların sağa sola reklam ettikleri bu silahın gerçek mahiyetini yığınlara ve devrimci kadrolara anlatmaktan geri durmayacağız
Şafak revizyonistleri, "Lenin-Stalin ve Mao Zedung'un, M. Kemal tahlilleri bize ışık tutmalıdır" diyorlar. Evet, biz de aynı kanaatteyiz. Böyle bir ışığa çok ihtiyaçları var. Baksanıza, karanlıkta el yordamıyla yürümeye çalışan körlere benziyorlar. Ama, bunlarınki körlüğün başka bir çeşidi: Siyasi körlük.
Kaynak: Bu metin Ocak 1972'de yazıldı; Ağustos 1972'de revizyonizmle örgütsel ayrılıktan sonra aslına bağlı kalınarak yeniden kaleme alındı. (Seçme Yazılar, İbrahim Kaypakkaya, Umut Yayıncılık)
Baskoylu
18-05-2020, 23:10
MKP: Kaypakkaya Yoldaş Şahsında Tüm Parti ve Devrim Şehitlerini Anıyoruz!
Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya sahsında tüm parti ve devrim şehitlerini anan Maoist Komünist Parti (MKP) yaptığı yazılı açıklamada; "BPKD'nin ideolojik-teorik ürünü olarak Maoist nitelikte Kaypakkaya önderliğinde doğuyordu 72 güneşi. Tabuları yıkıyor, sorgulayarak ve yargılayarak yükseliyordu Kaypakkaya…" ifadelerini kullandı.
Maoist Komünist Parti (MKP) Merkez Komite/Siyasi Büro "1973 18 Mayıs'ında Ölümsüzleşen Komünist Önderimiz Kaypakkaya Yoldaş Şahsında Tüm Parti ve Devrim Şehitlerini Anıyoruz!" başlıklı bir açıklama yayınlayarak Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya şahsında tüm parti ve devrim şehitlerini andı.
Elimize e-mail yoluyla ulaşan açıklamanın tam metni şöyle;
Sökülüp atılacak sınıflar, sömürüsüz ve sınırsız kılınacak Cihan… Böyle özgür olacak Alem… Karamsarlık zehir, karanlık geçicidir; ha doğdu, ha doğacak, batışı doğuşu için Güneşin… Yürüyorsa devrime doğru kervan, uzak değil büyük ütopya, mutlaka kazanılacak ve kurulacak Yeni Dünya… Çünkü, "Biz başka alem isteriz. Bizi hiçe sayanlar bilsin. Bundan sonra her şey biziz" denmiştir bir kez… Durmak yok, dönmek asla!… Yaşanan ve yaşanacak kavgada yazılacak, insanlığın özgürlük destanı…
Nasırlı ellerde karılıyordu tarihsel eylemin harcı… Özgürlük tutkusu mayalıyordu büyük meydan okuyuşu… Yazgısını değiştirmeye göz dikmiş kölelerin kalkışmasıydı prangaları ilk kıran… İnsanı makinalaştıran makinalaşmayla başladı özgür kölelerin yeni serüveni… Komünist Manifestoyla doğdu yeni şafak… Dolaşıyor kıtayı heyula… Işık tutarak aydınlatıyor, gösteriyordu değiştirilecek olandan gelecek olanı… Artık uyanmıştı uyanacak olan ve durdurulamazdı Marksizm'i takip eden…
Büyük insanlığın büyük ütopyasıydı yörünge… İlk hücumun hançeriydi Parisli işçilerin ellerinde burjuvazinin bağrına saplanan… Dünya Komünü içindi, Paris Komünü… Çaresi yok, serpilecekti devrimler dalgasıyla O büyük düş… Ve, devasa hamlesiydi, Lenin komutasında şanlı Ekim Devrimiyle ütopyamızın damarlarına sım sıkı sarılan Sovyetler… Stalin yarıyordu kuşatmayı, eritiyordu "Buz'dan dağları"… Marks, Engels, Lenin ve Stalin‘in zaferini perçinlemek üzere Mao tarih sahnesindeydi… "Batı rüzgarını alt ediyordu Doğu rüzgarı" 1949 Çin Demokratik Halk Devrimiyle… Büyük Proleter Kültür Devrimiyle kopuyordu kasıp kavuran yeni fırtına… "Kağıttan kaplanların" kabusu, kapitalist yolcu yeni burjuvazinin panzehiri…
Salt lokal bir iktidar savaşı değildi, dünyanın iki kutbu arasındaydı sorunun özü… Sosyalist kutuptan emperyalist kutba iltihak rotasıyla en tehlikeli sularda gerçekleştiriliyordu "sosyalist" maskeli yeni bürokratik burjuva kapitalist yolcuların kapitalizm inşası… Sosyalist kutbu içten çökertme saldırılarıyla sosyal emperyalistler eklenecekti emperyalist kutba…
Son tahlilde netice bu olduysa da, modern revizyonist güruhun iktidarına karşı siyasi mücadele karakterinde yeni ufuk açılıyordu devrimlere… Sosyalist iktidar altında, dışarda değil, içerde aranmalıydı burjuvazi… Bombalanarak yıkılmalıydı, sosyalist iktidarı gasp etmiş yeni bürokratik burjuva/kapitalist yolcu modern revizyonist karargahlar… Kitlelerin eliyle hücum geliştirmeli, Kültür Devrimleriyle düşürülmeliydi "Sosyalist" maskeler ve yenilmeliydi iktidardaki yeni burjuvalar… İktidarı gasp eden içteki yeni burjuvaziyle daha keskin, daha acımasızdı sınıflar mücadelesi… Bunun içindi, proletarya diktatörlüğünün Proleter Kültür Devrimi hamlesiyle sağlamlaştırılması, güçlendirmesi ve durmaksızın ilerletilmesi… Elbette Kitleler eserine sahip çıkmalı, partiden iktidara kadar kader belirleyen inisiyatif olmalı…
Tekçilik, gerici sınıf iktidarlarında en iyi haliyle zulümdür, şovenizmdir, ırkçılıktır, faşizmdir… Sosyalizm ve devrimci saflarda ise, ben-merkezci anti-demokratiklik ve kabız demokrasiyle demokrasi bağnazlığıdır tekçilik… Halk sınıf katmanlarının temsilcisi olan siyasi partilere, sosyalist anayasa ekseninde örgütlenme ve ifade özgürlüğü, açık muhalefet etme hakkı tanınmalıydı. İktidardaki Komünist Partinin yozlaşması mümkündü. Artık olguydu… Komünist partinin dışındaki devrimci sınıfların siyasi partilerinin varlığı, en önemlisi de kitlelerin inisiyatifi sosyalizmin korunması için vaz geçilmez ihtiyaçtı. En büyük güçtü… Sosyalist Demokrasi, devrimci halk katmanları ve onların siyasi partilerini yasaklayamazdı… Demokrasi gelişiyor, devrim ilerliyor, yeni devlete varıyordu… Artık Marksizm-Leninizm bilimi yeni nitel bir aşaması olan Maoizm ile tanışıyor, bilimsel sosyalizm teorisi ve sınıflar mücadelesi bu silahla yeni bir nüfuz ediniyordu…
Marksizm bilimi, sınıflar mücadelesi yasası ve sınıf savaşları evrenseldi. İki dünya görüşü, iki kutup dünyasal olguydu. Sınıflar mücadelesi tüm acımasızlığıyla devam ediyordu. Kimin kazanacağı henüz karara bağlanmamıştı. Bilim ve ideoloji sınır tanımıyor, sınıf mücadeleleriyle tesir ediyordu kıtalara…
SUPHİ önderliğinde Komüntern koordineli ilk Komünist Partinin Kemalist iktidar tarafından katledilen önderlerinden sonra kırılan dümenle başlayan uzun sessizlik dönemi 50 yıl sonra kırılacaktı… 68 Gençlik hareketi Kültür Devriminden etkilenerek sürdürüyordu dünya çapındaki yükselişini… 71 devrimci çıkışı sarsıyordu zincirin zayıf halkasını… Sovyetler Birliğinin revizyonist çizgisi ile ÇKP'nin Komünist çizgisi arasındaki mücadelede yaşanıyordu saflaşma…. Aynı revizyonist çizginin ÇKP içindeki temsilcilerine karşı yükseliyordu Büyük Proleter Kültür Devrimi…
Mahirler ve Denizler Sovyet eksenli çizgiyle atılırken devrime, BPKD'nin ideolojik-teorik ürünü olarak Maoist nitelikte Kaypakkaya önderliğinde doğuyordu 72 güneşi. Tabuları yıkıyor, sorgulayarak ve yargılayarak yükseliyordu Kaypakkaya…
SUPHİ'ler bilinçli tarihsel mirasın önceli oldu. 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi dersleriyle, TİİKP revizyonizmiyle mücadele eğiterek hasıl ediyordu büyük yürüyüşü… DABK Şubat kararları çakıyordu fitili… Revizyonist çizgiyle kaybedilecek zaman, ideolojik mücadele için olanak da yoktu… Kemalizm lekeli tüm sosyal şoven eğilimlerin ve yanılgıların kökten reddiydi büyük kopuş… 24 Nisan 72'de yükseldi Komünist devrim manifestosu…
Munzur hırçın dalgalarla akıyordu, mor dağlara paralel… Hırsla vuruyordu sol yanı, devrime sevdalı… Örs ile çekiç arasında tava gelmiş dövülen demir… Meral bir yanda, Ali Haydar diğer yanda…
Ve, ‘73 18 Mayıs'ında ölümsüzleşen Kızıl kavganın silinmez adı, devrimin kılavuzudur İbrahim Kaypakkaya!… O'nu Anıyoruz!
Eski Dünya'ya Karşı Yeni Dünya Tasavvuruyla Şehitlerimizden Devraldığımız Kızıl Kavga Sürüyor!
Çok uluslu tekeller niteliğiyle sömürgeci hegemonik nüfuzunu kitlesel kıyımlar ve küresel çapta felaketler aşamasına taşımış olan emperyalist-kapitalist barbarlık sistemi ve siyasi aktörlerinin emaneti altındaki dünya ve insanlığın karşı karşıya bırakıldığı tehdit geri döndürülemez tahribat ve yıkımlarla bugün çok daha çarpıcı ve çıplak biçimde gözler önündedir. Tamamen asalak ve tüketici olan emperyalist-kapitalist burjuvazi ve bilumum gerici sınıfların insana ve doğaya sunacağı bundan başka bir gelecek yoktur, olamaz da. Fakat, sürdürülemez olan köhnemiş emperyalist gerici dünya sisteminin alternatifi vardır; yaşanamaz hale getirilen dünyanın yeni bir dünya tasavvuruyla değiştirilip yaşanabilir hale getirilmesi tamamen mümkündür. Bunun yolu, Zorunluluklar Dünyasından Özgürlükler Dünyasına sıçrayan proleter devrimlerdir, devrimlerin gerçekleştirilmesidir.
Mevcut dünya şartlarında esas akım devrimdir. Burjuva aydınlanmacı anlayışlar ekseninde medeniyet, çağdaşlık ve modernite kavramlarıyla süslenip yoksul dünya halklarının önüne sahtekarca sürülen burjuva varsıl sınıflar barbarlığının hepsine karşıyız. Yoksul dünya halklarının kaderine hükmeden emperyalist kapitalist haydutluğun kanlı hegemonyasına kayıtsız kalamayacağımız gibi, bu hegemonyanın paslı prangalarını kıracak olan sınıf devrimleriyle toplumlar tarihinin ilerletilmesine de kayıtsız olamayız, değiliz!
Kendiliğinden ilerlemediyse tarih, tarihin akışını hızlandıran devrimci müdahaleden yoksun gelişemez devrim ve gelişemez sınıf mücadelelerinden ibaret olan toplumlar tarihi…
Öyleyse;
Sınıf devrimleriyle tüm insanlığın özgürlüğü için savaşmak ve dünya devrimine kilitlenerek ütopyamız uğruna kalkışmada bulunmak tarihsel zorunluluktur. Kanlı zinciri zayıf halkalarından koparmak şarttır ve bu parça devrimlerini gerçekleştirmek demektir. Devrim, iki sınıf arasındaki iktidar savaşına dayanan tarihsel nifakın proletarya ve emekçi sınıflar lehine sonuçlanıp, egemen burjuvazi ve tüm gerici egemen sınıfları alaşağı ederek baştan sona sınıf karakteri kuşanan toplumsal değişim hareketidir. MLM bilimsel ideoloji komutasından feyz alan ve proletarya önderliğinde sosyalist demokrasi, devlet ve toplumu somut görev edinen sınıf devrimimizin nihai amacı Komünizmdir. Devrimimiz, savaş kurmayının öncü-önder güç olarak çizdiği ideolojik-siyasi-örgütsel hatta emekçi sınıfların proletarya önderliğinde birleşerek gerçekleştireceği toplumsal ölçekli siyasi eylemidir…
İşte, bugün biz Komünist ve devrimcilerin ağır bedeller pahasına omuzladığımız sınıf savaşları ve devrim mücadeleleri, özetle tarif ettiğimiz bu kokuşmuş emperyalist gerici dünya sistemi ve siyasi sınıf egemenliklerinin devrimci yoldan tasfiye edilerek sosyalist topluma geçmek ve sosyalizm şartlarında devrimlerin sürdürülerek Komünist dünya toplumuna ulaşmak içindir…
Devrimci sınıflar ve nihayetinde tüm insanlığın özgürlüğü ve geleceği için omuzladığımız bu tarihsel sorumluluk serüveni, ne sınıf mücadeleleri ve devrimlerini reddeden neo liberal burjuva akımlarla, ne sivil toplumcu devrim dışı post-modern politik türevlerle ve ne de MLM'nin ideolojik hasmı reformist-revizyonist bilumun oportünist ve özü sınıf işbirlikçisi üretici güçler teorisine yaslanan anlayışlarla temsil edilemez. Bir kez daha, devrim esas akımdır! O, MLM ile kuşanmış proletaryanın sınıf bilinçli eylemiyle mümkündür…
Tam da bunun içindir ki, biz Komünist ve devrimciler, siyasi sınıf düşmanlarımıza karşı devrimci savaş zemininde siyasi mücadele başta olmak üzere, her renk ve türden MLM dışı akımlarla mücadele içinde proleter sınıf devrimini gerçekleştirme sorumluluğunu omuzlamaktayız. Bu tarihsel sorumluluk içinde devlet biçiminde örgütlenmiş olan egemen sınıflardan düşmanlarımıza karşı siyasi iktidar perspektifiyle yürüttüğümüz siyasi mücadelenin amansız doğasında en değerlilerimizi ölümsüzlüğe uğurlamaktayız. Devrim, sosyalizm ve Komünizm uğruna mücadelede sayısız devrimci ve Komünisti fiziken yitirdik…
Devrim, toplumların ve insanlığın ilerleyişine karşı taşınan tarihsel bir sorumluluk ise, devrim uğruna ölenleri anmak da bu sorumluluğun kopmaz bir parçası olarak asli görevdir!
Bu sorumluluk ve görev bilinciyle, pratiğin kılavuzu Marksist teorinin devrimci özü olan sınıflar mücadelesi yasasıyla tarihin akışını değiştiren enternasyonalist proletarya ve emekçi dünya halklarının büyük öğretmen ve ölümsüz önderleri Marks, Engels, Lenin, Stalin ve Mao Zedung yoldaşları, Onlar şahsında her ulus ve ırktan tüm dünya devrim ve Komünizm şehitlerini sonsuz saygıyla anıyoruz!
Proleter dünya devriminin bir parçası olarak partimiz önderliğinde somut enternasyanalist görev temelinde biçimlenip Türkiye-Kuzey Kürdistan siyasi coğrafyasında gelişen bağımsızlık, devrim, Sosyalizm ve Komünizm mücadelesinin önderleri Mustafa Suphi ve İbrahim Kaypakkaya yoldaşları, Onlar şahsında TKP(ML)‘den MKP'ye yüzlerce Parti şehidini saygıyla anıyor, kızıl anılarını selamlıyoruz!
Partimizin kurucu Komünist önderi olmanın ötesinde, Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimine kapsamlı tahlil ve tespitleriyle ışık tutan Komünist çığırın ölümsüz siması Kaypakkaya yoldaşı bir kez daha sonsuz saygıyla anıyor, kızıl direnişiyle sembolleşen Komünist çizgi rehberliğini selamlıyoruz…
Coğrafyamız bilinçli devrimci hareket önderlerinden Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve ulusal kurtuluş hareketi önderlerinden Mazlum Doğanları, onlar şahsında on binlerce bağımsızlık, kurtuluş ve devrim şehidini saygıyla anıyoruz!
Yine, aynı devrimci damardan beslenip farklı politik perspektiflerle sınıflar mücadelesinde konumlanıp ağır bedeller ödeyen isimlerini veremediğimiz devrimci parti ve örgütlerin mücadele şehitlerini şehitlerimiz olarak sahipleniyor, büyük saygıyla anıyoruz!
Tüm dünya ve Türkiye-Kuzey Kürdistan devrim, sosyalizm ve Komünizm mücadelesinin ölümsüz kahramanları ortak değerlerimizdir. Onlar, mücadele rehberlerimizdir!
Ölümsüzler Ordusu Mücadele Belleğimizdir!
Onları anmak, emperyalist dünya gericiliği ve onun yerel uzantılarına karşı, toplumsal yaşamın her alanında, legal-illegal, silahlı-silahsız bütün mücadele biçimleriyle gerçekleştirilecek devrimci eylem ve çalışmaları gerçekleştirmek, son tahlilde Komünist toplum amacına bağlı sosyalist devrimimizin görevlerini Sosyalist Halk Savaşı perspektifiyle yürütmekle anlamlıdır.
Partimiz, bu kavrayış ve ideolojik-siyasi yönelimine uygun olarak, içinde doğduğu ve ısrarla yürüttüğü silahlı savaş içinde büyük kayıplar verdi, ağır bedeller ödedi. Verdiği kayıplar O‘nu zayıflatan değil, bilakis bileyerek geliştiren oldu. Defalarca "bitirdik, bittiler" hezeyanları içinde sevinç nidaları atılmasına karşın, Partimiz her saldırıya merkezileşme adımları ve Kongre hamleleriyle yanıt verdi, vermeye devam ediyor. Stratejik saldırılar temelinde defalarca yenilgiler ve ağır darbeler almasına, örgütsel bölünme ve kan kayıpları yaşamasına rağmen, teorik-pratik zeminde ortaya koyduğu devrim ısrarı ve iradesi bir rastlantı değil, ideolojik-siyasi dokusundan, MLM bilimini kılavuz almasından ileri gelmektedir. Bu sürecin başarısızlıkları ise, stratejik faşist saldırıların olumsuz etkilerinden daha çok, ve ama bunlardan tamamen bağımsız da olmayan, esasta dönemsel somut önderliklerin çizgi hataları ve izlenen sağ-sol siyasetlerin ürünü olmakla birlikte, özellikle de bu hatalı çizgilerin yol açtığı anlamsız ayrılık ve bölünmelerin eseri olarak gündeme gelmiş, anlam kazanmıştır…
Coğrafyamız devrimci ve Komünist hareketi faşizmin azgın saldırıları altında büyük fedakarlıklarla yürüttüğü devrimci sınıf mücadelesinde askeri faşist darbelere maruz kalarak örgütsel yenilgiler aldı, sürekli faşizmle biçimlenen devlet ve yönetim biçimi altında ağır katliamlarla tanıştı. Kürt ulusal kurtuluş hareketi de, ırkçı-faşist, tekçi paradigmalarla karakter edinen Türk hakim sınıflarının Kürt ulusuna uyguladığı soykırım ve katliamlar paralelinde azgın saldırılara maruz kalarak ağır bedeller ödedi. Mahirler, Denizler, Kaypakkayalar, Mazlumlar bu mücadelelerin sembolü olmakla birlikte, ulusal ve devrimci hareket önderleri olarak ölümsüzler kervanında yerlerini alan önder simalar olarak tarihe geçtiler. On binlerce ölümsüzümüz devrimin yediverenleri olarak tarihin aydınlık sayfalarına kazılarak yazıldılar.
Onların yazdığı tarih, açtıkları devrimci çığırda ilerlemekte, devrim uğruna mücadele örgütsel zayıflıklar gösterse de aynı kararlılıkla devam etmektedir. Ağır bedel ve tüm zorluklara karşın devrim siperleri boş kalmıyor, devrimin ayak sesleri kesilmiyor. Geleceği işaret eden ve kazanacak olan gelişme budur. Proletarya ve emekçi halkların devrimci dinamizmi bitirilemez bir kaynaktır. Devrim onların eseridir. Kitlelerin devrimde kullandığı üç temel silahtan biri örgüt/partidir. Proletarya ve geniş halk kitleleri kendi sınıf örgütleri olmadan bu savaşı yürütemez, zafere taşıyamazlar. Partimiz ideolojik-siyasi-örgütsel önderlik rolüyle proletarya ve emekçi halkların burjuvaziye karşı mücadelesinde kullandığı yegane silah, stratejik değerde zorunlu bir araçtır. Maoist nitelikte Komünist Parti devrimlerde olmazsa olmaz bir siyasi kurum ve savaş kurmayıdır. Partimizin coğrafyamız devrimindeki rolü, görevi ve sorumluluğu budur. Devrimdeki konumlanışı bu rol ve sorumluluk esasına göre biçimlenmektedir.
Parti ve Devrim Şehitlerini Anmak, Devrimi Zafere Taşıma Israrıdır!
Partimiz, devrim, sosyalizm ve Komünizm mücadelesinde ölümsüzleşen ve her biri devrimimizin köşe taşı olan parti ve devrim şehitlerini anma görevini, onların özgür toplum ve özgür dünya kurma idealine bağlı olarak devrimci ve Komünist kulvarda nitelik verdikleri mücadelelerine ve mücadele anılarına bağlılık bilinciyle yerine getirir.
Ölümsüzlerine karşı sorumluluğunu devrime karşı sorumluluğun kopmaz bir parçası olarak gören Partimiz, tarihine sahip çıkamayanların gelecek hakkında söz sahibi olamayacakları gerçeğinden hareket eder. Partimiz, tarihimizin yapı taşları olan ölümsüzlerini ve devrim tarihinin ortak bedelleri olan devrim şehitlerini anmayı, Onların harcına çimento oldukları devrimci tarih ve bu tarihi anlamlandıran değer ve miraslarına sahip çıkarak devrimi zafere taşıma ısrarında buluşturur.
Ölümsüzlerimizden devraldığımız görev omuzlarımızdadır. Ölümsüzlerimizin taşıdığı bayrağı burçlara dikme sorumluluğuyla, onların ideallerine bağlı kalarak devrimi zaferle taçlandırma cüretini kuşanıp devrimci pratiğe daha sıkı sarılmak ertelenemez görevdir.
Bedelsiz Tarih Yazılmaz, Kanla Yazılan Tarih Silinmez!
Partimiz MKP‘nin tarihi, Kaypakkaya yoldaşın tayin ettiği ve Parti Kongrelerimizde toplumsal siyasi gelişmelere uygun olarak geliştirilen Komünist atılım doğrultusuna bağlı siyasi iktidar uğruna mücadelede, silahlı devrimci zor ilkesi kılavuzluğunda Halk Savaşı‘ndan Sosyalist Halk Savaşı'na politik-devrimci savaş ruhu ve bilinciyle keskinleşen Komünist yürüyüşün tarihidir. Bu tarih, başta kurucu önderimiz İbrahim Kaypakkaya yoldaş olmak üzere, partimizin genel sekreterleri ve genel sekreter yardımcıları, onlarca önder kadro ve komutanı, yüzlerce militan üye ve savaşçı yoldaşımızın kızıl kanıyla yoğrulan, kan-can bedeli mücadeleler içinde yazılan büyük bir "destanın" tarihidir. Bu tarih, yaralarını sarmaya vakit bulmadan Onlara basa-basa yürümeye cüret edenlerin; çetin çarpışmalarda sıraya girip tereddüt etmeden ipi göğüsleyenlerin; kızgın korlar üstünde yürümekten sakınmayan devrim neferlerinin; Komünist devrim için kefensiz yatan kahramanların ve aman tanımayan kavgacıların kavga tarihidir!
Nihayetinde bu tarih, enternasyonalist proletaryanın coğrafyamız bölüğü tarafından burjuvaziye karşı yürüttüğü proleter devrimci mücadele tarihidir…
O tarih ki, tüm acımasızlık ve amansızlıklara meydan okumuş, tepeden tırnağa kanla yazılmış! O tarih ki, 72 manifestosuyla parlamış, 73‘ün 18 Mayıs‘ında kızıllaşmış. O tarih ki, faşist darbeler tanımış, örgütsel yenilgilerden geçmiş, bilumum baltalanmaları aşarak ilerleyişini sürdürmüş. Ve o tarih ki, egemen sınıflara kabus olarak doğmuş, silahlı savaş ve silahlı-silahsız eylemler belleğiyle burjuvaziye korku salmış-salmaktadır… Kaypakkaya bu tarihin nitel basamağı, devrimin önderi ve ilerleyen içeriğidir…
Burjuvaziye korku, halklara umut veren, nihai amaca kilitlenen yürüyüştür bu tarih… Yenilgisinden yengisine kadar tüm kavgasıyla halklardan yana ısrarla savaş siperlerindedir… "Bir kıvılcım bütün bir bozkırı tutuşturabilir" diyerek yola çıkanlardadır… Vartinik/Mirik‘te ölümsüzleşen Ali Haydar Yıldızın bombalarında, karlar içine yaralı düşen Kaypakkaya'dadır… İstanbul'da Meral Yakar'da, Ahmet
Muharrem'dedir… Amed işkencehanelerinde Kaypakkaya ile Kızıl direnişte işkencecilere diz çöktürendedir… Sonra, "en tehlikeli ihtilalci fikirler" olarak MİT raporlarına geçen korku sebebindedir…
Ve Mahirlerde, Denizlerde, Hakilerde, Kaypakkayalardadır… Kaypakkaya'nın Maoizmle anlamlı Komünist yürüyüşündedir…
Mahpuslarda Ölüm Oruçlarında, zindanlarda firarlardadır… Sinan Cemgillerin ihbarcısı Mustafa Mordeniz'i cezalandıran proleter devrimci yargıdadır… Silahını kırıp düşmana vermeyen granitten iradededir… Diyarbakır/Lice'de kuşatma altında günlerce süren çatışmadadır… Hürmek‘te dokuzlarda ve Kamile'dedir. İzmit/Kandıra‘da Alay baskınındadır…
Çimişgezek/Kalecik‘te panzerlerin üzerindeki gerilladadır… Ovacık/Haxaçur'da Helikopter düşüren savaştadır… Bingöl/Kıl karakoluna baskınla hücumdadır… Yeldağı‘nda karları yararak azgın soğuk ve buzlar içinde ilerleyendedir… Kulaksız yüzbaşı Aytekin katilini onlarca yıl sonra hesaba çekendir… İşkenceci Fehmi faşistini saklandığı ininde bulup, unutmadan kurşunlayandır… Yüzlerce çatışmada ve pusulardadır… İstanbul'da polis otobüsünü kleşlerle mezar edendir… Yargısız infaz ve "faili meçhul"lerdedir… Munzur dağlarında 17'lerdedir… İHA ve SİHA'ların bombardımanı altında cüret edenlerdedir… Dersim'in her vadisinde pusuda, direniştedir… ‘‘Bir Dersim Yetmez, Hedef Bin Dersim olmalıdır!‘‘ şiarıyla Karadeniz diyarındadır, Suphilerin sularındadır… Çeliğin suyu, bizzat kendisidir ölümsüz yoldaşlarımızın cüretkar savaşı… Ve, Bu çelik aldığı suyu unutmadı!
TKP(ML)'den MKP'ye ilerleyişimiz ve ilerleme çizgisinde dinamik olan ideolojik-teorik-pratik irademiz, Kaypakkaya doğrultusundan feyz alan ve yadsıma-olumlama helezonunda ifade bulan diyalektik yasanın tezahürüdür. Mütevazı ilerleme ve kazanımlarımız bunun ürünü ve aynasıdır…
Kaypakkaya yoldaşın MLM ilkelerle tayin ettiği Komünist yönelim ve ona endeksli siyasi iktidar perspektifi, Komünist toplum yürüyüşünde Sosyalizm, Sosyalizm için Sosyalist Halk Savaşı çizgisiyle gelişmektedir. Kazanmaya kalkışanların değişip değiştirmekten, ilerleyip ilerletmekten başka bir yolu yoktur… Bugün komprador tekelci burjuvazi ve onların faşist iktidarlarına karşı toplumsal yaşamın her alanında ve değişik mücadele biçimiyle büyük zorluklar içinde omuzlanan devrimci sınıf savaşı ve bu uğurda verilen bedeller, dayandığımız tarihsel mirasın kararlılıkla sürdürülmesinden başka bir şey değildir. Yüksek teknolojik savaş kapasitesine, ağır eşitsiz şartlarda Komünist iradeyle göğüs geren mücadele pratiği kararlılığımızın tanığıdır. Son söz daha söylenmedi! Mutlaka ama mutlaka sınıf savaşının kızgın namlularıyla söylenecek! Tekçi-ırkçı faşist sınıflar siyasi saldırganlığı ve her türden egemenlik biçimleri, proletarya önderliğinde halkların devrimci savaşıyla tarihin karanlığına gömülecek!
Sonuna kadar devrim, zafere kadar savaş şiarıyla toprağa düşen onur abidesi yoldaşlarımız devrimin yol işaretleri, birer Kutup Yıldızı'dırlar. Onlara sözümüz, devrim, Sosyalizm ve Komünizm mücadelesinde zafere kadar ısrardır. Şehitlerimize tam bağlılıkla, bir kez daha Kaypakkaya yoldaş şahsında Parti ve devrim kahramanlarımızın ölümsüz anısı önünde saygıyla eğiliyoruz!
15:29, 18 Mayıs Pazartesi 2020
bilgivehis
19-05-2020, 07:18
Tayyip de Atatürk karşıtı.
İbrahim Kaypakkaya tercih etmek zorunda kalsaydı hangisini tercih ederdi?
Kemalizm demek, fanatik bir anti-komünizm demektir.
İbrahim Kaypakkaya nın bu sözlerine canı gönülden katılıyorum.
Bu ülke iki şeyden çok kaybetti özellikle demokrasiyi kaybetti Demokrasi olmayan bir ülkede siyasi ve iktisadi rekabet de olmuyor bu rekabet yoksa ne üretici güçlerde ne üretim aletlerinde gelişme de olmuyor.
Fakat Kemal ve Kemalistleri birbirinden ayırmak gerekiyor. Tıpkı Lenin ve Lenistleri birbirinden ayırmak gibi. Örneğin NATO ittifakı Kemalistlerin işi, tam bağımsızlık Kemalin düşüncesi.
Anti komünizm in en önemli siyaset olması da bu ülkede gericilerin iktidar olmasını sağladı bu günlere o anti komünizm düşüncesinin en önemli siyaset biçimi haline getirilmesi ön ayak olmuştur.
Komünist Partiler e yasal çalışma hakkı verilse idi bu ülkede demokratik yarış var olacak ve daha eğitimli entellektüel insanlar siyaset sahnesinde olacaklardı ve bu yarış ülkenin hem demokrasi açısından hem de iktisadi ilerlemesi açısından AB ülkeleri ile yarışıyor olacaktı.
Evet kaybedilen yıllar bunlar. İbrahim Kaypakkaya ve 68 kuşağını saygı ile anıyor onlara bize bir yol yürüme şansı verdikleri için teşekkür ediyorum.
bilgivehis
19-05-2020, 12:23
Kemalizm demek, fanatik bir anti-komünizm demektir.
İbrahim Kaypakkaya nın bu sözlerine canı gönülden katılıyorum.
İbrahim Kaypakkaya nın bu sözlerini canı gönülden retediyorum.
Atatürk'ü anlamak gerçekten zordur, çünkü kimse onu anlamak için uğraşmamış, herkes aleyhte-leyhte onu kullanmış.
Atatürk'ün komünizme özel bir düşmanlığı yoktu, onun amacı yeni kurulmuş devletin karşısında olan herkesi görüş, ideoloji, inanış ayırt etmeden etkisizleştirmekti.
Kubilay'ın kellesini kesenler komünistmiydi, Seyit Rıza komünistmiydi, Çerkez Ethem komünistmiydi?
Maalesef Atatürk'ü hiç bir zaman anlayamayacaksınız.
İbrahim Kaypakkaya,nın Sun Yat Sen'den örnek vermesi bile son derece yanlış.
Sun Yat Sen devlet mi kurmuştu da onunla kıyaslama yapmış.
Mao yoldaş diyor ama Mao yeni devleti kurarken karşıtlarını okşamış mı?
İbrahim Kaypakkaya'nın o zamanki gençlik yanlışlarını bugün 19 Mayıs günü Atatürk aleyhinde kullanmak bile Kaypakkaya'ya saygısızlıktır.
Yaşasaydı bugün hangi görüşe sahip olacağını kim bilebilir?
Sn bilgivehis
Sende beni anlamamışsın. İstersen yazdıklarımı bir daha oku.
Atatürkten söz etmedim Kemalistlerden söz ettim. Ve yaşadığımız Türkiye de komünist düşmanlığından Alıntıladığım ve seninde beden alıntıladığın cümleyi iyi oku .
Atatürk'ü anlamak gerçekten zordur, çünkü kimse onu anlamak için uğraşmamış, herkes aleyhte-leyhte onu kullanmış.
Bak sende yazmışsın Türkiyede ki siyasetin neler yaptığını.
Eğer herkesin anlamadığını sen anlamış san yaz biz de öğrenmiş oluruz.
ilahimasal
19-05-2020, 15:20
. "Burjuvazi için baş düşman sömürenler değil, sömürülenlerdir; ister kendi halkından, ister yabancı uyruktan olsun"
Mustafa kemal Türk burjuvazisinin lideridir
Atatürk ilke ve inklapları burjuvazinin önünde gibi görünsede burjuvazinin ayakta kalabilmesi için temel taşlarıdır.
Buna kemalist olmak deniyor.
Birde kemalizler var . Kendine kemalist yakıştırması yapan ancak burjuvazinin ne oldugundan bi haber olup burjuvalardan daha ön planda durup kemalizmi sanki
Bağımsızlık direnişi sanan fakat burjuvanın emellerine hizmet ederek ucube bir devrimci olurlar.
Evet kemalizm devrimcidir.
Evet insanlar o dönem bir devrim yapmışlardır
Evet o devrimde burjuva devrime destek vermiştir
Evet isci köylüde devrime destek verip ingiliz ve fransız emperyalizmini bu topraklardan kovalamıstır.
Ya sonra ?
Bu devrimin niye yapıldıgını bu gün dahi hala kavrayamamış yıgınlar türk burjuvazisinin yabancı denilen burjuvazinin elinden kurtulmak istemesi oldugunu hala anlayamıyor.
Osmanlıyı , kendine özel ticari yasalarla kafesleyen dış sermaye içerideki jön türk denilenler ve anadolu sermayesi ile birlikte kontrol altına alıp yabancılara ait tüm imtiyazları kaldırıp bagımsız bir burjuvazi sermaye konrtolü istedi ama buda olmadı.
Sonuçta savaş oldu ve dagıldılar.
Bu birinci devrimin başarısızlığıydı diye biliriz.
İkinci devrim ise işte biz ona kemalist devrim diyoruz. Bu bir nevi başarılı olsada sonradan tekrar yarı bağımsız bir devrime evrildi. Çünkü türk burjuvası icerideki köylü isçi hareketlerinin eninde sonunda sömürülmeye tepki verecegini bildigi için dış sermaye ile iş birligi yaptı. Tabiki anlaşarak çünkü düşmanları ortaktı SÖMÜRÜLENLERDİ
o dönemde fırsat bulsalar emekci insanları 18 saat çalıştıracaklardı ki calıştırdılarda. Emekcilerin örgütlenmesine zere kadar fırsat vermediler. Her olusumlarında tepelerine çöktüler.
Bunlar olan seyler. İnkar edende yok zaten sadece bu olan biteni konuşmuyorlar o kadar.
Bağımsı bir türkiye istemek anadolu sermayesinin işine gelmez çünkü sömürülenlerden çok korkuyorlar.
burjuvazi din milliyet falan tanımaz. KULLANIR.
Mesela bir müslüman kadının TURBAN takmasına musade edebilir... fakat o kadının 18 saat sömürülmesine asla karşı çıkmaz.
Bu günkü iktidar turbanı kadına taktı ama sömürülmesine karşı asla bir tepki vermedi vermez.
Bakın bu türbanlı kadın çıkıp beni 18 saat çalıstıramazsın ey patron dese onu duyan olmaz. Ona turbanını bahşedenlere gitse yine cözüm bulamaz .
Bu iktidar tam muktedir degil halen şayet tam muktedir dahi olsa işte o kadın kendine turban bahşedenlere gidip sömürülüyorum bile diyemez .
Ben akp ve mhp hatta perinçek kemaliz deyince üye akp ve mhp kemalizlmi !??? Dedii. Ya evet kemalizdir.
Kemalizm laiklik falanda olsa esası burjuvazidir. Eskiler yada bunlar sadece bu esas üzerine siyaset yaparlar.
İster turbanlı ol ister sünnet sakallı ol ister bozkurtcu ol istersen hiç bir ideolojiden olma şayet sermayeye ve kurallarına karşı çıkar ve örgütlenirsen KOMUNIST yada bölücü hain ilan edilip BERTARAF edilirsin.
Onların kendi aralarındaki rekabet ve kavga bizleri yanıltandır.
Eğer onların kavga ve rekabetinde fırsat buldum dersen birleşir ve yine sömürüleni yok ederler.
Çünkü
"Burjuvazi için baş düşman sömürenler değil, sömürülenlerdir; ister kendi halkından, ister yabancı uyruktan olsun"
Şüpheci Dinsiz
19-05-2020, 17:43
İbrahim Kaypakkaya'nın o zamanki gençlik yanlışlarını bugün 19 Mayıs günü Atatürk aleyhinde kullanmak bile Kaypakkaya'ya saygısızlıktır.
İbrahim Kaypakkaya'nın ölümü 18 Mayıs 1973.
İnsanlık dışı işkencelerle öldürüldü, buna rağmen yoldaşlarını ele vermedi.
Bu çelik iradeli bir devrimciyi anma başlığıdır.
İbrahim Kaypakkaya (https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0brahim_Kaypakkaya), Diyarbakır'da süren dört aylık sorgulama ve işkence sürecinden sonra 9 Mayıs 1973'te babasına sorgusunun bittiğini ve görüşmelerinde sakınca olmadığını belirtip, Çapa FKF ile ilgili hakkında açılan bir soruşturma için bazı belgeleri getirmesini istedi. Mahkemeye çıkartılmasına az bir zaman kala, görgü tanıklarına göre 16 Mayıs 1973'te son bir kez sorguya götürüldü ve 18 Mayıs 1973'te yaşama veda etti. Ölüm sebebi kayıtlara intihar olarak geçmiştir.
Oğlunu görmeye gelen babasına ertesi gün cansız bedeni teslim edildi. Bedeninde birçok delik olmakla birlikte kafası kesilmiş ve kasıkları parçalanmıştı.
bilgivehis
19-05-2020, 18:31
İbrahim Kaypakkaya'nın ölümü 18 Mayıs 1973.
İnsanlık dışı işkencelerle öldürüldü, buna rağmen yoldaşlarını ele vermedi.
Bu çelik iradeli bir devrimciyi anma başlığıdır.
Sayın Dinsiz, anma başlığı olduğunu ben de biliyorum.
Kaypakkaya'nın onca yazısı dururken Atatürk karşıtı yazısıyla anılmasında kasıt olmazsa dahi insanda şüphe bırakmaz mı?
Örneğin Atatürk'ü anma gününü Kaypakkaya karşıtı bir yazıyla kutlasam sen de aynı şekilde düşünmez misin?
Üstelik yetmişlerde Kaypakkaya'nın legal-illegal örgütlerinde en sıcak mücadele dönemi yaşayan birinin onun hayatını bilmemesi veya ona saygı duymaması mümkün mü?
Yetmişli yıllarda Kaypakkaya ve mücadele arkadaşlarının üzerine yazılmış-söylenmiş marşlar bizim gençlik türkülerimizdi.
Unutmam 18 Mayısı.
18 Mayısı unutmam.
Bir vücut, bir yumruk ve bir baş.
Kurtuluşa kadar savaş.
Önderimiz İbrahim yoldaş.
Ölmeyen devrimci erleriz.
----------------------------------------
Parsilik burası Mirik mezrası.
Kan içinde yatar Ali Haydar'ı.
Ali Haydar ölmez ağlama bacım.
Milyon milyon doğar Ali Haydar'ı.
--------------------------------------
Bu kadarcık da olsa halen aklımda kalmış.
Bunları söylerken coşardık, her an devrim yapacağız zanederdik.
Neyse o güzel yılları tartışarak anmış olduk.
Otoriter Kemalist
19-05-2020, 18:38
Tayyip de Atatürk karşıtı.
İbrahim Kaypakkaya tercih etmek zorunda kalsaydı hangisini tercih ederdi?
Geçmişte Cihangir solcularının yaptığı gibi Tayyip'i ve Fetullah'ı tercih ederdi.
Otoriter Kemalist
19-05-2020, 18:45
Ne güzel beni doğruluyorsunuz işte böyle dürüst olun. Bana CHP'lilik ve Atatürkçülük dersi vermeye kalkanlar aslında İbrahim Kaypakkaya takipçisi ve Kemalizm düşmanı olduklarını açıkça ilan ediyorlar. İşte Kılıçdar'ın (Y)CHP'si de bu zihniyetten insanlardan oluşmaktadır. CHP'de artık Kemalist olmak en büyük suçtur, partiden ihraç edilme sebebidir. Bu (Y)CHP içinde Kemalizm'i savunursanız anında ırkçı, faşist, ulusalcı, militarist, jakoben, elitist, statükocu vs. ilan edilip şutlanırsınız.
Bu İbrahim Kaypakkaya yaşasaydı eğer Ahmet Altan gibi bir şey olurdu muhtemelen.
Şüpheci Dinsiz
19-05-2020, 19:29
Geçmişte Cihangir solcularının yaptığı gibi Tayyip'i ve Fetullah'ı tercih ederdi.
Ölüyseniz ölü olduğunuzu bilmezsiniz. Acısını başkaları çeker.
Durum aptal olduğunuzda da aynıdır.
Richard Fenyman
ilahimasal
19-05-2020, 19:41
Otoriter
İbo çok akıllıydı, erken yaşta ermiş bir kişilikti, hızlı yaşadı genç öldü.
ilahimasal
19-05-2020, 19:45
Otoriter
Bizimle tartısırken " liboş" diye bir iki sefer aklınca hakaret ettin .
Libos deyince ne anlıyorsun bilmiyorum ama
Liberalizmin Devlet destekli kapitalizm oldugunu bilmen şart.
Mustafa kemal devrimin ardından burjuvaya devlet destegi verdi hemde her açıdan yani devlet destekli burjuva devrimi oldu
Neye sövüp saydıgını dahi bilmiyorsun.
Sen kemalistsen ki öyle diyorsun kemalistsen otomatikmen liboşta oluyorsun ama işcimisin sermayedarmısın onu bilemem işciysen orada bir problem oldugunu bil.
Ya liboşlar diyerek eleştirme yada ben liboşum de.
Anlamışsındır umarım.
Aptal dedirtme kendine
İbrahim ölmedi ! Öldürüldü
bilgivehis
19-05-2020, 19:50
Bu İbrahim Kaypakkaya yaşasaydı eğer Ahmet Altan gibi bir şey olurdu muhtemelen.
Kaypakkaya'nın Atatürk karşıtlığını ben de onaylamıyorum ama benzettiğiniz kişiler gibi asla olmazdı.
O gerçek bir devrimciydi, günümüz liboşlarıyla uzaktan-yakından alakasız bir yapıya sahipti.
Bugün Atatürk'e bu kadar saldırıldığını görseydi muhtemelen onlarla aynı kulvarda olmazdı.
Hani savunmazsa bile en azından tayyipçi-mayyipçi olmazdı.
Yani onun karakterini bilen biri olarak böyle tahmin ediyorum.
ilahimasal
19-05-2020, 20:00
Bilgivehis
Atatürkün burjuva devrimcisi oldugunu neden kabullenemiyorsun? İzmir iktisat kongresini oraya sadece parası olanların geldigini yani sermaye ve ortaya ne konduysa sadece sermayeye yaradıgını kabul et.
Atatürk şayet işci emekciyi köylüyü devrime dahil etseydi sonuç bumu olurdu. Yapmamıs iste devrimi burjuva içun yapmıs ve onlara teslim etmiş.
Öyle takdir etmiş. Kabullen bunu artık.
Otoriter Kemalist
19-05-2020, 20:20
Otoriter
Bizimle tartısırken " liboş" diye bir iki sefer aklınca hakaret ettin .
Libos deyince ne anlıyorsun bilmiyorum ama
Liberalizmin Devlet destekli kapitalizm oldugunu bilmen şart.
Mustafa kemal devrimin ardından burjuvaya devlet destegi verdi hemde her açıdan yani devlet destekli burjuva devrimi oldu
Neye sövüp saydıgını dahi bilmiyorsun.
Sen kemalistsen ki öyle diyorsun kemalistsen otomatikmen liboşta oluyorsun ama işcimisin sermayedarmısın onu bilemem işciysen orada bir problem oldugunu bil.
Ya liboşlar diyerek eleştirme yada ben liboşum de.
Anlamışsındır umarım.
Aptal dedirtme kendine
İbrahim ölmedi ! Öldürüldü
Atatürk'ün fikirlerini benimsemediğini yalanlamıyorsun yani.
Siyasi liberalizm ile kapitalizm aynı şey değildir. Atatürk devlet eliyle kapitalizm uygulamıştı. Hedefi ulusal kapitalizmdi.
Liboş kelimesi ise 1980 öncesinde solcu, sosyalist olup daha sonra liberal solculuğa evrilen, Kemalizm'e karşı İslamcılarla ittifak kurmuş kişilere denir Ahmet Altan gibi mesela.
bilgivehis
19-05-2020, 20:36
Bilgivehis
Atatürkün burjuva devrimcisi oldugunu neden kabullenemiyorsun? İzmir iktisat kongresini oraya sadece parası olanların geldigini yani sermaye ve ortaya ne konduysa sadece sermayeye yaradıgını kabul et.
Ben hiç bir zaman aksini savunmadım ama bu ona düşmanlığı gerektirecek bir durum değildir, neden değildir?
Atatürk şayet işci emekciyi köylüyü devrime dahil etseydi sonuç bumu olurdu. Yapmamıs iste devrimi burjuva içun yapmıs ve onlara teslim etmiş.
Öyle takdir etmiş. Kabullen bunu artık.
İşte bu yazdığın yanlış görüş için.
İşçinin olmadığı bir ortamda devrim olmaz, devrim için işçi sınıfı gerekir.
Oysa Atatürk işçi sınıfını yaratmıştır, yani devrimin alt yapısını oluşturmuştur.
Bunu elbette kapitalist sistemle yapabilirdi, başka türlüsü zaten olmazdı.
Yani Atatürk komünist dahi olsaydı yine kapitalizmi getirmek zorundaydı.
Örneğin Çin devrim tarihini okuyun, Mao önce işçi sınıfını oluşturdu, bunu kapitalistler ile yaptı.
O tarihte kapitalistlere dokunulmadı, fabrikaların başına getirildi.
Hatta sırf işçi sınıfı oluşturmak ve örgütlemek için Mao'nun kendisi dahi fabrikada çalıştı.
Sovyetlerde kapitalizm yani işçi sınıfı olmasaydı devrim de olmazdı.
Atatürk durmadan fabrika açtı, açtığı her fabrika devrime giden yolda bir köprüydü.
15 yıl gibi kısa bir zamanda devrimin alt yapısını tamamlamıştı, sıra devrime geldiğinde bir şekilde yok ettiler.
Lakin işçi sınıfı onu ve daha sonraki devrimcileri sattıysa, devrim yapmadıysa, ülkeyi dinci-faşist diktatöre teslim ettiyse bu onun suçu değildir.
Liboş kelimesi ise 1980 öncesinde solcu, sosyalist olup daha sonra liberal solculuğa evrilen, Kemalizm'e karşı İslamcılarla ittifak kurmuş kişilere denir Ahmet Altan gibi mesela.
Evet.
Liboş kelimesini Liberal ile bağdaştırıp kullananlar da oluyor. İşin aslı nedir bilemiyorlar, Liboş Liberal demek değildir. Aslı astarı Liboş her döneme göre kendi çıkarının siyasetini yapana denilir ki bu tiplerin zaten dönek olup olmadığı hiç bilinemez. Bunlar sol cenahtan liberalliğe geçiş yaşayınca liberalde olamayınca liboş oluverdiler. Bunlar Liboştur. 80 darbesi sonrası ortalık liboş dolmuştu, özellikle kırsaldan büyük şehirlere göç esnasında, açılım sürecinde BDP çok liboş politika sergiliyordu vs. Geneli parayla-makamla alakalı durumlar. Gerçek solcu-devrimci diye bir şey pek yoktur. Zaten Türkiye'de hemen hemen hiç yoktur. Güncel manevralar ve aslı astarı gerçekten de bir devrime veya Marksizme dayanmayan başka sebepleri barındıran vs.
ilahimasal
19-05-2020, 20:39
Atatürk'ün fikirlerini benimsemediğini yalanlamıyorsun yani.
Siyasi liberalizm ile kapitalizm aynı şey değildir. Atatürk devlet eliyle kapitalizm uygulamıştı. Hedefi ulusal kapitalizmdi.
Liboş kelimesi ise 1980 öncesinde solcu, sosyalist olup daha sonra liberal solculuğa evrilen, Kemalizm'e karşı İslamcılarla ittifak kurmuş kişilere denir Ahmet Altan gibi mesela.
Musatafa kemalin kapitalizme bahşettigi hiç bir şeyi kabul etmiyorum .
Liberaller kapitalizmin içindekilerdir. Adı degişik bile olsa aynıdır. Farkı özgürlük söylemidir buda yine kapitalist yöndeki özgürlüklerdir. Köylüye isciye bir faydası yoktur
Mustafa kemal devrimi bunlara teslim ettigi için on senede bir darbeye muhattap oluyoruz.
Ne zaman işleri bozulsa sömürülenler sesini çıkarsa işte o burjuvanın zaptiyeleri darbe yapıyorlar.
Seviyorsunuz dimi darbeleri.
Mustafa kemalin devrimleri kabul edilebilir ama burjuvaya sermayeye hizmet ediyorsa kalsın.
Sen ve senin gibileri anlamıyorum. Neden burjuva aşkı ile yanıp tutuşuyorsunuzki ?
Sizdemi burjuva olacaksınız ?
Bu ülkede devlete kapak atıp oradan beslenmek gelenegi bitmediği sürece ne o acımasız kapitalistler biter nede o acımasız darbeler.
Atatürk durmadan fabrika açtı, açtığı her fabrika devrime giden yolda bir köprüydü.
15 yıl gibi kısa bir zamanda devrimin alt yapısını tamamlamıştı, sıra devrime geldiğinde bir şekilde yok ettiler.
Lakin işçi sınıfı onu ve daha sonraki devrimcileri sattıysa, devrim yapmadıysa, ülkeyi dinci-faşist diktatöre teslim ettiyse bu onun suçu değildir.
Bu Kaypakkaya'nın niteliksiz yazısında Atatürk'ün Burjuva devrimi yaptığı yazıyor. Osmanlı'da ne kadar Burjuva vardı ki onlar için devrim yapılsın? Sermaye yoksa fabrika da yoktur, Atatürk büyük devrim yapmıştır, bende bunu hiç yorumlamasam da sürekli karşıma çıkan takdir edilesi bir devrimler silsilesi. Atatürk, okudukça büyüyor. Devrimci Atatürk'tür, orijinalidir, hasıdır, bire bir devrimci kimdir sorusuna cevaptır.
ilahimasal
19-05-2020, 20:59
İnsan niteliksiz olunca böyle oluyor işte
Osmanlı toprak agalarını feodalizmi yıkmak için , anadoluda çöreklenen , ham maddesini alıp tekrar anadoluya ürün satanların anadoludaki ekonomik egemenligi eline gecirmiş batılı emperyalistleri devre dışı bırakıp anadolu sermayesini oluşturan devrime kemalist devrim denir.
Bunu anlayacak beyin yok ama yazıyor işte.
Bu sermaye grubu anadoludaki kendi boruları ötsün diye kemalist devrimden taraf oldu. Daha sonra anadolu köylü ve işcisi baş kaldırır korkusu ile batılılarla tekrar iş tuttu.
Bumudur devrim.?
Laik ülkede diyanet işleri kurumu nedir ?
Tren yollarını fransız firmalara verip anadolu işcisini sömürtmek mi halkcılık.
Sermaye dara düşünce darbe yapmakmı milliyetcilik
Hadi bakalım
Akp ciğerinizi sökmek üzere
Yapın bir devrimde görelim.
Adamlar karşı devrimini yaptı
ilahimasal
19-05-2020, 21:52
Ben hiç bir zaman aksini savunmadım ama bu ona düşmanlığı gerektirecek bir durum değildir, neden değildir?
İşte bu yazdığın yanlış görüş için.
İşçinin olmadığı bir ortamda devrim olmaz, devrim için işçi sınıfı gerekir.
Oysa Atatürk işçi sınıfını yaratmıştır, yani devrimin alt yapısını oluşturmuştur.
Bunu elbette kapitalist sistemle yapabilirdi, başka türlüsü zaten olmazdı.
Yani Atatürk komünist dahi olsaydı yine kapitalizmi getirmek zorundaydı.
Örneğin Çin devrim tarihini okuyun, Mao önce işçi sınıfını oluşturdu, bunu kapitalistler ile yaptı.
O tarihte kapitalistlere dokunulmadı, fabrikaların başına getirildi.
Hatta sırf işçi sınıfı oluşturmak ve örgütlemek için Mao'nun kendisi dahi fabrikada çalıştı.
Sovyetlerde kapitalizm yani işçi sınıfı olmasaydı devrim de olmazdı.
Atatürk durmadan fabrika açtı, açtığı her fabrika devrime giden yolda bir köprüydü.
