Orijinalini görmek için tıklayınız : Baslangicta...
Baslayalim..
Gunumuzde, birbirini yiyen, ve besin kaynagi olarak kullanan cesitli canli topluluklarinin arasinda yasiyoruz. Ekosistemlerimiz, katil balinalarin foklari yemesi, foklarin kalamarlari yemesi ve kalamarlarin da krill ile beslenmesi gibi beslenme iliskileriyle sekillenmistir. Bu ve diger canlilar, besinlerinden enerji elde etmek icin oksijene ihtiyac duyarlar. Ancak Dunya'daki yasam her zaman boyle degildi.
Oksijenin olmadigi ve metan gazinin yuksek oldugu bir ortamda, --Dunya tarihinin buyuk bir bolumunde-- hayvanlar icin yasanabilir bir yer olmamistir. Bildigimiz en eski yasam formlari, yaklasik 3,7 milyar yil oncesine ait kayalarda fosillerini birakan mikroskobik organizmalardi (mikroplar diyelim). Bu izler, canlilar tarafindan uretilen bir tur karbon molekulunden olusuyordu.
Mikroplarin varligina dair kanitlar, ayni zamanda 3,5 milyar yil oncesine dayanan, olusturduklari sert yapilarda (buna stromatolit deniyor) da korunmustur. Stromatolitler, yapiskan mikrobiyal ortulerin tabakalar halindeyigilmasiyla olusur. --genelde-- Mineraller bu tabakalarin icinde cokelir ve mikroplar olse bile dayanikli yapilar olusturur. Bilim insanlari, Dunya'nin en eski yasam formlarini daha iyi anlamak icin gunumuzde nadir gorulen canli stromatolit resiflerini inceler.
Yaklasik 2,4 milyar yil once siyanobakterilerin evrimlesmesi, Dunya'nin tarihinde carpici bir donusumun baslangici oldu. Bu mikroorganizmalar, gezegenimizin ilk fotosentez yapan canlilari haline gelerek, su ve gunes enerjisini kullanarak besin uretmeye ve bu surecte oksijen salmaya basladilar. Bu gelisme, atmosferdeki oksijen seviyesinde ani ve dramatik bir artisa yol acti ve cevreyi oksijene dayanamayan diger mikroplar icin daha az elverisli hale getirdi.
Bu Buyuk Oksijenlenme Olayi'nin kanitlari, Demir Formasyonlari olarak bilinen deniz tabani kayaclarindaki degisimlerde gorulmektedir. Oksijence zengin sig sular, demirce zengin derin sularla karistiginda, demir oksijenle kimyasal olarak tepkimeye girerek --oksitlenir--demir oksit mineralleri olusturur. Bu mineraller deniz tabanina cokerek, kayaclarda koyu renkli, demirce zengin tabakalar meydana getirir.
Ilk oksijen artisinin ardindan, oksijen seviyeleri daha dusuk bir seviyede dengelendi. Aslinda, olen siyanobakterilerin su icinde asagi dogru suruklenmesi ve curumesi, muhtemelen oksijen seviyelerini bir miktar dusurdu. Bu durum zamanla degisecekti.
Siyanobakterilerin bu devrim niteligindeki evrimi, Dunya'nin atmosferini ve okyanuslarini kokten degistirdi. Bu degisim, daha karmasik yasam formlarinin gelismesi icin zemin hazirladi. Ancak bu surec ani olmadi; milyonlarca yil boyunca kademeli olarak gerceklesti. Oksijen seviyelerindeki dalgalanmalar ve dengesizlikler, yasamin cesitlenmesi ve evrimlesmesi icin yeni firsatlar ve ayni zamanda da zorluklar yaratti.
Bu donem, Dunya'nin biyolojik ve kimyasal tarihinde bir donum noktasi olarak kabul edilir.
Siyanobakterilerin faaliyetleri sayesinde, gezegenimiz bugun bildigimiz oksijen acisindan zengin atmosfere sahip oldu. Bu durum, sadece solunum yapan canlilarin evrimini mumkun kilmakla kalmadi, ayni zamanda ozon tabakasinin olusmasina da yol acarak, Dunya'nin yuzeyini zararli ultraviyole isinlarindan korudu.
O da ne? Ufukta cok hucreliler gorunuyor...
Evet, dunya uzerindeki yasam, mikroorganizmalarin hukum surdugu uzun bir donemin ardindan, yeni ve heyecan verici bir evreye girdi. Mikroplar bircok kimyasal islemi gerceklestirebilse de, karmasik vucut yapilari icin gerekli olan ozellesmis hucrelere sahip degillerdi. Hayvan vucutlari ise deri, kan ve kemik gibi cesitli hucre tiplerinden olusur ve bu hucreler, her biri belirli bir gorevi yerine getiren organelleri icerir. --bunlarin gelisimi de cok uzun zaman icinde olmustur-- Bu arada kucuk bir not: Mikroplar sadece tek hucreli yapilar olup, ne organellere ne de DNA'larini paketleyen cekirdeklere sahiptir.
Ancak, mikroplarin diger mikroplarin icinde yasamaya baslamasiyla --evet kulaga cok cilgin geliyor--DEVRIM NITELIGINDE BIR DEGISIM gerceklesti. Bu mikroplar, icinde yasadiklari hucrelerin organelleri gibi islev gormeye basladi. Ornegin, besinleri enerjiye donusturen mitokondriler, bu karsilikli fayda saglayan iliskilerden evrimlesti. Ayrica, ILK KEZ DNA cekirdek icinde paketlenmeye basladi. Bu yeni ve karmasik hucreler --buna okaryotik hucreler diyoruz-- tum hucreyi destekleyen ozellesmis parcalara ve rollere sahip oldu.
Hucreler ayrica bir arada yasamaya basladi, muhtemelen bunun bazi avantajlari oldugu icin. Hucre gruplari, daha verimli beslenebiliyor veya sadece daha buyuk olmaktan kaynaklanan bir koruma elde edebiliyordu. Toplu halde yasayan hucreler, grubun ihtiyaclarini karsilamak icin her hucrenin belirli bir gorevi ustlenmesiyle evrimlesti. Bazi hucreler grubu bir arada tutmak icin baglantilar olusturmakla gorevlendirilirken, diger hucreler besinleri parcalayabilen sindirim enzimleri uretmeye basladi.
Bu gelismeler, cok hucreli yasamin temellerini atti. Hucreler arasindaki is bolumu ve uzmanlasma, daha karmasik organizmalarin ortaya cikmasina olanak sagladi. Ornegin, bazi hucreler dis etkilere karsi koruma saglarken, digerleri besin tasinmasi veya sinyallesme gibi gorevleri ustlendi.
Cok hucreli yasamin evrimi, canlilarin boyut ve karmasiklik acisindan buyuk bir sicrama yapmasina izin verdi. Bu, denizlerde baslayan ve sonunda karasal yasamin gelismesine yol acan uzun bir surecin baslangiciydi. Farkli hucre tiplerinin bir araya gelmesi ve isbirligi yapmasi, bugun gordugumuz bitki ve hayvan cesitliliginin ortaya cikmasini sagladi.
Sonuc olarak, cok hucreli yasamin ortaya cikisi, Dunya uzerindeki yasamin evriminde kritik bir donum noktasiydi. Bu gelisme, basit mikroorganizmalardan karmasik canlilara uzanan yolculugun belki de en onemli adimiydi ve gezegenimizin biyolojik cesitliliginin temelini olusturdu.
Iste buradan ILK HAYVANLARA geliyoruz...
Bu uzmanlasmis, isbirligi yapan hucre kumeleri, sonunda ilk hayvanlar haline geldi; DNA kanitlari, yaklasik 800 milyon yil once evrimlestigini gosteriyor. Sungerler en eski hayvanlar arasindaydi. Sungerlerden elde edilen kimyasal bilesikler 700 milyon yil kadar eski kayalarda korunurken, molekuler kanitlar sungerlerin daha da erken gelistigine isaret ediyor.
Okyanustaki oksijen seviyeleri bugune gore hala dusuktu, ancak sungerler dusuk oksijen kosullarini tolere edebiliyor. Her ne kadar diger hayvanlar gibi metabolize olmak icin oksijene ihtiyac duysalar da cok aktif olmadiklari icin fazla oksijene ihtiyac duymazlar. Ozel hucreler tarafindan vucutlarina pompalanan sudan yiyecek parcaciklarini cikararak hareketsiz otururken beslenirler.
Sungerin basit vucut plani, sert iskelet parcalariyla desteklenen su dolu bosluklarin etrafindaki hucre katmanlarindan olusur. Gittikce daha karmasik ve cesitli vucut planlarinin evrimi, sonunda farkli hayvan gruplarinin olusmasina yol acacaktir.
Bir hayvanin vucut planina iliskin yapilandirma talimatlari onun genlerindedir. Bazi genler, bilesenleri dogru bir sekilde bir araya getirmek icin diger bircok genin belirli yer ve zamanlarda ifadesini kontrol ederek orkestra sefleri gibi hareket eder. Hemen yerine getirilmese de, karmasik bedenlere iliskin talimatlarin bazi bolumlerinin ilk hayvanlarda bile mevcut olduguna dair kanitlar var.
Iste sert iskeletleri sayesinde sungerler Dunya'da ilk resif yapicilar oldular.
Yaklasik 580 milyon yil once --Ediakaran Donemi-- sungerlerin yani sira baska organizmalarin da cogalmasi soz konusuydu. Vucutlari yaprak, kurdele etc. seklinde olan bu cesitli deniz tabani canlilari, 80 milyon yil boyunca sungerlerin yaninda yasadi. Bu arada fosil kanitlari dunyanin her yerindeki tortul kayalarda bulunabilir.
Ancak Ediacaran hayvanlarinin cogunun vucut planlari modern gruplara benzemiyordu.
Ediacaran'in sonuna gelindiginde oksijen seviyeleri yukseldi ve oksijene dayali yasami surdurmek icin yeterli seviyelere yaklasti. Ilk sungerler aslinda bakterileri yiyerek ve onlari ayrisma surecinden uzaklastirarak oksijenin artmasina yardimci olmus olabilir.
Ancak yaklasik 541 milyon yil once, Ediakaran donemine ait cogu organizma kayboldu -- bu; bilim insanlarinin hala anlamaya calistigi bir durum. Fakat buyuk bir cevresel degisimden kaynaklanmis olabilir--
Fakat ilginc bir durum var; Ediacaran'in sonlarina tarihlenen fosil kayitlarinda bulunan tuneller, solucan benzeri hayvanlarin okyanus tabanini kazmaya basladigini gosteriyor. Bu erken donem kucuk muhendisler, sedimenti bozmus ve belki de havalandirmis olabilir, bu da diger Ediacaran hayvanlar icin kosullari bozmus olabilir. Sonucta bazi hayvanlar icin cevresel kosullar kotulesirken, digerleri icin iyilesti; bu durum muhtemelen turler arasinda bir degisim katalizleyebilmis olabilir.
ve "BOOMB!!!" Kambriyen patlamasi..Hayir hayir oyle aniden olmadi...En azindan 55 milyon yillik bir surec.
Kambriyen Donemi --541-485 milyon yil once--, yeni yasam formlarinin vahsi bir patlamasina tanik oldu. Yeni yasam tarzlariyla birlikte kabuklar ve diken gibi sert vucut parcalari ortaya cikti. Sert vucut parcalari, hayvanlarin tuneller kazma gibi cevrelerini daha radikal sekilde duzenlemelerine olanak tanidi. Ayrica, daha aktif hayvanlara dogru bir degisim de gerceklesti. Trilobitler gibi zirhli hayvanlarin aktif beslenmeye basladi. Bu tuhaf gorunumlu organizmalarin cogu evrimsel deneylerdi, ornegin 5 gozlu Opabinia. Ancak bazi gruplar, trilobitler gibi, milyonlarca yil boyunca basariyla yasadi ve Dunya'yi domine etti, ancak sonunda yok olup gittiler. Stromatolit mercan kayaligi olusturan bakteriler de azaldi ve Dunya'daki kosullar degismeye devam ettikce brakiyopodlar adi verilen organizmalarin olusturdugu resifler ortaya cikti. Bugunun baskin resif olusturuculari olan sert mercanlar ise birkac yuz milyon yil sonra ortaya ciktilar.
Kambriyen'in sonunda neredeyse tum mevcut hayvan tipleri veya filumlari (yumusakcalar, eklem bacaklilar, halkali solucanlar vb.) belirlenmisti ve besin aglari ortaya cikmisti, bugun bunlar Dunya ekosistemlerinin temelini olusturur.
Detayli arastirma icin kaynaklar
[1] https://astrobiology.nasa.gov/news/revisiting-earths-oxygenation-24-billion-years-ago/
[2] https://asm.org/articles/2022/february/the-great-oxidation-event-how-cyanobacteria-change
[3] https://news.mit.edu/2021/photosynthesis-evolution-origins-0928
[4] https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC6880289/
[5]https://naturalhistory.si.edu/education/teaching-resources/life-science/early-life-earth-animal-origins
[6] https://www.imperial.ac.uk/news/189232/oxygen-could-have-been-available-life/
Ayrica, bir belgesel onerisinde bulunmak istiyorum. Turkcesi yok fakat arzu edenler google cromea "langauge reactor" uzantisini ekleyebilir. Bu sayede Turkce altyazi ile izlenebilir. Altyazilarin dogrulununu kontrol etmedim. Yuzde yuz dogru degilse de, yine de iyi bir secenek olabilir. Ben orjinalini izledim ve begendim.
