Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Genel Forumlar > Politika

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 06-06-2022, 05:02
Baskoylu Baskoylu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Sep 2012
Mesajlar: 1.282
Standart İşkence İnsanlık Suçudur!

İŞKENCE İNSANLIK SUÇUDUR!


26 Haziran İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü.

Birleşmiş Milletler uzun yıllar süren hazırlık çalışmaları ve tartışmalar sonucunda 1984 yılında "İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme"yi kabul etmiştir. Sözleşme, yeterli sayıda devlet tarafından imzalanmasından sonra 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe girdi. Bu tarihten on yıl sonra 1997 yılında BM Genel Kurulu, sözleşmenin taşıdığı önem nedeniyle 26 Haziran'ı işkence görenlerle dayanışma günü olarak ilan etmiştir.

Sözleşme, işkenceyi mutlak olarak yasaklar. Bu yasak uluslararası hukukta bir "emredici kural"dır, bu nedenle de hiçbir istisnası olamaz, taraf devletler tarafından hiçbir çekince konulamaz. Bu kural, Türkiye'nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi tarafından 11 Temmuz 2002 tarihinde kabul edilen "İnsan Hakları ve Terörle Mücadele Rehberi"nin IV. Maddesinde şöyle kayda geçmiştir:

"İşkence veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da ceza, her koşulda ve özellikle de gözaltında, sorgulama sırasında ve kişinin terör eylemleri ile suçlanması ya da bu suçtan ceza almış olması durumunda dahi, mahkûmiyet kararına neden olan suçun doğası ne olursa olsun mutlak olarak yasaktır."

İşkence ve kötü muameleye tabi tutulmama hakkı, tüm insanlığın, dolayısıyla uluslararası toplumun ortak hakkıdır. Çünkü bu hak, bir yandan kişinin onurunu, ruh ve vücut bütünlüğünü koruduğu için tek tek bireyleri ama aynı zamanda insanlığın ortak değeri olarak tüm insanlığı ve onurunu korumaktadır.

Fakat ne yazık ki, işkence, günümüzde dünyanın pek çok ülkesinde devletler tarafından insanlık dışı bir cezalandırma, yıldırma/sindirme aracı olarak kullanılmaktadır.

Bu bakımdan işkencenin önlenmesi yönünde sürdürülen çalışmaların yanı sıra işkence görenlere destek olmak, onların fiziksel ve ruhsal olarak tedavi ve rehabilitasyonlarına yardımcı olmak da ayrıca önemli hale gelmiştir. Özellikle, "İşkenceye Karşı Sözleşme"nin yürürlüğe girmesinden sonra işkence görenlere yönelik tedavi ve rehabilitasyon çalışmaları ivme ve yaygınlık kazanmıştır. Bugün dünyanın hemen her yerinde işkence görenlere yardım eli uzatan 200'den fazla tedavi merkezi bulunmaktadır.

Uluslararası insan hakları örgütlerinin hazırladığı raporlar, işkencenin sadece askeri diktatörlüklerde ve otoriter rejimlerde değil, demokratik olma iddiasındaki ülkelerde de uygulandığını ortaya koymaktadır. Özellikle, 11 Eylül 2001 sonrası yaşanan süreçte "teröre karşı güvenliği sağlama" gerekçesiyle işkenceyi meşrulaştıran ve işkencecileri koruyan tutum ve politikalar olağan hale getirilmiştir. İşkenceyi meşrulaştırmaya yönelik bu çabaların bir sonucu olarak, ulusal ve uluslararası pek çok araştırmanın/çalışmanın da gösterdiği gibi, işkencenin toplumların zihniyet dünyasında "teröre karşı mücadele" gerekçesi ile kabul edilebilir hale gelmesi, özelliklede savaş, işgal ve iç çatışmalar sırasında tarafların birbirini sindirmek ve/veya yok etmek amacıyla ilk başvurdukları araç olması, bu bağlamda komşumuz Suriye'de sürmekte olan iç savaş koşullarında işkencenin kitlesel bir boyut kazanması kaygı vericidir.

Yanı sıra işkencecilerin otoritelerce cezasız bırakılması, işkenceyi mümkün kılacak yasal düzenlemelerin yapılması, işkence yöntemlerini geliştirmek üzere bilim ve teknolojiden, bilhassa da tıbbın ve psikiyatrinin olanaklarından yararlanılması, işkence eğitiminin yanı sıra işkence aletlerinin üretim ve ticaretinin legal bir sektör haline getirilmesi kaygıları daha da arttırmaktadır.

Türkiye İşkenceye Karşı Sözleşme'yi 1988 yılında kabul etmiş, Anayasa'da ve Ceza Kanunu'nda işkenceyi yasaklamıştır. Buna rağmen işkence, hâlâ kamu görevlileri tarafından sistematik bir uygulama olarak varlığını sürdürüyor.

Ancak, son yılların ayırt edici özelliğifiziksel işkence yöntemlerine daha çok sokakta, polis araçlarında, toplantı ve gösterilere müdahale sırasında yani "resmi gözaltı" yerleri dışında başvurulmasıdır. Özellikle güvenlik güçlerinin toplantı ve gösterilere biber gazı, basınçlı su ve plastik mermi kullanarak vahşi müdahalesi, yakalama ve gözaltı işlemleri sırasında başvurdukları linç düzeyinde kaba dayak uygulamaları işkence kavramına yeni bir boyut kazandırmıştır.

Bununla birlikte ihtiyaç duyuldukça "resmi gözaltı" yerlerinde de işkence yapılmakta ve daha ziyade ruhsal etkileri olan yöntemler uygulanmaktadır. Kısacası son yıllarda işkence, bilgi alma ihtiyacından çok korku veya gözdağı vermek, cezalandırmak ya da otoriteyi tesis etmek amacıyla uygulanmaktadır.

Son yılarda önce Kürt Sorunu ile ilgili toplantı ve gösterilerde lokal olarak, daha sonra Gezi Parkı Protestoları ile birlikte tüm ülke sathında yaşanan toplantı ve gösterilere yönelik orantısızlığının çok ötesinde kayıt dışı ve linççi nitelikteki bir polis şiddeti söz konusudur. Polisin bir adli işlem yapma amacı dışında sırf cezalandırmak ve intikam almak amacıyla başvurduğu bu şiddet, öyle yetkililerin iddia ettiği gibi PVSK kapsamında başvurulan zor kullanma yetkisiyle açıklanamaz. Aksine işkence yasağı ihlalidir.

Nitekim, Birleşmiş Milletler (BM) Kolluk Kuvvetlerinin Davranış Kuralları, BM Kolluk Kuvvetlerinin Güç ve Ateşli Silah Kullanımına İlişkin Temel İlkeleri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin Avrupa Polis Etiği Kurallarına dair Üye Devletlere Yönelik (2001)10 Sayılı Tavsiye Kararı gereği kolluğun güç kullanımı yasaya dayalı, zorunlu ve orantılı olmalıdır. Bu standartlara uymayan her türlü güç kullanımı ise işkence yasağı ile ifade ve toplanma özgürlüğü başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklere müdahale niteliğinde değerlendirilmektedir.

Son olarak BM Genel Kurulu'nun 14 Şubat 2014 tarihinde aldığı bir kararda (A/REC/68/156) "Genel Kurul, dünyanın tüm bölgelerinde, barışçıl toplanma hakkını ve ifade özgürlüğünü kullanan insanlara yönelik eylemlerin işkence ve diğer zalimane, insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye dönüşmesinden son derece kaygı duymaktadır" denilmektedir.

Polis şiddetinin bir başka yönü ise toplantı ve gösterilere müdahaleler sırasında son derece kontrolsüz ve yoğun biçimde kimyasal gaz kullanılmasıdır. AİHM, kendisine yapılan pek çok başvuruda "kontrol altındaki kişi ve gruplara" yönelik olarak yaygın uygulanan "göz yaşartıcı gaz" kullanımını AİHS' nin işkence ve diğer kötü muamele yasağını düzenleyen üçüncü maddesinin ihlali olarak değerlendirmiş ve Türkiye'yi mahkûm etmiştir. AİHM, 1 Mayıs'ta polis tarafından göstericilere yönelik olarak gaz kullanılmış olmasıyla ilgili vermiş olduğu 27 Kasım 2012 tarihli DİSK ve KESK v. Türkiye (No. 38676/08) kararında; gaz bombası kullanımının gerekli veya orantılı olarak değerlendirilemeyeceğine karar vermiş; gaz kullanımı konusunda daha önceki kararlarına atıfta bulunmuş ve gaz bombası kullanımının açabileceği ciddi sağlık sorunları konusuna ve bu konudaki kararlarına dikkat çekmiştir. Yine Mahkeme, Ali Güneş v. Türkiye (No. 9829/07), Abdullah Yaşa ve Diğerleri v. Türkiye (No. 44827/08) kararlarında, kolluk güçlerinin aşırı ve orantısız güç kullanımını eleştirerek, bireylere karşı gaz bombası kullanımının birçok ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini ifade etmiş ve bu gazların kullanılması hakkında mevzuata ve uygulamaya yönelik endişesini ifade etmiştir.

AİHM, barışçıl nitelikte olmayan ve yasaya uygun olarak düzenlenmeyen gösteriler de dahi polisin müdahalesinin amaçla uygun ve orantılı olması gerektiğini, bu bağlamda gaz kapsülünün göstericileri hedef alarak fırlatılmasının işkence yasağının ihlali olacağını belirmektedir.

Buna rağmen Türkiye'de toplumsal olaylara müdahalede sıklıkla başvurulan göz yaşartıcı kimyasalların kullanımına dair herhangi bir yasal düzenleme yoktur. Oysa gazın nasıl kullanılacağı açık ve katı kurallara bağlanmalı, takdir marjı çok dar olmalıdır. Ayrıca güvenlik güçlerine eğitim de verilmemekte, gaz kullanımı tamamen keyfi bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Bugüne kadar gazın keyfi kullanımı nedeniyle yaptırım uygulanmış hiçbir kamu görevlisi veya kolluk amiri yoktur.

Son dönemlerde öne çıkan bir başka uygulama ise gözaltında ya da cezaevinde zor kullanılarak ve kişinin rızası olmadan "Savcılık talimatı ile" kan ve tükürük örnekleri alınması ile çıplak arama dayatmalarıdır. AİHS'ne, AİHM içtihatlarına, tıbbi etik kurallarına ve iç hukuk metinlerine rağmen başvurulan bu tür uygulamalar işkence yasağının açıkça ihlalidir.