15 yıl gibi kısa bir zamanda devrimin alt yapısını tamamlamıştı, sıra devrime geldiğinde bir şekilde yok ettiler.
Lakin işçi sınıfı onu ve daha sonraki devrimcileri sattıysa, devrim yapmadıysa, ülkeyi dinci-faşist diktatöre teslim ettiyse bu onun suçu değildir.
Sevgili bilgivehis
Ben Atatürk e düşman falan degilim aksine adama müthiş bir sempati ve saygım var.
Sadece onda benimsemedigim konu sermaye için müthiş bir enerji harcamış. Ülke kalkınmasının onların yardımı olmadan olmayacağını düşünerek hamleler yapmış.
Ben kutsallaştırmaktan vazgeçtigim icin Atatürküde eleştiririm ve elestiriyorumda.
Adam yaptıgı burjuva devrimini saklamamışki zaten. Yaparkende sağ sol dinli dinsiz içsi köylü komunist kapitalist kim varsa hizaya sokmuş ama ortaya çıkan sonuç sadece bir avuç yeni sermayedara yaramış.
İşci sınıfı oluşturulmaz bilgivehis üretim yerlerini acarsın insanlar oraya gelip işci olur. Atatürk fabrikalar kurdu doğru ama oradaki işcileri ileriye dönük bir amaçla bilinçlendirdiği yada bilinçlendirdigine dair ne bir kanıt var nede emare.
Yani Atatürk işci köylü derdinde falan degildi. Yaşasaydı İleridede öyle bir şey yapacaktı demek ham hayal kendini avutma olur.
Daha sonradan hatta kendisi yasarken dahi bir cok merkez asla ve asla sermaye hareketinin geleceğinin dışında bir tedbir almadı.
Ben sanki Atatürk burjuva devrimcisi diye ona karşıyım sanma. Onun şahsi öngörüsü ve dilegi buymuski bu yönde hareket etmiş.
Ederkende geçmişe göre çok köklü değişiklikler yapmış. Şimdi dahi onun bu degişikliklerinden faydalanıyoruz ama o sermaye tarafı bu gün bile birilerinin elinde bizi ve diger insanları mahfediyor.
Hele o kemalist düzenbazlar varya yiye yiye sömüre sömüre halkı belkide onlarca kez katlettiler. Yinede doymadılar.
Şuradaki bir kaç kof kemalizim diyen holiganı ciddiye dahi almamak gerekir ama iste !
Atatürk kişilik olarak müthiş bir beyin ve asker ayrıca devlet adamı ancak birilerinin tekelinde kalmış sorun bu.
O kemalizler igne ucu kadar sorun olmayacak insanları darbelerde ipe çekip astılar bu günde ipler birilerinin eline geçince onlarla bir olup devleti yemeye devam ediyorlar.
Baskoylu
20-05-2020, 01:50
Saygideger Dostlar.
Diyalektik Meteryalizmi kavramamanin olumsuzlugunu, Tartisma eksikligimizi ortaya cikaran en guzel kaniti, yukarida ayaklarimiz yerden kopuk olumlu olumsuz ve bazen dogru bazen yanlis yorumlarimizla ATISMADAN, bilmem neyin yarisindan oteye gitmiyecegi kesindir.
Ibrahim Kaypakkaya, Mahir Cayan, Deniz Gezmis ve daha sayamiyacagimiz Devrimin kizil yolunda mucadele vererek can vermisler.
Kendim bile ilk, orta ve lise donemlerinde butun milli bayramlarda sesimin gur olusundan dolayi SIIR soyletirlerdi, soylerken inanilmaz gururla soylerdim, NEDEN? Cunku oyle egitilmis ve ogretilmistim. Insanlar ogretildikleri ve ogrendikleri ile sinirli kalirsa, Kendisini Yenilmek ve Gelistirmek adina ARASTIRICI OLMAYA BIR ADIM ATMIYORSA. bunun adina YIKANMIS, IRKCI VE MILLIYETCI BEYIN denir.
Dun haberleri dinliyorsak, evden disari cikma olanagimiz yoksa, dunku haberlerle kaldigimizi, bugun olusan olumlu ve olumsuz hic birseyden haberimizin olmasi mumkun degil.
Dolayisiyla Sistem ve Duzenin Dayatmalari ile sinirli kalirsak, arastirmak adina bir adim ileri atamiyorsak, Kendi ozgur irademizle hareket ettigimizi idda edemeyiz. Baskalarinin yani Duzen ve Sistemin Dayatmalarini aynen kafamiza kaziyip, olumlu veya butun olumsuzluklarini aynen savunmus oluruz.
Ibrahim Kaypakkaya Siyasi Mucadele icine girmeden once, arastirmadan once kesinlikle benim ve baskalari gibi ATATURK`U savunan biriydi. Cunku oyle yetistirildigindendir.
Ibrahim Kaypakkaya ile Mahir Cayan Milli Mesele, Bas-Celiski, Sosya Ekonomi ve ozellikle Kemalizm konusunda tartisirlarken, Kemalizmin Fasizm oldugunu savunan Ibrahim kaypakkaya. Mahir Cayan`a not almasini soyler ve sozum bittikten sonra bu sorularima mantikli ve dogru tahlil edersen, teorik olarak yanlis bilgi edindigimi ve sadece senden degil butun yoldaslardan ozur diliyecem der.
Kemalizm Fasizimidir? yoksa sizin deyiminizle sadece milli burcuva devrimcisimidir?
1. Cumhuriyetin kurulusundan sonra Sistemin ve Duzenin aynasi olan ANAYASA KANUNLARI NEREDEN VE KIMDEN ORNEK ALARAK DUZENLENMISTIR?
2. SAVUNMAYA CALISTIGINIZ ANAYASA FASIST BIR YASAMIDIR? YOKSA SIZIN DEYIMINZLE DEMOKRAT BIR YASAMIDIR?
DEMOKRAT YASA OLDUGUNU SAVUNUYORSANIZ, SADECE BIR TEK ORNEK GOSTERIN!
3. MUSTAFA SUPHI VE 14 YOLDASINI KARADENIZDE BOGAZLIYAN VE HUNARCA KATLEDEN DUZENIN KENDISIMIYDI YOKSA BIR RASTLANTIMIYDI?
4. 1 MAYIS ISCI VE EMEKCI BAYRAMINI, 1 MAYIS BAHAR BAYRAMINA CEVIREN KIMDI?
EGER ATATURK DIYOR HEM FIKIR ISEK. HIC BIR ZAMAN 1 MAYIS ISCI VE EMEKCI BAYRAMINA KATILMAMAN GEREKIR, CUNKU ATATURKU, KEMALIZMI SAVUNMAK! 1 MAYIS ISCI VE EMEKCI BAYRAMINA KARSI GELMEK ANLMINDADIR.
5. IZMIR IKTISAT KONGRESINDE ULKEYI EMPERYALIZME PESKES CEKMISMIDIR? CEKMEMISMIDIR?
Sanirim 10 sorudan fazla sormustur, ilk 5 sine kendince cevap veren Mahir Cayan`a, her cevabina olumsuzluklari ve gercekleri belgelerle acikliyan Ibrahim Kaypakkaya`nin uzerine kalktigi sandalyesini de kapar ve hizla kendisine dogru ilerlerken, Ibrahim Kaypakkaya, soyle soyler. "Mahir senin sandalyeyi kapip uzerime gelmene gerek yok, Sandalyeyi birak yine bana gucun gider, ve sana elimi kaldirmam" der..... Mahir Sandalyeyi birakir, Ibrahimin boynuna sarilir. "BIR KEZ DAHA SIYASI IDEOLOJINLE BANA DERS VERDIN IBO" DER.
İbrahim Kaypakkaya'dan Kemalizm
"1— Kemalist devrim, Türk ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının, tefecilerin, az miktardaki sanayi burjuvazisinin, bunların üst kesiminin bir devrimidir. Yani devrimin önderleri, Türk komprador büyük burjuvazisi ve toprak ağaları sınıfıdır. Devrimde, milli karakterdeki orta burjuvazi önder güç olarak değil, yedek güç olarak yer almıştır.
2— Devrimin önderleri, daha anti-emperyalist savaş yıllarında iken İtilaf emperyalizmi ile el altından işbirliğine girişmişlerdir; emperyalistler Kemalistlere karşı hayırhah bir tutum takınmış, bir Kemalist iktidara rıza göstermeye başlamıştır.
3— Kemalistler, emperyalistlerle barış imzaladıktan sonra bu işbirliği daha da koyulaşarak devam etmiştir.
4— Kemalist hareket, özünde «işçilere ve köylülere, bir toprak devrimi imkânına karşı» gelişmiştir.
5— Kemalist hareketin sonucunda, Türkiye'nin sömürge, yarı-sömürge, yarı-feodal yapısı; yarı-sömürge ve yarı-feodal yapı ile yer değiştirmiştir; yani yarı-sömürge ve yarı-feodal iktisadi yapı devam etmiştir.
6— Sosyal alanda, eski milli azınlıklara mensup komprador büyük burjuvazinin ve eski bürokrasinin, ulemanın hakim mevkiini, milli karakterdeki orta burjuvazi içinden palazlanan ve emperyalizmle işbirliğine girişen yeni Türk burjuvazisi, eski Türk komprador büyük burjuvazisinin bir kesimi ve yeni bürokrasi almıştır. Eski toprak ağalarının, büyük toprak sahiplerinin, tefecilerin, vurguncu tüccarların bir kısmının hakimiyeti devam etmiş, bir kısmının yerini yenileri almıştır. Kemalistler, bir bütün olarak, milli karakterdeki orta sınıfın çıkarlarını temsil etmemekte, yukardaki sınıf ve zümrelerin menfaatlerini temsil etmektedir.
7— Politik alanda, hanedanlık çıkarları ile birleştirilmiş olan meşrutiyet idaresinin yerini, yeni hakim sınıfların çıkarlarına en iyi cevap veren idare, burjuva cumhuriyeti almıştır. Bu idare, sözde bağımsız, gerçekte siyasi bakımdan emperyalizme yarı-bağımlı bir idaredir.
8— Kemalist diktatörlük, sözde demokratik, gerçekte askeri faşist bir diktatörlüktür.
9— «Kemalist Türkiye bile, gittikçe daha çok bir yarı-sömürge ve gerici emperyalist dünyanın bir parçası haline gelerek nihayet kendini İngiliz-Fransız emperyalizminin kucağına atmak zorunda kalmıştır.»
10— Kurtuluş Savaşı'nı takip eden yıllarda, devrimin baş düşmanı Kemalist iktidardır. O dönemde komünist hareketin görevi, hakim mevkiini kaybeden eski komprador burjuvaziye ve toprak ağaları kliğine karşı, Kemalistlerle ittifak değil (böyle bir ittifak zaten hiç bir zaman gerçekleşmemiştir), komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının bir başka kliğini temsil eden Kemalist iktidarı devirmek, yerine işçi sınıfı önderliğinde ve işçi-köylü temel ittifakına dayanan demokratik halk diktatörlüğünü kurmaktır."(Age, s. 140-141)
"1— Türkiye'de Kurtuluş Savaşı'nın sonundan itibaren komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları iktidara hakimdir. Fakat komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları iki büyük siyasi kliğe ayrılmıştır. İktidara ve devlet mekanizmasına hakim olan klik, önce İngiliz-Fransız emperyalizminin, 1935'lerden itibaren de Alman emperyalizminin işbirlikçiliğini yapmıştır. İkinci Dünya Savaşı öncesine kadar, genel olarak orta burjuvazi de bu kliğin safında yer almıştır.
2— İkinci Emperyalist Dünya Savaşı yıllarında Alman işbirlikçisi hakim klik, koyu bir faşizm uygulamasına ve vurgunculuk politikasına girişmiştir. Bu klik, içerde işçi sınıfı dahil bütün demokratik güçlere, dışarda da SSCB'ye ve İngiliz-Fransız-Amerikan blokuna karşı Alman faşizminin safında yer almıştır. Fakat dünyadaki güçler dengesi ve SSCB'nin varlığı, bunların Alman faşistlerinin safında savaşa katılmasına engel olmuştur.
3— Öte yandan da daha sonra DP ve MP içinde örgütlenen, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının muhalif kliği, bunun peşinde de, o zamana kadar CHP saflarında tali bir unsur olarak yer alan reformcu orta burjuvazi ve diğer demokratik unsurlar yer almıştır. TKP de bu kliğin kuyruğuna takılmıştır. Bunlar, dünya çapında Amerikan-İngiliz-Fransız blokuyla ve SSCB ile ittifak kurmuşlardır. İkinci Dünya Savaşı, Alman faşistlerinin ve müttefiklerinin yenilgisiyle bitince, Türkiye'de bu blok güçlenmiştir. Fakat savaş sona erer ermez, ABD emperyalizminin desteğiyle ve CHP'nin Almancı faşist diktatörlüğüne halkın ve demokratik güçlerin duyduğu nefret ustalıkla kullanılarak 1950'de DP iktidara getirilmiştir.
4— Böylece Alman emperyalizminin uşağı olan komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının yerini, ABD emperyalizminin uşağı olan komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iktidarı almıştır. Söz konusu olan şey, «savaş sırasında vurgunculukla palazlanan büyük burjuvazi»nin «uluslararası sermayenin kanatları arasına iyice girmesi» değil, Alman emperyalizminin «kanatları»nın yerini, ABD emperyalistlerinin «kanatları»nın alması, Alman uşağı gericilerin yerini de ABD uşağı gericilerin almasıdır.
5— Proletaryanın ve küçük-burjuvazinin muhalefetini kendi bendinde boğan kararsız orta burjuvazi, bu muhalefeti bir müddet DP'nin kuyruğuna taktıktan sonra, DP'nin faşizan uygulamaları karşısında, tekrar muhalefetteki CHP katarına katılmıştır. Proletarya önderliğinde, bağımsız ve güçlü bir halk hareketinin yaratılamamış olması, işçi sınıfının, emekçi halkın ve demokratik unsurların muhalefetinin, komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları kliklerinin bazen birini, bazen diğerini iktidara getirmeye yarayan bir kaldıraç gibi kullanılmasına yol açmıştır.
6— Muhalefetteyken «demokrasi» havarisi kesilen komprador büyük burjuvazi ve toprak ağası klikleri, iktidara geçtikleri zaman, en azılı halk düşmanı kesilmişlerdir." (Age, s. 149-151)
Sonuc olarak Dalasmalar, Satasmalar, Yaftalamalar, Karalamalar yerine. BILGI PAYLASIMI ON PLANDA TUTARAK. Dogru tahlil ve Dogru tespitlerle yola cikarsak, INSAN OLMANIN OZELIKLERINI DE TASIMIS OLURUZ..
Hem Sosyalizmi Savunacaksin!!!!! Hemde Ataturkcu Olacaksin!!!!!
Hem Mustafa Suphi ve 14 Yoldasini Anacaksin!!! Hemde Onlari hunarca katlettiren Ataturk`u savunacaksin!!!!
Hem Komunizmi Savunacaksin!!!! Hemde Turkiye Milliyetci ve Musluman Bir Ulkedir diyen, Komunizme Siddetle karsi cikan Ataturk`u savunacaksin!!!
Hem 1 Mayis Isci ve Emekci Bayramini Kutluyacaksin!!! Hemde 1 Mayis Isci ve Emekci Bayramini yassakliyan ve 1 Mayis Bahar Bayrami olarak resmi bayram yapan, Isci ve Emekci dusmanini Savunacaksin!!!!
Hem Turkiye Halklari Kardestir Diyecek ve Savunacaksin!!!!! Hemde Turkiye Turklerindir, Ne Mutlu Turkum Diyene vs vs gibi Irkci Sloganlarin mimari olan Irkci, Milliyetci Fasist Mantigi Savunacaksin!!!!!!!
Sonuc olarak HEM BEYAZ HEMDE SIYAH OLAMAZSIN.
HEM BARUT HEMDE ATES OLAMAZSIN. INFILAK OLURSUN PARCLARIN KALMAZ...
HEM SEN OLUR GORUNMEYE CALISIRSIN, HEMDE SENMISIN, SEN DEGILMISIN GORUNUMUNU VERMIS OLURSUN.....
Saygi ve Insani Sevgilerimle.
Baskoylu
20-05-2020, 01:56
Dersim Katliamı ve Fasist Kemalizm Mantigi.
Son dönemde AKP eliyle yürütülmeye çalışılan "açılım" sürecinin hesapta olmayan bir yan ürünü de, 1937-38 Dersim katliamının (genel bir gündem konusu oluşturabilme anlamında) gün yüzüne çıkması ve geniş kitlelerin gündemine girmesi oldu. Mecliste Kürt sorunu "açılım" adı altında ilk kez tartışılırken, CHP sözcüsü Onur Öymen hükümetin benimsediği "analar ağlamasın" söylemini etkisizleştirmek maksadıyla 1937-38 Dersim katliamını pervasızca savundu. Ve Öymen, açık bir imayla aynı yöntemleri Kürt sorununun bugünkü çözümü için de örnek gösterince bir skandal patlak verdi. CHP'li Kemalistlerin şaşkın bakışları altında konu birden ülke gündemine oturdu ve başta Kürt Aleviler olmak üzere dört bir yönden geniş bir protesto dalgası yükseldi. CHP'liler şaşkındı, çünkü 90 yıldır sürdürülen siyaseti savunmuşlardı! Ne vardı bunda? Baskıya uğrayan ve ulusal/demokratik haklarını talep eden, talepleri daha da büyük baskıyla cevap bulan ezilen topluluklar baştan beri bu tür katliamlara uğratılmışlardı, ama rejim bu barbarca suçlarından dolayı hiçbir zaman suçlu sandalyesine oturtulmamıştı.
Sonunda Kemalist rejim tarihinin en kanlı, acımasız ve karanlık sayfalarından biri tekrar açılmış ve kravatlı monşer CHP'nin tarihi kimliği bir kez daha gün yüzüne çıkmış oldu. İnsanların uçurumlardan atıldığı, ya da daha acısı, kendilerinin böyle yapmayı yeğ gördüğü, mağaralarda zehirli gazlarla bombalandığı, kadın-çocuk-yaşlı tanımayan ayrımsız bir şiddetin uygulandığı, kundaktaki bebeklerin bile süngülendiği, derelerin cesetlerle dolup taştığı, kanın dereler olup aktığı, idam etmek için yaşlıların yaşlarının küçültüldüğü, çocukların yaşının büyütüldüğü, cesetlerin bile yakılarak yok edildiği, idam edilen Seyit Rıza gibi liderlerin mezar yerlerinin bile saklandığı korkunç bir katliam böylece savunuluyordu. Öymen'in konuşmasına yansıyan bu faşizan tutumu protesto eden Dersimliler, onu Hitler'e benzeten dövizlerle işin özünü mükemmel biçimde ortaya koydular.
Dersim katliamı
Tabii statükocu Kemalist güçler kısa bir abandone durumundan sonra hemen hasarı gidermek ya da asgariye indirebilmek için dört bir koldan çalışmaya başladılar. Başta CHP olmak üzere bir kısmı, güçlü biçimde varlığı ortaya çıkmış olan katliamı bildik bir riyakârlık ve söylemle inkâr etmeye yeltenmeyip, sadece "aman eski yaralar kaşınmasın, açılmasın" vurgusuyla konuyu geçiştirmeye çalıştı. Bu tutum aslında ilk günlerde bu tayfanın genel tutumuydu denilebilir. Ancak ilerleyen günlerde gardını toplayan bu statükocu şovenizm cenahından, aşındırma ve karşı saldırı hamleleri anlamına gelen argümanlar yükselmeye başladı. Onlara göre Dersim'deki sorun Kürtlük ya da Alevilikle değil, "feodalizmle", ağalık/şeyhlik/aşiret düzeniyle, cumhuriyet rejiminin "uygarlaştırma atılımına" direnişle ilgiliydi.
Oysa Dersim, daha öncesinde Osmanlı (ve İran) imparatorluğu tarafından gevşek biçimde sömürgeleştirilmiş ve daha sonra çözülüş sürecinin kaosu içinde serbestiyeti daha da artmış olan Kürdistan coğrafyasının, cumhuriyet rejimi tarafından yeniden sömürgeleştirilmesi sürecinde son halkayı oluşturuyordu. Bu sürecin temel bir yönü ise asimile etme, yani Türkleştirmedir. Dolayısıyla Dersim sorununun özü de, yörenin Alevi Kürt halkının bu yeniden sömürgeleştirilme ve Türkleştirme sürecine karşı ulusal öz taşıyan bir direnişi ve direnişin ezilmesidir. Sorunun bunun dışındaki tüm formülasyonları, iyi niyetli hallerde bir yanılgı ve kavrayışsızlık, diğer hallerde ise açıktan ya da örtülü biçimde saptırmacadır, aldatmacadır.
Dalgalı bir seyir izlese de, yüzyıllar boyunca Osmanlı ve İran gibi büyük devletlere bağlı emirlikler biçiminde, özerk varlık sürdürmüş bir ezilen halkın, yirminci yüzyıla gelindiğinde, dünyanın birçok bölgesinde ve halkında olduğu gibi, bağımsızlık ve özgürlük taleplerini yükseltmesinden ya da özerkliğini yeni şartlarda korumayı istemesinden daha doğal ve meşru ne olabilirdi? Bugünden geriye bakan herkes, şayet sadece dürüst ve demokratsa, bu temel ilkeyi namusluca kabul etmelidir. Oysa bıraktık demokratlığı, kendine sosyalist diyenler arasında bile yaygın biçimde kendini ezen ulus devletiyle ve hatta onun tarihsel önceli olan sömürge imparatorluğuyla özdeşleştirme tutumunu görüyoruz. Bu tutumun ifadesi olarak, Osmanlı ve TC'ye karşı isyan eden ezilen halkların hareketine sürekli olarak kulp takılmış, meşruiyetleri ısrarla tanınmamıştır. Bunun "ilericilik" adına yapılması ise ancak bir utanç konusu olabilir.
Düzenin Kemalist sözcülerine göre, yeni rejim bölge halkının geri kalmasını istemiyor, bunun için bölgeye medeniyet vasıtalarını götürmek istiyor, bölgedeki "feodalizmi" ortadan kaldırmak istiyordu. Ve Dersim bölgesindeki aşiret reisleri de bu uygarlaşma onların çıkarlarını zedelediği için halkı yeni rejime karşı kışkırtıyorlardı! Bu şablona uygun hikâyeye göre de, devletin askeri harekâtı, bölgeye uygarlık götürmek maksadıyla yapılan bir köprünün bu asi aşiretler tarafından yıkılması üzerine başlatılmıştır. Kemalizmin soruna ilişkin açıklaması ve hikâyesi özetle budur.
Oysa yoksul Dersim halkının ne yolla ne köprüyle ne eğitimle ne de gerçekten onların yaşam koşullarını iyileştirecek medeniyetin diğer ürünleriyle bir sorunu vardı. Onların medeniyet getirici yol ve köprülere değil, devletin silahlı zor aygıtlarını bölgede tesis etmek ve bölgeye askeri saldırıları gerçekleştirebilmek için yapılan yollara, köprülere ve karakollara itirazı vardı. Devletin gizli raporlarında bu bayındırlık faaliyetlerinin tümüyle askeri amaçlarla öngörüldüğü ve yapıldığı açıkça ifade edilmektedir. Ama bölge halkının bunu bilmek için rapor görmesine gerek yoktu. Onlar bu gerçeği yüzyılların ezilmişliği ve isyan geleneğiyle zaten sezgisel olarak fark ediyorlardı. Benzer şekilde bölgeye yapılmaya girişilen az sayıda okul da esas olarak bölge çocuklarını, özellikle de anadilin asıl taşıyıcısı olarak geleceğin anaları olacak kız çocuklarını asimile ederek Türkleştirme amacına dönüktü.
Dersimliler yol da köprü de okul da istiyorlardı. Ama devletin askeri, jandarması tarafından zapturapt altına alınmamak, asimile edilmemek ve geçit vermez dağlarda yüzyıllardır dişle tırnakla kazanıp sürdürdükleri özerkliklerine dokunulmamak kaydıyla! Sorun, sözde "ilerici" ve "uygar" cumhuriyet rejiminin bölgeyi "muasırlaştırması", "bayındırlaştırması" mıydı gerçekten? Cumhuriyet güya "feodal" yapıya karşıymış da, o yüzden Dersim'e saldırılmış! "Feodal" kavramının sürekli olarak yanlış biçimde bilimdışı kullanımını bir kenara bırakacak olursak, Kemalist rejim her daim doğuda ağalık, aşiret ve şeyhlik ilişkilerine dayanmış, yoksul Kürt emekçi kitlelerin bu kesimler aracılığıyla kontrol altında tutulmasını temel siyasi strateji olarak sürdüregelmiştir. Rejimin ağalık ve aşiret yapılarını kaldırmak gibi değil, onları kendine biat ettirmek gibi bir derdi vardı.
1932-1948 arasında içişleri bakanlığında çalışan, 1965-1978 arasında da çeşitli yıllarda dışişleri bakanlığı yapan İhsan Sabri Çağlayangil, anılarında, "bölgeyi kalkındırma" sorununda rejimin tepelerinde nasıl bir anlayışın hâkim olduğunu açık eder: "O bölgeye [Dersim] ayıracak zaten fazla para yoktu. Yani ülkenin olanakları bu kadardı ancak, özellikle de fazla yatırımdan kaçınılırdı. ‘Bunları uyandırmamalıyız, yol yaparak, okul yaparak milliyet hissi uyandırılmamalı' yaklaşımı egemendi. Fevzi Çakmak, ‘ne okulu bunların cahiliyle baş edemiyoruz, okumuşu ile nasıl baş edeceğiz' demişti." İşte size "feodalizmle mücadelenin" harika bir ifadesi!
Kuruluş sürecinde olan Kemalist rejim, hakiki bir sorun olan Kürt sorununu, köprüyü geçene kadar Kürtleri vaatlerle aldatıp oyalama yoluyla, ama köprüyü geçtikten sonra inkâr, imha ve zora dayalı asimilasyon yoluyla "halletmeye" yönelmiştir. 1937-38 Dersim katliamı da bu büyük sorunun tarihsel gelişiminde önemli bir evre oluşturan yaklaşık 20 yıllık bir dönemin kapanış perdesini oluşturmaktadır. Gerçekten de ta 1800'lerin başlarından itibaren süregelen bir sorun olan Kürt sorununun gelişiminde, Birinci Dünya Savaşının bitiminde Osmanlı'nın çöküşü ve Anadolu'da işgal karşıtı direnişin başladığı 1918-19 dönemeci yeni bir evre başlatmıştır. Bu noktadan itibaren 1938 Dersim'e kadar birçok Kürt isyanı gerçekleşmiş ve nihayet Dersim'in vahşice bastırılması ile bu sayfa kapanmıştır… Ta ki 80'lerin başında patlak veren ve halen süren son Kürt isyanına kadar.
Bu dönemde Kürtler en önemlileri 1921 Koçgiri, 1925 Şeyh Said, 1926-30 Ağrı ve 1937-38 Dersim olmak üzere 28 ayrı isyan başlatmışlar ve hepsinde bastırılmışlardır. Bir halkın onbinlerce evladını şehit verdiği bu mücadeleler ortada hakiki bir sorunun olduğunun şüphesiz en açık kanıtıdır. Bu dönemdeki isyanların hemen tamamı yeni devletin kuruluşunda Kürtlere verilen sözlerin unutulması, onlara ihanet edilmesi nedeniyledir.
Nitekim bunun gayet iyi farkında olan İttihatçı-Kemalist rejim, emperyalist güçlerle anlaşarak kendi konumunu sağlamlaştırdığı ve Kürtlere verdiği vaatlere ihanet ettiğinin açıkça anlaşıldığı andan itibaren, sorunun "halli" için uzun bir yeniden sömürgeleştirme ve Türkleştirme planı uyguladı. Bu plan çeşitli aşamalardan geçerek şekillendirilmiş ve rafine edilmiştir. Belirtmek gerekir ki, hakkında en çok rapor ve plan hazırlanan bölge Dersim olmuştur. Bunun nedeni şüphesiz Kürt coğrafyasının en dirençli bölgesinin burası olmasıdır. Bu da bölge insanının ağırlıklı olarak hem Kürt hem Alevi olmasından, yani yüzyıllara uzanan çifte ezilmişliği ve köklü direniş geleneğinden kaynaklanıyordu. Dersim'in özgünlüğü buradadır.
Bakın daha 1926'da Dersim sorunu devlet raporlarından birinde nasıl tarif edilmiş: "Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır." (Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey'in, Şubat 1926'da hükümete sunduğu rapor) Peki "meseleyi halletmek" için nasıl yöntemler öngörülmektedir: "A. Bütün Dersim'in hariçle münasebetini kat ederek (keserek) bu yüzden taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya icbar etmek (zorlamak) ve şu suretle Dersim'i fenalardan tahliye. B. Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata çemberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersim'den çıkararak Garba atmak ve serpiştirmek." (1931'de Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören))
1930 yılında Jandarma Umum Komutanlığı tarafından hazırlanan Dersim Raporu ise açık sözlülüğü ve cüreti açısından bu raporlar arasında müstesna bir yer işgal etmektedir. Bakın orada "sorunun halli" nasıl özetleniyor: "Hulâsa, Dersim evvelâ koloni gibi nazarı itibara alınmalı, Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mahzar kılınmalıdır." Kürt coğrafyasının bir sömürge olduğu ve Kürtlere yönelik sistematik asimilasyon ("eritme") uygulandığı tespitini yapanlara şiddetle köpüren sol maskeli Kemalistler ve Kemalizm yörüngesindeki sol kesimler bu satırları iyi okumalı ve hesabını vermelidirler. Zira İttihatçı-Kemalist sermaye rejiminin burada açık bir itirafı söz konusudur.
Bu sömürgeci ve ırkçı anlayış rejimin en tepelerinde bizzat benimsenmiş ve formüle edilmiştir. Ağrı isyanının nihai olarak bastırılabildiği 1930'da 15 bin kişinin katledilip Zilan Deresinin cesetlerle doldurulduğu günlerde İsmet İnönü şunları söylüyordu: "Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur." (Milliyet, 31 Ağustos 1930) Tesadüf olmasa gerek, yine aynı günlerde Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt da şu meşhur sözleri eder: "Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!" (Milliyet, 19 Eylül 1930)
Dersim'e yönelik hazırlanan özel muameleye ilişkin olarak tarihçi Ayşe Hür şu bilgileri veriyor: "Kızılbaş Kürtlerin yurdu Dersim'i hükümetin gözünde ‘çıbanbaşı' yapan, Dersimlilerin Osmanlı'dan beri alışık oldukları gibi özerk yaşamak istemeleri, devlete vergi ve asker vermeye yanaşmamalarıydı. Ama Cumhuriyet kadroları işi kökten halletmeye kararlıydılar. 1925 Şeyh Said, 1926-1930 Ağrı isyanlarının bastırılmasından sonra sıra Dersim'e gelmişti. 14 Haziran 1934'te Türkiye'yi etnisite esasına göre üç bölgeye ayıran 2510 sayılı İskân Kanunu çıkarıldı. 25 Aralık 1935'de bir nevi sıkıyönetim kanunu olan 2884 sayılı Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı ve Dersim'in adı Tunceli (‘Tunç Eli') olarak değiştirildi. Ardından Birinci Umumi Müfettişlik bölgesi kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl'ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu. Bu genel valiliğin başına General Abdullah Alpdoğan atandı. Alpdoğan Paşa, 1921'deki Koçgiri ayaklanmasını gaddarca bastıran Sakallı Nurettin Paşa'nın damadıydı ve aynen kayınpederi gibi çok sert bir askerdi."
Öte yandan 1 Kasım 1936'da, Mustafa Kemal TBMM Açılış Konuşmasında bizzat şunları söylemiştir: "Dâhili işlerimizden en mühim bir safha varsa o da Dersim meselesidir. Dâhilde bulunan işbu yarayı, bu korkunç çıbanı, ortadan temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete tam ve geniş salâhiyetler verilmelidir."
Yukarıda bahsi geçen tedbirlerle adı "devletin Tunç Eli" çağrışımı yapacak şekilde Tunceli diye değiştirilen Dersim yasak bölge ilan edilir ve giriş çıkışlar özel izne tâbi tutulur. Böylece tam bir abluka başlatılmış olur. Tüm bu gelişmeler Dersim'e yönelik büyük bir saldırının planlandığını açıkça gösteriyordu. Bu da doğal olarak bunu fark eden Dersim halkının tepkisini çekiyor, devlet güçleriyle yöre halkı arasında gerilim yükseliyordu. Dersimlilerin uzlaşma girişimleri ve kısmi tavizleri yanıtsız bırakıldı. Dolayısıyla Dersimliler, ya şimdiden başlamış ve dozunun gitgide artacağı belli olan bu baskıları sineye çekip boyun eğecekler, ya da isyan edeceklerdi. Tarihsel bir isyan coğrafyası olan Dersim için bir kez daha isyan vakti gelmişti ve kaçınılmaz olan kalkışma 1937 Martında Seyit Rıza önderliğinde başladı. Ancak yine de isyana katılım yalnızca 4 aşiretle sınırlı kalmış, diğer aşiretlerin büyük çoğunluğu geri durmuş ve az sayıda aşiret de devlet yanında yer almıştı. Buna rağmen Dersim'e çok büyük miktarda askeri yığınak yapılmıştı. Büyük bir güç dengesizliği olmasına rağmen devlet güçlerinin hava saldırısı, zehirli gaz gibi yöntemler dâhil aşırı kuvvet kullanmasıyla isyancı aşiretlere mensup insanlar katledildi ve Seyit Rıza da tuzağa düşürülerek yakalandı. Bu arada, Mustafa Kemal'in manevi kızı Sabiha Gökçen de buradaki hava bombardımanlarında görev alarak, katliama "çağdaş Türk kadınının" katkılarını sunuyordu!
Seyit Rıza çevresindeki on kişiyle beraber göstermelik bir yargılama müsameresiyle idama mahkûm edilir. İdam edilebilmeleri için Seyit Rıza'nın yaşı küçültülürken oğlununki yükseltilir ve 18 Kasım 1937'de infazlar çabucak gerçekleştirilir. İhsan Sabri Çağlayangil'e göre "gömüleceği yer türbe olmasın diye cesedi yakılır."
Seyit Rıza'nın asılmasının ardından Başbakan İsmet İnönü, "Dersim meselesini ortadan kaldırdık, son verdik. Dersim müşkilesinden kurtulduk" diyordu. Ancak isyan bastırılmış olmasına ve Seyit Rıza da trajik biçimde idam edilmesine rağmen kana doymayan düzen güçleri, çoktandır yapılan planlar uyarınca, 1938 yılında ikinci bir harekâta girişirler. Dersim'i "tedip ve tenkil" etmek üzere. Yani terbiye etme ve topluca imha… Bugünlerde birçok canlı tanığın da anlatımlarıyla gündeme geldiği üzere, eşi görülmemiş canavarlıklarla bezeli bir katliam gerçekleştirilir. O kadar ki, Dersim harekâtlarında 2 ay görev almış olan 12 Mart darbecilerinden Muhsin Batur anılarında "Okuyucularımızdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum..." demiştir. Tüm bu kan banyosunda on binlerce Dersimli katledilir, sürgün edilir, binlerce çocuk yurdun başka bölgelerinde hizmetçi olarak başka ailelere verilir ve Türkleştirilir. "Dağlara sığınanların mücadelesi 1946 affına dek sürer, bölgenin yasak bölge olmasına ise ancak 1948'de son verilir." (Ayşe Hür)
Böylece Kemalizmin ve onun yörüngesindeki bilumum kesimlerin ilerici mi ilerici, çağdaş mı çağdaş rejimleri "Dersim müşkilesinden" kurtulmuş olur! İşte Onur Öymen'in ve CHP'sinin sahip çıktığı Dersim katliamı, tarifi zor acılarla dolu böyle bir insanlık ayıbıdır.
Mustafa Kemal ve Dersim katliamı
Dersim katliamı sorunu gerçekte Kürt sorununun bir alt başlığı olmakla beraber, Onur Öymen'in sözlerinin büyük tepki alması, daha ziyade Dersim halkının Alevi olması dolayısıyladır. Dikkat edilirse Öymen aynı zamanda Şeyh Said isyanını da saymıştı. Ama bu pek dikkate alınmadı ve tümüyle Dersim ön plana çıktı. Alevilerin son yıllarda gitgide daha örgütlü hale gelmeleri, kendileri ile ilgili kamuya açık biçimde yapılan en küçük alay ya da imalara bile haklı biçimde güçlü tepkiler göstermeye başlamaları ve bir oy deposu olarak herkesin iştahını kabartması, düzen siyasetini hanidir Aleviler konusunda daha dikkatli davranmaya yöneltmişti. İşte Öymen, öncekiler gibi bastırılan bir Kürt isyanından bahsettiğini düşünerek Dersim'i sıraladığında, farkında olmadan, Aleviler için hassas olan bir konuyu gündeme getirmiş ve baltayı taşa vurmuş oldu.
Ama sonuç olarak istemeden hayırlı bir iş yaptı ve Alevi toplumunun muzdarip olduğu hazin bir çelişkinin çarpıcı biçimde açığa çıkması sonucuna yol açtı. Alevi kitleler hiçbir sorunlarına çözüm getirmediği ve hatta bu konuda bir programı dahi olmadığı halde yıllardır CHP'yi destekliyorlardı. Ama o CHP şimdi meclis kürsüsünden bağıra bağıra, tarihte onlara karşı yapılmış bir katliamı savunuyordu. Yıllardır benimseyip sahip çıktıkları Kemalizm, şimdi Onur Öymen'in ağzından atalarının mezarlarına tükürmüş oluyordu. Alevilerin bir kesiminde ciddi bir rahatsızlık oluştu ve bu durumun Alevilerin CHP ve Kemalizmle ilişkisinde ciddi bir çatlağa dönüşmesi olasılığı ortaya çıktı. Nitekim bir Dersim Alevisi olarak Kılıçdaroğlu hasarı önlemek ya da sınırlamak için hemen bir manevra yaparak Öymen'i istifaya davet etti. Ancak CHP'deki "Kemalist Mollalar Konseyinin" kilit bir unsuru olan Öymen feda edilemeyecek kadar önemliydi. Böyle olunca konu bir an önce kapatılmaya çalışılırken, bir yandan da, vuruşarak geri çekilme misali savunma ve karşı saldırı argümanları sahaya sürüldü. Ne yani, Mustafa Kemal de mi faşistti?! İş öyle kolayca Mustafa Kemal'i sorgulama noktasına götürülemeyeceği için, onu işin içinden sıyırmak üzere eskiden beri kullanılagelen pespaye argümanlar hatırlandı.
Gerçek şu ki, Alevilerin yüzyıllardır bu topraklarda maruz kaldıkları baskılar sonucu içine düşürüldükleri çaresizlik onları ne yazık ki hayali bir Mustafa Kemal imgesine sarılmaya itmiştir. O kadar ki, Dersim katliamından kurtulmayı başaran az sayıda insanın kurtuluşu, Mustafa Kemal'i evliya haline getiren bir efsane ile açıklanmıştır. Sürrealite düzleminde seyreden bu efsaneye göre, katliamdan kaçanlar tepede haleler içinde beyaz at üzerinde duran Mustafa Kemal'i görmüşlerdi ve bu onların kurtuluşunun müjdecisiydi. Aleviler ve Kemalizm ilişkisini nitelemede zaman zaman telaffuz edilen "cellâdına âşık olma" hâlini herhalde hiçbir şey bundan daha iyi açıklamasa gerek.
Elbette Mustafa Kemal'i temize çıkarmak için sürrealite düzlemi dışında da düşünceler ileri sürülmüştür. Genel görüş şöyle formüle edilmeye çalışılmıştır: Yapılanlar, Mustafa Kemal ve İnönü'den bağımsız olarak, o zaman başbakan olan "sağcı" Celal Bayar ile "gerici" Genelkurmay başkanı Fevzi Çakmak'ın eseriydi! Hatta Mustafa Kemal'in, isyanın önderi Seyit Rıza'nın da dâhil olduğu idam mahkûmlarını affedeceği, ama bu ihtimali ortadan kaldırmaya azmeden işgüzar görevlilerin, hazret bölgeye gelmeden idamları alelacele gerçekleştirdiği masalı uydurulmuştur. Bunlara eşlik eden bir diğer hurafe de Mustafa Kemal'in o sırada hasta yatağında olduğu için güya gelişmelere müdahale edemediği, katliamın önünü alamadığıdır.
Mustafa Kemal neden bu idamlara karşı çıksın diye sorulduğu an tüm bu hikâye bir çırpıda çöker. Meselâ Mustafa Kemal idam cezasına mı karşıdır? Ya da kimseyi idam ettirmemiş ve bunun kategorik bir savunmasını mı yapmıştır? İsyan olduğunda idam yapılmaz diye bir tutumu mu vardır? Ya da Alevileri mi çok sevmektedir de bu durumda idamları önleyecektir? Mustafa Kemal ne idam cezasına karşıdır, ne idam uygulamasını yaptırmamışlığı vardır, ne isyan edenlere ve muhaliflere karşı sevecenlik göstermiştir, ne de Aleviler söz konusu ise idam engellemişliği vardır. Gerçek budur. Dersim isyanlarından önceki Alevi-Kürt isyanlarında, idam da dâhil Dersim'deki zulmün hemen tüm biçimleri aynen uygulanmıştır. Bırakın isyanı, Mustafa Kemal sıradan muhaliflerini bile idam ettirmede hiç tereddüt etmemiştir.
Olgulara geldiğimizde Mustafa Kemal'i işin içinden sıyırma gayretlerinin tümüyle trajikomik olduğu daha çarpıcı biçimde açığa çıkar. Tüm olgular, onun izlenen siyasetin başlıca mimarı, rehberi ve bizzat denetleyicisi olduğunu açıkça göstermektedir. Yukarıda onun 1 Kasım 1936'daki meclis açılış konuşmasında Dersim meselesini "korkunç bir çıban" olarak tarif edip, bu çıbanın "her ne pahasına olursa olsun temizlenip koparılması gerektiğini" savunduğunu zaten aktarmış bulunuyoruz. Ama bir de o sırada başbakan olan Celal Bayar'ın tanıklığına bakalım:
"Şimdi, Mareşal, Erkan-ı Harbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı), ben başbakanım. Atatürk malum... Üçümüz Dersim'de yapılan büyük ordu manevralarındayız. Manevranın da sonuna gelmek üzereyiz. Üçümüz bir arada ‘Ordunun emniyeti bakımından strateji ne olmalıdır?', onu görüşüyoruz. İkisi de Birinci Cihan Harbi'nde muharebe etmişler. Ben daha çok izleyiciyim. Malumatları geniş... Oradaki her şeyi biliyorlar. Hatta şahsen casusları bile biliyorlar. Dersim'in o halde kalırsa her zaman ordunun emniyeti bakımından tehlikeli olacağını görüşüyorlardı... O sırada biz konuşurken, Dersimlilerin jandarma karakollarımızdan üç-dört tanesini bastıkları haberi geldi. Atatürk'le göz göze geldik. Birbirimizi anlıyorduk. Atatürk benim yüzüme baktı. ‘Ne olacak?' dedi. Anlıyorum, orada emniyet tesis edilecek. Ne olursa olsun bana hitap edecekler. Hükümet reisi benim. ‘Anlıyorum efendim, bana hitap edişinizin manasını' dedim. Atatürk: ‘Sorumluluğu üzerime alıyorum, vuracağız Dersim'i' dedi ve vurduk..." (Tercüman, 17 Eylül 1986)
Solun tutumu
Bütün bunlar Dersim katliamını Mustafa Kemal'in dışında düşünmenin özellikle Aleviler nezdinde ancak hazin bir yanılsama olabileceğini açık biçimde göstermektedir. Ancak Kemalist rejimin katliamcı yüzünün açığa vurulmasından ve Alevilerle CHP ve esas olarak Kemalizm ilişkisinin bozulması riskinin ortaya çıkmasından rahatsız olanlar sadece statükocu burjuva güçler değil. Öymen'in sözlerinin yol açtığı durum nedeniyle Kemalizm yörüngesindeki sosyalist kesimleri de dert aldı. Düzen kendisini böylesine skandal biçimde ele vermişken, ellerindeki günlük yayın organlarında bu noktaya asılmak ve doğan durumu düzenin teşhirini ilerletmek, Alevi emekçilerin gözbağlarını çözmek için değerlendirmek yerine, geçiştirici, örtbas edici, CHP'yi ve Kemalizmi bırakıp AKP'ye vurmayı öne çıkaran, mazlumdan yana çıkmayı "geri ilişkileri savunma" olarak mahkûm etmeye çabalayan bir tutum izlediler. Bu işin kompetanı haline gelmiş olan SİP-TKP, Dersim sorununda Kemalist tezleri tekrarlayarak bataklıktaki yerini daha da sağlamlaştırmıştır.
Ama onlar bu yaklaşımı kendileri icat etmiyorlar, tarihsel öncellerinden miras alıyorlar. Örneğin tarihsel TKP'nin önde gelen şahsiyetlerinden olan İsmail Bilen'in 1937 Temmuzunda Rasim Davaz adıyla İsviçre'deki komünist yayın organı Rundschau'ya yazdığı konuyla ilgili makale Kemalizme yaltaklanmanın alçaltıcı bir örneğidir: "İki ayı aşkın bir zamandan beri Ankara hükümeti, Dersim bölgesindeki Kürt aşiretlerinin yeni bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor. Feodal unsurlar; Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır. Bu bölgeye geçtiğimiz yıl Tunceli adı verilmiştir. Dersim'in egemen katmanları, yürürlükteki yasalara rağmen, kendi yasadışı ayrıcalıklarını koruyabilmişlerdir. (…) Dersim'de devlet otoritesi sadece kağıt üzerinde kalıyordu. Feodal aşiret reisleri her fırsatta devleti hiçe sayarlardı. Bugün Kemalist hükümetin enerjik reformları yüzünden, kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodal unsurların ümitsiz bir direnişi ile karşı karşıya bulunuyoruz." (Komintern Belgelerinde Türkiye Dizisi – 2: Kürt Milli Meselesi, Aydınlık Yay., s. 82-84)
Önce 2. Enternasyonal partilerinin sonra da Stalinizmin dünya sol hareketinde yaygınlaştırdığı bu şoven yaklaşım, sahtekârca, ana halkayı oluşturan ulusal sorunu yok sayarak, meseleyi "feodal ilişkiler" meselesi haline sokmaya çalışmaktadır. Bu anlayış, özü enternasyonalist olan işçi sınıfı mücadelesini milliyetçilikle zehirleyerek haksız yere sosyalizmi ve Marksizmi lekeleyen acı bir mirası bugünlere bırakmıştır. Lenin'in öğrettiği gibi, bu sosyal şovenizm illetine karşı amansız bir mücadele yürütülmeden işçi sınıfının devrimci enternasyonalist davasının ilerletilebilmesi mümkün değildir.
* * *
Dersim politikaları hiç de geçmişte kalmış değildir. Çok daha modern askeri vahşet yöntemleriyle aynı politikalar, başta Dersim olmak üzere Kürt coğrafyasının genelinde hâlâ yürütülmektedir. Örneğin bugün Dersim çeşitli bahanelerle (ormanlaştırma, baraj yapımı vb.) insansızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Dersimliler hâlâ bu ülkede peşinen şüpheyle karşılanan insanlar konumundadır. Kimliğinde Tunceli yazan herkes polisin ve diğer devlet güçlerinin gözünde potansiyel düşman konumundadır. Birçok işletme, kimliğinde Tunceli yazanları sırf bu sebeple işe bile almamaktadır.
Dersim katliamı vesilesiyle patlak veren tartışmanın önemli bir faydası CHP'nin ve Kemalist rejimin katliamcı yüzünün belirginleşmesine katkı ise, belki daha önemli bir faydası da emekçi Alevi kitlelerle Kemalizm ve CHP arasındaki ilişkinin bir darbe alması olmuştur. Yavuz Sultan Selim'den bu yana yüzyıllardır Sünni gericiliğin her türlü baskılarına maruz kalan Aleviler, din esasına dayanmadığını düşündükleri Kemalist cumhuriyet rejimine bir kurtarıcı gözüyle sarılmıştır. Ama gerçekte bu rejimin demirbaş bir siyaseti Türkleştirme siyasetiyse, bir diğeri de Sünnileştirme siyasetiydi. Aleviler hakkında geniş kitlelerin bilincine yüzyıllar boyunca şırınga edilmiş iğrenç önyargıların kırılması için hiçbir şey yapılmadığı gibi, Maraş, Çorum, Madımak, Gazi Mahallesi gibi birçok örnekte görüldüğü üzere Alevilere yönelik katliamlar da tezgâhlanmaya devam edilmiştir. Hatta bugün bile Kemalizmin derin güçleri bir Alevi-Sünni çatışması çıkarmak için Alevileri hedef alan provokasyonlar tezgâhlamaya devam ediyorlar. Demek ki bu rejimin Alevilerin sorunları için bir çare olduğu hiçbir biçimde söylenemez.
Alevilere karşı işlenen suçlarda bütün düzen kesimleri suç ortağıdır. Nitekim çok geçmeden, tencere dibin kara seninki benden kara rezilliği başlamış bulunuyor. Bir oy deposu olarak rehin aldığı Alevi emekçi kitleler karşısında düştüğü nahoş durumdan sıyrılmaya çalışan ve bu kesimlerin muhtemel bir "Alevi açılımının" da yardımıyla AKP'ye kaymasına set çekmek isteyen CHP, işi pişkinliğe vurarak burjuva sağ partilerin Aleviler karşısındaki suçlarına vurgu yapmaya başlamıştır.
Tarih bugün ve gelecekle sıkı sıkıya ilişkili olduğundan aynı zamanda sınıf mücadelesinin de konusudur. Egemenler tarihi kendi çıkarlarına uygun biçimde yazarak, bunu başta resmi eğitim sistemi yoluyla çocukluklarından itibaren geniş kitlelere benimsetmeye çalışırlar. O nedenle geniş toplum kesimlerinin bilincinde bir ilgi yaratan bu tür skandallar, üstü örtülen tarihi gerçeklerin emekçilere mal edilmesi için bir fırsata dönüştürülmeye çalışılmalı.
Çağlayangil idam anını şöyle anlatıyor: "Son sözünü sorduk, ‘kırk liram ve saatim var, oğluma verirsiniz' dedi. Oğlunun asılacağını bilmiyordu. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa bağırdı: ‘Evladı kerbelayık. Bihatayık. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir' dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti, ipi boynuna geçirdi, sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve kendini astı."
Kaynak:
Marksist Tutum dergisi, no:57, Aralık 2009
Şüpheci Dinsiz
20-05-2020, 03:01
İbrahim Kaypakkaya'nın köylüyü topraklandırma hakkında Atatürk'ü suçlaması yanlış-eksik bilgiden kaynaklanıyor olabilir. Bildiğim kadarıyla Atatürk ve İnönü müspet yönde çaba sarfetmişlerdir. Ne var ki sonuç tam da Celal Bayar, Adnan Menderes gibi toprak ağalarının istediği gibi çıkmıştır. Bu konuda bir mesaj yazmıştım.
https://turandursun.com/forumlar/showpost.php?p=501677&postcount=5
--/--
Atatürk'ten bahsederken yalnızca Mustafa Kemal'den bahsetmiş olmuyorsunuz. Türkçü-İslamcı-Turancı İttihat Terakki ile beraber alınan kararlardan, yapılan eylemlerden de bahsetmiş oluyorsunuz.
Türkiye'nin şimdiki -her alanda perişan- durumundan sorumlu olan, o dönemlerde alınan Türkçü-Turancı-Sunni İslamcı kararlar ve yapılan tekçi asimilasyon uygulamalarıdır.
Çok uzun konudur. Kısaca anlatmak gerekirse, demokrasi hiç bir zaman olmadı, laiklik hiç bir zaman olmadı, bilim hiç bir zaman desteklenmedi, yalan tarihle-içeriksiz eğitimle Türk gazıyla çalışan kof bir nesil yetiştirildi, her zaman Türk milliyetçiliği ve Sunni İslam öne çıkarıldı, her zaman devlet kutsandı.
Cumhuriyetten önce Alman emperyalizminin gazına gelinerek Turancılık hayalleri peşinde koşuldu. Cumhuriyetten sonra ABD'nin kucağına binilerek Yeşil Kuşağın piyonu olundu. Endüstri hep yabancı tekellerin elinde oldu, madenler peşkeş çekildi, adım adım tarım bitirildi. Bunlar hep 'vatansever' kişilerce yapıldı.
Dağa çıkıp ulumakla veya dini kullanmakla veya zorbalıkla-mafyalıkla vatansever olunmuyor. Halk için bilim ile çalışıp üretmiyorsan, daha kolay-daha az zararlı-daha ucuz-daha kullanışlı nasıl üretirim diye çabalamıyorsan, halkım aç-açıkta kalmasın, refah içinde yaşasın diye çabalamıyorsan, halkın bir-birkaç kesimini yok sayıyorsan, onları eziyor-asimile ediyorsan, hukuku kasten oluşturmuyor, belirli bir ideolojinin-çıkar grubunun-dinin-mezhebin-tarikatın-aşiretin lehine işletiyorsan vatansever değilsindir, iri bir mafyasındır.
bilgivehis
20-05-2020, 04:15
Sonuc olarak Dalasmalar, Satasmalar, Yaftalamalar, Karalamalar yerine. BILGI PAYLASIMI ON PLANDA TUTARAK. Dogru tahlil ve Dogru tespitlerle yola cikarsak, INSAN OLMANIN OZELIKLERINI DE TASIMIS OLURUZ..
Burada doğru tahlil doğru tespit diyen sensin, iyi güzel ama alttaki yazıda buna uymayan yine sensin.
Atatürk faşist ve burjuva diyorsun, bu senin görüşün, senin doğrun ama gerçeklerin de mutlak olmadığını kişiye göre değişebileceğine saygı göstermeden kendi doğrunu dayatır nitelikte yazan yine sensin.
Hem Atatürkçüyüm hem Mustafa Suphi ve Kaypakkayacıyım.
Bunu anlamanı beklemiyorum, çünkü 70 yılından beri sırtsırta mücadele ettiğim yoldaşlarıma dahi anlatamadım. Ama anlatma gereği görüyorum, çünkü ben de sizin savunduklarınızın bazılarını yanlış buluyorum.
