Orijinalini görmek için tıklayınız : İşkence İnsanlık Suçudur!
Baskoylu
06-06-2022, 05:02
İŞKENCE İNSANLIK SUÇUDUR!
26 Haziran İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü.
Birleşmiş Milletler uzun yıllar süren hazırlık çalışmaları ve tartışmalar sonucunda 1984 yılında "İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme"yi kabul etmiştir. Sözleşme, yeterli sayıda devlet tarafından imzalanmasından sonra 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe girdi. Bu tarihten on yıl sonra 1997 yılında BM Genel Kurulu, sözleşmenin taşıdığı önem nedeniyle 26 Haziran'ı işkence görenlerle dayanışma günü olarak ilan etmiştir.
Sözleşme, işkenceyi mutlak olarak yasaklar. Bu yasak uluslararası hukukta bir "emredici kural"dır, bu nedenle de hiçbir istisnası olamaz, taraf devletler tarafından hiçbir çekince konulamaz. Bu kural, Türkiye'nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi tarafından 11 Temmuz 2002 tarihinde kabul edilen "İnsan Hakları ve Terörle Mücadele Rehberi"nin IV. Maddesinde şöyle kayda geçmiştir:
"İşkence veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da ceza, her koşulda ve özellikle de gözaltında, sorgulama sırasında ve kişinin terör eylemleri ile suçlanması ya da bu suçtan ceza almış olması durumunda dahi, mahkûmiyet kararına neden olan suçun doğası ne olursa olsun mutlak olarak yasaktır."
İşkence ve kötü muameleye tabi tutulmama hakkı, tüm insanlığın, dolayısıyla uluslararası toplumun ortak hakkıdır. Çünkü bu hak, bir yandan kişinin onurunu, ruh ve vücut bütünlüğünü koruduğu için tek tek bireyleri ama aynı zamanda insanlığın ortak değeri olarak tüm insanlığı ve onurunu korumaktadır.
Fakat ne yazık ki, işkence, günümüzde dünyanın pek çok ülkesinde devletler tarafından insanlık dışı bir cezalandırma, yıldırma/sindirme aracı olarak kullanılmaktadır.
Bu bakımdan işkencenin önlenmesi yönünde sürdürülen çalışmaların yanı sıra işkence görenlere destek olmak, onların fiziksel ve ruhsal olarak tedavi ve rehabilitasyonlarına yardımcı olmak da ayrıca önemli hale gelmiştir. Özellikle, "İşkenceye Karşı Sözleşme"nin yürürlüğe girmesinden sonra işkence görenlere yönelik tedavi ve rehabilitasyon çalışmaları ivme ve yaygınlık kazanmıştır. Bugün dünyanın hemen her yerinde işkence görenlere yardım eli uzatan 200'den fazla tedavi merkezi bulunmaktadır.
Uluslararası insan hakları örgütlerinin hazırladığı raporlar, işkencenin sadece askeri diktatörlüklerde ve otoriter rejimlerde değil, demokratik olma iddiasındaki ülkelerde de uygulandığını ortaya koymaktadır. Özellikle, 11 Eylül 2001 sonrası yaşanan süreçte "teröre karşı güvenliği sağlama" gerekçesiyle işkenceyi meşrulaştıran ve işkencecileri koruyan tutum ve politikalar olağan hale getirilmiştir. İşkenceyi meşrulaştırmaya yönelik bu çabaların bir sonucu olarak, ulusal ve uluslararası pek çok araştırmanın/çalışmanın da gösterdiği gibi, işkencenin toplumların zihniyet dünyasında "teröre karşı mücadele" gerekçesi ile kabul edilebilir hale gelmesi, özelliklede savaş, işgal ve iç çatışmalar sırasında tarafların birbirini sindirmek ve/veya yok etmek amacıyla ilk başvurdukları araç olması, bu bağlamda komşumuz Suriye'de sürmekte olan iç savaş koşullarında işkencenin kitlesel bir boyut kazanması kaygı vericidir.
Yanı sıra işkencecilerin otoritelerce cezasız bırakılması, işkenceyi mümkün kılacak yasal düzenlemelerin yapılması, işkence yöntemlerini geliştirmek üzere bilim ve teknolojiden, bilhassa da tıbbın ve psikiyatrinin olanaklarından yararlanılması, işkence eğitiminin yanı sıra işkence aletlerinin üretim ve ticaretinin legal bir sektör haline getirilmesi kaygıları daha da arttırmaktadır.
Türkiye İşkenceye Karşı Sözleşme'yi 1988 yılında kabul etmiş, Anayasa'da ve Ceza Kanunu'nda işkenceyi yasaklamıştır. Buna rağmen işkence, hâlâ kamu görevlileri tarafından sistematik bir uygulama olarak varlığını sürdürüyor.
Ancak, son yılların ayırt edici özelliğifiziksel işkence yöntemlerine daha çok sokakta, polis araçlarında, toplantı ve gösterilere müdahale sırasında yani "resmi gözaltı" yerleri dışında başvurulmasıdır. Özellikle güvenlik güçlerinin toplantı ve gösterilere biber gazı, basınçlı su ve plastik mermi kullanarak vahşi müdahalesi, yakalama ve gözaltı işlemleri sırasında başvurdukları linç düzeyinde kaba dayak uygulamaları işkence kavramına yeni bir boyut kazandırmıştır.
Bununla birlikte ihtiyaç duyuldukça "resmi gözaltı" yerlerinde de işkence yapılmakta ve daha ziyade ruhsal etkileri olan yöntemler uygulanmaktadır. Kısacası son yıllarda işkence, bilgi alma ihtiyacından çok korku veya gözdağı vermek, cezalandırmak ya da otoriteyi tesis etmek amacıyla uygulanmaktadır.
Son yılarda önce Kürt Sorunu ile ilgili toplantı ve gösterilerde lokal olarak, daha sonra Gezi Parkı Protestoları ile birlikte tüm ülke sathında yaşanan toplantı ve gösterilere yönelik orantısızlığının çok ötesinde kayıt dışı ve linççi nitelikteki bir polis şiddeti söz konusudur. Polisin bir adli işlem yapma amacı dışında sırf cezalandırmak ve intikam almak amacıyla başvurduğu bu şiddet, öyle yetkililerin iddia ettiği gibi PVSK kapsamında başvurulan zor kullanma yetkisiyle açıklanamaz. Aksine işkence yasağı ihlalidir.
Nitekim, Birleşmiş Milletler (BM) Kolluk Kuvvetlerinin Davranış Kuralları, BM Kolluk Kuvvetlerinin Güç ve Ateşli Silah Kullanımına İlişkin Temel İlkeleri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin Avrupa Polis Etiği Kurallarına dair Üye Devletlere Yönelik (2001)10 Sayılı Tavsiye Kararı gereği kolluğun güç kullanımı yasaya dayalı, zorunlu ve orantılı olmalıdır. Bu standartlara uymayan her türlü güç kullanımı ise işkence yasağı ile ifade ve toplanma özgürlüğü başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklere müdahale niteliğinde değerlendirilmektedir.
Son olarak BM Genel Kurulu'nun 14 Şubat 2014 tarihinde aldığı bir kararda (A/REC/68/156) "Genel Kurul, dünyanın tüm bölgelerinde, barışçıl toplanma hakkını ve ifade özgürlüğünü kullanan insanlara yönelik eylemlerin işkence ve diğer zalimane, insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye dönüşmesinden son derece kaygı duymaktadır" denilmektedir.
Polis şiddetinin bir başka yönü ise toplantı ve gösterilere müdahaleler sırasında son derece kontrolsüz ve yoğun biçimde kimyasal gaz kullanılmasıdır. AİHM, kendisine yapılan pek çok başvuruda "kontrol altındaki kişi ve gruplara" yönelik olarak yaygın uygulanan "göz yaşartıcı gaz" kullanımını AİHS' nin işkence ve diğer kötü muamele yasağını düzenleyen üçüncü maddesinin ihlali olarak değerlendirmiş ve Türkiye'yi mahkûm etmiştir. AİHM, 1 Mayıs'ta polis tarafından göstericilere yönelik olarak gaz kullanılmış olmasıyla ilgili vermiş olduğu 27 Kasım 2012 tarihli DİSK ve KESK v. Türkiye (No. 38676/08) kararında; gaz bombası kullanımının gerekli veya orantılı olarak değerlendirilemeyeceğine karar vermiş; gaz kullanımı konusunda daha önceki kararlarına atıfta bulunmuş ve gaz bombası kullanımının açabileceği ciddi sağlık sorunları konusuna ve bu konudaki kararlarına dikkat çekmiştir. Yine Mahkeme, Ali Güneş v. Türkiye (No. 9829/07), Abdullah Yaşa ve Diğerleri v. Türkiye (No. 44827/08) kararlarında, kolluk güçlerinin aşırı ve orantısız güç kullanımını eleştirerek, bireylere karşı gaz bombası kullanımının birçok ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini ifade etmiş ve bu gazların kullanılması hakkında mevzuata ve uygulamaya yönelik endişesini ifade etmiştir.
AİHM, barışçıl nitelikte olmayan ve yasaya uygun olarak düzenlenmeyen gösteriler de dahi polisin müdahalesinin amaçla uygun ve orantılı olması gerektiğini, bu bağlamda gaz kapsülünün göstericileri hedef alarak fırlatılmasının işkence yasağının ihlali olacağını belirmektedir.
Buna rağmen Türkiye'de toplumsal olaylara müdahalede sıklıkla başvurulan göz yaşartıcı kimyasalların kullanımına dair herhangi bir yasal düzenleme yoktur. Oysa gazın nasıl kullanılacağı açık ve katı kurallara bağlanmalı, takdir marjı çok dar olmalıdır. Ayrıca güvenlik güçlerine eğitim de verilmemekte, gaz kullanımı tamamen keyfi bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Bugüne kadar gazın keyfi kullanımı nedeniyle yaptırım uygulanmış hiçbir kamu görevlisi veya kolluk amiri yoktur.
Son dönemlerde öne çıkan bir başka uygulama ise gözaltında ya da cezaevinde zor kullanılarak ve kişinin rızası olmadan "Savcılık talimatı ile" kan ve tükürük örnekleri alınması ile çıplak arama dayatmalarıdır. AİHS'ne, AİHM içtihatlarına, tıbbi etik kurallarına ve iç hukuk metinlerine rağmen başvurulan bu tür uygulamalar işkence yasağının açıkça ihlalidir.
Yine son dönemlerde cezaevlerinde gerçekleştirilen, bilhassa da çocuk mahpuslara yönelik işkence ve kötü muamele, tecavüz uygulamalarında da belirgin bir artış görülmektedir. Her şeyden önce cezaevlerinin genel koşulları (barınma, havalandırma, hijyen, sağlık, iletişim, vb koşullar) ve cezaevleri kapasitesinin yüzde yüz doluluk oranına yaklaşması nedeniyle ortaya çıkan mekansal sıkışıklık tüm tutuklu ve hükümlüler üzerinde toplu işkence etkisi yaratmaktadır. Bununla birlikte özelikle cezaevine giriş sırasında yapılan çıplak aramalar, süngerli oda uygulamaları ve kamerasız kör bölgelerde gerçekleştirilen şiddet, cezaevlerindeki arama ve denetimlerde, avukat ve aile görüşmesine gidiş ve gelişlerde, hastane sevkleri ya da mahkemelere götürülüp getirilirken uygulanan şiddet ve tabi ki izolasyon cezaevlerinde öne çıkan işkence ve kötü muamele uygulamaları olmaktadır.
Özellikle disiplin cezaları nedeniyle ve ağırlaştırılmış müebbet cezası almış mahpuslara uygulanan izolasyon ise çok ağır tahribatlara yol açarak kişilerin ruhsal bütünlüğünü bozmaktadır. Mahpusların onurlarını korumak için yaptıkları itirazlar ise disiplin cezaları almalarına dolayısıyla yaşadıkları işkence ortamının uzamasına yol açmaktadır.
Keza cezaevlerinde ağır hasta tutuklu ve hükümlülerin durumu başlı başına bir işkence uygulaması haline gelmiştir.Askeri ceza ve disiplin evleri de yoğun işkence ve kötü muamele iddialarına karşın hala her türlü denetimden uzaktır.
Ülkedeki işkence gerçeğine veriler üzerinden baktığımızda görünen tablo kaygıları daha da arttırmaktadır:
· 2013 yılında Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın (TİHV) Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezlerine işkence gördüğü gerekçesiyle 869 kişi başvuru yaparken bunlardan 537'si aynı yıl içinde işkence gördüğünü belirtmiştir. 2014 yılının ilk beş ayında ise 384 kişi işkence gördüğü gerekçesiyle başvuru yaparken bunlardan 143'ü 2014 yılı içinde işkence gördüğünü belirtmiştir.
· 2014 yılının ilk 5 ayında gözaltında 3 şüpheli ölüm gerçekleşmiştir.
· TİHV Dokümantasyon Merkezi'nin verilerine göre 2013 yılında gözaltında, cezaevlerinde veya toplantı ve gösteri özgürlüğünün kullanımı esnasında kolluk kuvvetlerinin şiddetine maruz kalan kişi sayısı 5848'dir. 2014 yılının ilk 5 ayı itibariyle bu sayı 1120'dir.
· İnsan Hakları Derneği'nin (İHD) verilerine göre ise 2013/2014 yıllarında 11977 kişi, işkence ve kötü muamele, onur kırıcı ve küçük düşürücü davranış ve cezalandırmaya maruz kalmıştır.
· Asker Hakları web sitesinin 2012-2013 dönemi raporuna göre söz konusu dönemde siteye şikâyette bulunan toplam 653 asker kişinin yarısı (yaklaşık 326 kişi) dayak, hakaret ve tehdit içerikli işkence ve kötü muamele kapsamında şikâyette bulunmuştur.
İşkencenin ülkemizde bu boyutta olmasının temel nedeni işkence yasağının mutlak niteliği ile bağdaşmayan çok ciddi bir cezasızlık kültürünün varlığıdır. Bu kültürün güçlenmesinde ve yaygınlaşmasında birincil etken siyasal otoritelerin zihniyet ve yaklaşımları, başka bir deyişle cezasızlığın bir devlet politikası olmasıdır. 12 Eylül 1980 askeri darbe döneminden itibaren yapılan işkencelerin etkili bir şekilde soruşturulmaması, soruşturmaların zamanaşımı nedeniyle kapatılması, kovuşturma aşamasına gelen olaylarda ise etkili yargılama yapılmaması cezasızlığın sürdürüldüğünü açık bir şekilde göstermektedir.