What Caused The Cambrian Explosion?
https://www.youtube.com/watch?v=kO2hSKLuFNs
Forum uyesi olmayanlar, video basligini youtube uzerinden aratip, izleyebilir.
Yaklasik bes yuz milyon yil once, Dunya uzerinde yasam, gorece kisa bir sure icinde dramatik bir sekilde degisti ve buyuk yeni turlerin ortaya cikmasiyla onemli olcude zenginlesti. Kambriyen patlamasi nasil gerceklesti ve neden sona erdi? Bu yazida bu sorulari cevaplandirmaya calisacagiz. Yaziyi temel olarak, Israil kaynakli The Weizmann Institute of Science'dan cevirmeye calisacagim. Genel olarak harfi harfine cevirmeyecegim. Okudugumu yazacagim.
Kambriyen Donemi, yaklasik 541 milyon yil once baslayip 485 milyon yil once sona eren bir zaman dilimini kapsar ve Dunya'nin eski okyanuslarinda biyolojik turlerin cesitliliginde ani bir artis yasandigi belirgin bir donemdir. Bu olay, Kambriyen Patlamasi olarak bilinir ve bazen Biyolojik Buyuk Patlama olarak da adlandirilir.
Bu doneme ait eski deniz organizmalarinin cesitli fosilleri kesfedilmistir ve bu fosiller, insanlar da dahil olmak uzere bircok grubun atalarini icerir, ornegin kordalilari --Ingilizcesi Chordate--. Bu "patlama" doneminde, modern biyolojik sistemlerde var olan bazi anatomik yenilikler ilk kez ortaya cikti. Ornegin, bilesik bacaklari ve gozleri olan eklembacaklilarin veya solungaclari bulunan solucanlarin gorunusu.
Bu olaganustu genis cesitlilik ayni zamanda ilk avci turlerinin ortaya cikmasina da yol acti. Bu zamana kadar bilinen tek hucreli alg ve bakterilerle beslenen toplayicilar vardi. Yirticilarin ortaya cikisi onemli bir degisimi isaret etti; cunku bunlar daha once gozlenmemis cene ve dislere sahipt. Ustelik avlanma yetenegi gelismis yuzme kabiliyeti sergilediler.
Kambriyen oncesindeki ve yaklasik 635 milyon yil once baslayan jeolojik doneme Ediakaran Donemi denir. Bu donemde Dunya uzerindeki serbest oksijen miktari onemli olcude artti, muhtemelen buzullarin geri cekilmesine yol acan artan sicakliklar nedeniyle. Yeni gelisen kosullar tek hucreli alglerin gelismesine olanak tanidi ve bu algler de fotosentez yapmaya basladi - bu surecte cevreden karbondioksit ve su emerek gunes enerjisini kullanarak seker uretirler. Bu surecin yan urunu atmosfere salinan oksijendir.
Ediakaran Donemi'ne ait jeolojik katmanlarda, meduzalara, solucanlara ve sungerlere benzeyen cok hucreli organizmalarin fosillesmis kalintilari bulunmustur. Bu tur fosiller Antarktika haric tum kitalarda bulunmustur. Arastirmacilar bu organizmalarin Ediakaran'dan sonra dunyadan kayboldugunu ve evrimsel bir basarisizlik olarak degerlendirildiklerini one surmuslerdir. Ancak, Guney Avustralya'da bulunan Kambriyen fosilleri, Ediakaran Donemi'nde bulunan organizmalara tipatip benzeyen cok hucreli organizmalar iceriyor.
Is Dickinsonia our oldest ancestor?
https://www.youtube.com/watch?v=7J7lBv_qmiI
* Turkcesi yok fakat "language reactor" uzantisi ile izleyebilirsiniz.
Patlamaya Neden Olay Sey
Dunya'nin yaklasik 4.6 milyar yil once olustuguna inaniliyor, ancak yaklasik 600 milyon yil oncesine kadar evrim yavas bir sekilde ilerliyor ve tek yasayan organizmalar bakteri, plankton ve tek hucreli alglerdi. Kambriyen patlamasi sirasinda bu trend aniden degisti ve Dunya uzerindeki organizma cesitliligi ve karmasikligi en buyuk ve en onemli sekilde evrimlesti.
Patlamaya yol acan belirli faktorleri belirlemek zor olsa da, bircok arastirmaci bu olayin ana nedeninin bu donemde atmosferik oksijen seviyelerinin artmasi olduguna inaniyor. Avustralya'nin Tasmania Universitesi'nden arastirmacilarin liderliginde uluslararasi bir ekip tarafindan yapilan bir calismada, arastirmacilar "aptal altin" olarak da bilinen pirit adli bir mineralde neredeyse iki bin kaya orneginde iz elementlerin varligini olctuler. Bu olcumler, Dunya'nin uzak gecmisindeki oksijen ve besin miktarini tahmin etmelerine olanak tanidi. Bunlardan bazilari, selenyum (Se) gibi elementler, oksijene cok duyarlidir ve onunla tepkimeye girerler; bu nedenle oksijen seviyelerindeki degisiklikler, sedimanter piritte milyarlarca yil boyunca korunan diger bilesiklerin olusumuna yol acar. Bu nedenle, sedimanter pirit bilesimi analizi, pirit sedimaninin olustugu donemdeki atmosferik oksijen seviyelerini tahmin etmeyi mumkun kilar.
Arastirmacilar, 2.5 milyar yil once onemli bir artistan sonra, atmosferik oksijen konsantrasyonlarinin giderek azalmaya basladigini kesfettiler. Yaklasik 600 milyon yil once ise bu trend degisti ve Dunya atmosferindeki oksijen konsantrasyonlari tekrar keskin bir sekilde artmaya basladi; bu artis Kambriyen patlamasinin zirvesi olan yaklasik 500 milyon yil once zirveye ulasti.
Oksijen konsantrasyonundaki artisin nedeni, levha tektonigi hareketlerinin etkisiyle olabilir; bu hareketler genis capta volkanik faaliyet ve depremlere yol acarak deniz suyunu karistirip oksijenle zenginlestirdi. Ayrica, depremler ve volkanik faaliyetler muhtemelen biyolojik adaptasyonlari tesvik eden sert bir yasam ortami olusturmus olabilir, boylece bazi organizmalarin hayatta kalma yetenegini artirmis olabilir.
Biyolojik surecler oksijen olmadan da gerceklesebilir; ornegin, karbondioksit, kukurtlu molekuller veya demir iceren mineraller gibi seyler kullanilabilir, ancak oksijen bir avantaja sahiptir - hucrenin cok daha fazla enerji uretmesine izin verir ve bu nedenle enerji tuketimi yuksek karmasik sistemlerin isleyisi icin onemlidir.
Oksijenin artisinin buyuk olasilikla tek hucreli alglerin artan faaliyetinden kaynaklandigi dusunulmektedir. Bu algler, bahsedildigi gibi, bu donemde artan sicakliklarin eriyen buzullar ve buzullarin serbest biraktigi bircok besin maddesi ile birleserek gelistiler ve bu durum olasi, Algenin buyumesinde onemli bir rol oynadi.
Oksijen Konsantrasyonlari Degistiginde
Bugun de, dunya genelinde modern denizlerdeki oksijen eksikligi olan bolgeler, burada eski zamanlarda hukum suren ekoloji hakkinda bize bilgi verebilir. 2013 yilinda yayimlanan bir calismada, ABD'deki Harvard Universitesi'nden arastirmacilar, deniz tabaninda bulunan oksijen minimum bolgelerindeki cok hucreli solucanlar uzerinde oksijen seviyeleri ile hayvan evrimi arasindaki baglantiyi incelediler. Oksijen seviyelerinin ortalama kuresel deniz yuzeyi konsantrasyonlarinin %0.5'in altinda kaldigi yerlerde, ana turler dogrudan tek hucreli organizmalari besleyen kucuk solucanlardir. Deniz tabanindaki oksijen konsantrasyonlari %0.5 ile %3 arasinda oldugunda, daha fazla cesitlilikte tur bulunabilir, ancak besin agi basit kalir ve temel olarak tek hucreli organizmalara dayanir. Yalnizca daha yuksek oksijen seviyelerinde, etobur avcilar bulunabilir, besin agi dallanir ve karmasikligi artar.
Bu bulgular, bugune kadar bulunan fosil kayitlariyla ve o donemlerdeki tahmini oksijen konsantrasyonlariyla uyumludur. Ediakaran doneminde, oksijen konsantrasyonlari ozellikle tek hucreli organizmalar uzerinde beslenen hayvanlarin bazi gelisimlerine olanak tanimistir. Oksijen konsantrasyonlarindaki artis, bilesik gozlu, cene ve dislere sahip avcilar gibi daha karmasik hayvanlarin evrimini kolaylastirmistir.
https://d15djgxczo4v72.cloudfront.net/s3fs-public/davidson_images/shutterstock_486079501_580.jpg
Kambriyen Doneminden Uc Trilobit Fosili | Fotograf: Icsms, Shutterstock
Kambriyen Doneminde Yasam
Kambriyen Donemi'nde en iyi bilinen hayvanlar trilobitlerdir; sert kabuklu, basi ve bacaklari olan eklembacaklilardir. Bugun 20 binden fazla trilobit turu bilinmektedir. Bazilarinin gozleri vardi, bazilari etobur avcilardi ve digerleri curumus madde veya tek hucreli alglerle beslenirdi.
Kambriyen Donemi ile ozdeslesmis ozellikle ilginc bir hayvan Anomalocaris'dir. Bircok arastirmaci, zamaninin en ust duzey yirticilarindan biri olduguna inaniyor. Neredeyse bir metre uzunlugundaydi, bu gunumuz standartlarina gore cok buyuk olmayabilir, ancak Kambriyen Donemi'nden bildigimiz en buyuk hayvan yapar. Anomalocaris'in sekli karidese benziyordu; uzun bir kuyrugu, iki dikenli on bacagi ve dis dolu kare bir agzi vardi. Ayrica, modern eklembacaklilarinkine benzer sekilde cok gelismis bilesik gozleri bulunmaktaydi.
https://d15djgxczo4v72.cloudfront.net/s3fs-public/davidson_images/shutterstock_1376936279_580.jpg
Anomalocaris. Zamaninin en one cikan yirticisi mi? | Gorsel: Dotted Yeti, Shutterstock
Kambriyen patlamasi ayni zamanda dunyaya Echinodermata subesini de getirdi; bu sube yildiz baliklari, deniz hiyarlari ve deniz kestanelerini icerir. Bu gruptan gelen en eski fosil Helicocystis, Kambriyen'den gelir. Arastirmacilar, bu organizmanin Echinodermata subesine ait bir hayvan oldugunu, pentaradyal simetrisi nedeniyle belirlediler; yani bes ana segment ve bu subenin karakteristik olan iskelet plakalari gibi. Kesfedilen fosil bir deniz kestanesine benzese de, yildiz baliklari gibi akrabalarindan farklidir, cunku onu olusturan bes segment birbirine baglanmistir.
https://d15djgxczo4v72.cloudfront.net/s3fs-public/davidson_images/C0499296-Pikaia_marine_invertebrate%2C_illustration_580.jpg
Pikaia. Bilinen en eski (bugune kadar) omurgali atasi - insanlari da iceriyor | Gorsel: SCIENCE PHOTO LIBRARY / JOSE ANTONIO PEÑAS
Partinin Sonu
Kambriyen Donemi, muhtemelen bircok trilobit turunun yok olmasina yol acan ani bir kitlesel yok olma olayiyla sona erdi. Arastirmacilar, bu ani yok olmanin nedeninin oksijenin azalmasi ve toksik sulfur iceren bilesiklerin (sulfurler) olusmasi olduguna inaniyorlar.
2011 yilinda, ABD'den arastirmacilar, Gec Kambriyen Donemi kayalarinda modern oksijen yoksunu deniz ortamlarina benzer ozellikler bulduklarini rapor ettiler, ornegin Karadeniz gibi. Bu bulgu, birbirinden cok uzak yerlerden toplanan kaya orneklerine dayanmaktadir, bu da o donemde kuresel bir fenomenin isaretcisi olabilir. Atmosferik oksijen konsantrasyonlarinda keskin bir dususun nedeni bilinmemekte olup, bu soru bilimsel dunyayi hala ilgilendiren bir sorudur. Kitlesel yok olma olayini hayatta kalan hayvanlar, bugun bildigimiz tum biyolojik sistemlerin atasidir.
https://d15djgxczo4v72.cloudfront.net/s3fs-public/davidson_images/E4420684-Palaeozoic_arthropods.jpg
Kambriyen Dönemindeki Deniz Yaşamı. Bizim antik atasalarımız. | Görsel: Christian Jegou, Science Photo Library
Kambriyen Dönemi'nde, Dünya'da daha önce veya sonra hiç gözlemlenmemiş bir ölçekte yaşam patlaması yaşandı. Tek hücreli organizmalardan ve onları besleyen basit hayvanlardan oluşan biyolojik olarak fakir bir dünyadan, yüz binlerce türü içeren karmaşık bir biyolojik ve ekolojik sistem evrildi.