Hem Mustafa Suphi ve 14 Yoldasini Anacaksin!!! Hemde Onlari hunarca katlettiren Ataturk`u savunacaksin!!!!
Şu yazın sen art niyetli olmazsan dahi bana göre tamamen demogojiden ibaret.
Kapitalist bir devlet kurulurken Mustafa Suphi'nin komünistlik yapması kendi davasına kurşun sıkmaktır.
Daha kapitalist devlet dahi rayına oturmadan komünistlik yapmak ne demek, erken ötmek demektir.
Rusya feodal iken Lenin proleterya devrimi yapmaya kalksa doğru bulur muydun?
Hani sen demiyor musun "doğru tahlil, doğru tespit"?
O halde doğru tespit yapalım.
Mustafa Suphi'nin devrimci anlayışını ne yapalım, takdir etmeyelim mi?
Atatürk'ün devrime bir köprü oluşturduğu gerçeğini yok mu sayalım?
Atatürk kapitalist bir sistem kurdu diye o çok önemli köprüyü görmezden mi gelelim?
Kaypakkaya Atatürk'ü eleştirdi diye onu devrimci saymayalım mı?
Bugün sen her yerde Atatürk karşıtlığı yaptıkça dinci-faşist diktatörle aynı kulvarda buluşuyorsun.
O halde sana faşist mi demem gerekir?
Yarın devrim koşulları oluştuğunda ve meydana çıktığımızda seninle faşizme, kapitalizme karşı sırtsırta mücadele etmemiz mi gerek yoksa bu Atatürkçü veya bu Atatürk karşıtı deyip birbirimize mi sıkmamız gerek?
Neyse ben kendimi kimseye anlatamıyorum, benim bakışım galiba benimle bitecek gibi görünüyor.
Hem Sosyalizmi Savunacaksin!!!!! Hemde Ataturkcu Olacaksin!!!!!
Hem Mustafa Suphi ve 14 Yoldasini Anacaksin!!! Hemde Onlari hunarca katlettiren Ataturk`u savunacaksin!!!!
Hem Komunizmi Savunacaksin!!!! Hemde Turkiye Milliyetci ve Musluman Bir Ulkedir diyen, Komunizme Siddetle karsi cikan Ataturk`u savunacaksin!!!
Hem 1 Mayis Isci ve Emekci Bayramini Kutluyacaksin!!! Hemde 1 Mayis Isci ve Emekci Bayramini yassakliyan ve 1 Mayis Bahar Bayrami olarak resmi bayram yapan, Isci ve Emekci dusmanini Savunacaksin!!!!
Hem Turkiye Halklari Kardestir Diyecek ve Savunacaksin!!!!! Hemde Turkiye Turklerindir, Ne Mutlu Turkum Diyene vs vs gibi Irkci Sloganlarin mimari olan Irkci, Milliyetci Fasist Mantigi Savunacaksin!!!!!!!
Sonuc olarak HEM BEYAZ HEMDE SIYAH OLAMAZSIN.
HEM BARUT HEMDE ATES OLAMAZSIN. INFILAK OLURSUN PARCLARIN KALMAZ...
HEM SEN OLUR GORUNMEYE CALISIRSIN, HEMDE SENMISIN, SEN DEGILMISIN GORUNUMUNU VERMIS OLURSUN.....
Saygi ve Insani Sevgilerimle.
Baskoylu
20-05-2020, 06:42
Sayin Bilgivehis Dostun tepkilerine aciklik getirmekte yarar var sanirim.
Burada doğru tahlil doğru tespit diyen sensin, iyi güzel ama alttaki yazıda buna uymayan yine sensin.
Atatürk faşist ve burjuva diyorsun, bu senin görüşün, senin doğrun ama gerçeklerin de mutlak olmadığını kişiye göre değişebileceğine saygı göstermeden kendi doğrunu dayatır nitelikte yazan yine sensin.
Dayatmanin anlami. "birinin veya birilerinin ozellikle yersiz, haksız, savunmalarina, yalan yanlis bilgilerle doldurulmus tabularini savunmak adina yapilan haksiz isteklerine karsi direnmek, yalan yanlis idda ve isteklere, karşı koymak. eylemidir"
Ben veya siz veya bir baskasi, tartisilan bir konu konusunda yanlis yorum, tahlil ve tespit yapiyorsa, ona veya onlara karsi Belge, Delil, Canli Sahit vs vs belgelerle ortaya koyabiliyorsa, buna ragmen dedigim dedik, bildigim bildik, yapilan butun haksizliklar, yanlislar, olumsuzluklar ve insanligin kabul etmedigi cirkinlikleri tamamen kabul ediyor ve savunuyorum diyen bir mantik.
Belge, Delil, Canli Sahit ve farkli kaynaklarla ortaya koyulmasina ragmen, bunun anlami neyi teskil ediyorsa, halen savunulmaya calisiliyorsa, O Yapilananin sayip oldugu sifatin bir parcasi oldugunu savunmaktan baska bir aciklamasi yoktur.
Yanlis bilgilere sahip olmus olabiliriz, Yanlis ogretilmis olabiliriz, yanlis bilgilendirilmis olabiliriz, Ama KENDIMIZI YENILEMEK VE GELISTIRMEK ADINA ATACAGIMIZ ADIMIN ENGELLEYICISI KIM OLABILIR????
Sahip oldugumuz Gizli Irkcilik, Gizli Milliyetcilik ve Gizli Gericilik ten kaynaklandigi kesindir.
Ataturk ve Askeri Fasist Kadrosunun Cumhuriyetin kurulusundan sonra bana bir tane atilan dogru adimi soyleyin onun uzerine tartisalim.
ANAYASANIN HANGI SAYFASININ HANGI KANUN, HANGI ADALETIN SAVUNULDUGUNU ACIKLAYIN ONU TARTISALIM.
Anayasanin geneli ITALYA`dan Mussolini yasalari koyulmadigini savunabilirmisiniz?
Cumhuriyettin kurulusunda Anayasanin genelinde bana tek bir tane dogru ve guzel olan, Yani Fasist Mantigi Tasimiyan Bir tane ornek gosterin.
Istiklal Marsi!!!
Genclige Hitabesi!!!
Bunlar en iyileri goruldugunden dolayi Her Sabah okullarda cocuklara okutulmuyormu?
Genclige hitabesi tamami ile Irkci, Milliyetci Sovenist ve Fasist bir mantigin urunu degilmidir?
Ben Arastirarak Okuduklarimin Savunucusuyum, Kulaktan Dolma, Fasist Irkci, Milliyetci ve Gerici duzenin dayatmalarini, Bizzat yine bunlarin bizzat kendi tarihi belgeleri ile bunlarin sahip oldugu kimligi acikliyorsam, Haksiz Dayatmalari yapan benmiyim? yoksa Savunmaya Calistiginiz Fasist Duzenin Kendisimidir?
Elestirdigim veya Yargilamaya calistigim, sizin hem fikir olmadiginiz konuda, Ayni benim yaptigim gibi tarihi belge ve kaynaklarla gelmeniz dogru olan degilmidir?
Mustafa Suphi konusunda bilgi sahibi degilseniz! Arastirmak ve tarihi gercekleri ogrenmek sizin icin korkutucu ve urkutucumudur?
Cekez Ethem Olayini ogrenmek ve tarihi gercekleri ogrenmek korkutucu ve urkutucumudur?
Dersim Katliaminin Butun Gerceklerini Ogrenmek Sizin Icin Sevdiginiz, Taptiginiz, Kutsal Olarak Gordugunuz Kisi ve Onun Kurdugu Duzenin sahip oldugu gercekligi ogrenmek Urkutucumudur?
Bizzat Kendi Yaveri Olan Kocgiri, ve Karadeniz Katliaminda Basrol Oyniyan Topal Osmanin ugradigi Akibetin neye hizmet ettigini ogrenmek sizi cokmu korkutuyor?
Bu ve buna benzer yiginla olumsuzluklari ben uydurmuyorum, Tarihi Belge, Delil, Kaynak ve Canli sahitlerin iddalarini ortaya sergiliyerek, BU YAPILANMANIN SAHIP OLDUGU GERCEK KIMLIGI ACIKLIYORUM..
Guzel bir soz var, Sana Kor Olasin Demiyorum, Ama Kor Olmada Gor Gercekleri" soylemi tami tamina Turkiye`de yasiyan %90 Turkiye Halklarina tek tek soylenmesi gerekir, yoksa 1923 den bir adim ileri gidemezler...
1923 e kadar olan Kurtulus Savasinda Yasanmis Gercekleri bilseler yine dert degil... Kurtulus Savasinda, Dogru, Yanlis, Eksik, Fazlasi, Iyi veya Kotu her ne ise, sonucta kazanilmislar Turkiye Halklari icin olmaliydi. Kurtulus Savasinda, Laz, Cerkez, Yoruk, Ermeni, Alevi, Sunni, Kurt, Tatar, Arnavut vs vs herkes savasa katilmis herkes bedel odemistir. Sonuc olarak TEK DIN ISLAM, TEK MILLET VE TEK IRK TURK Olmasi yerine, TURKIYE HALKLARI OLMASI GEREKMEZMIYDI?
Ben size bir cok uluslu bir cok ulke siraliyabilirim. Hic Bir Ulkede Turkiye de olan hunarca katliamlar kadar katliamlar olmamistir.
Cumhurriyetin kurulusundan once Ataturk`e yonelik Elestirilerimi gosterebilirmisin?
Ataturk ile ayni donemde yasamis degilim. kisisel sorunlarim olamaz, Ama Turkiye Halklarin Her Bireyin Sinifsal ve Toplumsal sorunu var, gormek ve gosterilmek istenmiyor....
Ah Su Gizli Irkcilik, Gizli Milliyetcilik ve Gizli Gericilik varya!!!!! Basli basina bir KIZAMIK HASTALIGIDIR. bulasmiya dursun... vucut artik ona alismis, Eroin, Esrar, Sigara, Icki aliskanligi gibidir, birakmak istesede birakmaz, gormek istese de gormek istemez....
Hem Atatürkçüyüm hem Mustafa Suphi ve Kaypakkayacıyım.
Bunu anlamanı beklemiyorum, çünkü 70 yılından beri sırtsırta mücadele ettiğim yoldaşlarıma dahi anlatamadım. Ama anlatma gereği görüyorum, çünkü ben de sizin savunduklarınızın bazılarını yanlış buluyorum.
Hem Fasist, Hem Komunnist Olamazsiniz,
Cunku Birisi Irkci, Milliyetci, Gerici Fasist,
Diger Ikisi Marksist Leninist.
Hem IRKCI ve MILLIYETCI, Hemde "Yassasin Dunya (Turkiye) Halklarin Kardesligi" dusuncesine sahip olamazsiniz.
Fasizmin Anlamini isterseniz size acikliyayim, Siz kendiniz arastirirsaniz Turkiye`de FASIZMIN KURUCUSUNUN KIM OLDUGUNU DA OGRENMIS OLACAKSINIZ.
Beni Kibar ve Medeni Yaklasiminizla ART NIYETLI VE DEMOGOJI yaptigimi dusunmenizden dolayi, Fasist Nedir. Fasizm Nedir Aciklamalarim da size mantikli gelmiyebilir. Cunku kendinizi oyle sinirlandirmissiniz.
Sahi ya Hic Dusunmedinizmi?
Turkiye 1920 den sonra savasa girmedi... Yani 1nci Dunya savasindan sonra savasa girmedi....
Soviyetler Birligi, 1944-1945 de Adolf Hitlerin Saldirilarinda Ekonomi yerle bir oldu, Bir sure sonra ulkenin gelismesi
Almanya, 1945 de yerle bir oldu!! 1960 dan sonra akin akin isci aldi geldigi duruma bakin!!!
Japonya, Amerika, Cin, Kuzey Kore ve Guney Kore ile olan savaslardan sonra, gunumuzde sahip oldugu konum!!
Keza Fransa ve benzeri bir cok ulke super guc konumunda iken, sizce TURKIYE`NIN HALEN BU HALDE OLMASININ SEBEBI NE OLABILIR????
Bunun Aciklamasini da siz yapin. Yapin Ama gizli Irkciliginizi, Milliyetciliginizi bir kenara birakarak dogru tahlil yapmaya calisin...
2020 Yilindan sonra, butun Ulkeler aya fuzeye ucacak, Dunya Bos Kalinca, Hali ile Dunyaya Bedel Olan Turklere Kalacak!!!! Ne dersiniz!!!!
Saygi ve Insani Sevgilerimle.
Baskoylu
20-05-2020, 06:44
Faşizmin Panzehiri Devrimci Dirençtir
Unutulmasın ki, faşizm ve benzeri tüm olağanüstü burjuva rejimler işçi sınıfının mücadelesine, örgütlerine darbeler indirebilir fakat her ne yaparsa yapsın işçi sınıfını ortadan kaldıramaz. Onun tarihsel misyonunu yok edemez ve en karanlık günlerin içinden bile sınıfın duyarlı unsurlarının tomurcuklanmasını engelleyemez. 16 Nisan 2017 referandumu döneminde kendi sınıf çıkarları gereği "Hayır" diye haykıran çeşitli sektörlerden işçilerin ağzından dökülen şu sözler bu gerçekliği ne güzel anlatıyor: "Direnç çiçeğinin gülleri geç açar, çatlattığı kayadan su gürül gürül akar"!
Kapitalizmin sistem krizine bağlı olarak emperyalist savaşların yaygınlaştığı, dünya genelinde otoriterleşme eğiliminin yükseldiği, kitleleri derin bir huzursuzluk ve mutsuzluğa sürükleyen istikrarsız ve kaotik bir dönemden geçiyoruz. Kapitalizmin bu çürüme çağında, yoksul işçi-emekçi kitleler, yıkılmadığı sürece insanlığın başına daha nice belâlar saracak olan bu düzenin yoğunlaşan sömürü, baskı ve acımasızlığıyla karşı karşıya bulunuyorlar. Kapitalizm altında bu kara tabloyu pembe renklere boyayacak hiçbir mucize gerçekleşmeyecek! Dünyamızı ve insanlığı batağa sürükleyen bu çürümüş düzenden kurtuluşu mümkün kılacak yegâne yol, kitlelerin devrimci mücadelesidir.
Günümüzde çekilen acıların katmerleşerek büyümesinin başlıca nedeni, işçi-emekçi kitlelerin mücadeleyi yükseltebilecek bilinç ve örgütlülük düzeyinden henüz yoksun bulunmalarıdır. Fakat unutulmasın ki, dünya genelinde yakın gelecek için umutlu olmayı müjdeleyen yeni bir devinim yaşanıyor. Burjuva düzenin uzun süre genç kuşaklara enjekte ettiği "kapitalizmin ölümsüzlüğü" palavrası büyük çatırtılar eşliğinde çöküyor ve sistem krizinin yarattığı sarsıntıların içinden, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin genç kuşaklarının "kapitalizme ölüm" sloganları yükseliyor. Özetle günümüz dünyası, insanlığı gerici burjuva düzenlerin karanlığına sürükleyen gelişmelerin yanı sıra, aydınlık bir geleceği yaratacak olan mücadelenin yeşeren tohumları eşliğinde dönüyor. Türkiye, bugün dünya üzerinde olumsuzundan "örnek bir ülke" olarak öne çıkmış olsa da, tarihin bu geçici parantezi er geç kapanacaktır.
Benzerlikler ve farklılıklar
Bonapartizmden Faşizme adlı kitapta (Bkz. Elif Çağlı, Tarih Bilinci Yay., 2004) ve Marksist Tutum'da yer alan pek çok yazıda, gerek Bonapartist ve faşist rejimlerin gerekse Türkiye'de bu doğrultuda yaşanan gelişmelerin üzerinde uzun boylu duruldu. Burada yalnızca bazı hatırlatmalardan hareketle, günümüz Türkiyesindeki durumu aydınlatacak önemli noktalara kısaca değinelim. Öncelikle belirtmek gerekir ki, dünün Bonapartlarının veya Hitlerlerinin, bugünün Trumplarının ya da Erdoğanlarının iktidar koltuğunu ele geçirebilmelerinin asıl nedeni, onların diğer burjuva politikacıların yapamadıklarını yapmaya hazır, fütursuz kişilik özellikleriyle kendilerini öne fırlatmış olmaları değildir. Asıl neden, kapitalist sistemin içine yuvarlandığı olağanüstü koşullarda, burjuva düzenin "normal dışı" işleyişler için "normal dışı" kişilere duyduğu ihtiyaçtır. Derin krizler, iç veya dış savaşlar, sınıf çatışmasının sarsıcı dalgaları gibi çeşitli nedenlerle burjuvazi hegemonyasını parlamenter işleyişle sürdürmekte zorlandığında, yasama, yargı, yürütme yetkilerinin giderek bir kişide (tek adam) toplandığı olağanüstü bir rejim biçimlenir.
Burjuva siyasal yapılanmada, olağan parlamenter rejimden olağanüstü rejime geçiş öncesinde, mutlaka çeşitli gelişmeleri içeren bir "tırmanış" süreci yaşanır. İşçi-emekçi kitlelerin ve çeşitli demokratik muhalefet güçlerinin dirençli mücadelesiyle bu tırmanış durdurulamamışsa, süreç, olağanüstü rejimin kurulması ve siyaset tekelinin tek bir kişinin (duçe, führer, reis, başkan vb.) elinde yoğunlaşmasıyla sonuçlanır. Olağanüstü rejim, somut koşullara bağlı olarak Bonapartist ya da faşist diye tanımladığımız farklı biçimlerde yapılanabilir. Örneğin, Türkiye'de 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında yaşanan sürecin gözler önüne serdiği gibi, burjuva düzende Bonapartist otoriter rejimden totaliter rejime doğru bir gidiş yaşanabilir.
İşin gerçeğinde, burjuva düzenin olağanüstü siyasal biçimleri arasında uçurumlar yoktur. Çeşitli özellikleriyle ayrı ayrı kavrayabilmek bakımından değişik kavramlarla tanımlanan bu olağanüstü burjuva rejimler arasında elbet bazı farklılıklar mevcuttur, ama benzerlikler de büyüktür. Örnekse, rejimi sembolize eden tek adamın (führer, duçe, reis, kurtarıcı vb.) varlığında somutlanan yürütme tekeli, burjuva muhalefet dahil her türlü muhalefet kaynağına tahammülsüzlük, artan baskılar, değişik derecelerde devlet şiddeti gibi hususlar olağanüstü burjuva rejimlerin ortak özellikleridir. Yine de aralarındaki bir nüansa işaret etmek gerekirse, faşizm koşullarında tam anlamıyla totaliter bir iktidar yapılanmasının oluştuğunu söyleyebiliriz. Faşist iktidar, başka hiçbir odağa siyasal hak tanımamak üzere, kendi özel vurucu güçlerini, polisiye aygıtlarını da örgütleyip seferber ederek baskı rejimini tam anlamıyla pekiştirir.
Marksist teori, somut koşulları ve buradan türeyen farklılıkları hesaba katmadan, her zamanda ve her mekânda aynen tekrarlanacak kalıplardan oluşan bir dogma değildir. Marksizm, yaşamla ve mücadeleyle iç içe gelişen canlı bir eylem kılavuzudur. İşçi-emekçi kitlelerin mücadelesine yol gösterecek hazır reçeteler yoktur; Marksist teorinin ve tarihsel deneyimlerin ışığı eşliğinde somut koşulların titizlikle değerlendirilmesiyle yol belirlemek ve ana halkayı kavramak zorunludur. Faşizm söz konusu olduğunda da geçmiş çözümleme ve deneyimler donmuş kalıplar gibi algılanmamalı, günün somut koşulları çerçevesinde değerlendirilip gereken sonuçlar sentezlenmelidir. Yaşamın akışıyla uyuşan bu diyalektik çerçevesinde bugün Türkiye'deki siyasal rejimin özelliklerini irdelediğimizde, daha önce Türkiye'de yaşanan tepeden inme 12 Eylül askeri faşizmine oranla farklılıklar içerdiğini görürüz. Buna karşılık, zaman ve zeminden kaynaklanan pek çok farklılığı saklı tutmak koşuluyla, klasik örnekler olarak sivrilen İtalyan ve Alman faşizmiyle bazı benzerlikler içerdiğini de gözlemleyebiliriz.
İkinci Dünya Savaşı öncesinden başlayarak İtalya ve Almanya'da egemen olan faşist rejimler, Avrupa'yı sarsan emperyalist savaş, kriz ve işsizlik koşullarında yoksul kitleleri ölümüne aldatarak hüküm sürdüler. Kapitalist sistemin tepesinde yer alan mali sermaye çevrelerinden aldıkları esas destek bir yana, bu faşist diktatörlükler, yarattıkları "yalan imparatorluğu" sayesinde toplumun önemli bir bölümünü de yanlarına çekmeyi başardılar. Toplumun muhalif bölümünü ise burjuva devletin çıplak terörüyle bastırarak, yok ederek var oldular. Her iki örnekte de, faşist liderler daha önceki burjuva siyasetçilerin sergilediği elit görünüme oranla sanki halkın içinden çıkmış izlenimi vermeye özen gösterdiler. Faşist ekip, bu izlenimi sürdürmeye hizmet eden tutum ve davranışların üretimine hız verdi. Bu faşist rejimler bütünüyle kapitalist düzenin militarist giysilerini kuşanarak, ülkelerini emperyalist paylaşım maceralarına sürüklediler. Geniş kitleleri bu maceralarına alet edebilmek için, ırkçılığa, milliyetçiliğe, ayrımcılığa, ötekileştirmeye dayanan faşist bir propaganda dili yarattılar ve gündelik yaşamda bunu egemen kıldılar. Bu gibi hususlar İtalyan ve Alman faşizminin ortak özellikleri oldu. İşsiz ve yoksul halk kitlelerinin sırtına basarak yukarıya tırmanmaları nedeniyle de, bu rejimler "aşağıdan faşizm", "sivil faşizm" şeklinde değerlendirildiler.
İtalyan ve Alman faşizmi, İkinci Dünya Savaşının sonunda rakip emperyalist güçler ve özellikle Sovyet Kızıl Ordusu karşısında aldığı büyük yenilgi neticesinde yıkılıp gitti. Fakat İspanya'da 1936-1939 arasında yürüyen iç savaşta, devrimcileri de içeren "Cumhuriyetçi" cephenin yenilgisi neticesinde kurulan faşist Franco diktatörlüğü 1975 yılında onun ölümüne dek varlığını sürdürdü. Bu gibi gerçeklere rağmen, salt İtalyan ve Alman faşizminin yıkılışına dayanarak, burjuva sol "artık faşizm olmaz" dedi. Oysa tıpkı emperyalist savaşlar gibi, faşizm de, dara düşen kapitalist sistemin yoksul kitlelerin başına tekrar ve çeşitli biçimlerde musallat edeceği bir belâ olacaktı. Nitekim tarihin akışı içinde çeşitli Latin Amerika ülkeleri ve Türkiye, bu kez askeri darbeler biçiminde tepeden gelen ve burjuva düzenin parlamenter işleyişini açık biçimde feshederek iktidara kurulan askeri faşizm örneklerine sahne oldu. Netice olarak faşizmin sivil denileni de askerisi de, burjuva düzenin şu ya da bu derecede açık devlet baskısı ve şiddeti eşliğinde biçimlendirip sürdürdüğü olağanüstü rejimlerdi. Bunlar, burjuva diktatörlüğün parlamenter işleyişle dizginlenmemiş, fütursuz, kuralsız ve çıplak çeşitlemeleriydi.
Sivil faşizmle askeri faşizm, bir başka deyişle aşağıdan faşizmle tepeden faşizm örnekleri arasında, son tahlilde burjuva rejimin niteliği açısından özde büyük farklılıklar yoktur. Ancak buna rağmen, siyasal ve toplumsal yaşamda doğurdukları sonuçlar bakımından her biri kendi özgünlükleri temelinde incelenmeyi gerektiren deneyimler sergilemişlerdir. Burada birincisiyle ikincisi arasındaki önemli bir farklılığa işaret etmek yararlı olacaktır. Sivil faşizm örneklerinde, faşist güçler egemen demagojilerini o toplumda geniş kabul gören tarihsel-toplumsal temalardan hareketle oluşturarak süreç içinde aşağıdan kitle desteği sağlamakta ve bu sayede iktidara yürüyüp iktidara yerleşmektedirler. Bu çeşitlemelerinde faşizm, ortalama insanın nabzına göre verilen şerbet kıvamına getirilmiş (gerçekte acı) yalanlarla kendini "onların iktidarı" olarak yutturabilmektedir. Sivil faşizm, burjuva düzenin krizli dönemlerinde parlamenter işleyişin içinden çıkıp, onun zaaflarını kullanarak ve bu zaafları büyütüp parlamentoyu paralize ederek iktidara tırmanmaktadır. Eğer bu süreçte kendisine karşı duran muhalefeti bastırabilirse, parlamenter rejimin kurallarını tamamen bir kenara fırlatıp, kendi kurallarıyla (daha doğrusu KHK benzeri kuralsızlıklarla) iktidarını kurumsallaştırmaktadır.
Sivil faşizm örneklerinde parlamenter sistem, askeri faşist rejimin kuruluşunda olduğu gibi ani bir darbeyle lağvedilmediğinden, yarattığı toplumsal etki de farklıdır. Faşist iktidarın artık kurumlaştığı bir dönemeç noktasına dek, toplumun genelinde olağanüstü bir rejimin (faşizmin) iktidara yerleşmekte olduğu algısı zayıf kalmaktadır. Bu algı güçlenmeye başladığında ise, birilerinin dediği gibi "atı alan Üsküdar'ı geçmiş" olmaktadır.
Türkiye örneğinde görüldüğü üzere, askeri faşizm iktidar koltuğuna kurulur kurulmaz sağı ve soluyla sivil siyaset güçlerine ani bir darbe indirerek siyasi yaşamı açıkça sona erdirir. Ölümü gösterip sıtmaya razı etme misali, ülkedeki çatışmalı ortama son verdiği görüntüsü sergileyerek, kendi askeri diktatörlüğünün toplum tarafından ehven-i şer görülmesini sağlar. Sivil faşizmde ise durum biraz daha farklıdır. Ülkeyi kendi ilan ettiği olağanüstü hal yasalarıyla (KHK'larla) yönetmeye başlayan iktidar partisi, bu süreçte diğer tüm örgüt ve çevrelerin siyasetini adım adım boğma pahasına, kendi "sivil" siyasetini sanki normal burjuva rejim işliyormuş süsü vererek sürdürür. O nedenle de, toplumda, siyasi yaşam (artık bu biçimde de olsa!) devam ediyormuş gibi bir kabullenme hali egemen olur.
Sivil faşizm iktidara tırmanma kesitinde ve iktidarının ilk döneminde, özellikle işçi-emekçi kitlelerin mücadeleci örgütlerine seçmeli biçimde baskı-şiddet yöneltmekte, toplumun geri kalanına ise dokunmayacağı algısı yaratmaktadır. Kendi özel harekât güçleri eşliğinde gerçekleştirdiği "saray" veya "seçim" darbeleriyle iktidara tırmanan sivil faşizm, bu süreçte püskürtülmediği takdirde iktidara iyice yerleşmek için büyük fırsat kazanmış olmaktadır. Şu da bir gerçektir ki, zamana yayılmış biçimde ve dozu alıştıra alıştıra arttırılan faşist uygulamalar, faşizmin iktidara yerleşmesini engelleyecek geniş ve birleşik bir mücadelenin örülmesi sürecini pörsütmektedir.
Askeri faşist diktatörlükler tepeden inen darbelerle parlamenter işleyişi, sivil siyasi yaşamı, siyasal örgütleri ani biçimde ve açıkça imha ederler. Bunlar, işçi-emekçi kitlelerin mücadelesini şiddetle bastırmak üzere alenen devletin silahlı güçlerini seferber eder ve bu karakteristikleriyle tüm toplum tarafından (kendilerini destekleyen ve desteklemeyen kesimleriyle) tepeden inen olağanüstü bir rejim olarak algılanırlar. Askeri darbeler kendi mantıkları gereği önceden bildirilmeden "bir gece ansızın" tepeden inseler bile, bunların öncesinde de parlamenter işleyişin paralize olduğu ve toplumun adım adım adeta darbeyi bekler hale getirildiği bir tırmanış süreci yaşanır. İşte bu süreçte darbe tehdidine karşı yürütülecek ortak demokrasi mücadelesi yaşamsal önemdedir. Zira, burjuva devletin polisiye ve askeri gücünü, yani tankıyla topuyla vurucu ordusunu sokaklara indiren askeri faşist darbe gerçekleştiğinde, bir anlamda iş işten geçmiş olmaktadır. Kuşkusuz askeri faşist diktatörlükler de, darbe sonrasında iktidar koltuğuna iyice yerleşip kurumlaşmaları ve varlıklarını sürdürebilmeleri için, açık baskı silahının yanı sıra toplumu aldatacak faşist propaganda makinesini işletirler. Faşizmin ortak bir özelliği olarak, toplumun mücadeleci kesimleri açık baskı ve şiddet araçlarıyla bastırılıp hatta imha edilirken, ideolojik aygıtların seferberliği sayesinde kitlelerin bir bölümü korkutulup sindirilir, bir bölümü de kendi destekçileri kılınır.
Açık baskı yöntemi ve ideolojik propagandalarla kitleler ne denli bastırılıp veya kandırılsa da, askeri faşist rejim nihayetinde toplumun çoğunluğu tarafından geçici bir rejim, görevini tamamlayıp yerini tekrar olağan parlamenter işleyişe bırakacak bir dönem olarak algılanmaktadır. Oysa sivil faşist rejim, içteki muhalefetin büyümesi veya dış basınç, savaş yenilgisi gibi faktörlerin etkisi saklı tutulmak koşuluyla, faşist propagandayla kitle desteğini arttırdığı ölçüde ömrünü uzatabilmektedir. Sivil faşist rejim, demagojiyle kandırdığı kutba kendi anormalliğini normalmiş gibi benimseterek ve kandırmayı başaramadığı diğer kutbun değişim umudunu ise yarattığı baskı ve bezginlik atmosferinin içinde boğarak toplumu paralize eder. Askeri faşist rejim esas gücünü bizzat iktidar olan topun, tüfeğin, tankın yarattığı baskı ve şiddetten alırken, sivil faşizm de aynı baskı araçlarını kullanmakla birlikte, daha önemlisi ve tehlikelisi, geri kitlelerin sıradanlığını okşayan sinsi bir propagandayla geniş kitlelerin hücrelerine nüfuz eder. Bunu başardığı ölçüde de toplumun dokusunu bozunuma uğratır. Unutulmasın ki, tank ve toplar sokaklardan çekilip burjuva düzen olağan parlamenter işleyişe geri döndüğünde, askeri faşist rejim genel anlamda sona ermektedir. Yarattığı kurumların ve koyduğu yasakların kalıntıları bir yana, toplum yeni bir ruh haline bürünmektedir. Oysa sivil faşizmin, işçi-emekçi kitlelerin önemli bir bölümünü kucaklayarak yarattığı düşmanlaştırıcı kutuplaşmanın sonuçları daha zehirlidir. Geniş kitlelerin uğratıldığı dokusal bozunumun etkileri çok daha derin, kalıcı, uzun vadeli ve dolayısıyla tehlikeli olmaktadır.
Baskoylu
20-05-2020, 06:45
Türkiye'de olağanüstü hal ve sivil faşizm
Bonapartizmden Faşizme kitabının 2004 tarihli önsözü şu satırlarla sona eriyordu: "Bazı Avrupa ülkelerinde faşist partiler belirli düzeylerde yükseliş kaydediyor olsalar da, faşizmin bu ülkelerde henüz güncel bir tehdit boyutuna ulaşmadığı doğrudur. Ama yarın neler olacağı belli mi olur? Ekonomik krizlerin, yeniden paylaşım savaşlarının sarsıntılarıyla dönen, yabancı düşmanlığının, ırkçılığın tırmandırıldığı günümüz dünyasında, başı fena halde sıkıştığında kapitalist sistemin içinden yine faşizm belâsını çıkartabileceği gerçeği asla küçümsenemez."
Bu satırlarda yazılanları doğrulamak istercesine, ne yazık ki, Türkiye bir kez daha faşizm gerçekliğiyle yüz yüze gelmiş durumda. Ama bu kez 12 Eylül'dekinden farklı koşullarda ve farklı bir tarzda. Tek adamın otoriter yönetimi altında biçimlenen ve giderek kurumsallaşan bugünkü olağanüstü rejim, 12 Eylül askeri faşizminden çok, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa'da (Almanya, İtalya) yükselen sivil faşizm örneklerini hatırlatmaktadır. Bugün Türkiye'de egemen siyasal rejimin özelliğini ve olası etkilerini kavrayabilmek bakımından bu hususun göz önünde bulundurulması önemlidir. Diğer yandan daha önce de belirttiğimiz gibi, çeşitli örnekleri genel anlamda faşizm başlığı altında toplamak doğru olsa da, her bir rejim kendi özgünlükleri temelinde ele alınıp kavranmalıdır. Bu noktada belirtmek gerekir ki, ne Türkiye İtalya ve Almanya gibi bir Avrupa ülkesidir ne de bugün dünün aynısıdır. Yine de farklılıkları hesaba katarak bir karşılaştırma yapmak yararlı olacaktır. Türkiye'deki tek adam rejimi, parlamenter sistemin olağan işleyişinin içinden çıkarak, olağandışı yöntemlerle iktidarının önünü açmıştır. Haziran 2015 seçim sonuçlarıyla oluşan parlamento dengesi yadsınmış, parlamenter sisteme Kasım 2015 seçim darbesi indirilmiş ve bugünkü totaliter rejimin temelleri böyle atılmıştır.
Bugün Türkiye'de tek adam rejimi, geçmişteki sivil faşizm örneklerinde olduğu gibi, geniş kitlelerce kabul gören ve gündelik yaşamın içinde olağan kabul edilen temalar eşliğinde toplumun dokularına nüfuz ettiriliyor. Burada başrolü, 60'lar sonrasından başlayarak devletçi, milliyetçi ve mukaddesatçı bir öğreti temelinde tırmandırılan ve Türk-İslam sentezi denilen ideolojik tema oynuyor. Bu tema eşliğinde yürütülen propaganda ve kutuplaştırma siyasetiyle totaliter iktidarın yanına çekilen kitleler, toplumun diğer yarısına karşı düşmanlaştırılarak kindar kitlelere dönüştürülüyorlar. Elbet burada sorunun kaynağı, işçi-emekçi kitlelerin inanmış Müslümanlar olması değildir. Tersine, İslam faktörünün tek adam rejimi tarafından iktidara yerleşmeyi ve kurumlaşmayı sağlayacak bir kitle anahtarı olarak kullanılmasıdır. Altını çizerek belirtmemiz gerekir ki, işçi-emekçi kitlelerin olağan bir parlamenter işleyişte ortaya koyacakları şu ya da bu siyasal tercihten bağımsız olarak, kendi yaşamlarında zaten önemli kıldıkları din, bir toplumu faşizme sürüklemez. Fakat faşizme ilerleyen bir Bonaparte'ın bu amaçla kullandığı din faktörü, geniş kitlelerin tarihsel bir aldanma ve çarpılmaya uğrayıp, faşist rejimin destekçisi kılınmalarına pekâlâ hizmet eder.
Yoksulluk ve işsizlik bataklığının içinde kendi hallerinde yaşayan işçi-emekçi kitlelerin, acılarını dindirici bir ilaç gibi sarıldıkları sosyal bir olgudur din. Ancak, iktidarını yıkılmaz kılmanın peşindeki bir diktatörün elinde bir kitle aldatma aracına dönüştürüldüğü ölçüde, işçileri-emekçileri kötücül anlamda etkisi altına alan bir siyasallaşma niteliğine bürünür. Böylece, o yıllardır bildiğimiz sıradan iyi kalpli Müslüman işçi ve emekçiden, faşizmin destekçisi olacak kertede zehirlenmiş bir taraftar yaratılmak istenir. Bu noktadan bakıldığında açıkça görülür ki, iktidarını ağırlıklı olarak topunun-tüfeğinin yarattığı şiddetle sürdüren ve bu nedenle de ömrü o kadar da fazla olmayan askeri faşist rejime oranla, sivil faşist rejim toplumun derinlerine inen daha uzun dönemli bir tehlike kaynağıdır. Nihayetinde askeri olanı, toplumsal yaşama gündelik siyasal akışın "dışından" doğrultulan bir tehdit ve onun inanılmaz baskı-şiddet ve işkence mekanizmasının yarattığı korku imparatorluğu olarak hüküm sürer. Sivil faşizm ise, bazen sana tezgâh başındaki sınıf kardeşinden veya mahallendeki kapı komşundan yöneltilebilecek "olağanlaştırılmış" bir "iç" tehdit olarak varlığını sürdürecektir. Bu temelde sivil faşizm işçi ve emekçi kitleleri yalnızca korkutup sindirerek değil, daha da kötüsü onların bir bölümünün gözünü kör edip diğer bölümüne düşmanlaştırarak iktidarını kurumsallaştırabilir. Bugün Türkiye'de yaşanan budur.
Türkiye'de yaşanan sürecin bir özgünlüğü de, burjuva parlamenter işleyişten totaliter bir rejime adım adım geçişi yürüten partinin ve onun değişmez liderinin uzun yıllar boyunca toplumda tam tersi bir beklenti, yani demokratikleşme doğrultusunda iyimser bir beklenti yaratmış olmasıdır. Gerçekten de AKP'nin iktidar olduğu 2002 yılından 2010 sonrasında gidişatın değiştiği dönemeç noktasına ve hatta azalan ölçüde bile olsa neredeyse 2015 Haziran seçimlerine dek, bu iktidar toplumun geniş kesimlerinden pozitif beklentiler temelinde destek görmüştür. AB ülkelerindeki standartları yakalama, demokratikleşme, Kürt sorunu gibi kangrenleşmiş tarihsel sorunların çözümü, yıllarca geniş halk kesimlerini bezdiren askeri vesayet sisteminin tasfiyesi vb. şeklinde sıralayabileceğimiz bu pozitif beklentiler nedeniyle, AKP iktidarı kendini umutlu bir geleceği yaratan iktidar olarak lanse edebilmiştir. İşte böyle bir noktadan hareketle totaliter sisteme kayış, genelde işçi-emekçi kitlelere bu değişimi çaktırmayacak ve onların muhalefet duygularını köreltecek bir pörsütme süreci içinde yaşanmıştır. Bu nokta bugün Türkiye'deki durumu kavrayabilmek bakımından son derece önemlidir.
Kendi halindeki işçilerin-emekçilerin giderek totaliterleşen AKP iktidarını hâlâ kendi içlerinden çıkma ve kendilerini temsil eden bir iktidar olarak algılamalarına yol açan başat faktör, o işçi ve emekçilerin gündelik yaşamını bütünüyle esir alacak dozda kullanılan "din kardeşliği" faktörüdür. Bu nedenledir ki, aslında işçi sınıfının en yaşamsal ekonomik-sendikal haklarını gasp eden bir iktidar, henüz pek çok işçiye hâlâ "bizim iktidar" gibi görünebilmektedir. Kuşkusuz, milyonlarca işçi salt din faktörüne bakıp, çalışma koşullarının kötüleştirilmesi, sendikal ve ekonomik hakların gaspı, grevlerin yasaklanması gibi işçilere düşman uygulamaları peş peşe yürürlüğe koyan bir iktidardan hoşnut olacak kadar aptal değildir. Ne var ki, yaratılmış olan kutuplaşmadan beslenen taraftarlık psikolojisinin aşılabilmesi ve derinlerdeki hoşnutsuzluk duygusunun açık bir muhalefete dönüşebilmesi de öyle kolay değildir. Bunların başarılabilmesi, ancak sınıf devrimcilerinin sabırlı aydınlatma çabası ve pratiğin indireceği acı şamarlar sayesinde mümkün olabilecektir. Yıllarca sözde bir laiklik adına kitlelerin dinini baskılayan statükocu burjuva iktidarların karşısında, Erdoğan-AKP iktidarının kendini kitlelere din kardeşi olarak yutturabilmiş olmasının etkisi küçümsenmemelidir. Irk ve milliyet gibi faktörlere oranla Türkiye toprağında çok daha ortaklaştırıcı ve doğal kabul gören din faktörü, Erdoğan-AKP iktidarının bugüne dek bir anlamda işçi-emekçi kitleleri fazlaca huzursuz etmeden totaliterleşme yolunda ilerleyebilmesini sağlamıştır.
Türkiye'deki gidişat, yabancı yorumcular tarafından parlamenter rejimin kurumlarını çökerten karanlık bir dönem olarak tasvir ediliyor. Başkanlık rejiminin Türkiye'ye istikrar getirmek yerine, ülkeyi yoğun bir şiddet ve kaos sarmalına sürüklemesinin fazlasıyla muhtemel olduğu belirtiliyor. Gerçekten de, bölgede kızışan paylaşım savaşı ve Türkiye'yi fena halde etkileyecek kriz koşulları hesaba katılacak olursa, tek adam rejiminin böyle bir tarih kesitinde ve böyle bir ülkede istikrar yaratması mümkün değildir. Erdoğan büyük emperyalist güçler arasındaki rekabetten faydalanıp aradan sıyrılmayı düşünüyor. Fakat her defasında top direkten dönüyor ve iktidar bu güçlerle şu ya da bu şekilde çatışmalı konuma sürükleniyor. Bu rejim altında Türkiye'deki bu gidişatın değişmesi mümkün değildir.
Genel olarak faşist rejimler, olağan burjuva işleyişte rahatça yüzdürülen gemileri öylesine yakarak bilinmezliklere yol açarlar ki, onlar için tekrar olağan koşullara dönüş şansı yoktur. Hadi diyelim, askeri faşist rejim "vadem doldu, orduyu daha fazla yıpratmayalım" hesabıyla yerini kontrollü bir parlamenter işleyişe bırakarak çözülebilir. Ne var ki sivil faşist rejim, tüm kaderini "başkan"ın kaderiyle özdeşleştirmekte ve böylece daha ılımlı görünen politikalara manevra olanaklarını ortadan kaldırmaktadır. O nedenle de dış güçlerle arasındaki çelişkileri keskinleştirmekte ve ömrünün sona ermesinde, emperyalist güçler arası rekabetin bindirdiği basınç, savaş yenilgisi gibi dış faktörler önemli bir rol oynamaktadır. Dış tehditlerle yüz yüze geldiğinde, ömrünü uzatma çabası içinde ve gücü yettiği sürece başvuracağı yegâne çare ise, içte baskı ve şiddeti arttırmak olmaktadır. Türkiye'de bundan sonra ne gelişmeler olur, neler yaşanır, falcı değiliz bilemeyiz. Ama son derece açık olan bir gerçeklik var. Bu olağanüstü burjuva rejim devam ettiği sürece, işçi-emekçi kitleler bu rejimin bindirdiği ekstra baskı, şiddet ve demokratik-sendikal hak kayıplarından asla kurtulamayacaklar.
Bugünün Türkiyesine egemen olan somut gelişmeler temelinde dile getirmeye çalıştığımız tüm bu hususlar, kısa vadede insanın içini daraltan olasılıklara işaret ediyor olabilir. Ne var ki gerçeklik budur ve acı gerçekleri içeren bir siyasal-toplumsal tablo bu gerçeklerden kaçarak değil, tersine onları derinden kavrayan bir mücadeleyle değiştirilebilir ancak.
Tarih örnekliyor
Kapitalizmin ve tarihin ilerleyişi içinde pek çok ülkede burjuvazinin olağan yönetimi parlamenter rejim çerçevesinde kurumlaşmış ve burjuva demokratik işleyiş bu temelde biçimlenmiştir. Burjuvazinin bu yönetim biçimi kitlelerin parlamenter yolla yönetime "rıza" vermesini mümkün kılar ve burjuvazi hegemonyasını garantide gördüğü sürece burjuva düzen bu şekilde devam edebilir. Burjuva parlamenter rejimde kitlelerin seçime katılan partiler temelinde biçimlenen toplumsal "rıza" duygusu, olağanüstü rejimlerde yerini diktatörün dayattığı sözde referandumlara (plebisitlere) ve bu temelde arttırılmaya çalışılan "evet"lere terk eder.
Totaliter rejimi sembolize eden parti ve lidere karşı olan çeşitli siyasal parti ve örgütlerin muhalefet olanakları tepenin artan baskılarıyla giderek kısıtlanır ve rejimin yasal çerçevesi bakımından neredeyse yok edilir. Muhalefet üzerinde giderek yoğunlaştırılan baskıların yanı sıra, sonuçlarıyla rahatlıkla oynanan diktatoryal referandumların düzenlenmesi de olağanüstü burjuva rejimin önemli bir özelliğidir. Bu rejimin uygulamalarının en başta geleni de, toplumu asla kendi haline bırakmamak ve ideolojik aygıtları tam gaz çalıştırarak "düşmanlaştırma" kampanyalarını daha da derinleştirmektir. Bu kampanyalar, ülkeye ve içinden geçilen zaman dilimine bağlı olarak Yahudilere ya da Kürtlere, çeşitli azınlıklara, dinsel-mezhepsel farklılıklara düşmanlık biçimindeki çeşitli argümanlar eşliğinde yürütülür. Bu sayede işçi sınıfı ve emekçi kitleler bölünür ve önemli bir bölümü sanki kendi varoluşlarına ihanet edercesine, aslında kendi sınıflarının düşmanı olan bu olağanüstü burjuva diktatörlüğünün destekçisi olurlar.
Derin bir aldanma ve akıl tutulmasına sürüklendikleri için faşist diktatörlüğe onay veren işçi-emekçi kitleler, pozitif beklentilerden uzaklaşıp düşmanca tutumlar geliştirmenin yerleştirdiği bir negatif toplumsal tutumun batağında hastalıklı bir ruh haline sürüklenirler. Bu negatif ruh hali, bu kitleleri oluşturan bireylerin parlamenter rejimin işlediği olağan günlerde burjuva siyasetlere pozitif beklentilerle verdikleri "rıza" durumundan çok farklıdır. Unutulmasın ki, kişiyi kendi sınıf kardeşine düşmanlaştıran haksız ve kötücül bir tercihten güç alan bir "evet", neticede o onayı verenlerin ruhunu sakatlayan bir toplumsal davranıştır. Ruhu sakatlanıp komplekse kapılan kişi, normal koşullarda hararetle destekleyeceği doğrulara bile hastalıklı biçimde cephe alabilir. Bu gerçeklik, baskıcı rejimlerin yanılsamaya uğrattığı işçileri ve emekçileri, girdikleri yanlış yoldan döndürüp mücadeleye kazanabilmek için onlara ne denli ekstra bir sabır ve özenli bir dille yaklaşmak gerektiğini açıklar. Diğer yandan, işçilerin ve emekçilerin büyük yanılsamalar neticesinde faşist rejime verdikleri destek, süreç içinde o diktatörlüğün sonunu getirecek zayıf noktalar da içerir. Örneğin, yaratılan kutuplaştırma ve düşmanlaştırma temelinde bölünüp gerici rejimin destekçisi kılınmış işçi-emekçi kitlelerin önemli bir bölümünün iç dünyasında zamanla kaçınılmaz olarak bir hoşnutsuzluk ve huzursuzluk psikolojisi gelişecektir. Bu psikolojiyle, toplumun büyük bir bölümünün desteğini arkasına aldığıyla böbürlenip, bu durumun hep böyle devam edeceği yanılsamasına kapılan diktatörün psikolojisi arasında giderek büyüyen bir çelişki olacaktır.
Parlamenter rejim, bir burjuva iktidarın kitleleri olağan yöntemlerle ikna edebilmesine dayanır. Burjuvazinin hegemonyasını parlamenter ikna yoluyla sürdürebilme noktasından, "zor kullanma" yani açıkça "sopanın eşliğinde yönetme" noktasına kayması aslında burjuva düzen açısından bir güçsüzlük göstergesidir. Gerçekten de faşizm, dünya genelinde yaşanan kriz ve savaş koşullarına bağlı derin bir hegemonya krizinin yansımasıdır. O nedenle diyebiliriz ki, faşizm burjuva düzen açısından güçsüzlüğün içinde güç gösterisidir. Zaten diğer yolların tıkanmış olması nedeniyle iktidar olabilen faşizm, özellikle de sivil faşizm, bu iktidarından kendiliğinden feragat etmeyecektir. Bir başka deyişle, işçi-emekçi kitlelerin böyle bir iktidardan kolayına kurtulabilmeleri mümkün değildir. Son tahlilde sınıf mücadelesinin şaşmaz bir kuralı olarak denebilir ki, "zor"a dayanarak iktidarını sürdüren, çeşitli iç ve dış faktörlerin etkisinin büyüttüğü mücadeleyle "zor" ile gider!
Tarihten ders almak gerekirse, Fransa'da 2 Aralık 1851'de yeğen Bonaparte parlamenter işleyişi bir hükümet darbesiyle sona erdirip iktidara yerleşmişti. Bonapartizm diye adlandırılan bu diktatörlük, toplumda yarattığı tüm korkuya ve taraftarlarının tantanasına rağmen, olağanüstü rejimlerin geleceğinin ne denli karanlık olduğunu somutlayarak tarihin çöplüğüne fırlatıldı. Fransa'nın üstünlüğünü kanıtlama düşleri eşliğinde ülkesini Prusya ile savaşa sürükleyen imparator Bonaparte, uğradığı yenilgi sonucunda teslim olmuş ve imparatorluk tahtından alaşağı edilerek Fransa'da yeniden cumhuriyet ilân edilmişti. Kısa vadeden bakıldığında işçi sınıfının devrimci mücadelesini bastıran bu olağanüstü burjuva rejim, pek de uzun sayılmayacak bir vadede –şu diyalektiğin işine bak– kendisini yıkacak devrime davetiye çıkartmıştı! 1871'de işçi sınıfının devrimci mücadelesinin harı içinde Paris Komünü iktidarı vücut bulurken, Marx'ın Bonapartist rejime dair kehaneti de gerçekleşiyordu.
1852 Martında Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i adlı ünlü eserinin son satırlarını yazmaktaydı Marx. Yeğen Bonaparte'ın bütün burjuva ekonomisinin altını üstüne getirdiğini, burjuva hükümet mekanizmasından hükümet mekanizması halesini çekip çıkartarak, onu hiçe sayarak, onu aynı zamanda hem rezil hem de gülünç ederek bizzat düzen açısından kanunsuzluk, normsuzluk yarattığını belirtiyordu. Tek adam rejimi kuran yeğen Bonaparte, çarmıha gerilme sırasında İsa'nın giydiği giysiye Hıristiyan kitlelerin tapınma adetini, Napoléon sülalesinin imparatorluk pelerinine tapınma olarak tazelemeye koyulmuştu. Marx bu örneğin eşliğinde söz konusu satırlarını bitirirken, Bonapartist diktatörlüğün geleceğine ilişkin tarihe şu unutulmaz notu düşecekti: "Ama imparatorluk pelerini en sonunda Louis Bonaparte'ın omuzlarından düştüğü gün, Napoléon'un tunçtan heykeli, Vendôme dikilitaşının tepesinden gümbürtüyle devrilecektir." Tarih Marx'ı doğrulamak istercesine hükmünü icra edecek ve amca Bonaparte döneminde Paris'e dikilmiş olan Napolêon heykeli 16 Mayıs 1871'de, Paris Komünarlarının emriyle yıkılacaktı.
Evet, Bonapartizm ya da faşizm gibi olağanüstü burjuva rejimler işçi-emekçi kitlelerin haklarını tırpanlayarak ve onların mücadele örgütlerine darbeler indirerek kısa dönemde burjuva düzenin işlerini yoluna koymuş gibi görünebilirler. Ne var ki, aslında burjuva düzenin ipliğini pazara çıkartarak adeta devrimi de kendi elleriyle davet etmiş olmaktadırlar! İşte günün karamsarlığına inat, tarihe bir de buradan bakmak gerekir. Nitekim Türkiye'de son süreçte yaşananlar yeğen Bonaparte'ın hikâyesinin birinci bölümünü çok çarpıcı biçimde somutlarken, tarihin köstebeği derinden derine ikinci kısmı için toprağın altını kazmakla meşguldür. Bonaparte'ın tam bir iktidar sarhoşluğuyla giriştiği Prusya'ya saldırı macerası nasıl ki onun sonunu getirmişse, günümüz benzerleri de iştah duydukları emperyalist maceralarla aslında kendilerini köşeye sıkıştıracak dış ve iç faktörleri geliştirmektedirler.
Direnç Çiçeğinin Gülleri
Türkiye'de işçi sınıfı bugün yürürlükte olan olağanüstü burjuva rejime karşı, tarihteki başka örneklerde tanık olunduğuna benzer bir şekilde ayağa dikilmiş değildir. Toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan ve aslında demokrasi mücadelesinde de başı çekmesi gereken işçi sınıfı, ne yazık ki, henüz 12 Eylül askeri faşizminin günümüze uzanan tahribatından kurtulamamışken, bu kez sivil faşizmin baskılarıyla yüz yüze gelmiştir. İşçi sınıfının devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyi, 1980 dönemecinden bu yana, önce içte askeri faşizm daha sonra da dışta Sovyetler Birliği'nin çökmesi ve dengelerin değişmesi gibi çeşitli faktörlerin etkisiyle can acıtıcı kertede gerilemiştir. Devrimci siyasal örgütlülük bir yana, sınıfın sendikal örgütlenme düzeyi ve de mevcut sendikaların mücadelecilik düzeyi yerlerde gezinmektedir. Zaten AKP'nin işçi sınıfı üzerinde onca etki kurabilmiş olmasının nedeni de bu gerilemenin yarattığı büyük bilinç kaybı ve çıkışsızlık ruh hali olmuştur. Bu tabloya bir başka gerçeği daha eklemek gerekir. AKP'nin demokrasi ve reform vaatlerinde bulunduğu yıllar boyunca pozitif görünen faktörlere bakarak onu izleyen işçiler, daha sonra AKP-Erdoğan iktidarının tamamen baskıcı ve işçi haklarına düşman bir yöne dümen kırdığını henüz kavrayabilmiş ya da kabullenebilmiş değillerdir. İşte işçi sınıfı mücadelesinin ilerletilebilmesi için belirlenmesi gereken ana halka, tüm bu somut koşulların tahlilinden türetilmek durumundadır.