İşkenceye sıfır tolerans söylemi ile iktidara gelen Başbakan'ın bu söylemini unutarak, yıllardır bilhassa da Gezi Parkı Protestolarından bu yana daha yüksek sesle ve alenen işkence boyutuna varan polis şiddetini koruyan, hatta teşvik eden bir söylem içinde olması oldukça kaygı vericidir. "Polisimi yedirtmem" söylemi cezasızlığın adeta dışa vurumu olmuştur.
Siyasi otoritenin yaklaşımı böyle olunca haliyle işkence yapan kamu görevlilerinin ve işkence iddialarının resen soruşturulmaması, yapılan soruşturmaların etkin ve bağımsız olmaması, işkence yapan kamu görevlilerinin yargılanması için izin sistemine başvurulması, ceza ertelemeleri, savcı ve yargıçların sübjektif ve tarafsızlıktan uzak zihniyet yapıları gibi cezasızlığa yol açan nedenlerin hiç biri konuşulamaz, tartışılamaz hale gelmektedir.
İşkence yapan güvenlik görevlileri hakkında bir şikâyette bulunulması, soruşturma ya da dava açılması halinde işkence görenler hakkında derhal "memura hakaret etmek, mukavemet etmek, bu sırada yaralamak, kamu malına zarar vermek" gibi gerekçelerle işkence görenler hakkında karşı davalar açılmaktadır. İşkenceciler aleyhine açılan davalar cezasız kalırken işkence görenler aleyhine açılan davalar kısa sürede ağır cezalar ile sonuçlanabilmektedir. Gezi Parkı Protestoları sırasında polisini gerçekleştirdiği başta yaşam hakkı ve işkence yasağı ihlali olmak üzere ağır insan hakları ihlallerine yönelik açılan davaların hiçbirinde henüz olumlu bir sonuç alınamamıştır. Bu bağlamda savcılıklara yapılan pek çok şikâyet ve suç duyurusunun akıbeti bilinmemektedir.
Hal böyle iken siyasi iktidar tarafından işkenceyi önlemeye yönelik samimi ve kararlı adımların atılması beklenemez. Atılan bazı adımlar da vitrin düzenlemesinden başka bir anlam taşımamaktadır. Nitekim işkencenin önlenmesinde çok etkin bir enstrüman olan BM İşkenceyi Önleme Sözleşmesinin Seçmeli Ek Protokolü (OPCAT) kapsamında bağımsız bir "Ulusal Önleme Mekanizması" ulusal ve uluslararası düzeyde konuyla ilgili kişi ve kuruluşların tüm itiraz ve eleştirilerine karşın başta Paris İlkeleri olmak üzere evrensel norm ve ilkelere aykırı biçimde üyelerini doğrudan Hükümetin atadığı mali ve idari bağımsızlığı tartışmalı Türkiye İnsan Hakları Kurumu'nun (TİHK) bir alt birimi haline getirilmiştir. Aşırı/orantısız/ölçüsüz güç kullanarak binlerce kişiye işkence ve kötü muamele uygulayan polise emri bizzat kendisinin verdiğini hiç saklamayan bir Başbakan'a doğrudan bağlı bir mekanizmayla işkencenin önlenmesi düşüncesi tümüyle hayaldir.
Sonuç olarak, biz aşağıda imzası olan kurumlar olarak, verilerle yansıtmaya çalıştığımız bu gerçekliğin bir kader olmamasını ve insani varoluşumuzun anlamına ters düşen, daha aydınlık bir gelecek için taşıdığımız umutlara gölge düşüren işkence'nin ülkemizden ve dünyadan mutlak olarak silinmesini istiyoruz. Bunun için;
1- İşkencenin cezasız kalmamamsı için devleti cezasızlık politikasından vazgeçmeye çağırıyor ve tüm iddiaların etkili bir şekilde soruşturulup kovuşturulmasını, özellikle Gezi sürecinden beri devam eden işkence ve kötü muamele uygulamalarının acilen soruşturulmasını ve sorumlularının yargı önüne çıkarılmasını talep ediyoruz.
2- OPCAT uyarınca oluşturulması gereken bağımsız ve tarafsız ulusal önleme mekanizmasının bir an önce oluşturulmasını ve alıkonma yerlerinin sivil ve demokratik kitle örgütlerinin denetimine açılmasını talep ediyoruz.
3- Toplumsal gösterilerin dağıtılmasında kullanılan ve birer işkence uygulamasına dönen biber gazı kullanımının yasaklanmasını talep ediyoruz.
4- İşkence suçunda zamanaşımının geçmişe yönelik olarak kaldırılması için gerekli düzenlemelerin yapılmasını talep ediyoruz.
5- Kötü muamele ve onur kırıcı davranış olan Mobbingin önlenmesi için etkili tedbirler alınmasını talep ediyoruz.
6- Siyasal iktidarın söylemini değiştirmesini ve işkencenin mutlak yasak olmasından hareketle "polisimi yedirtmem" söylemi yerine, "polisin işkence yapması yasaktır" söylemine geçmeye davet ediyoruz.
Bu hedefe ulaşıncaya kadar da, tüm örtbas etme, korkutma, susturma çabalarına karşın başlarına geleni kader olarak kabul etmeyip, işkence gördüklerini yüksek sesle haykırabilmeleri ve kendilerini güvende hissetmeleri için her koşulda işkence görenlerin yanında olmaya devam edeceğiz.
İşkence yasağını ihlal eden tüm faillerin hiyerarşik sorumluk sırasıyla açığa çıkarılmaları, korunmamaları ve cezasız kalmamaları için inatla işkenceyi belgelemeye ve rapor etmeye, yargının koruyucu kalkanına karşı hukuksal araçlarla mücadele etmeye devam edeceğiz.
İNSAN HAKLARI DERNEĞİ TÜRKİYE İNSAN HAKLARI VAKFI
Baskoylu
06-06-2022, 05:05
Öfkem kalemimden tuttu bugün. Her ne kadar dünyadaki zalimliğe şahit olmaya mecalim kalmasa da kalan gençlik enerjimi yazarak harcıyorum. Çünkü beceremesem, onlar gibi olamasam da kendime söz verdim; kalemini kullanma hürriyetine sahip olmayanların kalemlerinin tozu olacağıma…
Pek kendimde değilim. Bu sabah bir işkence haberi okudum. Etkisinden bir iki gün çıkamam. Eskiden olsa düşünemezdim, hayal bile edemezdim bir insanın (!) böylesine canileşebileceğini. Biraz kendime de kızıyorum. Dün dişçide yirmilik dişlerimi aldırdım. Biraz şiş, biraz ağrısı da var hâliyle. Çiğneyemiyorum ve sıvı şeylerle besleniyorum. Üç gündür mızmızlanıp duruyorum. Operasyon lokal anesteziyle yapılmıştı, ama doktorun dişlerimi alırken yaptığı baskı beni çok rahatsız etmişti. Sırf bu yüzden, ondan birkaç iğne daha vurmasını istemiştim. Duyduğum sesler beni ürkütmeye yetiyordu. Doktor dişlerimle uğraşırken aklıma gelmişti sabah okuduğum haber… O gizli odalarda işkence görenler… A. Ö. adlı bir kadın, altı ay boyunca mârûz kaldığı işkenceleri anlatıyordu: "Gözlerimi açtım. Başımda kaç gündür bir bez torba vardı. Yan odalardan çığlıklar yükseliyordu. Neredeyse her sabah, benimle konuşmak için bir polis geliyordu. Kafamdan torba çıkmadığı için yüzünü tanımıyordum. Bana ağız dolusu ettiği küfürlerin yanında bir de şunları söylüyordu: ‘Bana seninle ilgili sınırsız yetki verildi. Burası başka yere benzemez. Konuşmazsan buradan çıkamazsın. Seni aylarca, yıllarca yaşatırız. Vücut bütünlüğüne bir zarar vermeyiz. Bizi devlet yetiştirdi. Burada her tür donanıma sahibiz. Kırık olsa alçıya alırız. Organ yetmezliği olsa organ nakli yaparız. Tedavi eder, ayağa kaldırır, sonra seanslar hâlinde işkence ederiz. Bu böyle sürer gider. Gel uyumlu ol, itiraf et. Buradan elin kolun sağlam çıksan bile aklın yerinde çıkmazsın. Burası Cehennemin dibi.' Gözlerim bağlı hâlde beni sorgu odasına götürdüler. Kollarımı açıp bileklerimden duvardaki halkalara kelepçelendim. Biri elektroşok cihazıyla ellerime ve vücudumun çeşitli yerlerine elektrik verirken öteki ağzıma sert bir plastik sokup bana sıvı gıda vermeye çalıştı. Ağzımda yaralar oluştu. Sonra hortumu çıkartıp saçlarımı arkadan çekerek başım arkaya yatık hâlde bu sıvı gıdayı verdiler."
Baskoylu
06-06-2022, 05:07
Mehmet Eymür'ün açıklamalarıyla yine gündeme geldi ; İŞKENCE. Oysa tarihin çöplüğüne çoktan atılması gerekirdi.
Hiç saklamadan ,açıkça itiraf etti. Bu çok kişinin katili. Konuşamayanlara nasıl işkence yapıldığını saatlerce anlattı. İşkence, iktidara sahip olanların kullandığı , insanlık tarihi kadar eski bir zulüm yöntemidir.
Çok eski yıllarda daha çok cezalandırmak hatta seyirlik amacıyla bütün dünyada yaygın olarak kullanılmışken, modern çağla birlikte, her devlette farklı tarihlerde olmak üzere, bütün dünyada yasadışı ilan edilmiş; ama bu durum işkencenin egemenler tarafından kapalı kapılar ardında, gizli biçimde uygulanmasını engellememiştir. Bugün hala dünyadaki ülkelerin çoğunda işkence ciddi bir problem olmaya devam etmektedir. Türkiye de öteden beri bu ülkeler arasındadır.
Mehmet Eymür'ün açıklamaları bilinen bir gerçeği yeniden ortaya çıkarmıştır. İşkence hakkında bilginiz var mı bilmiyorum ama Türkiye'de en çok uygulanan yöntemleri ; geçmişten bugüne araştırdım, inceledim.
Bazen ürperdim bazen üzüldüm en çok da "yazıklar olsun "dedim.
Bazıları zaten çok bilinenlerdi ;Falaka, elektrik, filistin askısı … gibi ya diğerleri ; Şimdi sözü uzmanımıza bırakabiliriz ; İşkence yöntemlerini altı ana kategoriye ayırır:
(1) Aktif fiziksel acı veren yöntemler (dayak, falaka, elektrik vb.);
(2) Pasif fiziksel acı veren yöntemler (iple veya kelepçeyle bağlanma, rahatsız edici pozisyonlarda ve / veya mekânlarda uzun süre durmaya zorlama, fiziksel tükeniş koşullarına maruz bırakma, değişik biçimlerde aşırı sıcağa ya da aşırı soğuğa maruz bırakma, askı vb.);
(3) Aşırı tükenmişlik yaratan yöntemler (aşırı egzersiz yaptırma, ağır yükler altında beklemeye zorlama, yemek, su, uyku ve tıbbi bakımdan mahrum bırakma vb.);
(4) Ölüm korkusu yaratan yöntemler (yalancı infaz, su altında nefessiz bırakma, kimyasal madde uygulamaları, çok uzun süreli yemek ve su mahrumiyeti vb.);
(5) Hem fiziksel hem de psikolojik bileşenlerin bir arada bulunduğu yöntemler (aşırı karanlık veya aşırı parlak ışıklı ortamlarda uzun süre kalmaya zorlama, uyku mahrumiyeti, sürekli sorgulama, cinsel işkence vb.);
(6) Psikolojik yöntemler (ölüm tehditleri, yaralama, iğdiş etme tehditleri, tecavüz tehditleri, başkalarına yapılan işkenceleri izletme / dinletme, aşağılamalar, küfürler, çıplak soyulma, göz bağlama, hücrede tek başına uzun süre tutma, iyi polis-kötü polis oyunları vb.). Araştırma ve belgeleme açısından işkence yöntemlerini sınıflandırmanın gereklilikleri olsa da, mağdur açısından işkence, ayrı yöntemler olarak değil, bir bütün olarak yaşatılır zaten birçok yöntem eşzamanlı olarak uygulanır.
İşkence, insan ilişkilerindeki mutlak eşitsizliklerin zirve noktalarından biridir. Mağdur, işkencecinin elindedir, tutsaktır. Bu durumu daha iyi anlayabilmek için işkencenin amaçlarına, bileşenlerine, hedeflerine kısaca değinelim: İşkence uygulamanın beş temel amacı vardır: Bilgi almak, itiraf elde ederek suç yüklemek, beyin yıkamak, korkutmak ve yalıtarak insanlık-dışına çıkarmak. İşkence faaliyetinin dört temel bileşeni vardır: Mağdurun sürekli ya da tahmin edilemez aralıklarla bir dehşet durumunda tutularak bitkinlik yaşaması, bu sayede zaman mekân-kişi yönelimlerinin bozulması ve sonuçta işkencecisine bağımlı olduğunu kabul etmesi beklenir. İşkenceci, bilerek ya da bilmeyerek mağdurun kontrol edebilirlik ve tahmin edebilirlik hislerini bozmaya çalışır.
İşkencenin hedefi sadece işkenceye maruz kalan mağdur değildir. Mağdur, merkez hedef olsa bile, üç hedef halkası daha söz konusudur: Mağdurun ailesi, yakın akrabaları / arkadaşları, mağdurun özdeşim içinde olduğu politik, etnik veya dini sosyal grup / kimlik, genel olarak toplum.
İşkence, mağdurdan başlayarak giderek yayılan halkalar şeklinde tüm toplumu sindirmeye, disipline etmeye çalışır. İşkence uygulamaları sonucu, mağdurlar ve kimlikleri etiketlenmiş, sakıncalılık sınırları tekrar çizilmiş ve genel toplum sessiz kalmaya zorlanarak işbirlikçiliği sağlanmış olur.
Türkiye'de doğrudan işkence mağduru sayısının 1-2 milyon olduğu tahmin edilmektedir. "Yatay-dolaylı mağdurlar" diye tarif edebileceğimiz, işkence döneminde ve hemen sonrasında mağdura yakın olan aile mensupları, akrabalar ve arkadaşları ile "dikey-dolaylı mağdurlar" diye tarif edebileceğimiz, işkence yaşantısından sonra doğmuş olsa bile kuşaklar-arası geçiş nedeniyle etkilenebilecek mağdurun çocuklarını da hesaba katarsak, işkenceden şu ya da bu şekilde etkilenmiş nüfus parçasının 1-2 milyonun çok üzerinde olduğu açıktır.