Yine son dönemlerde cezaevlerinde gerçekleştirilen, bilhassa da çocuk mahpuslara yönelik işkence ve kötü muamele, tecavüz uygulamalarında da belirgin bir artış görülmektedir. Her şeyden önce cezaevlerinin genel koşulları (barınma, havalandırma, hijyen, sağlık, iletişim, vb koşullar) ve cezaevleri kapasitesinin yüzde yüz doluluk oranına yaklaşması nedeniyle ortaya çıkan mekansal sıkışıklık tüm tutuklu ve hükümlüler üzerinde toplu işkence etkisi yaratmaktadır. Bununla birlikte özelikle cezaevine giriş sırasında yapılan çıplak aramalar, süngerli oda uygulamaları ve kamerasız kör bölgelerde gerçekleştirilen şiddet, cezaevlerindeki arama ve denetimlerde, avukat ve aile görüşmesine gidiş ve gelişlerde, hastane sevkleri ya da mahkemelere götürülüp getirilirken uygulanan şiddet ve tabi ki izolasyon cezaevlerinde öne çıkan işkence ve kötü muamele uygulamaları olmaktadır.

Özellikle disiplin cezaları nedeniyle ve ağırlaştırılmış müebbet cezası almış mahpuslara uygulanan izolasyon ise çok ağır tahribatlara yol açarak kişilerin ruhsal bütünlüğünü bozmaktadır. Mahpusların onurlarını korumak için yaptıkları itirazlar ise disiplin cezaları almalarına dolayısıyla yaşadıkları işkence ortamının uzamasına yol açmaktadır.

Keza cezaevlerinde ağır hasta tutuklu ve hükümlülerin durumu başlı başına bir işkence uygulaması haline gelmiştir.Askeri ceza ve disiplin evleri de yoğun işkence ve kötü muamele iddialarına karşın hala her türlü denetimden uzaktır.

Ülkedeki işkence gerçeğine veriler üzerinden baktığımızda görünen tablo kaygıları daha da arttırmaktadır:

· 2013 yılında Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın (TİHV) Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezlerine işkence gördüğü gerekçesiyle 869 kişi başvuru yaparken bunlardan 537'si aynı yıl içinde işkence gördüğünü belirtmiştir. 2014 yılının ilk beş ayında ise 384 kişi işkence gördüğü gerekçesiyle başvuru yaparken bunlardan 143'ü 2014 yılı içinde işkence gördüğünü belirtmiştir.

· 2014 yılının ilk 5 ayında gözaltında 3 şüpheli ölüm gerçekleşmiştir.

· TİHV Dokümantasyon Merkezi'nin verilerine göre 2013 yılında gözaltında, cezaevlerinde veya toplantı ve gösteri özgürlüğünün kullanımı esnasında kolluk kuvvetlerinin şiddetine maruz kalan kişi sayısı 5848'dir. 2014 yılının ilk 5 ayı itibariyle bu sayı 1120'dir.

· İnsan Hakları Derneği'nin (İHD) verilerine göre ise 2013/2014 yıllarında 11977 kişi, işkence ve kötü muamele, onur kırıcı ve küçük düşürücü davranış ve cezalandırmaya maruz kalmıştır.

· Asker Hakları web sitesinin 2012-2013 dönemi raporuna göre söz konusu dönemde siteye şikâyette bulunan toplam 653 asker kişinin yarısı (yaklaşık 326 kişi) dayak, hakaret ve tehdit içerikli işkence ve kötü muamele kapsamında şikâyette bulunmuştur.

İşkencenin ülkemizde bu boyutta olmasının temel nedeni işkence yasağının mutlak niteliği ile bağdaşmayan çok ciddi bir cezasızlık kültürünün varlığıdır. Bu kültürün güçlenmesinde ve yaygınlaşmasında birincil etken siyasal otoritelerin zihniyet ve yaklaşımları, başka bir deyişle cezasızlığın bir devlet politikası olmasıdır. 12 Eylül 1980 askeri darbe döneminden itibaren yapılan işkencelerin etkili bir şekilde soruşturulmaması, soruşturmaların zamanaşımı nedeniyle kapatılması, kovuşturma aşamasına gelen olaylarda ise etkili yargılama yapılmaması cezasızlığın sürdürüldüğünü açık bir şekilde göstermektedir.

İşkenceye sıfır tolerans söylemi ile iktidara gelen Başbakan'ın bu söylemini unutarak, yıllardır bilhassa da Gezi Parkı Protestolarından bu yana daha yüksek sesle ve alenen işkence boyutuna varan polis şiddetini koruyan, hatta teşvik eden bir söylem içinde olması oldukça kaygı vericidir. "Polisimi yedirtmem" söylemi cezasızlığın adeta dışa vurumu olmuştur.

Siyasi otoritenin yaklaşımı böyle olunca haliyle işkence yapan kamu görevlilerinin ve işkence iddialarının resen soruşturulmaması, yapılan soruşturmaların etkin ve bağımsız olmaması, işkence yapan kamu görevlilerinin yargılanması için izin sistemine başvurulması, ceza ertelemeleri, savcı ve yargıçların sübjektif ve tarafsızlıktan uzak zihniyet yapıları gibi cezasızlığa yol açan nedenlerin hiç biri konuşulamaz, tartışılamaz hale gelmektedir.

İşkence yapan güvenlik görevlileri hakkında bir şikâyette bulunulması, soruşturma ya da dava açılması halinde işkence görenler hakkında derhal "memura hakaret etmek, mukavemet etmek, bu sırada yaralamak, kamu malına zarar vermek" gibi gerekçelerle işkence görenler hakkında karşı davalar açılmaktadır. İşkenceciler aleyhine açılan davalar cezasız kalırken işkence görenler aleyhine açılan davalar kısa sürede ağır cezalar ile sonuçlanabilmektedir. Gezi Parkı Protestoları sırasında polisini gerçekleştirdiği başta yaşam hakkı ve işkence yasağı ihlali olmak üzere ağır insan hakları ihlallerine yönelik açılan davaların hiçbirinde henüz olumlu bir sonuç alınamamıştır. Bu bağlamda savcılıklara yapılan pek çok şikâyet ve suç duyurusunun akıbeti bilinmemektedir.

Hal böyle iken siyasi iktidar tarafından işkenceyi önlemeye yönelik samimi ve kararlı adımların atılması beklenemez. Atılan bazı adımlar da vitrin düzenlemesinden başka bir anlam taşımamaktadır. Nitekim işkencenin önlenmesinde çok etkin bir enstrüman olan BM İşkenceyi Önleme Sözleşmesinin Seçmeli Ek Protokolü (OPCAT) kapsamında bağımsız bir "Ulusal Önleme Mekanizması" ulusal ve uluslararası düzeyde konuyla ilgili kişi ve kuruluşların tüm itiraz ve eleştirilerine karşın başta Paris İlkeleri olmak üzere evrensel norm ve ilkelere aykırı biçimde üyelerini doğrudan Hükümetin atadığı mali ve idari bağımsızlığı tartışmalı Türkiye İnsan Hakları Kurumu'nun (TİHK) bir alt birimi haline getirilmiştir. Aşırı/orantısız/ölçüsüz güç kullanarak binlerce kişiye işkence ve kötü muamele uygulayan polise emri bizzat kendisinin verdiğini hiç saklamayan bir Başbakan'a doğrudan bağlı bir mekanizmayla işkencenin önlenmesi düşüncesi tümüyle hayaldir.

Sonuç olarak, biz aşağıda imzası olan kurumlar olarak, verilerle yansıtmaya çalıştığımız bu gerçekliğin bir kader olmamasını ve insani varoluşumuzun anlamına ters düşen, daha aydınlık bir gelecek için taşıdığımız umutlara gölge düşüren işkence'nin ülkemizden ve dünyadan mutlak olarak silinmesini istiyoruz. Bunun için;

1- İşkencenin cezasız kalmamamsı için devleti cezasızlık politikasından vazgeçmeye çağırıyor ve tüm iddiaların etkili bir şekilde soruşturulup kovuşturulmasını, özellikle Gezi sürecinden beri devam eden işkence ve kötü muamele uygulamalarının acilen soruşturulmasını ve sorumlularının yargı önüne çıkarılmasını talep ediyoruz.

2- OPCAT uyarınca oluşturulması gereken bağımsız ve tarafsız ulusal önleme mekanizmasının bir an önce oluşturulmasını ve alıkonma yerlerinin sivil ve demokratik kitle örgütlerinin denetimine açılmasını talep ediyoruz.

3- Toplumsal gösterilerin dağıtılmasında kullanılan ve birer işkence uygulamasına dönen biber gazı kullanımının yasaklanmasını talep ediyoruz.

4- İşkence suçunda zamanaşımının geçmişe yönelik olarak kaldırılması için gerekli düzenlemelerin yapılmasını talep ediyoruz.

5- Kötü muamele ve onur kırıcı davranış olan Mobbingin önlenmesi için etkili tedbirler alınmasını talep ediyoruz.

6- Siyasal iktidarın söylemini değiştirmesini ve işkencenin mutlak yasak olmasından hareketle "polisimi yedirtmem" söylemi yerine, "polisin işkence yapması yasaktır" söylemine geçmeye davet ediyoruz.

Bu hedefe ulaşıncaya kadar da, tüm örtbas etme, korkutma, susturma çabalarına karşın başlarına geleni kader olarak kabul etmeyip, işkence gördüklerini yüksek sesle haykırabilmeleri ve kendilerini güvende hissetmeleri için her koşulda işkence görenlerin yanında olmaya devam edeceğiz.

İşkence yasağını ihlal eden tüm faillerin hiyerarşik sorumluk sırasıyla açığa çıkarılmaları, korunmamaları ve cezasız kalmamaları için inatla işkenceyi belgelemeye ve rapor etmeye, yargının koruyucu kalkanına karşı hukuksal araçlarla mücadele etmeye devam edeceğiz.