Diğer yandan altını çizerek belirtmek gerekir ki, toplumun yarısından fazlasında totaliter Erdoğan-AKP iktidarına karşı önemli bir karşıtlık ve hoşnutsuzluk duygusu mevcuttur. Kuşkusuz bu iktidara karşı mücadele duygulara dayanarak değil, bu muhalif duyguları aktif mücadeleye dönüştürecek bir örgütlülük sayesinde ilerletilebilir. Bugün Türkiye'de, ezilen ulusun demokratik mücadelesinden ona destek veren birleşik demokratik muhalefete, baskıları hapisleri göğüsleyen gazetecilerden, akademisyenlerden çeşitli aydınlara dek, totaliter iktidara karşı yükseltilen demokrasi mücadelesi son derece önemli ve kıymetlidir. Ama bu kadarı yeterli değildir. Mevcut anti-faşist muhalefete işçi sınıfının devrimci mücadelesini katmadan kalıcı başarılar elde etmek mümkün olmayacaktır.
Unutulmasın ki, faşizm ve benzeri tüm olağanüstü burjuva rejimler işçi sınıfının mücadelesine, örgütlerine darbeler indirebilir fakat her ne yaparsa yapsın işçi sınıfını ortadan kaldıramaz. Onun tarihsel misyonunu yok edemez ve en karanlık günlerin içinden bile sınıfın duyarlı unsurlarının tomurcuklanmasını engelleyemez. 16 Nisan 2017 referandumu döneminde kendi sınıf çıkarları gereği "Hayır" diye haykıran çeşitli sektörlerden işçilerin ağzından dökülen şu sözler bu gerçekliği ne güzel anlatıyor: "Direnç çiçeğinin gülleri geç açar, çatlattığı kayadan su gürül gürül akar"! Kapitalist toplumda işçi sınıfının mücadele dinamiğini Marksizmin diyalektik kavrayışı çerçevesinde dile getiren bu sözler, içinden geçmekte olduğumuz gericilik günlerinde daha da önem kazanıyor. Bu karanlık dönemin ilânihaye devam etmeyeceğinin bilinciyle ve Marksizmin tarihsel iyimserliğinden alınan güçle mücadele ilerleyecektir. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın!
Baskoylu
20-05-2020, 07:29
Sizin göreviniz beni çözmek,
benim ise bağlı bulunduğum partime,
yoldaşlarıma ve halkıma olan görevim sır vermemektir.
O zaman burada herkes kendi görevini yapıyor,
neden küfür ediyorsunuz?
Gulasor
Bilmem nasıl başlamalı?
Ne demeli,
Nasıl etmeli, Gulasor?
Dün gece yoldaydım,
Arka koltukta kırk numarada
Dimdik uyuyamadım.
Akıp giden arabanın seyrine uyan
Düşlerimi anlatmak istiyorum sana...
Geleceğin düşü ne kadar güzel,
Ve ne kadar ince...
Düşlerim, kıpırdayan, daldan dala konan
Bir serçenin canlılığını, kıvraklığını
Ve hareketlerindeki karmaşıklığı andırıyordu.
Ama bu düşler hayal değil!
Olacak ve olması gerekenin beynime yansımasıydı.
Bazen, en barbar gericiliğin, zülmun ve acının
Özgürlük türkülerini dindiremediği
Munzurun, Torosların doruklarındaydım.
Ateşler yakılı, mavzerler çatılı
İçimdeki ateşle, doğanın o dondurucu soğuğu
Birbirine karşı savaşıyor.
Nöbetteki yoldaş da
İnceden inceye bir türkü tutturmuş:
"De lori, lori, berxamın lori"
Bir iç geçiriyorum derinden,
Nedendir bilmem
302 Mercedesin artan hızına uyuyor düşlerim.
Bir baskındayım bazen,
Elimde dünya gericiliğine kan kusturan
Halkların silahı!
Kendimi yivle set arasında dönen,
Ve döne döne düşmanın ciğerlerini dağlayan
Kızıl kurşunlarda hissediyorum.
Toroslardan geçiyoruz.
İnce Memedi düşünüyorum.
Kel Abdi'yi, Memedin gün batmadan
Anafartaları aşan kanatlı atını,
Hatçe'ye olan aşkını...
Sonra,
Sonra, sen geliyorsun aklıma,
Seni düşünüyorum Gulasor!
Al yanağını,
Bal dudağını
Zülüf saçını,
O minicik yüreğini düşünüyorum.
Bildiğin tek Kürtçe cümle geliyor aklıma:
"Ez buka Kurmancanım"
İçin için gülüyorum...
Uyumuşum, çok kısa bir süre,
Şimdi buradayım...
Anandan aldım haberi, yakalamışlar seni.
İçim buruk, yüreğim çok daha katı.
Üzülmedim diyemem, üzüldüm.
Ama, yanıp yıkılmadım...
Bilmem, biliyor musun?
Düşman zindanda yenilmez diye düşünme hiç,
Hatırla İbrahim'i,
Mehmet Zeki'yi,
Orhan'ı!
Daha kurumadı Cihan'ımızın kanı
Haykır sancağımızdaki kızıl şiarı!
Açıktan olmasa bile,
İçten içe:
"Gerillalar Ölmez, Yaşasın Halk Savaşı!"
Sana diyeceğim şu ki:
Sen olmasan da, olur.
Ama,
Olmanı istiyorum Gulasor
Otoriter Kemalist
20-05-2020, 10:04
Atatürk kişilik olarak müthiş bir beyin ve asker ayrıca devlet adamı ancak birilerinin tekelinde kalmış sorun bu.
Evet 1960'lardan beridir zaten senin gibi solperen sahte Atatürkçülerin tekelinde. Atatürk ilkelerini reddettiğiniz halde bir de üstüne millete Atatürk'ü öğretmeye kalkıyorsunuz. Sizin yüzünüzden milliyetçilik denince kimsenin aklına CHP gelmiyor bile. Milliyetçilik sizin yüzünüzden çomarlara kaldı.
Ben onu bunu bilmem
Bizim gözümüzün görmesini kulaklarımızın duymasını sağlayanlar İBO-MAHİR-DENİZ lerdir.
Onlar Bize Otariter Kemalistleri- Totoliter Kemalistleri- Faşist Kemalistleri gösterdiler.
Bu yetmedi yoldan dönenleri yoldaşını satanları ideallerini değersizleştirenleri de gösterdiler Onlar Mustafa Suphilerin yolu yürüdü bizler de de o yolu yürümemizi sağladı
Onları saygı ve hürmetle anıyorum ki bütün Türkiye halkları da anıyor. Onlardan sonra bir çok çocuk doğdu Adlar Mahir di İbo du Deniz di.
Şan olsun onların davalarına ve o davaları sürdürenlere. Lanet olsun yoldan dönenlere Bu yolun zor olduğunu engebelli olduğunu onlara bektaşiler öğretti onlar da bize öğretti Onlar onlara açılan modern dünyanın haksızlıklarına karşı çıktı sınıfsal sömürüye karşı çıktı eşitlik özgürlük meşalesini yaktı Köylünün ağaya işçinin patrona karşı çıkması için yol gösterdi .
Dönenler dönsün biz dönmeyiz yolumuzdan dediler Tıpkı Pir Sultan Abdal gibi.
Sizin yüzünüzden milliyetçilik denince kimsenin aklına CHP gelmiyor bile. Milliyetçilik sizin yüzünüzden çomarlara kaldı.
Evet
Kenan Evren geliyor-Alpaslan Türkeş geliyor- Doğu Periçek geliyor. ***12 mart- 12 eylül İşkencecileri ***geliyor
Otoriter Kemalist
20-05-2020, 10:50
Ben onu bunu bilmem
Bizim gözümüzün görmesini kulaklarımızın duymasını sağlayanlar İBO-MAHİR-DENİZ lerdir.
Onlar Bize Otariter Kemalistleri- Totoliter Kemalistleri- Faşist Kemalistleri gösterdiler.
Bu yetmedi yoldan dönenleri yoldaşını satanları ideallerini değersizleştirenleri de gösterdiler Onlar Mustafa Suphilerin yolu yürüdü bizler de de o yolu yürümemizi sağladı
Onları saygı ve hürmetle anıyorum ki bütün Türkiye halkları da anıyor. Onlardan sonra bir çok çocuk doğdu Adlar Mahir di İbo du Deniz di.
Şan olsun onların davalarına ve o davaları sürdürenlere. Lanet olsun yoldan dönenlere Bu yolun zor olduğunu engebelli olduğunu onlara bektaşiler öğretti onlar da bize öğretti Onlar onlara açılan modern dünyanın haksızlıklarına karşı çıktı sınıfsal sömürüye karşı çıktı eşitlik özgürlük meşalesini yaktı Köylünün ağaya işçinin patrona karşı çıkması için yol gösterdi .
Dönenler dönsün biz dönmeyiz yolumuzdan dediler Tıpkı Pir Sultan Abdal gibi.
Kemalizm'e karşı isen ve CHP'li değilsen neden millete Atatürkçülük ve CHP'lilik dersi vermeye kalkıyorsun?
tolonbey
20-05-2020, 12:21
iste böyleee,
Kemalizmi OGLANCI OSMANLINNIN Torunlari sevmez.
-
Kemalizmi dini kurulus adliyerleri acip buralarda sözde eyitilen kiz ve erkkek cocuklara cokca tecavüz edenlerde sevmez.Cünkü tekkelere,takkelere izni yoktu ATATÜRKÜN.Biliyordu buralarda ne dolaplar döndügünü.
-
Kemalizmi Allahi peygemberler baldirindan taniyacak sözüne inananlarda sevmez sevmez cünkü KIT USLULARDIRLAR bunlar,Allahin nee baldiri vardir nede bacagi.Bunlar kemalizmi düsman gören AZILI TANRI tanimazlardir.
-
Atatürküü,kuran Muhammedin sözüdüre inananlarda sevmez.
-
Atatürkü ibrahim ,musa,Muhammet ilk müslümanlar olduguna inananlarda sevmez.bunlarin arasinda binlerce yill farki var.Sonra ilk müslüman ne iBO ne MUSODUR ilk müslüman Muhammeddir.Bunlarin ücü birden ilk müslüman olduguna inananlarda Atamizi sevmezler.Hem ibrahim hemide MUSA yahudu peygamberidir,müslüman deyillerdir,Allahim sen bunlara AKIL vermedinmi?Böyle düsünenlere.
-
Peygamberlerini kizlarina ZEHiRLETiP kizlarina öldürttüren ÖMERi ,EBUBEKiRi sevip bunlara babamiz kizlarinada anamizz diyenlerde ATATÜRKÜDE sevmezler bu GERI ZEKALILAR PEYGAMBERIDE sevmezler.Cünkü bu dört katilli seviyorlar.
-
Islamin peygamberini öldürten ve öldürenleri seven tabiki peygamberide sevmeezler.
-
Peygamberin zehirlenerek öldürüldügünüü bilen kac kisi varki.Bunu müslümanlara bildirmeyen müslümanmidir bunlar?
Tabiki degildir.
-
Pekiiii peygamberinin zehirlenerek öldürüldügünü bilmeyen islamdan neyi bilebilirki.
Bu iki dümbelek peydamberin cesedi kaldirilmaya bile katilmamistir.
Bunlari dinlerinin büyügü sananlara ne demeliyiz biliyormusunuz.?
-
Bunlarin sevgiside kendilerinin olsun.Bunlarin hicbirseyinin insana zarardan baska birseyleri olmaz..
Atatürkü ,60.000 türkmeni öldürüp garilarini askerlere dagitanlarii sevenlerde sevmezler.
Yaniiii ATATÜRKÜ FELLAH marazina yakalananlar sevmez .
-
Peygamberini öldürttenleri,öldürenlerin sevenlerin sevgisine intiyacimizz yoktur.Peygamberi öldürenleri taniyamiyanlar bilemiyen O KAFAYLA kimseye ZARARDAN baska birsey veremezler.DiNiniZi iyi taniyinn.Tanimak neyle olur?Yalan yanlislari dinlemekle olmaz.USUMUZLA gercekleri okumakla olur.
Islam dünyasinin 1400 yildir daha peygamberlerinin öldürükdügünden habarlari bile yok.Bu ne MUHTESEM dürüstlük.
Kemalizm'e karşı isen ve CHP'li değilsen neden millete Atatürkçülük ve CHP'lilik dersi vermeye kalkıyorsun?
Ne o alındın mı, Yoksa sen utangaç CHP li misin. Ama sen Perinçek çi sin.
Milliyetçilikten söz ediyorsun Kemalizmden. Bak biz kemalistleri 12 martta gördük 12 eylül de de gördük.Senin anlayacağın Kemalistlerin her türünü her boyasını yaşamış görmüş bir insan olarak. Tecrübelerimi paylaştım.
Ben CHP ye ödünç oy veren seçmen olarak. CHP keşke kemalist olmasa ama ne yazık ki Kemalist. Bir türlü Sosyal Demokrat olamadı...Atatürk ü devlete bir bıraksalar Sosyal Demokrat olacaklar.
Otoriter Kemalist
20-05-2020, 13:04
Ne o alındın mı, Yoksa sen utangaç CHP li misin. Ama sen Perinçek çi sin.
Milliyetçilikten söz ediyorsun Kemalizmden. Bak biz kemalistleri 12 martta gördük 12 eylül de de gördük.Senin anlayacağın Kemalistlerin her türünü her boyasını yaşamış görmüş bir insan olarak. Tecrübelerimi paylaştım.
Ben CHP ye ödünç oy veren seçmen olarak. CHP keşke kemalist olmasa ama ne yazık ki Kemalist. Bir türlü Sosyal Demokrat olamadı...Atatürk ü devlete bir bıraksalar Sosyal Demokrat olacaklar.
Dalga geçiyor olmalısın.
(Y)CHP'nin neresi Kemalist? Kılıçdar ile birlikte CHP tam da sizin istediğiniz gibi gerçek sosyal demokrat bir parti haline gelmiştir. (Y)CHP'nin içinde Kemalist kaldıysa bile onlar da azınlık ve güçsüz durumdadır.
Adamlar İbrahim Kaypakkaya'yı, Seyit Rıza'yı anıyor diyorum. Daha nasıl Kemalizm'i reddetsinler?
bilgivehis
20-05-2020, 20:17
Ataturk ve Askeri Fasist Kadrosunun Cumhuriyetin kurulusundan sonra bana bir tane atilan dogru adimi soyleyin onun uzerine tartisalim.
Sana verdiğim cevabın içeriğini anlamadın veya anladın içindeki Atatürk kini nedeniyle cevabımı dolduracak cevap yerine konuyu yine Atatürk'e getirdin.
Örneğin:
Ben sana diyorum ki, Aleviler dini bir tarikat olarak anılır ama diğer yandan da çağdaş, modern, ilerici bir halktır.
İşte ben Alevilerin dini tarikat tarafında takılı kalmam, onların ilerici tarafını da ciddiye alır ve saygı duyarım diyorum.
Sen ise "Nasıl olur, onlar dinci bir tarikattır, bir ateist olarak onları nasıl savunursun!?" diyorsun.
Aynen bu örnekteki gibi davranıyor ve düşünüyorsun ama öyle tahmin ediyorum ki, saplantına takılı kalmandan dolayı kendin dediğin "doğru tahlil" sözüne kendin uyamıyorsun.
Bir başka örnek verelim, sen Atatürk karşıtısın ben de Atatürkçüyüm.
Sen Atatürkçü olduğum için beni faşist olarak görürsün.
Ben ise senin Atatürk karşıtlığını devrim meydanında bir kenara koyar devrimci tarafını ön plana alırım.
İşte ikimizin devrimci anlayışı budur.
Senin kılçıksız, pürüzsüz devrimci anlayışın gerçek yaşama uygun değil, çünkü hiç kimse yüzde yüz aynı düşünmez, insanın doğasına aykırıdır.
Örneğin sana göre Deniz Gezmiş faşist, çünkü Atatürkçü.
Oysa Kaypakkaya da Gezmiş de gerçek bir devrimci önderleridir, yani ikisinin de hedefi devrim, ikisinin de düşmanı kapitalizm.
Biz sana devrimciliğin yaşam koşullarına göre nasıl olması gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz ama sen her defasında kırık plak gibi konuyu hep Atatürk'e getirmeye çalışıyorsun.
Atatürk'ü tartışmak bugünün meselesi değil, haydi hep birlikte önce devrim yapalım, sonra oturur Atatürk'ü tartışırız
Bence şu tayyiple aynı kulvarda olmaktan çık, devrimci tarafına yoğunlaş, kendine yazık ediyorsun.
Senin kılçıksız, pürüzsüz devrimci anlayışın gerçek yaşama uygun değil, çünkü hiç kimse yüzde yüz aynı düşünmez, insanın doğasına aykırıdır.
Bekara karı boşamak kolaydır değil mi dayı. Herkes herkese faşist deyip duruyor, geçenlerde sende bana diyordun. Faşist olmak, diyenleri baz alınca iyi bir şeydire gidiyor, çünkü anlaşılıyor ki, bunu diyenlere bakınca artık bir gereksinimdir. Şimdi kendi aranızda faşistleşiyorsunuz, o sana sen ona bazen birileri herkese bazen herkes birisine..
Şu takılı plak demende çok doğru, bazıları ne dersen de aynı tonlamayla sürekli aynı şeyi tekrar ediyorlar.
Otoriter Kemalist
20-05-2020, 23:34
Bekara karı boşamak kolaydır değil mi dayı. Herkes herkese faşist deyip duruyor, geçenlerde sende bana diyordun. Faşist olmak, diyenleri baz alınca iyi bir şeydire gidiyor, çünkü anlaşılıyor ki, bunu diyenlere bakınca artık bir gereksinimdir. Şimdi kendi aranızda faşistleşiyorsunuz, o sana sen ona bazen birileri herkese bazen herkes birisine..
Şu takılı plak demende çok doğru, bazıları ne dersen de aynı tonlamayla sürekli aynı şeyi tekrar ediyorlar.
Ben hiç "aman bana faşist demesinler" kaygısı taşımıyorum. Hatta bana faşist denmesi çok hoşuma gidiyor.
Çünkü günümüzde teröristlere ve terör sevicilere yağ çekmeyen herkese faşist deniyor.
O yüzden bana faşist dendiği zaman vatansever ve doğru yolda birisi olduğuma emin oluyorum.
ilahimasal
21-05-2020, 00:40
https://encrypted-tbn0.gstatic.com/images?q=tbn%3AANd9GcSHMRF5aDXG5i8KjEFOmU6lFzMv7Do TMAmzYiqhNCZWdRuH0vmj&usqp=CAU
Ben hiç "aman bana faşist demesinler" kaygısı taşımıyorum. Hatta bana faşist denmesi çok hoşuma gidiyor.
Çünkü günümüzde teröristlere ve terör sevicilere yağ çekmeyen herkese faşist deniyor.
O yüzden bana faşist dendiği zaman vatansever ve doğru yolda birisi olduğuma emin oluyorum.
Gerçekten öylesin. Bu tavrını sonuna kadar koru.Faşistler kime yağ çeker bilirmisin.?
tolonbey
28-05-2020, 17:26
iste böyleee,
Arkadaslar,bütün REJiMLERi birbirine kattiniz.
Size soriyim bakiyim,Komunist rejimde yönetilen bir ülkeye hic gittinizmi.Sanirim gitmediniz.Pekiii gidip görmediginiz bir rejimi nasil taniyabilirrsiniz.Almanyaya geldinizmi?Firansaya gittinizmi?Italyaya yolunuz düstümü?Düsmedi.Iskembeden salliyorda salliyorsunuz.
Dogu ve bati almanyanin birlestigi sahile gittim ne gördüm biliyormusunuz?Bati almanyanin sahil denizi pirill piril,dogu almanyanin sahil denizi cöplük.
Bati almanyanin gümrügü modern,dogu almanyanin gümrügü eski yikik dökük duvarlar.Kopup dügümlenmis halatlar ilkel besppara etmez yapilar.
Yasaminda hic muz yememis isciler,memurlar pasalar.
Batiya kacmak icin firsat kolluyorlar.
Romanyada cavusesko 1150 odali sarayda yasarkan isci sinifi nasildi biliyormusunuz.yirtikk dikik elbiseler.Sapsiz kanve taslari
Rejimden nafret eden insanlarin % 98 i.
Romanya gümrügüne girdim önümdeki alman arabanin arka kapagini acti,ordan bir cift terlik cikardi gümrükcüye verdii,gümrükcü hic kontrolsuz adama gec dedi.
Bendende benzer birseyler isteyince dedimki görevini yap.Dediki o zanan arabada nekadar esya varsa indir kontrol edecem.Kontrolum tam iki saat sürdü.
Ukraynali anlatti komunist rejimi.Ilk dafada köyde devlet bir lokanta acti hep orda yedik ictik her ögün.Bu 9 ay sürdü.Hic kimse memnun olmayinca tekrar evlerde yememize müsaade edildi.Yani bu rejim anamizi sikti dedi.
Benzin aliyim dedim,millet kuyrukta,benzinci bana dediki 10km ilerde otelde bir memur var ondan bir kagit getirirsen beklemeden benzin alirsin.Gittim adami bulup kagidi aldim.Gelip benzinciden benzini alip yoluma devam ettim.Millet hala sirada benzin alacak.Bati almanyada benzin istasyonlarinda bekliyen yok.Giren alip cikiyor.
Bati almanyayla dogu almanyaya arasinda giris cikis serbest olunca bati alman hudud polisi dogu Almanyalinin paraportuna giris damgari bastiktan sonra pasaportun arasina birde MUZ sikistirip dogu almanyaliyaa pasaportunu uzatinca dogu almanyali dört köse oluyordu muzu görünce.
Efendim isci sinifiymis,patron rejimiymis,Fasizimmis,kapitalizimmis.
Dünyada en mükemmel sistem demokrasidir.Kapitalist sistemdir.
Asil Sorun insanlarin yetersiz egitilmesindedir.Cin komunist sistemdedir.Bütün dünyayi ürettikleriyle bombarduman etmektedir.Cin bankalarindan dolarlar tasmaktadir.Yakinda CiN amarikayi geride birakacak.Almanya cinden faizle para istemektedir.Demekki sorun sistemden cok EGiTiMDEDiR.BECERiDEDiRDE.
Türkistan saldirisindan araplar bir cok TÜRK gencini KÖLE olarak alip götürürler.Aradan 50 yil bile gecmeden Misirda iki devlet kurar bu köle TÜRKLER.Kavgasiz ,gürültüsüz.Hatta araplar bile yardimci olur bu köle Türklere devlet kurmada.Cünkü biliyorlarTürkler devlet kurup yönetmekte BECERiLERiNi.
japonyada her sabah isciler söyle der.Bugün dünden daha kaliteli calisip fazla is yapacam.Patronda söyle diyor,nasil ediyimde iscime daha fazla ücret ödiyim faydam dokunsun.
Bunu seccadeden basini kaldirmayan müslüman bile demez ve yapmaz.
Japon mühendis carsiya gider.Arkadan insaatta calisan isci emniyet ipini mühendis yok deye cikarir.Rahat calisabilsdin deye.Calisirken iscinin basi döner insaattan düser ölür.Bunu habar alan mühendis insata kosar.Ve kendi kendine derki ben burda olsaydim o emniyet kemerini cikaramazdi, simdi yasiyor olacakti suc benim der kendini insaattan atar ve parcalanir ölür.Yani bir Japon gibi ne yapmamiz gerektigini bildikmi MUTLU yasayabiliriz.Aksi takdirde benim mezhebim hak seninkisiyse BOK der gireriz birbirimize.Ya bas keseriz,yakursunlariz yada yakariz yakiliriz AllahUAKBAR deye deye.
Bugün japon halki en mükemmel istenilen hayati yasamaktadir.Amarika bile gibtayla bakar Japonlara.Deniz kabarmasinda japonlar cok büyük zorluklar cektiler.Ama bu zorlugu kisa zamanda atlattilar.Nedenmi? bölgede yiyecek nerdeyse kalmadi.Herkes siraya girdi,ötekinin önüne gecmeye calismadi hic kimse,bir ekmekten fazlada ekmek almadi digerlerinede yetsin deye.Yani baskalarinida en az kendi kadar düsünecek sekilde japon halki yetistirilmis ve yetistiriliyor.Japonlar bu egitim sistemine 1700 yillarinda baslamislar.Hanki parti gelirse gelsin bu sistemde milim degisiklige gitmiyor.Yani 500 yildir ayni yolda halk egitiliyor.Tabiki bukadar itinali vede uzun zamandan beri ayni egitimi alan halk bu seviyeye gelebilir.
Türkiyede solcusu gelince sola,sagcisi gelince FELLAHLASMAYA,milliyetcisi gelince FELLAHLIKLA Türklügü karistirarak birseyler yapmaya calisilirsa varacagimiz yer AFGANISTANIN,IRAKIN,SURiYENIN ,LIBYANIN vardigi yer olur.Niye yapmis bu müslüman ülkeler bu katliamlari arabin allahi bunlari cennete koysun deye.72 tane memeleri taze tomurcuklanmis kizlar tüysüz 72 tanede taze oglan versin deye.Altin garyolada veriyorki bunlari o garyolada becersin deye güye.Bu dünyada yilda 8milyon insan acindan ölüyor.Onlara bir tas corba veremeyen Allah ahrette neler neler verecekmis mis mis kismisde bakarsiniz verir.Bu gandirikciligi yapan kim Allahmi yoksa Fellahmi Tabiki FEELLAH.Eeeeeeeeeee bu sacmalara inananlarin Japonlar gibi yasamayi rüyada bile göremezler.
Dedeniz
Şüpheci Dinsiz
18-05-2022, 13:20
https://twitter.com/Halkevleri/status/1526868635658203141
Başlıkta yapılan tartışmalar İbrahim'in tezlerine yapılan itirazlar günümüzde anlam taşımamaktadır.Bu tartışmalar geçmişe aittir.Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan'ın hareketlerinin ardılları günümüzde İbrahim'in Kemalizm hakkında ki görüşlerini kabul etmektedirler.Tarih İbrahim Kaypakkaya'yı haklı çıkarmış ve haklılığı eleştirenlerin ardılları tarafından tescil edilmiştir.
Baskoylu
22-05-2022, 02:09
Sana verdiğim cevabın içeriğini anlamadın veya anladın içindeki Atatürk kini nedeniyle cevabımı dolduracak cevap yerine konuyu yine Atatürk'e getirdin.
Örneğin:
Ben sana diyorum ki, Aleviler dini bir tarikat olarak anılır ama diğer yandan da çağdaş, modern, ilerici bir halktır.
İşte ben Alevilerin dini tarikat tarafında takılı kalmam, onların ilerici tarafını da ciddiye alır ve saygı duyarım diyorum.
Sen ise "Nasıl olur, onlar dinci bir tarikattır, bir ateist olarak onları nasıl savunursun!?" diyorsun.
Aynen bu örnekteki gibi davranıyor ve düşünüyorsun ama öyle tahmin ediyorum ki, saplantına takılı kalmandan dolayı kendin dediğin "doğru tahlil" sözüne kendin uyamıyorsun.
Bir başka örnek verelim, sen Atatürk karşıtısın ben de Atatürkçüyüm.
Sen Atatürkçü olduğum için beni faşist olarak görürsün.
Ben ise senin Atatürk karşıtlığını devrim meydanında bir kenara koyar devrimci tarafını ön plana alırım.
İşte ikimizin devrimci anlayışı budur.
Senin kılçıksız, pürüzsüz devrimci anlayışın gerçek yaşama uygun değil, çünkü hiç kimse yüzde yüz aynı düşünmez, insanın doğasına aykırıdır.
Örneğin sana göre Deniz Gezmiş faşist, çünkü Atatürkçü.
Oysa Kaypakkaya da Gezmiş de gerçek bir devrimci önderleridir, yani ikisinin de hedefi devrim, ikisinin de düşmanı kapitalizm.
Biz sana devrimciliğin yaşam koşullarına göre nasıl olması gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz ama sen her defasında kırık plak gibi konuyu hep Atatürk'e getirmeye çalışıyorsun.
Atatürk'ü tartışmak bugünün meselesi değil, haydi hep birlikte önce devrim yapalım, sonra oturur Atatürk'ü tartışırız
Bence şu tayyiple aynı kulvarda olmaktan çık, devrimci tarafına yoğunlaş, kendine yazık ediyorsun.
Surekli Denetimde oldugumdan dolayi ve foruma surekli girmedigimden dolayi Sayin Bilgivehis arkadasin bu cevabini okumamistim.
Saygideger Marcos dost ve Şüpheci Dinsiz dostun duyarliliklarindan dolayi yapilan guzel yorumlarini okurken gordum.
Tayip ile ayni kulvarda benmiyim yoksa sen ve senin gibilermi?
Tayyip denilen Dinci Yobazin politikasina uyum sagliyan, Ataturk gibi iki yuzlu sahtekar olan bu fasist kohne duzenin basinda 20 yildan fazladir olmasi sen ve senin gibilerin eseridir.
Cunku bu fasist Kohne Duzeni ve Onun Korucusunu BEN VE BENIM GIBILER DEGIL, SEN VE SENIN GIBILER SAVUNUYOR.....
17 Ekim Devrim surecinde St Petersburg bolgesinde gorevli ve yetkili bir yoldasin cok mesafe kat etmemesi ve orgutleme konusunda kendisini zayif ve eksik gormesinden kaynakli, Lenin Yoldasa soyle bir mektup gonderir
" Yoldasim burada insanlari ideolijik olarak orgutlemek oldukca zor, cunku DINI inanclarindan dolayi bizleri dinlemek istemedikleri yuz ifadeleri, hal ve hareketlerinden anliyabiliyoruz, Bunlara karsi DIN yanlisi gorunup orgutlersek daha basarili olacagimizi dusunuyorum" Devrim surecinden sonra gercek fikir ve dusuncelerimizi aciklariz" gibi uzun bir yazi yazar.
Lenin soyle bir cevap verir, "Yoldasim boylesi bir hile ve yalan ile halka yaklasmak DEVRIMCI ye yakismiyan bir durustur, kaldiki devrim surecinden sonra sana ve devrime en buyuk DUSMAN onlar olacaktir. Dusuncen taktik olarak sana gore dogru olsada, Devrime, Devrimciye ve Devrimcilige uygun bir davranis degildir.
Devrimciligin yasam kosullari sen ve senin gibi Irkci, Milliyetci ve Gericiler anliyor, her ne hikmtese bizler bir turlu anliyamiyoruz!!!!!
Devrimci Yasam Kosullarinda,
KAYPAKLIK OLMAMALIDIR,
OPORTONISTLIK OLMAMALIDIR,
REVIZIYONISTLIK OLMAMALIDIR,
HELE HELE IKI YUZLU RIYAKAR VE SAHTEKAR HIC OLMAMALIDIR.
DURUST VE ONURLU OLMALIDIR.
EGITICI VE OGRETICI OLMALIDIR.
BILGILI VE BIRIKIMLI OLMALIDIR.
AYAKLARI YERDEN KOPUK HAREKET ETMEMELIDIR.
IRKCI, MILLIYETCI VE DINCI YOBAZ YAPISINI LAV ETMELIDIR.
DIALEKTIK VE DIALEKTIK TARIHSEL MATERYALIZMI IYI KAVRAMALIDIR.
Sonuc olarak bu ulkede bu ulkenin kurucusu, onderi ve lideri olarak gorunen, gosterilmeye calisilan bu ADOLF HITLERIN USTASI DEGILMIDIR?
iddalarimda ve yorumlarimda Ataturk`e yonelik gerceklerle bagdasmiyan veya tarihi belgelerle kanitlamadigim her hangi bir konu varmi?
Butun bunlara ragmen carsaf gibi hersey acik acik ortadayken inadina kan emici Turkiye Halklarin Dusmani olan Fasist Irkci, Milliyetci ve Gerici Misto Koru neden savunmaya calisip kisisel saldiri ve hakaret etmeye devam ediyorsun?
Kemalizm konusunda yiginlarla belgelenmis yorumlarim var,
neden onlarin hic birine karsilik bir cevap vermiyorsun, veya aksini idda edip kanitlamiyorsun?
Biz sen ve senin gibilerine "SOSYAL FASIST" derdik.
Yani sosyalist maskesi altinda, Irkci, Milliyetci ve Gerici mantigin savunucsu olduklarindan dolayi boyle bir sifatlandirma geregi duyulmustu.
Dolayisiyla Sen ve Senin gibiler Sosyalist gorunen ve ozunde ise MHP liden daha azili birer fasist oldugunuzu cok iyi bildigimizden, cokta fazla muhatap olmak istemedigimizden dolayi fazla ciddiye almiyoruz, CUNKU IRKCI, MILLIYETCI VE GERICI YANINIZ HEP BEYNINIZIN BIR YERINDE GIZLIDIR...
TEHLIKELI OLANDA BUDUR, CUNKU OLABILECEK DEVRIME EN BUYUK ENGEL, SIZIN GIBI GIZLI IRKCI, MILLIYETCI VE GERICILERDEN GELIR...
Saygi ve Insani Sevgilerimle
Şüpheci Dinsiz
18-05-2023, 02:26
https://twitter.com/FezanurSecginli/status/1658951845253898257
Bu yürek kurusun unutursam
Şüpheci Dinsiz
18-05-2024, 03:46
İBRAHİM KAYPAKKAYA - SEÇME YAZILAR
Umut Yayımcılık
https://www.marxists.org/turkce/kaypakkaya/kaypakkayasecmeyazilar.pdf
Sayfa 36..40 (1. parça)
KÜRECİK BÖLGE RAPORU
EKİM 1971
Bugüne kadar faaliyet gösterdiğimiz alan K nahiyesidir. Nahiye, 21 köyü içine almaktadır. Bağlı olduğu ile uzaklığı 70, ilçeye uzaklığı 25 km.'dir. Doğu Anadolu'nun merkezini Orta ve Batı Anadolu'ya bağlayan karayolu bu nahiyeden geçmektedir. Toroslar'ın doğu kolları, Nurhak dağları üzerinden bu nahiyenin topraklarına kadar, yüksek tepeler ve dağlar halinde sokulmaktadır. Nahiye genellikle dağlık ve tepeliktir; dağlar ve tepeler çıplaktır. Düz alanı çok azdır. Dağlık yapıya uygun olarak, köyler dağınık olarak kurulmuştur. Aynı köyün bir ucundan diğer ucuna, bazı yerlerde yürüyerek bir saatte ancak varılabilir. Genellikle evler, tarlaların yanına konmuştur ve aynı soydan olanların evleri birbirine yaklaşık olup bir mahalle oluşturmaktadır. Davarı olanların, evden ayrı olarak yaylalarda ağılları vardır. Ağıl sahipleri yaz günleri buralara çıkarlar. Faaliyet gösterdiğimiz bölgenin coğrafi yapısı ve yerleşme durumu böyledir.
1. BÖLÜM
EKONOMİK, TOPLUMSAL VE SİYASİ DURUM
A) Sınıfları Birbirinden Nasıl Ayırdedebiliriz:
Bölgede sınıfları birbirinden ayırdetmeye yarayacak ölçü nedir? Sahip olunan toprak büyüklüğü mü, hayvan sayısı mı, yoksa örneğin armut ağacı sayısı mı, yoksa başka birşey mi?
Önce şunu belirtelim: Bu bölgede sınıflar henüz kesin çizgilerle birbirinden ayrılmış değildir. Ege'de ve Trakya'da gördüğümüz gibi köylüleri ücretli işgücü yoluyla sömüren zengin köylülere (köy burjuvazisine) pek rastlanmaz.
Genel bir yoksulluk köylülerin büyük bir çoğunluğunu (tahminen % 90'dan fazlasını) kasıp kavurmaktadır. Bunların içinde durumları çok kötü olanlar, görece biraz daha iyi olanlar vb. elbette bulunmaktadır.
İkinci olarak şunu belirtelim: Bu bölgede, Urfa, Mardin ve Diyarbakır ovasında görüldüğü gibi, köylüleri yarıcılık, ortakçılık, angarya ve benzeri yollarla sömüren toprak ağalığı bulunmamaktadır. Köylüler genel olarak "özgür" küçük üreticilerdir.
Üçüncü olarak şunu belirtelim: Toplumsal üretimin hiçbir yüzü, henüz ciddi bir gelişme göstererek esas haline gelmemiştir. Yani ne tarla tarımı, ne hayvancılık ve hayvan ürünleri tarımı, ne meyvecilik, esas üretimi oluşturmamaktadır. Bunların hepsi birarada ve aşağı yukarı aynı ölçüde yürütülmekte ve aynı öneme sahip görünmektedir. Bunların içinde, görece tarla tarımı ve koyun, keçi üzerine yapılan hayvancılık ön plandadır, fakat bu alanlarda (ne birinde, ne ötekinde) ciddi bir gelişme henüz yoktur. Bu yüzden de sınıfları biribirinden ayırdetmek için ne toprak büyüklüğü, ne de hayvan sayısı tek başlarına doğru bir ölçü oluşturmamaktadır. Arazinin dağlık olması yüzünden, topraklar verimsiz, kıraç ve bayırdır; traktör ve biçer-döver gibi modern araçları kullanma hemen hemen olanaksızdır, ensantif tarım yoktur. Tarla tarımının gelişip toplumsal üretimin esas yönü haline gelmemesi arazinin bu elverişsiz durumundan ileri gelmektedir. En verimli topraklarda bile verim bire beşi seyrek olarak geçmektedir. Bu yüzden, çoğu kere 100 dönümden fazla toprağı olan aileler bile geçimini sağlayamamakta, iş-gücü satmaya zorunlu kalmaktadır. Öyle aileler vardır ki, toprağı 200 dönüme ulaştığı halde, geçimini güç bela sağlayabilmektedir. Hatta, çalıştığı topraktan verdiği emeğin karşılığını alamadığı için, bu toprakların bir kısmını kendi isteğiyle terketmekte, ekip biçmemektedir.
Arazinin tarıma elverişsizliği, verimsizliği yüzünden, birinci olarak toprağa fazla değer verilmemekte, varlıklı köylülerin elinde toprak toplanmasına doğru bir gelişme pek olmamaktadır (oluyorsa bile son derece yavaş olmaktadır); toprak alım-satımı, kiracılık, ortakçılık yaygın, ciddi (en önemli) bir sorunu oluşturmamaktadır. Yoksul ve orta köylülerin borca karşılık tarlasını vermesi, göç, evlenme vb. nedenlerle tarla satışı olmaktadır; fakat bu, belirttiğimiz gibi, hiç değilse bugün, zenginlerin elinde esaslı bir toprak toplanmasına yolaçmamıştır. Göç eden yoksul ailelerin bir kısmı toprağını satmadığı gibi, ortağa vb. de vermeyip bomboş bırakmaktadır.
Arazinin elverişsizliği, ikinci olarak, traktör, biçer-döver, patos gibi teknik araçların ve ilaç, gübre gibi tarım girdilerinin tarımda geniş ölçüde kullanılmasına, bu yolda esaslı bir gelişmeye engel oluyor. K nahiyesine bağlı köylerden, bildiğimiz kadarıyla sadece birinde bir patosla bir traktör vardır. Az miktardaki elverişli arazilerde başka yerlerden getirilmek yoluyla, traktör ve patos kullanıldığı olmaktadır; fakat bu hiçbir zaman büyük ölçülere ulaşmamaktadır. (Traktörün dönüm ücreti 10 lira, patosun saat ücreti 50 lira).
İlaçlardan sadece kör hastalığına karşı tohum ilaçları kullanılıyor (kilosu 10 lira) ve az miktarda da gübreleme yapılmaktadır (kilosu 110 kuruş). Tarla tarımı, esas olarak tahıl (buğday) tarımıdır. Buna rağmen, buğday satan aile hemen hemen yoktur; satın alan aile ise, köylülerin anlatımına göre % 99'a yakındır.
Tarla tarımının yanında önem taşıyan diğer bir ziraat dalı hayvancılıktır. En çok beslenen hayvan koyundur, ikinci olarak keçi gelir. Fakat, hayvancılık da, tarla tarımı gibi, ticaret amacıyla yapılan, gelişmiş, egemen bir üretim dalı haline gelemediği için, köylülerin sahip olduğu hayvan sayısı da, yalnız başına sınıfları birbirinden ayırdeden bir ölçüt olmamaktadır. Bir yanda büyük sürü sahipleri, diğer yanda bu sürülerin bakımında vs. şu veya bu şekilde çalışan yarı-proleterler ve proleterler şeklinde belirgin ve kesin bir ayrım henüz oluşmamıştır. Gerçi, varlıklı olanların bir kısmı, daha çok koyun ve keçiye sahiptirler ve yoksulların genel olarak koyun ve keçileri ya çok azdır, ya da hiç yoktur; fakat, koyun ve keçileri kabarık olanlar arasında da yoksul olanlar, işgücünü satanlar çoktur ve yine hiç koyunu, keçisi olmayan veya çok az olan aileler içinde de varlıklı olanlar vardır. Ayrıca,
köylü ailelerinin birçoğu şu veya bu ölçüde koyun ve keçiye sahiptirler. Bu nedenlerle, sınıfları birbirinden ayırdederken, sahip olunan koyun ve keçi sayısına bakmak gereklidir ama yeterli değildir.
K nahiyesinde önem taşıyan bir diğer gelir kaynağı, armut ağaçlarıdır. Tarlalarda ve bayırlarda bol miktarda armut ağacı vardır ve köylüler bunların meyvelerini toplayıp satmaktadır. Fakat özel olarak bu işle uğraşan; armut bakımıyla, onun yetiştirilmesi, iyileştirilmesi, veriminin artırılmasıyla vs. uğraşan hemen hemen yok gibidir. Armut ağaçları iki yılda bir meyve vermekte ve köylüler ne bulurlarsa onu toplamaktadırlar. Hatta armut ağaçlarının bir kısmı kesilip yakacak olarak kullanılmaktadır. Bu nedenlerle, sahip olunan armut ağacı sayısı da sınıfları birbirinden ayırdetmekte tek başına bir ölçüt olmamaktadır.
O halde, sınıfları birbirinden ayırmakta kullanacağımız ölçüt nedir? Sahip olunan ekilip-biçilir toprak miktarı, sahip olunan hayvan sayısı ve sahip olunan armut ağacı sayısı, bunların üçü birden sınıfları birbirinden ayırdetmekte doğru bir ölçü olabilir. Fakat, bu pratik ve kullanışlı bir ölçüt değildir. Bu yüzden biz, bunun yerine başka bir ölçüt kullanmayı daha doğru bulduk. Bir köylü ailesinin yıllık geliri, o ailenin hangi sınıfa dahil olduğu hakkında oldukça doğru bir düşünce vermektedir ve bunu hesaplamak, yukardakileri (toprak miktarını, hayvan sayısını, armut ağacı sayısını) hesaplamaktan çok daha kolaydır.
Dördüncü olarak şunu belirtelim: Ticaret, köylülerin yaşamına hergün biraz daha fazla girmektedir. Köylülerin en temel gereksinim maddeleri, hergün artan ölçülerde pazardan karşılanmaktadır. İdarenin yerini lamba, ocağın yerini soba, elle dokunan çul, çuval, yastık ve kilimin yerini pazardan alınanlar almıştır ve almaktadır. Radyo, teyp, pikap, saat birçok
eve girmiştir. Çay, bir süredir normal tüketim maddeleri arasında yer almaktadır. Sebze gereksinimi, geniş ölçüde pazardan karşılanmaktadır. Eksik kalan yiyeceklik buğday pazardan alınıyor vs. vs. El zanaatları gerilemekte ve çökmektedir. Öte yandan, köylülerin ürettiği ürünlerin bir kısmı da, yine her gün artan ölçülerde pazara taşınmaktadır. Köylülerin pazarda en çok sattıkları şeyler, hayvan (koyun, keçi) ve armuttur. Bunların yanısıra, bazı hayvan ürünleri de (yünden yapılan keçe, yağ, peynir gibi) az miktarda satılmaktadır. Bu ne anlama gelir? Bu, köylülerin, hergün artan ölçülerde, ticaret sermayesi tarafından sömürüldükleri, iflasa ve sefalete sürüklendikleri anlamına gelir. Köylüler, bir yandan pazardan gereksinimlerini sağlarken, araya giren tacirler tarafından, diğer yandan da, kendi ellerindeki malları satarken hayvan ve armut tacirleri tarafından sömürülmektedirler. Köylülerin arasında az çok varlıklı olanlar, ellerinde gereksinim fazlası parası olanlar genellikle ticarete atılmaktadırlar. Emperyalist tekellerin ve işbirlikçi sermayedarların malları, yüksek ticaret kârlarıyla köylülerin eline geçmektedir. Öte yandan, örneğin armudun kilosu köylülerin elinden 60-75 kuruşa alınmakta, pazarda 200-350 kuruşa kadar satılmaktadır. Bu olay geniş yoksul köylülerin daha çok iflasa sürüklenmesine, yoksullaşmasına ve iş-gücünü daha çok satmasına, proleterleşmelerine yolaçmaktadır.
Beşinci olarak şunu belirtelim: Gelirleri gereksinimlerini karşılamaya yetmeyen köylüler, yine gittikçe artan ölçülerde borçlanmaktadırlar. Bankalar, pek küçük bir azınlığı oluşturan varlıklı köylülerin dışındakilerine çok az kredi veriyor veya hiç vermiyor. Bunlar, elinde parası olan bir kısım varlıklı köylülere borçlanmak zorunda kalıyorlar. Borç faizi ayda ortalama % 5'dir. Yılda % 60 eder. İkinci yıl, borç ödenmediği takdirde faizin de faizi işliyor. Bu yüksek faiz karşılığı, bir avuç faizciyi hızla yükseltirken, faizli borç alan, almak zorunda olan köylü kitlelerini de gittikçe batırıyor, bir daha hiçbir zaman altından kalkamayacağı ağır bir yükün altına sokuyor; bunların ocaklarını söndürüyor, ellerindeki her şeylerini (topraklarını, hayvanlarını, evlerini vb.) kaybetmelerine yolaçıyor.
Altıncı olarak şunu belirtelim: Yüksek ticaret kârları ve borç faizleriyle sömürülen, iflasa ve sefalete sürüklenen köylü kitlesi; bunların çoğunluğu, "gurbetçi" olmaktadır. Köylülerin çoğu, Antep'te, Adana'da, İstanbul'da ve Antakya'da inşaat işçiliği, hamallık, dilencilik ve en çok da seyyar satıcılık (işportacılık) yapmaktadırlar. (Gidenlerin yaklaşık % 80'i işportacıdır) Sözü geçen yerlerde (özellikle Antep ve İstanbul'da) K nahiyesine bağlı köylülerden yüzlerce işportacı vardır. Yine eli iş tutan bir yığın köylü Almanya'ya gitmiştir; birçoğu gitmek için sıra beklemektedir. Örneğin 60 hanelik bir köyden 120 kişi Almanya'dadır. 200 hanelik bir köyden 200 kişi Almanya'dadır. Ortalama her aileden bir kişi Almanya'dadır.
Yine, köylülerin birçoğu, özellikle yoksullar, Antep, Adana, İstanbul ve Malatya'ya göç ediyorlar. Göçenlerin sayısı oldukça artma göstermiştir.
Şüpheci Dinsiz
18-05-2024, 04:10
İBRAHİM KAYPAKKAYA - SEÇME YAZILAR
Umut Yayımcılık
https://www.marxists.org/turkce/kaypakkaya/kaypakkayasecmeyazilar.pdf
Sayfa 40..48 (2. parça)
B) Sınıflar ve Bunların Devrime Karşı Tutumları:
Şimdi çeşitli sınıfları tek tek ele alalım:
Tarım proletaryası: Tarım proletaryası, yukarıda açıkladığımız nedenlerle oluşmamıştır. Köyde geçimini sağlayacak hiçbir mülkiyeti olmayanlar, genellikle göçmektedir (Antep'e ve İstanbul'a). Göçmeyen çok az sayıdaki aileler ise, 5-10 evin sürüsünü otlatmakta, yani çobanlık yapmaktadır. Bunları, tarım proleterleri sayabiliriz (kendi koyunlarını otlatan bir kısım orta köylüler dışında). Bölgenin en yoksulları başkalarının sürüsünü otlatan çobanlardır. Bunların yıllık gelirleri 4-5 bin lira dolayındadır. Buna ek olarak, sadece çobanın yiyecek ekmeğini vb. de çobanlık ettiği aileler sırayla sağlamaktadır.
Bölgemizdeki çobanlar, genellikle en devrimci unsurlardır. Bunlar, silahlı mücadelenin en ateşli savunucularıdır. Sinan Cemgil ve arkadaşlarını beslemekten, çoğu, komandoların baskı ve zulmüne uğramış, karakollarda dayağa çekilmiştir. Fakat, çobanlar sağlam bir şekilde dayanmışlar, eğilip bükülmemişlerdir. Ayrıca, Sinan'ların yerini söylemeleri halinde kendilerine yüksek paralar söz verilmiştir, yiyecek ekmeğini zor bulan, cebi beş kuruş para görmeyen bu insanlar, para karşılığı alçalmayı da duraksamasız reddetmişlerdir. Bunlar, araziyi çok iyi tanımaktadırlar. Askeri haritaların almadığı birçok mağarayı, gizlenme yerini vs. bunlar biliyor. Çobanların köylü silahlı mücadelesine çok büyük katkısı olacaktır.
Yoksul Köylüler: Yıllık gelirleri 5-15 bin lira arasında değişen aileler genellikle bu sınıfa girerler. (Ailedeki birey sayısının azalıp çoğalması bu sınırı biraz değiştirebilir.) Köylü nüfusunun çoğunluğunu bunlar oluştururlar. Yoksul köylülerin arazileri genellikle bayır ve taşlık yerlerdir. Düz ve verimli yerlerde arazisi olanlar, faizcilerden aldıkları borca karşı rehin ettikleri bu verimli toprakları, borçlarını ödeyemediklerinden faizcilere terketmişlerdir. Suni gübreden yararlanamadıkları için verim yıldan yıla azalmaktadır. (Hayvan gübresini odun yerine tezek olarak yakmaktadırlar.)
Yoksul köylülerin hepsi mevsimlik gurbetçidir. Antep, İstanbul, Adana gibi şehirlerdeki işportacılık, inşaat işçiliği, hamallık, dilencilik yapan K...'lilerin çoğunluğunu bu sınıftan olanlar oluşturuyor.
Yoksul köylülerin bir kısmı daha varlıklı ailelerin toprağında ortakçılık yapar. Toprak sahibi, tarla ve tohumluk (bider) verir. Ortakçı ise, tarlayı eker, biçer, ürünü kaldırır. Hasat sonu buğday ve saman yarı yarıya bölüşülür.
Bir kısım yoksul köylüler de ekin biçme zamanı başkalarının (yukarı orta köylülerin ve varlıklı köylülerin) tarlalarını biçerler. Karşılık olarak tarlaya ekilen tohum kadar (bider kadar) buğday alırlar.
Şehirlere göçenlerin çoğunluğunu bunlar oluşturuyor. Bunlar özellikle Antep'te, hamallık, odun kırıcılığı, un fabrikalarında işçilik vs. yapmaktadırlar. Almanya'ya gidenlerin de çoğunluğu yoksullardır. Köylüler, "eğer Almanya olmasaydı, çoğu acından ölürdü" demektedirler.
Yoksul köylüler, Ziraat Bankası'ndan ve Tarım Kredi Kooperatifleri'nden yararlanamıyorlar. 200 lira kredi alabilmeleri için epey ter döküp bir sürü kapı aşındırmaları gerekir. Çoğu hiç kredi alamaz. Gün geçtikçe yaşama koşulları zorlaştığından, bu borçların ödemeleri ayrı bir dert oluyor. Üç-beş yerel faizciye, bakkallara vs. borçlu olmayan yoksul köylü hemen hemen yoktur. Toprağı ve hayvanı olmayan yoksul köylülere faizciler de borç vermiyor.
Bu tabaka, devrime ve silahlı mücadeleye güçlü bir istek duymaktadır; her türlü reformist ve burjuva görüşlere dudak bükmektedir. Köylük bölgelerde dayanacağımız esas güç bunlardır. Bunların yazgısı ve kurtuluşu, proletaryanın yazgısı ve kurtuluşuyla kesin olarak ve kopmaz bir şekilde birleşmiştir.
Orta Köylüler: Yıllık gelirleri 15 bin lirayı geçen aileler, genellikle bu gruba girerler. Bunlar, ya görece iyi topraklara sahiptirler, ya 50-60 davara sahiptirler ya da hem bir parça iyi toprağa, hem de bir miktar koyuna sahiptirler. Bir kısmının iki öküzü, bir veya birkaç ineği, bir eşeği veya katırı vardır. Bir kısmının ise toprağı ve davarı az olduğu halde (veya hiç olmadığı halde), elinde bir miktar parası vardır. Özellikle Almanya'ya gidip dönenlerin, dolmuşçuların, nahiyede bakkallık yapanların ve benzerlerinin durumu böyledir. Bunlar da orta köylü sayılırlar. Bunların bir bölümü faizle para verir, bir bölümü şehirde arsa vs. satın alır, bir bölümü ticarete atılır. Orta köylü aileleri çokluk bakımından yoksul köylülerden sonra gelirler. Fakat bunların sayısı yoksulların yanında pek az kalır. Almanya'ya gidip dönenlerin aileleri, önceden yoksul köylü iken, orta köylü saflarına geçmişlerdir ve bu durum orta köylülerin sayısında bir yükselme yaratmıştır.
Orta köylüler, genellikle tarlalarında kendileri çalışırlar. Yoksulları çalıştıranlar da vardır, ama bu hiçbir zaman büyük ölçülere ulaşmaz. Davar sahiplerinden birkaç aile birleşerek bir çoban tutarlar, az bir kısmı da davarını kendisi otlatır. Yine toprağı az olan bazı orta köylüler kendilerinden daha varlıklı olan orta ve zengin köylülerin toprağında ortakçılık yapar.