O günlerde deniz popülasyonunun bileşiminin ne olduğunu, bu organizmaların nasıl göründüğünü, ne yediklerini ve çoğunun kitlesel yok oluşuna neyin neden olduğunu sadece tahmin edebiliriz, ancak tam olarak ne olduğunu asla bilemeyiz. Hipotezlerimiz çoğunlukla dolaylı bilgilere dayanmakta ve birçok değişken tarafından etkilenebilir. Kambriyen patlamasından önce zırhlı omurgasız türlerin birçok olabileceği, ancak yumuşak biyolojik organların sert kabuklar ve kafeslerden çok daha az iyi korunduğu için jeolojik bir iz bırakmadıklarını bilmekteyiz.
Eğer öyleyse, belki de Kambriyen patlaması sadece sert kabukların evrimleştiği bir dönemdi. Fosil kalıntılarından toplanan bilgilere dayandığımız için, bu dönemin bir Biyolojik Büyük Patlama'yı temsil ettiğini yanlışlıkla düşünebiliriz. Ancak, eski çamurların özel koşulları, yumuşak biyolojik dokuları ve formları korumayı başarmış ve antik dünyanın yumuşak organizmaları hakkında birçok şey öğrenmemize yardımcı olabilir, ancak bu bulgular nadirdir. Dolayısıyla, bugün elimizde bulunan bilimsel araçlarla, en azından basitçe ifade etmek gerekirse, yaşamın bir "patlaması" olan aynı dinamik, ilkel dönemin sınırlı bir bakış açısını kazanabiliriz.
The Weizmann Institute of Science (https://davidson.weizmann.ac.il/en/online/sciencepanorama/explosion-life)
Acanthostega ve Ichthyostega, tetrapodlarin en eski izleri olmasa da, erken tetrapodlar arasinda eksiksiz olanlardir. 360-380 milyon gerilerden bahsediyoruz.
https://www.geocities.ws/ozraptor4/fisharms.jpg
https://media.springernature.com/lw685/springer-static/image/art%3A10.1007%2Fs12052-009-0119-2/MediaObjects/12052_2009_119_Fig5_HTML.gif
Acanthostega ve Ichthyostega, Gec Devoniyen doneminde yasamislardir ve bugune kadar kesfedilen tum materyaller Dogu Gronland'dan gelmistir. Bu canlilar, hem hava hem de sudan oksijen alabilmelerini saglayan bir solungac ve akciger sistemine sahiptiler. Bu cift solunum sistemi, onlarin hem su altinda hem de karada yasamalarina olanak taniyordu. Dort uzuvlari ve her birinde degisen sayida parmaklari vardi. Ancak, amfibilerin, surungenlerin ve memelilerin dogrudan atasi olan bes parmakli bir tur, henuz Devoniyen kayalarinda bulunmamistir.
Ilk tetrapodlarin, Elpistostegalia adli, neredeyse tum yuzgeclerini kaybetmis ve daha sonra uzuvlarin gelisecegi bolgede dort yuzgec birakan bir grup canlidan evrimlestigi dusunuluyor. Bu grup icinde en iyi korunmus olan Tiktaalik, yaklasik 375 milyon yil once Kanada'nin en kuzey kara kutlesi olan Ellesmere Adasi'nda bulunmustur. Bu canlilarin ilkel akcigerleri ve baslarinin ustunde gozleri vardi. Tiktaalik'in bu ozellikleri, onun sig suda veya kiyi bolgelerinde yasadigina isaret eder.
Ilk tetrapodlarin izleri, Devoniyen doneminin ortalarina tarihlenen ve Polonya'da yaklasik 390 milyon yillik, ve Irlanda'da yaklasik 384 milyon yil oncesine dayanan bir gecmisi vardir. Bu izler, ilk kara yuruyuslerini gerceklestiren tetrapodlarin izleridir. Polonya'daki izler, muhtemelen sig suda veya karada olabilecek bir alana aittir. Irlanda'daki izler ise hem kuru arazide hem de sig sularda ilerleyen tetrapodlarin izleridir.
Uzuvlarin gelisimi, ilk tetrapodlar veya atalarinin, diger yirticilarin ulasamadigi ekosistemleri kullanabilmelerini saglamis olabilir. Guney Afrika'da bulunan tetrapod fosilleri, bugun bircok deniz baligi icin yuva islevi goren tortullarda kesfedilmistir. Daha buyuk baliklar bu alanlara giremez, bu nedenle uzuvlarin gelisimi, kucuk balik surulerinden faydalanmada ustun bir avantaj saglamistir. Bazi fosiller, Guney Afrika'da bulunmustur. Bu tetrapod fosilleri, kutup alanlarinda dahi bulunmustur ve bu da tetrapodlarin oldukca genis bir dagilima sahip oldugunu gostermektedir.
Bu adaptasyon, milyonlarca yil boyunca sayisiz kucuk degisiklikle tetrapodlarin baliklardan amfibilere, dinozorlara, surungenlere, kuslara, memelilere ve aradaki her seye evrimlesmesine neden olmustur. Ilk tetrapodlar ve onlarin soyundan gelenler, gezegende 365 milyon yil boyunca basarili bir sekilde var olmus, cesitlenmis ve farkli ortamlarda hayatta kalmayi basarmistir. Bu basarili evrimsel soyun torunlarindan biri de biziz.
Ilk karaya cikan canlilarin bazilari metre uzunlugunda semenderlere benziyordu, ancak henuz tam olarak o asamada degillerdi. Bugunku monitor lizards/ejderlerin etleri parcalayan dislerine benzer dislere sahiptiler. Turlerine bagli olarak yedi veya sekiz parmaklari vardi ve gozleri, muhtemelen sudan biraz otesindeki karasal olasiliklari daha iyi gorebilmek icin, baslarinin ustunde yer aliyordu.
Acanthostega ve Ichthyostega da, ilk tetrapodlarin en eksiksiz fosilleri olarak temsil edilmektedir. Bu grup, okyanuslardan ayrilip karada yuruyen ilk omurgali canlilarin soyundan gelir. Tetrapodlar ve soyundan gelenler, gezegende 365 milyon yil boyunca basarili bir sekilde yasamis, cesitli sekillerde hayatta kalmis, yumurta birakmis veya canli dogum yapmislardir. Bazilari karada yasayan en buyuk hayvanlar olurken, bazilari yasamlari boyunca birkac asamadan gecerek metamorfoz yapabilmistir. Digerleri ise karadan ayrilarak gokyuzune veya tekrar okyanuslara geri donmustur. Eger onlarin evrimsel basarisindan suphe duyuyorsaniz, kendinize sorabilirsiniz; siz de onlardan birisiniz.
Tetrapodlar nasil baliklardan amfibilere, dinozorlara, surungenlere, kuslara, memelilere ve aradaki her seye evrimlesti? Bazi arastirmacilar, yeni ekosistemlerdeki firsatlarin, sayisiz kucuk adaptasyonu tetikledigine inanmaktadir. Ilk tetrapodlar, muhtemelen timsahlarin bugun yaptigi gibi sig suya uyum saglayarak karaya gecis yapmamislardir. Timsahlar karasal canlilardan evrimlesmistir. Ancak, ilk tetrapodlar veya atalarinin sig suya gecis yaparak, diger yirticilarin ulasamadigi bir ekosistemi kullanma olasiliklari yuksektir. Bu canlilar, buyuk yirticilarin ulasamayacagi sig sularda veya kiyi bolgelerinde avlanarak hayatta kalmislardir.
Ilk tetrapodlarin sig sularda yasama ve avlanma stratejileri, onlarin karaya gecis surecinde onemli bir rol oynamistir. Bu surec, sayisiz kucuk adaptasyon ve evrimsel degisiklikle milyonlarca yil boyunca devam etmistir. Tetrapodlar, baliklardan amfibilere, surungenlere, dinozorlara, kuslara ve memelilere kadar cesitli formlara evrimlesmislerdir. Bu surecte, karada yuruyen ilk canlilar, suyun disinda da hayatta kalabilecek ozellikler gelistirmislerdir. Solungaclarin yani sira akcigerlerin gelisimi, bu canlilarin hem su altinda hem de karada oksijen alabilmelerini saglamistir. Ayrica, uzuvlarin gelisimi, bu canlilarin karada daha etkili hareket etmelerine olanak tanimistir.
Evet, Tetrapodlarin evrimi, sayisiz kucuk adaptasyonun bir sonucudur. Ilk tetrapodlar, suyun disinda yeni ekosistemlere uyum saglamak icin cesitli ozellikler gelistirmislerdir. Bu surecte, farkli turler arasinda cesitli evrimsel yollar izlenmistir. Bazi turler karada yasamaya uyum saglarken, bazilari yeniden suya donmus veya gokyuzune cikmislardir. Bu evrimsel cesitlilik, tetrapodlarin gezegendeki basarisinin bir kanitidir. Tetrapodlarin evrimi, yasamin cesitliligini ve adaptasyon yetenegini gostermektedir. Tetrapodlar, baliklardan evrimlesmis ve zamanla karada, suda ve havada yasayan cesitli turlere donusmuslerdir. Bu evrimsel surec, yasamin ne kadar dinamik ve adaptif oldugunu gostermektedir. Tetrapodlar, evrimsel tarihimizin onemli bir parcasidir ve onlarin hikayesi, yasamin nasil cesitlenip uyum sagladigini anlamamiza yardimci olmaktadir. Bu evrimsel basari, tetrapodlarin milyonlarca yil boyunca hayatta kalmasini ve cesitlenmesini saglamistir. Bizler de bu evrimsel surecin bir parcasiyiz ve tetrapodlarin torunlari olarak onlarin mirasini tasimaktayiz.
Bugun yazmaya baslayacagim bu yazi, dini, felsefi ve bilimsel duzlemden degerlendirildiginde cok onemli bir yazi dizisi olacak. Hem yasami ve mekanizmalarini hem dinozorlari ogrenecegiz. Ama once cok onemli bir seyle baslamamiz lazim. Dunya'mizin 4.6 milyar yillik tarihine goz atacagiz. Bu devasa zaman diliminin yarisindan fazlasinda, dunyada yasamin aslinda cok basit, tek hucreli organizmalardan ibaret oldugunu gorecegiz. Bunun neden cok onemli oldugunu en son soyleyecegim. Siz simdiden tahmin etmissinizdir.
Oncelikle bu zaman dilimini gosteren time scale
https://earthathome.org/wp-content/uploads/2022/03/Geologic-Time-Scale-Precambrian-2000px.png
(Daha sonra bu grafigi detayli anlatacagim.)
Evet, organizmalar diyorduk. Bu ilk ve basit organizmalar, bakterilere benzer boyut ve sekle sahipti. O zamanlarda canlilik mikrop duzeyinde bir yerdeydi. Ve yasamin basladigi ilk 2 milyar yil boyunca, bu basit organizmalarin genetik bilgilerini ve hucresel aktivitelerini birbirinden ayiran bir cekirdek (nucleus) yoktu. Yani, hucrelerin genetik programini koruyan bir cekirdek olusumu ancak yasamin baslamasindan 2 milyar yil sonra ortaya cikti, dile kolay 2 MILYAR YIL! Cekirdek, yasam kimyasinin evriminde devrim niteliginde bir yenilikti, cunku bu yapi yasamin kimyasini cok daha karmasik hale getirdi. Ama bu devrimden sonra bile, yaklasik 600 milyon yil once ilk cok hucreli organizmalarin fosil izleri bulunana kadar, yasam cok basit kaldi.
Yani, DUNYA TARIHININ 3 MILYAR YILI BOYUNCA YASAMI ASLINDA MIKROSKOPLA GOREBILIRDIK!.
Bu surecleri anlamadan, dinozorlarin nasil ortaya ciktigini tam olarak anlamamiz mumkun degil.
O yuzden,hayatin ne oldugunu tanimlayarak baslayalim.
Yasam yada hayat nedir ve neden gittikce daha karmasik hale gelmistir? Yasami tanimlarken, gunumuzde gozlemleyebildigimiz canlilardan yola cikacagim. Butun "canli" varliklar esasinda su ozellikleri tasir:
Hayatin bir ozelligi MAKRO-BIYOMOLEKULLER icerirmesidir. Yani nedir bu havali sozcuk? DNA, proteinler, lipidler ve karbonhidratlar gibi dort ana biyomolekul siniftan bahsediyorum. DNA, organizmanin genetik bilgisini tasir; proteinler yapisal veya fonksiyonel gorevler ustlenir. Ote yandan lipidler enerji depolar ve hucre zarlarini olusturur. Karbonhidratlar ise bildiginiz uzere enerji saglar (glikoz gibi mesela) veya yapisal islev de gorur (buna basit bir ornek olarak bitkilerdeki selulozu verelim).
Yasam, baska nedir? Ne ozelligi vardir? HUCRELER degil mi. Bildigimiz tum canlilar, biyomolekulleri iceren, lipit zarlarla cevrili hucrelerden olusur. Fen derslerinden hatirlarsaniz, hucre, yasamin en kucuk islevsel birimidir. Bunlar BESIN alir. Bizler canliyiz ve cevreden besin veya enerji aliriz (ornegin, mesela bitkiler gunesi kullanarak fotosentez yapar. Basit yani). Bunlarin bir METABOLIZMASI vardir. Bu en basit anlamiyla besinleri en kucuk yapi taslarina ayiran kimyasal reaksiyonlar olarak tanimlanabilir ve bu yapi taslarini yeni dokular olusturmak icin kullanan surecleri kapsar. Metabolizma calisir ve ne olur, ATIK ortaya cikar, ATIK. Bu canlilar metabolik sureclerden olusan atiklari disari atarlar. Sonra tabii UREME OLAYIMIZ vardir. Ali'den Veli'ye herkes --eger bir genetik problem yoksa--genetik bilgilerini bir sonraki nesle aktarabilirler. Bir sey unutmayalim, seksuel uremede, yavrular her zaman ebeveynlerinden biraz farklidir. Bunlar zamanla BUYURLER. Mikrobiyal canlilari dusundugumuzde bunlar icin buyume ve ureme ayni anlamda kullanilabilir; yani basit bakteriler buyumeden cogalir. Ancak cok hucreli organizmalarda buyume ve ureme FARKLIdir. Bunlar uruyorlar ve cevreleriyle etkilesime giriyorlar. Yani cevrelerine, yada uyaranlarina YANIT VERIYORLAR. Bu, bitkilerin isiga donmesi veya mikroplarin curumeye karsi tepki vermesi gibi basit bir tepki olabilir.