İNSAN HAKLARI DERNEĞİ TÜRKİYE İNSAN HAKLARI VAKFI

MILLIYETCILIK COCUKLUK HASTALIGIDIR. INSANLIGIN DA KIZAMIGIDIR. EINSTEIN.
ADOLF HITLER VE MUSSOLINI GIBI IRKCILARIN USTASI, ATATURK`TUR
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 06-06-2022, 05:05
Baskoylu Baskoylu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Sep 2012
Mesajlar: 1.282
Standart

Öfkem kalemimden tuttu bugün. Her ne kadar dünyadaki zalimliğe şahit olmaya mecalim kalmasa da kalan gençlik enerjimi yazarak harcıyorum. Çünkü beceremesem, onlar gibi olamasam da kendime söz verdim; kalemini kullanma hürriyetine sahip olmayanların kalemlerinin tozu olacağıma…

Pek kendimde değilim. Bu sabah bir işkence haberi okudum. Etkisinden bir iki gün çıkamam. Eskiden olsa düşünemezdim, hayal bile edemezdim bir insanın (!) böylesine canileşebileceğini. Biraz kendime de kızıyorum. Dün dişçide yirmilik dişlerimi aldırdım. Biraz şiş, biraz ağrısı da var hâliyle. Çiğneyemiyorum ve sıvı şeylerle besleniyorum. Üç gündür mızmızlanıp duruyorum. Operasyon lokal anesteziyle yapılmıştı, ama doktorun dişlerimi alırken yaptığı baskı beni çok rahatsız etmişti. Sırf bu yüzden, ondan birkaç iğne daha vurmasını istemiştim. Duyduğum sesler beni ürkütmeye yetiyordu. Doktor dişlerimle uğraşırken aklıma gelmişti sabah okuduğum haber… O gizli odalarda işkence görenler… A. Ö. adlı bir kadın, altı ay boyunca mârûz kaldığı işkenceleri anlatıyordu: "Gözlerimi açtım. Başımda kaç gündür bir bez torba vardı. Yan odalardan çığlıklar yükseliyordu. Neredeyse her sabah, benimle konuşmak için bir polis geliyordu. Kafamdan torba çıkmadığı için yüzünü tanımıyordum. Bana ağız dolusu ettiği küfürlerin yanında bir de şunları söylüyordu: ‘Bana seninle ilgili sınırsız yetki verildi. Burası başka yere benzemez. Konuşmazsan buradan çıkamazsın. Seni aylarca, yıllarca yaşatırız. Vücut bütünlüğüne bir zarar vermeyiz. Bizi devlet yetiştirdi. Burada her tür donanıma sahibiz. Kırık olsa alçıya alırız. Organ yetmezliği olsa organ nakli yaparız. Tedavi eder, ayağa kaldırır, sonra seanslar hâlinde işkence ederiz. Bu böyle sürer gider. Gel uyumlu ol, itiraf et. Buradan elin kolun sağlam çıksan bile aklın yerinde çıkmazsın. Burası Cehennemin dibi.' Gözlerim bağlı hâlde beni sorgu odasına götürdüler. Kollarımı açıp bileklerimden duvardaki halkalara kelepçelendim. Biri elektroşok cihazıyla ellerime ve vücudumun çeşitli yerlerine elektrik verirken öteki ağzıma sert bir plastik sokup bana sıvı gıda vermeye çalıştı. Ağzımda yaralar oluştu. Sonra hortumu çıkartıp saçlarımı arkadan çekerek başım arkaya yatık hâlde bu sıvı gıdayı verdiler."

MILLIYETCILIK COCUKLUK HASTALIGIDIR. INSANLIGIN DA KIZAMIGIDIR. EINSTEIN.
ADOLF HITLER VE MUSSOLINI GIBI IRKCILARIN USTASI, ATATURK`TUR
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 06-06-2022, 05:07
Baskoylu Baskoylu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Sep 2012
Mesajlar: 1.282
Standart

Mehmet Eymür'ün açıklamalarıyla yine gündeme geldi ; İŞKENCE. Oysa tarihin çöplüğüne çoktan atılması gerekirdi.

Hiç saklamadan ,açıkça itiraf etti. Bu çok kişinin katili. Konuşamayanlara nasıl işkence yapıldığını saatlerce anlattı. İşkence, iktidara sahip olanların kullandığı , insanlık tarihi kadar eski bir zulüm yöntemidir.

Çok eski yıllarda daha çok cezalandırmak hatta seyirlik amacıyla bütün dünyada yaygın olarak kullanılmışken, modern çağla birlikte, her devlette farklı tarihlerde olmak üzere, bütün dünyada yasadışı ilan edilmiş; ama bu durum işkencenin egemenler tarafından kapalı kapılar ardında, gizli biçimde uygulanmasını engellememiştir. Bugün hala dünyadaki ülkelerin çoğunda işkence ciddi bir problem olmaya devam etmektedir. Türkiye de öteden beri bu ülkeler arasındadır.

Mehmet Eymür'ün açıklamaları bilinen bir gerçeği yeniden ortaya çıkarmıştır. İşkence hakkında bilginiz var mı bilmiyorum ama Türkiye'de en çok uygulanan yöntemleri ; geçmişten bugüne araştırdım, inceledim.

Bazen ürperdim bazen üzüldüm en çok da "yazıklar olsun "dedim.

Bazıları zaten çok bilinenlerdi ;Falaka, elektrik, filistin askısı … gibi ya diğerleri ; Şimdi sözü uzmanımıza bırakabiliriz ; İşkence yöntemlerini altı ana kategoriye ayırır:

(1) Aktif fiziksel acı veren yöntemler (dayak, falaka, elektrik vb.);

(2) Pasif fiziksel acı veren yöntemler (iple veya kelepçeyle bağlanma, rahatsız edici pozisyonlarda ve / veya mekânlarda uzun süre durmaya zorlama, fiziksel tükeniş koşullarına maruz bırakma, değişik biçimlerde aşırı sıcağa ya da aşırı soğuğa maruz bırakma, askı vb.);

(3) Aşırı tükenmişlik yaratan yöntemler (aşırı egzersiz yaptırma, ağır yükler altında beklemeye zorlama, yemek, su, uyku ve tıbbi bakımdan mahrum bırakma vb.);

(4) Ölüm korkusu yaratan yöntemler (yalancı infaz, su altında nefessiz bırakma, kimyasal madde uygulamaları, çok uzun süreli yemek ve su mahrumiyeti vb.);

(5) Hem fiziksel hem de psikolojik bileşenlerin bir arada bulunduğu yöntemler (aşırı karanlık veya aşırı parlak ışıklı ortamlarda uzun süre kalmaya zorlama, uyku mahrumiyeti, sürekli sorgulama, cinsel işkence vb.);

(6) Psikolojik yöntemler (ölüm tehditleri, yaralama, iğdiş etme tehditleri, tecavüz tehditleri, başkalarına yapılan işkenceleri izletme / dinletme, aşağılamalar, küfürler, çıplak soyulma, göz bağlama, hücrede tek başına uzun süre tutma, iyi polis-kötü polis oyunları vb.). Araştırma ve belgeleme açısından işkence yöntemlerini sınıflandırmanın gereklilikleri olsa da, mağdur açısından işkence, ayrı yöntemler olarak değil, bir bütün olarak yaşatılır zaten birçok yöntem eşzamanlı olarak uygulanır.

İşkence, insan ilişkilerindeki mutlak eşitsizliklerin zirve noktalarından biridir. Mağdur, işkencecinin elindedir, tutsaktır. Bu durumu daha iyi anlayabilmek için işkencenin amaçlarına, bileşenlerine, hedeflerine kısaca değinelim: İşkence uygulamanın beş temel amacı vardır: Bilgi almak, itiraf elde ederek suç yüklemek, beyin yıkamak, korkutmak ve yalıtarak insanlık-dışına çıkarmak. İşkence faaliyetinin dört temel bileşeni vardır: Mağdurun sürekli ya da tahmin edilemez aralıklarla bir dehşet durumunda tutularak bitkinlik yaşaması, bu sayede zaman mekân-kişi yönelimlerinin bozulması ve sonuçta işkencecisine bağımlı olduğunu kabul etmesi beklenir. İşkenceci, bilerek ya da bilmeyerek mağdurun kontrol edebilirlik ve tahmin edebilirlik hislerini bozmaya çalışır.

İşkencenin hedefi sadece işkenceye maruz kalan mağdur değildir. Mağdur, merkez hedef olsa bile, üç hedef halkası daha söz konusudur: Mağdurun ailesi, yakın akrabaları / arkadaşları, mağdurun özdeşim içinde olduğu politik, etnik veya dini sosyal grup / kimlik, genel olarak toplum.

İşkence, mağdurdan başlayarak giderek yayılan halkalar şeklinde tüm toplumu sindirmeye, disipline etmeye çalışır. İşkence uygulamaları sonucu, mağdurlar ve kimlikleri etiketlenmiş, sakıncalılık sınırları tekrar çizilmiş ve genel toplum sessiz kalmaya zorlanarak işbirlikçiliği sağlanmış olur.

Türkiye'de doğrudan işkence mağduru sayısının 1-2 milyon olduğu tahmin edilmektedir. "Yatay-dolaylı mağdurlar" diye tarif edebileceğimiz, işkence döneminde ve hemen sonrasında mağdura yakın olan aile mensupları, akrabalar ve arkadaşları ile "dikey-dolaylı mağdurlar" diye tarif edebileceğimiz, işkence yaşantısından sonra doğmuş olsa bile kuşaklar-arası geçiş nedeniyle etkilenebilecek mağdurun çocuklarını da hesaba katarsak, işkenceden şu ya da bu şekilde etkilenmiş nüfus parçasının 1-2 milyonun çok üzerinde olduğu açıktır.

Kısacası İŞKENCE İNSANLIK SUÇUDUR. Bir gün mutlaka ; tüm işkenceciler evrensel hukuk kurallarına göre hesap verecekler.

MILLIYETCILIK COCUKLUK HASTALIGIDIR. INSANLIGIN DA KIZAMIGIDIR. EINSTEIN.
ADOLF HITLER VE MUSSOLINI GIBI IRKCILARIN USTASI, ATATURK`TUR
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 07-06-2022, 02:19
Baskoylu Baskoylu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Sep 2012
Mesajlar: 1.282
Standart

CUMARTESİ ANNELERİ 853. HAFTA

"Süleyman Cihan işkenceyle öldürüldü, failleri korundu"

Haftanın açıklamasını yapan Yasemin Bektaş, "Sürüncemede bırakılan dosya güvenilir kanıtlar ve tanıklar olmasına rağmen, bizzat savcılığın Cihan'ın işkence ile öldürüldüğünü kabul etmesine rağmen, zamanaşımı devreye sokularak kapatıldı" dedi.

Cumartesi Anneleri, adalet arayışlarının 853. haftasında 31 Temmuz 1981 yılında gözaltında katledilen Süleyman Cihan'ın faillerinin yargılanmasını istedi.