Orta köylüler, Ziraat Bankası'ndan ve Tarım Kredi Kooperatiflerinden yeterince yararlanamıyorlar. Sahip oldukları toprak oranında 500-1000 lira arasında kredi alabiliyorlar. Gübreden yeterince yararlanamıyorlar, kendilerine çok pahalıya maloluyor. Bu yüzden birçoğu yerel faizcilere borçludur. Durumları görece iyi olanlar, faizli borçları az olanlarla hiç olmayanlardır. Bunlar, her yıl bir miktar gereksinim fazlasını bir kenara koyabiliyorlar. Bir kısım orta köylülerin yıllık gelirleri daha fazla olduğu halde, faizli borçları da o ölçüde fazla olduğu için bunların durumu, geliri daha az fakat borçsuz orta köylülerden daha kötüdür. Örneğin bir köylü başka bir yerdeki toprağından 35 bin lira yıllık gelir sağlamıştır. Fakat bu aile 70 bin lira faizli borç altındadır. Bu yüzden durumları, yıllık geliri 15-20 bin lira arasında olan borçsuz bir aileden daha kötüdür.
Orta köylülerin de çoğu kış aylarında Antep, Adana ve İstanbul'da işportacılık yapmaktadır. Orta köylüler arasında, hamallık, odun kırıcılık, inşaat işçiliği, dilencilik yapan yoktur. Bu işler yoksul köylülere düşmektedir.
Artan hayat pahalılığı ve yaşam koşullarının zorlaşmasından ötürü, orta köylülerin çoğunluğunu oluşturan alt kesimi gittikçe yoksullaşmaktadır; azınlık olan üst kesimi ise zengin köylülere yamanmaya çalışmaktadır.
Yoksul köylülerle, orta köylülerin alt kesimi, bölgede, köylü nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturmaktadır. Orta köylülerin alt kesimi devrime isteklidir. Kendi kurtuluşunun silahlı mücadele ile olacağı gerçeğini gün geçtikçe daha derinden hissediyor ve kavrıyorlar. Reformcu görüşlere kuşkuyla bakıyorlar.
Orta köylülerin üst kesimi de devrime sempati duyuyor. Yalnız bu kesim, işçi ve köylülerin, silahlı mücadele ile başarıya ulaşabileceğine pek olasılık vermiyor. Bunlar, çoğu kere burjuva reformculuğuna kapılıyorlar. Ordudaki subaylardan bizim tarafımızı tutanların bulunup bulunmadığını çok merak ediyorlar ve onlara bel bağlıyorlar. Egemen sınıfları, olduğundan güçlü, halkı da olduğundan zayıf görüyorlar. Bu tür görüşler, özellikle zengin köylü saflarına katılma şansı yüksek olanlar arasında yaygındır. İleride, devrim dalgası büyüyüp kabarınca, orta köylülerin bu kesimi de kararsızlıktan arınmış olarak devrim saflarına katılacaklardır.
Zengin Köylüler: Bunların yıllık gelirleri, genellikle 40-50 bin liranın üstündedir. Bir kısmının yıllık geliri 100 bin lira dolayındadır. Zengin köylülerin sayısı çok azdır. Bütün köylü ailelerine oranı % 1'i geçmez.
Genellikle oturdukları köylerin en verimli toprakları bunların elindedir. Sebzeliğe ve bostanlığa elverişli sulu yerlerin çoğu da bunlara aittir. Çoğunun 50'den fazla, bir kısmının ise 100'ün üstünde davarı vardır. Yine hepsinin elinde en az 20-30 bin liradan başlamak üzere para-sermaye mevcuttur. Bazılarının toprağı ve hayvanı az olmakla birlikte, para sermayesi fazladır; bazılarının ise para sermayesi azdır, fakat toprağı ve hayvanı fazladır.
Arazisi düz olanlar, topraklarını traktör ve pullukla kendileri adına işletirler. Bir kısmı, toprağını yoksul ve orta köylülere ortağa ektirirler.
Zengin köylülerin bir kısmı ticarete atılmıştır: Şehirlerde arsa, dükkan vs. sahibidir; yün, tereyağı, peynir, çökelek vs. satar; kaçakçılık yapar. Bölgenin en büyük afyon kaçakçısı, para sermayesi en fazla olan bir zengin köylüdür.
Zengin köylüler gübreden, Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifi kredilerinden geniş ölçüde yararlanabiliyorlar.
Yerel faizciler, zengin köylüler arasından çıkmaktadır. Zengin köylülerin bir kısmı, elindeki para sermayeyi yoksul ve orta köylülere (hatta zengin köylülerin aşağı kesimine) yüksek faiz oranlarıyla vererek, sermayelerini kabartmaya çalışıyorlar. Bölgenin yoksul ve aşağı-orta durumdaki köylülerini iliğine kadar sömürenler, bunların ocaklarını söndürenler, faizcilik yapan zengin köylülerdir. Bunların bir kısmının % 3-4 oranıyla devlet bankalarından para çekip, köylülere % 60 faiz oranıyla vererek palazlandığını bizzat köylüler anlatmaktadır. Yine de bunlar, Ege ve Trakya bölgesindeki tefecilerle karşılaştırıldığında zayıf kalırlar. En güçlülerinin sermayesi ancak 250 bin lira dolayındadır. Bunların Batıdaki tefecilerden bir farkı daha vardır: Batıdakiler, borca ve faize karşılık, tütün, pamuk, ay çiçeği, süt ve benzeri ürünlere el koydukları halde; bunlar borcu ve faizini para olarak geri alırlar. Ancak para olarak ödeyemeyenlerin toprağını ve davarını gaspetmektedirler. Çünkü bölgede, pazarda değer taşıyan ve bol miktarda alıcı bulan belli bir ürünün üretimi gelişmiş değildir.
Devrimci düşünceler bölgeye hergün artan bir hızla yayıldığından, ilerideki silahlı mücadelenin kan kokusunu hisseden zengin köylülerin bir kısmı, geleceklerini garantiye almak için, ayrıca devrimci mücadeleyi hararetle destekleyen yoksul ve orta köylülerin bugünkü baskısından kurtulmak için, devrime sempati duyduklarını, kurşunlanan devrimcilere gözyaşı döktüklerini uygun bir dille belirtme gereksinimini duyuyorlar.
İçlerinden devrime karşı olanlar, açıkça tavır takınmıyorlar. Dolaylı yollardan karşı çıkıyorlar: "Hükümete karşı çıkılır mı? Çıkarsan işte böyle olur" diyorlar. Bunlar, köylülerin baskısından korktukları için bölgede faaliyet gösteren devrimcileri ihbar edemiyorlar.
Ortadakiler ise, "Bu işin olacağını hiç aklım kesmiyor. Fakat şu ölen, işkence gören gençlere yazık oldu. Çocukları kandırıp ateşe sürdüler", diyorlar. Bunların çoğunun düşüncelerine göre, gençleri kandırıp ateşe süren de İsmet Paşa'dır.
Devrimci mücadelemizin ileri aşamasında, bunlardan bir kısmı (zengin köylülerin alt kesimi), emekliye emekliye devrim katarının peşinden sürüklenecek; bir kısmı tarafsız pozlarla durumu idare etmeye çalışacak, çok az bir kısmı ise (özellikle büyük faizciler) açıkça devrimin karşısında yer almak zorunda kalacaktır.
Toprak ağaları: Bölgede bugünkü durumda toprak ağalığı yoktur. Köylülerin anlattığına göre, eskiden "ağa" adı verilebilecek bazı kimseler varmış. Fakat, bunların köylüler üzerindeki baskı ve sömürüsü, büyük toprak mülkiyetinden daha çok, bunların ekonomi dışı zorundan, zorbalığından, dini otoritesinden, aşiret ileri geleni olmalarından (bunun yanısıra ekonomik güçlerinden) ileri gelmektedir. Bunlar, bulundukları köyde bir çeşit yerel despottur; köylülerin elindeki ürününü, beğendiği bir eşyasını, hatta karısını zorla elinden alırlar, onları kendi özel işlerinde karşılıksız olarak veya karın tokluğuna diledikleri gibi çalıştırırlar, istediklerini askere göndermezler, istemediklerini gönderirler. Şimdi bile, çevredeki köyler bunların ismi ile anılmaktadır: ...uşağı gibi. Bu "ağa"lar ve onlardan ağalığı devralan çocukları, köylülerin mücadelesi ile ve kendi aralarındaki rekabet ve aşiret kavgalarıyla birer birer ortadan kalkmıştır. En son ağa kalıntısı da, 1956 yılında yine rekabet yüzünden, başka bir "ağa" tarafından öldürülmüştür. Böylece bu bölgede ağalık tarihe karışmıştır. Şimdi, bu "ağa"ların çocukları, yakınları vardır, ama köylüler üzerinde hiçbir otoriteleri kalmamıştır; ayrıca ekonomik bakımdan da diğer köylülerden farkları yoktur. Buna rağmen hâlâ kendi kendilerine "ağalık" taslamaktadırlar, böbürlenmekte, köylülere ve devrimci mücadeleye küçümseyerek bakmaktadırlar. Fakat, kimsenin onları taktığı yoktur.
C) Bölgedeki Sınıf Mücadelesi ve Köylü Kitlesinin Siyasi Bilinç Düzeyi:
Şimdi sözkonusu bölgede köylülerin yürüttüğü sınıf mücadelesini ve bilinç düzeylerinin ne durumda olduğunu gözden geçirelim.
Faaliyet gösterdiğimiz alanın devrimci geçmişi, Osmanlılara kadar uzanıyor. Yaşlı köylülerden edindiğimiz bilgilere göre, Osmanlı düzeninin son yıllarında köy ağalarının ve Osmanlı devletinin zorbalığına karşı isyan eden kırk kadar köylü, dağlara çıkarak çeteler oluşturmuşlardır. Çetecilerin hepsi de ağalar tarafından ezilen, yoksul köylülerdir. Kendi kapısında hizmet ettikleri sürece, ağa bunları askere aldırmamıştır; ne zaman ki bunlar ağalara boyun eğmeyi reddetmişler, o zaman, ağalar bunları, "asker kaçağıdır" diye devlet güçlerine ihbar etmişlerdir. Çeteler zaman zaman ağaların evlerine baskınlar yapmışlar, kendilerine yapılan zorbalığın hesabını sormuşlardır, bir yandan da devlet güçlerine karşı direnmişlerdir.
Kurtuluş Savaşı'ndan sonra "ağa"ların halkın üzerindeki baskısı devam ediyor. Özellikle yoksul köylüler, ağaların kırbacı altında babalarından miras aldıkları kölelik mesleğini devam ettiriyorlar. Ağalar ve devlet, yoksul halkı ezmede birbirleriyle yarış ediyorlar. Bu zulüm, yoksul köylülerin sabır taşını çatlatıyor. Köylülere zorbalık eden aşiret ileri gelenleri, köylülerin devlet baskısından duyduğu öfkeyi ve hoşnutsuzluğu zaman zaman kendi amaçları için kaldıraç olarak kullanıyorlar. Örneğin, Cumhuriyet'in ilanından sonra bölgede bir isyan oluyor. İsyanın başını Kasımuşağı köyünün sahibi ve aşiret ileri gelenlerinden olan Kasımoğlu Mehmet Ali diye biri çekiyor. Kasımoğlu 4-5 köyün halkını peşine takarak bağımsızlığını ilan ediyor. Devlet güçleri bölgeyi sarınca, ancak iki saat dayanabiliyor. Kasımoğlu'yla üç arkadaşı Elazığ'da idam ediliyor, geri kalan halka da işkenceler yapılıyor.
Cumhuriyet döneminde, daha önce de belirttiğimiz gibi, köylülerin mücadelesiyle ve aşiretler arasındaki çatışmalar nedeniyle "ağa"lar birer birer ortadan kalkıyor. 1950'lerde "ağa"ların kökü tamamen kazınıyor.
Özellikle, 1967'den beri kırlık bölgelere yayılan devrimci kıvılcımın tutuşturduğu noktalardan biri de, faaliyet gösterdiğimiz alandır. Bölge köylüleri, demokratik hakları uğruna birçok miting ve yürüyüş düzenlemiş, haykırdığı devrimci sloganlarla egemen sınıfların yüreğine korku salmıştır. Hatta bu eylemlerden dolayı bir kısım köylü önderleri hapisleri boylamıştır.
Yurtsever gençliğin verdiği şehitlerden ikisi buralıdır. Bu iki yurtsever gencin ölümü, halkın sınıf kinini iyice körüklemiştir. Ayrıca Sinan ve arkadaşlarının egemen sınıfların zorba güçleri tarafından hunharca kurşunlanması da halkı derinden etkilemiştir.
Bölgede devrimci düşünceler, devrim ve silahlı mücadele arzusu, siyasi bilinç, umulmadık ölçüde yayılmış ve gelişmiştir. Bölgedeki 21 köyden 5-6 tanesi Sünni, geri kalanları ise Alevidir. Alevi köylülerin hemen hepsinde dinci baskıların etkisi sıfıra indirilmiştir. Daha 20 yıl önce, halkın sürünerek ayağını öptüğü dedelerin hali şimdi yürekler acısıdır. "Devrimci değilim" diyen dedeyi bulmak olanaksızdır. Bunların çevrenin baskısıyla devrimci geçindiğini halk bildiğinden, onları sahtekarlar
olarak görüyor ve sözlerine pek saygı göstermiyorlar.
Sünni köylerde, dinin etkisi hâlâ kuvvetle devam ediyor, hacıların, hocaların, gerici din adamlarının, köylüler üzerindeki gerici etkileri hâlâ ayakta duruyor. Bölgede, Sünniler genellikle tutucu ve gerici, Aleviler ise ilerici ve devrimci bir rol oynuyorlar. Bunun nedenleri üzerinde burada durmayacağız. Yalnız şunu belirtelim ki, yerel gericiler ve devlet güçleri, köylülerin sınıf mücadelesini Alevi-Sünni çatışmasına dökerek soysuzlaştırmak için ellerinden geleni yapıyorlar; Aleviler aleyhine Sünnileri kışkırtmaya ve böylece ezilen ve sömürülen köylüleri birbirine düşürmeye çalışıyorlar; özellikle gerici din adamları, "devrimciliği", "kızılbaşlık" olarak damgalıyorlar, "baksana hep kızılbaşlar bu düşünceleri taşıyor, bu iş kızılbaşlığın ta kendisidir" diye köylüleri sahtekarca aldatmaya çalışıyorlar ve ne yazık ki hâlâ emekçi Sünnilerin çoğunluğu da buna alet ediliyor. Fakat Alevi halk genellikle bundan etkilenmiyor. Bunlar, "Sünnilik, Alevilik, Kürtlük, Türklük diye ayırım yapmak yanlıştır, bu kavga yoksul-zengin kavgasıdır, kimden olursa olsun bütün yoksulların birleşmesi şarttır" diyorlar.
Faaliyet gösterdiğimiz 21 köyden, 20 tanesi Kürt'tür, Alevi köylerin hepsi de Kürt'tür. Fakat bölgede Kürt milliyetçiliğinin en küçük bir belirtisine bile rastlamak olanaksızdır. Tersine, egemen sınıfların zorla "Türk'leştirme" politikası epey başarı kazanmış ve Kürtler arasında bile "Türk milliyetçiliği"nin başgöstermesine yolaçmıştır. Halkın çoğunluğu, yoksul Kürt ve Alevi olduğu için yüzyıllardan beri üçlü bir baskının (ekonomik, ulusal ve dini baskıların) boyunduruğuna koşulmuşlardır. Baskıların baş uygulayıcısı olan egemen sınıfların zorba devlet gücü, halkta korku yaratmayı da bir ölçüde başarmıştır. Bu korku özellikle yaşlılarda kendini gösteriyor ve bunlar, silahlı mücadele sözkonusu olunca aşırı çekinceli davranıyorlar. Kasımoğlu ve Dersim ayaklanmalarının bastırılmasının ve bundan sonra ezilen halka vahşice işkence edilmesinin de bu aşırı ihtiyatlılıkta payı vardır.
Burada olumsuz bir nokta olarak şunu da belirtmeliyiz: Bir kısım köylülerin Almanya'ya gitmiş olması, diğer bir kısmının da gitme umudu, bölge halkının devrimci öfkesini az da olsa yatıştırmıştır. Öte yandan yoksul köylülerin ve özellikle yoksul köylü gençlerinin hemen hemen hepsi silahlı mücadele düşüncesinde birleşiyorlar. Bunlar arasında, herşeylerini feda edip silahlı mücadeleye hemen katılmaya hazır olanlar da var.
İlkokul öğrencileri ve az çok konuşmayı beceren 4-5 yaşındaki çocuklar bile kendilerini devrimci görüyorlar, bozuk Türkçeleriyle "devrimciyim, sosyalistim" diyerek sol yumruklarını havaya kaldırıyorlar.
Genç kadınların, gelin ve kızların çoğu devrimci mücadeleye güçlü bir sempati duyuyorlar. Silahlı mücadelenin özlemini çekiyorlar. Ölen devrimci gençler için ağıtlar söyleyip, gözyaşları döküyorlar. Bölgede faaliyet gösteren arkadaşları sevgi ve saygıyla bağırlarına basıyorlar. Hatta bir kısım genç kızlar, ileride katılmayı düşündüğü silahlı mücadeleye engel oluşturmaması için, evlenmeyi bile düşünmüyorlar.
Bölgede devrimci hareketimizin henüz yeni etkinliğe başladığı bu dönemde bile, devrimci düşüncelerin yoksul halk arasında nasıl kök salıp yeşerdiğinin yüzlerce somut örneğini görmek olasıdır.
D) 1. Bölümün Özeti ve Sonuçları:
Faaliyet gösterdiğimiz bölgenin bellibaşlı ekonomik, toplumsal ve siyasi özellikleri şunlardır:
1) Bölgede ticari kapitalizm, özellikle son yıllarda hızlı bir gelişme göstermiş, emperyalist tekellerin ve işbirlikçi büyük sermayedarların malları köylere kadar sokulduğu gibi, köylülerin malları da hergün artan ölçülerde pazara taşınır olmuştur. Bu gelişme, köylülerin, emperyalist tekeller, işbirlikçi burjuvalar ve bir yığın aracı tüccarlar tarafından insafsızca sömürülmesine, iflasa ve sefalete sürüklenmelerine yol açmıştır.
2) Öte yandan, üretimde toplumsal işbölümü henüz gerçekleşememiştir; yani bir yanda işgücü satın alan toprak veya sürü sahiplerinin diğer yanda işgücünü satarak geçinen işçilerin ve yarı-işçilerin bulunduğu sistem gerçekleşememiştir. Özellikle pazar için üretim yapılan bir üretim dalı henüz yoktur. Kapitalizm, çok geri ve ilkel bir düzeydedir. Zengin köylüler yeni oluşmaktadır ve bunlar da, köylü kitlesini ücretli işgücü yoluyla değil, faizli borç yoluyla sömürmekte ve bu yoldan palazlanmaktadır.
3) Bölgenin yoksul ve orta halli köylüleri, ekonomik baskının yanında, ayrıca ulusal ve dini bakımlardan da baskı altındadır. Köylüler yıllardır, her üç alandaki baskıya karşı, yiğitçe karşı koymuş ve önemli mücadelelerden geçmiştir.
4) Yüksek ticaret kârları ve borç faizleri ile iliğine kadar soyulup sömürülen geniş köylü kitlesi (yoksul ve orta halli köylüler, hatta zengin köylülerin aşağı kesimi) Demokratik Halk Devrimi'nin güçlerini oluşturmakta ve hızla devrimci mücadelenin saflarında yerlerini almaktadırlar. Faizciler, bir kısım zengin köylüler, vurguncu tacirler, gerici din adamları, yoz, rüşvetçi ve zorba memurlar, daha dolaylı olarak işbirlikçi büyük sermayedarlar ve ABD emperyalizmi, köylülerin düşmanlarıdırlar ve karşı-devrim saflarını oluşturmaktadırlar.
5) Etkinlik gösterdiğimiz bölgede, yerel otorite hemen hemen yok gibidir. Urfa, Mardin, Diyarbakır'ın ovalık bölgesinde olduğu gibi, yerel gericilerin, köylüler üzerinde baskı uygulayacak özel güçlerine ve fedailerine rastlanmaz. Gericiler, köylüler üzerindeki egemenliklerini, doğrudan doğruya devlet otoritesine (jandarma, komando ve polis örgütüne, askeriyeye) dayanarak devam ettiriyorlar. Bu yüzden, iktidarın ele geçirilmesi için "sınıf düşmanlarının imhası" politikası, bu bölgede esas politika olamaz. İktidar mücadelesi, doğrudan doğruya devlet güçlerine karşı (yani merkezi otoriteye karşı) yürütülmek zorundadır.
Şüpheci Dinsiz
18-05-2024, 04:38
İBRAHİM KAYPAKKAYA - SEÇME YAZILAR
Umut Yayımcılık
https://www.marxists.org/turkce/kayp...cmeyazilar.pdf
Sayfa 48..53 (3. parça)
2. BÖLÜM
BÖLGEDEKİ DEVRİMCİ FAALİYET
A) Burjuva ve Küçük Burjuva İlerici Grupların Bölgedeki Faaliyetleri ve Etkileri
Bu gruplardan hiçbiri bölge köylüleri arasında, ciddi, kalıcı ve esaslı bir devrimci faaliyet yürütmemiştir.
Türkiye İşçi Partisi'nin seçim söylevleri dışında, herhangi bir faaliyet olmamıştır ve zaten sadece burada değil, başka yerlerde de durum aynıdır. Eskiden TİP'e önemli ölçülerde oy çıktığı halde, şimdi köylüler arasında TİP'in etkisi hemen hemen sıfırdır.
TİP'in etkisinin yıkılmasıyla birlikte, gençler aracılığıyla köylüler arasında Mihri Belli görüşleri yayılmaya başlamıştır. Mihri Belli grubunun da, bölgede ciddi ve kalıcı bir faaliyeti olmamıştır. Ne propaganda, ne ajitasyon, ne de örgütlenme alanında... M.B.'nin kendisi, bölgeye birkaç kere gelip gitmiş, birkaç köylüyle temas etmiş, fakat onlara devrimci subayların pek yakında darbe yapacağını müjdelemekten(!) başka birşey yapmamıştır. Bir seferinde köylülere, "askeri bir darbenin an meselesi olduğunu" söylemiş ve "gece radyolarının başından ayrılmamalarını" önermiştir.
Mihri Belli grubuna bağlı diğer gençlerin bölgedeki faaliyeti de, arasıra mitinge çağırmaktan ve gelip geçici ve reformcu propaganda faaliyetlerinden oluşmaktadır. Köylüleri silahlı mücadele için örgütlendirme akıllarından bile geçmemiştir. Bu bakımdan M. Belli grubunun bir hareket olarak pek bir etkileri olmamakla birlikte, düşüncelerinin etkisi hâlâ belli çevrelerde belli ölçülerde vardır, fakat bu etki kolayca silinip yok edilebilecek cinstendir.
Kıvılcımlı grubunun hiçbir faaliyeti ve etkisi yoktur.
Bölgede, halkın en yakından tanıdığı ve etkilendiği hareket THKO'dur, özellikle de Sinan Cemgil grubudur. 1971 ilkbaharında bölgenin dağlarına gelip, kendi deyimleriyle "kır gerillası"nı başlatmaları, dağlarda aç kalmaları, soğukta yatmaları, hatta bu yolda üç ölü vermeleri, silahlı mücadeleye büyük bir özlem duyan halkı derinden etkilemiştir ve kedere boğmuştur. Köylüler Cemgil ve arkadaşlarının hareketini silahlı mücadeleye duydukları özlemin somut bir ifadesi olarak görmüştür. Halkın çoğunluğu Cemgil ve arkadaşlarının kendileri için öldüğünü düşünmektedir. Bu yaz, bir ihtiyarın ölümü üzerine toplanan köy kadınları, ölüyü fırsat bilerek, akşama kadar Sinan, Niyazi, Battal ve Cevahir üzerine ağıt yakıp gözyaşı döktüler. Şimdiye kadar çocukların birçoğuna Sinan ismi konmuştur. Bununla beraber THKO'nun da halk üzerindeki etkisi uzak bir sempatiden oluşmaktadır ve bu sempati örgütlü ve kalıcı bir hale getirilmiş değildir. THKO'nun örgütlenmesi zaten belirli ve disiplinli bir örgütlenme değil, anarşist bir örgütlenmedir. Ne tüzüğü, ne programı vardır, ne de saflarına katılanlardan ideolojik bir birlik istemektedirler. Gruplarına katılan herkesi kendilerinden ve örgüt üyesi saymaktadırlar. Böyle bir örgütlenme, böyle bir birlik elbette kalıcı olmaz ve olamamıştır. Halkın çoğunluğunun DenizSinan grubuna duyduğu sempati, bunların örgütüne ve siyasi çizgisine duyulan bir sempati değil, genel olarak devrime ve silahlı mücadeleye duyulan sempatidir. Onların örgütüne ve siyasi çizgisine bağlılık gösterenler, üç-beş köylüyü geçmez. Ayrıca THKO hareketinin kesin yenilgisi birçok köylünün kafasına, bunların tuttuğu yolun yanlış olduğu bilincini yerleştirmiştir. Gençlik içindeki taraftarlarının çoğu kararsızlığa düşmüş ve başka saflara geçmiştir.
Bölgenin ileri durumdaki köylü devrimcileri, Sinan'ların halkın düşüncesini almadan işe giriştiğini, halktan gizlendiğini, böyle davranmakla hata ettiklerini söylüyor. Halkın çoğunluğu şu düşüncede birleşiyor: Dağda mağaralarda değil, köylerde kalacaklardı. Köylere yerleşip, gizlice çalışarak halka fikir vereceklerdi. Halk da silahlı mücadeleye hazır duruma geldikten sonra başlanacaktı.
Köylülerin bazıları, "yardım edelim, gerekirse biz de katılalım" düşüncesiyle kendilerini günlerce aramış, bulamamışlar, bulanlara ise Sinan ve arkadaşları "bizimle görüşmeyin, daha iyi olur" diye uyarıda (!) bulunmuşlar. Köylüler, onların bu tutumlarını da doğru bulmamaktadırlar.
Köylülerin eleştirileri tamamen doğrudur. Sinan ve arkadaşları, gerçekten de halktan kaçmışlardır. Kitleler içinde en ufak bir faaliyetleri, onları mücadeleye katmak için en ufak çabaları olmamıştır. Sadece birkaç eve ekmek sağlamak ve yatmak için uğramışlardır. Köylülerden sağlanan yardım, tamamen köylülerin kendi çabalarıyla gerçekleşmiştir. Bunun nedeni nedir? Bunun nedeni Sinan ve arkadaşlarının ideolojik ve siyasi çizgilerindeki sakatlıktır; onların burjuva subaylarının darbesine ve burjuva reformculuğuna bel bağlamalarıdır. Bunlar, köylülerin ve işçilerin silahlı mücadelesiyle değil, subayların darbesiyle devrimin (!) başarıya ulaşacağını düşünüyorlardı. Kendileri de sadece böyle bir darbeye ortam hazırlayacaklardı. Bu yüzden de köylüleri örgütlemeye ne gerek görüyorlardı, ne de gereksinim duyuyorlardı. Yine bunların örgütsel bakımdan bağlılıkları olmasa bile, ideolojik bakımdan en çok beğendikleri ve benimsedikleri çizgi M. Belli'nin revizyonist, reformcu çizgisiydi.
Birçok olay, bunların pratik faaliyetlerden tutun da 12 Mart Muhtırası üzerine silah bırakma tartışmalarına ve mahkemelerdeki ifadelerine kadar herşey bu söylediklerimizi doğrulamaktadır.
Şu noktayı kavramakta da yarar vardır: Bu derece kitlelerden kopuk bir hareket bile, egemen sınıfların zorba güçlerine karşı silaha sarılmış olduğu için, halkı etkileyebiliyor, onun sevgisini kazanabiliyor.
THKP-THKC'nin sözkonusu bölgede belli bir faaliyeti ve etkisi yoktur. Şehirde bir çalışmaları olup olmadığını bilmiyoruz. Fakat özellikle gençlik içinde faaliyet göstermeleri olasılığı güçlüdür. Çünkü şehirdeki liseli gençler ve bir kısım aydınlar arasında görece etkili oldukları görülmektedir.
B) Komünist Hareketimizin Bölgedeki Faaliyet ve Etkisi
Bölgeye, ilk arkadaş ... ayında gönderildi. Daha önce de, bölgede birkaç propaganda gezisi yapılmıştı. Ayrıca birkaç kişiyle mektuplaşılıyor, bazı köylülere İ-K gazetesi gönderiliyordu. Köylülerin büyük çoğunluğu, en ileri unsurların bir kısmı da dahil, çeşitli akımları, komünist hareketle burjuva ve küçük burjuva kliklerini birbirinden henüz ayıramıyor, hepsine aynı gözle bakıyordu. Daha önceki miting ve gösterilere katılmış, adı sık sık duyulan ve çeşitli akımların ayrılıklarından haberdar bir kısım köylüler ise, genellikle bizim hareketimizin karşısında yer almışlardı. Şehir içinde, gençlik arasında, hemen hemen tamamen tecrit edilmiştir. Bunda bizim hatalarımızın payı olduğu gibi, bize karşı çıkanların sınıf karakterlerinin de payı vardır.
Bölgeye, kalıcı bir faaliyet yürütmek üzere gönderilen ilk arkadaş, daha önce de sözkonusu bölgede kalmıştı: Fakat ne ilk sefer, ne de sonradan gönderildiğinde ciddi bir faaliyet yürütebilirdi. Bunda, hem arkadaşın kişisel eksikliklerinin, deneyimsiz ve inisiyatifsiz oluşunun, hem de hareketimizin köylük bölgelerdeki faaliyetin yürütülmesinde belli bir eylem programına ve perspektife sahip olmamasının, ayrıca o günlerde verilen görevleri kontrol olanağından büyük ölçüde yoksun olmasının payı vardır.
Bölgeye ikinci arkadaş, Temmuz başında gönderildi. Hemen peşinden, yeni gönderilen arkadaşla, bir genç köylü arkadaş örgütlendi. İlk arkadaş zaten örgütlüydü. Böylece üç kişilik bir komite oluşturuldu ve bölgedeki faaliyetin tamamından bu komite sorumlu kılındı. İlk arkadaş sekreter olarak atandı ve kendisine neler yapacağı genel hatlarıyla birkaç kez ayrıntılı olarak anlatıldı. Fakat verilen görevler yine zamanında kontrol edilemedi. Bunun nedeni, görevleri kontrol etmesi gereken arkadaşın, kadro yetersizliği yüzünden bir yığın işi üstlenmek zorunda kalmasıdır. Bölgede Ağustos'a kadar belli bir faaliyet yürütülemediği sonradan anlaşıldı.
Nedenleri şunlardır:
1) Her üç arkadaşın da köylüler arasında gizli çalışmada deneyimsiz ve inisiyatifsiz oluşu. Gizliliği, kendini kitleden saklamak şeklinde anlamaları.
2) Sıkıyönetimin ilkbaharda bölgeye yaptığı baskının köylüler ve arkadaşlar üzerinde yarattığı olumsuz etki.
3) Hareketimizin verilen görevleri denetlemeyişi, arkadaşlara zamanında talimat verme ve bunları denetleme olanaklarının sınırlılığı.
Bölgede bu üç arkadaşla ciddi bir faaliyet yürütülemediği belirlenince daha deneyimli bir arkadaşın bölgeye gönderilmesine karar verildi. Ağustos başında ilk arkadaş, bölgeden alınıp başka bir yere gönderildi. İkinci arkadaş bir süre yalnız kaldı. Bu arkadaşın da bölgeden alınması düşünülüyordu. Fakat, sonradan vazgeçildi. Çünkü tek başına kalan arkadaş, kendi inisiyatifi ve çabasıyla hatalarını altetmiş, bölgede bir sürü ileri köylüyle bağ kurmuştu. Arkadaşın bu faaliyeti, hem kendisini geliştirmiş, hem de çevresini genişleterek bölgede barınma ve yerleşme olanaklarını artırmıştı.
Arkadaş, bölgeye gönderilen devrimci yayınları, Şafak gazetesini, köylüler arasında geniş ölçüde dağıtmış. (Daha önce, gizlilik gereği olarak(!) en ileri köylülerden yayınları sakladıklarını da sonradan öğrendik.) Bir yığın, sağlam, kararlı, kavrayışlı ve yetenekli yoksul köylüyle ilişki kurmuş, bunların sevgi ve sempatisini kazanmıştı.
Çalışmanın bu ilk adımından sonra, daha deneyimli bir arkadaş bölgeye gönderildi. Bundan sonra, çalışmalar yeniden gözden geçirildi ve hatalar belirlendi. En önemli hata şuydu: Arkadaşlar, Türkiye'de gerçek komünist hareketi temsil ettiğimizi, burjuva ve küçük burjuva klikleriyle aramızdaki ayrılıkları kitlenin anlayacağı bir dille anlatmayı büyük ölçüde ihmal etmişlerdi. Gerçi propaganda faaliyetinin her anında, hareketimizin genel politikasını, genel olarak ortaya koymuşlardı. Fakat, diğer revizyonist ve maceracı klikleri, bunların canalıcı hatalarını, açık, kesin ve kararlı bir dille, kliklerin isimlerini de anarak eleştirmemişlerdi. "Şimdilik, ayrılıkları kavramaya kitlelerin politik bilinci yetmez" diye düşünüyorlardı ve böyle düşünmekle gerçekte kitlelerin gerisinde kalıyorlardı. Çünkü, bizim eleştirdiğimiz birçok noktayı, köylüler, hataların derin teorik temellerini kavrayamamakla birlikte, pratik sonuçlarına bakarak kavramışlar ve bunları her fırsatta ortaya koyuyorlardı. Bu hata yüzünden sağlam unsurlar, hareketimize kesin olarak kazanılamamış ve örgütlenememişti. Bu hata düzeltildi. Şimdi, köylüler ve aydınlar arasında hareketimizin politikasını kavrayan ve kesinlikle benimseyen taraftarlarımız var ve bunların sayısı gittikçe artıyor. Bunlardan bir arkadaş yakında örgütlendi, birkaç tanesi de örgütlenmeye hazır durumdadır. Yine birçok köylü, çeşitli şekillerde hareketimizin hizmetine sokulmuştur. Örneğin buluşma ve yazışmalarda adreslerinden yararlanıyoruz; çeşitli yayınları ve gizlenmesi gereken şeyleri evlerinde saklıyoruz; çeşitli yayınları onlar aracılığıyla başkalarına ulaştırıyoruz; bir bölümüne bir grup örgütlemeleri, gizli yayınları birlikte okumaları görevini veriyoruz; kendimiz geniş ölçüde köylülerin yardımıyla
barınıyoruz vs. vs.
Bugüne kadarki faaliyetimizle bölgedeki en ileri köylüleri aşağı yukarı belirlemiş durumdayız; iyiyi kötüden, cesuru korkaktan, fedakarı bencilden, ağzı sıkı olanı gevezeden, inançlıyı inançsızdan, çalışkanı tembelden, alçakgönüllüyü övüngeçten, yetenekliyi yeteneksizden vs. belli ölçülerde ayırmış durumdayız; kimlerden nasıl yararlanabileceğimizi, kimlere ne ölçüde güvenebileceğimizi, yine belli ölçülerde biliyoruz.
Önümüzdeki günlerde şunları yapacağız:
1) İleri ve güvenilir unsurları özel olarak eğitip, bunları, yeteneklerine ve hareketin gereksinimlerine uygun düşen görevler etrafında örgütleyeceğiz.
2) Henüz hakkında yeterli kanıya varamadığımız kişileri, çeşitli görevler vererek deneyeceğiz.
3) Henüz tanıma olanağı bulamadığımız ileri, güvenilir ve köylüler arasında "saygınlık" sahibi köylüleri (özellikle yoksul köylüleri) tanıyıp, hareketimizin bir parçası haline getirmeye çalışacağız.
4) Hareketimiz sözkonusu bölgede belli bir gelişme düzeyine ulaştığında, faaliyet sahamızı, yeni bir alana doğru genişleteceğiz.
Şehir merkezinde, bugüne kadar belli bir faaliyetimiz olmamış, olamamıştır. Orada gençliği örgütlemek üzere gelmesini istediğimiz arkadaşın durumu hakkında hâlâ bir haber alamadık. Daha önce şehir içinde görevlendirmeyi düşündüğümüz kişi, herşeyi yüzüstü bırakıp kaçtı. Şehir içinde örgütlü durumda bir arkadaş var. Bu arkadaş, daha önce kendisine önerilen bir görev karşısında gevşeklik ve kararsızlık gösterdi. Daha sonra kendisiyle kararlaştırılan bir görüşmeye gelmedi. Daha sonra ise hem görevlerin çokluğu yüzünden, hem de arkadaşın polisce çok tanınmış birisi olmasının yarattığı sakınca yüzünden kendisiyle görüşme olanağı bulunamamıştır. İlk fırsatta bu arkadaşın durumu da kesin bir çözüme bağlanacaktır. Ya kendisine bir görev verilecek, ya da gevşeklik ve kararsızlık göstermeye devam etmesi halinde örgütle ilişiği kesilecektir.
Şunu da ekleyelim: Köylük bölgede yürüttüğümüz faaliyet şehir merkezini de etkilemiştir. Bölgemizdeki köylerden, liseye giden yüze yakın öğrenci, hareketimizden etkilenmiş ve bizim çizgimize yakınlık ve sempati göstermeye başlamıştır. Ayrıca, köyde tanıdıklarımız aracılığıyla, şehirde geniş olanaklar yaratma fırsatı doğmuştur. Gençlik arasındaki tecrit zinciri kırılmıştır. Şimdi, şehir içinde bizim saflarımıza kayan potansiyeli örgütleyecek ve hareketimizin diğer kesimleriyle iletişimimizi sağlayacak deneyimli bir arkadaşa acil olarak gereksinimimiz vardır.
C) İkinci Bölümün Özeti ve Sonuç
Genel olarak dünyada, özel olarak da ülkemizde devrimci mücadele hızla gelişmektedir. Ülkemizde, büyüyen ve derinleşen ekonomik ve siyasi bunalım, silahlı mücadelenin objektif koşullarını yaratmış ve olgunlaştırmış durumdadır. Bölgemizde silahlı mücadele için koşullar daha da elverişlidir. Sinan ve arkadaşlarının yenilgisi, sıkıyönetimin baskı ve zorbalığı halkı biraz sindirmekle birlikte, en doğru devrimci düşüncelerin filizlenmesi koşullarını da yaratmıştır. Şimdi, halk şu gerçeği hergün daha iyi kavrıyor: "Burjuva subaylarıyla veya halktan kopuk küçük bir aydın grubuyla devrim yapılamaz. Sömürülen ve ezilen halkın bizzat silaha sarılması gerekir. Devrim, çok iyi hazırlanmayı gerektiren, büyük özveriler isteyen ağır ve ciddi bir iştir."
Eğer bir komünist hareketin taşıması gereken niteliklere sahip olur ve bunları sürekli olarak korursak, hareketimizin hızla büyüyüp gelişeceğine, halk kitleleri arasında dal budak salıp kökleşeceğine derinden inanıyoruz. Çünkü halk tava gelmiş toprak gibidir, bizler de sağlam ve yeşermeye hazır tohumlar olmalıyız.
bilgivehis
20-05-2024, 10:53
Kaypakkaya kendi tespitlerinden elde ettiği gerçeklerden ülkenin devrime gidiyor görüşü yanlış bir tahlildi. Devrimin potansiyel gücü olmasına rağmen ne köylü ne de işçi devrime yakın olmadığı gibi çok uzaktı. Bunun yanlış olduğunu geçen zaman zaten gösterdi.
Kaypakkaya Çin devrimine bakarak (kırsaldan başlamak...) Türkiye'de de benzer devrim olacağına kendini inandırmıştı.
Oysa Çin devrimi Japon işgali ve işgalcilerle işbirlikçilik yapan 3.000.000 orduya sahip Çan Kay Şek saldırısına karşı yapılmıştı. Emperyalizm ve işbirlikçi yönetim tarafından ülke işgal edilmişti. Mao Zedung ve uzun yürüyüşle elde ettiği ordu bu işgale direnen tek orduydu. Koşullar komünist partisini ülke savunmasına zorlamıştı. Üstelik o günkü durumda komünistler zafer kazansa dahi ülkede sosyalist devrim mümkün değildi. Komünist partisi bir yandan işgalcilere karşı savaşırken diğer yandan ülkeyi sosyalizme hazırlamak için işçi sınıfı oluşturuyordu. Ki, sırf işçi sınıfı oluşturmak için Mao'nun kendisi bile fabrikada çalıştı. 1905'lerde başlayan direnişin 1950'lere kadar bu kadar uzun sürmesinin bir nedeni de buydu, temel gücü yani işçi sınıfını oluşturmaktı...
O tarihlerde Türkiye'de ise tanklı-toplu bir emperyalist işgal olmadığı gibi ülke nüfusunun yüzde yetmişi köylüydü. Öğrenci aydınlardan başka öyle devrim yapacak bir topluma veya ortama sahip değildi.
Feodalizmden henüz çıkmaya hazırlanan, ümmetçilikten yurttaşlığa geçen, bazı haklarla ilk defa karşılaşan toplum için Cumhuriyet lüks sayılıyordu...
Kaypakkaya'yı araştırmasında yanıltan bir başka nokta da köylüleri pek tanımamasıydı.
Köylüler kendilerine komünist gelse komünist olurlar, dinci gelse onlar da dinci olur.
Bu iki yüzlü olduklarından değil, köylerine gelenlere saygılı olduklarından.
Bu davranışları pek doğru olmasa da ve yanıltıcı olsa da onlarda bu bir saygı göstergesidir.
Ayrıca köylüler düşmanın tankını-topunu görmeden hiçbir şeye pek tepki vermezler.
Şüpheci Dinsiz
20-04-2025, 18:16
Rapzan Belâgat feat Grup Munzur - BAHARA ÇAĞRI
foveyvQlxzY
Seni anmak yaşamaktır
(Bak)
Seni anmak savaşmaktır
Seni anmak karanlıklara
Nisan güneşi gibi doğmaktır
(Kalk)
Seni anmak yokluğa öfke
Cellatlardan hesap sormaktır
Seni anmak dağlarda
İsyan ateşlerini yakmaktır
(Yak)
Seni anmak barikatlarda
Halkının yanında nefes almaktır
Seni anmak fabrikalarda
Emekçi ellere yoldaş olmaktır
Seni anmak isyandır
Ölüme karşı inatla ayaklanmaktır
Seni anmak kızıl bayrakları
Daha da yükseklere taşımaktır
Bir sabah kapı açıldı
Cellatlar başa dizildi
Dişim tırnağım söküldü
Ser veririm sır vermem ben
Parça parça oldu tenim
Her gün kesilir bir yerim
Ben ki devrimci bir erim
Ser veririm sır vermem ben
Gözaltında işkencede
Zindanlarda meydanlarda
Kaypakkaya şiarıyla
Ser veririm sır vermem ben
Şimdi bir rüzgar şimdi bir türkü
Şimdi isyandır baharı hissedin
Kaypakkaya'yım çelikten irade
Ölümü küçültür devrimin sesleri
Munzur dahi ağlar olmuş bak
Haykırır dağlara öfkesini
Aldığı suyu unutamazken çelik
Bu halk da unutmaz yiğitlerini
Dağları kendime mesken eyledim
Teslimiyet mi? Ölümü yeğlerim
Kaypakkaya'yım duysunlar
Sağır olsun tüm o meydanlar
Ser veririm ama sır vermem
Buna şahittir bak zindanlar
Miras bıraktığın kızıl bayrakla
Peşindedir bak Partizanlar
Şüpheci Dinsiz
18-05-2025, 06:35
İbrahim Kaypakkaya'nın analizlerinden-makalelerinden oluşturulan kitapları google drive adresinde topladım, bulamadıklarım da var. Olanları indirip okuyabilirsiniz, sizde olanları bana ulaştırırsanız google drive'a kopyalayabilirim.
https://drive.google.com/drive/folders/1hx_7ubPbVXpAbmIPUWjlJVtdy1pQ9d6L?usp=drive_link
Makalelerinden seçerek bu başlıkta paylaşacağım.
Şüpheci Dinsiz
18-05-2025, 07:53
İbrahim Kaypakkaya - Seçme Yazılar
Sayfa 118'den itibaren...
İbrahim Kaypakkaya'nın Kemalizm üzerine düşüncelerini aşağıdaki yazı dizisinde paylaşacağım. Kaypakkaya önce Şafak revizyonistlerinin Kemalizmi savunan, öven, haklı bulan iddialarını bir araya toplayıp alt alta yazıyor.
abç --> Altını ben çizdim (yazıyı derleyen yayımcı)
agy --> Adı geçen yazı
age --> Adı geçen eser
ŞAFAK REVİZYONİZMİNİN KEMALİST HAREKET, KEMALİST İKTİDAR DÖNEMİ,
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARI, SAVAŞ SONRASI ve 27 MAYIS HAKKINDAKİ TEZLERİ
OCAK 1972
-I-
"Bunlar, bugün halkımızın yürüttüğü bağımsızlık mücadelesini, M.Kemal'in tam bağımsızlık ilkesinin mirasçısı olmasını da revizyonizmle damgalıyorlar. Bu, hiç şüphesiz mirasyedi bir hovardanın tutumudur. Devrimci mücadeleye yan çizenler, geçmişteki mücadeleleri de hor görürler ve tarihin, bu büyük mücadelede bir silah haline getirilmesinin önemini kavrayamazlar. Onların bu tutumu, sınıf karakteri her şeyi hor gören küçük burjuva ideolojisinden ileri gelmektedir.
"Hepimizin bildiği gibi Milli Kurtuluş Savaşımız, milli burjuvazinin önderliğinde yürütüldü ve milli ihtilâlin önderi de M. Kemal'di."
"M. Kemal'in istiklâl-i tam (tam bağımsızlık) ilkesi ve Kurtuluş Savaşımız o kadar elle tutulur bir mirastır ki, uğruna onbinlerce işçi-köylü kanlarını döktüler, canlarını verdiler. Hiçbir fedakarlıktan çekinmediler. Fakat işçi ve köylüler teşkilatsız olduğu için, milli ihtilâlin önderliğini milli burjuvazi ele geçirdi ve burjuva-demokratik devrimi sonuna kadar ilerletemeyerek, işçi ve köylüleri baskı altına alan bir diktatörlük kurdu. Yeni Kemalist burjuvazinin halk üzerindeki diktatörlüğü, milli burjuvazinin karakteri icabı, emperyalizmle ve feodaliteyle uzlaştı. Hatta daha sonra yurdumuzu emperyalizmin pençesine teslim eden işbirlikçi büyük burjuvazi, bu yeni burjuvazi içinden bir kesimin palazlanmasıyla ortaya çıktı. M. Kemal'den tutarlı bir proleter tutum beklemek, bunu bulamayınca, damgayı yapıştırmak, hatta onun emperyalist işbirlikçisi olduğunu iddia etmek, burjuva idealistlerine çok yakışıyor. Fakat onlara yakışan bu tutumun, proletarya hareketine hiç yakışmayacağı açıktır.
"Lenin, Stalin, Mao Zedung'un M. Kemal tahlilleri bize ışık tutmalıdır. Bu mesele niçin önemlidir? Çünkü bu konudaki tutumumuz, halkın ilerici geçmişini faşizme ve gericiliğe hediye edip etmememizi tayin edecektir. Amerikan uşağı faşist generaller çetesinin Milli Kurtuluş Savaşı, Yunus Emre, M. Kemal gibi halkımızın ilerici tarihinin parçalarını kendi faşist demagojilerine nasıl alet ettiklerini ve bu yolla bir kitle temeli yaratmaya çalıştıklarını görüyoruz. Ne yapacağız? Bütün bunları onlara mı terk edeceğiz? Halkın devrimci mirası, sınıf mücadelesinde bir silahtır. Çok kibar beyler, bu silahlardan bazılarını çamurlu olduğu için beğenmeyebilirler. Ve aman elimizi kirletmeyelim diyerek onları düşmana terkedebilirler. Ama, ölüm kalım savaşı veren bir proletarya savaşçısı, silahın çamurlu olmasına bakmaz. Silahın kabzasını sıkı sıkıya kavrar."
(Tasfiyeciler Yazısı).
"Faşist hükümet... halkımızın devrimci geçmişini alçakça kendine maletmeye çalışan bir kampanya açmıştır. M. Kemal, faşist sahtekarlığın bir aleti haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bağımsızlığın en azgın düşmanı olan Amerikan köpeği faşistler, M. Kemal'in ilkelerini tahrif ederek kendi faşist safsatalarının bir parçası olarak gösterebileceklerini sanıyorlar" (abç) (12 Mart'tan Sonra Dünyada ve Türkiye'de Siyasi Durum, s. 45).
"Orta burjuvazinin Kemalist kesimlerinin gözünü boyamak için" (agy, s.45).
"Proleter devrimleri ve milli kurtuluş savaşları çağının ilk kurtuluş mücadelesini veren Türkiye halkları, Asya'nın bütün ezilen halklarına cesaret ve umut verdi" (Program Taslağı).
"Kurtuluş Savaşı'nın burjuva önderliği... işçi ve köylüleri baskı altına alan bir diktatörlük kurdu" (agy).
"Osmanlı Sultanlığının ve komprador burjuvazinin Milli Kurtuluş Savaşı ile yıkılmasından sonra, iktidarı ele geçiren yeni Türk burjuvazisi, büyümek ve zenginleşmek için devlet eliyle milli burjuvazi yaratmaya girişti. Yeni Türk burjuvazisi, bu yafta altında işçi ve köylüleri insafsızca sömürdü, feodal ağalarla ve emperyalizmle uzlaştı" (agy).
"Halkımız üzerindeki burjuva diktatörlüğü, yurdumuzu giderek emperyalist boyunduruğuna teslim etti. Feodal ağalarla ittifak kuran büyük burjuvazi, Kürt halkına karşı da milli baskı ve eritme politikası uyguladı"(agy).
"Milli burjuva yaratma politikasıyla semiren yeni Türk burjuvazisinin içinden çıkan işbirlikçi büyük burjuvazi, özellikle İkinci Dünya Savaşı yıllarından itibaren hızla gelişti ve emperyalizmle işbirliğini adım adım yoğunlaştırdı" (agy).
"Savaş sırasında vurgunculukla palazlanan büyük burjuvazi, uluslararası sermayenin kanatları altına iyice girdi ve savaş yıllarındaki yüksek tarım fiyatları politikasıyla gelişmiş olan toprak ağalarıyla ittifakını iyice (abç) güçlendirdi. Bu gerici ittifak, kendini CHP'nin devlet kapitalizminin bürokratik kösteklerinden kurtarmak için DP'ye ağırlık vererek iktidarını bu partiyle devam ettirdi" (agy).
"1950'den sonra emperyalist sermayenin Türkiye'de doludizgin at oynatması..." (agy)
"1950'den sonra gerici parlamentoyu bir hakimiyet aracı olarak kullanan emperyalizm ve işbirlikçileri..." (agy).
"Halk üzerindeki sömürü ve baskıyı her geçen gün şiddetlendiren siyasi ve iktisadi buhran, Amerikan uşağı DP iktidarının 27 Mayıs 1960'da yıkılmasıyla sonuçlandı.
"27 Mayıs hareketine karakterini veren orta burjuvazi, emperyalizme başından teslim olmuştu. İktidarı, işbirlikçi büyük burjuvaziye ve toprak ağalarına bıraktı" (agy).
Şafak revizyonistlerinin tezlerini özetleyelim:
1) "Milli Kurtuluş Savaşımız, milli burjuvazinin önderliğinde yürütüldü".
2) Kurtuluş Savaşımız "proleter devrimleri ve milli kurtuluş savaşları çağının ilk kurtuluş mücadelesidir" (abç).
3) Kurtuluş Savaşımız, "Asya'nın bütün ezilen halklarına cesaret ve umut vermiştir".
4) Milli Kurtuluş Savaşıyla, "Osmanlı Sultanlığı ve komprador burjuvazi yıkılmıştır".
5) Kemalist iktidar, siyasi bakımdan bağımsız bir milli burjuva diktatörlüğüdür. "M. Kemal'in emperyalist işbirlikçisi olduğunu iddia edenler, burjuva idealistleridir."
6) "İktidarı ele geçiren yeni Türk burjuvazisi, büyümek ve zenginleşmek için devlet eliyle milli burjuva yaratmaya girişti" (abç).
7) "Kemalist burjuvazinin halk üzerindeki diktatörlüğü, milli burjuvazinin karakteri icabı, emperyalizmle ve feodalizmle uzlaştı." (abç)
8) Milli burjuva yaratma eğilimiyle semiren yeni Türk burjuvazisinin içinden, işbirlikçi büyük burjuvazi çıktı.
"İşbirlikçi büyük burjuvazi, özellikle İkinci Dünya Savaşı yıllarından itibaren hızla gelişti ve emperyalizmle işbirliğini adım adım yoğunlaştırdı" (abç).
"Savaş sırasında vurgunculukla palazlandı ve uluslararası sermayenin kanatları altına iyice girdi". İşbirlikçi büyük burjuvazi, savaş yıllarında gelişmiş olan toprak ağalarıyla ittifak kurdu.
"Bu gerici ittifak, kendini CHP'nin devlet kapitalizminin bürokratik kösteklerinden kurtarmak için DP'ye ağırlık vererek iktidarını bu partiyle devam ettirdi".
9) "1950'den sonra emperyalist sermaye Türkiye'de doludizgin at oynatmaya başladı".
10) "Emperyalizm ve işbirlikçileri, gerici parlamentoyu bir hakimiyet aracı olarak kullandılar".
11) "Siyasi ve iktisadi buhran, Amerikan uşağı DP iktidarının 27 Mayıs 1960'da yıkılmasıyla sonuçlandı" (abç).
12) "27 Mayıs hareketine karakterini veren orta burjuvazi"dir. 27 Mayıs hareketiyle iktidar, orta burjuvazinin eline geçmişti. Fakat orta burjuvazi, iktidarı "işbirlikçi büyük burjuvaziye ve toprak ağalarına bıraktı" (abç).
13) "Kemalizm, orta burjuvazinin devrimci kesiminin ideolojisidir".
"M. Kemal'in ilkeleri faşizmle asla bağdaşmaz".
"M. Kemal, halkımızın ilerici tarihinin bir parçasıdır".
14) "M. Kemal'in tam bağımsızlık ilkesinin mirasçısıyız". "Bu mirası faşistlere terkedemeyiz, ona sıkı sıkıya sarılmalıyız."