Yukarida bilhassa buyuk harflerle vurgulamaya calistigim ozellikler, olu organizmalar, yani fosil halindeki canlilar icin gecerli degil. Cunku bu surecler artik devam etmiyor. Mesela bir dinozorun metabolik hizini olcemeyiz ya da onlari yemek yerken veya uremekle mesgulken gozlemleyemeyiz. O zaman, nasil oluyor da dinozorlarin bir zamanlar yasamis oldugunu anlayabiliyoruz? Bu, yasamin tanimini yaparken karsilastigimiz buyuk bir soru. Ayrica, bu soruya cevap verirken, en eski yasam bicimlerinin de tam olarak bu kriterlere uymamis olabilecegini goz onunde bulundurmaliyiz. Mesela, bazi hipotezler, yasamin ilk basta kendini kopyalayabilen RNA iplikcikleri olarak basladigini one suruyor. Bu RNA'lar gercekten yasam miydi, yoksa sadece biyomolekuller mi? Bilmiyoruz, bu, yasam tanimina bagli olarak degisiyor.
Ve bir diger ilginc ornek vereyim. Ve tabii virusler var. Bazi bilim insanlari, viruslerin yasam formu oldugunu dusunuyor, cunku genetik materyalleri (DNA veya RNA) var, ureyebiliyorlar ve evrimlesebiliyorlar. Ancak hucreleri yok, metabolizma yapmiyorlar ve bir konakci olmadan bagimsiz ureyemiyorlar. Bu durum, yasamin tanimina dair baska bir belirsizlik.
Gunumuzde yasamin tanimina dair cok tartismali gorusler var, NASA gibi kurumlar, yasami basitce "kendi kendine surdurebilen kimyasal bir sistem" olarak tanimlar. Yani, yasam, evrimsel sureclerden gecebilecek, kendini surdurebilen bir sistemdir.
Dinozorlarin tarihini ve yasadiklari donemi anlamadan once, yasamin ne oldugunu ve nasil basladigini cok daha derinlemesine dusunmemiz gerekiyor.
Hayatin nasil basladigini tam olarak bilemiyoruz ama bilim insanlari bu konuda cesitli teoriler one suruyor. Canliligin olusmasi icin gereken molekullerin nasil ortaya ciktigini anlamak onemli bir konu. Dunya'nin ilk donemlerinde hangi kosullarin oldugu, yasamin nerede baslamis olabilecegini anlamamiza yardimci olabilir. Bir teoriye gore, ilk yasam cok basit bir RNA molekulu olabilir. RNA, DNA'ya benzer sekilde genetik bilgi tasiyan bir molekul, ama ayni zamanda kimyasal reaksiyonlari da hizlandirabiliyor. Bu yuzden, RNA kendini kopyalayarak zamanla evrimlesmis olabilir. Bir noktada bu molekuller, dis ortamdan korunmalarini saglayan yag tabakalariyla cevrilmis olabilir ve boylece basit hucre benzeri yapilar olusmus olabilir. Zamanla bu yapilar daha da karmasik hale gelerek bugunku hucrelerin temelini atmis olabilir.
Ancak bu teoriye bazi elestiriler de var. RNA, DNA kadar saglam degil ve zorlu kosullarda kolayca parcalanabiliyor. Ayrica, genetik bilgi tasiyan sistemlerin mi yoksa hucre zarlarinin ve metabolizmanin mi once olustugu konusunda bilim insanlari hala fikir birligine varmis degil.
Bu sorulara cevap bulmak icin yapilan en unlu deneylerden biri, 1952'de Stanley Miller ve Harold Urey tarafindan gerceklestirildi. Bilim insanlari, Dunya'nin ilk zamanlarinda oldugu dusunulen su, metan, hidrojen ve amonyak gibi gazlari bir araya getirerek bir deney duzenegi kurdular. Bu karisima elektrik kivilcimlari vererek simsek etkisi yarattilar. Bir hafta sonra, berrak sivi kahverengiye dondu. Sonra incelemeler yaptilar ve amino asitler gibi yasamin temel yapi taslarinin olustugu gorulmus oldu. Bu deney, yasam icin gerekli bilesiklerin canlilar olmadan da olusabilecegini gosterdi. Daha sonra yapilan calismalar, DNA'nin temel yapi taslarinin da benzer sekilde ortaya cikabilecegini kanitladi. Bu da, yasamin cansiz maddelerden meydana gelebilecegi fikrini guclendirdi. Bilim insanlari bugun hala bu sureci tam olarak anlamaya calisiyor. Ayrica, bu bilgileri kullanarak diger gezegenlerde yasam olup olmadigini arastirmak da buyuk onem tasiyor. Ancak, gercekten bagimsiz bir canli organizmanin nasil olustugunu anlamak icin daha fazla arastirmaya ihtiyac var.
Hayatin nasil basladigini anlamak icin, yasamin yapi taslarini laboratuvar ortaminda, biyolojik etkilesimler olmadan sentezleyebilmek onemli bir adim. Ancak, bu deneylerde kullanilan kimyasallar ve kosullar, Dunya'nin erken donemlerinde gercekten var olmus olmali ki, yasamin baslangicina dair gecerli bir aciklama olsun. Butun canlilarin temel bilesenleri karbon, nitrojen, hidrojen ve oksijen. Bunlar, sekerler, proteinler, DNA ve lipitler gibi hayati molekullerin yapi taslari. Ama bu elementler nereden geldi? Yasam icin gerekli hammaddelerin cevrede zaten var olmasi gerekiyordu ve bilim insanlari, Miller ve Urey'in deneylerinde oldugu gibi, bunu test etmek icin bu malzemelerle basladi. Ancak, Dunya'nin ilk zamanlarinda hangi kosullarin hakim oldugu konusunda hala bircok bilinmez var. Yine de, farkli teoriler ortaya atildi ve bu teoriler, Dunya'nin erken doneminde yasami baslatabilecek ortamlarin nasil olabilecegini anlamaya calisiyor.
Bir teoriye gore, yasam sig su birikintilerinde basladi. Dunya'nin olusumu sirasinda, atmosferin oksijen icermedigi ve metan, amonyak ve su buhari gibi gazlarla dolu oldugu dusunuluyor. Miller-Urey deneyinde de bu ortam taklit edilmisti. Gerci bazi bilim insanlari bu fikre karsi cikiyor, ama benzer deneylerde farkli gaz karisimlari kullanildiginda da organik molekullerin olustugu goruldu. Eger yasam bu sekilde ortaya ciktiysa, organik molekullerin zamanla kucuk goletlerde veya bilim insanlarinin dedigi gibi "sicak kucuk su birikintilerinde" yogunlastigi dusunuluyor. Su birikintileri surekli islanip kurudugunda, iclerindeki kimyasallarin bir araya gelmesi ve daha karmasik molekuller olusturmasi kolaylasmis olabilir. Hatta bu su birikintileri, gunumuzde Yellowstone Milli Parki'nda gorulen sicak su kaynaklari gibi, volkanik bolgelerde bulunmus olabilir. Buradaki kil parcaciklari, organik molekullerin yuzeylerine yapismasini saglayarak reaksiyonlari hizlandirmis olabilir.
Bir baska teori ise yasamin okyanusun derinliklerindeki hidrotermal bacalarda basladigini one suruyor. Bunlar, Dunya'nin yuzeyindeki catlaklardan giren suyun magma tarafindan isitildiktan sonra denize geri salindigi, asiri sicak ve kimyasal acidan zengin alanlar. Bu bolgelerde, sicaklik 40 ila 300 C arasinda degisiyor ve su, metan, hidrojen ve kukurt bakimindan oldukca zengin. Hidrotermal bacalar, organik molekulleri yogunlastirabilecek gozenekli yapilar olusturuyor ve burada olusan pH farklari, yasamin baslamasi icin gerekli enerjiyi saglayabilir. Eskiden bu kadar sicak bir ortamda molekullerin hemen parcalanacagi ve yasamin gelisemeyecegi dusunuluyordu. Ama okyanusun derinliklerinde yapilan kesifler, bu tur ortamlarda mikroorganizmalarin ve cok hucreli canlilarin yasayabildigini gosterdi. Dahasi, yapilan genetik analizler, asiri sicak ortamlarda yasayan "termofil" mikroorganizmalarin, yasam agacinin en dibinde yer aldigini dusunduruyor. Yani eger yasam baska bir ortamda basladiysa bile, bu canlilar hayatta kalip genlerini gunumuze kadar tasirken, digerleri yok olmus olabilir.
Bazi bilim insanlari ise yasamin Dunya'da degil, uzayda basladigini dusunuyor. Bu teoriye gore, yasamin yapi taslari baska bir gezegende veya sistemde olusmus ve daha sonra kuyruklu yildizlar ya da goktaslariyla Dunya'ya tasinmis olabilir. Dunya'nin erken donemlerinde, gezegen surekli uzaydan gelen kayalarla bombalaniyordu ve bu surecte, yasam icin gerekli bilesenler Dunya'ya ulasmis olabilir. Goktaslarinin ve kuyruklu yildizlarin uzerinde, metan, hidrokarbonlar ve hatta amino asitler gibi organik molekullerin bulundugu tespit edildi. Halley kuyruklu yildizi incelendiginde, toz parcaciklarinin %70'inin karbon, nitrojen, hidrojen veya oksijen icerdigi gorulmus. 1969'da Dunya'ya dusen bir meteor var Murchison. Bu da da Miller-Urey deneylerinde elde edilen organik bilesiklere sahipmis. Ama bu teori, yasamin nasil ortaya ciktigini tam olarak aciklamiyor; sadece surecin Dunya'dan baska bir yerde baslamis olabilecegini soyluyor.
Yani yasamin nasil basladigina dair kesin bir cevabimiz yok suan.. Simdilik sadece tahminler ve destekleyici kanitlar var. Bildigimiz sey ise, yasamin baslangicta cok daha basit oldugu ve zamanla bugunku karmasik hale geldigi. Ayrica, tum canlilarin ortak bir kokenden geldigini ve bugun yasayan tum organizmalarin birbirine genetik olarak bagli oldugunu soyleyebiliriz. Daha sonra devam edecegim.
Konuya iliskin bir kac belgesel/ video paylasmak istiyorum:
Turkce:
https://www.youtube.com/watch?v=EyAYnfC8FB8
Ingilizce:
https://www.youtube.com/watch?v=WZCeOUSYb4g
https://www.youtube.com/watch?v=AhN4L0-4KCg
https://www.youtube.com/watch?v=AOCpy6EeE4c
Soyle bir sey daha var. Ben bunu izledim. Buraya youtube'daki kisa reklamini koyayim. (koydum ama gosterilmedi. O yuzden resim ekleyecegim) Satin almaniz yada izlemeniz lazim. Ucretsiz bulabilir misiniz, arastirmadim. Fakat ben begendim. Su an ikinciye izliyorum:
https://i5.walmartimages.com/asr/81a94961-bcae-473a-99cc-eba99a7577e8.420cd502b3f89dbe700c72f2320b0a22.jpeg ?odnHeight=768&odnWidth=768&odnBg=FFFFFF
Singularity
12-02-2025, 07:16
Bu teoriler, temelde her şeyin yoktan var edildiğini iddia eden teist sapkınlıkla aynı amaca hizmet eden sözde ateist yaklaşımdır.
Esasen teizm ve ateizm aynı amaca hizmet eder, ve aynı felsefi kökenden beslenir: başlangıçta hiç bir şey yoktu. Dolayısıyla her şeyin bir şekilde başlamış olması, bir başka ifadeyle bir şekilde bir başlangıç noktası olması, ister teist veya ister ateist yaklaşımla ele alınsın, aynı amaca hizmet eder. Her şeyin yoktan var olması.
Neden bunun yerine sürekli dönüşen bir evrende hep var olduğunu göz önüne almıyorsun? Bu, bilimsel tespitlerle uyumludur. Hiç bir fiziksel yada kimyasal reaksiyonda ne madde, ne de enerji artmıyor yada azalmıyor. Evrensel bir gerçeklik olarak sürekli olarak dönüşüm var. Bu evrenin herhangi bir yerindeki herhangi bir element, hep vardı, hiç azalmadı, hiç artmadı, hiç yok olmadı, hiç yoktan var olmadı. Bu durumda hayat da yoktan var olmadı. Başka formatlarda hep vardı.
Karbon elementi, oksijen ve hidrojen elementi, ve diğer elementler hep vardı. Neden sonsuz bir zaman diliminde hareketsiz bir şekilde dursunlar ve tam şimdi aralarında reaksiyonlar oluşturmaya başlasınlar ki. Onlar hep vardı ve hep birbirleriyle birleşip ayrılarak bir şeylere dönüşüp durdular.