Haftanın açıklamasını yapan Cumartesi İnsanlarından Yasemin Bektaş, Süleyman Cihan dosyasına ilişkin şunlaı paylaştı:

"31 yaşındaki iki çocuk babası Süleyman Cihan öğretmendi ve İstanbul'da yaşıyordu. 12 Eylül Askeri Darbesi'nin ardından hakkında arama kararı çıkartıldı.

"Aylarca işkence gördü"
"29 Temmuz 1981 tarihinde Edirne'den İstanbul'a gelmek üzere bindiği yolcu otobüsü İstanbul'a yaklaştığı sırada beş kişilik sivil bir ekip tarafından durduruldu. Yolcuların kimliklerini kontrol eden ekip, Cihan'ı gözaltına alarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne götürdü. Çok sayıda tanık beyanına göre Cihan burada aylarca işkence gördü.

"Çatışmada öldüğü iddia edildi"
"Emniyet ve savcılığa başvuru yapan aileye oğullarının gözaltına alınmadığı söylendi. Aile ve avukatlarının ısrarlı arayışı, Cihan'ı şubede işkencede gören tanıkların çıkarıldıkları mahkemelerde ısrarla mahkeme heyetine 'Süleyman Cihan'a ne oldu?' sorusunu yöneltmeleri sonucunda önce Cihan'ın çatışmada öldüğü iddia edildi.

"Bu iddiayı destekleyecek hiçbir veri bulunamayınca bu sefer de Cihan'ın gözaltına alındığı günün ertesi günü, yani 30 Temmuz'da yer gösterme esnasında altıncı kattaki boş bir daireden kendisini atarak intihar ettiği öne sürüldü.

"Kimliği meçhul kişi denilerek gömüldü"
"Oysa Cihan'ın otopsi raporundaki veriler onun altıncı kattan atılmadan önce öldürülmüş olduğuna dair önemli veriler içeriyordu. Ayrıca olayla ilgili hazırlanan rapor 30 Temmuz 1981 tarihliydi ama Cihan'ı o tarihten sonra aylarca emniyette gören çok sayıda tanık vardı.

"Gerçekte ise 29 Temmuz1981 tarihinde gözaltına alınan Cihan, İstanbul Emniyeti Siyasi Şube'de çok sayıda kişi tarafından görülmüş, aylarca işkence gördükten sonra öldürülmüş, ölü bedeni yüksekten atılarak intihar süsü verilmiş ve kaybedilmek maksadıyla 'kimliği meçhul kişi' olarak gömülmüştü. Bu gerçek ailenin, avukatların ve tanıkların 85 günlük ısrarlı arayışı ile açığa çıkarılmıştı.

"Takipsizlik verildi"
"Gerçek bu kadar ortadayken İstanbul Sıkıyönetim Askeri Savcılığı tarafından yürütülen soruşturmada Süleyman Cihan'ın öldürülmesi, kaybedilmesi ile ilgili suçu aydınlatma ve failleri yargı önüne çıkartma hedeflenmedi. Aksine bu insanlığa karşı suçu intihar olarak göstererek failleri kurtarma amaçlandı. Dosya delilere, tanıklara rağmen takipsizlik kararı ile kapatıldı. Kapatma kararına yapılan itirazlar da reddedildi.

"Dosyanın canlandırılması için çaba gösteren aile ve avukatları 2012 yılında Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurdu. Süleyman Cihan'ın işkencede öldürülmesi ile ilgili ek deliller sunarak isimlerini verdikleri fail ve sorumlular hakkında şüpheli sıfatıyla kamu davası açılmasını talep etti.

"Otopsi işkence diyordu"
"Ek delillerden biri de, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı'nın dosyadaki otopsi bulguları ve tıbbi verilerden hareketle hazırladığı rapor oldu. Bu raporla Cihan'ın ağır işkenceye maruz bırakıldığı ve apartmanın altıncı katından atılmadan önce öldürüldüğü kayıt altına alınmış oldu.

"Sürüncemede bırakılan dosya güvenilir kanıtlar ve tanıklar olmasına rağmen, bizzat savcılığın Cihan'ın işkence ile öldürüldüğünü kabul etmesine rağmen, zamanaşımı devreye sokularak kapatıldı. Bilinen fail ve sorumlular bir kez daha korundu.

"Kaç yıl geçerse geçsin; Süleyman Cihan için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 154 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray'dan vazgeçmeyeceğiz." (RT)

Ser Verip Sir Vermiyen Yoldasim, Senin Direnisin Sadece Cellatlari Korkutmadi, Cellatlari Yonlendiren ve Yoneten Fasist Duzenin Temsilcilerinide Korkuttu.
Onlarki Iskencede Yenildiler, Onlarki Seni Iskencede Cozemediler,
Son Careleri Cesedinin Uzerine Yenilgilerini Kabullenerek Cesedinin Uzerine"MEHCUL" (KIMLIGI BELIRSIZ) yazilarak topraga verdiler.
Senin Isminin SULEYMAN CIHAN oldugunu bile tespit edemiyen bu kohne fasist duzen yenildikce kendilerini guclu gostermekten oteye gidememislerdir.

Gormiyen Gozler Bunlarin KAN EMICI BIRER YARASA OLDUGUNU MUTLAKA AMA MUTLAKA BIR GUN GORECEKLER.
O ZAMAN HAYKIRACAKLAR.
SUSMA SUSTUKCA SIRA SANA`DA GELECEKTIR.........

Saygi ve Insani Sevgilerimle

MILLIYETCILIK COCUKLUK HASTALIGIDIR. INSANLIGIN DA KIZAMIGIDIR. EINSTEIN.
ADOLF HITLER VE MUSSOLINI GIBI IRKCILARIN USTASI, ATATURK`TUR
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 07-06-2022, 02:27
Baskoylu Baskoylu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Sep 2012
Mesajlar: 1.282
Standart

Cumartesi Anneleri Süleyman Cihan'ın faillerini sordu

Cumartesi Anneleri 853'ncü hafta açıklamalarında gözaltındayken işkenceyle katledilen ve "intihar etti" denilen Süleyman Cihan için adalet istedi.

Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin cezalandırılmasını talep etmek amacıyla "Failler belli, kayıplar nerede" sloganıyla her hafta düzenledikleri eylemlerini, 853'üncü haftasını da koronavirüs (Covid-19) salgını nedeniyle online olarak gerçekleştirdi. Eylemde bu hafta 29 Temmuz 1981'de gözaltında kaybedilen daha sonra cenazesi bulunan Süleyman Cihan'ın failleri soruldu.

Bu haftaki buluşmada ilk olarak Süleyman Cihan'ın kardeşi Avukat Ahmet Cihan konuştu.

Cihan, Süleyman Cihan'ın kimliği meçhulmüydü diye sorarak şunları söyledi;
"Süleyman, otobüs ile Lüleburgaz'dan İstanbul'a gelirken bir ihbar üzerine gözaltına alındı. Otobüs şoförünün dosyadaki ifadesine göre Mercedes marka bir araç Büyükçekmece rampasında otobüsün önüne geçip otobüsü durdurmuş araçtan inen 5 kişi otobüste 1 nolu koltukta oturan Süleyman'ı göz altına almıştır. Süleyman gözaltına alınınca ilk önce ikinci şubeye götürülmüş, burada gözaltında tutulan yakın akrabasına teşhis ettirilmiştir. Yani kimliği konusunda tereddüt yoktur ve ilk günden itibaren emniyet kayıtlarında da Süleyman Cihan olarak yer almıştır. Buna rağmen ailenin Emniyet Müdürlüğü ve sıkıyönetim nezdinde ısrarlı aramalarına rağmen Süleyman Cihan adında birinin gözaltına olmadığı cevabı veriyorlar.

"İşkence insanlık suçudur. Bu suçu işleyen devlet görevlileri zamanaşımı nedeniyle yargılanmaktan kurtarılamaz"
Süleyman Cihan'ın muhalif kimliği nedeniyle hedef seçildiğini katledildiğini söyleyen Cihan; "12 Eylül Faşist Darbesi dönemine işlenen bu cinayet ile ilgili olarak yapılan suç duyurusu sonuçsuz kaldı. Benzer dosyalarda olduğu gibi soruşturma dosyası kapatıldı. 2012 yılında Otopsi raporları da eklenerek için yapılan bir suç duyurusu üzerine yeniden bir soruşturma başlatıldı ancak soruşturma dosyası iki buçuk yıl boyunca Anadolu Adliyesi ile İstanbul adliyesi arasında gidip geldi. Dosyada bu süre içinde 5 savcı değişti. Dosyanın son savcısı Süleyman'ın o dönem emniyetçileri tarafından işkenceye tabi tutularak öldürüldüğünü tespit etmesine rağmen zamanaşımı nedeniyle kovuşturma olanağı bulunmadığı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdi. Savcının belirttiği o dönem emniyetçileri Şükrü Balcı, Mehmet ağar ve ekibidir. İşkence insanlık suçudur. Bu suçu işleyen devlet görevlileri zamanaşımı nedeniyle yargılanmaktan kurtarılamaz 853 haftadır her cumartesi aynı saatte kayıplarımızın faillerini açıklıyor ve yargılanmalarına talep ediyoruz." ifadelerini kullandı.