15) "Lenin, Stalin, Mao Zedung'un M. Kemal tahlilleri bize ışık tutsun."
Şafak revizyonistlerinin tezleri işte bunlardır. Şimdi eleştirilere geçelim.
Şüpheci Dinsiz
18-05-2025, 08:38
İbrahim Kaypakkaya - Seçme Yazılar
Sayfa 121'den itibaren...
Kaypakkaya Kemalizm üzerine tespitlerini yazıyor. Tespitler yalnızca kendi yorumu değil, Şnurov'un, dolaylı şekilde Lenin'in, Stalin'in ve Mao'nun tespitlerine dayanıyor.
Şnurov'un tespitlerinden google drive'daki şu pdf içinde bahsedilmiş, kitapları gösterilmiş.
Snurov_un_Turkiye_Proletaryasinda_1920_l.pdf
Şnurov'un iki kitabı var.
A. Snurov - Turkiye Proletaryasi - Yar yay.pdf
A. Snurov - Turkiyede kapitalistlesme ve Sinif Kavgalari.pdf
https://drive.google.com/drive/folders/1hx_7ubPbVXpAbmIPUWjlJVtdy1pQ9d6L?usp=drive_link
-II-
Kemalist hareketin niteliğini ve Kemalist iktidarın uygulamalarını Şnurov'dan geniş aktarmalar yaparak ortaya koyacağız. Çünkü Şnurov güvenilir bir tanık, sağlam bir Bolşeviktir. Aktarma yapacağımız broşürü, Sovyet işçi sınıfına Türkiye'nin durumunu ve Türk işçi sınıfının mücadelesini tanıtmak amacıyla yazmıştır. Şnurov'un dile getirdiği görüşlerin, o yıllarda Stalin yoldaşın ve diğer Bolşevik Partisi önderlerinin de görüşleri olduğunu kabul etmemek için hiçbir sebep yoktur.
1. Kemalist Devrime Önderlik Eden Sınıflar, Türk Büyük Burjuvazisi ve Toprak Ağaları Sınıflarıdır:
Şnurov yoldaş şöyle diyor:
"Devrimin önderi M. Kemal'e izafeten Kemalist adı verilen bu Türk milli devrimini Türkiye'nin milli burjuvazisi, yani tüccar, toprak ağası ve o sırada Türkiye'de çok az sayıda bulunan sanayiciler yönetiyordu" (*).
Kemalist devrim, Jön Türk devriminin benzeri ve izleyicisidir.
Şnurov, bunu da şöyle anlatıyor:
"Esasen fakir olan ülkeyi insafsızca soyan büyük toprak sahipleri ile din adamlarının ve en başta sultanlarının hakimiyeti neticesinde Türkiye tamamen Avrupa sermayesinin eline düşerek, Avrupa kapitalizminin kölesi olmuştu. 1908 senesinde sultanın hakimiyeti, Türkiye tarihinde ilk defa olmak üzere Türk ticaret burjuvazisi, subaylar ve asilzadelerin [eşrafın] birleşmiş gücü ile kökünden sarsılmıştır. Bu burjuva devrimi, Jön Türk devrimi olarak tanınmaktadır ve bunu, başlangıçta halk yığınları da desteklemiştir" (...).
"[Jön Türk devriminden sonra da] Türkiye yarı-sömürge karakterini muhafaza ediyordu. Yani kapitalist ülkelerin, hammadde alıp, sanayi mamullerini sattıkları bir pazar durumundaydı. Politik bakımdan Türkiye bağımsız sayılıyordu. Fakat Türkiye, emperyalist ülkelerin elinde oyuncaktı. Bu yüzden Türkiye, ekonomik yönden aşırı derecede bağımlı bulunduğu Almanya tarafından Birinci Dünya Savaşı'na itildi ve Almanya uğruna savaştı. Almanya savaşı kaybedince, Türkiye tam anlamıyla yağma edildi. Ülkenin bütünlüğünü korumak için ikinci bir devrime ihtiyaç hasıl oldu. "Bu defa ‘Kemalist devrim' adı ile tanınan devrim, İngiliz-Fransız emperyalizmine karşı yapılmıştır".
"... Devrimin başına Türk ticaret burjuvazisi geçti. Türkiye tarım memleketi olduğu için, tüccarların başlıca alışverişi tarım ürünleri üzerine idi. Böylece ticaret burjuvazisi, ağalar ve büyük toprak sahipleri ile sıkı bağlar kurdu. Her Türk köyünde ağa ve toprak sahibi, aynı zamanda tefeci ve köylü ürünlerinin belli başlı alıcısı ve satıcısı idi. Bu ağaların bazen un değirmeni, yağ veya kuru meyve işleyen küçük imalathaneleri ve diğer ufak tefek teşebbüsleri oluyordu. Ağalar aynı zamanda tarım ürünlerini toptan satın alan büyük ticaret firmalarının acenteleri durumundaydılar."
"Bu koşullar altında, Türkiye, Avrupa kapitalistlerine yenilmiş olsaydı, yabancılar en kısa zaman içinde bütün ticareti ve sanayii ele geçireceklerdi. Türk burjuvazisi bir ölüm kalım sorunu ile karşı karşıya idi. Kapitalistlerin işgali altındaki liman şehirleri olmazsa, devlet kendilerini desteklemezse, yabancılara verilen imtiyazlar devam edip Türkiye her bakımdan yabancı kapitale bağlı kalırsa, yurdun öz ticareti ve sanayii er geç ölecekti. Tüccarı, sanayiciyi, tarım ürünlerini yabancı ülkelere satan ağa ve büyük toprak sahiplerini devrimci kılan işte bu tehlike idi. Köylü, işçi ve küçük esnafın kapitalistler ve toprak ağalarına karşı duyduğu hoşnutsuzluk, ustalıkla yabancı kapitalistlerle mücadeleye dönüştürüldü. Bunun için devrim, bütün yurda yayılarak milli bir karakter aldı".
Kemalist devrim esas olarak ticaret burjuvazisinin başını çektiği, fakat bunların bir kısım ağalar, büyük toprak sahipleri ve tefecilerle de ittifakına dayanan bir "milli burjuva" devrimidir ve burjuvazi ilk başlarda halkın desteğini almayı başarmıştır.
Yukarıdaki "milli burjuva" kavramı üzerinde kısaca durmak gerekiyor. Lenin, Stalin ve Şnurov yoldaşlar, Kemalist devrimden bahsederken "milli burjuva" kavramını, Türk olan burjuva anlamında kullanmaktadırlar. Milli burjuva-komprador burjuva ayrımı, onlarda henüz yoktur. Bu kavramı daha sonra, yeni anlamıyla Mao Zedung yoldaşta görmekteyiz. Lenin, Stalin ve Şnurov yoldaşlar, Kemalist devrime, "milli burjuva devrimi" derken, kastettikleri "komprodar olmayan burjuvazinin devrimi" değildir; kastettikleri "Türk olan burjuvazinin devrimi"dir.
Yine sözünü ettiğimiz broşürde Şnurov yoldaş, toprak ağalarını ve tefecileri de "burjuva" kavramı içinde düşünmektedir. Mesela; "Türkiye'nin milli burjuvazisi, yani, tüccar, toprak ağası" (abç) demektedir. Burjuva kavramının bu şekilde kullanılışına, Stalin yoldaşta ve Dimitrov yoldaşta da rastlamaktayız.
Şnurov yoldaş, Kemalist devrim "milli burjuvazinin devrimidir" derken, Türk olan ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının, tefecilerin az sayıdaki sanayi burjuvazisinin devrimiydi demektedir ve zaten bütün bu sınıfları tek tek de saymaktadır.
Bu sınıflar, bugün kullandığımız anlamıyla "milli" miydi, komprador muydu, bunun üzerinde duralım:
Stalin yoldaş, Yeni Demokrasi kitabında Mao Zedung yoldaşın yaptığı alıntıda "Kemalist devrim, üst tabakanın, milli ticaret burjuvazisinin bir devrimidir" demektedir (abç).
"Üst tabaka", İttihat ve Terakki içinde palazlanmış olan, önce Alman emperyalizmine uşaklık eden, Birinci Dünya Savaşı'nda Alman emperyalizminin yenilgisinden sonra da, İngiliz- Fransız emperyalizmine yaklaşan, "Türk komprador büyük burjuvazisinin ta kendisidir.
Türk burjuvazisinin önce İttihat ve Terakki Cemiyeti etrafında toplandığını, bu sınıfın subaylar ve asilzadelerle birlikte 1908 Jön Türk devrimine önderlik ettiğini biliyoruz. İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidar makamına oturduktan sonra, dünya şartlarının ve Türkiye'nin tasfiye edilemeyen yarı-sömürge yapısının zorlamasıyla İttihat ve Terakkiciler, Alman emperyalizmi ile işbirliğine giriştiler. Bir yandan burjuvazinin bir kanadı hızla büyüdü, palazlandı, Türk büyük burjuvazisini oluşturdu; öte yandan Abdülhamit zamanından beri mevcut olan genellikle azınlık milliyetlere mensup komprador burjuvazi varlığını devam ettiriyordu. İttihat ve Terakki Partisi, birincilerin menfaatini temsil ediyordu. İttihat ve Terakki Partisi, Alman emperyalizminin sadık uşağı, işçi sınıfının ve diğer emekçilerin de azılı düşmanı olup çıktı. Türk burjuvazisinin büyüyen ve kompradorlaşan kanadı (yani Türk komprador büyük burjuvazisi), Birinci Dünya Savaşı yıllarında, istibdat şartlarında, savaş araç ve gereçleri alım satımı, vagon tekeli, zorunlu ihtiyaç maddeleri üzerinde yapılan vurgunlar, vb. yoluyla muazzam zenginleşti. Büyük servetler, sermayeler edindi. Bunlar, Alman emperyalizminin kesin iflası ve bu sebeple kendi egemenliklerinin de tehlikeye düşmesi karşısında, İtilaf emperyalizmine kuyruk sallamaya, onunla yakınlaşmaya ve bu yolda gerekli tedbirleri almaya giriştiler.
İşte Stalin yoldaşın, üst tabaka dediği bunlardır.
Şnurov yoldaş, broşürünün bir yerinde Türk burjuvalarının, "devrimci olmadıkları halde" (abç), Milli Kurtuluş Savaşı'na katılmak zorunda kaldıklarını belirtiyor. Geri ülkelerde komprador olmayan burjuvazi, yani milli burjuvazi, bilindiği gibi, sınırlı da olsa, devrimci bir nitelik taşır. Devrimci olmayan sınıf, emperyalizmle menfaat birliği halinde olan
komprador burjuvazidir.
Yine Şnurov yoldaş, "ağalar aynı zamanda tarım ürünlerini toptan satın alan büyük ticaret firmalarının acenteleri durumundaydı" diyor. O yıllarda "büyük ticaret firmalarının", geniş ölçüde emperyalistlerin kontrolünde veya elinde olduğu da bilinen bir gerçektir.
Bütün bunlar şunu gösteriyor ki, Milli Kurtuluş Savaşı'nın önderliği, ta başından itibaren İttihat ve Terakki içindeki Türk komprador büyük burjuvazisinin, toprak ağalarının ve tefecilerin eline geçmiştir. Bu sınıfları, kurtuluş savaşına iten sebepleri biraz yukarıda Şnurov yoldaş açıklamaktadır.
Bir noktayı daha belirtelim: İttihat ve Terakki içinde, palazlanamayan kesim, yani orta burjuvazi de varlığını devam ettiriyordu. Kurtuluş Savaşı içinde burjuvazinin bu kanadının da son derece önemli bir rol oynadığı açıktır. Biz, önceleri, Kurtuluş Savaşı'na milli karakterdeki orta burjuvazinin önderlik ettiği görüşündeydik. Fakat Stalin yoldaşı ve Şnurov yoldaşı daha dikkatli olarak inceleyince bu görüşün yanlış olduğunu gördük. Milli karakterdeki orta burjuvazi, Kurtuluş Savaşı'nın önderi değildir ama, Kurtuluş Savaşı'nda önemli bir rolü vardır. Müdafaa-i hukuk cemiyetleri içinde örgütlenenler, çoğu ticaretle uğraşan Türk komprador büyük burjuvaları, toprak ağaları, tefeciler, kasabaların eşraf takımı ve milli karakterdeki orta burjuvazidir. Kurtuluş Savaşı'na önderlik eden sınıflar, işte bu sınıflardır.
2. Kemalistler, Daha Kurtuluş Savaşı Yıllarındayken Emperyalistlerle İşbirliğine Girişiyorlar:
Emperyalistler ufak tefek tavizler vermeye başlayınca, Kemalistler gene, hemen Fransa, İngiltere ve diğer memleketler burjuvazisiyle anlaşmalar imza etmekte gecikmediler.
"... Kemalistlerin korkusu şu idi: Savaş devam ederse, emekçi kitleleri yabancı sömürücülere karşı mücadele ile yetinmeyip, kendi yurttaşı olan sömürücülere karşı da savaşa girişebilirlerdi".
Şnurov böyle diyor. Stalin yoldaş ise, daha 30 Kasım 1920'de şunları yazıyordu:
"İtilaf devletlerinin kesin ‘tarafsızlığı' ile Ermenilerin Kemalistler tarafından yenilmesi, Trakya ve İzmir'in Türkiye'ye geri verilmesi söylentileri, İtilaf devletlerinin ajanı Sultan ile Kemalistler arasındaki görüşme söylentileri, İstanbul'un boşaltılması planı ve son olarak Türk Batı cephesindeki durgunluk, bütün bunlar İtilaf devletlerinin Kemalistlere ciddi olarak kur yaptığının ve Kemalistlerin belli bir sağa dönüş yaptıklarının belirtisidir (abç).
"İtilaf devletlerinin iltifatlarının ne şekilde sonuçlanacağı ve Kemalistlerin sağa gidişlerinde ne kadar ileri gideceklerini söylemek zordur. Birkaç yıl önce sömürgelerin kurtuluşu için başlayan mücadelenin her şeye rağmen güçleneceği, Rusya'nın bu mücadelenin öncüsü olarak bütün gücüyle ve bütün vasıtalarla bu mücadele taraftarlarını destekleyeceği, bu mücadelenin, ezilen halkların davasına ihanet etmedikleri sürece Kemalistlerle birlikte veya İtilaf devletleri cephesine geçerlerse, Kemalistlere karşı zafere ulaşacağı bütün şüphelerin dışındadır."
Kemalistler, ilk başlarda açıkça İtilaf devletlerinin saflarına geçmediler ama, dışarda sosyalist Sovyetler Birliği'ne ve içerde komünistlere, işçi sınıfına ve diğer emekçi halka karşı, onlarla el altından işbirliği yapmayı da ihmal etmediler. M. Kemal ve hükümeti, Sovyetler Birliği'ne karşı ikiyüzlü bir politika izlemişlerdir. Bir yandan, yardım koparmak için en aşırı iltifatları yağdırırken, öte yandan ABD, İngiltere, Fransa ile yapılacak gizli anlaşmalar için zemin aramaktadırlar. Çiçerin'e gönderilen yardım talebinden iki ay sonra, M. Suphi ve 14 yoldaşı hunharca öldürülmektedir. Ayrıca Anadolu'daki komünistlere karşı da bir sindirme kampanyasına girişilmektedir. Çünkü, Kemalist burjuvazi, 23 Şubat 1921'de toplanan Londra Konferansı'na komünistleri katlederek katılırsa, Avrupalı efendilerinin teveccühünü kazanacağını, Sevr Anlaşması'nın öldürücü hükümlerinden vazgeçilebileceğini hesaplamaktadır. Konferansta delegasyonun başı Bekir Sami, Türkiye'nin anti-Sovyet blokuna katılacağını söyleyerek daha iyi anlaşma şartları aramaktadır. Yine Londra Konferansı'nın devam ettiği günlerde, 28 Şubat 1921'de Kemalist hükümet, Sovyetler'den Artvin ve Ardahan'ın terkini istemekte ve Batum'u işgal etmeye girişmektedir. Fakat Avrupalı efendilere yaranma çabaları boşa çıkıp efendiler Sevr Anlaşması üzerinde ısrar edince, Kemalistler için tekrar Sovyetler Birliği'ne yanaşmak mecburiyeti doğmuştur. Yunan orduları atıldıktan hemen sonra, Sovyet yardımına ihtiyaç kalmadığı için, Kemalistler yeniden komünizm yasağını uygulamaya girişmişlerdir. 14 Kasım 1922 tarihli İzvestia şöyle yazmaktadır:
"Kemalist hükümet, komünistleri takip ettirerek, emperyalist devletlerin teveccühünü kazanmak emelinde."
Demek oluyor ki, Kemalist hükümet, daha Kurtuluş Savaşı içindeyken Avrupalı emperyalist efendileri ile işbirliğine girişmiştir. Şafak revizyonistlerinin sandığı gibi Atatürk'ün ölümünden sonra değil. Nitekim, Kurtuluş Savaşı dört yıl gibi çok kısa bir sürede sona ermiştir. Şafak revizyonistleri, "uzun ve kanlı bir savaş" diyorlar ama, gerçekte Kurtuluş Savaşı çok kısa sürmüştür. Çin Devrimi ile Vietnam Devrimi ile karşılaştırılırsa, kısa sürdüğü anlaşılacaktır. Bunda, İtilaf emperyalistlerinin Kemalist burjuvaziye besledikleri iyi duyguların önemli payı olduğunu kimse inkar edemez.
3. Kurtuluş Savaşıyla Sömürgeleştirilmiş Topraklar Kurtarıldı. Sultanlık Kaldırıldı, Fakat Yarı-Sömürge Ve Yarı-Feodal Yapı Olduğu Gibi Kaldı:
Kemalist devrim, işgal altındaki toprakları kurtardı, Sultanlığı kaldırdı, emperyalist ülkelere tanınan imtiyazlardan bir kısmını kaldırdı (örneğin: Yabancı ülkelerden ithal olunan mallardan daha yüksek vergi, gümrük rüsumu alınmaya başlandı. Yabancı sermayeye tanınan rüçhan hakları kaldırıldı). Fakat yine de Türkiye yarı-sömürge bir ülke olarak kaldı.
"Bir müddet daha demiryolları, fabrikalar, maden ocakları yabancıların elinde kaldı. Avrupa'nın büyük banka ve firmaları bugün dahi [yani 1929 yılında] Türkiye'de dilediği şekilde çalışmaktadır" (Şnurov). Emperyalistlerin baskısı altında eski borçlar kabul edildi. Yabancılara ticaret serbestisi sağlandı.
"Gerçi yabancılar, bu serbest ticarette Türk vatandaşlardan fazla ya da özel herhangi bir hakka sahip değildi. Fakat bu, eşit olmayanlar arasındaki eşitlikti. Yani, güçlü Avrupa sermayesi, nasıl olur da Türk sermayesine eşit olabilir? Doğaldır ki, hiçbir eşitlik söz konusu olamazdı. Gerek Türk sermayesi, gerekse yabancı sermaye ile yeni yeni tesisler kuruluyordu".
Şnurov, yine aynı broşüründe şunları söylüyor:
"Türkiye'nin en büyük kapitalistleri, yabancılardır. Bütün maden işletmelerinden başka, bir de demiryollarının büyük bir kısmı ve tarım ürünlerini işleyen fabrikaların çoğu yabancıların elindedir.
"Türkiye milli ekonomisine 1.100 milyon frank yabancı sermaye yatırılmıştır. Sermayenin 450 milyonu Alman, 350 milyonu Fransız, 200 milyonu İngiliz ve 100 milyonu diğer ülkelerin sermayesidir" (s. 72-73).
Şnurov, broşürünün bir başka yerinde Türkiye'nin yarı-sömürge olduğunu da belirtiyor.
"Türkiye, az gelişmiş, yarı-sömürge olan bir ülkedir. Türk işçisi ve köylüsünün sırtından Fransa, Almanya ve İngiltere kapitalistleri servetler sağlıyorlar..." (s. 57).
Gerek Jön Türkler, gerekse Kemalistler emekçi sınıfların sırtından iktidara geldiler. Fakat her ikisi de, Türkiye'nin yarı-sömürge yapısını aynen muhafaza ettiler. Jön Türk devrimi Sultanlığı da muhafaza ettiği halde, Kemalist devrim Sultanlığı kaldırdı ve bir de işgal altındaki toprakları yani, sömürgeleştirilmiş toprakları kurtardı. Böylece sömürge, yarı-sömürge ve yarı-feodal düzen, yarı-sömürge ve yarı-feodal bir düzen haline geldi.
4. Kurtuluş Savaşı'ndan Sonra Komprador Büyük Burjuvazinin ve Toprak Ağalarının Bir Kesiminin Hakimiyetinin Yerine, Bir Başka Kesiminin Hakimiyeti Geçmiştir:
Kemalist burjuvazinin İtilaf emperyalistleriyle işbirliğine, daha savaş yıllarında giriştiğine işaret ettik. Toprak ağalarıyla ittifak ise, savaşın başından itibaren mevcuttur. Savaşın başını çekenler, Şnurov'un da belirttiği gibi, birbirleriyle kopmaz bağları bulunan, ticaret burjuvazisi, toprak ağaları, tefeciler, o zaman zayıf olan sanayi burjuvazisi idi. Bunların içindeki hakim unsur ise, ticaret burjuvazisi idi. Bu ittifak, emperyalizme bağlı olarak gelen bir kısım eski büyük ticaret burjuvazisinin ve milli azınlıkların burjuvazisinin (Ermeni, Rum burjuvazisinin) yerini aldı. Aynı noktayı, Şnurov şöyle açıklıyor:
"Yeni tesislerin ve teşebbüslerin elinde bulunan sermaye, kısmen memleketi terketmiş olan Ermeni ve Rum teşebbüslerinin ele geçirilmesi, kısmen de devlet müesseselerinin soyulması ve rüşvetlerle meydana getirilmişti. Yine bugün birçok Kemalist milletvekili ve devlet adamı, iktidardan faydalanarak, Birinci Dünya Savaşı sırasında yurttan kaçan Rum, Ermeni ve diğer Türk uyruklu yabancılardan kalan kurumları ele geçirip, memurlukları sırasında bir yana koydukları paralarla işletiyor ve yeni teşebbüsler kuruyor" (s. 49).
Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde yaptığımız soruşturmalardan öğreniyoruz ki, ağaların ve büyük toprak sahiplerinin bir kısmı da, aynı şekilde yani boşalan Ermeni ve Rum topraklarına el koyarak ortaya çıkmışlardır. Demek oluyor ki, eski komprador burjuvazinin bir kısmının (ki bunlar çoğunlukla azınlık burjuvazisi idi) ve toprak ağalarının bir kısmının hakimiyeti yerine, komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının başka bir kesiminin hakimiyeti geçmiştir.
Elbette, eski toprak ağalarının önemli bir kısmı da hakimiyetini devam ettirmektedir. Hakimiyet kuran yeni Türk burjuvazisinin bir kısmı, komprador niteliğini zaten eskiden beri taşımaktadır. Buna işaret ettik.
Diğer bir kısım burjuvazinin komprador niteliği ise, Kurtuluş Savaşı'ndan hemen sonra başlamış ve bunlar gittikçe de daha çok kompradorlaşmıştır. Türk burjuvazisinin emperyalizmle savaş yıllarında gizli kapaklı başlayan siyasi işbirliği, savaştan sonra iktisadi alanda da gelişmiş ve zaten tasfiye edilmeyen yarı-sömürge yapı, bu işbirliğini daha da kaçınılmaz hale getirmiştir. Bu, elbette Türk burjuvazisinin içinde taşıdığı kötü niyetten ötürü değildir. Eşyanın tabiatı icabıdır. Türk burjuvazisi zenginleşmek istemektedir, oysa sermayesi çok cılızdır. Büyük ve bol sermaye Batılı emperyalist burjuvazinin elindedir. Onunla rekabet etmek ölüm demektir, elverişli bir paya razı olarak onunla işbirliği etmek, en çıkar ve en kârlı yoldur. Türk burjuvazisi de bir yandan bu yolu tutmuş, öte yandan işçi sınıfını ve emekçi halkı insafsızca soyarak ve ezerek, sermayesini büyütmeye, hakimiyetini perçinlemeye çalışmıştır. Bu gerçeği Şnurov yoldaş şöyle dile getiriyor:
"Eninde sonunda birçok Kemalist, türlü yabancı firmaların ortağı oluyor. Bu yabancı firmalar da, hükümet organlarıyla sıkı ilişkisi olan isim sahibi memurlardan ve ortaklarından faydalanıyor" (s. 49).
5. Komprador Büyük Burjuvazi ve Toprak Ağaları Kurtuluş Savaşından Sonra Esaslı İki Siyasi Kampa Bölünmüştür. Kemalist Diktatörlük, Bu Kamplardan Birinin Menfaatlerini Temsil Etmektedir:
O yıllarda hakim sınıflar arasındaki esaslı iki siyasi kamp, şu unsurlardan teşekkül ediyordu: Bir yanda, emperyalizmle işbirliğine girişen ve bu işbirliğini gittikçe artıran yeni Türk burjuvazisi, eski komprador büyük burjuvazinin bir kısmı, ağaların ve büyük toprak sahiplerinin bir kısmı, memurların ve aydınların en üst ve imtiyazlı tabakaları. Öte yanda, henüz tamamen tasfiye edilemeyen komprador burjuvazinin diğer bir kısmı, ağaların ve büyük toprak sahiplerinin başka bir kesimi, feodalizmin ve Sultanlığın ideolojik dayanakları olan din adamları, eski ulema sınıfı artıkları. Hangi toprak ağalarının hangi menfaat hesaplarıyla şu veya bu tarafta yer aldıklarını bilmiyoruz. Bu, ayrı ve etraflı bir araştırmayı gerektirir. Üzerinde durduğumuz konu açısından bunun zaten pek önemi yoktur. Önemli olan ve tartışılmayacak kadar açık olan gerçek şudur ki, toprak ağalarının bir kesimi Kemalist iktidara ortakken, bu iktidarda söz ve nüfuz sahibi iken, diğer bir kesimi Kemalist iktidarın karşısındadır. Mesela, Doğu Anadolu'daki Kürt toprak ağaları ve aşiret reislerinin yeri, genellikle ikinci kamptır. Daha sonraları bunlar DP'yi ve AP'yi destekleyecek, CHP karşısında yer alacaklardır. Ama dediğimiz gibi, toprak ağalarının bir kesimi, ta başından itibaren Kemalist iktidarın içindedir ve ona ortaktır, devlette söz ve nüfuz sahibidir.
Birinci kampın siyasi partisi CHP idi ve köken itibarıyla müdafaa-i hukuk cemiyetlerine dayanıyordu. İkinci kamp ise, tek partili sistem yürürlükte olduğu müddetçe CHP içerisinde yer almış ve iki kamp arasındaki siyasi mücadele, CHP içinde sürdürülmüştür. Çok partili sisteme geçildiği zamanlarda da bunlar, kendi siyasi partilerini kurmuşlardır.
1925'te kurulan Terakkiperver Fırka, 1930'da kurulan Serbest Fırka, daha sonraları kurulan DP ve AP esas olarak ikinci kampın siyasi partileridir. "Esas olarak" diyoruz, çünkü, çeşitli menfaat çelişmeleri, yeni durumlar vs. bu kampların birinden diğerine geçişi, bunlara yeni unsurların katılmasını daima mümkün kılmaktadır. Ve öyle de olmuştur. 1946'da çok partili sisteme geçildiğinde CHP içinden bir yığın partinin türemesi, hakim sınıfların bütün kesimlerinin CHP içinde yer almış olmalarından ileri gelmektedir. Kemalist iktidar, siyasi bakımdan bağımsız bir milli burjuva iktidarı değil, birinci kampa dahil olan komprador büyük burjuvazinin, toprak ağalarının, memurların ve aydınların en üst ve imtiyazlı tabakasının emperyalizme yarı-bağımlı iktidarıydı. Hatta Kemalist diktatörlük bir ölçüde, emperyalizmle işbirliği halinde olmayan orta burjuvaziyi de eziyordu. Kemalist iktidarın temsil ettiği komprador büyük burjuvazi ile orta burjuvazi arasındaki ayrılık, gittikçe daha çok berraklık kazanmıştır.
İttihat ve Terakki döneminde olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de, Kurtuluş Savaşı'na katılan orta burjuvazinin bir kesimi, ele geçirdiği devlet gücünü, zenginleşmek için bir kaldıraç gibi kullanarak, devlet tekellerini yaratıp bunları kendi hizmetine koşarak, emperyalizmle işbirliğine girişerek, onların yatırımlarına ortak olarak hükümet makamlarını, yüksek memuriyetleri de hizmetine sokarak, devlet bankalarından aldıkları
kredilerle, rüşvetlerle, vurgunlarla şişerek, Türkiye'yi terkeden ve katledilen Ermeni ve Rum kapitalistlerinin mallarına, mülklerine el koyarak iyice zenginleştiler, milli karakterdeki orta burjuvazinin diğer kesimlerinden koptular. Bu farklılaşma ve kopma giderek daha belirgin hale geldi. İttihat ve Terakkici komprador Türk büyük burjuvazisinin bir kesimi ile, bu yeni komprador Türk büyük burjuvazisi; Kemalist iktidar içindeki hakim unsurlar işte bunlardır! Türk burjuvazisinin bu yüksek tabakasının çıkarları, Avrupa kapitalistleri ile ayırdedilemeyecek derecede karışmış ve bunlar Avrupalı emperyalistlerle kesin bir tarzda işbirliğine girişmişlerdir. Nasıl, 1924-1927 Çin Devrimi'nden hemen sonra iktidar, orada komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının eline geçmişse, Türkiye'de de bu olayın bir benzeri Çin'dekinden daha önce cereyan etmiştir. Stalin yoldaş aynı fikri, başka bir tarzda ifade ederek şöyle diyor:
"Kemalist devrim üst tabakanın (abç), milli ticaret burjuvazisinin bir devrimidir. Yabancı emperyalistlere karşı mücadelenin içinden yükselen ama daha sonra özünde köylülere ve işçilere, bir toprak devrimi imkanına karşı gelişen bir devrimdir" (abç).
Burada üzerine parmak basmak istediğimiz nokta şudur: Kemalist iktidar orta burjuvazinin, yani milli burjuvazinin menfaatini temsil etmiyordu, bu sınıfın içinden çıkıp palazlanan ve kompradorlaşan kesim ile İttihat ve Terakki zamanında palazlanan ve kompradorlaşan büyük burjuvazinin bir kesiminin menfaatini temsil ediyordu. Orta burjuvazinin büyüyemeyen kesimi ise yine CHP'nin içinde tutuluyor ve işçilere, köylülere karşı bunlar da destekleniyordu. Nasıl 1924-1927 Birinci Devrimci İç Savaş'tan sonra, Çin'de orta burjuvazi Guomindang içinde ve safında yeralmışsa, Türkiye'dekiler de CHP içinde ve safında yer almışlardır. Hakim sınıflar içindeki mücadele, sanıldığı gibi, iktidarı elinde tutan milli burjuvazi ile komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının arasında cereyan etmiyordu. Esas olarak, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iki kanadı arasında cereyan ediyordu. Milli karakterdeki orta burjuvazi, bu kanatlardan birinde ikincil bir güç olarak yer alıyordu. Bu noktanın kavranması, gerek dünün, gerek bugünün açıklanmasında son derece önemlidir. CHP'ye, nispeten ilerici bir karakter kazandıran şey, onun içinde başından beri sosyal bir güç olarak mevcut olan fakat partiye hakim olmayan bu milli karakterdeki orta burjuvazidir. TİP, D. Avcıoğlu, H. Kıvılcımlı, Şafak ve TKP revizyonistlerinin (geçmişte ve bugün) iddia ettiği gibi, Kemalist iktidar, devrimci ve ilerici bir iktidar değildi. Kemalist iktidarla ittifak yapmayı düşünmek, karşı-devrim safına iltica etmek demekti. Çünkü Kemalist iktidarın kendisi, bizzat karşı-devrimi temsil ediyordu.
Revizyonistlerin karşı-devrim dediği, cumhuriyet düzeninin yıkılması ve Sultanlığın tesisidir. Oysa böyle bir şey, artık burjuvazinin genç kesimlerinin de işine gelmez, hatta eski Türk büyük burjuvazisinin de... Dünyada gelişmeler öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, yuvarlanan taçları kimse başına koymaya cesaret edememektedir. Taçlı bir yönetim artık hakim sınıfların ihtiyaçlarını karşılayamaz, egemenliklerini koruyamaz. Bunu, burjuvazi de bilmektedir. Artık karşı-devrim, "demokratik cumhuriyet" maskeli faşist diktatörlük olabilir ve öyle de olmuştur.
Şüpheci Dinsiz
18-05-2025, 09:01
İbrahim Kaypakkaya - Seçme Yazılar
Sayfa 131'den itibaren...
6. Kemalist Diktatörlük İşçiler, Köylüler, Şehir Küçük- Burjuvazisi, Küçük Memurlar ve Demokrat Aydınlar Üzerinde Askeri Faşist Bir Diktatörlüktür:
Sözü Şnurov'a bırakıyoruz:
"Her ne kadar bazı görüntüsel demokratik şekiller mevcutsa da (seçimle meydana getirilen parlamento vs.) Türkiye'de bugün [1929] mevcut olan düzenin özü, bütün demokrasilerden uzak bir diktatoryadır (abç) [yani faşizmdir]. Egemen parti dışında hiçbir parti örgütü yoktur ve hiçbir partinin de meydana gelmesine imkan verilmemektedir. Sosyal-demokrat parti bile yasaklanmıştır. Gazete ve dergiler, bir an dahi gevşemeyen sıkı bir kontrol altındadır. Hatta bu gazete ve dergilerde hükümet aleyhine, ilerde herhangi bir makalenin çıkabilmesi ihtimali dahi, bunların kapatılmasına yetiyor" (s. 21).
"Bugünkü Türk hükümeti elbette bir diktatorya [faşizm olmalı] hükümetidir. Çünkü egemen olan Türk burjuvazisi, tamamen güçsüzdür ve gelişebilmek için emekçi halkı ezmek zorundadır" (s. 22)."
"... Sendikalar hemen hemen yasaklanmıştır; kurulmasına izin verilen federasyon ve dernekler, hayır işleriyle yetinip devlet kontrolü altında çalışmak zorundadır" (s. 24). "Her türlü işkolu dernekleri ve dernek birlikleri yasaktır..." (s. 25). "... kanuna göre, ‘memur ve işçi işini terkedebilir, fakat her türlü gösteri, eylem ve iş özgürlüğünü halel getiren hareketler yasak edilmiştir'" (s. 26).
"... Kemalistler de, Jön Türkler gibi, yalnız emekçi kitlelerinin desteği ile iktidara gelebilirdi. Jön Türkler gibi, Kemalist devrimin ilk aylarında milli burjuvazi, işçi örgütlerinin kurulmasına engel olamadı. Ancak, bu sendikalar sırf sınıfsal nitelikte değildi; bazıları burjuvazinin etkisi altındaydı" (s. 42).
"Kemalist burjuvazi emperyalistlerle barış paktını imzaladıktan sonra (...), burjuvazinin artık emekçi kitlelerinin desteğine ihtiyacı kalmamıştı. Sınıf kavgasının büyümesine engel olmak lazımdı; öyle ya, yerli olsun yabancı olsun, bu kavga bütün sömürenlere, bütün kapitalistlere karşı açık bir savaş halini almak üzere idi."
Kemalistler, Komünist Partisi'nin ve işçi hareketinin canına okudu. Komünist Partisi yeraltına inmek zorunda kaldı. Birçok ünlü üyesi, bu arada Mustafa Suphi hunharca öldürüldü, hayatta kalanlar takibe uğradı, hapislere atıldı. 1923 senesinde İstanbul Milletlerarası İşçi Birliği kapatıldı. Kapatılması için 1 Mayıs gününün kutlanması ile ilgili bildirilerin dağıtılması bahane edildi. Birliğin ileri gelenleri tutuklandı ve tıpkı vaktiyle Jön Türklerin proletarya sınıf hareketinin ‘hesabını' gördükleri, burjuvazi kontrolünde sözümona işçi örgütleri kurmaya koyuldukları gibi, şimdi de Kemalistler, kendi burjuva ‘sendikalarını,' işçi eylemine karşı mücadele aracı olarak kullandılar" (s. 43).
Amele Teali'nin yağma edilmesi üzerine yayınlanan Profintern Yönetim Kurulu bildirisinde şöyle deniliyor:
"Halk Partisi hükümeti (Kemalistler), uzun zamandan beri sendika eylemini eline geçirip faşist bir örgüt haline getirmeye çalıştılar" (s. 47).
"Türkiye, işçi hareketinin en zalim takibata uğradığı ülkelerden biridir. Profintern'in III. Kongresi (1924 yılında) özel bir kararda Türkiye işçi sınıfına yapılan bu baskıları şiddetle protesto ederek şu bildiriyi yayınlamıştı:
"‘ Profintern'in III. Kongresi, Türk Kemalist hükümetinin Türkiye devrimci işçi örgütlerine yaptığı baskıyı ve işçileri uğrattığı kovuşturmayı
şiddetle protesto ediyor!...'" (s. 59)
"... Kürt isyanından sonra 1925 senesinde ‘istiklâl mahkemeleri' kurularak yine iki yıl müddetle sıkıyönetim ilan edilmişti. ‘Bu olay vesile edilerek işçi, köylü ve genellikle bütün emekçi kitleleri ağır takibata uğratıldı. Aydınlık ile Orak-Çekiç gazeteleri kapatıldı. Türk işçi liderleri, türlü işçi birlikleri ve bu gazeteleri çıkaran yayınevleri sorumluları istiklâl mahkemelerinde 10-15 sene hapis cezalarına mahkum oldular'.
"Tarihin tekerrürü! Tıpkı bunun gibi, devrimin sonunda emekçi kitlelerinin sırtından iktidara gelmiş olan Jön Türkler de aynı şeyi yapmışlardı vaktiyle. Fakat ne oldu? Jön Türkler eninde sonunda Alman emperyalizminin itaatkar aleti haline geldiler" (s. 59-60).
"... İşçi hareketini ezmek için Kemalist hükümet her araca başvuruyor, her şeyi mubah görüyor. İşçi örgütlerinin ilerici üyelerini polis gece yarısından sonra, şafak vakti evinden alıp karakola götürüyor. Birkaç gün tutuklu tutuyor... Sebep? Hiç. Filan tarihte, falan günde kravatların rengi ne imiş? Kasketlerinde nasıl işaretler varmış, ne konuşmuşlar acaba?"
AP de aynı politikayı harfi harfine uygulamadı mı? Kırmızı ışık altında gitar çalan gencin tutuklanmasıyla yukarıdaki olaylar arasında ne fark var?
Faşist Erim hükümeti de aynı yolu harfi harfine izlemiyor mu? Grevleri yasaklayıp, dergileri kapatmıyor mu?
Kemalist hükümetin işçi sınıfının hareketine karşı gösterdiği gaddarlıklardan bir örnek: 1927 Ağustos ayında Fransızlara ait AdanaNusaybin demiryolunda çalışan işçiler greve gitmişlerdi. Sebep de gayet basitti. Bayram arifesinde kendilerine, istedikleri avans ödenmemişti. Bundan önce de işçi temsilcileri basit ve mütevazi 31 dilek tesbit etmişler ve bunların yerine getirilmesini istemişlerdi...
"Kapitalistler bir türlü cevap vermediler ve aradan bir buçuk ay geçtikten sonra da dilekçeyi reddettiler. Bunun üzerine başlayan grev 20 gün sürdü ve greve 850 işçi katıldı. İki gün tren işlemedi.
"Nihayet üçüncü gün kumpanya (Fransız kapitalistler şirketi), grev kırıcılara yardım için bir tren yolladı. O zaman birkaç yüz işçi, karıları ve çocukları ile hat boyunca ray üzerinde yattılar ve tren yolunu kapadılar. Buna karşılık Kemalist hükümet yetkilileri, askeri birlik göndererek aralarında çoluk çocuk ve kadın bulunan silahsız işçilere ateş açtırdı. Raylar al kana boyandı. 22 ‘elebaşı' tutuklandı.
"Grev, yabancı kapitalistler tarafından ezildi ve bu işe, ‘demokratik' olan Kemalist hükümet de iştirak etti. Kapitalistlerin sınıf kardeşliği milli düşmanlıklarından ağır bastı." Şnurov şöyle devam ediyor: "Bu örnek tek değildir. 1926 yılında Seyrüsefayin Şirketinde çalışan işçilerin grevi de, aynı şekilde bastırıldı. Hükümet, grevi dağıtmak için deniz askerini grev kırıcısı olarak gönderdi" (s. 63-64).
Yine en basit sebeplerle, yüzlerce, binlerce işçi işinden atıldı ve Kemalist hükümet, patronlara bizzat destek oldu. Birçok olayda hükümet, bizzat patron durumundaydı. Şnurov'un kitabı bu konuda örneklerle doludur. Şimdi bu örnekleri aktarmayı gereksiz buluyoruz.
Köylülerin durumuna göz atalım. Gene tanığımız Şnurov'dur.
"... Soyulup evi barkı yıkılan birçok köylü, ırgat olmakla kalmıyor, iş aramak için şehirlere göç ediyor. Köyde köylüyü tefeci, büyük toprak sahibi, ağalar, toptancılar, tüccarlar insafsızca soyuyor. Türkiye'nin ekseri köy aileleri yoksuldur. İşletmeleri fakirdir. Ne yeterli toprağı, ne aracı, makinesi, ne de hayvanı var. Fakir köylü zenginlerden, yani büyük toprak sahibi ile ağalardan toprağı icara, aracı borca alır; karşılığında mal sahibinin tarlasında hem bedava ırgatlık yapar, hem de mahsulün yarısını ya da üçte birini verir. Araç almaya, geçinmeye parası yetmediği için, köylü, parayı tefecilerden alıp fahiş faizle öder. Yoksul köylünün, ürününü pazara indirmek için atı, arabası olmadığından ister istemez ürünü yok pahasına toptancıya vermek zorundadır. Bu toptancı, çoğu defa, toprağı icara aldığı toprak sahibi, ağa veya tefecidir. Bu yüzden, köylünün ufacık işletmesine türlü borç, faiz, vergi biniyor ve er geç bunun yükü altında yıkılıyor. Fakir köylü kitleleri ya köylerde ırgat olarak çalışmaya ya da şehirlere gidip kendine iş aramaya zorlanıyor" (s. 35).
"Köylerdeki sömürü geliştiğinden, köylerde emekçi köylünün sırtından geçinen köy burjuvazisi, yani ağalar, tefeciler ve bezirgân sınıfı (abç)
[Not: Bunların hepsine köy burjuvazisi demek yanlıştır] gelişiyor. Köylülerin çoğunluğu ya sefaletin kapısına dayanmış bir haldedir ya da ırgat olarak zengin ağaların emrinde çalışıyor ve onlar da proletarya saflarını dolduruyor" (s. 76).
Kemalist diktatörlük köylerde, köylülere karşı ağaların, büyük toprak sahiplerinin, tefeci ve bezirgânların, toptancıların yanında yer alıyor, devlet kuvvetleri, bunların hizmetinde köylüleri insafsızca eziyordu. Kemalist diktatörlük, zanaatçı ve memurların alt kesimlerini de ezmektedir. Kayıtçıların, gümrük memurlarının, telgrafçıların, vs. grev ve direnişleri şiddetle bastırılmaktadır. Sözü Şnurov'a bırakalım:
"... Memurların hareketi ağır şartlara bağlıdır, çünkü onlar için hükümet doğrudan doğruya ücretle müstahdem çalıştıran bir kapitalisttir. Hatta daha iyi ücret ve daha elverişli iş şartları uğruna yapılan her mücadele, Kemalistler tarafından hemen hükümete karşı hareket, politik bir suç olarak vasıflandırılıyor. Diğer taraftan Kemalistler, bütün güçleriyle güvenilir ve hükümete sadık bir devlet örgütünü kurmaya gayret ediyorlar.
"Kemalistler başka görüş açısı olan kimseleri işten kovuyor..." (s. 67).
"... 1925 yılında birkaç şehrin telgraf (telsiz) memurlarının, maaşlarına zam yapılması için giriştikleri grev de bastırıldı. Hükümet bu işin arkasında yine komünistlerin bulunduğunu ileri sürerek grevcileri tutukladı. Adana'da bu emir yerine getirildi ve birçok grevci telgrafçı Ankara'ya istiklâl mahkemesine sevkedildi. Suçları, hükümet aleyhine bir komplo imiş!" (s. 68-69).
7. Kemalist Diktatörlük, Azınlık Milliyetleri ve Özellikle Kürt Milletini Amansız Milli Baskı Politikasıyla Ezdi, Kitle Katliamlarına Girişti, Türk Şovenizmini Bütün Gücüyle Körükledi:
Kemalist diktatörlük, azınlık milliyetlerin, özellikle Kürt milletinin bütün haklarını gaspetti. Onları zorla Türkleştirmeye girişti. Dillerini yasakladı. Zaman zaman başgösteren Kürt milli hareketini, bazı Kürt feodalleriyle de el ele vererek insafsızca ezdi, peşinden kitle katliamlarına girişti, kadın erkek, çoluk çocuk, genç ihtiyar, binlerce insanı katletti, "askeri yasak bölge" ilanlarıyla, "örfi idare" zorbalıklarıyla Kürt halkı için hayatı çekilmez hale getirdi. Sadece Dersim ayaklanmasından sonra katledilen Kürt köylülerinin sayısı 60.000'in üstündedir. Lozan'da Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı alçakça çiğnendi. Kemalistlerle emperyalistler, Kürt ulusunun kendi istek ve eğilimini hiçe sayarak, pazarlıkla, Kürdistan bölgesini çeşitli devletler arasında böldüler. Azınlık milliyetlere ve özellikle Kürtlere, son derece aşağılayıcı muamele yapılıyordu, onlara her türlü hakaret mubah görülüyordu.
Kemalist diktatörlük, Türk şovenizmini körüklemeye girişti. Tarihi yeni baştan kaleme alarak, bütün milletlerin Türklerden türediği şeklinde ırkçı ve faşist teoriyi piyasaya sürdü. Diğer azınlık milliyetlerin tarihini, kitaplardan tamamen sildi. Bütün dillerin Türkçeden doğduğu şeklindeki Güneş Dil Teorisi safsatasını yaydı. "Bir Türk dünyaya bedeldir", "Ne mutlu Türküm diyene" cinsinden şovenist sloganları ülkenin her köşesine, okullara, dairelere, her yere soktu. Böylece, çeşitli milliyetlere mensup işçiler ve emekçiler arasına milli düşmanlık ve kin tohumları saçtı; işçilerin ve emekçilerin birliğini ve dayanışmasını baltaladı. Türk işçi ve emekçilerini, kendi şovenist politikasına alet etmek istedi.
Kemalist diktatörlüğün milli meselede izlediği çizgi, tam anlamıyla Türk şovenizmidir. Ve bilindiği gibi, faşist diktatörlüklerin bir özelliği de, hakim ulus şovenizmini körüklemek, milli düşmanlıklar yaratarak ve kışkırtarak, emekçi halk kitlelerini bölmek, birbirine düşürmektir.
8. Kemalistler, Devlet Tekelleri Kurarak, Rekabeti Geniş Ölçüde Ortadan Kaldırarak, Halk Kitlelerini İnsafsızca Sömürdüler. Tekeller Sayesinde Hükümetin Kendisi de Bir Müteşebbis Olup Çıktı. Müteşebbislikle Hükümet Üyeliğini Birleştiren Tekeller, Burjuvaziye Bürokratik Bir Nitelik Kazandırdı:
Devlet gücünü tamamen eline geçiren Kemalistler, bu gücü alabildiğince zenginleşmek, palazlanmak için kullandılar.
"... Hükümet, bir sürü ticaret tekeli kurarak satılan maddelerin vasıtalı vergilerini durmadan artırmaktadır. Tanınmış bir gazeteci, ‘tekel kelimesi, Türk halkı için, kanunlaşmış soygun anlamına geliyor' demektedir.
Almanya'da çıkan Bergwerk-Zeitung, 25 Eylül 1927 tarihli sayısında, tekelcilik politikasının nasıl bir soygun olduğunu ve vergilerin korkunç hacmini gösteren rakamlar yayınlamıştır. Buna göre, gazyağının İstanbul'a teslim fiyatı 4,5 kuruştur (litresi), satış fiyatı ise 16,5 kuruş; yani fiyat dört misli artıyor. Benzin fiyatı 7 kuruştan (alış fiyatı) 11,5 kuruş imtiyazlı satış fiyatına çıkıyor (fabrika, atölye, vs... için). Şekerin fiyatı yarı yarıya artıyor.
Bu vasıtalı vergiler, tekellerle birlikte 1927-1928 senelerinde devlet gelirinin beşte üçünü teşkil ediyor. Tüccar ve kapitalistler bu vergilerden mağdur olmuyor. Çünkü bu vergiler, satış fiyatlarının artırılması ile tüketiciden tahsil ediliyor. Bu vergilerin tüm ağırlığını emekçiler taşıyor. Çünkü, yoksul insanların gelirinin en büyük kısmı yiyecek ve diğer birinci derecede gerekli maddelere harcanıyor" (Şnurov, s. 31-32).
"Kemalist hükümet, fabrika ve tesis sahiplerini korur, çünkü Kemalist olan ticaret burjuvazisi, sermayesini henüz gelişen sanayi kollarına yatırır... Birçok teşebbüsler ve ticari müesseseler, hükümet bankalarından aldıkları para ile kurulmuştur. Birçok tesisin sermayesi, yalnız kısmen özel sermaye sayılabilir. Bu sermayenin büyük kısmı, özel şahıslar elinde fazla sermaye bulunmadığından, hükümet tarafından ödenir."
"Kemalist hükümet de bir sürü tekeller kurdu: Tütün işleme ve ihraç etme tekeli, şeker, gazyağı, kibrit, tuz, barut, iskambil kağıdı, liman işleri, vs...
"Bu tekeller sayesinde hükümetin kendisi de müteşebbis bir tüccar haline geldi. Demiryolları ya devlet hazinesinden ya da yabancı kapitalistler tarafından yapılıyor; bu yabancı kapitalistlere hükümet rahat çalışma şartlarını sağlamak zorundadır. Yabancı yatırımlarla çalışan şirketlerde de, durum başka değildir..." (s. 49).
Demek ki, sözkonusu olan şey, "devlet eliyle milli burjuvazi yaratmak" değildir. Sözkonusu olan, bütün devlet imkanlarını, Kemalist burjuvazinin zenginleşmesine ve palazlanmasına tahsis etmektir. Devlet tekelleri de bu amaca hizmet ediyordu. Kemalist burjuvalar, devlet tekelleri yaratarak ve bunları kendi hizmetine koşarak, bu alanlarda rekabeti geniş ölçüde ortadan kaldırıyor, böylece işçi ve köylüleri yüksek tekel kârlarıyla daha da insafsızca sömürüyordu... Öte yandan tekelci-devlet kapitalizmi, Şnurov'un da işaret ettiği gibi, müteşebbislikle hükümet üyeliğini birleştirerek, burjuvaziye bürokratik bir karakter kazandırıyor, yani bürokrat-burjuvaziyi doğuruyordu. 1929-1930 dünya kapitalizminin buhranı, Türkiye'de de kendini gösterince, CHP, devletçiliğe daha da sıkı sarılmış, buhrandan kurtulmak için, "devletçiliği" bir zırh gibi kullanmak istemiştir. CHP'nin devletçiliğinin esası budur.
9. Komprador Büyük Burjuvazinin Ve Toprak Ağalarının İki Siyasi Kampı Arasında "Devletçilik"-"Hür Teşebbüsçülük", "Tek Parti"-"Çok Parti" Üzerine Yürütülen Mücadelenin Özü Nedir?
İktidarı elinde tutan birinci kampın, devlet cihazına tamamen hakim olduğunu, devlet tekelleri yaratarak, bu tekelleri kendi hizmetine koşarak ve böylece, rekabeti büyük ölçüde ortadan kaldırıp rakiplerini ezerek, gittikçe büyüdüğünü ve zenginleştiğini gördük.
Hakim sınıfların ikinci kampta yeralan kesimi ise, devlet cihazı içinde zayıf olduğundan, onu dilediği gibi kullanamadığından, hatta devlet cihazına kuvvetle hakim olan birinci kamp tarafından, yine "devletçilik" yoluyla rekabet edemez hale getirildiğinden, bir yandan devlet cihazını kendi amaçları için kullanmak uğruna mücadele ederken, öte yandan, iktisadi alanda "hür teşebbüs"ün, "devletçilik" aleyhtarlığının
bayraktarlığını yapmıştır.
İktisadi alanda "devletçilik"-"hür teşebbüsçülük" şeklinde kendini gösteren mücadele, siyasi alanda da buna benzer bir şekilde yürütülmüştür. Birinci kamp, devlet cihazına ve onun temel dayanağı olan orduya kesin olarak hakimdir. Bu nedenle, birinci kamp, öteden beri hakimiyetini orduya dayanarak, ordu vasıtasıyla sürdürmüştür. Kemalist diktatörlük gerçekte askeri bir diktatörlüktür. İkinci kamp ise, bir yandan, devlet kuvvetlerini ve orduyu kendi hizmetine koşmaya çalışırken, öte yandan, esas kuvvetini taşradaki toprak ağalarından, tefeci bezirgânlardan ve din adamlarından aldığı için ve bunlar vasıtasıyla geniş köylü kitlelerine hükmettiği için, "çok particilik"ten ve "seçim"lerden yana olmuştur. Elbette, bunların istediği "çok parti"nin içine proletaryanın partisi dahil değildi. Bunların istediği "seçim", gerici ittifaklar arasında halkı tercih yapmak zorunda bırakmaktan başka bir şey değildi. Bu iki kamp arasındaki, iktisadi alanda "devletçilik"-"hür teşebbüsçülük" şeklinde kendisini gösteren mücadele, siyasi alanda da bu şekilde yansıyordu. Aynı mücadelenin bir benzerini bugün de görmekteyiz. DP ve daha sonra AP, daha çok sivil gerici kuvvetleri harekete geçirerek, onları kullanarak zorbalığını yürütmüştür ve yürütmektedir.