Hayat da hep vardı.
Her yeni yer altı keşfi, tüm eski tarih masallarını çöp haline getiriyor. Ve bu her seferinde olan bir şey.
Tarih Tatarlardan söz ediyor, fakat Tartaria'dan söz etmiyor. Tarih Moğolların Avrupa'yı istila ettiğini yazıyor, ama Mu kıtasından söz etmiyor. Zamanın bile gerçek olmadığı bir kurgunun içindeyiz ve her an her şey, şu an olmaktadır. Böyle bir zamansızlık kurgusunda başlangıç diye bir kavram da var olamaz. Başlangıç, gelişme, son gibi üç kavram tanımlarsak hepsi şimdi, şu anda oldu, oluyor ve olacak. Yani hepsi birden aynı anda geçerlidir.
Ve bu durumda...
Sonra devam ederim buna.
Neden bunun yerine sürekli dönüşen bir evrende hep var olduğunu göz önüne almıyorsun? Bu, bilimsel tespitlerle uyumludur. Hiç bir fiziksel yada kimyasal reaksiyonda ne madde, ne de enerji artmıyor yada azalmıyor. Evrensel bir gerçeklik olarak sürekli olarak dönüşüm var. .
...
Merhaba, paylasimin icin tesekkur ederim. Soylediklerinden anladigim kadariyla, birbirimizi tanimadigimiz icin bu sekilde ifade ettigini dusunuyorum. :)
Ancak, ben maddeyi yoktan var olmus olarak gormuyorum; aksine, maddenin ezelden beri var olduguna dusunuyorum. Uyesi oldugum kilisede de maddenin ve doga kanunlarinin sonsuz oldugu, Tanri'nin ise sonradan Tanri oldugu ogretiliyor. Yani, madde ve doga kanunlari Tanri'dan once gelir. Big Bang ya da bir baslangic fikrini benimsemiyorlar. Tanri, maddeyi yaratan degil, onu organize eden bir varlik. Ustelik, tanri ruh felan da degil, uzayda bir yerde (!) ve varlik hep cesitli sekillerde, yapida ve formda vardi, Tanri maddeyi, enerjiyi yada doga kanunlarini yaratmadi yani. Yani bunlar Tanridan once de vardi. bu sekilde kabul ediliyor. Evrim teorisi uyelerin kendi tercihine birakilmis fakat Kilisenin universitesinde ve muzesinde evrim teorisi ogretiliyor ve sergileniyor. Inanmayanlar cennete felan gitmiyor, inanmadigi icin cezalandirilma yok. Yani ateistler de cennete gider.
Benim inancli olup olmadigim ise tartismali bir durum ve bunu burada tartismayi gerekli gormuyorum, cunku bu subjektif bir mesele. Biraz da aile meselesi. Ancak felsefi teoriler uzerine konusabiliriz; teizm, ateizm ve her iki tarafin da lehine ve aleyhine olan argumanlari tartisabiliriz.
Singularity
12-02-2025, 13:30
Devam edecektim aslında, ama cevap verildiğini gördüm. Her zaman böyle aceleci misindir?
Bir kiliseye neden üye olasın ki? Özgüvenin mi eksik? Ya da kendinde gördüğün bir eksikliği öyle mi tamamlamaya çalışıyorsun? Çok gereksiz bir çaba. Çünkü sen ezeli olansın, hiç bir şeye ve hiç kimseye ait ya da muhtaç olmayansın, neden iradeni kilise gibi kendi dışında bir iradeye ipotek edesin ki?
Ancak özgür insanlar kendi aralarında özgürce tartışabilirler, iradesi ipotek altında olanlar, bir kiliseye, camiye, veya teist, veyahut ateist bir gruba yakın olanlar, özgür olamaz ki.
Tanrı, bir şeyleri yoktan var eden anlamında var olamaz, bu zaten imkansız. Ancak simülasyoncuyu Tanrı olarak görüyorsan, bu makul bir bakış açısıdır. O da senden benden farklı değil. Neden sonsuz bir varlık bütününün parçası olan sen, var olmak için, ya da bir yaşamın parçası olmak için, ya da basitçe organize olabilmek için birine veya bir şeye muhtaç olasın ki? Sen zaten ezeli olan olarak evrensel anlamda hiç bir şeye ve hiç kimseye var olmak için muhtaç olmayansın. Neden kendinden bağımsız bir Tanrı'ya ihtiyacın olsun, bir çeşit teknik direktör, antrenör ya da organizatör anlamında mı? O zaman simülasyoncuya inanıyorsun, Tanrıya değil. Sadece, bunun farkında değilsin.
Teizm ve ateizmi tartışmak için teizmi baz alan bir felsefi anlayışa sahip olmak gerekir. Ben teizmi veya ateizmi ve bunların bağlamını kabul etmiyorum ki. Bu şuna benziyor. Fenerbahçe'yi mi tutuyorsun, Galatasaray'ı mı diye sorarsan, futbolla ilgim yok diye cevap veremez miyim. Neden ikisinden birini desteklemem gereksin. Zaten hangisini desteklersen destekle, futbolu desteklemiş olursun. Bu durumda hangisini desteklediğinin bir önemi yoktur. Teizmi veya ateizmi desteklediğinin bir önemi olmaksızın bunlardan herhangi birine yönelik görüş belirttiğinde, teist-ateist felsefeye kendini hapsetmiş olursun. Neden var olmayan bir şeyi destekleyeyim ki? Şöyle düşün. Satanistler var. Bana göre satanist, müslüman, hristiyan, yahudi, ateist, budist, şintoist, deist, vsvs hepsi aynıdır. Tamamı aynıdır. Şeytana tapan adamla bütün hepsini reddeden adam bana göre aynı kategoridedir. Neden bu inanç ekseninde düşüneyim ki?
Sen şu eksende düşün örneğin, varlık-tekillik-simülasyon. Saydığım bu fikirler var oluşun sorgulanması gereken en önemli temelleri. Varlık hep var mıydı? En önemli soru. Süreklilik kesin olarak var olan bir durum. Gerçekten mi? Buna itirazın var mı örneğin. Tekillik, varlıktan gelir ve bir şey ya da bir şeyler varsa birdir, çoğalamaz veya azalamaz, hep birdi, hep birdir ve hep bir olarak kalacaktır. Simülasyoncu bunun içinde bir teferruat olup senin Tanrı dediğin neandertal adamının bu dünya versiyonu. Eğer inanacaksan bari inancının ayakları yere bassın da ona inan bari. Ayrıca Hebelehübü isimli Tanrı yerleri gökleri yaratmıştır ve ikisinin arasındakileri, yerin altında ve göğün üstündekileri yaratmıştır, diğer Tanrı adayları geçersizdir dersem buna ne cevap verebilirsin? Ancak dediğim gibi inanç temelli düşünmek kendi kendini köreltmektir. Gerek yok böyle şeylere. Varlık sensin zaten, vardın, hep vardın, hep var olacaksın, Tanrı "eğer varsa" hiç bir şeyi yaratmadı ya da yok etmeyecek. Neden böyle gereksiz bir şeye inanasın ki?
Tanrı dediğin hayali varlık, var olsa ne olacak, olmasa ne olacak, neyi değiştirdi veya değiştirebilir, ya da neyi değiştirdiğinin ne önemi vardır. Bu son cümleye yanıtını alayım. Sen ezeli ve ebedi olansın, bu bağlamda cevapla. Böyle bir hayali Tanrı, hadi hayali değil de gerçekten varmış gibi düşün, ezeli ve ebedi olan senin üzerinde ne etkisi olabilir?
dine mine ne
12-02-2025, 13:49
Karbon elementi, oksijen ve hidrojen elementi, ve diğer elementler hep vardı. Neden sonsuz bir zaman diliminde hareketsiz bir şekilde dursunlar ve tam şimdi aralarında reaksiyonlar oluşturmaya başlasınlar ki. Onlar hep vardı ve hep birbirleriyle birleşip ayrılarak bir şeylere dönüşüp durdular.
Karbon, oksijen ve hidrojen, bu elementler kendiliğinden mi hareket ediyor? Onları birleştiren ve ayıran şey nedir?
güç, kuvvet, itme, çekme gibi kavramlar kullanıyoruz. Bunlar gözle görebileceğimiz, elle tutabileceğimiz maddeler mi? Hayır. Bunlar sadece etkileriyle var olan, kendisi maddi olmayan kavramlar. Hareket, maddenin doğasında olan bir şey değildir.
Yerçekimini düşün. Elmayı yere düşüren bir yasa var ama ortada elma gibi bir 'yerçekimi nesnesi' yok. Sen de evrende dönüşümün olduğunu söylüyorsun ama bu dönüşümü yöneten yasaların ne olduğunu düşünmüyorsun.
Senin düşünce sistemine göre, eğer sadece madde varsa, o zaman yerçekimi de olmamalıydı, elektromanyetik kuvvet de olmamalıydı. Çünkü bunlar madde değil. Ama bu yasalar olmadan madde nasıl hareket ediyor?
Bir bilgisayarı ele al. Bilgisayarın içinde devreler var ama bu devreleri yöneten bir yazılım olmadan çalışmaz. Madde de böyledir. Fizik yasaları maddeden farklıdır ama maddeyi yönlendirir.
Sen maddeyi kabul ediyorsun ama maddeyi harekete geçiren yasaların aslında maddi olmadığını fark etmiyorsun. Bu, gözünün önündeki en büyük çelişkidir." Newton'un 1. yasasına göre bir cisim, dışarıdan bir kuvvet uygulanmadıkça hareket etmez veya hareket halindeyse hızını değiştirmez. Yani hareketin nedeni, maddeye zıt dialektiktir.
Maddenin varlığı degil, sorun maddenin hareket ettirilmeye ihtiyaç duymasidir. Hareketi sağlayan yasalarda, madde gibi fiziksel değildir. Asıl sorun budur.
Etkiden ve tepkiden bahsediyoruz, ama burada dokunuş yok, yasa yok—sadece etkiyi ve sonucu görüyoruz. Oysa bunları sorgulamadan kabulleniyoruz.
Şunu düşünmeliyiz: Eğer bir şey madde değilse, ama varlığına şüphe etmiyorsak, bu nasıl mümkün olabilir?
Yerçekimini hissediyoruz, kuvvetleri ölçüyoruz, ama ortada fiziksel bir "yerçekimi nesnesi" ya da "kuvvet parçacığı" yok. Etki-tepki yasasını kabul ediyoruz ama bu yasalar elle tutulur, gözle görülür şeyler değil.
Bu, bizi şuna götürmeli: Eğer hareketi sağlayan şey madde değilse, o zaman evreni yöneten ilkeler maddi olamaz. Formların, değişimlerin ve etkileşimlerin ötesinde, bunları yönlendiren maddi olmayan bir gerçeklik olmalı. Madde, kendi başına hareket edemiyor ve kendi yasalarını oluşturamıyorsa, o zaman buradan Alvin'in kilisesine selam olsun, çünkü böylesine bir madde Tanrı'yı yaratamaz.
Yıldıztozu
12-02-2025, 17:35
Fizik yasaları maddeden farklıdır ama maddeyi yönlendirir.
Fizik yasası diye bir şey yok. Etkileşimlerle ortaya çıkan bölgesel durumlar var.
Bu yüzden mikrodaki sözde yasalar ile makrodaki yasalar uyuşturulamıyor. Onlara yasa deme yanılgısında bulunulduğu için.
Maddeyi yasalar yönetiyor demek tanrı yönetiyor demekle benzer. Kalem niye düştü, yasa düşürdü (tanrı düşürdü demek gibi bu).
Yerçekimi dediğin şeyin maddi etkileşim sonucu oluştuğu biliniyor. Bir madde uzayı büktüğü için diğer madde o tarafa doğru çekiliyor. Çekimin maddeden bağımsız olmadığı apaçık ortada. Yani madde olmadan çekim 'yasası' var olamıyor.
dine mine ne
12-02-2025, 23:46
Fizik yasası diye bir şey yok. Etkileşimlerle ortaya çıkan bölgesel durumlar var.
Bu yüzden mikrodaki sözde yasalar ile makrodaki yasalar uyuşturulamıyor. Onlara yasa deme yanılgısında bulunulduğu için.
Maddeyi yasalar yönetiyor demek tanrı yönetiyor demekle benzer. Kalem niye düştü, yasa düşürdü (tanrı düşürdü demek gibi bu).
Yerçekimi dediğin şeyin maddi etkileşim sonucu oluştuğu biliniyor. Bir madde uzayı büktüğü için diğer madde o tarafa doğru çekiliyor. Çekimin maddeden bağımsız olmadığı apaçık ortada. Yani madde olmadan çekim 'yasası' var olamıyor.
Sen, "yasalar yok, sadece bölgesel etkileşimler var" diyorsun; ancak eğer doğada belli düzenlilikler bulunuyorsa ve bu düzenliliklerin her zaman aynı sonuçları doğuran kurallarla ifade edilmesi gerekiyorsa, o zaman bunlara yasa dememek yalnızca kelime oyununa dönüşür. Mikroskobik ve makroskobik yasalar arasındaki farklar, yasa kavramının yanlış olduğu anlamına gelmez, aksine farklı ölçeklerde farklı mekanizmaların devreye girmesi, kuantum mekaniği ile klasik fizik arasındaki farklar, yasaların varlığını reddetmeyi gerektirmez; sadece bu yasaların işleyişinin farklı ölçeklerde farklılık gösterebileceğini ima eder.