Kısacası İŞKENCE İNSANLIK SUÇUDUR. Bir gün mutlaka ; tüm işkenceciler evrensel hukuk kurallarına göre hesap verecekler.
Baskoylu
07-06-2022, 02:19
CUMARTESİ ANNELERİ 853. HAFTA
"Süleyman Cihan işkenceyle öldürüldü, failleri korundu"
Haftanın açıklamasını yapan Yasemin Bektaş, "Sürüncemede bırakılan dosya güvenilir kanıtlar ve tanıklar olmasına rağmen, bizzat savcılığın Cihan'ın işkence ile öldürüldüğünü kabul etmesine rağmen, zamanaşımı devreye sokularak kapatıldı" dedi.
Cumartesi Anneleri, adalet arayışlarının 853. haftasında 31 Temmuz 1981 yılında gözaltında katledilen Süleyman Cihan'ın faillerinin yargılanmasını istedi.
Haftanın açıklamasını yapan Cumartesi İnsanlarından Yasemin Bektaş, Süleyman Cihan dosyasına ilişkin şunlaı paylaştı:
"31 yaşındaki iki çocuk babası Süleyman Cihan öğretmendi ve İstanbul'da yaşıyordu. 12 Eylül Askeri Darbesi'nin ardından hakkında arama kararı çıkartıldı.
"Aylarca işkence gördü"
"29 Temmuz 1981 tarihinde Edirne'den İstanbul'a gelmek üzere bindiği yolcu otobüsü İstanbul'a yaklaştığı sırada beş kişilik sivil bir ekip tarafından durduruldu. Yolcuların kimliklerini kontrol eden ekip, Cihan'ı gözaltına alarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne götürdü. Çok sayıda tanık beyanına göre Cihan burada aylarca işkence gördü.
"Çatışmada öldüğü iddia edildi"
"Emniyet ve savcılığa başvuru yapan aileye oğullarının gözaltına alınmadığı söylendi. Aile ve avukatlarının ısrarlı arayışı, Cihan'ı şubede işkencede gören tanıkların çıkarıldıkları mahkemelerde ısrarla mahkeme heyetine 'Süleyman Cihan'a ne oldu?' sorusunu yöneltmeleri sonucunda önce Cihan'ın çatışmada öldüğü iddia edildi.
"Bu iddiayı destekleyecek hiçbir veri bulunamayınca bu sefer de Cihan'ın gözaltına alındığı günün ertesi günü, yani 30 Temmuz'da yer gösterme esnasında altıncı kattaki boş bir daireden kendisini atarak intihar ettiği öne sürüldü.
"Kimliği meçhul kişi denilerek gömüldü"
"Oysa Cihan'ın otopsi raporundaki veriler onun altıncı kattan atılmadan önce öldürülmüş olduğuna dair önemli veriler içeriyordu. Ayrıca olayla ilgili hazırlanan rapor 30 Temmuz 1981 tarihliydi ama Cihan'ı o tarihten sonra aylarca emniyette gören çok sayıda tanık vardı.
"Gerçekte ise 29 Temmuz1981 tarihinde gözaltına alınan Cihan, İstanbul Emniyeti Siyasi Şube'de çok sayıda kişi tarafından görülmüş, aylarca işkence gördükten sonra öldürülmüş, ölü bedeni yüksekten atılarak intihar süsü verilmiş ve kaybedilmek maksadıyla 'kimliği meçhul kişi' olarak gömülmüştü. Bu gerçek ailenin, avukatların ve tanıkların 85 günlük ısrarlı arayışı ile açığa çıkarılmıştı.
"Takipsizlik verildi"
"Gerçek bu kadar ortadayken İstanbul Sıkıyönetim Askeri Savcılığı tarafından yürütülen soruşturmada Süleyman Cihan'ın öldürülmesi, kaybedilmesi ile ilgili suçu aydınlatma ve failleri yargı önüne çıkartma hedeflenmedi. Aksine bu insanlığa karşı suçu intihar olarak göstererek failleri kurtarma amaçlandı. Dosya delilere, tanıklara rağmen takipsizlik kararı ile kapatıldı. Kapatma kararına yapılan itirazlar da reddedildi.
"Dosyanın canlandırılması için çaba gösteren aile ve avukatları 2012 yılında Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurdu. Süleyman Cihan'ın işkencede öldürülmesi ile ilgili ek deliller sunarak isimlerini verdikleri fail ve sorumlular hakkında şüpheli sıfatıyla kamu davası açılmasını talep etti.
"Otopsi işkence diyordu"
"Ek delillerden biri de, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı'nın dosyadaki otopsi bulguları ve tıbbi verilerden hareketle hazırladığı rapor oldu. Bu raporla Cihan'ın ağır işkenceye maruz bırakıldığı ve apartmanın altıncı katından atılmadan önce öldürüldüğü kayıt altına alınmış oldu.
"Sürüncemede bırakılan dosya güvenilir kanıtlar ve tanıklar olmasına rağmen, bizzat savcılığın Cihan'ın işkence ile öldürüldüğünü kabul etmesine rağmen, zamanaşımı devreye sokularak kapatıldı. Bilinen fail ve sorumlular bir kez daha korundu.
"Kaç yıl geçerse geçsin; Süleyman Cihan için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 154 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray'dan vazgeçmeyeceğiz." (RT)
Ser Verip Sir Vermiyen Yoldasim, Senin Direnisin Sadece Cellatlari Korkutmadi, Cellatlari Yonlendiren ve Yoneten Fasist Duzenin Temsilcilerinide Korkuttu.
Onlarki Iskencede Yenildiler, Onlarki Seni Iskencede Cozemediler,
Son Careleri Cesedinin Uzerine Yenilgilerini Kabullenerek Cesedinin Uzerine"MEHCUL" (KIMLIGI BELIRSIZ) yazilarak topraga verdiler.
Senin Isminin SULEYMAN CIHAN oldugunu bile tespit edemiyen bu kohne fasist duzen yenildikce kendilerini guclu gostermekten oteye gidememislerdir.
Gormiyen Gozler Bunlarin KAN EMICI BIRER YARASA OLDUGUNU MUTLAKA AMA MUTLAKA BIR GUN GORECEKLER.
O ZAMAN HAYKIRACAKLAR.
SUSMA SUSTUKCA SIRA SANA`DA GELECEKTIR.........
Saygi ve Insani Sevgilerimle
Baskoylu
07-06-2022, 02:27
Cumartesi Anneleri Süleyman Cihan'ın faillerini sordu
Cumartesi Anneleri 853'ncü hafta açıklamalarında gözaltındayken işkenceyle katledilen ve "intihar etti" denilen Süleyman Cihan için adalet istedi.
Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin cezalandırılmasını talep etmek amacıyla "Failler belli, kayıplar nerede" sloganıyla her hafta düzenledikleri eylemlerini, 853'üncü haftasını da koronavirüs (Covid-19) salgını nedeniyle online olarak gerçekleştirdi. Eylemde bu hafta 29 Temmuz 1981'de gözaltında kaybedilen daha sonra cenazesi bulunan Süleyman Cihan'ın failleri soruldu.
Bu haftaki buluşmada ilk olarak Süleyman Cihan'ın kardeşi Avukat Ahmet Cihan konuştu.
Cihan, Süleyman Cihan'ın kimliği meçhulmüydü diye sorarak şunları söyledi;
"Süleyman, otobüs ile Lüleburgaz'dan İstanbul'a gelirken bir ihbar üzerine gözaltına alındı. Otobüs şoförünün dosyadaki ifadesine göre Mercedes marka bir araç Büyükçekmece rampasında otobüsün önüne geçip otobüsü durdurmuş araçtan inen 5 kişi otobüste 1 nolu koltukta oturan Süleyman'ı göz altına almıştır. Süleyman gözaltına alınınca ilk önce ikinci şubeye götürülmüş, burada gözaltında tutulan yakın akrabasına teşhis ettirilmiştir. Yani kimliği konusunda tereddüt yoktur ve ilk günden itibaren emniyet kayıtlarında da Süleyman Cihan olarak yer almıştır. Buna rağmen ailenin Emniyet Müdürlüğü ve sıkıyönetim nezdinde ısrarlı aramalarına rağmen Süleyman Cihan adında birinin gözaltına olmadığı cevabı veriyorlar.
"İşkence insanlık suçudur. Bu suçu işleyen devlet görevlileri zamanaşımı nedeniyle yargılanmaktan kurtarılamaz"
Süleyman Cihan'ın muhalif kimliği nedeniyle hedef seçildiğini katledildiğini söyleyen Cihan; "12 Eylül Faşist Darbesi dönemine işlenen bu cinayet ile ilgili olarak yapılan suç duyurusu sonuçsuz kaldı. Benzer dosyalarda olduğu gibi soruşturma dosyası kapatıldı. 2012 yılında Otopsi raporları da eklenerek için yapılan bir suç duyurusu üzerine yeniden bir soruşturma başlatıldı ancak soruşturma dosyası iki buçuk yıl boyunca Anadolu Adliyesi ile İstanbul adliyesi arasında gidip geldi. Dosyada bu süre içinde 5 savcı değişti. Dosyanın son savcısı Süleyman'ın o dönem emniyetçileri tarafından işkenceye tabi tutularak öldürüldüğünü tespit etmesine rağmen zamanaşımı nedeniyle kovuşturma olanağı bulunmadığı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdi. Savcının belirttiği o dönem emniyetçileri Şükrü Balcı, Mehmet ağar ve ekibidir. İşkence insanlık suçudur. Bu suçu işleyen devlet görevlileri zamanaşımı nedeniyle yargılanmaktan kurtarılamaz 853 haftadır her cumartesi aynı saatte kayıplarımızın faillerini açıklıyor ve yargılanmalarına talep ediyoruz." ifadelerini kullandı.
"Bu sürecin esas sorumlusu Şükrü Balcı ve onun denetiminde Mehmet Ağar'dır."
Süleyman Cihan'ı İstanbul Emniyeti'nde gören Hasan Hüseyin Çatalkaya ise süreci şöyle anlattı;
"12 Eylül döneminde içeri alınan işkenceye uğrayan insanlardan biriyim. İlk alınma tarihim 17 Temmuz 1981. Ancak resmi evraklara bu 4. 8. 1981 olarak geçti. Aradaki boş süreç işkencecilerin gayrı resmi işkence sürecine bir katkı niteliğindeydi. Bu dönemler Gayrettepe 1. Şubeye getirildim. Daha önce Balmumcu ve akabinde ikinci şube, ikinci şubede belli işkence gördükten sonra 1. Şubeye aldılar. 1. Şubede benimle birlikte kalan diğer siyasi hareketlerden insanlar mevcuttur. Cemil Lokumoğlu, Hüseyin Tatlıdil ve benzeri arkada isimlerini şu anda tam hatırlayamadım bir iki arkadaş daha vardı. O dönem Süleyman Cihan adlı arkadaşın üst katta işkence gördüğünü ve kalorifer borusuna bağlı kelepçeli vaziyette yukarıda tutulduğunu ifade edip uzun süredir yani uzun süredir derken birkaç gündür ses alamıyoruz. Sanırım onu öldürmüş olabilirler bunu dışarıya bildirebiliyorsanız bildirin diye bana ifade ettiler. Fakat bana ifade ederken aynı şekilde ben de yukarıda işkenceye alındığımda aynı sürece tanık olduğum. Yukarı çıktığımızda ben Süleyman Cihan ölmedim dışarıya iletin diye sesler geliyordu. Belli süre sonra kesildi. Bundan sonraki süreçte sanıyorum Tercüman Gazetesi ve diğer sağ gazeteler o dönem öldü diye haber çıkarmışlardı fakat, ölmemişti. O gazeteyi de bizzat Süleyman Cihan'a vermeleri gerekiyor ki Süleyman Cihan ondan dolayı ben ölmedim dışarı iletin deme gereği duymuş olmalı. Fakat işkenceciler 29 Temmuz'da alıp 30 Temmuz'da intihar etti şeklinde aileye bildirmişlerdir. Bu gerçek ve doğru değildir. Bu sürecin esas sorumlusu Şükrü Balcı ve onun denetiminde Mehmet Ağar'dır. Mehmet Ağar'ın ekibinde Mehmet Yetiş ve Bayram Kartal'ın olduğunu ve -Bayram Kartal kendisi Sivaslıdır-olduğunu biliyorum. Onun dışındakileri hatırlayamadım Hatırlamam mümkün değil zaten bize mümkün olduğunca o imkanı vermiyorlardı. Ben bu sürecin tanığıyım"
"Devletin özel politikası gereği, cezasızlık politikası Türkiye'de egemen olduğu için bu dosyada zaman aşımına uğradı"
Bu haftaki açıklamada konuşan davanın avukatların Mihriban Kırdök şunları söyledi;
40 yıl önce bugün Süleyman Cihan'ı kaybettik. Ben öğrenciyken onun ailesinin hak arama mücadelesine başlamıştım. Hukuk fakültesi son sınıfta başladığım bu süreci daha sonra avukat olarak devam ettirdim ve sevgili Ağa amcayla babasıyla adım adım sıkıyönetimin o kararlı koşullarında onu aramayı sürdürdüm. Süleyman'ın ölümüne bir duruşmada İbrahim Ünal dava arkadaşlarından İbrahim Ünal, savcılığa sorduğunda kendisinin Zindanarkası Mezarlığına gömüldüğünü öğrendik. Ve bu süreçte sanıyorum 3 ay aşkın ya da 3 aylık bir süre içinde Zindan arkası Mezarlığı'ndan çıkarılarak şu anda toprağa verildiği Feriköy Mezarlığı'na getirildi. Bu konuda Avukat Kemal Yılmaz ön ayak oldu. Ancak ben staj döneminde başladığım bu süreçte mezarın nakil işlemlerini sürdürdüm bunların birçoğunda Ağa amca hep yanımızdaydı gözlerindeki Hüzün hiçbir zaman Bitmeyen bir babaydı. Hak arama mücadelesi ne biz ailesiyle sürdürmeye devam ettik o dönem bu ölüm olayına yapılan suç duyurularında talepler reddedilince 1985 yılının aralık ayında 5 Avukat yeni bir suç duyurusu hazırladık sıkıyönetimin kalkmasından hemen sonra. O dönemde yetkili ağır ceza mahkemelerine dilekçe verdik. Ve bu arayış hep devam etti. Ancak bu tür davalarda devletin özel politikası gereği, cezasızlık politikası Türkiye'de egemen olduğu için bu dosyada zaman aşımına uğradı biliyor ve inanıyorum ki Adalet hak ve hukuk herkes için gerekli Süleyman'ı kaybettirip Zindan arkası Mezarlığı'na gömenler onun kim olduğunu bildikleri halde intihar etmediğini bildikleri halde bu yönteme başlamışlardı Süleyman'ı saygı ile anmak istiyorum. Hiç yaşarken onu tanımadım ama öğrenciliğim den başlayıp avukatlığım sürecinde devam eden bir süreçte onun yaşam hakkı ihlaline karşı hukuki cephede verilen mücadelede karınca kararınca yer aldım .