Demirel, 200 bin halkın silahlanmasından söz ederken, gerçekte taşradaki ağaların, tefecilerin ve din adamlarının beslediği gerici örgütleri, imam hatip okullarında, Kur'an kurslarında, vs... yetiştirilen faşist kuvvetleri ve benzerlerini kastediyordu. CHP'ye hakim olan komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları kliği ise, sürekli olarak, orduyu AP'ye karşı tehdit unsuru olarak kullanıyordu. Burada şu noktayı da belirtelim ki, AP'nin son yıllarda ordu içindeki hakimiyeti hayli artmıştır. Fakat yine de AP, bir yandan askeriyeye dayanan sıkıyönetimin devamını isterken, öte yandan seçimlere dönülmesinden yanadır. Bunu o, tek başına iktidara hakim olmak amacıyla istemektedir, anti-faşist olduğu için değil. Ve bu olayın kökleri, belirttiğimiz gibi çok eskilerdedir.
Şu noktayı iyice aklımızda tutmalıyız ki, hakim sınıfların hiçbir kanadı, ezeli ve ebedi olarak "devletçi" veya "hür teşebbüsçü", "tek partici" veya "çok partici" değildir. Hangisi işine gelirse onu savunur. Devlet cihazına kesinlikle hakim olan, onu kendi amaçları için dilediği gibi kullanabilen kanat, bu durumu devam ettirebildiği sürece "devletçi"dir; bu durumdan zarar gören kanat ise, "özel teşebbüsçü"dür. Orduya kesinlikle hakim olan gerici kanat, bu durumu devam ettirebildiği sürece, göstermelik demokratik şekillerle kamufle edilmiş, bir askeri diktatörlükten yanadır; gücünü daha ziyade sivil faşist güçlerden alan kanat ise, tabii olarak buna karşı çıkar; kendi iktidarını garantiye alacak yolların savunuculuğunu yapar. Mesele budur. Türkiye'de hakim sınıflar arasında öteden beri sürüp gelen mücadelenin de özü budur. CHP'nin devletçiliğinden ilericilik, devrimcilik keşfeden "sosyalist"(!), Hitler faşizminin de "devletçi" olduğunu görmeyecek kadar kör ve kafasız budalanın tekidir.
10. Kemalist Türkiye, Gittikçe Daha Çok Bir Yarı-Sömürge ve Gerici Emperyalist Dünyanın Bir Parçası Haline Gelerek, Kendini İngiliz-Fransız Emperyalizminin Kollarına Atmak Zorunda Kaldı:
"Kemalist Türkiye", ne yönde ilerledi ve nereye vardı? Bu sorunun cevabını Mao Zedung yoldaştan öğrenelim:
"Kemalist Türkiye bile, gittikçe daha çok bir yarı-sömürge ve gerici emperyalist dünyanın bir parçası haline gelerek nihayet kendini İngilizFransız emperyalizminin kucağına atmak zorunda kalmıştır. Günümüzdeki uluslararası durumda sömürge ve yarı-sömürgelerdeki 'kahramanlar', ya emperyalist cephede yer alarak dünya karşı-devrim güçlerinin bir parçası haline gelirler ya da anti-emperyalist cephede yer alarak dünya devrim güçlerinin bir parçası haline gelirler. Ya birini, ya diğerini seçmek zorundadırlar. Çünkü üçüncü bir seçim yoktur".
Kemalistlerin daha savaş yıllarında iken üstü örtülü olarak ve savaştan sonra da açık ve kesin olarak emperyalist cephede yer aldıklarını ve dünya karşı-devrim güçlerinin bir parçası haline geldiklerini Şnurov'dan yaptığımız aktarmalarla gösterdik. Daha sonraları ise, İttihat ve Terakkici seleflerinin, Alman emperyalizminin itaatkar aleti haline gelmesi, gibi, Kemalistler de, İngiliz-Fransız emperyalizminin itaatkar aleti olup çıktılar. Kemalist hareketin doğuşu, gelişmesi, mahiyeti kısaca budur!
ÖZETLEYELİM
1. Kemalist devrim, Türk ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının, tefecilerin, az miktardaki sanayi burjuvazisinin, bunların üst kesiminin bir devrimidir. Yani devrimin önderleri, Türk komprador büyük-burjuvazisi ve toprak ağaları sınıfıdır. Devrimde, milli karakterdeki orta burjuvazi önder güç olarak değil, yedek güç olarak yer almıştır.
2. Devrimin önderleri, daha anti-emperyalist savaş yıllarında iken İtilâf emperyalizmi ile el altından işbirliğine girişmişlerdir; emperyalistler Kemalistlere karşı hayırhah bir tutum takınmış, bir Kemalist iktidara rıza göstermeye başlamıştır.
3. Kemalistler, emperyalistlerle barış imzaladıktan sonra bu işbirliği daha da koyulaşarak devam etmiştir.
4. Kemalist hareket, özünde "işçilere ve köylülere, bir toprak devrimi imkanına karşı" gelişmiştir.
5. Kemalist hareketin sonucunda, Türkiye'nin sömürge, yarı-sömürge, yarı-feodal yapısı; yarı-sömürge ve yarı-feodal yapı ile yer değiştirmiştir; yani yarı-sömürge ve yarı-feodal iktisadi yapı devam etmiştir.
6. Sosyal alanda, eski milli azınlıklara mensup komprador büyük burjuvazinin ve eski bürokrasinin, ulemanın hakim mevkiini milli karakterdeki orta burjuvazi içinden palazlanan ve emperyalizmle işbirliğine girişen yeni Türk burjuvazisi, eski Türk komprador büyük burjuvazisinin bir kesimi ve yeni bürokrasi almıştır. Eski toprak ağalarının, büyük toprak sahiplerinin, tefecilerin, vurguncu tüccarların bir kısmının hakimiyeti devam etmiş, bir kısmının yerini yenileri almıştır. Kemalistler bir bütün olarak, milli karakterdeki orta sınıfın çıkarlarını temsil etmemekte, yukardaki sınıf ve zümrelerin menfaatlerini temsil etmektedir.
7. Politik alanda, hanedanlık çıkarları ile birleştirilmiş olan meşrutiyet yönetiminin yerini, yeni hakim sınıfların çıkarlarına en iyi cevap veren yönetim, burjuva cumhuriyeti almıştır. Bu idare sözde bağımsız, gerçekte siyasi bakımdan emperyalizme yarı-bağımlı bir idaredir.
8. Kemalist diktatörlük, sözde demokratik, gerçekte askeri faşist bir diktatörlüktür.
9. "Kemalist Türkiye bile, gittikçe daha çok bir yarı-sömürge ve gerici emperyalist dünyanın bir parçası haline gelerek sonunda kendini İngiliz Fransız emperyalizminin kucağına atmak zorunda kalmıştır."
10. Kurtuluş Savaşını takip eden yıllarda, devrimin baş düşmanı Kemalist iktidardır. O dönemde komünist hareketin görevi, hakim mevkiini kaybeden eski komprador burjuvaziye ve toprak ağaları kliğine karşı, Kemalistlerle ittifak değil (böyle bir ittifak zaten hiçbir zaman gerçekleşmemiştir), komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının bir başka kliğini temsil eden Kemalist iktidarı devirmek, yerine işçi sınıfı önderliğinde ve işçi-köylü temel ittifakına dayanan demokratik halk diktatörlüğünü kurmaktır.
Şüpheci Dinsiz
18-05-2025, 09:23
İbrahim Kaypakkaya - Seçme Yazılar
Sayfa 140'dan itibaren...
-III-
Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, hakim sınıflar (komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları) arasında iki siyasi kampın doğduğuna işaret etmiştik:
Birinci kamp; emperyalizmle işbirliğini gittikçe geliştiren ve palazlanan yeni Türk burjuvazisi, İttihat ve Terakkici komprador burjuvazinin bir kesimi, ağaların, büyük toprak sahiplerinin, toptancı tüccarların, tefecilerin bir kısmı, memurların ve aydınların en üst ve imtiyazlı tabakasından oluşuyordu.
İkinci kamp ise; tamamen tasfiye edilemeyen eski komprador büyük burjuvazinin, ağaların, büyük toprak sahiplerinin, tefecilerin, vurguncu tüccarların başka bir kesimi, saray mensupları, din adamları, eski ulema sınıfı artıklarından meydana geliyordu.
Milli karakterdeki orta burjuvazi de, bu kamplardan birincisinde, CHP ve iktidar safında yedek güç olarak yer alıyordu. İkinci kampa mensup olanlar, örgütlenme imkanına kavuştukları zaman, Terakkiperver Fırka'da ve Serbest Fırka'da örgütlendiler. Bu imkanı bulamadıkları zamanlarda ise, CHP içinde yuvalandılar. İkinci kampta, hilafetçi ve padişahçı unsurlar (eski feodal bürokrasi, ulema artıkları, din adamları, vs...) da vardı. Fakat bunlar, ne o zaman, ne de daha sonra, mensup oldukları siyasi kampın hakim unsurları olamadılar. Hakim olanlar, komprador büyük burjuvazi ile bir kısım toprak ağaları, tefeciler, vurguncu tüccarlar, vs... idi. Aynı hilafetçi unsurlar, tali bir güç olarak DP ve AP içinde yer aldılar. Daha sonraları bunların MNP'yi kurduklarını hepimiz biliyoruz. Yani bu iki hakim kamp arasındaki mücadele, başından beri, esas olarak cumhuriyet temeli üzerinde kalmak üzere, komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları arasında bir iktidar mücadelesi olarak cereyan ediyordu; Sultanlığı ve hilafeti geri getirmek isteyenlerle cumhuriyetçi burjuvazi arasında, karşıdevrim ve devrim taraftarları arasında değil. Bu dönem geride kalmıştı artık! Tekrar edelim ki, bu emelleri besleyenler de vardı, ama onlar, dediğimiz gibi, kamplardan birine yamanmış, zayıf ve tali bir güçtü. Devrimle karşı-devrim arasındaki mücadele artık, cumhuriyetçilerle Sultancı ve hilafetçiler arasında değil, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının diktatörlüğünü bir burjuva cumhuriyeti çerçevesinde devam ettirmek isteyenlerle, bundan menfaati olan sınıflarla, bir işçi-köylü diktatörlüğü, bir Demokratik Halk Cumhuriyeti kurmak isteyenler ve bundan menfaati olan sınıflar arasındaydı.
Bir yandan hakim sınıfların iki kampı arasındaki mücadele, öte yandan halk sınıflarıyla bunların tamamı arasındaki mücadele devam ederek, İkinci Dünya Savaşı yıllarına gelindi. Bu arada, CHP'ye ve iktidara egemen olan gerici klik, önce İngiliz-Fransız emperyalistleriyle, 1935'lerden itibaren de değişen dünya şartlarının zorlamasıyla Alman emperyalistleriyle işbirliğine girişti. Daha sonra, İkinci Dünya Savaşının başlarında olan şudur: Faşist Alman emperyalistleri, Türkiye'ye tamamen hakim olmuşlardır. CHP'ye hakim olan klik, tamamıyla ve kesinlikle Alman emperyalistlerinin elinde bir oyuncak haline, onların uysal bir kölesi haline gelmiştir. Bu klik, Hitlerci faşist zorbalık ve hükümet etme metodlarını Türkiye'de de uygulamaya girişmiştir. Bu klik, dünya çapındaki kamplaşmada Alman faşizminin safında yer almıştır. Açıkça onun safında savaşa girmediyse, buna sebep, dünya çapındaki güçler dengesinin buna müsait olmaması, Sovyetler Birliği'ndeki sosyalist iktidarın baskısı, savaşın Alman emperyalizminin aleyhine dönmesi, vs... dir. Eğer şartları elverişli görseydi, bu klik, aynen İttihat ve Terakkici selefleri gibi, Almanların safında savaşa girmekte bir an bile tereddüt etmezdi. Dünya güçler dengesi, onun bu isteğini kursağında bıraktı. Saraçoğlu Hükümetinin kurulması, sadece bir gelişmenin, Alman işbirlikçiliği yolunda 1935'lerden beri atılan adımların tabii ve kaçınılmaz sonucudur. Yani bu gelişme, kesin bir Alman işbirlikçisi iktidarın gerçekleşmesiyle, doruğuna ulaşmıştır. Şefik Hüsnü de doğru olarak, Saraçoğlu Hükümetinin, "Türk burjuvazisinin çoğu Alman sermayesiyle karışmış en mütereddi vurguncu tabakalarının ve büyük toprak sahiplerinin menfaatlerini korumak prensibine bugün de dört elle sarılmış" olduğunu ve bu prensibi, "ilk günlerden beri mihenk edindiği"ni söylüyor.
Yine Şefik Hüsnü, "bir taraftan Halk Partisi'nin idare edici kadrosu, başta Saraçoğlu ve arkadaşları olmak üzere şüphe götürmez bir tarzda Sovyetler'e aleyhtar ve Londra'nın Sovyetler Birliği ile dostluk ve işbirliği siyasetine açıktan açığa hasımdır. Bundan ötürü, iki büyük Anglo-Sakson demokrasisi de, Türk hükümetinin ömrünü bir gün bile uzatmaya yardım etmek şöyle dursun, idare mekanizmasının demokratlaştırılması konusunda nüfuzlarını kullanmak suretiyle, içerdeki demokratlar cephesini desteklemek zorundadırlar" derken, bu "demokratlaştırma"nın mahiyetini yanlış değerlendirmekle birlikte, doğru bir teşhis koyuyor. Burada, Şafak revizyonistlerinin bir türlü kavrayamadığı çok önemli bir noktaya geldik. Daha sonra DP'yi oluşturacak olanlar, CHP içindeki bu Almancı hakim klik değil, tersine bu hakim kliğe karşı öteden beri, Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka dönemlerinden beri mücadele edenlerdir. Bunların öteden beri savundukları "çok parti" ve "serbest seçim" sloganları, yeni tarihi koşullarda, CHP'nin faşist Alman emperyalistlerinin kesin işbirlikçisi haline gelerek, daha da faşist bir hüviyet kazandığı şartlarda, kötülerin iyisi haline gelmiştir. Bu talepler, yani "çok parti" ve "serbest seçim" vs. aynı yıllarda reformcu orta burjuvazinin de talepleridir.
Bir orta burjuva hareketi olmaktan ileri gidemeyen TKP de, aynı yıllarda, buna benzer şeyler istemektedir. Yeni tarihi şartlarda, tarihimizde yeni bir olay ortaya çıkmıştır. Öteden beri hakim sınıflar arasındaki kamplaşmada, CHP'ye ve iktidara hakim olan kliğin tarafında yer alan reformcu orta burjuvazi, yeni koşullarda geniş ölçüde ikinci kampa geçmiştir.
Böylece, TKP'den başlayarak DP ve MP'ye kadar uzanan bir cephe meydana gelmiştir. Şefik Hüsnü'nün, "İçerdeki Demokratlar Cephesi" dediği şey budur. Bu yıllarda TKP üyeleriyle bazı DP'lilerin (veya sonradan DP'li olacak kimselerin) ve MP'nin ilk başkanı olan Fevzi Çakmak'ın aynı örgütler içinde olmalarının ve olabilmelerinin sebebi de budur.
Bir komünist hareket için elbette iki gerici klikten birini tercih etmek söz konusu olamaz. Komünist hareket, ikisini de düşman olarak görür; ikisini de devirmek için mücadele eder; ama bunlar arasındaki mücadeleye de gözlerini yummaz; bu boğuşmadan kendi hesabına azami derecede fayda sağlamak için, bunların birbirine göre durumunu iyi tespit eder, en gerici olanı tecrit eder, ilk ve en şiddetli saldırılarını ona yöneltir, bu arada diğer gerici kliğin mahiyetini teşhir etmekten, onunla kendi arasındaki düşmanlık çizgisini sıkı sıkıya muhafaza etmekten de geri kalmaz. Bilir ki, hakim sınıflar arasındaki bu boğuşma her an halka karşı bir birleşmeye dönüşebileceği gibi, bugün en gerici olan kliğin yerini, yarın diğeri de alabilir. Bu, gericiler arasında durmadan değişen güç dengesine, iktidara hangi kliğin hakim olduğuna, iktisadi ve siyasi buhranın mevcut olup olmamasına ve benzeri şartlara bağlıdır.
İkinci Dünya Savaşının başlarından DP iktidarının ilk dönemlerine kadar devam eden evrede olanlar kısaca şudur: CHP'nin her bakımdan faşist Alman emperyalistleriyle işbirliğine ve koyu bir faşizme kayması, CHP karşısında saf tutan gerici kliğin, nispeten daha ileri bir rol oynar hale gelmesi, orta burjuvazinin birinci kamptan koparak ikinci kampa katılması. Çin'de Guomindang'ın Japon emperyalizmine ve Japon işbirlikçilerine karşı oynadığı rolün bir benzerini, o yıllarda Türkiye'de de DP ve diğer muhalif hakim sınıf partileri (bu partiler yokken de, bunları oluşturacak çevreler mevcuttu.) Alman faşizmine ve CHP'ye karşı oynamışlardır. Bir benzerini diyoruz, çünkü, şartlar iki ülkede farklı farklı idi.
Ülke içindeki bu kuvvet mevzilenmesi, dünya çapındaki mevzilenmeyle de birbirini tamamladı. İngiliz-Fransız-Amerikan emperyalistleri, Alman ve Japon faşist emperyalistlerine karşı, Sovyetler Birliği ile ittifak kurmak zorunda kalmışlardı. Türkiye'de iktidar, Alman emperyalizminin uşaklarının elinde olduğu için, Türkiye'deki muhalefet cephesiyle İngilizFransız-Amerikan emperyalistleri ve Sovyetler Birliği arasında da tabii bir ittifak doğdu. Bu ittifak, elbette çelişmeli bir ittifaktı. ABD ve İngiliz emperyalistleri, Türkiye'de ittifakın diğer güçlerine karşı, kendilerine en yakın buldukları komprador büyük burjuvazi ve toprak ağalarını destekleyeceklerdi; Çin'de ÇKP'ye karşı Guomindang'ı destekledikleri gibi...
İkinci Dünya Savaşı yıllarında ve savaştan sonra dünya çapında ABD emperyalizmi nasıl "demokrasi" havariliğine çıktıysa, Türkiye'de de DP ve onun kadrosu, "demokrasi" havariliğine çıktı. CHP'nin faşist uygulamalarına karşı bayrak açtı, orta burjuvaziyi ve bir kısım halk tabakalarını çevresinde toplamayı başardı. Bunda TKP'nin yanlış politikasının da büyük bir payı vardır. TKP, daha önce nasıl iktidar partisinin kuyruğuna takılmışsa, bu kez de büyük muhalif partinin (DP'nin) kuyruğuna takıldı. Bağımsız bir halk hareketi yaratamadı! O yıllarda DP'nin orta burjuvaziyi ve bir kısım halk tabakalarını çevresinde toplayabilmesinde, bunun rolü vardı. Halkın, Alman faşizminin kuklası CHP iktidarına kızgınlığı, DP'nin barajına akıtıldı. Böylece 1950'de komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının Alman faşizmine bağlı kliği iktidardan inerken, Amerikan emperyalizmiyle işbirliğine girişen bir başka kliği, iktidarı ele geçirdi. Bunda, Alman emperyalizminin savaşta yenilmesinin ve ABD emperyalizminin savaşın galipleri arasında bulunmasının çok önemli rolü vardır.
1950'de DP'nin başa geçmesi, ne devrimdir, ne de karşı-devrimdir. Hakim sınıfların öteden beri devam edip gelen iki siyasi kliği arasında bir iktidar değişikliğidir. Öte yandan bu değişiklik, Alman emperyalizmine bağımlı, tek partili askeri faşist diktatörlüğün yerine, daha çok sivil gerici kuvvetlerden destek alan, Amerikan emperyalizmine bağlı "çok partili" diktatörlüğü getirmiştir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında iyice palazlanan vurguncu tüccarların, müteahhitlerin, yüksek tarım fiyatları politikasıyla güçlenen toprak ağalarının ve büyük toprak sahiplerinin hepsinin, el ele vererek DP'de yer aldıkları kesinlikle yanlıştır. Bunların bir kısmı DP'yi desteklemiş olsa bile, esas itibarıyla bunlar, CHP'de yer almışlardır. O dönemde vurgunculukla palazlananların birçoğunun, bugün taşrada CHP "göbekçileri"nin en fanatik dayanakları olduğuna şahsen şahit oluyoruz.
Eğer öyle olmasaydı, bugün CHP'den nasıl olup da bir MGP doğduğunu, MGP'nin ayrılmasına rağmen, nasıl olup da hâlâ CHP'de "ortanın göbekçisi" denilen bir komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının temsilcilerinin varolduğunu açıklayamazdık. DP, iktidarı ele geçirdikten sonra, daha bir süre, reformcu orta burjuvazi, onun safında kalmıştır. Nadir Nadi, DP'nin seçim propagandalarına katılan demokrat aydınlardan biridir. Ve daha ona benzer birçok aydın o yıllarda DP sempatizanıdır. Reformcu orta burjuvazinin görüşlerini yansıtan yayınlarda, DP'nin ilk başlarda "iyi" olduğu, fakat sonradan bozulduğu iddialarına sık sık rastlanır. DP, Amerikan emperyalizminin dümen suyunda, halka ve aydınlara karşı CHP'den daha aşağı kalmayan azgın bir saldırıya girişince, Türkiye'yi ABD emperyalizmine peşkeş çekince NATO gibi ABD emperyalizminin saldırgan aleti olan örgütlere Türkiye'yi sokunca, Kore'de halkımızı haksız ve gerici bir savaşta kırdırınca, milli bir karakter taşıyan orta burjuvazi ve demokrat aydınlar, DP'den soğumaya ve uzaklaşmaya, CHP'ye doğru dümen kırmaya başlamıştır.
Bağımsız ve güçlü bir halk hareketinin yokluğu yüzünden, orta burjuvazi ve onunla birlikte emekçi halkımız, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iki kliği arasında savrulmuş durmuştur. Türkiye'nin tarihi gerçeği budur. Zaman zaman orta burjuvazi bağımsız bir siyasi hareket olarak kendini göstermişse de, önemli bir varlık olamamıştır. 1946'da kurulan Esat Adil'in Türkiye "Sosyalist" Partisi ve benzeri partiler, sosyalizm maskeli reformcu burjuva partileridir. TSEKP de, reformcu orta burjuva partilerinin değişik bir tonunu yansıtır. 1954'te çıkıp sönen Vatan Partisi de öyledir. Komünist hareket, TKP içinde, burjuva reformizminin dalgaları arasında eritilmiş ve boğulmuştur. Küçük-burjuva muhalefeti de, orta burjuva reformizminin bendine akmıştır. Orta burjuva reformizmi ise, kendini her an komprador büyük burjuvaziye ve toprak ağalarına gayet ucuza satmaya hazırdır. Bunların siyasi sözcülüğünü yaptığı sınıfın mensupları zaten, ellerine bir imkan geçer geçmez, bu imkanı büyük burjuva saflarına katılmak için kullanmaktadır ve bir kısmı da zamanla büyük burjuva saflarına katılmaktadır. Böyle bir sınıfın temsilcileri elbette kararsız ve uzlaştırıcı olacaktır.
Burada bir noktayı daha belirtelim:
Komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları elbette sadece değişmez ve dondurulmuş iki siyasi kamptan oluşmamıştır. Bu defa, bu kampların birinden diğerine geçiş daima mümkündür ve öyle de olmaktadır. Öte yandan her kamp kendi içinde de mütecanis değildir. Gericiler bir yığın çelişkilerle paramparça olmuşlardır. Ve bu parçaların her biri diğerinin gözünü oymaya hazırdır. Fakat, nispeten birbirine yakın menfaati olanlar, daha derin menfaat çelişkileriyle ayrıldıkları parçalar karşısında birleşmektedirler. İşte, gerici siyasi kamplar böyle teşekkül etmektedir. Biz, Türkiye'de iki gerici siyasi kampın varlığından bahsederken bu noktayı da akıldan çıkarmıyoruz.
ÖZETLEYELİM:
1. Türkiye'de Kurtuluş Savaşı'nın sonundan başlayarak komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları iktidara egemendir. Fakat komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları iki büyük siyasi kliğe ayrılmıştır. İktidara ve devlet mekanizmasına egemen olan klik, önce İngiliz-Fransız emperyalizminin, 1935'lerden itibaren de Alman emperyalizminin işbirlikçiliğini yapmıştır. İkinci Dünya Savaşı öncesine kadar, genel olarak orta burjuvazi de bu kliğin safında yer almıştır.
2. İkinci Emperyalist Dünya Savaşı yıllarında Alman işbirlikçisi egemen klik, koyu bir faşizm uygulamasına ve vurgunculuk politikasına girişmiştir. Bu klik, içerde işçi sınıfı dahil bütün demokratik güçlere, dışarda da SSCB'ye ve İngiliz-Fransız-Amerikan blokuna karşı Alman faşizminin safında yer almıştır. Fakat dünyadaki güçler dengesi ve SSCB'nin varlığı,
bunların Alman faşistlerinin safında savaşa katılmasına engel olmuştur.
3. Öte yandan da daha sonra DP ve MP içinde örgütlenen, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının muhalif kliği, bunun peşinde de, o zamana kadar CHP saflarında tali bir unsur olarak yer alan reformcu orta burjuvazi ve diğer demokratik unsurlar yer almıştır. TKP de bu kliğin kuyruğuna takılmıştır. Bunlar, dünya çapında Amerikan-İngiliz-Fransız blokuyla ve SSCB ile ittifak kurmuşlardır. İkinci Dünya Savaşı, Alman faşistlerinin ve müttefiklerinin yenilgisiyle bitince, Türkiye'de bu blok güçlenmiştir. Fakat savaş sona erer ermez, ABD emperyalizminin desteğiyle ve CHP'nin Almancı faşist diktatörlüğüne halkın ve demokratik güçlerin duyduğu nefret ustalıkla kullanılarak 1950'de DP iktidara getirilmiştir.
4. Böylece Alman emperyalizminin uşağı olan komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının yerini, ABD emperyalizminin uşağı olan komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iktidarı almıştır. Söz konusu olan şey, "savaş sırasında vurgunculukla palazlanan büyük burjuvazi"nin "uluslararası sermayenin kanatları arasına iyice girmesi" değil, Alman emperyalizminin "kanatları"nın yerini, ABD emperyalistlerinin "kanatları"nın alması, Alman uşağı gericilerin yerini de ABD uşağı gericilerin almasıdır.
5. Proletaryanın ve küçük burjuvazinin muhalefetini kendi bendinde boğan kararsız orta burjuvazi, bu muhalefeti bir müddet DP'nin kuyruğuna taktıktan sonra, DP'nin faşizan uygulamaları karşısında, tekrar muhalefetteki CHP katarına katılmıştır. Proletarya önderliğinde, bağımsız ve güçlü bir halk hareketinin yaratılamamış olması, işçi sınıfının, emekçi
halkın ve demokratik unsurların muhalefetinin, komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları kliklerinin bazen birini, bazen diğerini iktidara getirmeye yarayan bir kaldıraç gibi kullanılmasına yol açmıştır.
6. Muhalefetteyken "demokrasi" havarisi kesilen komprador büyük burjuvazi ve toprak ağası klikleri, iktidara geçtikleri zaman, en azılı halk düşmanı kesilmişlerdir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında ve savaş sonrasında ülkemizin gerçekleri kısaca bunlardır (Bak: TİİKP Program Taslağı Eleştirisi, Madde 8-10-17'nin eleştirisi).
Şüpheci Dinsiz
18-05-2025, 10:57
İbrahim Kaypakkaya - Seçme Yazılar
Sayfa 146'dan itibaren...
-IV-
1940'ların faşist Hitlerci CHP'si, 1950'lerin ortasından itibaren "demokrasi" havariliğine kalkmış, "hak", "adalet", "hürriyet" diye bağırmaya başlamıştır. Öte yandan Amerikancı DP iktidarının ezdiği ve sefalete sürüklediği kitleler, her türlü demokratik hakları zorla gaspedilen demokrat aydınlar ve orta burjuvazi arasında hoşnutsuzluk artmıştır. Kitleler devrimci bir önderlikten yoksun oldukları için, onların DP iktidarına karşı muhalefeti, yer yer parlayıp sönen, istikrarsız ve kendiliğinden gelme bir muhalefet olmaktan ileri gidememiştir. Hatta kitlelerde, her başa geçenin kendilerine düşman olması, kendilerini ezip soyması yüzünden bir umutsuzluk ve hiç kimseye güvenmeme eğilimi bile belirmiştir. İşçilerin ve köylülerin kabaran isyancı öfkesini, aynı potada birleştirip muazzam bir güç haline getirerek seferber edecek komünist bir önderlik yoktur. TKP çökertilmişti. TKP döküntülerinden H. Kıvılcımlı'nın 1954'te kurduğu Vatan Partisi, kitlelere sırtını dönmüş, Adnan Menderes köpeğini "İkinci Kuva-i Milliyetçiliğimizin önderi" olarak alkışlamakla meşguldür! Önderlikten yoksun kitlelerin kendiliklerinden devrim yapmaları elbette beklenemezdi. Onlar sadece dişlerini sıkıp, öfkelerini içlerine biriktirdiler ve zaman zaman da taştılar.
Orta burjuvaziye gelince: Bunların istedikleri, sınıf nitelikleri icabı "yazma hürriyeti", "konuşma hürriyeti" gibi, çok sınırlı bir takım demokratik taleplerin ötesine geçmiyordu. Bütün sınırlılığa ve miyopluğuna rağmen, elbette bu talepler de ilericiydi. Öte yandan, aynı şeyleri, kendisi için, muhalefetteki komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları kliği de istiyordu. Türkiye'de orta burjuvazi ve bu sınıfa dahil edilebilecek demokratik aydınlar, oldukça güçlüdür. Fakat, her yerde olduğu gibi oldukça da miyop, uzlaşıcı ve kararsızdır. Barışa yatkındır. Fakat bu gücü arkasına takan büyük burjuva ve toprak ağaları kliği, hasmını altedecek önemli bir koza sahip demektir. Yukarıdaki şartlar komprador büyük burjuvazinin muhalefetteki kliği CHP ile orta burjuvazinin geniş kesimleri arasında "kısmi burjuva demokratik haklar" talebi etrafında bir ittifakın doğmasına yol açtı. CHP, muhalefetin önderliğini ele aldı ve orta burjuvazinin ve gençliğin heyecanlı atılımını, kendi iktidarı yönünde ustalıkla kanalize etti. 27 Mayıs darbesiyle iktidarı ele geçirdi. Darbenin öncüleri sadık İnönü'cülerdir. Halkımız, "geldi İsmet, kesildi kısmet" diyerek, iktidara gelenin kim olduğunu doğru teşhis etti. Halkın kastettiği, İnönü'nün şahsında sembolleşen halk düşmanı gerici kliğin iktidarı ele geçirdiğidir. Hatta darbeciler arasında Türkeş gibi komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının daha da azgın gerici kliğini temsil eden, fanatik milliyetçi, Hitler taslağı faşistler de vardır. Sonradan İnönü'cü ekip, bunları tasfiye etmiştir. Bu fanatik milliyetçi faşist takım, ordunun, meclisi vs… dağıtarak kesinlikle ve doğrudan doğruya iktidarı eline alması, "astığım astık, kestiğim kestik" bir faşist diktatörlük kurulması taraftarıydılar. Bizim M. Belli gibi revizyonistlerimiz için, bunların tasfiye edilmesi ve seçimlere dönülmesi, "devrim"in gerilemesidir. Büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının akıllı(!) ve tecrübeli önderi ve kıdemli halk düşmanı İnönü ve onun taraftarları bu yolu tutmak istemediler. Çünkü bu yol, onların muhtaç olduğu orta burjuvazinin desteğini bir çırpıda kaybetmek demek olacaktı. Çünkü böyle bir faşist diktatörlük, orta burjuvazinin uğrunda mücadele ettiği "kısmi burjuva demokratik hakları" da silip süpürmek zorundadır; bu ise kendilerini en kuvvetli dayanaklarından mahrum bırakırdı. Öte yandan, orta burjuvazinin hızı henüz kesilmemişti; onun atılımını kendi iktidarları için ustalıkla kullananlar, iktidarı ele geçirdikten sonra, bu hızı kesmek için, onu cepheden karşılamadılar. O zaman kolları burkulabilir, bilekleri incinebilir, kendileri sendeleyebilirdi. Bu tahribat konusunu ustalıkla politikaya uyguladılar, hareketin doğrultusunu kendilerini uydurarak, onu önce yavaşlattılar, sonra da durdurdular. Yani orta burjuvazinin sınırlı taleplerini de içeren bir anayasa hazırlayarak, bir yandan daha ileri bir atılımı boğup kendi iktidarlarını korudular; öte yandan da, orta burjuvazinin desteğini korudular. Hakim sınıfların politik mücadelelerle iyice parçalandığı ve birbirleriyle silahlı çatışmalara girdiği dönemler, onlar açısından korkulu dönemlerdir. İnisiyatifleri ve kontrolleri son derece zayıflar. Bu yüzden böyle dönemlerin uzamasını istemezler. 27 Mayıs darbesine önderlik eden
gerici kliğin de yaptığı budur.
Bir orta burjuvazi akımı olan TİP hareketi, işte böyle bir ortamda, orta burjuvazinin hızını henüz kaybetmediği bir ortamda doğdu. Sonradan kendisine "sosyalizm" maskesi takacak olan bu akımın, Anayasa'nın sınırlarını biraz zorlayan reformist talepleri bile, kitlelerde, gençlik ve aydın saflarında büyük ilgi ve destek gördü. CHP, gençliğin ve aydınların desteğini kaybetmeye başladı. Bunun üzerine gerici klikler telaşa düştüler. Birbirlerini suçlamaya giriştiler. DP'nin yerini alan AP, bütün bu belaların "başımıza" İnönü tarafından sarıldığını ileri sürerek saldırıya geçti. İnönü, büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının bu usta sözcüsü, kendi ifadesiyle, "sola duvar çekmek için", "CHP'nin ortanın solunda olduğunu ve kırk yıldır öyle olduğunu" ilan etti! İşte, gerici kliklerin kendi aralarındaki mücadelenin, bazen uzlaşarak, bazen hırlaşarak, ama şiddetli siyasi ve iktisadi buhranlarla gittikçe kızışarak sürüp gittiği böyle bir ortamda, fabrikalarda ve köylerde yeni, taze, canlı bir halk hareketi filizlenmeye başlıyordu.
Kahraman işçi sınıfımızın, fedakar köylülerimizin ve yiğit gençliğin çığ gibi yükselen mücadelesi, hızla yayılan Marksist-Leninist eserler, Çin'de Başkan Mao'nun önderliğinde yer alan Büyük Proleter Kültür Devrimi'nin dünyayı sarsan etkileri, bütün bunlar, ülkemizin toprağında yığınların mücadelesine önderlik edecek genç bir komünist hareketin fışkırmasına elverişli ortamı hazırlıyordu.
Yığınların mücadelesini, gerici kliklerin bazen birini, bazen diğerini iktidara getiren bir kaldıraç olmaktan kurtaracak olan, bu mücadeleyi muzaffer bir halk devrimine dönüştürecek olan, kitlelerin şiddetle gerek duyduğu komünist bir önderliktir.
-V-
ŞAFAK REVİZYONİZMİNİN YANILDIĞI NOKTALAR:
1. Milli Kurtuluş Savaşımız, Şafak revizyonizminin sandığı gibi, milli burjuvazinin önderliğinde değil, komprador Türk büyük burjuvazisinin, toprak ağalarının, tefecilerin önderliğinde yürütülmüştür. Milli karakterdeki orta burjuvazi, Kurtuluş Savaşı'na, önder olarak değil, komprador Türk büyük burjuvazisinin ve toprak ağalarının yedek gücü olarak katılmıştır. Kurtuluş Savaşı içindeki etki ve nüfuzunu da savaştan sonra adım adım kaybetmiştir. Savaşın bütün ağırlığını omuzlarında taşıyan halk kitlelerinin devrimci gücü, büyük potansiyeli, bir devrimden öcüden korkar gibi korkan Kurtuluş Savaşı'nın burjuva ve toprak ağası önderliği tarafından boğulmuş, kösteklenmiş, savaştan sonra da her fırsatta kanla ve zorbalıkla bastırılmıştır.
2. Kurtuluş Savaşı'mızın yer aldığı çağ Şafak revizyonistlerinin dediği gibi, "proleter devrimleri ve milli kurtuluş savaşları çağı" değil, "proleter devrimleri çağı"dır. Ekim Devrimi bütün dünyada "proleter devrimleri çağı"nı açmıştır. Geri ülkeler de dahil, dünyanın her yanında burjuvazi, devrimden korkar hale gelmiştir.
Bu nedenle, burjuvazi herhangi bir devrime önderlik etmek bir yana, bizzat devrime köstek olmaya, devrimin ilerlemesini engellemeye koyulmuştur. Dünyada, proletarya önderliğinde yeni-demokratik devrimler ve sosyalist devrimler yer almaya başlamıştır. Bunun içindir ki, Büyük Ekim Devrimi'nin başlattığı çağ, "proleter devrimleri çağı"dır. Mao Zedung yoldaşın işaret ettiği gibi, Kemalist devrim, bu çağda yeralmasına rağmen, proleter dünya devrimlerinin bir parçası değil, eski tip burjuva-demokratik devrimlerin bir parçasıdır. Şafak revizyonistleri, "proleter devrimleri çağı"na, bir de "milli kurtuluş savaşları çağı" ibaresini ekleyerek, Kemalist devrimin o çağda yer alan devrimlerin tipik bir örneği, tabii ve normal bir parçası olduğunu ispatlamaya çalışıyorlar; yani Mao Zedung yoldaşı yalanlamaya çalışıyorlar. Böylece, Şafak revizyonistlerinin Kemalizm hayranlığı ve dalkavukluğu kendini ele veriyor...
3. Kurtuluş Savaşımız, Şafak revizyonistlerinin iddia ettiği gibi, "Asya'nın ezilen halklarına" değil, Asya'nın korkak burjuvazisine ve bir de emperyalist ülkelerin mali-oligarşisine "cesaret ve umut vermiştir". Asya'nın korkak burjuvazisi, Kemalist devrimde kendi gerici emellerinin gerçekleştiğini görmüştür; köklü bir anti-emperyalist ve anti-feodal devrim olmadan, kitlelerin devrimde hakim rolü olmadan, yerli hakim sınıfların çıkarları zedelenmeden, burjuvazi ve toprak ağalarını da rahatsız eden sömürge yapıyı tasfiye etmek, fakat, öte yandan emperyalist ülkelerle işbirliğine devam etmek, yarı-sömürge yapıyı devam ettirmek, emperyalistlerle el ele ülkeyi talan etmek ve kitlelerin köklü bir devrim isteğini emperyalistlerle birlikte boğmak ve bastırmak: Bu, köklü bir devrimden tir tir titreyen Asya'nın burjuva ve toprak ağası sınıflarının istediği şeydir. Nitekim Çin'de burjuvazi ve toprak ağaları, Kemalist Devrimin bir benzerini gerçekleştirmek için can atmıştır. Fakat Mao Zedung yoldaş, bu yolun çıkmaz olduğuna taa o zaman işaret etmiştir. Kemalist Devrimden, emperyalist ülkelerin mali-oligarşisi de cesaret bulmuştur. Çünkü böylelikle, köklü bir halk devriminin önüne geçmek, geri ülkelerin yarı-sömürge bağımlılığını devam ettirmek imkanı açılmıştır önünde. "Asya'nın ezilen halkları", işçi-köylü yığınlarının ezilmeye ve sömürülmeye devam ettiği, feodal sömürünün ve zulmün bütün şiddetiyle devam ettiği, emperyalist devletlere yarı-sömürge ve bağımlılığın devam ettiği bir "devrim"den ne diye "cesaret ve umut" alsınlar? Ezilen halklara cesaret ve umut veren devrim, Çin Devrimi'dir, Vietnam Devrimi'dir. Kemalist Devrim, kitlelerin, nasıl kurtulamayacağının örneğidir. Çin ve Vietnam devrimleri ise, kitlelerin gerçek kurtuluşa nasıl ulaşacaklarının örneğini vermiştir ve vermektedir.
4. Şafak revizyonistleri, Milli Kurtuluş Savaşı'yla komprador burjuvazinin bütünüyle tasfiye edildiğini iddia ediyorlar ki, bu Türkiye gerçeklerine tamamen aykırıdır. İşaret ettiğimiz gibi, yıkılan, komprador burjuvazinin sadece bir kesimidir. Ve özellikle azınlık milliyetlere mensup olanlardır. Komprador burjuvazinin bir başka kesimi ise (İttihat ve Terakki içinde palazlanan Türk büyük burjuvaları), toprak ağalarının bir kesimiyle birlikte, Kurtuluş Savaşının önderliğini ele geçirmiş, hakim mevkiye yükselmiştir.
5. Kemalist iktidar, Şafak revizyonistlerinin iddia ettiği gibi, "siyasi bakımdan bağımsız bir milli burjuva diktatörlüğü" değil, komprador nitelikteki Türk büyük burjuvazisinin ve toprak ağalarının bir kesiminin emperyalizme yarı-bağımlı diktatörlüğüdür... Şafak revizyonistlerinin iddiası, hem sosyalizmin genel teorisine aykırıdır, hem de ülkemizin gerçeklerine ters düşmektedir. Sosyalizmin genel teorisine aykırıdır; çünkü, artık geri ülkelerde genel bir kural olarak, siyasi bakımdan bağımsız milli burjuva diktatörlükleri mümkün değildir. Mao Zedung yoldaş, daha 1926
yılında şunu belirtmiştir:
"Bu sınıf [orta burjuvazi], siyasi bakımdan, tek bir sınıfın yani milli burjuvazinin hakimiyeti altında bir devletin kurulmasından yanadır... Ancak, bu sınıfın milli burjuvazi hakimiyeti altında bir devlet kurma teşebbüsü hemen hemen imkansızdır(abç). Çünkü bugün dünyada iki büyük güç, devrim ve karşı-devrim bir ölüm-kalım mücadelesi içine girmiş bulunmaktadır. Her iki taraf da birer büyük sancak dalgalandırmaktadır. Bunlardan bir tanesi Üçüncü Enternasyonal'in dalgalandırdığı ve bütün ezilen sınıfların etrafında toplandığı devrimin kızıl sancağı; diğeri ise Cemiyet-i Akvam'ın dalgalandırdığı ve dünyadaki bütün karşıdevrimcilerin etrafında toplandığı karşı-devrimin beyaz sancağıdır. Ara sınıflar, bir kısmının sola dönerek devrime, diğerlerinin ise sağa dönerek karşı-devrime katılmasıyla, hızla dağılmaya mahkumdurlar. Bu sınıfların bağımsız kalmaları imkansızdır. Dolayısıyla Çin'deki orta burjuvazinin kendisinin önder olacağı bir ‘bağımsız' devrim düşüncesi boş bir hayaldir" (abç) (Seçme Eserler, I. Cilt, 1. Kitap, s. 19-20).
Mao Zedung yoldaşın sözleri, Büyük Ekim Devrimi'nden sonra açılan proleter devrimleri çağı için genel geçerliliği olan sözlerdir. Şafak revizyonistleri, "boş bir hayal" olan şeyi, gerçek gibi göstermekle, sosyalizmin genel teorisini açıkça ve alçakça çiğniyorlar.
Şafak revizyonistlerinin, "Kemalist iktidarın siyasi bakımdan bağımsız bir milli burjuva iktidarı olduğu" tezi, Türkiye'nin gerçeklerine de aykırıdır. Şnurov yoldaştan aktardığımız deliller, Kemalist iktidarda feodalizmin söz ve nüfuz sahibi olduğunu, Kemalist iktidara ortak olduğunu yeterince kanıtlamaktadır. Kemalist iktidarın ayrıca emperyalistlerle hem iktisadi, hem de siyasi alanda işbirliği halinde olduğunu da yeterince kanıtlamaktadır. Kemalist iktidar, işçilere, köylülere karşı emperyalist şirketlerin menfaatlerini korumaktadır. Kemalist iktidar, emperyalistlerin teveccühünü kazanmak için devrimcilere saldırmaktadır. Emperyalist yatırımlar devam etmektedir. Türkiye'deki sermayenin büyük çoğunluğu İngiliz-Fransız ve Alman emperyalistlerine aittir. Hükümet üyeleri emperyalist şirketlerle ortaklaşa yatırımlara girişmektedir. Bunlar gerçeklerdir, Şafak revizyonistlerinin iddiası ise "boş bir hayaldir".
Şafak revizyonistleri, Kemalist diktatörlüğün bağımsız bir milli burjuva iktidarı olduğunu iddia etmekle kalmıyorlar, günümüzde de, milli burjuva iktidarlarını genel bir kural olarak mümkün görüyorlar ve hatta bu gibi iktidarların artmakta olduğunu iddia ediyorlar. Burada bu nokta üzerinde durmuyoruz. Şu kadarını belirtelim ki, Şafak revizyonistleri, bu gibi iddialarla gizli askeri darbecilik emellerine dayanak sağlamaya çalışmaktadırlar.
6. Şafak revizyonistleri, "iktidarı ele geçiren yeni Türk burjuvazisi büyümek ve zenginleşmek için, devlet eliyle milli burjuvazi yaratmaya girişmiştir" diyorlar. Söz konusu olan şey, devlet eliyle milli burjuva yaratmak değil, bütün devlet imkanlarını iktidardaki komprador büyük burjuva ve toprak ağası sınıflarının gelişip güçlenmesi, palazlanması için kullanmaktır. Şafak revizyonistleri, yukarıdaki tahlilleriyle, bir yandan Kemalist iktidarın uygulamalarını yanlış değerlendiriyorlar, öte yandan da bütün modern revizyonistlerin, TİP, D. Avcıoğlu, M. Belli
revizyonistlerinin Kemalist iktidara yönelttikleri eleştiriyi aynen benimseyerek, Leninist devlet teorisini çiğniyorlar. Kemalist iktidarın uygulamalarını yanlış tahlil ediyorlar, çünkü Kemalist iktidarın yaptığı "milli burjuva yaratmak" değil, komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları sınıflarını, bütün devlet imkanlarını seferber ederek güçlendirmektir. Leninist devlet teorisini çiğniyorlar, çünkü; devlet, onu elinde tutan sınıfların baskı ve sömürü aracıdır, başka bir sınıfı yaratmak için asla kullanılamaz, tersine başka sınıfları baskı altına almak, ezmek, sömürmek
için kullanılır. Modern revizyonistlerin, Kemalist hareketi değerlendirmeleri ve Kemalist iktidara yönelttikleri eleştiri şöyledir: Milli Kurtuluş Savaşının önderliğini, Türkiye'de burjuvazi mevcut olmadığı için(!), asker-sivil-aydın zümre yapmıştır (bazı revizyonistler, "asker-sivil-aydın zümre" yerine, "ilerici demokratlar", "devrimci demokratlar", "millici güçler", "vurucu güç", "zinde kuvvetler", "dinç kuvvetler", vs...de diyorlar). Kurtuluş Savaşı'na önderlik eden bu zümre, iktidarı ele geçirmiştir(!). Bu zümre, kapitalist olmayan kalkınma yolunu benimseyerek, bu yoldan sosyalizme gidebileceği(!) gibi kapitalist kalkınma yolunu da benimseyebilir. İşte, "asker-sivil-aydın zümrenin iktidarı(!) olan Kemalist iktidar, kapitalist olmayan yoldan sosyalizme gitmek(!) yerine kapitalist kalkınma yolunu benimsemiş, bu amaçla devlet eliyle milli burjuva yaratmaya" girişmiş(!), bu yüzden de Türkiyemiz gerilikten kurtulamamış, kalkınmayı başaramamıştır(!). Revizyonistlerin zincirleme mantığı budur. Revizyonistlerin "kapitalist olmayan yoldan sosyalizme varmak" dedikleri şey, burjuva hükümetlerinin, tedrici devletleştirmeler yoluyla adım adım devlet patronluğuna dayanan, devlet kapitalizmini gerçekleştirmeleridir; onların sosyalizm dedikleri şey, üretim araçlarının ve toprakların devlet mülkiyetinde olduğu, devlet kapitalizmidir. Yani bugün Sovyetler Birliği'nde ve bütün Doğu Avrupa ülkelerinde yürürlükte olan sistemdir. Engels, çok önceden kapitalizmin bu çeşidiyle sosyalizm arasındaki farka dikkati çekmiştir.
"Sosyal Demokrat [Komünist] Parti'nin devlet sosyalizmi denen şeyle; mali amaçlarla devlet tarafından devlet sömürüsü sistemiyle, özel müteşebbisin yerine devleti koyan ve böylelikle iktisadi sömürüsüyle siyasi baskı iktidarını birleştiren sistemle hiçbir ortak yanı yoktur" (Gotha ve Erfurt Programının Eleştirisi, s. 104). Revizyonistlerin, "kapitalist kalkınma yolu" dedikleri de, özel müteşebbise dayanan kapitalizmdir. İşte revizyonistler, gerçekte Kemalist iktidarı, "devlet sosyalizmi denen şeyi benimsemediği için", "özel müteşebbise" dayanan kapitalizmi benimsediği için ve devlet imkanlarını özel teşebbüsün eline verdiği için eleştiriyorlar. "Devlet eliyle milli burjuva yaratma" eleştirisinin aslı astarı budur. Bu eleştiri, bir kere "milli burjuvazinin mevcut olmadığı" varsayımına dayanmaktadır ki, Şafak revizyonistleri de dolaylı olarak bunu benimsemiş oluyorlar. İkinci olarak bu eleştiri, devleti sınıflarüstü bir şey olarak görmekte, bir sınıfın elinde olduğu halde, bir başka sınıfın amaçlarına hizmet edebilecek bir şey olarak görmektedir ki, Şafak revizyonistleri bunu da benimsemiş oluyorlar. Üçüncü olarak bu eleştiri, özel teşebbüse dayanan kapitalizmin yerine, devlet patronluğuna dayanan devlet kapitalizmini savunmaktadır ki, Şafak revizyonistleri dolaylı olarak bunu da benimsiyorlar.
Devlet teorisi üzerine durmadan gevezelik eden Şafak revizyonistlerinin, sıra pratik bir meselenin çözümüne gelince, nasıl sınıflarüstü devlet teorisine sarıldıklarını görüyorsunuz. Leninist devlet teorisini ağızlarında biraz daha az geveleseler, ama kavramak için biraz daha fazla çaba harcasalardı, bu zırvalıkları savunmazlardı.
7. Şafak revizyonistleri, "Kemalist burjuvazinin halk üzerindeki diktatörlüğü, milli burjuvazinin karakteri icabı emperyalizmle ve feodalizmle uzlaştı" diyorlar. Kemalist diktatörlüğün milli burjuva iktidarı olmadığına, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iktidarı olduğuna işaret ettik; bu nedenle emperyalizmle uzlaşması değil, işbirliği etmesi söz konusudur. Feodalizmle uzlaşma ifadesi ise, büsbütün saçmadır, çünkü burjuvazi, Kurtuluş Savaşı'nın başından itibaren feodalizmle ittifak halindedir. Kurtuluş Savaşı'nın önderliği bu ittifakın elindedir, iktidar başından itibaren burjuvazi ve toprak ağaları ittifakının müşterek iktidarıdır.
Şafak revizyonistleri, "uzlaşma" terimiyle "işbirliği" terimini bilinçli olarak birbirinden ayırmıştır. "Uzlaşma", bilindiği gibi, devrimci ve ilerici olan bir sınıfın, bazı tavizlerde bulunmasıdır. Uzlaşma, bazı şartlarda doğru ve gerekli olduğu halde, bazı koşullarda da yanlış ve zararlıdır. Lenin, "Sol Komünizm" kitabında bu iki uzlaşma çeşidini birbirinden ayırır, işçi sınıfının da, yerine ve şartlarına göre, birinci çeşit uzlaşmalara gireceğini ve girmesi gerektiğini savunur, ilke olarak uzlaşmayı reddedenleri eleştirir, ikinci çeşit uzlaşmayı ise, sert bir dille yerer. Genellikle küçük burjuvazi ve milli burjuvazi, ilerici bir tarihi rol oynadıkları zamanlarda, bu çeşit zararlı uzlaşmalara sık sık girerler. Bu, onların sınıfsal niteliklerinden gelir. Bu gibi durumlarda, bu uzlaşmacılık eğilimiyle mücadele etmek, küçük burjuvazi ve milli burjuvaziyi daha kararlı çizgiye çekmek ve onlarla ittifak kurmaya ve bu ittifakı korumaya çalışmak gerekir. Çünkü bu uzlaşma eğilimleri, devrimin başarısını geciktirdiği veya sekteye uğrattığı için, bizzat küçük burjuvazinin ve milli burjuvazinin (hiç değilse bunların önemli bir kısmının) menfaatlarine de aykırıdır. Oysa, Türkiye'de kullanıldığı şekliyle işbirliği başka bir şeydir. İşbirlikçi burjuvazi, Marksist-Leninist literatürdeki "komprador burjuvazi"nin karşılığıdır. Komprador burjuvazinin en küçük bir devrimci niteliği yoktur. Yabancı emperyalistlerin ülkeyi talan etmesinden bunlar zarar değil, fayda görürler, çünkü kendileri de bu talandan uygun bir pay alırlar. Bunlarla emperyalist efendileri arasındaki çelişki, emperyalistlerin ülkeyi talan etmesinden değil, bu talandaki payların azlığı çokluğu meselesinden doğar. Bunlar, efendileriyle paylarını artırmak için didişirler veya büyük burjuvazinin başka kesimiyle işbirliği yapan emperyalist devletlere veya tekellere karşı, kendilerinin işbirliği yaptığı emperyalist devletlerin veya tekellerin safında yer alırlar. Bunlar arasındaki çelişmeler, halkın düşmanları arasındaki çelişmeler kategorisine girer. Bunlarla halk arasındaki çelişme antagonist çelişmedir. Oysa genel olarak, menfaati devrim safında olduğu halde düşmanla kararlı ve cesur bir mücadeleye yan çizen, onunla anlaşmak, barışmak, vs... için ikide bir ona elini uzatan, yani düşmanla uzlaşan küçük-burjuvazi ve milli burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişme, henüz halkın saflarındaki çelişmeler kategorisine girer.