"Maddeyi yasalar yönetiyor demek, Tanrı yönetiyor demek gibi" bir yaklaşımda ise, deterministik bir açıklama ile bilinçli bir failin varlığını karıştırıyorsun. Fizik yasaları, bilinçli bir varlık gibi irade göstermeden yalnızca doğada gözlemlenen düzenlilikleri ifade eder, tıpkı yerçekimi yasasının bir kalemin düşmesini açıklaması gibi; bu da "Tanrı düşürdü" demekle aynı şey değildir, çünkü yerçekimi yasası, doğrudan gözlemlenebilir ve test edilebilir bir nedensellik içerir.
Einstein'ın alan denklemleri, madde ve enerjinin varlığına bağlı olarak uzay-zamanın nasıl şekillendiğini anlatırken, yasaların maddi süreçlere bağlı olduğunu ve doğada işlerken belirli kurallar izlediğini ortaya koyar. Bu, yasaların maddi süreçlerin bağımlı olduğu bir çerçeve sunduğunu gösterir. Sen ise fizik yasalarının ne olduğunu farklı bir şekilde ifade etmeye çalıyorsun. Doğadaki düzenlilikleri ve etkileşimleri "yasa" olarak adlandırmasak bile, bu onların geçerliliğini ortadan kaldırmaz.
Yasaların yok olduğu söylenemez, çünkü doğadaki olaylar belirli kurallar dahilinde işler; ancak yasalar, fiziksel bir nesne gibi somut varlıklar değillerdir. Onlar, doğanın nasıl işlediğini açıklayan kurallardır. Eğer sadece madde varsa ve yasalar diye bir şey yoksa, doğadaki düzenliliği ne açıklıyor? Bu mantık, aslında seni Tanrı fikrinin varlığına götürür, çünkü fiziksel bir dünyanın bu düzenliliğini açıklayacak başka bir ilkeye ihtiyaç duyarsin.
Eğer fizik yasaları gerçekten yoksa, doğadaki düzeni ve kurallara bağlı hareketleri ne sağlıyor? Eğer bunları madde kendi kendine yapıyorsa, o zaman madde dediğin şey yasa koyucu bir bilinç gibi davranıyor demektir. Eğer değilse, düzeni açıklamak için maddeden bağımsız bir ilkeye ihtiyaç duyarız, ki bu da Tanrı fikrini çağrıştırır.
Misal kuantum Silgisi Deneyi, özellikle çift yarık deneyiyle bağlantılı olup, kuantum mekaniğinin bilinç ve gözlem ile ilişkisini derinlemesine inceleyen bir deneydir. Bu deneyde, bir parçacığın (örneğin bir foton) girişim modeli oluşturup oluşturmayacağı, bizim bilgiyi geri alıp almamıza bağlı olarak değişiyor. Yani, parçacığın hangi yarıktan geçtiği bilgisi saklanırsa, girişim deseni kayboluyor ve parçacık klasik bir nesne gibi davranıyor. Ancak, bu bilgiyi silip ortadan kaldırırsak, girişim deseni geri geliyor. Bu durum, gerçekten de sarsıcı bir deneydir, çünkü klasik materyalist görüşe, yani "gerçeklik gözlemden bağımsızdır" anlayışına doğrudan meydan okur. Eğer bir parçacığın geçmişteki davranışı bile bizim bilgimize bağlı olarak değişiyorsa, bu oldukça ilginç bir durumdur.
Bu deney, bilinci evrenin temelinde olduğu fikrini daha makul hale getiriyor. Aslında Tanrı fikrini bilimsel bir tartışmanın merkezine yerleştiriyor, çünkü bu deney, materyalistlerin "her şey maddeden ibarettir" görüşüne kesinlikle uymuyor. Bu yüzden bu deney, materyalizmi ciddi şekilde zorlayan, hatta çökerten bir bulgudur. Çünkü fizik bile artık "sadece fiziksel" değilmiş gibi görünüyor.
Bu deneyin gösterdiği şey, eğer "madde her şeyi açıklar" diyorsak, madde neden bilgiye duyarlı gibi hareket ediyor? Eğer bilgi ve gözlem maddeye etki ediyorsa, o zaman evrenin temelinde madde dışında bir şey olmalı. Bu, gerçekliğin sadece fiziksel olmadığını ve bilincin ya da bilgiyi işleyen bir mekanizmanın varlığını düşündüren bir şeyin olması gerektiğini gösteren çok güçlü bir delil sunuyor.
Zaman farkı bile olsa, girişim deseni etkileniyor. Bu, zamanın klasik nedensellik anlayışına meydan okuyan bir durumdur. Normalde, neden geçmişte olur ve sonuç ise gelecekte ortaya çıkar. Ancak burada, sonradan alınan bir bilgi, geçmişteki bir olayın gidişatını değiştiriyor. Bu durumu reddetmek, bilimsel bir yaklaşım değildir; aksine, bunu açıklamak zorundayız. Bu açıklama da, senin yok saydığın şeyle mümkün.
Bölgesel ve şartlara bağlı yasaların varlığı, yasaların var olmadığı anlamına gelmez. Aksine, yasalar doğadaki düzenlilikleri tanımlayan kurallardır. Yasaların farklı koşullarda farklı şekillerde geçerli olması, onların varlığını ortadan kaldırmaz, sadece farklı ölçeklerde ya da farklı şartlarda işlediğini gösterir. Bu da, yasaların geçerliliğini sorgulamak yerine, onları daha derin bir şekilde anlamamızı sağlar. Yasaların farklı koşullarda değişmesi, aslında onların varlığını daha da pekiştirir.
Eğer bir şeyde işleyiş değişikliği varsa, bu onun var olduğunun bir göstergesidir. Yani, yasaların varlığını kabul ettiğimizde, nasıl işlediği ve hangi şartlarda değiştiği önemlidir. Bir şeyin zamanla veya koşullarla farklı bir şekilde işliyor olması, onun var olduğu gerçeğini değiştirmez, aksine varlığını daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Zaman da bu mantığa dahildir.
Arkadaslar, siz fizik kanunlari konusunda tartismaya devam ederken, ben kafamdaki konudan devam etmek istiyorum.
Simdi, gezegenimizin tarihini anlamaya calisirken, kayalarin nasil surekli olarak geri donustugunden bahsedelim. Biliyorsunuz, kayalar aslinda bir cesit donguye sahiptir. Magma, yerin derinliklerinden cikar ve soguyarak katilasarak kayaclara donusur. Ancak bu kayalar, zamanla asindirilir ve erozyona ugrar. Erozyon sonucu bu kayaclardan kucuk taneler olusur ve bu taneler tekrar katilasarak yeni kayaclari olusturur. Dahasi, bu kayaclar yer kabugunda farkli surecler nedeniyle tekrar eriyebilir. Iste bu, kayalarin surekli olarak bir donguye girmesine ve geri donusumune neden olur. Bu dongu o kadar uzun sure devam eder ki, gecmise dair cok derinlere gitmek, yani eski zamanlari gormek, oldukca zorlasir.
Peki, gecmisi nasil inceleyebiliriz? Gecmise dair izleri bulmak icin kullandigimiz bazi yontemler var. Bunlardan biri de zirkon minerali. Zirkon, oldukca kararli bir mineral. Icerisinde uranyum elementi bulunan zirkon, yuksek sicakliklar ve basinclar gibi zorlayici kosullara karsi dayaniklidir. Yani, zirkon kristalleri zamanla olusum tarihlerini kaybedemezler.
Ilk yuzey kayaclari olusurken, bu zirkon kristalleri de beraberinde katilasarak varliklarini surdurmuslerdir. Bu kristaller, yuzey kayaclari geri donusturulurken bile degismeden kalmislardir ve zamanla daha genc kayaclarda birikmislerdir. Zirkonlar sayesinde, Dunya'nin yasini anlamamiz mumkun olur. Su anda elimizdeki en eski zirkonlar, yaklasik 4 milyar yil oncesine kadar gidiyor, yani Dunya'nin henuz cok genc oldugu bir doneme.
Ama yalnizca kayalarin yasiyla mi ilgileniyoruz? Hayir, aslinda yasamin izlerini de bu kayalarda bulabiliyoruz. Hatta bazi kayalarda, 3.8 milyar yil once yasamin ilk izlerine rastlanabiliyor. Peki, bu nasil mumkun oluyor? Gercekten de yasam bu kadar erken baslamis mi? Evet, birkac farkli kanitla, yasamin yaklasik 3.8 milyar yil once basladigini gosteren cesitli bulgulara sahibiz. Bu kanitlar kimyasal, minerolojik ve fosil bazli olmak uzere uc ana grupta toplanabilir. Simdi bunlari biraz daha ayrintili olarak inceleyelim.
Ilk olarak, kimyasal kanitlardan bahsedelim. Canlilar metabolizma yaparak hayatta kalirlar. Bu surecte, bazi elementler izotoplarina ayrilir. Mesela, cevremizdeki elementlerin belirli oranlarda izotoplari bulunur. Fakat, canlilar bu oranlari degistirebilirler. Canli organizmalar, genellikle daha hafif izotoplari tercih ederler. Eger eski kayaclarda, normalde beklenen izotop oranlarinin disina cikildigini goruyorsak, bu, o kayaclarin bir zamanlar yasamla ilgili bir surecten gectigini gosteriyor. Yani, bu kayalarin icinde yasamin izlerini bulabiliyoruz. 3.8 milyar yil oncesine ait kayaclarda, karbonun belirli izotoplarinin farkli oranlarda oldugu kesfedilmistir. Bu, yasamin karbon dongusune dahil olmus olabilecegine dair bir kanit saglar. Bir diger kimyasal kanit, grafit minerali ile ilgilidir. Grafit, saf karbon olup, bir zamanlar yasamis organizmalarin kalintilarini iceriyor olabilir. Cunku bu grafit minerali, canlilarin karbon dongusune dahil olarak karbonu topladiklarinda geriye kalan kalintilardir. Bu grafit orneklerinde, cevredeki kayalardan daha fazla hafif karbon izotopu bulundugu tespit edilmistir. Bu da, yasamin varliginin izledigi kimyasal sureclerin bir isareti olabilir.
Simdi, minerolojik kanitlara bakalim. Dunya'nin atmosferinde, oksijen degil, aslinda azot daha fazla bulunuyor. Erken Dunya'da oksijen seviyesi daha da dusuktu. Oksijen, baslangicta CO2 veya H2O gibi bilesiklere bagliydi ve bu durum, yasamin kimyasal surecler icin oksijen kullanmasini engelliyordu. Eger oksijen daha serbest olsaydi, muhtemelen yasamin baslamasi zor olurdu cunku oksijen, cok reaktif ve toksik bir elementtir. Ancak fotosentez yoluyla oksijen uretmeye baslayan organizmalar ortaya cikti. Bu oksijen, atmosferi zehirli hale getiriyordu. Fakat, bazi organizmalar bu oksijeni enerji kaynagi olarak kullanmayi ogrenmisti.
Erken kayalarda, oksijenin atmosfere yayilmaya basladigina dair kanitlar bulunmustur. Ozellikle demir mineralleri ile zenginlesmis kayaclar, oksijenle birleserek oksitlenmis ve kirmizimsi bir renk almislardir. Bu kayalarda, 2.5 milyar yil oncesine kadar, oksijenin arttigini gosteren izler bulunmustur. Ayrica, 3.5 milyar yil oncesine ait kayalarda, atmosferdeki oksijenin yukseldigine dair baska kanitlar da vardir. Bu, fotosentetik organizmalarin hayat buldugu ve oksijen urettigi bir doneme isaret eder.
Son olarak, yasamin erken donemiyle ilgili fosil kanitlar da vardir. Bu fosiller, zamanla organik maddelerin taslar arasinda korunmasiyla gunumuze kadar gelmistir. Bu fosiller sayesinde, yasamin cok erken donemde bile var oldugunu ve gezegenimizi nasil sekillendirdigini anlayabiliyoruz.
Kisacasi, Dunya'daki yasamin ne kadar eskiye dayandigini anlamak icin kullandigimiz bu cesitli yontemler, gezegenimizin tarihine dair onemli ipuclari sunuyor. Zirkon mineralleri, kimyasal izotop farklilasmalari ve minerolojik kanitlar, 3.8 milyar yil oncesine kadar giden yasam izlerini ortaya koyuyor. Bu bulgular, yasamin gezegenimizdeki evrimsel yolculugunun ne kadar uzun ve karmasik oldugunu anlamamiza yardimci oluyor.
Hayat, Dunya'da yaklasik 3 milyar yil boyunca mikroskobikti, bu da erken donem yasam izlerini fosil kayitlarda bulmaya calisirken karsimiza iki buyuk zorluk cikariyor. Ilk olarak, mikroskobik organizmalarin kemik, dis veya kabuk gibi, kayac kayitlarinda korunma ihtimali olan sert parcalari yoktur. Ikinci olarak, mikroskobik organizmalarin fosil kalintilarini bulmak genellikle zordur ve buldugunuzu dusundugunuzde bile, bunlarin mineral kristallesmesi ya da diger jeolojik sureclerden kalma kalintilar olmadigindan emin olmak pek kolay degildir.