"İşkence insanlığa karşı bir suç. Ve işkencede, insanlığa karşı suçta zaman aşımı olmaz"
Açıklamada konuşan Türk Tabipler Birliği (TTB) Başkanı Şebnem Korur Fincancı, Süleyman için hazırlanan adli tıp raporunda birçok yaralanmanın tespit edildiğini söyledi. Yaralama ile ilgili bir değerlendirme yapılmadığı için cezasızlığın devam ettiğini belirten Şebnem, "Bu belgelerde gördüm ki vücudundaki yaralanmalar işkenceyle uyumlu yaralanmaydı. Buna ek olarak da öldükten sonra meydana gelen yaralanmalar vardı. Bu ise yüksekten düşme yaralanmasıydı. Otopsi raporu çıktıktan sonra sorumlular bir hikaye yazdı. Bu ise yüksek bir yerden atladığı ve intihar ettiği hikayesiydi" dedi.
"Cihan'ın ölmüş olmasına rağmen yüksek bir yerden attılar" diyen Fincancı, Süleyman'ın ağır işkence ile katledildiğini ve hala cezasızlık politikasının devam ettiğine dikkat çekti:
"İstanbul emniyetinin Süleyman Cihan Bundan tam 40 yıl önce gözaltında kaybedildi. Ailesinin ısrarları çabalarıyla kimsesizler mezarlığında bulunan cenazesi otopsiye gönderildi otopside vücudunda pek çok yaralanma tespit edildi. Ancak bu yaralanmalarla ilgili anlamlı bir değerlendirme yapılmadığı için cezasızlık devam etti, etkili bir soruşturma yürütülmedi. Ölümünden 30 yıl sonra yapılan 1 başvuruyla tüm tıbbi belgelerimi inceleme olanağım ve dolayısıyla bir değerlendirme yapabilmek mümkün oldu. Ve bu tıbbi belgelerde gördüm ki böyle yaralanmalar, canlıyken meydana gelenler işkenceyle uyumlu yaralanmalardı. Ve buna ek olarak da öldükten sonra meydana gelmiş yaralanmalar vardı. Öldükten sonra meydana gelmiş yaralanmaları yüksekten düşme ile uyumlu yaralanmalardı. Zaten otopsi raporu çıktıktan sonra hemen bir hikaye yazdı sorumlular ve bu hikayeye göre yer gösterme için götürüldüğü bir binanın 6. katından atladı ve dolayısıyla intihar ettiğiydi. Ancak onların hikayesine bir ek yapmak gerekti çünkü bu hikayenin tamda ihmal ettiği şey yüksekten düşme ile uyumlu yaralanmalarının öldükten sonra meydana geldiğiydi. Yani yüksekten atıldığında aslında ölmüştü Süleyman Cihan. Evet işkenceyle, ağır işkenceyle öldürülmüştü ne yazık ki. Ve hala 40 yıl sonra sorumlular yargılanmayı bekliyor. Cezasızlık devam ediyor. Zaman aşımı diyorlar adına. Zaman aşımı olmaz. İşkence insanlığa karşı bir suç. Ve işkencede, insanlığa karşı suçta zaman aşımı olmaz "
Bu haftaki basın açıklamasını Cumartesi insanlarından Yasemin Bektaş okudu.
Türkiye'de yurttaşın hakikate ve adalete ulaşmasını engelleyen kemikleşmiş bir yapının hüküm sürdüğünü vurgulayan Cumartesi İnsanı Yasemin Bektaş, kayıp dosyalarının etkin bir şekilde soruşturmaya tabi tutulmadan adliyenin tozlu raflarında bekletildiğini dile getirdi. Yasemin, böylece dosyanın zaman aşımına uğramasına neden olduğunu, bunun ise bilinçli bir şekilde yapıldığını ifade etti. Yasemin, "Zaman aşımı sayesinde suçlular mükafatlandırılırken, kayıp yakınları yaşadıkları adaletsizlikle baş başa bırakılıyorlar" diye ekledi.
‘Galatasaray'dan vazgeçmeyeceğiz'
Süleyman ve diğer gözaltında kaybedilenler için adalet istemekten vazgeçmeyeceklerinin altını çizen Yasemin Bektaş, "Devletin hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 154 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray'dan vazgeçmeyeceğiz" diye konuştu.
Baskoylu
26-06-2022, 02:16
78'liler "işkenceci listesi" açıkladı!
Devrimci 78'liler Federasyonu, başta Genelkurmay Başkanlığı'ndan gelen belgeler olmak üzere, 12 Eylül davası kapsamında mahkemeye gönderilen tüm dosyaları inceleyerek işkence dosyalarında adı geçen 1.650 kamu görevlisinin isminin bulunduğu "12 Eylül işkencecilerinin listesini" açıkladı.
Devrimci 78'liler Federasyonu, Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen 12 Eylül davası kapsamında mahkemeye gönderilen dosyalarda yaptıkları araştırma sonucu, hakkında daha önce dava açılıp mahkum olan, beraat eden veya soruşturması takipsizlikle sonuçlanan isimlerin tamamını bir listede birleştirdi. 521 kamu görevlisinin ismi "soruşturulması gereken isimler" listesine konuldu. Federasyon ayrıca, mağdur anlatımlarından ve suç duyurularından yola çıkarak, 1. 029 isim daha belirledi. Böylece savcılıklara bildirilmek üzere hazırlanan 1.650 kişilik bir liste ortaya çıktı. Federasyon dün Mülkiyeliler Birliği'nde yaptığı basın açıklamasıyla bugün halen görevde olan emniyet müdürü, infaz koruma memurları ve jandarma görevlilerinin de bulunduğu isimleri açıkladı.
İlk sırada Evren var
Listede, emniyet müdürlüklerinde görevli olan kamu görevlilerinin, Diyarbakır, Mamak, Metris ve Amasya cezaevlerindeki kamu görevlilerinin, sıkıyönetim komutanlıkları savcı, hakim ve mahkeme üyelerinin, sağlık raporu vermeyen ya da yanlış sağlık raporu veren doktorların, üniversitelerdeki öğretim görevlilerinin, itirafçıların isimleri yer aldı. "12 Eylül işkencecilerinin listesinin" ilk sırasında 12 Eylül darbesinin mimarları Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya ile hayatta olmayan dönemin kuvvet komutanları yer aldı.
Listede Prof. Dr. Turan İtil, Prof. Dr. Ayhan Songar'ın ismine yer verildi. Prof. İtil için "12 Eylül'ün Mengelesi" yakıştırmaları yapılmıştı. Prof. Songar'ın ise Bursa'daki bir kongrede söylediği "Solcular genetik olarak suçludur" sözleri tepki çekmişti.
Prof. Dr. Adnan Öztürel, Prof. Dr. İbrahim Tunalı, Dr. Cahit Zentürk'ün isimlerinin ise Mehmet Ali Kılıç'ın işkenceyle öldürülmesi konusunda Kılıç'ın aleyhine sahte rapor yazdıkları iddiasıyla listeye girdiği belirtildi. Hasan Hakkı Erdoğan'ın işkenceyle öldürülmesine ilişkin sahte rapor yazdıkları iddia edilen Prof. Dr. Sevim Büyükdevrim, Dr. Nevres Kaylan, Sacide Erdem de listedeki doktorlar arasında yer aldı.
"Teröristlerin Rehabilitasyonu Sempozyumu"na katılan YÖK eski Başkanı İhsan Doğramacı, Sıkıyönetim eski Komutanı ve ANAP Milletvekili Recep Ergun, Emniyet Genel Müdürü ve DYP eski Ankarara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük, Atilla Yayla, eski bakanlardan Bülent Akarcalı ve Adli Sicil ve İstatistik eski Genel Müdürü Mustafa Tören Yücel de "işkenceci" olarak nitelendirildi.
117 meclis üyesi
Listede, 1982 Anayasası'nı hazırlayan ve "devrimcilerin idamlarını onaylayan" Danışma Meclis Üyelerinin isimleri de yer aldı. 117 kişilik listeden dikkat çeken isimlerden bazıları şöyle: Eski bakanlar Bekir Sami Daçe, eski milletvekili DYP'li Turhan Güven, 12 Eylül Anayasası'nın hazırlayan ekibin başındaki isim olan Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı, eski ANAP milletvekili Şadan Tuzcu, ve dönemin Danıştay Savcısı CHP'li Kamer Genç.
500 isim savcının elinde
Federasyon, 12 Eylül döneminde yapılan işkencelerle ilgili yürütülen soruşturma kapsamında, savcılığa şikayetçi oldukları dönemin sıkıyönetim ve ordu komutanları, valileri, emniyet müdürleri ve MİT görevlilerinin listesini vermişti.
Dikkat çeken isimler
- Mehmet Ağar
- Cevdet Saral
- Vecdi Gönül
- Fahri Görgülü
- Sabahattin Çakmakoğlu
- Hüseyin Çapkın
- Ünal Erkan
- Nuri Esirgen
- Eşref Akıncı
- Adnan Ersöz
- İsmail Arar
- Naim Gelyani
- Arif Yüksel
- Kutlu Savaş
- Kamuran Gürün
- Tunca Toskay
- Raci Tetik
- Hıfzı Çubuklu
- Kemal Yazıcıoğlu
- Osman Ak
- İbrahim Dedeoğlu
- Cem Ersever
- Ercan Ersoy
- Tuğgeneral Hakkı Erkan
- Tuğgeneral İlhan Şenel
- Tuğgeneral Naci Torunay
- Tuğgeneral İsmet Onur
- Tümgeneral Muzaffer Başkaynak
- Nusret Demiral
- Üsteğmen Zafer Güder
- Adnan Gündüz
Baskoylu
26-06-2022, 02:26
Iskence Turkiye`de Irkci, Milliyetci ve Gerici Fasist Devlet Politikasidir.
Iskenceler, Idamlar, Toplu Katliamlar ve Soykirimlar Turkiye`de Sadece Adolf Hitlerin Ustasi olan Misto Kor`un Emirleri ile ve onun yarattigi Irkci Fasist Politikalari ile sinirli degildir.
Selcuklular akabinde Osmanli ve Osmanlinin Egittigi FASIST BASBUG Irkci, Milliyetci ve Gerici Ataturk tarafindan surdurulmus gunumuzde Yobaz AKP denilen Seriyatci mantiginda gelenegi haline gelmistir....
INSANLIK ONURU, ISKENCEYI YENECEKTIR.
Baskoylu
26-06-2022, 02:33
Korucular kaçırdıkları genç kadına tecavüz etti.
Genç kadına bir hafta boyunca cinsel işkence de bulunan Aktaş, kendisi gibi korucu olan kuzeni Ercan Aktaş'ın evine götürdüğü öğrenildi. Genç kadın, korucuların telefonu odada unutmasından yararlanarak Jandarmaya ulaşarak yardım istedi. Jandarmaların eve baskın yapmasıyla Ahmet ve Ercan Aktaş, gözaltına alınarak, İlçe Jandarma Karakolu'na götürüldü. Buradaki işlemlerinin ardından savcılığa sevk edilen korucular, tutuklanma talebiyle sevk edildikleri mahkeme tarafından tutuklandı.Tutuklanan korucuların aynı zamanda silahlarına da el konuldu. Yürütülen soruşturmaya gizlilik kararı getirilirken, kaçırılan kadın ise ‘sığınma evine' gönderildi.
Kaynak:Direnişteyiz3.org
Bu duzenin en ust duzeyinden en alt tabakasina kadar Iskence, Tecavuz, Yargisiz Infaz, Katliam ve Cinayetler kendileri icin bir gelenek olarak ogretilmis ve gorevlendirilmistir.
Baskoylu
26-06-2022, 02:38
Hatice Güden'in kaleminden: ‘Onurlu bir duruş: Ali Aktaş'
DİREN DİCLE
Yazar Hatice Güden, 12 Eylül Askeri Cuntası tarafından 23 Ocak 1983 tarihinde, doğduğu güne denk getirilerek idam edilen Ali Aktaş'ın hayatı, inançları, direnişi ve onurlu duruşunu kaleme aldığı "Onurlu bir duruş, Adanmış bir yaşam: Ali Aktaş" adlı kitabı okuyucuyla buluştu.
Kadın özgürlük mücadelesi ve son 40 yıllık devrimci sosyalist mücadelenin önemli isimlerinden gazeteci-yazar Hatice Güden, 12 Eylül Askeri Cuntası tarafından idam edilerek katledilen Ali Aktaş'ın hayatını kaleme aldı. Yazar Hatice Güden'in kaleme aldığı kitap, Londra Gik-Der binasında düzenlenen bir etkinlik ile İngiltere'deki okuyucusu ile buluştu.
12 Eylül Askeri Darbesi'nin ardından cunta tarafından 27 yaşında idam edilen Ali Aktaş'ın hayatı, kişiliği ile direnişçi devrimci özelliklerinin anlatıldığı kitap, aynı zaman da 78 kuşağının mücadele deneyimlerini de okuyucuyla buluşturması açısından önemli.. Ceylan Yayınları tarafından çıkarılan kitap, 384 sayfadan oluşuyor. Kitap, ‘Çocukluk ve İlk Gençlik Yılları', ‘Sorgulamanın ve Mücadelenin Başladığı Yıllar', ‘İşkencede bükülmez irade,' ‘Tutsaklık yılları', ‘Darağacında bir kardelen', ‘Dava dosyası', ‘Son mektup ve ortaya çkışı', ‘Arap Alevileri-kısa tarihçe', ‘Ali Aktaş'tan sevdiklerine', ‘Anılar-izlenimler-şiirler ve ekler' ile toplam 11 bölümden oluşuyor.
Yazar Güden, kitabın oluşum sürecini aktarırken, Ali Aktaş'ın siperde, işkencede, zindanda, tarlada, sokakta ve en önemlisi idama götürüldüğü sürece kadar onurlu bir yaşam mücadelesinin Çukurova'da efsaneleşen bir kimlik olduğunu ifade etti. Güden, Aktaş'ın hayat öyküsünün yer aldığı kitabın 78 kuşağının siyasal ve toplumsal karakteristik özelliklerini ortaya koyduğuna vurgu yaptı.