"Bu sürecin esas sorumlusu Şükrü Balcı ve onun denetiminde Mehmet Ağar'dır."
Süleyman Cihan'ı İstanbul Emniyeti'nde gören Hasan Hüseyin Çatalkaya ise süreci şöyle anlattı;

"12 Eylül döneminde içeri alınan işkenceye uğrayan insanlardan biriyim. İlk alınma tarihim 17 Temmuz 1981. Ancak resmi evraklara bu 4. 8. 1981 olarak geçti. Aradaki boş süreç işkencecilerin gayrı resmi işkence sürecine bir katkı niteliğindeydi. Bu dönemler Gayrettepe 1. Şubeye getirildim. Daha önce Balmumcu ve akabinde ikinci şube, ikinci şubede belli işkence gördükten sonra 1. Şubeye aldılar. 1. Şubede benimle birlikte kalan diğer siyasi hareketlerden insanlar mevcuttur. Cemil Lokumoğlu, Hüseyin Tatlıdil ve benzeri arkada isimlerini şu anda tam hatırlayamadım bir iki arkadaş daha vardı. O dönem Süleyman Cihan adlı arkadaşın üst katta işkence gördüğünü ve kalorifer borusuna bağlı kelepçeli vaziyette yukarıda tutulduğunu ifade edip uzun süredir yani uzun süredir derken birkaç gündür ses alamıyoruz. Sanırım onu öldürmüş olabilirler bunu dışarıya bildirebiliyorsanız bildirin diye bana ifade ettiler. Fakat bana ifade ederken aynı şekilde ben de yukarıda işkenceye alındığımda aynı sürece tanık olduğum. Yukarı çıktığımızda ben Süleyman Cihan ölmedim dışarıya iletin diye sesler geliyordu. Belli süre sonra kesildi. Bundan sonraki süreçte sanıyorum Tercüman Gazetesi ve diğer sağ gazeteler o dönem öldü diye haber çıkarmışlardı fakat, ölmemişti. O gazeteyi de bizzat Süleyman Cihan'a vermeleri gerekiyor ki Süleyman Cihan ondan dolayı ben ölmedim dışarı iletin deme gereği duymuş olmalı. Fakat işkenceciler 29 Temmuz'da alıp 30 Temmuz'da intihar etti şeklinde aileye bildirmişlerdir. Bu gerçek ve doğru değildir. Bu sürecin esas sorumlusu Şükrü Balcı ve onun denetiminde Mehmet Ağar'dır. Mehmet Ağar'ın ekibinde Mehmet Yetiş ve Bayram Kartal'ın olduğunu ve -Bayram Kartal kendisi Sivaslıdır-olduğunu biliyorum. Onun dışındakileri hatırlayamadım Hatırlamam mümkün değil zaten bize mümkün olduğunca o imkanı vermiyorlardı. Ben bu sürecin tanığıyım"

"Devletin özel politikası gereği, cezasızlık politikası Türkiye'de egemen olduğu için bu dosyada zaman aşımına uğradı"
Bu haftaki açıklamada konuşan davanın avukatların Mihriban Kırdök şunları söyledi;

40 yıl önce bugün Süleyman Cihan'ı kaybettik. Ben öğrenciyken onun ailesinin hak arama mücadelesine başlamıştım. Hukuk fakültesi son sınıfta başladığım bu süreci daha sonra avukat olarak devam ettirdim ve sevgili Ağa amcayla babasıyla adım adım sıkıyönetimin o kararlı koşullarında onu aramayı sürdürdüm. Süleyman'ın ölümüne bir duruşmada İbrahim Ünal dava arkadaşlarından İbrahim Ünal, savcılığa sorduğunda kendisinin Zindanarkası Mezarlığına gömüldüğünü öğrendik. Ve bu süreçte sanıyorum 3 ay aşkın ya da 3 aylık bir süre içinde Zindan arkası Mezarlığı'ndan çıkarılarak şu anda toprağa verildiği Feriköy Mezarlığı'na getirildi. Bu konuda Avukat Kemal Yılmaz ön ayak oldu. Ancak ben staj döneminde başladığım bu süreçte mezarın nakil işlemlerini sürdürdüm bunların birçoğunda Ağa amca hep yanımızdaydı gözlerindeki Hüzün hiçbir zaman Bitmeyen bir babaydı. Hak arama mücadelesi ne biz ailesiyle sürdürmeye devam ettik o dönem bu ölüm olayına yapılan suç duyurularında talepler reddedilince 1985 yılının aralık ayında 5 Avukat yeni bir suç duyurusu hazırladık sıkıyönetimin kalkmasından hemen sonra. O dönemde yetkili ağır ceza mahkemelerine dilekçe verdik. Ve bu arayış hep devam etti. Ancak bu tür davalarda devletin özel politikası gereği, cezasızlık politikası Türkiye'de egemen olduğu için bu dosyada zaman aşımına uğradı biliyor ve inanıyorum ki Adalet hak ve hukuk herkes için gerekli Süleyman'ı kaybettirip Zindan arkası Mezarlığı'na gömenler onun kim olduğunu bildikleri halde intihar etmediğini bildikleri halde bu yönteme başlamışlardı Süleyman'ı saygı ile anmak istiyorum. Hiç yaşarken onu tanımadım ama öğrenciliğim den başlayıp avukatlığım sürecinde devam eden bir süreçte onun yaşam hakkı ihlaline karşı hukuki cephede verilen mücadelede karınca kararınca yer aldım .

"İşkence insanlığa karşı bir suç. Ve işkencede, insanlığa karşı suçta zaman aşımı olmaz"
Açıklamada konuşan Türk Tabipler Birliği (TTB) Başkanı Şebnem Korur Fincancı, Süleyman için hazırlanan adli tıp raporunda birçok yaralanmanın tespit edildiğini söyledi. Yaralama ile ilgili bir değerlendirme yapılmadığı için cezasızlığın devam ettiğini belirten Şebnem, "Bu belgelerde gördüm ki vücudundaki yaralanmalar işkenceyle uyumlu yaralanmaydı. Buna ek olarak da öldükten sonra meydana gelen yaralanmalar vardı. Bu ise yüksekten düşme yaralanmasıydı. Otopsi raporu çıktıktan sonra sorumlular bir hikaye yazdı. Bu ise yüksek bir yerden atladığı ve intihar ettiği hikayesiydi" dedi.
"Cihan'ın ölmüş olmasına rağmen yüksek bir yerden attılar" diyen Fincancı, Süleyman'ın ağır işkence ile katledildiğini ve hala cezasızlık politikasının devam ettiğine dikkat çekti:
"İstanbul emniyetinin Süleyman Cihan Bundan tam 40 yıl önce gözaltında kaybedildi. Ailesinin ısrarları çabalarıyla kimsesizler mezarlığında bulunan cenazesi otopsiye gönderildi otopside vücudunda pek çok yaralanma tespit edildi. Ancak bu yaralanmalarla ilgili anlamlı bir değerlendirme yapılmadığı için cezasızlık devam etti, etkili bir soruşturma yürütülmedi. Ölümünden 30 yıl sonra yapılan 1 başvuruyla tüm tıbbi belgelerimi inceleme olanağım ve dolayısıyla bir değerlendirme yapabilmek mümkün oldu. Ve bu tıbbi belgelerde gördüm ki böyle yaralanmalar, canlıyken meydana gelenler işkenceyle uyumlu yaralanmalardı. Ve buna ek olarak da öldükten sonra meydana gelmiş yaralanmalar vardı. Öldükten sonra meydana gelmiş yaralanmaları yüksekten düşme ile uyumlu yaralanmalardı. Zaten otopsi raporu çıktıktan sonra hemen bir hikaye yazdı sorumlular ve bu hikayeye göre yer gösterme için götürüldüğü bir binanın 6. katından atladı ve dolayısıyla intihar ettiğiydi. Ancak onların hikayesine bir ek yapmak gerekti çünkü bu hikayenin tamda ihmal ettiği şey yüksekten düşme ile uyumlu yaralanmalarının öldükten sonra meydana geldiğiydi. Yani yüksekten atıldığında aslında ölmüştü Süleyman Cihan. Evet işkenceyle, ağır işkenceyle öldürülmüştü ne yazık ki. Ve hala 40 yıl sonra sorumlular yargılanmayı bekliyor. Cezasızlık devam ediyor. Zaman aşımı diyorlar adına. Zaman aşımı olmaz. İşkence insanlığa karşı bir suç. Ve işkencede, insanlığa karşı suçta zaman aşımı olmaz "
Bu haftaki basın açıklamasını Cumartesi insanlarından Yasemin Bektaş okudu.

Türkiye'de yurttaşın hakikate ve adalete ulaşmasını engelleyen kemikleşmiş bir yapının hüküm sürdüğünü vurgulayan Cumartesi İnsanı Yasemin Bektaş, kayıp dosyalarının etkin bir şekilde soruşturmaya tabi tutulmadan adliyenin tozlu raflarında bekletildiğini dile getirdi. Yasemin, böylece dosyanın zaman aşımına uğramasına neden olduğunu, bunun ise bilinçli bir şekilde yapıldığını ifade etti. Yasemin, "Zaman aşımı sayesinde suçlular mükafatlandırılırken, kayıp yakınları yaşadıkları adaletsizlikle baş başa bırakılıyorlar" diye ekledi.
‘Galatasaray'dan vazgeçmeyeceğiz'
Süleyman ve diğer gözaltında kaybedilenler için adalet istemekten vazgeçmeyeceklerinin altını çizen Yasemin Bektaş, "Devletin hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 154 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray'dan vazgeçmeyeceğiz" diye konuştu.

MILLIYETCILIK COCUKLUK HASTALIGIDIR. INSANLIGIN DA KIZAMIGIDIR. EINSTEIN.
ADOLF HITLER VE MUSSOLINI GIBI IRKCILARIN USTASI, ATATURK`TUR
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 26-06-2022, 02:16
Baskoylu Baskoylu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Sep 2012
Mesajlar: 1.282
Standart

78'liler "işkenceci listesi" açıkladı!

Devrimci 78'liler Federasyonu, başta Genelkurmay Başkanlığı'ndan gelen belgeler olmak üzere, 12 Eylül davası kapsamında mahkemeye gönderilen tüm dosyaları inceleyerek işkence dosyalarında adı geçen 1.650 kamu görevlisinin isminin bulunduğu "12 Eylül işkencecilerinin listesini" açıkladı.


Devrimci 78'liler Federasyonu, Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen 12 Eylül davası kapsamında mahkemeye gönderilen dosyalarda yaptıkları araştırma sonucu, hakkında daha önce dava açılıp mahkum olan, beraat eden veya soruşturması takipsizlikle sonuçlanan isimlerin tamamını bir listede birleştirdi. 521 kamu görevlisinin ismi "soruşturulması gereken isimler" listesine konuldu. Federasyon ayrıca, mağdur anlatımlarından ve suç duyurularından yola çıkarak, 1. 029 isim daha belirledi. Böylece savcılıklara bildirilmek üzere hazırlanan 1.650 kişilik bir liste ortaya çıktı. Federasyon dün Mülkiyeliler Birliği'nde yaptığı basın açıklamasıyla bugün halen görevde olan emniyet müdürü, infaz koruma memurları ve jandarma görevlilerinin de bulunduğu isimleri açıkladı.

İlk sırada Evren var

Listede, emniyet müdürlüklerinde görevli olan kamu görevlilerinin, Diyarbakır, Mamak, Metris ve Amasya cezaevlerindeki kamu görevlilerinin, sıkıyönetim komutanlıkları savcı, hakim ve mahkeme üyelerinin, sağlık raporu vermeyen ya da yanlış sağlık raporu veren doktorların, üniversitelerdeki öğretim görevlilerinin, itirafçıların isimleri yer aldı. "12 Eylül işkencecilerinin listesinin" ilk sırasında 12 Eylül darbesinin mimarları Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya ile hayatta olmayan dönemin kuvvet komutanları yer aldı.