1993 yilinda, bazi paleontologlar Bati Avustralya'dan 3.5 milyar yillik sedimenter kayalardan filamentli bakteriler oldugunu iddia ederek mikrofosilleri tanimladi. Bu orneklerin karbon izotoplari uzerinde yapilan daha guncel analizler, bu fosillerin biyojenik (yasama ait) kokenini desteklemek icin kullanildi. Diger bir ornek ise, Gronland'da bulunan ve 3.7 milyar yillik stromatolit fosilleri olarak tanimlandi. Stromatolitler, fotosentez yapan bakterilerdir ve milyarlarca yildir var olmalarina ragmen gunumuzde nadir de olsa hala bulunmaktadirlar. Siddetli deniz suyu ortamlarinda toplu halde yasarlar ve ince katmanlar halinde yukariya dogru buyuyerek kendilerine ozgu tumseme benzeri yapilar olustururlar Ancak bazi bilim insanlari, bu yapilarla ilgili yorumlarina katilmamis, bunun yerine bu orneklerin, minerallerin yeniden kristallesmesi ya da diger jeolojik sureclerin sonucunda olusmus "sahte fosiller" olabilecegini one surmustur. Buradaki sahte kelimesi, Harun Yahya'nin iddia ettigi tarzda "sahte" degil.
Neyse, hayatin en azindan 2.5 ila 3 milyar yil once stromatolitler seklinde var olduguna dair guclu fosil kanitlari bulunsa da, 4 milyar yil oncesine tarihlenen Dunya'daki ilk yasam izlerinin kesin olmadigini soylemek gerekiyor. Bu argumanlari guclendirebilmek icin daha cok arastirmaya ihtiyac var, ozellikle de kanitlar dolayli gozlemlerle (izotop imzalari) veya supheli fosillerle sinirliysa. Mikroskobik organizmalarin kayac kayitlarinda korunma olasiligi, milyarlarca yil suren jeolojik sureclere dayanma ve arastirmacilar tarafindan bulunma sansi goz onune alindiginda, bu gercekten kolay bir is degil.
Singularity
13-02-2025, 09:25
Karbon, oksijen ve hidrojen, bu elementler kendiliğinden mi hareket ediyor? Onları birleştiren ve ayıran şey nedir?
güç, kuvvet, itme, çekme gibi kavramlar kullanıyoruz. Bunlar gözle görebileceğimiz, elle tutabileceğimiz maddeler mi? Hayır. Bunlar sadece etkileriyle var olan, kendisi maddi olmayan kavramlar. Hareket, maddenin doğasında olan bir şey değildir.
Yerçekimini düşün. Elmayı yere düşüren bir yasa var ama ortada elma gibi bir 'yerçekimi nesnesi' yok. Sen de evrende dönüşümün olduğunu söylüyorsun ama bu dönüşümü yöneten yasaların ne olduğunu düşünmüyorsun.
Yahu dinci mine,
Yine saçmalama ilminde nirvanaya ulaşmışsın. Ben burada hiç, madde hariç hiç bir şey yoktur diye bir şey yazdım mı? Bak orada öyle bir şey var mı? Maddenin sürekliliği üzerinde duruyorum. Eğer buna ait diyecek bir şeyin varsa buyur. Ama yoksa, sırf konuyu bir takım yasalara getirebilmek için ve perde gerisinde çaktırmadan "aslında ilahi yasalar var haa çaktırma" demek için bu kadar saçmalamana gerek var mı?
Yani şu yazdığını tekrar okuduğun zaman, ne demek istediğini kendin anlıyor musun. Çünkü saçmalıyorsun. Senin yasalarından bana ne. O yasalar burda geçmiyor.
Yerçekimi diyorsun. Yerçikiminin bir yasa olmadığı, maddelerin birbirini çekmediği kanıtlandı zaten. İstersen sürtünmesiz bir ortama yüksüz iki maddeyi yan yana koyup dene bakalım hiç çekme kuvveti var mı. Yok. Madde maddeyi "durup dururken" çekmez. Öyle sihirli bir yerçekimi filan yok yani. Her şey maddelerin uzay zamanı bükmesi ve birbirinin içinde hareketiyle alakalı. Biz buna etki-tepki diyoruz. Prensip değil. Hemen sihirli bir kural arayışına girme. Seni tokatlarsam yüzün acır, seni itersem düşersin, hemen burda itme-düşme yasası diye bir yerlerden olmayan yasayı üretmeye çalışma. Bunlar yasa olsa bir yerlerde yazılı olur, mesele Hebele Hübü Tanrısı Hebeil'e der ki, "bu da yerçekimi yasasıdır, buna uyun hee yoksa kafir olursunuz". Şunu diyebilirsin, HebeleHübü tanrısı bilim mi anlatıyor din mi, ben de sana derim ki bilim de bu hayatın parçası, HebeleHübü de bundan bahsedecek, niye bahsetmesin, mal mı o? Neyse.
Eğer "kanun" ise, eğer "yasa" ise, maddeler birbirini neden çekmiyor? Yasalara karşı mı geliyorlar? Bunlar "ilahi" yasalar değil mi? O halde ilahi olan bu yasalara hiç bir iradesi olmayan maddeler nasıl isyan ediyorlar. Onlara yasaları hatırlat istersen, Allahın trafik polisi. :D
Yaa bırak saçma sapan fikirlerle gelip ortamı germeye ve saçma sapan sözde ilahi yasalarla ilgili subliminal yapmaya. Çoluk çocuk yok burda, kekleyebileceğin hiç kimse de yok.
Ayrıca ben evren sadece maddeden ibarettir diye bir tabir kullanmadım, değil zaten. Madde var, enerji var, frekans var, ayrıca bizim göremediğimiz frekans aralıklarında madde ve enerji var ve başka şeyler. Gözümüzün görebildiği frekans aralığı 360-700 nm'dir. Bunun altında ve üstünde frekansı olan maddeleri bizler göremeyiz, varsa da göremeyiz. Ancak bu durum, maddeden hariç, sihirli bir takım maddelerin ortaya çıktığı ve yok olduğu anlamında gelmez. Bu maddeler farklı yöntemlerle tespit edilebiliyor. Sarhoş olmak da bu yöntemlerden birisidir. Bir işlemci olan beyin, bu frekans aralığını görebilir. Bir ara not olarak, kalp düşünmez, görmez, duymaz, göz ve kulak da görmez de duymaz, hepsini beyin yapar. Yani senin sihirli ve gizemli ilahın en basit bu bilgilerden bile varestedir. Neyse konuya dönersek;
Sarhoş olunca beyin normal çalışma frekansının dışına çıkar, yani beyin manipüle edilmiş olur. Bu durumda normalde göremediğimiz şeyleri görebiliriz. Uyuşturucu etkisi altında farklı nesnelerin ve yaratıkların görülmesinin nedeni budur. Beyin manipüle edildiği zaman ortamın şeyhi ayağa kalkıp bir adım atar ve cemaat onun uçtuğunu görür. Seni hangi şeyh manipüle etti?
dine mine ne
13-02-2025, 12:33
Yahu dinci mine,
Sen önce "yerçekimi diye bir şey yok" diyorsun, sonra da "her şey maddelerin uzay zamanı bükmesiyle alakalı" diyorsun. Ama farkında olmadan, yerçekiminin tanımını kendi ağzınla yapıyorsun. Yerçekimi dediğimiz şey zaten uzay-zamanın bükülmesiyle oluşan etkileşimdir.
Eğer yerçekimi yok diyorsan ama uzay-zaman bükülmesini kabul ediyorsan, şu soruya cevap vermelisin:
1) Uzay-zaman neden ve nasıl bükülüyor?
2) Bu bükülme neden her zaman belirli bir düzene göre işliyor?
Eğer bu bükülme rastgele değilse ve fiziksel bir düzen içeriyorsa, bu düzeni sağlayan mekanizma ne? Sadece "vardır ve işler" demek bilimsel bir açıklama değil.
Asıl ironik olan şu ki, siz farkında olmadan "bu yasalar var ama neden var bilmiyoruz" diyerek, bilinçsiz bir tanrı kavramına kapı aralıyorsunuz. Çünkü bir düzeni kabul edip, ama bu düzenin nasıl oluştuğunu sorgulamaktan kaçmak, doğrudan "öylece var" diyerek mistik bir yaklaşım benimsemektir.
Sonra da dönüp beni dincilikle suçluyorsun. Ama ben bilimsel bir sorgulama yapıyorum, sen ise "sorgulama, zaten var" diyerek dogmatik bir tavır alıyorsun. Eğer yerçekimi diye bir şey yok diyorsan, uzay-zaman bükülmesini neye göre açıklıyorsun? Bir ilkeye dayanmıyorsa, neden her zaman aynı sonucu veriyor?
Sen, bilimsel bir açıklamayı reddederken aslında farkında olmadan düzenin zorunluluğunu kabul ediyor ve metafizik bir inanca kapı aralıyorsun. Ama bunu görmezden gelip, beni dogmatik olmakla suçluyorsun.
Aynende öyle! Kendi argümanını çökerten bir mantık yürütüyorsun. "Şu yok, bu yok" diyerek fizik yasalarını reddediyor ama sonunda "düzen var" diyerek düzenin varlığını kabul ediyorsun. E, düzen varsa, onu açıklayan bir ilke de olmalı, değil mi? Ama bunu açıklamak yerine, "vardır ama neden var sorma" kafasındasınız.
"O yok, bu yok ama düzen var" dedikçe aslında en temel soruyu atlıyorsunuz: Bu düzeni sağlayan ilke nedir? Eğer düzen varsa, demek ki bir şey bu düzeni yönlendiriyor olmalı. Yani, "etki-tepki" diyor, ama bu etki-tepki hangi ilkeye göre gerçekleşiyor? Hangi ilke bu düzeni sağlıyor?
Eğer etki-tepki bir ilke değilse, o zaman bu etki-tepki nasıl meydana geliyor? Bir şeyin etkisi varsa, mutlaka ona tepki veren bir yasa veya ilke olmalı!
Eğer düzen varsa, o zaman bu düzenin bir ilke tarafından şekillendirilmesi gerekmez mi? Çünkü düzen ve kaos birbirine zıt kavramlar ve eğer düzen varsa, o zaman bir şey düzeni sağlıyor. Düzenin kaynağını kabul etmek zorundasın! Ve bu kaynağı kabul etmezsen, açıklama yapmaktan kaçıyorsun demektir.
Bunları geçtik diyelim: Eğer her şeyin sebebini anlamaya çalışıyorsak, bu bilimsel bir yaklaşımdır. Ama "düzen var, ilke yok" diyerek, sonra da "Allah'a inanıyorsun" diye suçlamak, esasen kendi dogmatik yaklaşımını örtbas etmekten başka bir şey değil.
"O yok, bu yok ama düzen var" demek, aslında gerçeği görmezden gelmektir. Düzenin varlığı, bir ilkeden veya yasadan kaynaklanmak zorundadır. Eğer bir şey düzenli bir şekilde işliyorsa, bu düzenin bir sebebi, bir ilkesel temeli olması gerekir. Sadece "sihir yok" demekle bu düzen açıklanmış olmuyor.
Sihir yoksa bu düzenin kaynağı ne? Bu düzenin işlerken takip ettiği bir ilke veya yasa yoksa, o zaman bu düzen nasıl mümkün oluyor? Düşün, bir şeyin düzenli bir şekilde işlemesi, belli bir düzene veya kurala dayanır. Ama sen düzenin kaynağını görmezden gelip "sihir yok" yasa yok diyorsan, o zaman düzenin varlığına nasıl bir açıklama getireceksin?
"Öyle sihirli bir yerçekimi filan yok yani." derken, kim "sihirli" dedi ki? Sen yerçekimini inkâr edip yerine uzay-zamanın bükülmesi mekanizmasını koyuyorsun, ama bu zaten yerçekiminin tanımı! Yani "yerçekimi yok" deyip sonra başka bir mekanizmayla aynısını açıklamak çelişkidir. Yerçekimi var ama işleyişi farklıdır, Newton'un dediği gibi değildir diyebilirsin, ama "yok" hatta bu kanıtlandı diyemezsin.
"Her şey maddelerin uzay-zamanı bükmesiyle alakalı. Biz buna etki-tepki diyoruz. Prensip değil." Yahu etki-tepki zaten Newton'un 3. yasasıdır ve bir fizik prensibidir! Kendi söylediğin şeyin bile bir ilkeye dayandığını fark etmiyorsun. Eğer bir düzen varsa ve belli bir şekilde işliyorsa, bu zaten bir prensibin varlığını gösterir.
Kaldıki nefes alıp kafa ütülemen bile sihir ama, işte, gelde anlat.
Her şeyi reddedip ama düzeni kabul etmek tam bir çelişki. "O yok, bu yok" diyerek aslında kendi varoluşunu bile inkâr ediyorsun ama farkında değilsin. Senin nefes alman bile düzenin bir parçası. Senin konuşman bile etki-tepki mekanizmasının bir sonucu. Ama yok diyorsun. Peki, bu düzeni ne sağlıyor.
O yok, bu yok, ilke yok, prensip yok... Peki, ne var? Eğer düzen varsa, bu düzen neye göre işliyor? Boşlukta kendi kendine mantık yürüten bir şey mi var? Yahu bu işler tam benlik ama size ne oluyor?. Kendi söylediklerinizle kendinizi köşeye sıkıştırıyor ama bunu fark edemiyorsunuz. Bir şeyi yok saymak, onun gerçekten yok olduğu anlamına gelmez. Bunu en güzel gösteren şeylerden biri de kuantum silgisi deneyidir çocuklar. Olamaz olmaz diye bir şey yok. Yani, "şu olmaz, bu olmaz" diyerek kestirip atmak yerine, açık fikirli olup fiziksel ilkelerin ve potansiyelin neler doğurabileceğini anlamaya çalışmak lazım.