‘HALK İLE BÜTÜNLEŞMİŞ BİR DEVRİMCİ'
Yazar Hatice Güden, Ali'nin işçi ve emekçi halk ile bütünleşmiş bir devrimci olduğunu söyleyerek, "Devrimi istemek devrime inanmak yetmiyor. 78 kuşağı o kadar devrime inanmıştı ki, bir taraftan kişisel yaşam ihtiyaçlarımız dahi devrim sonrasına erteleyen fedakarlığımız olduğu gibi, aynı zamanda devrim öncesi yapılandırılabilecek kurumlaşma çalışmaları da devrim sonrasına havale edilebiliyordu. Ali öyle değildi. Örneğin; köyüne gittiğinde bir yandan politik örgütlenme çalışması yaparken diğer yandan köy kooperatifi de kurarak halkın doğal örgütlülüğünü de sağlamıştı.. Ali. işkencede direniş sembolü, hapishanede boyun eğmez bir direniş lideri haline gelmişti. Tüm bu özelliklerine karşın oldukça mütevazı ve paylaşımcı, eşit ilişkiler kuran özellikleri ile her tutsağın arkadaşı, dostu, yoldaşı, sırdaşı olabilen özgün bir kişilikti. Bakardınız bir yaşlının elindeki eşyayı alır evine kadar götürürsen, ihtiyacı olanın tarlasını ekerken görebilirdiniz. Komşusunun kumunu taşırken, evi olmayanın gecekondusuna yardım ederken görürdünüz. Ali sloganik konuşan biri değildi, halkın dilinden halka ulaşan ve kurduğu ilişki tarzı ve onları kendi yaşam deneyimleri üzerinden sorgulatarak devrimcileştiren biriydi.
Kitapta, "Ali için devrimcilik; bir yaşam ve varoluş biçimidir. Devrimci bir eylem ya da sorumluluk söz konusu olduğunda; hiçbir şeye "olmazından" bakmayan, muhakkak bir "oluru" bularak çözüm üreten devrimci iyimserlik abidesidir Ali" denilerek Aktaş'ın devrimci yanı özetleniyor.
Yazar Güden'in hayatını kaleme aldığı Ali Aktaş 78 kuşağının Çukurova'daki önemli devrimci isimlerden biri. Bunun yanı sıra, doğum gününde idam edilen tek sosyalist olarak hafızalara yerleşen bir isim. Aktaş 12 Eylül öncesi tutuklanır ve Adana 1 No'lu Sıkıyönetim mahkemesinin kararıyla hakkında idam kararı verilir. 23 Ocak 1983 gecesi Adana Cezaevi'nde idam edilir. Doğum gününde, idam edilen Ali Aktaş, tanıkların anlatımıyla idam sehpasına sloganlarla gider.
12 Eylül faşist darbesinin ardından idam edilen sosyalist Ali Aktaş'ın ailesine yazdığı mektup ise, ailesinden saklandı. Aktaş'ın ailesine yazdığı veda mektubu tam 25 yıl sonra bir gazetecinin araştırmaları sonucu bulunarak ailesine iletilebildi. Kitapta Aktaş'ın veda mektubu da yer aldı.
HATİCE GÜDEN KİMDİR?
1964 yılında Elbistan'a bağlı Koca Pınar mezrasında dünyaya geldi. İlk ve ortaöğrenimini İskenderun'da tamamladı. 12 Eylül askeri cuntasında daha 16 yaşında iken gözaltına alınarak yaklaşık 3 ay işkenceli sorguda kaldı. Ardından tutuklandı ve 2 yıl cezaevinde kaldı.
Cezaevinden çıktıktan sonra 12 Eylül'ün yarattığı tüm baskı ve sindirmelere rağmen siyasal ve toplumsal mücadelesinden vazgeçmedi. Hatice Güden, 1988 yılında İHD Antep Şubesi'nin kuruluş çalışmalarında yer alırken, farklı yer ve tarihler de insan hakları çalışmaları yaptı. Kadın mücadelesinde önemli çalışmalar yürüten Güden, 1991 yılından itibaren Yeni Kadın, Emeğin Bayrağı ve Atılım gazetecilik ve yazarlık yaptı. Güden, 96 yılında Atılım Gazetesi Ankara Bürosu çalışanıyken gözaltına alınarak yoğun işkencelere maruz kaldı. Tutuklanarak Ankara Ulucanlar Cezaevi'ne konulan Güden, aynı yıl bir çok hapishane de başlatılan ölüm orucu direnişine katıldı. Cezaevlerindeki eylem sonucunda 12 direnişçi hayatını kaybederken, Hatice Güden 69 gün kaldığı Ölüm Orucu direnişi ardından ciddi sağlık sorunları ile karşı karşıya kaldı. Güden, cezaevinden tahliye olduktan sonra Wernicke Korsakkoff tanısıyla tedavi görmeye başladı.
Güden, lise yıllarından başlayan kadın özgürlük ve insan hakları mücadelesinin 40 yılı aşkın bir süredir sürdürüyor. Ölüm orucu direnişinden dolayı ciddi sağlık sorunları yaşasa da bir çok dergi, gazete ve yayın kuruluşunda yazıları yayınlandı. Güden, insan hakları ve kadın mücadelesinin bir aktivisti olarak yaşamını sürdürüyor.
Baskoylu
26-06-2022, 02:50
Kaypakkaya Yoldaşın Yakalanması ve Diyarbakırda İşkenceye Alınması ve Katledilmesi
Bilindiği üzere İbrahim Kaypakkaya yoldaş 29 Ocak 1973 yılında Mirik Mezrasında bir öğretmenin ihbarı sonucu yakalandı. Sorguya alınıp örgüt hakkında istedikleri sonucu bir an önce almak amacıyla işkenceciler Kaypakkaya yoldaşı yaralı olduğu halde, Diyarbakıra götürüldü. Önce Askeri hastanede yaralarının iyileşerek bir an önce işkenceye alınması hazırlığı yapıldı. Kaypakkaya yoldaş 3.5 ay süren en ağır işkencelerin ardında istediklerini alamadıklarında ve düşünceleri çok tehlikeli bulunduğu için, MİT ve Sıkıyönetim komutanlığının kararıyla, 18 Mayıs 1973 yılında ağır işkencelerin ardında kurşuna dizilerek katledildi.
İşkenceci cellatlar, Kaypakkaya yoldaşın katledilmesine bir kılıf bulmaları gerekiyordu. Bulunan kılıf burjuvazinin çok sıklıkla başvurduğu, " işkenceye dayanamayarak intihar ettiği " yalanıydı. İşkenceciler Kaypakkaya yoldaşı, 16 Mayıs 1973 yılında Diyarbakır zindanında kaldığı hücrede alınarak bilinmeyen başka bir işkence merkezine-büyük ihtimalle MİT işkencehanesine – götürüldü . Burada 2 gün ağır işkencelere maruz kalan Kaypakkaya yoldaş, konuşmadığı için 18 Mayıs 1973 yılında kurşunlanarak katledildi.
Kaypakkaya yoldaşın işkencede katledildiğini gizlemek amacıyla 7.Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanı Şükrü Olcay'apar topar bir senaryo yazar yazdığı "Bilgi için: a) Genel Kurmay Başkanlığına, b) K.K.K.'na, c) 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı'na dağıtımı" notuyla, "çok gizli" ibareli 31 Mayıs 1973 tarih ve İSTH: 7130-2133-73 sayılı "Mesaj Formu"nda, İK'nin "sol bileğini jiletle keserek intihar ettiğini" söylüyor. Bu Mesaj Formu şöyledir:[21]
"(…)
4 – Türkiye Komünist Partisi (M-L.) örgüt faaliyetlerini yöneten ve sorumlu bir şahıs olduğu EK-1 ve EK-2'de sunulan MİT dökümanlarıyla teyit edilen anarşist İbrahim KAYPAKKAYA, alacağı cezayı asgari ve azami olarak tahmin etmiş, onun kendi üzerinde bıraktığı etkiden kurtulamayarak morâl çöküntüsü halindeyken 17 Mayıs 1973 günü sabaha karşı sol bileğini jiletle keserek intihar etmiştir.
5 – Komutanlıkça verilen emir üzerine Askeri savcılıkça olaya el konulmuş, anarşistin 17 MAYIS 1973 günü ölü olduğu tespit edilmiş ve EK-3'de ölü muayene tutanağı tanzim edilerek Askeri Hastaneye otopsi yapılmak üzere getirilmiştir. 18 MAYIS günü Askeri Hastanede yapılan otopsi sonucu hekimler heyetince intihar etmiş olduğu kanaati hasıl olmuş ve EK-4'de sunulan otopsi tutanağı tanzim edilmiştir.
6 – Olay ilgi (c) mesajda ANKARA Sıkıyönetim Komutanlığı'na intikal ettirilmiştir. 21 MAYIS 1973 günü, ceset, Diyarbakır'a gelmiş babasıyla birlikte MİT yetkililerinin refakatinde T.H.Y. uçağı ile ANKARA'ya götürülmüştür. Cenazenin daha sonra Çorum'a götürülerek orada defnedildiği ve defin yerinde gerekli güvenlik tedbirlerinin alındı MİT ilgililerinden öğrenilmiştir.
Bilgilerinize arz ederim.
(imza)
Şükrü Olcay
Korgeneral 7. Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanı".
Sıkıyönetim komutanı Şükrü Olcay ve Savcı Yaşar Değerli bölgedeki operasyonları ve aynı zamanda gözaltına alınan devrimci ve Kürt yurtseverlerini işkencede sorgulayan ekibin başındaki işkenceci cellatlardır. Nitekim İbrahim Kaypakkaya yoldaşın akibetini soran devrimci ve yoldaşlara Yaşar Değerlinin verdiği yanıt, sıkıyönetim Komutanı Şükrü Olcay'ın açıklamalarıyla uyum içindedir.
Değerli, Temmuz 1973 yılında Aslan Kılıçla geçen diyaloğunda aynen şunları söylüyor:
A. KILIÇ: «İbrahim'i işkence ile öldürdünüz, ona söyletemediğiniz şeyleri benden mi almak istiyorsunuz?»
Y. DEĞERLİ: «İbrahim'i biz öldürmedik; tokyosuna koyduğu jiletle bileklerini keserek intihar etti. Hem sen bu haberi nerden duydun?»
Aslında Yaşar Değerli Diyarbakır da THKO davasında tutuklu Mustafa Karadağı ve Onu tehdit eder. M.Karadağ o dönemde yaşadıklarını A.Kılıçla karşılaştığında şöyle aktarır:
"M. KARADAĞ: «Ben de İbrahim'i ve ölüsünü görmedim. Haberi Diyarbakır askerî savcılığı ve erlerden duydum. Ayrıca MİT'te beni sorguya çeken ismini bilmediğim saçları dökük ve yüzbaşı rütbesinde bir hakim subay sorguya başlarken «daha geçen hafta burada konuşmayan birini gömdük. Aynı yolu tutarsan senin de akıbetinin bu olacağından şüphe etmemen için bu şahsın adını da sana söyleyeyim: Bu kişi İbrahim KAYPAKKAYA'dır ve tanırsın da. Şimdi adam gibi konuş» dedi.[»]
Aslında M.Karadağın tarif ettiği kişi Yaşar Değerli'nin kendisidir. Kendisi, 12 Mart döneminde Diyarbakır'dan Ankara'ya-İstanbul'a dek hemen her yerde devrimci ve komünistlere yönelik işkencelerin başında yer alan ve bizzat işkencelere katılan faşist bir cellattır.
Bütün bu gerçekler bize, Diyarbakır da işkencecilerin İbrahim Kaypakkaya yoldaşı işkencede katlederek durumu gizlemek için; " tokyosunun içine gizlediği jiletle bileğini keserek intihar etti" iddiasının tümüyle yalan ve gerçek dışı olduğunu, açıklamaların ise katliamcı yüzlerini gizlemeyi amaçladıklarını gösteriyor. Devlet her zaman yaptığınıi Kaypakkaya yoldaşın işkencede katledilmesinde de yaparak, politik cinayetlere intihar süsü vererek işin içinde kolayca sıyrılmaya yolunu tutmuştur.
İşkencecilerin Kaypakkaya yoldaşın " işkencede bileklerini keserek intihar ettiği " savlarının yalan olduğu İstanbul da başlayan TKP-ML Hareketi davasında kısa zamanda açığa çıkarılmıştır. Kaypakkaya yoldaşı yakınen tanıyan yoldaşları sıkıyönetim mahkemesinde davanın başlamasının daha ilk günü Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki akibetini sormuşlar ve olayın açığa çıkarılması için suç duyurusunda bulunmuşlardır. Mahkeme heyeti Kaypakkaya yoldaşın işkencede katledildiğinin açığa çıkmasını engellemek bakımından," bu sorunu aydınlatmanın mahkemenin görevi olmadığını" ileri sürerek davanın bir numaralı sanığına Diyarbakırda neler yapılarak katlediliğine dair gerçeklerin açığa çıkmasını önlenmeye çalışmıştır. Neki Kaypakkaya yoldaşın dava yoldaşları Kaypakkaya'nın yoldaşın akibetini açığa çıkmadan ifade vermeyeceklerini dillendirmişlerdir.
Nitekim TKP-ML Hareketi dava tutsaklarının yargılandıkları İstanbul Sıkıyönetim mahkemesine vermiş oldukları somut delilerle desteklenmiş olan dilekçede, Kaypakkaya yoldaşın işkencede nasıl katledildiği dile getirilmiştir.
Aynı zamanda Kaypakkaya yoldaşın Yaşar Değerli ve Şükrü Olcay'ın iddia ettikleri gibi intihar etmediği ve işkencede katledildiği, katliamcı başının Savcı Yaşar Değerli olduğu Kaypakkaya yoldaşı yakınen tanıyan yoldaşları ile Diyarbakır işkencehanelerin de aynı ortamda yer alan devrimcilerin ve adli tutsakların açıklamalarında açığa konmuştur.