Listede Prof. Dr. Turan İtil, Prof. Dr. Ayhan Songar'ın ismine yer verildi. Prof. İtil için "12 Eylül'ün Mengelesi" yakıştırmaları yapılmıştı. Prof. Songar'ın ise Bursa'daki bir kongrede söylediği "Solcular genetik olarak suçludur" sözleri tepki çekmişti.

Prof. Dr. Adnan Öztürel, Prof. Dr. İbrahim Tunalı, Dr. Cahit Zentürk'ün isimlerinin ise Mehmet Ali Kılıç'ın işkenceyle öldürülmesi konusunda Kılıç'ın aleyhine sahte rapor yazdıkları iddiasıyla listeye girdiği belirtildi. Hasan Hakkı Erdoğan'ın işkenceyle öldürülmesine ilişkin sahte rapor yazdıkları iddia edilen Prof. Dr. Sevim Büyükdevrim, Dr. Nevres Kaylan, Sacide Erdem de listedeki doktorlar arasında yer aldı.

"Teröristlerin Rehabilitasyonu Sempozyumu"na katılan YÖK eski Başkanı İhsan Doğramacı, Sıkıyönetim eski Komutanı ve ANAP Milletvekili Recep Ergun, Emniyet Genel Müdürü ve DYP eski Ankarara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük, Atilla Yayla, eski bakanlardan Bülent Akarcalı ve Adli Sicil ve İstatistik eski Genel Müdürü Mustafa Tören Yücel de "işkenceci" olarak nitelendirildi.

117 meclis üyesi

Listede, 1982 Anayasası'nı hazırlayan ve "devrimcilerin idamlarını onaylayan" Danışma Meclis Üyelerinin isimleri de yer aldı. 117 kişilik listeden dikkat çeken isimlerden bazıları şöyle: Eski bakanlar Bekir Sami Daçe, eski milletvekili DYP'li Turhan Güven, 12 Eylül Anayasası'nın hazırlayan ekibin başındaki isim olan Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı, eski ANAP milletvekili Şadan Tuzcu, ve dönemin Danıştay Savcısı CHP'li Kamer Genç.

500 isim savcının elinde

Federasyon, 12 Eylül döneminde yapılan işkencelerle ilgili yürütülen soruşturma kapsamında, savcılığa şikayetçi oldukları dönemin sıkıyönetim ve ordu komutanları, valileri, emniyet müdürleri ve MİT görevlilerinin listesini vermişti.

Dikkat çeken isimler

- Mehmet Ağar
- Cevdet Saral
- Vecdi Gönül
- Fahri Görgülü
- Sabahattin Çakmakoğlu
- Hüseyin Çapkın
- Ünal Erkan
- Nuri Esirgen
- Eşref Akıncı
- Adnan Ersöz
- İsmail Arar
- Naim Gelyani
- Arif Yüksel
- Kutlu Savaş
- Kamuran Gürün
- Tunca Toskay
- Raci Tetik
- Hıfzı Çubuklu
- Kemal Yazıcıoğlu
- Osman Ak
- İbrahim Dedeoğlu
- Cem Ersever
- Ercan Ersoy
- Tuğgeneral Hakkı Erkan
- Tuğgeneral İlhan Şenel
- Tuğgeneral Naci Torunay
- Tuğgeneral İsmet Onur
- Tümgeneral Muzaffer Başkaynak
- Nusret Demiral
- Üsteğmen Zafer Güder
- Adnan Gündüz

MILLIYETCILIK COCUKLUK HASTALIGIDIR. INSANLIGIN DA KIZAMIGIDIR. EINSTEIN.
ADOLF HITLER VE MUSSOLINI GIBI IRKCILARIN USTASI, ATATURK`TUR
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 26-06-2022, 02:26
Baskoylu Baskoylu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Sep 2012
Mesajlar: 1.282
Standart

Iskence Turkiye`de Irkci, Milliyetci ve Gerici Fasist Devlet Politikasidir.

Iskenceler, Idamlar, Toplu Katliamlar ve Soykirimlar Turkiye`de Sadece Adolf Hitlerin Ustasi olan Misto Kor`un Emirleri ile ve onun yarattigi Irkci Fasist Politikalari ile sinirli degildir.

Selcuklular akabinde Osmanli ve Osmanlinin Egittigi FASIST BASBUG Irkci, Milliyetci ve Gerici Ataturk tarafindan surdurulmus gunumuzde Yobaz AKP denilen Seriyatci mantiginda gelenegi haline gelmistir....

INSANLIK ONURU, ISKENCEYI YENECEKTIR.

MILLIYETCILIK COCUKLUK HASTALIGIDIR. INSANLIGIN DA KIZAMIGIDIR. EINSTEIN.
ADOLF HITLER VE MUSSOLINI GIBI IRKCILARIN USTASI, ATATURK`TUR
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 26-06-2022, 02:33
Baskoylu Baskoylu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Sep 2012
Mesajlar: 1.282
Standart

Korucular kaçırdıkları genç kadına tecavüz etti.


Genç kadına bir hafta boyunca cinsel işkence de bulunan Aktaş, kendisi gibi korucu olan kuzeni Ercan Aktaş'ın evine götürdüğü öğrenildi. Genç kadın, korucuların telefonu odada unutmasından yararlanarak Jandarmaya ulaşarak yardım istedi. Jandarmaların eve baskın yapmasıyla Ahmet ve Ercan Aktaş, gözaltına alınarak, İlçe Jandarma Karakolu'na götürüldü. Buradaki işlemlerinin ardından savcılığa sevk edilen korucular, tutuklanma talebiyle sevk edildikleri mahkeme tarafından tutuklandı.Tutuklanan korucuların aynı zamanda silahlarına da el konuldu. Yürütülen soruşturmaya gizlilik kararı getirilirken, kaçırılan kadın ise ‘sığınma evine' gönderildi.
Kaynakirenişteyiz3.org


Bu duzenin en ust duzeyinden en alt tabakasina kadar Iskence, Tecavuz, Yargisiz Infaz, Katliam ve Cinayetler kendileri icin bir gelenek olarak ogretilmis ve gorevlendirilmistir.

MILLIYETCILIK COCUKLUK HASTALIGIDIR. INSANLIGIN DA KIZAMIGIDIR. EINSTEIN.
ADOLF HITLER VE MUSSOLINI GIBI IRKCILARIN USTASI, ATATURK`TUR
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 26-06-2022, 02:38
Baskoylu Baskoylu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Sep 2012
Mesajlar: 1.282
Standart

Hatice Güden'in kaleminden: ‘Onurlu bir duruş: Ali Aktaş'


DİREN DİCLE

Yazar Hatice Güden, 12 Eylül Askeri Cuntası tarafından 23 Ocak 1983 tarihinde, doğduğu güne denk getirilerek idam edilen Ali Aktaş'ın hayatı, inançları, direnişi ve onurlu duruşunu kaleme aldığı "Onurlu bir duruş, Adanmış bir yaşam: Ali Aktaş" adlı kitabı okuyucuyla buluştu.

Kadın özgürlük mücadelesi ve son 40 yıllık devrimci sosyalist mücadelenin önemli isimlerinden gazeteci-yazar Hatice Güden, 12 Eylül Askeri Cuntası tarafından idam edilerek katledilen Ali Aktaş'ın hayatını kaleme aldı. Yazar Hatice Güden'in kaleme aldığı kitap, Londra Gik-Der binasında düzenlenen bir etkinlik ile İngiltere'deki okuyucusu ile buluştu.

12 Eylül Askeri Darbesi'nin ardından cunta tarafından 27 yaşında idam edilen Ali Aktaş'ın hayatı, kişiliği ile direnişçi devrimci özelliklerinin anlatıldığı kitap, aynı zaman da 78 kuşağının mücadele deneyimlerini de okuyucuyla buluşturması açısından önemli.. Ceylan Yayınları tarafından çıkarılan kitap, 384 sayfadan oluşuyor. Kitap, ‘Çocukluk ve İlk Gençlik Yılları', ‘Sorgulamanın ve Mücadelenin Başladığı Yıllar', ‘İşkencede bükülmez irade,' ‘Tutsaklık yılları', ‘Darağacında bir kardelen', ‘Dava dosyası', ‘Son mektup ve ortaya çkışı', ‘Arap Alevileri-kısa tarihçe', ‘Ali Aktaş'tan sevdiklerine', ‘Anılar-izlenimler-şiirler ve ekler' ile toplam 11 bölümden oluşuyor.

Yazar Güden, kitabın oluşum sürecini aktarırken, Ali Aktaş'ın siperde, işkencede, zindanda, tarlada, sokakta ve en önemlisi idama götürüldüğü sürece kadar onurlu bir yaşam mücadelesinin Çukurova'da efsaneleşen bir kimlik olduğunu ifade etti. Güden, Aktaş'ın hayat öyküsünün yer aldığı kitabın 78 kuşağının siyasal ve toplumsal karakteristik özelliklerini ortaya koyduğuna vurgu yaptı.

‘HALK İLE BÜTÜNLEŞMİŞ BİR DEVRİMCİ'

Yazar Hatice Güden, Ali'nin işçi ve emekçi halk ile bütünleşmiş bir devrimci olduğunu söyleyerek, "Devrimi istemek devrime inanmak yetmiyor. 78 kuşağı o kadar devrime inanmıştı ki, bir taraftan kişisel yaşam ihtiyaçlarımız dahi devrim sonrasına erteleyen fedakarlığımız olduğu gibi, aynı zamanda devrim öncesi yapılandırılabilecek kurumlaşma çalışmaları da devrim sonrasına havale edilebiliyordu. Ali öyle değildi. Örneğin; köyüne gittiğinde bir yandan politik örgütlenme çalışması yaparken diğer yandan köy kooperatifi de kurarak halkın doğal örgütlülüğünü de sağlamıştı.. Ali. işkencede direniş sembolü, hapishanede boyun eğmez bir direniş lideri haline gelmişti. Tüm bu özelliklerine karşın oldukça mütevazı ve paylaşımcı, eşit ilişkiler kuran özellikleri ile her tutsağın arkadaşı, dostu, yoldaşı, sırdaşı olabilen özgün bir kişilikti. Bakardınız bir yaşlının elindeki eşyayı alır evine kadar götürürsen, ihtiyacı olanın tarlasını ekerken görebilirdiniz. Komşusunun kumunu taşırken, evi olmayanın gecekondusuna yardım ederken görürdünüz. Ali sloganik konuşan biri değildi, halkın dilinden halka ulaşan ve kurduğu ilişki tarzı ve onları kendi yaşam deneyimleri üzerinden sorgulatarak devrimcileştiren biriydi.