Şafak revizyonistleri, Kemalist burjuvazinin emperyalizmle olan ilişkisini uzlaşma olarak görüyor. Bunun ne zamana kadar "uzlaşma" olduğu, ne zaman "işbirliği" haline dönüştüğü belli değildir. Bu yüzden de, Kemalist burjuvaziyle proletarya ve yoksul köylüler arasındaki çelişme, haliyle belli bir süre (daha doğrusu belirsiz bir süre) halk arasındaki çelişmeler kategorisine girmektedir(!) Proletaryanın görevi, Kemalist iktidarı devirerek halkın demokratik iktidarını gerçekleştirmek için mücadele etmek değil, devrimci(!) Kemalist iktidarla, emperyalizme ve feodalizme karşı ittifak kurmaktır. İşte, Şafak revizyonistlerinin vardığı sonuç budur. Bu, önce de belirttiğimiz gibi karşı-devrimin safına iltihak etmektir.
8. Şafak revizyonistlerinin, M. Belli'nin, "Türkiye'de karşı-devrim" teorisini aynen benimsediklerini görüyoruz: Bunlara göre, "devlet eliyle milli burjuva yaratmak"(!) politikasıyla, bir süre sonra (ne zaman olduğu belli değil) semiren ve büyüyen yeni Türk burjuvazisi, büyüdükten sonra "işbirliğine" girişmiştir (!). Bu büyüme ve işbirlikçilik, özellikle İkinci Dünya Savaşı yıllarında olmuştur(!) ve bunların toprak ağalarıyla ittifakı (artık "uzlaşma" değil, "ittifak" tabiri kullanılıyor), bu yıllarda güçlenmiştir. Sonra "bu gerici ittifak" DP'yi kurmuş ve iktidarını bu parti vasıtasıyla devam ettirmiştir. Demek oluyor ki, CHP ve iktidar, belli bir tarihe kadar esas olarak milli burjuvazinin elindedir ve bu sınıfın "uzlaşmalarına" rağmen, devrimcidir(!). Ayrıca bu yıllarda Türkiye'de işbirlikçi büyük burjuvazi henüz yoktur. Belli bir yerden sonra (muhtemeldir ki, Atatürk'ün ölümünden sonra) partiye ve iktidara, büyüyen ve işbirlikçi hale gelen burjuvazi hakim olmuştur(!). 1946'da bunlar DP'yi kurduklarına göre, CHP, işbirlikçi büyük burjuvaziden ve toprak ağalarından arınmıştır. Almanlarla işbirliği yapanlar da, Amerikan işbirlikçileri de bunlardır. O günden beri CHP'nin bir milli burjuva partisi olması gerekir! Oluştuğu günden beri büyük komprador burjuvazi, tek ve bölünmez bir bloktur(!). Şafak revizyonistlerinin tezleri işte bu sonuçlara varmaktadır. Bütün bunlar, M. Belli'nin, "karşı-devrim" tezlerinin daha ince bir üslupla savunulmasından başka bir şey değildir. Eğer bu söylenenler doğruysa, M. Belli'nin karşı-devrim teorisinin de doğru olması gerekir. Çünkü ne kadar uzlaşıcı olursa olsun (zaten başka türlü olamaz), bir milli burjuva iktidarının yerini komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iktidarının alması, siyasi iktidar açısından bir karşı-devrimdir. M. Belli, karşı-devrimin başlangıç tarihi olarak 1942 tarihini, Saraçoğlu hükümetinin işbaşına geçmesini alıyor. Şafak revizyonistleri ise, bu tarihi sadece belirsiz bırakıyor. M. Belli kendi teorisini daha açıkça, cesaretle ve kesin bir dille savunurken, Şafak revizyonistleri aynı teoriyi bulandırarak, çekingen ve kararsız bir dille savunuyorlar. Aradaki fark budur.
9. Şafak revizyonistlerine göre, İkinci Dünya Savaşı öncesine kadar Türkiye, emperyalizmin nüfuz ve sömürüsünden azadedir. (M. Kemal dalkavukluğuna bakın siz). Türkiye'de "emperyalist sermayenin at oynatması" 1950'den sonradır. Bu tespit sadece şu açıdan doğrudur:
1950'den sonra Türkiye'ye giren emperyalist sermaye, önceki yıllara nispetle çok daha fazladır. Ama Şafak revizyonistlerinin görmek istemediği, inkara kalktığı bir gerçek daha vardır. Türkiye'de emperyalist sermaye, Kemalist iktidarın başından beri mevcuttur. İngiliz, Alman ve Fransız emperyalistleri, birçok alana yatırım yapmışlardır vs... 1935'lerden itibaren Alman emperyalizminin Türkiye üzerindeki nüfuzu ve sömürüsü artmaya başlamış, Saraçoğlu hükümetiyle de bu nüfuz ve sömürü doruğuna ulaşmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonundan itibaren ise, ABD emperyalizmi ülkemize burnunu sokmuştur. 1950'den sonra ülkemizde doludizgin at oynatan, esas olarak ABD emperyalizminin sermayesidir (Bak: TİİKP Program Taslağı Eleştirisi, 13. Madde'nin eleştirisi).
Şafak revizyonistleri Kemalist iktidar dönemini temize çıkarabilmek için her çareye başvurmaktadır.
10. Şafak revizyonistleri, 1950'den sonra "emperyalizm ve işbirlikçilerinin gerici parlamentoyu bir hakimiyet aracı (abç) olarak kullandıklarını" söylüyorlar. Burada her şeyden önce parlamentonun mahiyetinin kavranmadığına, yani Marksist-Leninist devlet teorisinin kavranmadığına şahit oluyoruz. Marksist-Leninist devlet teorisi açısından parlamento nedir? Bunu, Lenin yoldaştan öğrenelim:
"Belirli bir süre için parlamentoda halkı, yönetici sınıfın hangi bölümünün ayaklar altına alacağına, ezeceğine, dönem dönem karar vermek; sadece meşruti parlamenter monarşilerde değil, en demokratik cumhuriyetlerde de burjuva parlamentarizminin gerçek özü budur" (Devlet ve İhtilâl, s. 61).
"... Amerika'dan İsviçre'ye, Fransa'dan İngiltere'ye, Norveç'e vb. kadar herhangi bir parlamenter ülkeyi düşününüz; asıl devlet işleri hep kulislerde yapılır; bu işler hep devlet daireleri, bakanlıklar, kurmay heyetleri tarafından yürütülür. Parlamentolarda, sadece ‘saf halk'ı aldatmak ereğiyle gevezelikten başka bir şey yapılmaz. Bu o kadar doğrudur ki, burjuva demokratik cumhuriyeti olan Rus Cumhuriyetinde bile, hatta gerçek bir parlamento kuracak zamanı bile bulmadan önce, parlamentarizmin bütün kusurları hemen ortaya çıktı" (age, s. 62).
Parlamentonun özü ve fonksiyonu işte budur. Parlamento, Şafak revizyonistlerinin sandığı gibi "hakimiyet aracı" değildir. Hakimiyet aracı, ordusuyla, polisiyle, adliyesi, karakolu, hapishanesiyle... devlet cihazıdır. Parlamentonun varlığı veya yokluğu hakimiyetin biçimini değiştirir, ama bizzat hakimiyetin varlığını asla etkilemez. Şafak revizyonistleri, yukarıdaki mantıkla parlamentonun bulunmadığı bir faşist diktatörlüğü, hakim sınıfların "hakimiyet araçları"nın bulunmadığı bir sistem(!) olarak alkışlamaya hazırdır. Hatırlarsınız ki bu mantık, M. Belli'nin kaba burjuva mantığıdır. M. Belli, D. Avcıoğlu gibi beyinsiz burjuvalar, parlamentoyu her türlü kötülüklerin anası olarak görmekte, parlamento kalkınca her yerin güllük gülistanlık olacağını düşünmektedirler. Hatta bu baylar, parlamentonun bulunmadığı bir askeri faşist diktatörlüğe dahi davetiye çıkarmaya hazırdırlar. Amerikancı faşist generaller çetesinin 12 Mart Muhtırası'ndaki meclise çatan iki üç kelime, bunları göğe zıplatmıştır ve hep bir ağızdan "vur, vur", "kapat parlamentoyu" diye faşist generallere tempo tutmuşlardır. Yine 27 Mayıs'tan sonra, parlamentarizme dönülmesi, bu beyler açısından "devrimin gerilemesi"dir(!). Bu beyinsiz burjuvalar, Kemalist iktidar dönemindeki askeri faşist diktatörlüğü, "yeryüzünde cennet" olarak ilan etmeye hazırdırlar ve o dönemin derin özlemi içindedirler. M. Belli'nin çöplüğündeki teori kırıntılarıyla palazlanan Şafak horozları da, şimdi aynı makamdan ötüyorlar. Emperyalizm ve işbirlikçilerinin hakimiyet aracı parlamentodur(!). Eğer böyleyse, parlamento bir kere kalkarsa, hakim sınıflar hapı yutar, hakimiyetleri yıkılır, düzenleri bozulur(!).
Bütün bu zırvalıkların temeli, elbette ki, bu bayların ciğerine işlemiş olan anti-Marksist-Leninist devlet anlayışıdır. Parlamentonun özünü ve fonksiyonunu, ne genel olarak Marksizm-Leninizm'in genel teorisi açısından, ne de özel olarak Türkiye açısından kavrayamamış olmalarıdır. En demokratik burjuva cumhuriyetlerinde bile, parlamentonun hakim sınıflar tarafından bir köşeye fırlatılması, iki şeyi değiştirecektir: Birincisi, "bir süre için, parlamentoda, halkı, yönetici sınıfın hangi bölümünün ayaklar altına alacağına, ezeceğine, dönem dönem karar vermek" imkanı ortadan kalkacaktır. İkincisi de, hakim sınıfların temsilcileri artık, "parlamentolarda... ‘saf halk'ı aldatmak ereğiyle gevezelik" yapamayacaklardır. Ama hakim sınıfların hakimiyet araçları ortadan kalkmayacaktır; çünkü hakim sınıfların hakimiyet araçları parlamento değildir.
Komünistler, elbette, "baskı biçiminin şöyle ya da böyle olmasının proletarya bakımından önem taşımadığını" düşünmezler; "sınıf mücadelesinin ve sınıfları baskı altında tutmanın daha geniş, daha serbest, daha özgür bir biçiminin, proletaryanın genel olarak sınıfların ortadan kalkması için yürüttüğü mücadeleyi önemli derecede kolaylaştıracağını" bilirler (age, s. 103). Bu nedenle, "özellikle şartların devrim için uygun olmadığı durumlarda, burjuva parlamentarizmi ahırından faydalanırlar" (age, s. 61); "parlamentoda, halkı, yönetici sınıfın hangi bölümünün ayaklar altına alacağına, ezeceğine, dönem dönem karar vermek" imkanından yararlanırlar; bu nedenle, "şartların devrim için uygun olmadığı durumlarda", burjuva anlamda demokratik bir parlamenter düzeni, faşist düzene tercih ederler ve savunurlar; "ama, aynı zamanda, parlamentarizmin gerçekten proleter ve devrimci eleştirisini de bilirler".
"Şartların devrim için uygun olduğu" durumlarda ise, komünistler, burjuva parlamentarizminin en devrimci olanını bile kaldırıp bir kenara atarlar; kitleleri, biçimi ne olursa olsun, mevcut burjuva diktatörlüğü yıkmak için harekete geçirirler.
Komünistlerin parlamentoya bakış açıları budur. Şafak revizyonistlerinin bakış açısı ise, M. Belli, D. Avcıoğlu burjuvalarının bakış açısıdır.
Bir noktayı daha belirtelim: Burjuva parlamentarizmi, burjuva demokrasisinin bir göstergesi olmakla birlikte, faşist diktatörlükle asla bağdaşmaz bir şey de değildir. Bu konuda Dimitrov yoldaşı dinleyelim:
"Tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşullar; ulusal özellikler hatta bir ülkenin uluslararası durumu, faşizmin ve faşist diktatörlüğün değişik ülkelerde değişik biçimlerde gelişmesine yol açmaktadır. Faşizmin geniş bir kitle dayanağı bulamadığı ve faşist burjuva kampın çeşitli grupları arasındaki mücadelenin kesin olduğu birtakım ülkelerde bu rejim, öncelikle parlamentoyu feshetme yoluna gitmez. Sosyal Demokrat Partiler de dahil olmak üzere, öteki burjuva partilerinin biraz meşruiyet elde etmelerine göz yumar. Başka ülkelerde eğer yönetici burjuvazi erken bir devrimin patlak vermesinden korkuyorsa, faşizm, sınırlandırılmamış olan siyasi tekelini kurar. Bunu, ya hemen ya da rakip parti ve gruplara karşı terör yönetimini ve kan kusturmayı artırarak yapar. Kendi durumu özellikle açıklığa kavuşunca bu durum faşizmin, kendi temelini genişletmesini ve sınıfsal yapısını değiştirmeksizin açık terörist diktatoryayı kaba ve uydurma bir parlamentarizmle birleştirmesini engellemez" (abç) (Faşizme Karşı Birleşik Cephe, s. 60).
Demek oluyor ki, bazı şartlarda faşizm, "parlamentoyu feshetme yoluna gitmeyebiliyor", "Sosyal Demokrat Partiler de dahil olmak üzere, öteki burjuva partilerinin biraz meşruiyet elde etmelerine göz yumabiliyor", "sınıfsal yapısını değiştirmeksizin açık terörist diktatoryayı kaba ve uydurma bir parlamentarizmle birleştirebiliyor".
Şimdi, Türkiye'de parlamentonun fonksiyonuna geçelim:
Ülkemizin tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşulları, Türkiye'de parlamentarizmin başından beri "kaba ve uydurma" olmasına yol açmıştır. Türkiye'de, yarı-sömürge, yarı-feodal yapıdan dolayı zayıf bir burjuvazi mevcuttur. Zayıf burjuvazi, iktidarını koruyabilmek için daima kitlelerin mücadelesini zorla ve şiddetle ezme yolunu seçmiştir; daha doğrusu o, varlığı ve iktidarını korumak için buna mecburdur. Öte yandan, ülkemizde iktidara zayıf burjuvaziyle birlikte feodalizm döneminin kalıntısı, kudurgan toprak ağaları sınıfı da ortaktır. Bu sınıf, feodalizmin kanunu olan sopayı ve cebiri, burjuva demokrasisinin yerine geçirmek için sürekli bir çaba harcamaktadır; çünkü tutarlı bir burjuva demokrasisi feodalizmin menfaati ile çelişir. Bu iki nedenle, Türkiye'de burjuva demokrasisi, başından beri, Kemalist iktidar dönemi de dahil, faşizan ve feodal bir karakter taşımaktadır.
Öte yandan, uluslararası durum, burjuvaziyi ve toprak ağaları sınıfını parlamentoyu benimsemeye zorlamaktadır; çünkü parlamentoyu da ortadan kaldıran açık terörist bir diktatörlük, hem içerdeki halk kitlelerinin önünde, hem de dünya demokratik kamuoyu önünde, faşist çehresiyle sırıtıverecek ve kısa zamanda tecrit olacaktır. Kitlelere ve dünya demokratik kamuoyuna karşı "demokratik" görünebilmek, onları aldatabilmek için Türkiye'de hakim sınıflar, başından beri "kaba ve uydurma bir parlamentarizmle" faşist suratlarını maskelemeyi, sınıf menfaatlerine daha uygun bulmuşlardır. İşte, Türkiye'de parlamentonun fonksiyonu budur: Faşizmi maskelemek. Türkiye'de parlamento, Kemalist iktidar döneminde de vardır ve hatta o dönemde parlamento daha da "kaba ve uydurma"dır. Gerçekte mebuslar seçimle değil, CHP yöneticileri tarafından ve hatta bizzat M. Kemal tarafından tayin edilerek tespit ediliyordu. Tabi ki her bölgeden, kitlelerin en azılı düşmanları, çevrenin en zengini ve nüfuzlusu, ağa, bey, eşraf, faizci, tefeci, patron, yüksek bürokrat vb. meclise dolduruluyor, parlamento böyle teşkil ediliyordu. Şafak revizyonistleri, bu gerçekleri masumane(!) atlayıveriyorlar; "hakimiyet aracı"(!) olarak gördükleri "gerici parlamentoyu" 1950 sonrasına has bir şey olarak görüyorlar. Tekrarlayalım:
Türkiye'de gerici parlamento, 1950 sonrasına has bir şey değildir, başından beri, Kemalist iktidar döneminden beri, hatta monarşik meşrutiyetten bu yana mevcuttur ve başından beri de "kaba ve uydurma"dır; faşizmin suratına örtülen "demokratik" bir peçedir. 1950 sonrasının özelliği, parlamentosuz bir iktidarın yerini, parlamentonun mevcut olduğu bir iktidarın alması değildir. Daha önce komprador burjuvazi ve toprak ağalarının sadece hakim kliğinin partisi varken, artık diğer komprador burjuva ve toprak ağası kliklerinin de partisi serbest edilmiştir; hatta bu, 1950'den sonra değil, 1946'dan itibaren olmuştur. Bu arada, TSEKP gibi, TSP gibi reformcu orta burjuva partileri de, kısa bir süre boy göstermişse de, bunlar derhal ezilmiştir. Ve "çok partili" sistemin, gerçekte, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının çeşitli siyasi kliklerine parti kurma imkanı sağlamaktan başka bir fonksiyonu olmamıştır. Ülkemizde, İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan itibaren "çok partili" sisteme geçilmesinin sebebi ise, Amerikan ve İngiliz emperyalizminin işbirlikçisi olarak boy gösteren DP kliğini, yani komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının o güne kadar muhalefette kalan ve siyasi örgütlenme imkanı bulamayan kliğini örgütlenme imkanına kavuşturmak, Almancı faşist CHP kliğinin yerine, Amerikan ve İngiliz uşağı DP kliğini iktidara getirmektir. Meselenin özü budur. Söz konusu olan, bazı aklı evvellerin sandığı gibi, ne "faşizmden demokrasiye geçiş"tir, ne de "gerici parlamento"nun "başımıza" bela edilmesi ve böylece "karşı-devrimin pekiştirilmesi"dir! Sözkonusu olan şey, ikisi de değildir.
Şunu da belirtelim: Türkiye'de burjuva demokrasisinin, sınırlı da olsa, bazı kırıntılarının tadıldığı üç kısa dönem olmuştur. Birincisi, Kurtuluş Savaşının hemen ertesinde, TKP'nin henüz serbest olduğu kısacık dönem. İkincisi, İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda, TSEKP ve benzeri partilerin, sendikal örgütlenmenin serbest bırakıldığı kısacık dönem. Üçüncüsü de, 27 Mayıs darbesinden sonra gelen kısacık dönem. Bu üç kısa dönemde, nispi demokratik bir ortamın mevcut olmasının sebebi şudur: Kurtuluş Savaşı'na katılan kitlelerin ve demokratik burjuva çevrelerinin etkinliği, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra da bir süre daha devam etmiştir. Aynı şekilde, Almancı faşist CHP kliğine karşı İkinci Dünya Savaşı sırasında yürütülen anti-faşist mücadelenin hızı ve etkinliği, Saraçoğlu hükümeti düşürüldükten sonra da bir süre daha devam etmiştir. Yine aynı şekilde faşist DP iktidarına karşı, 27 Mayıs öncesinde girişilen demokratik mücadelenin hızı ve etkinliği, 27 Mayıs'tan sonra da daha bir süre devam etmiştir. Fakat her seferinde de, önderliği elinde tutan komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları sınıflarının siyasi klikleri, halk kitlelerinin ve reformcu milli burjuvazinin mücadelesini kaldıraç yaparak iktidarı ele geçirdikten sonra, bu mücadelenin hızını önce yavaşlatmış, sonra da her türlü demokratik hakları çiğneyerek yarı-faşist veya faşist diktatörlüklerini adım adım gerçekleştirmişlerdir. Türkiye'de parlamento başından beri, işte bu iktidarların, yani komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının yarıfaşist ve faşist diktatörlüklerinin maskesi olmuştur. Bugün de Türkiye faşist diktatörlük altındadır. Ama bugün de yine, "kaba ve uydurma" parlamento devam etmektedir ve bu kaba ve uydurma parlamentonun devam etmesini, bazı kesimleri hariç bizzat faşist klikler istemektedir.
Bu bağdaşmaz şeyleri, mesela M. Belli'nin askeri darbeciliği ile Mao Zedung yoldaşın halk savaşı teorisini bağdaştırma(!) maharetini gösteren Şafak revizyonistleri, şimdi de M. Belli ve D. Avcıoğlu'nun "bütün kötülüklerin anası parlamentodur" safsatası ile, TİP'in ve Ecevit'in "parlamenter ahmaklığını" bağdaştırma(!) maharetini göstermiştir. Şafak revizyonistleri bir yandan "gerici parlamentoyu emperyalizmin ve işbirlikçilerinin hakimiyet aracı"(!) olarak görüyorlar; öte yandan parlamentonun faşizmle asla bağdaşamayacağını, "herşeye rağmen" parlamentonun iyi bir şey olduğunu ve savunulması gerektiğini iddia ediyorlar. (Bak: PDA, sayı 27, Başyazı). Böylece, faşist kliklerle birlikte Türkiye'deki "kaba ve uydurma" parlamentonun savunucusu durumuna düşüyorlar.
Özetleyelim:
Herşeyden önce, parlamento, "emperyalizm ve işbirlikçilerinin hakimiyet aracı" değildir, "hakimiyet aracı" gerici devlet mekanizmasıdır, hakim sınıflar parlamentodan vazgeçerek de hakimiyetlerini sürdürebilirler.
İkincisi, Türkiye'de parlamento 1950'den sonra ortaya çıkmış değildir. Cumhuriyet döneminin başından beri ve hatta meşrutiyet döneminde de parlamento mevcuttur; fakat parlamento başından beri, Türkiye'de "kaba ve uydurma" bir şeydir, faşist ve yarı-faşist diktatörlüklerin "demokratik" maskesidir.
Üçüncüsü, 1950 sonrasının özelliği, parlamentosuz bir diktatörlükten parlamenter bir diktatörlüğe geçilmesi değil, komprador büyük burjuva ve toprak ağası sınıflarının bütün kliklerinin siyasi örgütlenme imkanına kavuşmuş olmasıdır. Şafak revizyonistleri, parlamentonun Marksist-Leninist bir değerlendirmesini yapmadıkları gibi, Türkiye'de parlamentonun fonksiyonunu da asla kavrayamamışlardır. Bu dar kafalı burjuvalar, hangi meseleye el atsalar içinden çıkılmaz hale getiriyorlar (Bak: TİİKP Program Taslağı Eleştirisi, 20. Maddenin eleştirisi).
11. Şafak revizyonistleri, "siyasi ve iktisadi buhran, Amerikan uşağı DP iktidarının 27 Mayıs 1960'da yıkılmasıyla sonuçlandı" diyorlar. Üzerinde durulmaya bile değmeyecek ölçüde saçma bir iddiadır bu. Burjuvazinin ve toprak ağalarının hakimiyeti devam edecek, feodal ağlarla örülmüş bir kapitalizm devam edecek, fakat siyasi ve iktisadi buhran sonuçlanacak(!). Buhran, bugünkü iktisadi düzenin ve ona bağlı olarak sosyal ve siyasi düzenin bizzat yapısında mevcut olan çelişmelerden doğmaktadır. Bu yapı, muzaffer bir halk devrimiyle yıkılmadıkça, bu çelişmeler sona ermeyecektir; bu çelişmeler sona ermediği sürece de, ne iktisadi ve ne de siyasi buhran sonuçlanır, Şafak revizyonistleri, düzenin temellerine dokunulmadan, onun bütün hastalıklarından kurtulabileceğini zannediyorlar. Böyle bir reçeteyi, "Marksizm-Leninizmi çürütmek" için, bütün gerici sınıflar ve onların "ilim adamları" da arıyorlar ama, henüz bulamadılar (Bak: TİİKP Program Taslağı Eleştirisi, 20. Maddenin eleştirisi).
12. Şafak revizyonistleri, 27 Mayıs hareketine orta burjuvazinin önderlik ettiğini ve darbeden sonra iktidarı orta burjuvazinin ele geçirdiğini, fakat daha sonra, "iktidarı işbirlikçi büyük burjuvaziye ve toprak ağalarına bıraktığını" iddia ediyorlar. Bu doğru değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, darbeye önderlik eden, darbeden sonra iktidarı eline geçiren İnönücü CHP kliğinin temsil ettiği komprador büyük burjuvazi ve toprak ağalarıdır. Orta burjuvazi ve gençlik, darbenin gerçekleşmesinde önemli bir rol oynamışlardır ama, önder olarak değil, CHP kliğinin arkasına takılarak. Eğer Şafak revizyonistleri, İnönücü CHP kliğini orta burjuvazinin temsilcisi olarak görüyorlarsa, bir kere daha yanılıyorlar. 1965'te AP'nin tek başına iktidara gelmesiyle, orta burjuvazinin iktidardan indiği kastediliyorsa, MBK iktidarının ve koalisyon hükümetlerinin orta burjuvaziyi temsil ettiği kabul ediliyor demektir. Eğer koalisyon hükümetleriyle birlikte orta burjuvazinin iktidarının sona erdiği kastediliyorsa, bu sefer de sadece MBK iktidarının orta burjuvaziyi temsil ettiği iddia ediliyor demektir. Gerçekte ise, hem MBK iktidarı dönemi, hem de koalisyon hükümetleri dönemi büyük komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının iktidarda olduğu dönemlerdir. Değişen şudur ki, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının bir kliği batarken, diğer kliği çıkmıştır. Mesele budur. İşçi-köylü kitleleri, kendi tecrübeleriyle 27 Mayıs hareketine Şafak revizyonistlerinden daha doğru bir teşhis koymuşlardır. (Bak: TİİKP Program Taslağı Eleştirisi, 21. Maddenin eleştirisi).
13. Kemalizm, hangi sınıfın ideolojisidir? Şafak revizyonizmine göre, Kemalizm; orta burjuvazinin devrimci kanadının ideolojisidir. "12 Mart'tan Sonra Dünyada ve Türkiye'de Siyasi Durum" broşüründe, faşizmin, "orta burjuvazinin Kemalist kesimlerinin (abç) gözünü boyamak…" istediği söyleniyor. (Bak: agy, s 45). "Orta burjuvazinin Kemalist kesimleri"nden kasıt, besbelli ki, orta burjuvazinin devrimci kesimleridir; yani sol kanadıdır. Yine Şafak revizyonistleri, M. Kemal'in ilkelerinin faşizmle asla bağdaşmayacağını iddia etmekte ve "faşistler, M. Kemal'in ilkelerini tahrif ederek, kendi faşist safsatalarının bir parçası olarak gösterebileceklerini sanıyorlar" demektedirler (agy, s. 45) Yine Şafak revizyonistleri, "M. Kemal, halkımızın ilerici tarihinin (abç) bir parçasıdır" demektedirler.
Bu iddiaların, Türkiye gerçekleriyle en küçük bir ilgisi ve bağdaşır tarafı yoktur. Şafak revizyonistleri, kendi boş hayallerini gerçeklerin yerine koymaya çalışıyorlar; ülkemizde bir yığın revizyonist ve oportünist klik, bilhassa Kemalizm konusunda aynı şeyi yapıyor. Özellikle Kemalizm konusunda, orta burjuvazinin gerçeklere aykırı idealist yargıları öylesine beyinlere yerleşmiş, kafalara öylesine tekel kurmuştur ki, Kemalizmin komünistçe değerlendirilmesi adeta imkansız hale gelmiştir. Şimdi iyi biliyoruz ki, bizim Kemalizm konusundaki yargılarımız, Çetin Altan, D. Avcıoğlu, İlhan Selçuk'tan tutun da, TİP, M. Belli, H. Kıvılcımlı, TKP, THKP-THKC, THKO ve Şafak revizyonistlerine kadar, bütün burjuva ve küçük burjuva örgüt ve akımlarını öfkeyle ayağa fırlatacaktır. Ama öfkeyle ayağa fırlamaktansa, Türkiye tarihine daha ciddi olarak göz atmaları, onu doğru olarak kavramaya çalışmaları gerekmez mi? Türkiye gerçekleri bize şunu gösteriyor:
Kemalizm demek, fanatik bir anti-komünizm demektir. Kemalistler, M. Suphi ve 14 yoldaşını, kahpece ve hunharca boğazlamışlardır. TKP'yi, M. Suphi yoldaşın ölümünden sonra bu isme layık bir parti olmadığı halde, amansız bir şekilde ve her fırsatta ezmiş, bugün Amerikancı faşist sıkıyönetim mahkemelerinin yaptığını, Kemalist iktidar defalarca yapmıştır; her iki yılda bir, çoğu zaman her yıl en az bir kere, genel tutuklamalar düzenleyerek yüzlerce insanı polis işkencesinden geçirmiş, karakollarda ve zindanlarda çürütmüştür. Sovyetler Birliği'ne, menfaat sağlamayı hesapladığı müddetçe dalkavukluk etmiş, diğer zamanlarda sinsi ve azgın bir düşmanlık beslemiştir.
Kemalizm demek, işçi ve köylü yığınlarının, şehir küçük burjuvazisinin ve küçük memurların sınıf mücadelesinin kanla ve zorbalıkla bastırılması demektir. Kemalizm, işçiler için süngü ve ateş, cop ve dipçik, mahkeme ve zindan, grev ve sendika yasağı demektir; köylüler için ağa zulmü, jandarma dayağı, yine mahkeme ve zindan ve yine her türlü örgütlenme yasağı demektir. Şnurov yoldaşın verdiği örnekleri, Adana-Nusaybin demiryolunda işçilerin nasıl kurşuna dizildiğini bütün arkadaşlar bir kere daha hatırlasınlar.
Kemalizm demek, her türlü ilerici ve demokratik düşüncenin zincire vurulması demektir. Kemalizmi övmeyen her türlü yayın faaliyeti yasaktır. İlerde, Kemalist iktidar aleyhine herhangi bir yazının çıkabileceği ihtimali dahi, yayın organlarının kapatılması için yeterli sebeptir. Sonu gelmez "örfi idareler" memleketi kasıp kavurmaktadır ve her bir "örfi idare" yıllarca sürmektedir; meclis, CHP'nin tepesindeki bir avuç yöneticinin ve onun değişmez başkanı M. Kemal'in elinde oyuncaktır; Anayasa da ve bütün yasalar da öyledir, ülkeyi gerçekte ordu yönetmektedir.
Kemalizm demek, her alanda Türk şovenizminin kışkırtılması, azınlık milliyetlere amansız bir milli baskının uygulanması, zorla Türkleştirme ve kitle katliamı demektir. Kemalizm'in "istiklâl-i tam" ilkesi demek, yarı-sömürgelik şartlarına seve seve razı olma ilkesi demektir. Kemalist Türkiye, yarı-sömürge Türkiye'dir. Kemalist iktidar, İngiliz-Fransız emperyalizmine ve daha sonra Alman emperyalizmine uşaklık eden, onlarla işbirliği eden bir iktidar demektir. Şnurov'un belirttiği gibi, Kemalistlerin emperyalistlerle olan sınıf kardeşliği, milli düşmanlıklarından ağır basmıştır; Kemalist iktidar, birçok defalar İngiliz, Fransız ve Alman şirketlerinin menfaatlerini korumak için, Adana-Nusaybin demiryolu grevinde olduğu gibi, işçileri kurşuna dizmiştir.
Şimdi Kemalizm dalkavukluğu yapan revizyonistler, bize hışımla soracaklar: Peki öyleyse, Kemalistleri SSCB ve Lenin niçin destekledi! Bunun cevabı gayet basittir: SSCB ve Stalin, Japonya'ya karşı Guomintang'ı niçin desteklediyse, bunu da onun için destekledi. ÇKP ve Mao Zedung yoldaş, Asya'nın, Afrika'nın ve Latin Amerika'nın geri ülkelerindeki komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iktidarlarını, mesela Yahya Han'ın faşizmini, ABD emperyalistlerine ve Sovyet sosyal emperyalistlerine karşı niçin destekliyorsa, o dönemde SSCB ve Lenin yoldaş da, Kemalistleri onun için destekledi, yani o dönemde daha gerici ve daha büyük düşman olan İngiliz-Fransız emperyalistlerini tecrit etmek için destekledi; yani SSCB ve Lenin yoldaş, gericiler arasındaki çelişmelerden devrimin menfaatine ustalıkla yararlandılar. Mesele budur.
Kemalizme dalkavukluk eden revizyonistler, hışımla bağıracaklar: "Siz, Kemalizmin milli kurtuluşçu yönünü reddediyorsunuz". Hayır! Biz sadece Kemalizmin "milli kurtuluşçuluğunun" niteliğini doğru tespit ediyoruz. Kemalizmin milli kurtuluşçuluk olarak gördüğü şey, sömürge yapının kalkması, fakat yarı-sömürge yapının olduğu gibi muhafaza edilmesidir; emperyalizmin doğrudan hakimiyetinin kalkması, fakat dolaylı hakimiyetinin olduğu gibi devam etmesidir; emperyalizmle iktisadi ve siyasi işbirliğidir; emperyalizme siyasi bakımdan yarı-bağımlılıktır.
Kemalistler, sömürgeciliğe niçin karşıdırlar? Bu sorunun cevabını Şnurov yoldaştan daha önce aktardık. Bir kere daha okuyalım:
"... Devrimin başına Türk ticaret burjuvazisi geçti. Türkiye tarım memleketi olduğu için, tüccarların başlıca alışverişi tarım ürünleri üzerine idi. Böylece ticaret burjuvazisi, ağalar ve büyük toprak sahipleriyle sıkı bağlar kurdu. Her Türk köyünde ağa ve büyük toprak sahibi, aynı zamanda tefeci ve köylü ürünlerinin belli başlı alıcısı ve satıcısıydı. Bu ağaların bazen un değirmeni, yağ veya kuru meyve işleyen küçük imalathaneleri ve diğer ufak tefek teşebbüsleri oluyordu. Ağalar aynı zamanda tarım ürünlerini toptan satın alan büyük ticaret firmalarının acenteleri
durumundaydılar.
"Bu koşullar altında, Türkiye, Avrupa kapitalistlerine yenilmiş olsaydı, yabancılar en kısa zaman içinde bütün ticareti ve sanayii ele geçireceklerdi. Türk burjuvazisi bir ölüm-kalım sorunuyla karşı karşıyaydı. Kapitalistlerin işgali altındaki liman şehirleri olmazsa, devlet kendilerini desteklemezse, yabancılara verilen imtiyazlar devam edip Türkiye her bakımdan yabancı kapitale bağlı kalırsa, yurdun öz ticaret ve sanayii er geç ölecekti, tüccarı, sanayiciyi, tarım ürünlerini yabancı ülkelere satan ağa ve büyük toprak sahiplerini devrimci kılan işte bu tehlike idi. Köylü, işçi ve küçük esnafın kapitalistler ve toprak ağalarına karşı duyduğu hoşnutsuzluk ustalıkla yabancı kapitalistlerle mücadeleye dönüştürüldü".
Kemalistleri, sömürgeliğe karşı çıkaran sebepler işte, Şnurov yoldaşın işaret ettiği sebeplerdir. Japon emperyalizminin işgaline karşı çıkan Çan Kay-Şek ve onun temsil ettiği sınıflar ne kadar milli kurtuluşçu ve devrimciyse, M. Kemal ve onun temsil ettiği sınıflar da, o kadar milli kurtuluşçu ve devrimcidir.
Kemalizm demek, aynı zamanda, toprak ağaları sınıfıyla kol kola, omuz omuza köylü kitlelerini ezmek, menfaat birliği etmek, sınıf kardeşliği etmek demektir.
Bütün bu gerçekler, Kemalizmin sınıf karakterini, hangi sınıfın ideolojisi olduğunu açıkça gösteriyor:
Kemalizm, komprador Türk büyük burjuvazisinin ve orta burjuvazinin sağ kanadının ideolojisidir. Kemalizmin faşizmle bağdaşmaması bir yana, Kemalizm, bizzat faşizm demektir. Kemalist diktatörlük, askeri faşist bir diktatörlüktür.
1930'ları yaşayan birinden dinleyen eski bir devrimci arkadaşın ifade ettiğine göre, o günlerde TKP'nin şiarı şudur: "Kahrolsun Kemalistlerin faşist diktatörlüğü". Ama bu şiar, her nedense sonraları terkedilmiştir.
"M. Kemal, halkımızın ilerici tarihinin bir parçasıdır" diyorlar. Halkımızın tarihi, zaten tümden ilericidir. Bütün dünya halklarının tarihi ilericidir. Ama M. Kemal, halkımızın tarihinin bir parçası değil, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının ve onlarla birleşen orta burjuvazinin sağ kanadının, yani gerici sınıfların tarihinin bir parçasıdır. Mesela bir Fatih Sultan Mehmet ne kadar halkımızın tarihinin bir parçasıysa(!), M. Kemal de o ölçüde halkımızın tarihinin bir parçasıdır(!).
Şafak revizyonistleri, M. Kemal'i, Sun Yat-sen'e benzetiyorlar. M. Kemal, Sun Yat-sen'e değil, Çan Kay-Şek'e benzer; hatta Türkiye'nin Çan Kay-Şek'idir. Sun Yat-sen, ülkesinde komünistlerle ittifaktan yanadır; birçok komünist, bu arada Mao Zedung yoldaş, Sun Yat-sen'in partisinin merkez komitesindedir. Sun Yat-sen, Sovyetler Birliği ile samimi ve yakın bir dostluk kurmuştur. Sun Yat-sen, işçi-köylü yığınlarının hayat seviyelerinin yükseltilmesinden ve onlara burjuva demokrasisinin verebileceği azami hak ve özgürlüklerin verilmesinden yanadır; hayatta olduğu sürece de, bunun için mücadele etmiştir. Sun Yat-sen, toprak ağaları sınıfının amansız düşmanıdır; onlara karşı köylü kitlelerinin menfaatinden yanadır. Sun Yat-sen kapitalistlerin ve toprak ağalarının değil, köylü kitlelerinin sözcüsüdür. Lenin yoldaşın daha 1912 yılında Sun Yat-sen için söylediklerine kulak verelim:
"... cumhuriyete kavuşan militan ve başarılı Çin demokrasisinin bu aydın sözcüsü... ilerici bir Çin demokratı olduğu halde tıpkı bir Rus gibi düşünmekte. Bir Rus Narodniğine benzerliği öylesine ki (abç), temel fikirlerde ve birçok ifade biçimlerinde tam bir özdeşliğe kadar varıyor" (Doğuda Ulusal Kurtuluş Hareketleri, s. 62).
Narodnikler, bilindiği gibi, Rusya'da köylü kitlelerinin menfaatini temsil eden bir küçük-burjuva demokratik hareketin mensuplarıydılar. Bunların amacı istibdata son verilmesi, büyük toprakların köylülere dağıtılmasıydı. Narodniklerin yanlışı, tutarlı demokratik devrim programını sosyalizm sanmalarıydı.
"Rus burjuva demokrasisi, uzak ve yalnız öncüsü soylu Herzen'le başlayarak, ta yığın temsilcilerine, 1905'in Köylü Birliği üyelerine, 1906-1912'nin ilk üç Dumasındaki Trudovik milletvekillerine kadar, Narodnik bir renk taşımıştır. Şimdi bakıyoruz [Sun Yat-sen'in temsil ettiği] Çin'deki burjuva demokrasisi de aynı Narodnik rengi taşıyor" (age, s. 63).
Aynı kitabın dipnotunda şunları okuyoruz:
"Köylü Birliği, 1905'te [Rusya'da] kurulan devrimci bir köylü örgütüdür... Tarım programı, toprakta özel mülkiyetin kaldırılmasını, hükümet, kilise ve krallık topraklarının tazminat ödenmeksizin köylülere devredilmesini öngörüyordu" (abç).
"Trudovikler, Birinci Duma'da bir köylü milletvekilleri grubu, Nisan 1906'da küçük-burjuva demokratlar tarafından kurulmuştur.
"Trudovikler, Narodnik eşit toprak tasarrufu programını benimsiyor, toprak sahiplerinin topraklarıyla, hükümet, kilise ve çarlık topraklarının köylülere devrini, toprak eşitsizliğinin ve milli eşitsizliklerin kaldırılmasını, genel oy hakkının tanınmasını istiyorlardı" (abç).
Lenin yoldaş, Sun Yat-sen'i işte bu köylü temsilcisi devrimci demokratlara benzetmektedir. Bu benzerlik o kadar ki, Sun Yat-sen de Narodnikler gibi, tutarlı ve militan demokratik devrim programına "sosyalizm" adını vermektedir.
Lenin yoldaşı okumaya devam edelim:
"Sun Yat-sen'in programının her bir satırında militan ve içten bir demokrasi ruhu seziliyor. Program bir ‘Irk' devriminin yetersizliğinin iyice anlaşıldığını göstermektedir. Siyasi sorunları önemsememenin, hatta siyasi özgürlüğün değerini küçümsememenin dahi, ya da Çin ‘sosyal reformu'nun, Çin Anayasa reformlarının, vs. Çin istibdatıyla bağdaşabilirliği fikrinin tek bir izi yok bu programda. Tam demokrasi ve cumhuriyet dileğinden yana bir program bu... Çalışan ve sömürülen halka duyulan içten yakınlığı, halkın gücüne ve davasının haklılığına duyulan inancı dile getiriyor" (abç) (age, s.63).
Lenin yoldaş devam ediyor:
"Çin'de Cumhuriyetin Asya geçici cumhurbaşkanı [Sun Yat-sen], çökmekte olan değil, yükselmekte olan bir sınıfın, gelecekten korkmayan, geleceğe inanan ve kendini feda etmeyi göze alaraktan, gelecek için çarpışan bir sınıfın; imtiyazlarını korumak için geçmişin ayakta kalmasına ya da yeniden başa geçmesine bel bağlayan bir sınıfın değil, geçmişten nefret eden, geçmişin ölü ve boğucu çürüyüklerini nasıl temizleyip atacağını bilen bir sınıfın soyluluğu ve kahramanlığına sahip bir devrimci demokrattır" (age, s. 64).
Lenin yoldaş, Sun Yat-sen'in hangi sosyal sınıfa dayandığına da açıkça işaret ediyor:
"Tarihi olarak hâlâ ilerici bir davanın savunuculuğunu üzerine alabilecek güçte olan bu Asya burjuvazisinin başlıca temsilcisi, ya da başlıca sosyal dayanağı KÖYLÜ'dür" (abç), (age, s. 65).
Lenin yoldaş, Asya'da burjuvazinin bir başka kesimine daha işaret ediyor:
"Ve onun yanısıra [yani köylülerin yanısıra], Yuan Şih-kay gibi önderleri pekala ihanet edebilecek tıynette bir liberal burjuvazi (abç) vardır" (aynı yerde).
Lenin yoldaşın liberal burjuvazi ile neyi kastettiğini biraz sonra belirteceğiz. Şimdi onun, Sun Yat-sen hakkında söylediklerini okumaya devam edelim:
"Emekçi yığınları harekete geçiren, onlara mucizeler yarattıran ve Sun Yat-sen'in siyasi programının her bir satırından dışarı vuran o büyük, içtenlikle demokratik heyecan olmaksızın, Çin halkının yüzyıllar süren esaretinden kurtulmasına imkan yoktur" (abç) (aynı yerde).
Lenin yoldaş aynı yazıda Çin'deki üç sosyal gücü birbirinden ayırıyor ve bunların nasıl bir siyaset izlediklerini ve izleyebileceklerini de belirtiyor:
"İmparator, muhakkak, yeniden başa geçmek için feodal beyleri, bürokrasiyi ve din adamlarını birleştirmeye çalışacaktır. Liberal kralcılıktan liberal cumhuriyetçiliğe daha henüz geçen (o da ne zamana kadar?) bir burjuvazinin temsilcisi Yuan Şih-kay, krallıkla devrim arasında kaypak bir siyaset izleyecektir. Sun Yat-sen'in temsil ettiği devrimci burjuva demokrasisi, siyasi ve tarımsal reformlar konusunda köylü yığınlarının inisiyatifini, kararlılığını ve gözüpekliğini azami ölçüde geliştirme yoluyla Çin'i yenileştirmeye çalışmakla doğru hareket etmektedir" (age, s. 68-69).
Nihayet Lenin yoldaş Çin'de, ilerde kurulacak bir proletarya partisinin, Sun Yat-sen hareketine karşı nasıl bir tutum takınacağını da büyük bir uzak görüşlülükle tespit ediyor:
"Bir ihtimal, proletarya bir çeşit Çin Sosyal-Demokrat İşçi Partisi [yani Çin Komünist Partisi] kuracak ve bu parti, Sun Yat-sen'in küçük-burjuva ütopyalarıyla gerici görüşlerini [yani demokratik devrim programına ‘sosyalizm' demesini] eleştirmekle birlikte, muhakkak ki onun siyasi ve tarımsal programını devrimci-demokratik özünü ortaya çıkarmaya, savunmaya, geliştirmeye dikkat edecektir" (age, s. 69).
Sun Yat-sen hareketi, görüldüğü gibi geniş köylü kitlelerine dayanan, onları harekete geçiren, gerçekten devrimci ve militan bir köylü hareketidir. ÇKP, elbette bu mirasa sarılacaktır. M. Kemal hareketiyle bunun arasında bir benzerlik var mıdır? Yoktur ama, M. Kemal ile liberal burjuvazinin hareketi olan Yuan Şih-kay hareketi arasında, tam bir benzerlik vardır.
Liberal burjuvazi kavramıyla Lenin yoldaşın kastettiği nedir?
"Burjuvazinin siyasi yönden en az gelişmiş kanadı adına hareket eden eğilimi liberal, burjuvazinin daha fazla gelişmiş kesimi ile küçük-burjuvazi adına hareket eden eğilim de liberal demokratik eğilim"dir (abç) (Bir Adım İleri, İki Adım Geri, s. 156).
"Bizde, [Rusya'da] liberal demokratik eğilimin en demokratik eğilimin en demokratik kesimi olan Sosyalist-devrimciler..." (age, s. 156).
Rusya'da Sosyalist-devrimciler, bilindiği gibi, Narodniklerin devamıdır. Lenin, Sun Yat-sen hareketini Narodniklerle aynı gördüğüne göre, demek ki, Sun Yat-sen hareketini de, "liberal demokratik eğilimin en demokratik kesimi" olarak değerlendirmektedir.
Bugün yarı-sömürge ve yarı-feodal ülkelerde Lenin yoldaşın liberal demokratik dediği eğilimin temsil ettiği sınıflar, proletarya önderliğindeki halkın birleşik cephesine katılan milli burjuvazinin devrimci kanadı, şehir küçük-burjuvazisi ve köylülerdir, yani orta köylülerdir. Lenin yoldaşın liberal dediği eğilimin temsil ettiği sınıflar ise, milli burjuvazinin karşıdevrim safında yer alan gerici kanadı ve komprador büyük burjuvazidir (Rusya'da bu eğilimi Kadetler temsil etmekteydi).
Sun Yat-sen hareketi, liberal-demokratik eğilimin en demokratik kesimi olduğu halde, yani orta köylüleri temsil ettiği halde, Kemalist hareket, liberal eğilimi, yani orta burjuvazinin sağ kanadını ve komprador Türk büyük burjuvazisini temsil ediyordu. Bu iki hareket arasında, böylesine kıyas kabul etmez, önemli bir fark vardır. Şafak revizyonistleri, işte bu son derece önemli farka gözlerini kapıyorlar.
14. Şafak revizyonistleri, "M. Kemal'in ‘istiklâl-i tam' ilkesinin mirasçısıyız, bu mirası faşistlere terkedemeyiz; ona sıkı sıkıya sarılmalıyız" diyorlar. Bu "miras" denilen şeye komünistlerin neden sarılamayacağı, zannederiz ki yeterince açıklığa kavuşmuştur. Bu "miras"ı bugün, M. Kemal'in yakın silah arkadaşı İ. İnönü devam ettiriyor, Nihat Erim devam ettiriyor, bunların izinde yürüyenler devam ettiriyor. Bu kişilerin ve bunların mensup olduğu örgütlerin bugün hangi sınıfları ve hangi eğilimi temsil ettiğini biliyorsunuz. Hatta Bülent Ecevit, Şafak revizyonistlerinin dört elle sarıldığı "miras"ı birazcık eleştirdiği için, Kemal Satır güruhunun saldırısına uğradı. Şafak revizyonistleri, bu, "miras" diye her olur olmaz şeye hırsla sarılan aç gözlü bezirgânlar, M. Kemal hareketini değerlendirirken, Ecevit'in daha sağına düşmekte, Kemal Satır güruhuna yaklaşmaktadırlar.
Komünistler, tarihin devrimci mücadelede silah haline getirilmesini çok iyi bilirler. Ama, "miras" diye gerici şeylere sarılmak, halk kitlelerinin aldatılmasında gericilerle ağız birliği etmek, onlara suç ortaklığı etmek olur. "Miras" diye gerici şeylere sarılmak, bizi kitlelerle kaynaştırmaz, tersine, onlardan koparır. Kemalizme miras diye sarılmak, bizi Kemalist iktidarın hunharca ezdiği işçi-köylü yığınlarından, emekçilerden koparır. Evet, bugün hakim sınıflar tarafından kafası Kemalizm konusunda yanlış düşüncelerle doldurulmuş, Kemalizme sempati duyan işçi ve köylü yığınları da vardır. Ama eğer bu yanlış fikirlerle mücadele etmezsek, eğer bu yanlış fikirleri işçilerin ve köylülerin kafasından söküp atmazsak, emekçi yığınlarının çeşitli kesimleri arasında, çeşitli milliyetlere mensup emekçiler arasında tam bir birlik, dayanışma ve güven sağlayamayız. Ayrıca bugün açısından, gerici sınıflara karşı doğru ve başarılı bir mücadele yürütemeyiz.
Kemalizmin ilkelerini (bu ilkelerin neler olduğunu gördük) savunan ve uygulayan askeri faşist diktatörlükler karşısında kitleleri silahsız bırakmış oluruz. Kemalist diktatörlük Yahya Han diktatörlüğünden farksızdır; biz, kitlelere böyle bir rejimi sempatik gösteremeyiz. Şafak revizyonistlerinin yaptığı şey budur.
Komünistler, tarihin devrimci mücadelede bir silah haline getirilmesini bilirler. Kurtuluş Savaşı'nda canıyla, kanıyla destanlar yaratan halk kahramanları vardır. Mesela bir Karayılan vardır, biz bunların mücadelelerinin mirasçısıyız. Biz, bunların tükenmez enerjilerinin, mucizeler yaratan dehalarının, sonsuz devrimci güçlerinin mirasçısıyız. Her fırsatta yığınların mücadelesini kanla ve zorbalıkla bastırmaya çalışanların, onlara düşmanlık gösterenlerin değil! Bazı silahlar vardır ki, onu elinde tutanlar yenilmez bir güce sahip olurlar. Mesela, Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesi böyle bir silahtır. Kitlelerin devrimci tecrübeleri böyle bir silahtır. Bazı silahlar da vardır ki, onu elinde tutanlar, kendilerini yaralarlar:
Yani silah geri teper ve kendisini elinde tutanları vurur. İşte Kemalizm böyle bir silahtır! Şafak revizyonistleri böyle bir silahı elimize almak istemediğimiz için, bizi diledikleri gibi suçlayabilirler. Ama, biz de, onların sağa sola reklam ettikleri bu silahın gerçek mahiyetini yığınlara ve devrimci kadrolara anlatmaktan geri durmayacağız.
15. Şafak revizyonistleri, "Lenin-Stalin ve Mao Zedung'un, M. Kemal tahlilleri bize ışık tutmalıdır" diyorlar. Evet, biz de aynı kanaatteyiz. Böyle bir ışığa çok ihtiyaçları var. Baksanıza, karanlıkta el yordamıyla yürümeye çalışan körlere benziyorlar. Ama, bunlarınki körlüğün başka bir çeşidi:
Siyasi körlük.
Not: Ocak 1972'de yazıldı. Ağustos 1972'de revizyonizmle örgütsel
ayrılıktan sonra aslına bağlı kalınarak yeniden kaleme alındı.
Şüpheci Dinsiz
18-05-2025, 22:17
KAYPAKKAYA VE DİYARBAKIR SAVUNMA TASLAĞI - 18 MAYIS 2025
-OtOgRU5YMs
'Tarihsel Miras Kaypakkaya' Sempozyumu
5MBQs67KxAg
Baskoylu
07-06-2025, 06:33
Saygideger Şüpheci Dinsiz, Emegine ve Yuregine Saglik.
Iskence hanelerde, Zindanlarda, Hucrelerde destanlar yazmis, Teorik olarak fasizmi bilimsel olarak mahkum edilmesini burada Sayfa sayfa, Carsaf carsaf doksek.
Gizli Irkcilik, Milliyetcilik ve Gericilik beyinlere yerlesmis ve kafalari orumceklerle kaplanmissa, kafalardaki orumceklerin ne kadar zehirli oldugunu ogrenmek oldukca guctur.
Ibrahim Kaypakkaya ve onun gibi halk onderlerin fikir ve dusuncelerini ogrenmeden, bilmeden,
Ulu orta Fasist Irkci, Milliyetci ve Gerici mantikla veya bilerek kendisini demokrat, sosyal demokrat ve ilerici gostermeye calisan Irkci Fasistler gorus ve bakis acilarini degistirmek gibi bir derdimiz olmamasina ragmen, kulaktan duyma ATAM SEN KALK BEN YATAM gibi nutuklar beyinlere yerlesmis Irkci hastaliktir.
Cunku
IRKCILIK; COCUK KIZAMIK HASTALIGIDIR.
Gizli IRKCILIK VE MILLIYETCILIK en tehlikeli olandir.
EN BUYUK DUSMAN, ICTEKI DUSMANDIR.
Saygi ve Insani Sevgilerimle
Şüpheci Dinsiz
18-05-2026, 09:25
https://x.com/ajansdreklam/status/2056000858664448417
https://x.com/SMFederasyonu/status/2056257638141198448
https://x.com/DevrimZamani8/status/2055946228421013664
Şüpheci Dinsiz
19-05-2026, 12:38
İbrahim KAYPAKKAYA'yı Saygı İle Anıyoruz / 18 Mayıs 2026
-PMMxQC9BXE