Çünkü İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş, 29 Ocak 1973 yılında yaralı olarak yakalandıktan sonra hastane de yaralı haliyle zincire vurulmuş ve hücrede sıkıca kontrol altında tutulmuştur. Hastane den sonra da işkence için hücreye konulduğu süreçte, hücresinde, demir aksamlı hiçbir aletin, kemer ve ip kabilinden hiçbir şeyin yanında bulundurulmadığı ve tedbir mahiyetinde olarak aynı binada ve birkaç metre ötedeki tuvalete dahi götürülmediği ve hücresinde tuvalet ihtiyacını giderdiği ve sürekli olarak nöbetçilerce arama-taramanın yapıldığı bir yerde jilet bulmak, tokyoya gizlemek ve sorgulanmak amaçlı götürüldüğü MİT yada sıkıyönetim binasına jileti götürmek ve sürekli işkence altında tutulan birisinin intihar edeceği senaryosunu çizmek ancak Savcı Yaşar Değerli ve Sıkıyönetim Komutanı Şükrü Olcay gibi devrim ve komünizm düşmanlarının uydurabileceği bir senaryodur. Bu aynı senaryoya işkenceciler " ağır ceza alma olasılığı yüksek olması nedeniyle moral çöküntüsü içinde olması nedeniyle intihar etti" yalanını eklemişlerdir. Neki Kaypakkaya yoldaşın işkence altında intihar ettiği senaryosu kısa zaman içinde faşist işkencecilerin elinde patlamıştır.
İbrahim Kaypakkaya Yoldaşın işkencede İntihar Ettiği Yalanı ve Gerçekler
Elbette işkenceci cellatlar kendilerini temize çıkarmak ve devleti töhmet altında bırakmamak adına, Kaypakkaya yoldaşı işkence de katlettiklerini kabul etmeyerek ve siyasi cinayetlerine başka yalanlar ekleyerek, olayın üzerini kapatmaya çalışmışlardır. Bunu bizzat devletin temsilcilerinin yapması bir yerde çok anormalde değildir. Ama Kaypakkaya yoldaşın Diyarbakır işkencehanlerin de susma hakkını kullandığı ve düşünceleri devletçe oldukça tehlikeli bulunduğu için olarak görüldüğü için, faşist devlet tarafından işkencede katledildiği bilinmesine karşın Gün Zile'nin tüm bu yaşananlarda hiç haberi yokmuş gibi davranarak, araştırma inceleme yapma gereği duymadan Kaypakkaya yoldaş hakkında kulaktan dolma bilgilerle faşistlerin iddialarına sarılması aslında hala Kaypakkaya yoldaşın karşısında eziklikten kurtulamadığını ve gerçekleri olduğu gibi teslim etmede sorunlu olmaya devam ettiğini gösterir.
Gün Zileli, eğer Kaypakkaya yoldaşın devrimci önderliği ve politik çözümlemelerde bir çok değerlendirmelerinin haklı çıktığını teslim etmesine rağmen, tüm bunları unutarak, Kaypakkaya yoldaşın " işkencede intihar ettiği " savına gözü kapalı sarılıyorsa, devrimci dürüstlükte ve gerçeklerin savunucusu olmakta hiçte nasibini almadığını ve başkaları hakkında ettiği büyük lafların altının boş olduğunu açığa seriyor. Sanırız hem ideolojik-politik olarak uzun yıllar Aydınlık-PDA revizyonizminin halk ve devrim düşmanı görüşlerin etkisi ve hem de anarşist olduktan sonrada içine kaçmış olan Aydınlık düşüncelerinin etkisinden kurtulamadığından dolayı Gün Zileli, Kaypakkaya yoldaşın katledilmesinde gerçekleri görmeyen ve işkencecilerin yalanlarına inanan bir konumda kurtulamayarak geçmiş, 1972 ayrılık sürecindeki Aydınlık-PDA önderliğinin gerici değerlendirme ve yaklaşımlarının inceltilmiş haliyle devam ettiğini gösteriyor.
Gün Zile'linin İ.Kaypakkaya yoldaşı dair önyargıcı ve revizyonist başka değerlendirmelerinde devam ettiğini görüyoruz. Peki Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki tutumuyla ilgili ne diyor Gün Zileli.
"GZ: İbrahim Kaypakkaya, bildiğim kadarıyla, işkence yapılmasına izin vermeden, tokyosunun tabanına sakladığı bir jiletle bileklerini keserek intihar etti. Zaten yakalanmadan önce kaçarken karda donduğundan ayak parmaklarını kesmişlerdi. Hastaneden işkencehaneye nakledilir nakledilmez bu eylemi gerçekleştirdi ve hayatına son verdi. Bence işkencede direnmek kadar kahramanca bir eylemdi.
Garbis'in işkencedeki direnişi zaten biliniyor. Benim ilaveten söyleyecek sözüm yok. Hayranlık uyandıracak bir direniş olduğu çok açık."( 22 Ekim 2019 tarihinde Ulaş Boz'un http://Vengma.net'te, Gün Zileli ile işkence konusundaki röportajında)
Yukarıda aktarmış olduğumuz Gün Zile'linin görüşlerinin hemen hepsi de gerçek dışı ve burjuvazinin cephaneliğinden alınarak aktarılmış ve hiç bir biçimde doğru olmayan görüşlerdir. Kaypakkaya yoldaşa methiyeler dizeyim derken aslında tam tersini yapıyor. Bir kere İbrahim Kaypakkaya yoldaş faşist işkencecilerin ve Gün Zile'linin iddia ettiği gibi, " kendisine işkence yapılmasına izin vermeden tokyosunun tabanına saklamış olduğu sakladığı bir jiletle bileklerini keserek intihar " etmemiştir. Bu külliyen kuyruklu bir yalandır ve bilerek yada bilmeyerek Kaypakkaya ya yoldaşın işkencede kızıl direnişine gölge düşürmektir.
Olayın gerçeği ne kadar devletçe gizlenmeye çalışılırsa çalışılsın, Kaypakkaya yoldaş işkence de konuşmadığı için savcı, MİT ve Sıkıyönetim komutanlığı yani faşist T.C devletince katledilmiş komünist bir önderdir. Yine Gün Zile'li Kaypakkaya yoldaşın nasıl yakalanıp, 3.5 ay en ağır işkencelerin ardından hunharca Diyarbakırda katledildiğine dair her hangi bir araştırma-sorgulama içinde olmadan, sağdan soldan duymuş olduğu yarım yamalak, esas olarakta düşmanın bilgilerini veri alarak bir değerlendirme yapıyor. Gün Zileli, Kaypakkaya yoldaşın yakalanışı ve uzun süre işkenceye alınışına dair az çok bilgi edinerek birşeyler yazmış olsaydı, " hastaneden işkencehaneye nakledilir nakledilmez bu eylemi gerçekleştirdi ve hayatına son verdi " palavrasını atmazdı. Bilindiği üzere Kaypakkaya yoldaş 21 Nisan 1973 yılında hastanede işkencehaneye getiriliyor. Yaklaşık bir aylık işkence sürecinin ardından yani 18 Mayıs 1973 yılında katledilir.
Demek ki Gün Zile'nin işkencehane'ye getirilir getirilmez Kaypakkaya yoldaşın "intihar" yolunu tuttuğu savı tümüyle hayal mahsulü ve gerçek dışıdır. Kaypakkaya yoldaşın yakalanışı ve 3.5 ay süren işkencenin ardında katledilmiş olmasını unutmak, sanırız yıllardır devrimci ve komünist harekete karşı şüphe yayan ve düşmanlıkla bezenmiş Aydınlık-PDA anlayışından kurtulamadığını ele veriyor.
Baskoylu
26-06-2022, 02:56
Gün Zilelinin Kaypakkaya Yoldaşın Katledilmesi Konusunda Bilmeden Konuşuyor
Üstelik Gün Zileli bilmediği sorunlarda biliyormuş gibi yüksek perdeden konuşuyor. Bilmeden ön yargı içinde konuşması, Onun geçmişine dair yaptığı özeleştirinin hiçte tutarlı ve inandırıcı olmadığını ortaya koyuyor. Çünkü Gün Zileli Kaypakkaya yoldaşın işkencede nasıl bir direniş çizgisi izlediğini ve düşmanı ininde nasıl "ser verip sır vermeyen" tutumuyla yenmiş olduğunu anlamış ve bilince çıkarmış değil. Gün Zile'linin, Kaypakkaya yoldaşın 3.5 ay işkencenin her türlüsüne nasıl olurda direnir tutumuna pek aklı ermiyor.
Daha da önemlisi Gün Zileli , Aydınlık-PDA önderlerinin hemen hepsinin işkencede bülbül kesilmeleri nedeniyle, Kaypakkaya yoldaşın hem işkencede direnişi ve hem de tabular yıkarak önaçıcı önder olmasını bir yere koyamıyor. Keza, "intiharı işkencede direnmek kadar" önemli görüp kutsaması ve bunu Kaypakkaya yoldaşa yüklemeye çalışması Gün Zile'linin Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki soylu direnişine gölge düşürme çabası içinde olduğunu açığa seriyor. Haliyle Gün Zileli, Kaypakkaya yoldaş hakkında hiçte doğru konuşmuyor. Çünkü, Kaypakkaya yoldaşın işkencede kurtulmak yada işkence yapılmasına izin vermemek adına "intihar yolunu" seçtiğini söylemek Kaypakkaya yoldaşı tanımadan ve işkencedeki direnişini görmeden konuşmak demektir.
Çünkü yaraları hızla iyileşmiş ve savunma için hazırlıklara başlamış, karşılaştığı kişilere devrimci coşku ve moral taşıyan Kaypakkaya yoldaşın, "intihar etmesini " gerektiren her hangi özel bir gelişme söz konusu değildir.
Nitekim artık sorgu sürecinin bittiğini düşünen Kaypakkaya yoldaş hızla mahkemede yapacağı savunma hazırlıklarına odaklanır. Ve Kaypakkaya yoldaş zaman geçirmeden 9 Mayısta babasına mektup yazarak, artık ziyarete gelebileceğini ve gelirken bir kaç eşya getirmesini istiyor. Bu süreçte aynı davada yargılanan bir kaç kişiyle karşılaşır, zaten fırsatı değerlendiren Kaypakkaya yoldaş askeri hastanede dışarıdaki yoldaşlarına haber ulaştırmak ister. Hastanede bir asker vasıtasıyla "yoldaşlara diye" dışarıya bir not iletmeye çalışır. Bu notta "mücadeleyi kaldığımız yerde daha bir kararlılık ve ısrarla silahlı mücadeleyi devam ettirmeliyiz " görüşünü dillendirir. Bu notta bile Kaypakkaya yoldaşın işkence altında nasıl devrimci bir ruh halini içinde olduğunu gösterir. Kaypakkaya yoldaşın kapısında nöbet tutan subay aynı davada yargılanan bir kaç kişiyle görüşmesine göz yumar. Hücreleri karşılıklı olan birkaç adli tutsakla karşılıklı sohbet yapar. Kaypakkaya yoldaşla sohbet edenlerin tümününde kanısı yoldaşın moralinin yüksek ve neşeli olduğu, bu durumun etrafında tutsaklara moral taşıdığıdır ve yani Kaypakkaya yoldaşın işkencehane de moral oldukça yüksek ve kendi özgücüne sağlamca güven içindedir. Yani işkenceci katillerin iddia ettikleri gibi, " çok ceza alacağım, idam edileceğim vb. kaygısı söz konusu değildir Kaypakkaya yoldaşta.
İşte 18 Mayıs 1973 yılında 3.5 ay en ağır işkenceler sonucu Diyarbakır işkencehanelerin de konuşmadığı ve düşünceleri devletçe oldukça tehlikeli bulunduğu için, MİT ve Sıkıyönetim komutanlığınca katledilmesine karar verilen İbrahim Kaypakkaya yoldaş, 16 Mayıs 1973 yılında hücresinden alınarak sivil bir taksiyle başka bir işkence merkezine götürülerek işkenceye burada devam edilir. Kaypakkaya yoldaşın işkencede "ser verip sır vermeme direniş tutumunun burada da devam etmesinin ardında, devlet için çok büyük tehlike arz eden çıbanın başının katledilmesine karar verilir. Başında savcı Yaşar Değer'linin bulunduğu işkenceci bir grupça, ağır işkencelerin ardından 1973 yılının, 17 Mayısı 18 Mayısa bağlayan gecesinde kurşunlanarak katledilir.
Faşist diktatörlük, Kaypakkaya yoldaşı yaralı yakaladığında parçalanmış ayakkabısıyla zorla Mirik mezrasından Gökçe Karakoluna kadar beş saat yürütülerek, Tunceli Merkez Karakoluna getirilir. Bu zoraki kar ve buzlu su içinde yürütülen İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın ayakları buz tutar. Herhangi bir tedavi yapılmadan ve önlem alınmadan Kaypakkaya yoldaş biran önce işkenceye alıp, sonuç almak için Diyarbakır da askeri hastaneye götürülür. Kar ve buzlu suda yürütülmesi nedeniyle donmuş olan ayak parmaklarının bazıları kesilir, işkence yapmak için yaraların iyileşmesi için tedavi süreci başlar.
21 Nisan 1973 yılına kadar askeri hastanede tutulan Kaypakkaya yoldaş bugünden sonrası Diyarbakır zindanına getirilir ve tek kişilik bir hücrede diğer tutsaklardan tecrit halde bir ranzaya zincire bağlanmış olarak tutulur. Askeri hastanede tutulduğu dönemde, işkenceler ve tehditler birbirini kovalar. Yani Gün Zile'linin işkenceci cellatların iddialarını alıp gerçekmiş sahiplenmesi , ve "tokyo içindeki jiletle bileğinin keserek intihar ettiği" savını öne sürmesi , tümüyle yalan ve aynı zamanda Kaypakkaya yoldaşa yönelik açıktan bir iftiranın devamıdır.
Tek kişilik hücresinde prangaya vurulmuş ve sürekli olarak denetim altında tutulan ve başka kimselerle görüşmesi yasaklanmış, tecritte tutulan birisinin, jilet elde edip tokyoya gizleyip intihar etmesine inanmak bir yerde katırın doğurmasına inanmamak gibi bir olaydır.
Demek ki Gün Zile'li Kaypakkaya yoldaşın işkenceci cellatların işkencede jiletle intihar ettiğini iddiasını doğru olarak kabul edip, bu sava sarılmasıyla uzun yılların ardında hala Kaypakkaya düşmanlığında vazgeçmediğini ve Aydınlık zihniyetini sürdürdüğünü gösteriyor.
Gün Zileli, Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki tutumu üzerine konuşmadan önce, birazcık araştırma gereği duymuş olsaydı, hiçte işkenceci cellatlarla aynı konuma düşmüş olmazdı.
Sıkıyönetim Mahkemesinde Yargılanan Devrimci Tutsaklar Kaypakkaya Yoldaşın işkencede Katledildiğini Açığa çıkarttılar
TKP-ML Hareketi davası devam ederken Kaypakkaya yoldaşın, dava arkadaşlarının açıklamaları Kaypakkaya yoldaşın neden işkencede katledildiğini ve sorumlusunun kimler olduğunu açığa sermiştir.