Kitapta, "Ali için devrimcilik; bir yaşam ve varoluş biçimidir. Devrimci bir eylem ya da sorumluluk söz konusu olduğunda; hiçbir şeye "olmazından" bakmayan, muhakkak bir "oluru" bularak çözüm üreten devrimci iyimserlik abidesidir Ali" denilerek Aktaş'ın devrimci yanı özetleniyor.

Yazar Güden'in hayatını kaleme aldığı Ali Aktaş 78 kuşağının Çukurova'daki önemli devrimci isimlerden biri. Bunun yanı sıra, doğum gününde idam edilen tek sosyalist olarak hafızalara yerleşen bir isim. Aktaş 12 Eylül öncesi tutuklanır ve Adana 1 No'lu Sıkıyönetim mahkemesinin kararıyla hakkında idam kararı verilir. 23 Ocak 1983 gecesi Adana Cezaevi'nde idam edilir. Doğum gününde, idam edilen Ali Aktaş, tanıkların anlatımıyla idam sehpasına sloganlarla gider.

12 Eylül faşist darbesinin ardından idam edilen sosyalist Ali Aktaş'ın ailesine yazdığı mektup ise, ailesinden saklandı. Aktaş'ın ailesine yazdığı veda mektubu tam 25 yıl sonra bir gazetecinin araştırmaları sonucu bulunarak ailesine iletilebildi. Kitapta Aktaş'ın veda mektubu da yer aldı.

HATİCE GÜDEN KİMDİR?

1964 yılında Elbistan'a bağlı Koca Pınar mezrasında dünyaya geldi. İlk ve ortaöğrenimini İskenderun'da tamamladı. 12 Eylül askeri cuntasında daha 16 yaşında iken gözaltına alınarak yaklaşık 3 ay işkenceli sorguda kaldı. Ardından tutuklandı ve 2 yıl cezaevinde kaldı.

Cezaevinden çıktıktan sonra 12 Eylül'ün yarattığı tüm baskı ve sindirmelere rağmen siyasal ve toplumsal mücadelesinden vazgeçmedi. Hatice Güden, 1988 yılında İHD Antep Şubesi'nin kuruluş çalışmalarında yer alırken, farklı yer ve tarihler de insan hakları çalışmaları yaptı. Kadın mücadelesinde önemli çalışmalar yürüten Güden, 1991 yılından itibaren Yeni Kadın, Emeğin Bayrağı ve Atılım gazetecilik ve yazarlık yaptı. Güden, 96 yılında Atılım Gazetesi Ankara Bürosu çalışanıyken gözaltına alınarak yoğun işkencelere maruz kaldı. Tutuklanarak Ankara Ulucanlar Cezaevi'ne konulan Güden, aynı yıl bir çok hapishane de başlatılan ölüm orucu direnişine katıldı. Cezaevlerindeki eylem sonucunda 12 direnişçi hayatını kaybederken, Hatice Güden 69 gün kaldığı Ölüm Orucu direnişi ardından ciddi sağlık sorunları ile karşı karşıya kaldı. Güden, cezaevinden tahliye olduktan sonra Wernicke Korsakkoff tanısıyla tedavi görmeye başladı.

Güden, lise yıllarından başlayan kadın özgürlük ve insan hakları mücadelesinin 40 yılı aşkın bir süredir sürdürüyor. Ölüm orucu direnişinden dolayı ciddi sağlık sorunları yaşasa da bir çok dergi, gazete ve yayın kuruluşunda yazıları yayınlandı. Güden, insan hakları ve kadın mücadelesinin bir aktivisti olarak yaşamını sürdürüyor.

MILLIYETCILIK COCUKLUK HASTALIGIDIR. INSANLIGIN DA KIZAMIGIDIR. EINSTEIN.
ADOLF HITLER VE MUSSOLINI GIBI IRKCILARIN USTASI, ATATURK`TUR
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 26-06-2022, 02:50
Baskoylu Baskoylu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Sep 2012
Mesajlar: 1.282
Standart

Kaypakkaya Yoldaşın Yakalanması ve Diyarbakırda İşkenceye Alınması ve Katledilmesi

Bilindiği üzere İbrahim Kaypakkaya yoldaş 29 Ocak 1973 yılında Mirik Mezrasında bir öğretmenin ihbarı sonucu yakalandı. Sorguya alınıp örgüt hakkında istedikleri sonucu bir an önce almak amacıyla işkenceciler Kaypakkaya yoldaşı yaralı olduğu halde, Diyarbakıra götürüldü. Önce Askeri hastanede yaralarının iyileşerek bir an önce işkenceye alınması hazırlığı yapıldı. Kaypakkaya yoldaş 3.5 ay süren en ağır işkencelerin ardında istediklerini alamadıklarında ve düşünceleri çok tehlikeli bulunduğu için, MİT ve Sıkıyönetim komutanlığının kararıyla, 18 Mayıs 1973 yılında ağır işkencelerin ardında kurşuna dizilerek katledildi.

İşkenceci cellatlar, Kaypakkaya yoldaşın katledilmesine bir kılıf bulmaları gerekiyordu. Bulunan kılıf burjuvazinin çok sıklıkla başvurduğu, " işkenceye dayanamayarak intihar ettiği " yalanıydı. İşkenceciler Kaypakkaya yoldaşı, 16 Mayıs 1973 yılında Diyarbakır zindanında kaldığı hücrede alınarak bilinmeyen başka bir işkence merkezine-büyük ihtimalle MİT işkencehanesine – götürüldü . Burada 2 gün ağır işkencelere maruz kalan Kaypakkaya yoldaş, konuşmadığı için 18 Mayıs 1973 yılında kurşunlanarak katledildi.

Kaypakkaya yoldaşın işkencede katledildiğini gizlemek amacıyla 7.Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanı Şükrü Olcay'apar topar bir senaryo yazar yazdığı "Bilgi için: a) Genel Kurmay Başkanlığına, b) K.K.K.'na, c) 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı'na dağıtımı" notuyla, "çok gizli" ibareli 31 Mayıs 1973 tarih ve İSTH: 7130-2133-73 sayılı "Mesaj Formu"nda, İK'nin "sol bileğini jiletle keserek intihar ettiğini" söylüyor. Bu Mesaj Formu şöyledir:[21]

"(…)

4 – Türkiye Komünist Partisi (M-L.) örgüt faaliyetlerini yöneten ve sorumlu bir şahıs olduğu EK-1 ve EK-2'de sunulan MİT dökümanlarıyla teyit edilen anarşist İbrahim KAYPAKKAYA, alacağı cezayı asgari ve azami olarak tahmin etmiş, onun kendi üzerinde bıraktığı etkiden kurtulamayarak morâl çöküntüsü halindeyken 17 Mayıs 1973 günü sabaha karşı sol bileğini jiletle keserek intihar etmiştir.

5 – Komutanlıkça verilen emir üzerine Askeri savcılıkça olaya el konulmuş, anarşistin 17 MAYIS 1973 günü ölü olduğu tespit edilmiş ve EK-3'de ölü muayene tutanağı tanzim edilerek Askeri Hastaneye otopsi yapılmak üzere getirilmiştir. 18 MAYIS günü Askeri Hastanede yapılan otopsi sonucu hekimler heyetince intihar etmiş olduğu kanaati hasıl olmuş ve EK-4'de sunulan otopsi tutanağı tanzim edilmiştir.

6 – Olay ilgi (c) mesajda ANKARA Sıkıyönetim Komutanlığı'na intikal ettirilmiştir. 21 MAYIS 1973 günü, ceset, Diyarbakır'a gelmiş babasıyla birlikte MİT yetkililerinin refakatinde T.H.Y. uçağı ile ANKARA'ya götürülmüştür. Cenazenin daha sonra Çorum'a götürülerek orada defnedildiği ve defin yerinde gerekli güvenlik tedbirlerinin alındı MİT ilgililerinden öğrenilmiştir.

Bilgilerinize arz ederim.

(imza)

Şükrü Olcay

Korgeneral 7. Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanı".

Sıkıyönetim komutanı Şükrü Olcay ve Savcı Yaşar Değerli bölgedeki operasyonları ve aynı zamanda gözaltına alınan devrimci ve Kürt yurtseverlerini işkencede sorgulayan ekibin başındaki işkenceci cellatlardır. Nitekim İbrahim Kaypakkaya yoldaşın akibetini soran devrimci ve yoldaşlara Yaşar Değerlinin verdiği yanıt, sıkıyönetim Komutanı Şükrü Olcay'ın açıklamalarıyla uyum içindedir.

Değerli, Temmuz 1973 yılında Aslan Kılıçla geçen diyaloğunda aynen şunları söylüyor:

A. KILIÇ: «İbrahim'i işkence ile öldürdünüz, ona söyletemediğiniz şeyleri benden mi almak istiyorsunuz?»

Y. DEĞERLİ: «İbrahim'i biz öldürmedik; tokyosuna koyduğu jiletle bileklerini keserek intihar etti. Hem sen bu haberi nerden duydun?»

Aslında Yaşar Değerli Diyarbakır da THKO davasında tutuklu Mustafa Karadağı ve Onu tehdit eder. M.Karadağ o dönemde yaşadıklarını A.Kılıçla karşılaştığında şöyle aktarır:

"M. KARADAĞ: «Ben de İbrahim'i ve ölüsünü görmedim. Haberi Diyarbakır askerî savcılığı ve erlerden duydum. Ayrıca MİT'te beni sorguya çeken ismini bilmediğim saçları dökük ve yüzbaşı rütbesinde bir hakim subay sorguya başlarken «daha geçen hafta burada konuşmayan birini gömdük. Aynı yolu tutarsan senin de akıbetinin bu olacağından şüphe etmemen için bu şahsın adını da sana söyleyeyim: Bu kişi İbrahim KAYPAKKAYA'dır ve tanırsın da. Şimdi adam gibi konuş» dedi.[»]

Aslında M.Karadağın tarif ettiği kişi Yaşar Değerli'nin kendisidir. Kendisi, 12 Mart döneminde Diyarbakır'dan Ankara'ya-İstanbul'a dek hemen her yerde devrimci ve komünistlere yönelik işkencelerin başında yer alan ve bizzat işkencelere katılan faşist bir cellattır.