Nitekim Temmuz 1974 tarihli duruşmasındaki sorgusunda (aynı zamanda Diyarbakır Sıkıyönetimince de sorgulanan) Fatma Erez, mahkeme heyetinin bir sorusuna cevaben şöyle ifade verir:
" Duruşmaların başında İbrahim KAYPAKKAYA'nın savcı Yaşar DEĞERLİ tarafından öldürülüp öldürülmediğinin sorulmasına mahkeme heyeti müsaade etmediği için mahkemeye hüviyetimi bildirmedim. Ben Diyarbakır Sıkıyönetimince tutuklandığımda İbrahim KAYPAKKAYA hastanede bulunuyordu. Beni de hastanenin başka bir odasına koymuşlardı. Odalarımız yan yana idi. İbrahim kimseyle görüştürülmüyordu. Yalnız savcı Yaşar DEĞERLİ ve görevliler girebiliyordu. Bir gün savcının İbrahim KAYPAKKAYA'nın odasına geldiğini, İbrahim'in bulunduğu odadan savcının,
" Seni ben öldüreceğim, ölümün benim elimden olacaktır" diye bağırdığını, İbrahim'in ise ondan daha çok bağırarak " Ben senden ve büyüklerinden korkmuyorum, ölümden de korkmuyorum" şeklinde cevap verdiğini duydum "
Fatma Erez ve İrfan Çelik, Kaypakkaya yoldaşın katledilmesi için Savcı Yaşar Değerlinin başında bulunduğu işkenceci bir ekiple özel toplantılar yaptığı ve "seni ben öldüreceğim "dediği bunun ardında 16 Mayıs 1973 günü sivil kişilerce sorgulanmak amacıyla Kaypakkaya yoldaşın hücresinde alınarak bilinmeyen bir yere götürüldüğü, 18 yada 19 Mayıs'ta askerlerin ağzında Kaypakkaya yoldaşın öldürüldüğü haberinin yayıldığı ve böylece Kaypakkaya yoldaşın neden işkencehane'ye geri getirilmediği açığa çıkar.
Baskoylu
26-06-2022, 02:57
TKP-ML hareketi dava tutsakları Kapakkaya yoldaşın işkencede hunharca katledilmesinin açığa çıkması için ortak dilekçe verirler ve kamuoyu oluşturmaya çalışırlar. Ama bu dilekçelere yanıt verilmez, olayın üzeri kapatılmaya çalışılır.
İşte bu dilekçelerden kısa bir bölüm;
" İbrahim'in hastaneden alınıp, Diyarbakır Sıkıyönetim Cezaevi Müdürlüğü sorumluluğunda bulunan hücreler bölümünün üç no'lu hücresinde 21 Nisan 1973 tarihinden 16 Mayıs 1973 tarihine kadar bekletilmesinden ve 16 Mayıs 1973 günü bilinmeyen bir yere götürülmesinden iki gün sonra, askerî savcılığa ifade vermek üzere götürülen çeşitli suçtan gözaltında ve tutuklu bulunan kimselere askerî savcılıkta görevli erler, İbrahim KAYPAKKAYA'yı askerî savcılık binasının üst katında vücudunun kurşun yaralarıyla delik deşik bir durumda ve ölü olarak gördüklerini söylemişlerdir. Bunun üzerine Diyarbakır Sıkıyönetim Cezaevinde bulunan tutuklulardan otuz altısı, bu durumun doğru olup olmadığını öğrenmek, doğru ise bu ölüm olayı hakkında kovuşturma yapılmasını istemek ve İbrahim KAYPAKKAYA'nın öldürüldüğü haberinin, savcılık, MİT (ki aslında bu ikisini ayırt etmek yanlıştır) ve cezaevinde görevli olanlar arasında ayyuka çıkmasına rağmen hiçbir resmî açıklama yapılmamasının nedenini öğrenmek amacıyla aşağıda metnini sunacağımız ortak dilekçeyi yazıp imzalayarak Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı'na vermişlerdir. Diyarbakır Sıkıyönetim Askerî Cezaevinde «29 Mayıs 1973» tarihine ve «1900-73/84» kayıt numarasına kayıtlı bu dilekçe aynen şöyledir:
Diyarbakır – Siirt illeri Sıkıyönetim Komutanlığı'na
Diyarbakır
1) Tutuklu İbrahim KAYPAKKAYA'nın 16.5.1973 tarihinde hücresinden alınarak MİT'e götürüldüğü ve MİT'te yapılan işkencelerle öldürüldüğü.
2) Bu cinayet hadisesini Türkiye ve dünya kamuoyuna uyandıracağı tepkiden çekinilerek intihar süsü verilmek istendiği.
3) Bu cinayete ne kadar intihar süsü verilmek istenirse istensin bunun hiçbir zaman inandırıcı olmayacağı..
28.5.1973
TKP-ML-TİKKO toplu davası 9 Ekim 1973 yılında başlar. Toplu davanın 2. Mahkemesinde dava tutsakları Kaypakkaya yoldaşın işkencede katlediliğine dair "1. ORDU KOMUTANLIĞI 2. NO'LU ASKERİ MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA" bir dilekçe veriler. Bu dilekçede devrimci tutsaklar şunları dillendir.
ARKADAŞIMIZ İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN ÖLÜMÜ İLE İLGİLİ AÇIKLAMADIR ..
Ancak şu anda bu davanın savcılık görevini yapan kişi, ikinci kere savcılık sorgusuna çağırdığı bazı arkadaşlara, birbirini tutmayan beyanları ile ve iddianamenin bazı bölümlerinde bir iki cümle ile, İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın tutuklu iken intihar ettiğini belirtmiştir. Ne var ki, gerek Diyarbakır'da bu davanın savcılık makamını işgal eden kişi tarafından cezaevinde ve MİT'te sorguya çekilen ve bir kısmı halen burada sanık olan kişilerin cezaevinde ve MİT'te karşılaştıkları olaylar, gerek savcı Yaşar DEĞERLİ'nin İstanbul'da ikinci kere sorguya çektiği arkadaşlarla aralarında geçen konuşmalar ve gerekse iddia makamını işgal eden bu kişinin görevi sırasında hakim sınıflara en büyük sadakatini gösteren aşırı gayretkeşlikleri, İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın
I – Kendisinin intihar etmediğini, öldürüldüğünü
II – Öldürme olayının askerî savcı Yaşar DEĞERLİ'nin başında bulunduğu bir ekip tarafından önce işkence edilerek sonra da kurşunlanarak yerine getirildiğini ortaya çıkarmıştır.
6. Kasım. 1973"
Yine tüm bu dilekçelere ve bazı milletvekillerinin çağrısına karşın Kaypakkaya yoldaşın işkencede katledilmesine dair devletin yanıtı sessiz kalmak yada unutturmak olur. Ama dava tutsakları olayın açığa çıkarılması için olayı güncel tutmaya ve mahkemeyi zorlamaya devam eder. 6 kasım 1974 yılında verilen toplu dilekçede gerekenler birkez daha ortaya konarak Kaypakkaya yoldaşın işkencede intihar etmediği-etmeyeceğini ortaya koyarak katledildiği ortaya koyar.
İşte dilekçede bir bölüm:
İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş, III. Enternasyonal'in Leninist çizgisinin izleyicisi TKP'nin kurucusu ve önderi Mustafa SUPHİ yoldaştan sonra halkımızın yetiştirdiği ikinci büyük militan Komünist önderdir. Ve o (…) çağımızın Leninizm'i olan Mao Zedung Düşüncesi'ne sıkı sıkıya bağlı TKP (M-L)'nin önderidir.
(…
O, bir komünistin intihar etmesinin korkaklık, proletaryanın davasına ihanet olduğu bilincinde olan ve bunu yoldaşlarına öğreten bir önderdir.
İntihar, ABD emperyalizminin, onların kompradorlarının ve toprak ağaları kliğinin temsilcisi savcı Yaşar DEĞERLİ'nin iddia ettiği gibi komünistlerin değil, faşist köpekler, işbirlikçiler ve halk düşmanları gibi korkakların halkımızın devrimci mücadelesinin zafere yaklaştığı günlerde seçecekleri bir tercih olacaktır. Stalin yoldaşın önderliğindeki Sovyet Kızıl Ordusu'nun Berlin'e girdiği gün gelmiş geçmiş en büyük faşist köpek Adolf HİTLER'di beynine kurşun sıkan!…
İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş Nazi işkence odalarının tavanına kanıyla «unutma ki sen bir komünistsin» diye yazarak falakaya her yatırılışında o yazıyı okuyup faşist cellatlara karşı direnen Dimitrov'ların, Naziler tarafından kurşuna dizilirken, Alman askerlerine «Ben sizin kurtuluşunuz için mücadele ettim, siz kurtuluşunuzu öldürüyorsunuz» diye bağıran Fransız Komünisti George POLIT[Z]ER'lerin, Nazi kurşunlarına karşı korkusuzca göğüs geren Ernest THELLMANN'ların ve ölümü "Yaşasın Ho Şi MİNH" diyerek göğüsleyen Vietnam kahramanlarının her türlü şart altında son nefeslerine dek sürdürdükleri mücadelelerinin izleyicisidir.
Canını proletaryanın ve halkların kurtuluşuna adamış komünistler, faşist zulüm ve baskılardan korkarak intihar etmezler. İntihar tercihini seçecek olanlar, bizzat halkın devrimci mücadelesinden korktukları için zulmeden faşist köpeklerdir!
İşte bütün bu somut gerçeklerden ötürüdür ki, önderimiz İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş intihar etmez ve etmemiştir. ÖLDÜRÜLMÜŞTÜR! (…)
[İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın ölümü, Türkiye Komünist hareketi için şüphesiz ki büyük bir kayıptır. Ama O'nun öldürülüşü hiç bir zaman TKP (M-L)'nin ve onun önderlik ettiği halkımızın mücadelesini durduramaz. Aksine, sınıf kiniyle dolu olan bizlerin, Türkiye Komünistlerinin mücadelesini daha kararlı, daha şiddetli bir şekilde sürdürmesini sağlayacaktır.
Önderimiz İbrahim KAYPAKKAYA'nın doğru çizgisi artık kitlelere mal olmuştur. Ve bu, devrim ateşinin potasıyla yoğrulacak daha nice İbrahim KAYPAKKAYA'ların doğuşunun mayası olacaktır.]"
[İmzası bulunanlar]
Tutuklu Sanıklar:"
Tüm bu veriler Kaypakkaya yoldaşın işkencede Yaşar Değerli ve Şükrü Olcay'ın önderliğinde işkenceci cellatlarca katledildiğini söz götürmezce ortaya koyuyor. Bu gerçekleri Gün Zile'linin görüp anlamaması Kaypakkaya düşmanlığından bir türlü kurtulamadığını gösteriyor.
Gün Zile'nin çarpıtma ve işkenceci cellatların yalan yüklü açıklamalarına sarılması, Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki tutumu asla gölgeleyemez. Kaypakkaya yoldaş işkencede başından itibaren " parçalasanızda konuşmayacağım " kızıl direniş hattında işkencede bayraklaştıran ve direniş bayrağının üzerine "işkencede ser ver sır vermeme"yi yazan komünist önder olmuştur . Nitekim Kaypakkaya yoldaşa yapılan ağır işkenceler onun komünist kızıl direnişi duvarına çarparak geri tepmiştir. İşkenceciler Kaypakkaya yoldaşla onlarca kişiyle yüzleştirirler ama Kaypakkaya yoldaş bu yüzleştirilen kişilerden hiç birisini tanımadığını söyler. Zayıflık gösterip üzerine ifade veren kişilere işkence yapıldığını ve zoraki önlerine konan ifadeleri kabul ettiklerini ifade ederek, işkencecilerin hangi yöntemle sonuç almaya çalıştıklarını, işkencecilerin yüzüne haykıran bir çizgide yürüyerek, Türkiye topraklarında işkencede direniş tohumunu saçan komünist önder olarak dienişçilere yol göstermeye devam ediyor.
Gün Zileli, 1977 yılında PDA-Aydınlık, Halkın Yolu, Halkın Kurtuluşu Arasında Süren "Proleter Devrimcilerin Birliği" Görüşmesinde"Kaypakkaya Yoldaşa Kurulan Öldürme Komplosunu Savunmuştur
Gün Zileli bir yandan Kaypakkaya yoldaşa dair işkencede "intihar etti " diyerek işkenceci katillerin yalan ve demagojisine sarılırken öte yandan Aydınlığın yalan, dedikodu, kişileri karalama ve itibarsızlaştırma gibi yöntemlerini savunmaktan kurtulamadığını görüyoruz. Dahası bu türden kirli ve kara propaganda yöntemine başvuranlar Aydınlık-PDA karşı-devrimci elebaşılarıdır. Bunların içinde yer alanlardan biriside Gün Zilelidir. Onlar yıllardır Kaypakkaya yoldaşa adice saldırdılar, karaladılar halen de bunu yapmaya devam ediyorlar. Ancak bu saldırıları şimdiye kadar sadece kendilerini teşhir etmeye yaradı, bundan sonra da böyle olacak. Çünkü İbrahim Kaypakkaya yoldaş işçi ve emekçi halklarımızın kalbinde yer etmiştir. Onun doğru fikirleri proletaryaya, emekçi halklarımıza yol gösteriyor, gösterecek. Hiç bir döneğin, karşı-devrimci ele başının saldırısı ve attığı çamur bu gerçeği karartamaz.
Gün Zile'linin de içinde yer aldığı PDA-Aydınlık'ın karşı-devrimci elebaşıların yıllardır örtbas etmeye çalıştıkları bir özellikleri daha vardı, Oda Aydınlık-PDA hareketinin komploculukları. Aydınlık oportünistlerinin emekçi halklarımıza azgınca saldırdıkları 12 Mart döneminde İbrahim Kaypakkaya yoldaşı öldürmeye planlayan adi komplocudurlar.
Karşı-devrimci elebaşılar en küçük bir direnç göstermeden 12 Mart faşizmine teslim olduktan, bildiklerini bırakalım tahmin ettiklerini anlattıktan sonra tüm yaptıklarını unutarak kendilerini temize çıkartmaya çalışıyorlar. Bunlar faşizme karşı direnmeye cesaret edememişlerdir ama, fikirleri karşısında ezildikleri Kaypakkaya yoldaşı, faşistlerin yapmak istediği gibi, katletmenin planlarını kurmuşlardır. Halil Berktay adlı bir zatın bu planları' içeren mektubu TİİKP davasında da okunmuştur. Bu mektup esas hakkındaki mütalaada da yer almaktadır. Bu mektubun ilgili bölümünü yayınlıyoruz.