Bütün bu gerçekler bize, Diyarbakır da işkencecilerin İbrahim Kaypakkaya yoldaşı işkencede katlederek durumu gizlemek için; " tokyosunun içine gizlediği jiletle bileğini keserek intihar etti" iddiasının tümüyle yalan ve gerçek dışı olduğunu, açıklamaların ise katliamcı yüzlerini gizlemeyi amaçladıklarını gösteriyor. Devlet her zaman yaptığınıi Kaypakkaya yoldaşın işkencede katledilmesinde de yaparak, politik cinayetlere intihar süsü vererek işin içinde kolayca sıyrılmaya yolunu tutmuştur.

İşkencecilerin Kaypakkaya yoldaşın " işkencede bileklerini keserek intihar ettiği " savlarının yalan olduğu İstanbul da başlayan TKP-ML Hareketi davasında kısa zamanda açığa çıkarılmıştır. Kaypakkaya yoldaşı yakınen tanıyan yoldaşları sıkıyönetim mahkemesinde davanın başlamasının daha ilk günü Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki akibetini sormuşlar ve olayın açığa çıkarılması için suç duyurusunda bulunmuşlardır. Mahkeme heyeti Kaypakkaya yoldaşın işkencede katledildiğinin açığa çıkmasını engellemek bakımından," bu sorunu aydınlatmanın mahkemenin görevi olmadığını" ileri sürerek davanın bir numaralı sanığına Diyarbakırda neler yapılarak katlediliğine dair gerçeklerin açığa çıkmasını önlenmeye çalışmıştır. Neki Kaypakkaya yoldaşın dava yoldaşları Kaypakkaya'nın yoldaşın akibetini açığa çıkmadan ifade vermeyeceklerini dillendirmişlerdir.

Nitekim TKP-ML Hareketi dava tutsaklarının yargılandıkları İstanbul Sıkıyönetim mahkemesine vermiş oldukları somut delilerle desteklenmiş olan dilekçede, Kaypakkaya yoldaşın işkencede nasıl katledildiği dile getirilmiştir.

Aynı zamanda Kaypakkaya yoldaşın Yaşar Değerli ve Şükrü Olcay'ın iddia ettikleri gibi intihar etmediği ve işkencede katledildiği, katliamcı başının Savcı Yaşar Değerli olduğu Kaypakkaya yoldaşı yakınen tanıyan yoldaşları ile Diyarbakır işkencehanelerin de aynı ortamda yer alan devrimcilerin ve adli tutsakların açıklamalarında açığa konmuştur.

Çünkü İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş, 29 Ocak 1973 yılında yaralı olarak yakalandıktan sonra hastane de yaralı haliyle zincire vurulmuş ve hücrede sıkıca kontrol altında tutulmuştur. Hastane den sonra da işkence için hücreye konulduğu süreçte, hücresinde, demir aksamlı hiçbir aletin, kemer ve ip kabilinden hiçbir şeyin yanında bulundurulmadığı ve tedbir mahiyetinde olarak aynı binada ve birkaç metre ötedeki tuvalete dahi götürülmediği ve hücresinde tuvalet ihtiyacını giderdiği ve sürekli olarak nöbetçilerce arama-taramanın yapıldığı bir yerde jilet bulmak, tokyoya gizlemek ve sorgulanmak amaçlı götürüldüğü MİT yada sıkıyönetim binasına jileti götürmek ve sürekli işkence altında tutulan birisinin intihar edeceği senaryosunu çizmek ancak Savcı Yaşar Değerli ve Sıkıyönetim Komutanı Şükrü Olcay gibi devrim ve komünizm düşmanlarının uydurabileceği bir senaryodur. Bu aynı senaryoya işkenceciler " ağır ceza alma olasılığı yüksek olması nedeniyle moral çöküntüsü içinde olması nedeniyle intihar etti" yalanını eklemişlerdir. Neki Kaypakkaya yoldaşın işkence altında intihar ettiği senaryosu kısa zaman içinde faşist işkencecilerin elinde patlamıştır.

İbrahim Kaypakkaya Yoldaşın işkencede İntihar Ettiği Yalanı ve Gerçekler

Elbette işkenceci cellatlar kendilerini temize çıkarmak ve devleti töhmet altında bırakmamak adına, Kaypakkaya yoldaşı işkence de katlettiklerini kabul etmeyerek ve siyasi cinayetlerine başka yalanlar ekleyerek, olayın üzerini kapatmaya çalışmışlardır. Bunu bizzat devletin temsilcilerinin yapması bir yerde çok anormalde değildir. Ama Kaypakkaya yoldaşın Diyarbakır işkencehanlerin de susma hakkını kullandığı ve düşünceleri devletçe oldukça tehlikeli bulunduğu için olarak görüldüğü için, faşist devlet tarafından işkencede katledildiği bilinmesine karşın Gün Zile'nin tüm bu yaşananlarda hiç haberi yokmuş gibi davranarak, araştırma inceleme yapma gereği duymadan Kaypakkaya yoldaş hakkında kulaktan dolma bilgilerle faşistlerin iddialarına sarılması aslında hala Kaypakkaya yoldaşın karşısında eziklikten kurtulamadığını ve gerçekleri olduğu gibi teslim etmede sorunlu olmaya devam ettiğini gösterir.

Gün Zileli, eğer Kaypakkaya yoldaşın devrimci önderliği ve politik çözümlemelerde bir çok değerlendirmelerinin haklı çıktığını teslim etmesine rağmen, tüm bunları unutarak, Kaypakkaya yoldaşın " işkencede intihar ettiği " savına gözü kapalı sarılıyorsa, devrimci dürüstlükte ve gerçeklerin savunucusu olmakta hiçte nasibini almadığını ve başkaları hakkında ettiği büyük lafların altının boş olduğunu açığa seriyor. Sanırız hem ideolojik-politik olarak uzun yıllar Aydınlık-PDA revizyonizminin halk ve devrim düşmanı görüşlerin etkisi ve hem de anarşist olduktan sonrada içine kaçmış olan Aydınlık düşüncelerinin etkisinden kurtulamadığından dolayı Gün Zileli, Kaypakkaya yoldaşın katledilmesinde gerçekleri görmeyen ve işkencecilerin yalanlarına inanan bir konumda kurtulamayarak geçmiş, 1972 ayrılık sürecindeki Aydınlık-PDA önderliğinin gerici değerlendirme ve yaklaşımlarının inceltilmiş haliyle devam ettiğini gösteriyor.

Gün Zile'linin İ.Kaypakkaya yoldaşı dair önyargıcı ve revizyonist başka değerlendirmelerinde devam ettiğini görüyoruz. Peki Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki tutumuyla ilgili ne diyor Gün Zileli.

"GZ: İbrahim Kaypakkaya, bildiğim kadarıyla, işkence yapılmasına izin vermeden, tokyosunun tabanına sakladığı bir jiletle bileklerini keserek intihar etti. Zaten yakalanmadan önce kaçarken karda donduğundan ayak parmaklarını kesmişlerdi. Hastaneden işkencehaneye nakledilir nakledilmez bu eylemi gerçekleştirdi ve hayatına son verdi. Bence işkencede direnmek kadar kahramanca bir eylemdi.

Garbis'in işkencedeki direnişi zaten biliniyor. Benim ilaveten söyleyecek sözüm yok. Hayranlık uyandıracak bir direniş olduğu çok açık."( 22 Ekim 2019 tarihinde Ulaş Boz'un http://Vengma.net'te, Gün Zileli ile işkence konusundaki röportajında)

Yukarıda aktarmış olduğumuz Gün Zile'linin görüşlerinin hemen hepsi de gerçek dışı ve burjuvazinin cephaneliğinden alınarak aktarılmış ve hiç bir biçimde doğru olmayan görüşlerdir. Kaypakkaya yoldaşa methiyeler dizeyim derken aslında tam tersini yapıyor. Bir kere İbrahim Kaypakkaya yoldaş faşist işkencecilerin ve Gün Zile'linin iddia ettiği gibi, " kendisine işkence yapılmasına izin vermeden tokyosunun tabanına saklamış olduğu sakladığı bir jiletle bileklerini keserek intihar " etmemiştir. Bu külliyen kuyruklu bir yalandır ve bilerek yada bilmeyerek Kaypakkaya ya yoldaşın işkencede kızıl direnişine gölge düşürmektir.

Olayın gerçeği ne kadar devletçe gizlenmeye çalışılırsa çalışılsın, Kaypakkaya yoldaş işkence de konuşmadığı için savcı, MİT ve Sıkıyönetim komutanlığı yani faşist T.C devletince katledilmiş komünist bir önderdir. Yine Gün Zile'li Kaypakkaya yoldaşın nasıl yakalanıp, 3.5 ay en ağır işkencelerin ardından hunharca Diyarbakırda katledildiğine dair her hangi bir araştırma-sorgulama içinde olmadan, sağdan soldan duymuş olduğu yarım yamalak, esas olarakta düşmanın bilgilerini veri alarak bir değerlendirme yapıyor. Gün Zileli, Kaypakkaya yoldaşın yakalanışı ve uzun süre işkenceye alınışına dair az çok bilgi edinerek birşeyler yazmış olsaydı, " hastaneden işkencehaneye nakledilir nakledilmez bu eylemi gerçekleştirdi ve hayatına son verdi " palavrasını atmazdı. Bilindiği üzere Kaypakkaya yoldaş 21 Nisan 1973 yılında hastanede işkencehaneye getiriliyor. Yaklaşık bir aylık işkence sürecinin ardından yani 18 Mayıs 1973 yılında katledilir.

Demek ki Gün Zile'nin işkencehane'ye getirilir getirilmez Kaypakkaya yoldaşın "intihar" yolunu tuttuğu savı tümüyle hayal mahsulü ve gerçek dışıdır. Kaypakkaya yoldaşın yakalanışı ve 3.5 ay süren işkencenin ardında katledilmiş olmasını unutmak, sanırız yıllardır devrimci ve komünist harekete karşı şüphe yayan ve düşmanlıkla bezenmiş Aydınlık-PDA anlayışından kurtulamadığını ele veriyor.

MILLIYETCILIK COCUKLUK HASTALIGIDIR. INSANLIGIN DA KIZAMIGIDIR. EINSTEIN.
ADOLF HITLER VE MUSSOLINI GIBI IRKCILARIN USTASI, ATATURK`TUR
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 01:58 .