" Musa (Muzaffer Oruçoğlu) Seyit ( İbrahim Kaypakkaya ) bayrak açmalar, Tayland Kararına kadroların önünde uydurma revizyonist, örtbas etmek için uydurulmuş diye aşağılıyor. Rüstem (Bora Gözen) aleyhinde dedikodulara giriliyor. Hareketin merkezi yöneticisi için şerefsiz ve revizyonist tabirini kullanıyor. daha vahimi şöyle ifşaat yayıyor. ÖÖ (Ömer özer Turgut) Almanya sorumlusudur. Bunlar ve Rüstem (Bora Gözen) revizyonist D.P.'nin (Doğu Perinçek'in) revizyonist baş yardakçılarıdır. Bu ifşaat epeyi yayılıyor. Komiği şu iddiada bulunuyor: Almanya'yı da parçalayacağız" Hasan Yalçın ve Gün Zile'li bizden. Filistin tüm bizde. Herif tam bir megalomanik hezeyan sarmaş anlaşılan. Bunlara maalesef Ali Mercan, Ali Taşyapan da katılmış durumda. Eşyalar, teksir, daktilo, iki dürbün, 1300 TL.ya alınan bir tabancaya el koyuyorlar. 1500 TL alınan bir Brovning 765 Rüstem'de kalıyor. Malatya bölgesindeki üç partili mahalli kadro tamamen. Bizden. Bu heriflerin pozlarından nefret etmiş durumdalar. Kabil nerede belli değil…
Rüstem ile kararlaştırdığımız tedbirleri a) RÜSTEM ORAYA VARINCA HİÇBİR SEY OLMAMIŞ GİBİ MERKEZİN FİKİR VE ELEŞTİRİLERİNİ DİNLEMEK İÇİN KENDİLERİNİ ÇAĞIRDIĞINI SÖYLEYECEK. ALLEM KALLEM EDİP BUNLARI ANKARA'YA YOLLAMAYI BAŞARACAK, BİZ ONLARI ANKARA'DAN BURAYA KILAVUZ İLE GETİRECEĞİZ. BURADA TEVKÎF EDİP GEREKENİ YAPACAĞIZ. Burada tevkif ettikten üç- dört gün sonra Rüstem'e bir iki sağlam kadro salacağız, oraları baştan inşa edeceğiz». ANKARA'YA GELİPTE ORADA SU KOYARLARSA HULUSİ BEY (NURİ ÇOLAKOĞLU) ORADA TEVKİF EDİP MİNİBÜSÜ İSTEYECEK SİLAHLI ADAMLARLA YOLLAYIP BURAYA ALDIRACAĞIZ e) HULUSU'YE MEKTUP YAZIP BÖYLE BÖYLE DEDİM DERHAL HAPSE HABER SAL DEDİM TECRİT İÇİN GEREKLİ BÜTÜN TEDBİRLERİ AL DEDİM. Kadro okulunu teyit ettim, Halit'i ve buradan yolladığımız Rüstemin geleceğini ilettim. d) Tahsini Sabahat'e yolladım geleceğini ilettim. e) Tahsin ile ilgili talimata ilettim (Necati Serhat Hürkan) f) Seyyar'ı (Caner Öztaş) hemen harekata hazır hale getirdim, g) Almanya'ya haber salmak lazım . Derhal Filistine de haber iletsinler. Ben yazma istersem ben yollayayım. h) Muhip ve Kemal ile şahsen konuşup böyle böyle dedim. KEMAL (ERCAN ENÇ) İDAM EDİLMESİ GEREKTİĞİNİ BELİRTTİĞİ ŞAHSEN BU FİKRE ÇOK SEMPATİ DUYUYORUM»
Baskoylu
26-06-2022, 02:58
TÜRKİYE İHTİLALCİ İŞÇİ-KÖYLÜ PARTİSİ, ESAS HAKKINDA MÜTALA. S.1149
Bilindiği gibi o sıralar karşı-devrimci elebaşı D.Perinçek Söke'de, mağarada kalmakla, halk savaşı palavrası atmakla, Şehirlerin kirli havasıyla daralan ciğerlerine dağ havası çekmekle, lafın kısası silahlı mücadele, toprak devrimi adına şarlatanlık yapmakla meşguldür. Sayfiyedeyken bir ara" Kaypakkaya meselesini de halletmeyi" tasarladılar.
Yine bu mektubun yazıldığı sırada karşı-devrimci elebaşılar Kaypakkaya yoldaşı- Ankara'da bir evde tuzağa düşürüp, elini ayağını bağlayarak zorla Söke'ye nakletmeyi planlamışlardır..
Karşı-devrimci elebaşıların Ankara'da bir evde Kaypakkaya yoldaşı tuzağa düşürmeye memur ettikleri kişilerden biri daha sonrasında Harekete saflarında yer alan proleter devrimci irfan Çeliktir. Bu işe memur edilen diğerleri ise Nuri Çolakoğlu, Erkan Yücel ve polis ajanı Halis Özkan'dır, Bu komplo, daha sonra proleter devrimci saflarda yer alan yoldaşın -İrfan Çelik- bu aşağılık işe alet olmayacağının anlaşılması üzerine, daha girişilmeden iflas etmiştir.
1977 yılında Aydınlık oportünizminin iki elebaşısı-bunlardan birisi Gün Zilelidir- Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu ile yaptıkları proleter devrimcilerin birlik görüşmelerinde gözlemci olarak bulunan Halkın Birliği temsilcisiyle giriştikleri bir polemikte bu karşı-devrimci komployu savunmuşlar, haklı olduğunu iddia etmişlerdir, Bu, toplantı zabıtlarında da yer almaktadır.
Gün Zileli dün Kaypakkaya yoldaşa yönelik komployu savunurken bugün bu konu üzerine konuşmayarak, kapatmaya çalışarak, Kaypakkaya yoldaşın itibarsızlaştırma yaklaşıma devam ederken Aydınlık-PDA karşı-devrimci akım korunmaya çalışılıyor.
Haliyle Gün Zileli bu tutumuyla geçmişiyle devrimci bir hesaplaşma içine girmediğini gösteriyor. Buradan hareketle Gün Zile'linin Kaypakkaya yoldaşla ilgili söylemlerinin samimiyetten uzak ve gerçekleri teslim etmekten azade durarak Aydınlık-PDA revizyonizmin son sığınağı şüphe yayma tutumunun değişik versiyonu olduğunu söylemek hiçte yanlış bir durum olmayacaktır.
Gün Zileli Gerçekleri Çarpıtma Tutumuna Garbis Altınoğlu Değerlendirmesinde de Devam Ediyor
İ.Kaypakkaya yoldaşı küçümseyen tutumunu düşman cephaneliğinden alınmış savlarla sürdüren Gün Zileli Vu aynı tutumunu Garbis Altınoğlu'na dairde sürdürüyor.
Zileli Garbis Altınoğlunun ölümü üzerine sitesinde şunları yazıyor:
"Garbis Altınoğlu (1946-2019)
Hindistan'daki Maocu Çaru Mazumdar çizgisini savunarak Aydınlık hareketinden ayrıldı.
Kurduğu küçük bir Çaru Mazumdarcı grupta yer alan devrimci gençlerden Adil Ovalıoğlu'nun grup içi bir komployla öldürülmesinden dolayı suçlandı ve yargılandı.
İbrahim Kaypakkaya'nın kurucusu olduğu TKP-ML ile benzer görüşlere sahip olduğu halde bu örgüte hiçbir zaman katılmadı ve daha sonra MLKP adlı örgütün kurucusu ve yöneticisi oldu. Daha sonra bu örgütten de ayrıldı.
12 Eylül döneminde çok ağır polis işkencesine uğradı ve işkenceye karşı gösterdiği büyük direnişle tanındı.
Ömrü boyunca koyu Stalinci çizgide ısrar etti ve bu konuda yazılar yazıp çeviriler yaptı.
Türkiye'deki baskıcı AKP iktidarına karşı diktatörlük karşıtı güçlerin ortak bir cephede birleşmesi yönünde çaba gösterdi.
Ömrünün büyük bölümünü Avrupa'da siyasi sığınmacı olarak yaşadı.
Geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle Belçika'da hayatını kaybetti."
Gün Zileli bu kısa yazısında dikkat edilirse eski görüşlerini ve özelliklede Adil Ovaloğlu'nun öldürülmesi konusunu ; "bu davada suçlandı ve yargılan"dı diyerek daha çok öne çıkartarak, Garbis yoldaş hakkında şaibe yaratmaya çalışıyor. Konuya ilişkin olarak Aydınlık-PDA revizyonizmi yıllar öncesinden gündeme getirmiş ve Garbis yoldaş hakkında kirli propagandasına çeşni olarak kullanmaya çalışmıştı.
Gün Zileli Ulaş Boz'un http://Vengma.net'te, Gün Zileli ile işkence konusundaki röportajı 22 Ekim 2019'de yapmış olduğu röportajda şunları okuyoruz:
"UB: Adil Ovalıoğlu cinayeti üzerine Garbis her şeyden habersiz gibi davranmış, siz de inanmışsınız. Sonra şöyle yazmışsınız: " Nerden bilebilirdim ki, cinayetin onun talimatıyla işlendiğini ? Garbis daha sonra bu cinayet dolayısıyla yargılandı. Bu olayı hiç unutmam." Şöyle sorayım: Cinayetin Garbis Altınoğlu'nun talimatıyla işlendiğine dair elinizde ne gibi deliller var ki? Kendisinin bu olayda daha sonra yargılandığını da söylüyorsunuz, peki kendisi yargılama esnasında bunu itiraf etti mi?
GZ: Benim bir kanıtım yok ama bu küçük grubun oluşumunu biliyorum. Liderleri Garbis'ti. Olayın içinde doğrudan yer alanların Garbis'in onayı olmadan böyle bir işe kalkışmaları imkânsız. Tamamen katı merkeziyetçi anlayışta sekter bir grupta böylesine bir özerklik ya da inisiyatif düşünülemez bile. Garbis bunu hiçbir zaman doğrudan kabul etmedi. Fakat 1970'li yıllarda Halkın Birliği'nde yazdığı bir yazıda, bu olayı ele alıyor ve bence dolaylı ikrar anlamına gelecek şekilde, bu tür durumlarda arkadaşlarıyla böyle devranılacağına dair aralarında bir anlayış birliği olduğunu söylüyor. Daha ne olsun. Ben onun yerinde olsam, bu kadar ketum davranacağıma özeleştirel bir tutumla (Ümit Necef'in yaptığı gibi) cinayeti kabul eder ve gelecek kuşaklara da örnek olurdum."
Nitekim komünist hareketi ve Garbis yoldaşı töhmet altında bırakan yalan ve çarpıtmalarla bezenmiş şüphe yayıcı ve komünist hareketi ve önderleri kötüleyen bu iddialara Halkın Birliği'nin 31. sayısında yanıt vermişti. Bu yanıtta, Garbis yoldaş "sandık cinayeti " olarak bilinen Adil Ovaoğlu'nun komplocu bir şekilde öldürülmesini mahkum etmiş ve bu olayda kendisinide aynı küçük burjuva anlayışları savunması babında hatalı olduğunu dillendirerek özeleştiri yapmıştı. Yani hareketimiz ve Garbis yoldaş Robert kolejlileri olarak bilinen küçük grup döneminde arkadaşlarının yapmış oldukları Adil Ovaoğlu'nu öldürülmesi olayını sağa sola çekiştirilmeyecek biçimde açık bir devrimci tutumla mahkum etmiş ve kendi hastasını da gizlememiştir.
Tüm bunlar bilindiği halde Gün Zile'linin Garbis Altınoğlu karşısında silik ve ezik kalmasını, özeleştirisini yapıp mahkum ettiği hatasını sanki özeleştiri yaparak mahkum etmemiş gibi öne çıkararak, değerlendirme yapmada ısrarcı olarak , hatta açıktan devrim ve sosyalizm saldıran ünlü döneklerden birisi olan Ümit Necef'in yaptığı gibi- yani itirafçı ve döneklik HB.- yapmalıydı" demesi Onun nelerden medet ummaya çalıştığını gösteriyor. Gün Zileli Garbis yoldaş hakkında da hem Adil Ovaloğlu'nun öldürülmesinin suçlusu olarak göstererek, Garbis'in emekçi ve devrimciler üzerindeki devrimci etkisi kırmaya çalışılıyor hemde Garbisin "işkencede hayranlık uyandıracak bir direniş sergiledi " diyerek garbisi olumlamaya çalışıyor.
Yine Gün Zile'li " İbrahim Kaypakkaya'nın kurucusu olduğu TKP-ML ile benzer görüşlere sahip olduğu halde bu örgüte hiçbir zaman katılmadı " diyerek aslında daha önceden Garbis Altınoğlunun 1974 yılında özeleştirisi yaparak TKP-ML Hareketine katıldığını bilmesi gereken kişilerden birisi olmasına karşın, bilmezlik içinde hareket etmesi söylemlerinde inandırcılığını yitirmiştir . Aydınlık-PDA'nın MK'si üyesi olan Gün Zileli, Garbis Altınoğlu ilgili PDA-Aydınlık hem ihbarcılık yapıp açıktan faşizmin hedefi altına getiren kara propaganda yapma, hemde iki farklı ifade verdiği birisini gizlediği yönlü şaibeli açıklamaları yapan Aydınlık-Halkın Sesi gazetelerinin sorumlularından birisiydi. Haliyle Garbisin 1974'ten sonrası TKP-ML Hareketine katıldığını biliyor ve bunu bildiği halde Garbisin TKP-ML Hareketinin yönetici kadrolarından biri olduğunu bilmiyor görünmesi, Gün Zile'linin hafıza kaybına uğramadıysa, oportünizmden hareket düşmanlığında kurtulmadığını ele veriyordu.
Sonuç:
Tüm bu veriler bize Gün Zile'linin devrimcileri ve devrimci hareketi kötüleyen ve çift standartçı değerlendirmelerden kopamayan yalan ve tahrifatla gerçekleri ters yüz etme çabasından vazgeçmediğini, gerçekleri ortaya koymakta nasıl zorlandığını daha da önemlisi kulaktan dolma bilgileri temel alarak oldukça önemli olaylara ciddiyetten uzak basit bir mantıkla PDA-Aydınlık mantığında bir türlü kurtulamayarak yaklaştığını ortaya koyuyor . Gün Zile'li başkalarına üstten bakan öğretmen edası yerine birazcık mütevazi ve kendisiyle barışık, güçlü bir iç hesaplaşması temelinde empati kurarak olgulara bakmış olsaydı, İ.Kaypakkaya ve Garbis Altınoğlu yoldaşlara hala Aydınlık gözüyle bakmış olmazdı.