Eğer vakum gibi bir potansiyel varsa, her şey olabilir noktasındayız!
Singularity
13-02-2025, 12:49
O yok, bu yok, ilke yok, prensip yok... Peki, ne var? Eğer düzen varsa, bu düzen neye göre işliyor?
Yazılarımı takip etmediğin, ve sadece bu konuyu cephe savaşı gibi algılayıp İbrani kardeşine cephede destek vermek amacıyla yazdığın için, konuyu alakasız noktasından ele aldığın gibi, hala düşük levelde soru ve sorgulamalarla sürdürüyorsun. Ooof of ne zaman büyüyeceksin dinci emine nine.
Bir kere, varlık olarak biz hep varız. Varlık olarak diyorum, ezeli ve ebediyiz. Maddenin hep var olması ve oksijen, hidrojen ve karbondan söz etmem bunların bilinçsiz hareket ettiğini göstermez. Zaten ben bir bilinç var diyorum, anlaşamadığımız nokta, sen de o bilincin bir parçasısın, bunu kabullenmiyorsunuz. Daha doğrusu, senin gibi düşünenler için söylüyorum.
Bu kurallar gerçekte var mı? Yok. Yani bak, beni o kadar geriden okuyorsun ki, sana taa en baştan işin mantığını anlatmam gerekiyor. Kırmızı sarı yeşil yazman orayı daha dikkatli okumama neden olmuyor, o kısımları okumadan geçiyorum, çocukça olduğu için. Yetişkin gibi davranırsan, daha fazla şey öğrenirsin.
Sen kendin o bilincin parçasısın. Yerçekimi yasası yok dedim, her zaman geçerli filan da değil. Kaç sefer serbest düşmedeki cisimlerin düşüşünü inceledim haberin var mı? Yoksa aç sen de biraz video izle. Patlayan balonların düşme videolarını izle, irtifaları da yazıyor. Belirli bir hızı, 300 km/h gibi gelip ordan sabit devam ediyor, pek hızlanmıyor. Şimdi tam şeyini hatırlamıyorum ama hiç bir zaman planlanan sürede yere inmiyorlar. Yerçekimi olması için dünyanın küre olması lazım, öyle bir durum da yok zaten. Daha sen neyin kafasını yaşıyorsun? Nasa'nın şeytanının yalanlarına inanıp gelip burada şeytanla savaştığın zannıyla şeytanın avukatlığını mı yapıyorsun da, farkında bile değilsin?
Neyse. Mevzu o değil. Yasa yoktur, eğer yasa varsa o senden bağımsız değildir, benden bağımsız değildir. Çift yarık deneyini hatırla, bakarsan madde olur bakmazsan dalga. Senin bakmana göre değişiyor. Neden öyle? Çünkü her şey yalan, kurgu. Peki kim kurguluyor? İşte o noktada dışarıda birini arama. Varlık tek. Kurgu varsa kurgulayan sensin.
dine mine ne
13-02-2025, 15:11
"Bilinç varsa yasa olamaz" gibi bir ön kabulün var. Oysa bir bilinç her şeyi kapsıyorsa, onun kurallar dahilinde yönetmesi de mümkün. Eğer bu her şeyi kapsayan bilinç her şeyi belirli ilkelerle yönetiyorsa ne olacak? Bu durumda yasaları yok sayamazsın. Yasa olunca bilinç olmaz diye bir şey yok ki, sen kendini buna kaptırmışsın. Derdin bu, hatan da bu. Hatan bu olduğu için de zaten her şeyi hebelühübe yüklüyeyip kafayı yiyorsun. olaylar özgür irade ve bilinç ilişkisi, hem de belirli ilkelerle şekillenen bir hareketin sonucudur
Eğer her şeyin arkasındaki hareket bir bilinçle ve belirli ilkelerle ilişkiliyse, ve insanın harekete geçiren bilinci de özgürse, o zaman sana derdini ettiren şey insanın özgür iradesi olur, yani hebelühübh değil. Çünkü özgür irade ve bilinçli seçimler, her şeyin anlam kazanmasına yol açar. Eğer bu sana derd oluyorsa, muhatabın insan olmalı. Yani olaylar, nötr kaotik bir ölçünün sonucu değil, bilinçli etki-tepki ilişkisinin de bir sonucudur.
Örneğin, otobüste koltuğun yayı çıkıp kıçına girerse, 'hebelühübh' demekle iş bitmez. Bu yay kıçına bilinç her şeyi kapsadığı için mi girdi? Yoksa otobüs bakımsız olduğu için mi girdi? Otobüsün bakımını her şeyi kapsayan bilinç mi yapıyor, yoksa insan mı? Yani, her şeyin bir nedeni ve mantıklı bir bağlamı var, çünkü yasalara göre oluyor. Ama sen bunları yok saydığın için 'hebelühübh' kafasına takılıp aklını yiyorsun. Başına gelen her şeyi oradan biliyorsun, ama farkında değilsin ki, bu dincilerin kadercilik kafasını yaşıyorsun. Yapma gözünü seveyim, bari bana bu dinci kaderci çamurunu atma. Madem 'çift yarıktır, sen kurguluyorsun' diyorsun, o zaman 'hebelühübh' ile alıp veremediğin ne? "Varlık tek. Eğer bir kurgu varsa, kurgulayan sensin." Bu ifadende zaman/mekanda monist bir anlayışa dayanıyor, dolayısıyla bu da yanlış olur. Bunun yerine, dialektik olmalı, iç içe olmalı ki yazdıklarını gerçekten kale alıp tartışabileyim.
Singularity
13-02-2025, 15:45
Ben senin yazdıklarını kaale almıyorum ki dinci emine nine, sen niye benim yazdıklarımı dikkate alıyorsun. Yasa var diyen sensin, ben değil. Kadercilikle kurgulayanın ben olmasının ne alakası var. Her şey şimdi şu anda oldu. Geçmiş, gelecek ve şimdi hepsi şimdi oldu. Neden? Çünkü zaman gerçek manada yok ki. Burada kurallar yasalar var diyorsun, bunların hepsi, yani senin sırf yasa demek için koltuğun çivisine batmış olan bir yerinden uydurduğun dünyevi iş ve olayların akışı, ayrı bir iradenin varlığını göstermez. Sen bunu neresinden Hebelehübü'ye bağlıyorsun. Sen daha Hebelehübü'nün bağlamını anlamamışsın ki. Bir irade arıyorsan o var diyorum, o senin içindir, benim için değil. O senin gibi kafayı yemişler için alternatif, daha dürüst, daha gerçekçi, matematiği ve biyolojiyi bilen bir ilah olarak onu sana sunuyorum kendime değil.
Ben ezeli ve ebedi olanım zaten, Hebelehübü kimmiş ben varken? Sen bunu diyebiliyor musun? Diyemiyorsun. Ama Monist yaklaşımla monoteizme gönderme yaparak yine burada olmayan bir görüş üzerinden subliminal yapıyorsun. Olmaz ki ama böyle. Yakışıyor mu senin gibi ezeli ve ebedi olan birine.
Yahu yasalar filan yok, yasa sen kendinsin, ne yasası. Nerede yazıyor bu yasa. Her şey şimdi şu an oluyor, hepsi yanılsama. Yanılsamada yasa olmaz. Rüyada yasa olmaz. Bunlar gerçek değil, sen hala anlamıyor musun? Herhangi bir ışık kırılım yasası geçerli olsaydı ayı asla, asla, asla ve asla dolunay olarak göremezdin. Bak aç kırılım yasası de, ışık davranışı yasası de araştır, göreceksin ki ayın dolunay halinde senin ondan görebileceğin kısım binde bir bile olamaz, o-la-maz! Nerde yasa? Yasayı sen uyduruyorsun. Yasa diye bir şeyi otobüsün koltuğundaki çivinin battığı yerinden uydurursan karşına habire yasa çıkar. Çünkü sen bu varlık bütününde ezeli ve ebedi olanın bir parçası olarak olayları ve gerçekleri değiştirme gücün var. Ama bu gücünden haberin yok. Olmak zorunda mı? Değil. Bunu bir beden gibi düşün. Bu varlık bütününü bir beden olarak düşün. Bu bedende kan var, kemikler var, etler var, organlar var. Şimdi kalpteki bir hücre, beyni olmadığı için, daha doğrusu onun dünyası kalpten ibaret olduğu için dış dünyadan, ne yaşadığından bihaber olabilir. Bir beyin hücresiyse her şeyden bir tık daha fazla haberdar olacaktır. Ama detaylarda bir şeyleri kaçırmış olabilir. Sonuçta bir beyin hücresi ölebilir, bir kalp hücresi de ölebilir, zaman içinde hücrelerimiz sürekli ölürler, ama beden olarak varlık olarak ben hep hayattayım. Bu esnada o hücrelerin çoğu birbirinden habersizdir ve bir kısmı benim parçam olduğundan haberdar bile değildir. Ben ilah mıyım? Değil. Ama eğer öyleyse buradaki herkes ve her şey de ilahtır. Varlığı bölemezsin, yasa diye de ayıramazsın. Sadece tek bir gerçek vardır: "1". Bunu şöyle de düşünebilirsin, diyelim ki ben beyinim, sen ise otobüsün koltuğuna denk gelen kısım olarak sadece oturup kalkmayla ilgili şeyleri biliyorsun. Burada kural koyucu var mı gerçekten? Yok. Kimin rolü neyse onu oynuyor. Ben beyin olduğum için sürekli yeni fikirler üretiyorum, oturma organı ise kıç olduğu için sürekli g*tlük yapma peşinde. Ben sana diyorum ki beynin bir parçası ol, oturma organının değil. Olaylara dar çerçeveden bakma, bütünü gör. Eğer büyük resmi görebilirsen şu saçmalıkları tartışmamıza hiç gerek kalmayacak. Belki de dünya, o senin afterlife cennetine daha sen hayattayken dönüşecek. Büyük dönüşüm, değişim ve aydınlanma için elini taşın altına koyman lazım. Gerçeklerden kaçarak burada sunabileceğin bir katkı bulunmuyor.
dine mine ne
13-02-2025, 20:06
Yahu yasalar filan yok, yasa sen kendinsin, ne yasası. Nerede yazıyor bu yasa.
Eğer senin mantığını takip edersek, körlük gibi fiziksel sınırlamalar bile bireyin yarattığı bir yanılsama olmalı. Eğer yasalar yoksa ve her şey gerçekliği değiştiriyorsa, neden körler görme yetilerini yaratamıyor? Bu durumda, herkesin aynı fiziksel dünyayı deneyimlemesi nasıl mümkün oluyor? Eğer her birey kendi gerçekliğini yaratıyorsa, o zaman birinin sınırlarını bilmeden nasıl yaratıyor? Eğer doğa yasaları herkese aynı şekilde işliyorsa, bu bir kolektif mutabakatın ya da fiziksel yasaların varlığını gösterir.
Öznel gerçeklik, nesnel gerçeklikle birlikte var olur. İkisini ayırmak ya monizm olur ya da gerçekliğin diyalektiğini inkâr etmek. Gerçeklik, hem öznel hem de nesnel boyutlarıyla var eder. Eğer sadece öznel gerçeği kabul edersek, ortak bir dünya algısı mümkün olamaz; sadece nesnel gerçeği kabul edersek, bilinç ve anlamı göz ardı etmiş oluruz.
Sonuç olarak, öznel gerçeklik, nesnel gerçekliği reddetmeyi gerektirmez. Bunlar birbiriyle diyalektik ilişki içindedir. Spartacus neyse, sen de aynısın; farklı görünseniz de temelde aynı şeyleri savunuyorsunuz. Sizinle tartışmak gerçekten zor.
Eğer sadece öznel gerçekliği kabul edersek, herkesin algısı ve deneyimi birbirinden farklı olur ve ortak bir zemin, yani nesnel gerçeklik, kaybolur. Bu durumda, bilim yapmak bile imkansız hale gelir çünkü bilim, nesnel gerçekliğe dayalı gözlemler ve deneyler üzerinden ilerler. Eğer herkes kendi gerçekliğini yaratıyorsa ve bu gerçeklikler birbirinden tamamen farklıysa, ortak bir zemin, bilimsel yöntem veya deneysel doğrulama da mümkün olmaz.
Oysa nesnel gerçeklik, herkesin paylaştığı, bir zemin sağlar. İnsanlar farklı algılara sahip olabilir, ama bu nesnel gerçekliğin varlığını değiştirmez. Mesela, birisi bir nesneyi "kırmızı" olarak algılarken, diğeri farklı bir renk tonunda görebilir, ama bu iki kişi de aynı ışığı deneyimliyordur. Nesnel yasaların varlığı, bizim paylaştığımız bir gerçekliği mümkün kılar ve bu yasalar, her birey için geçerli olmak zorundadır. Aksi takdirde, hem bilim hem de ortak anlaşmalar anlamını yitirirdi.
Sonuç olarak, öznel gerçekliklerin farklı olması normal, ancak bu farklılıklar, nesnel gerçekliğin varlığını ve bilimsel yasaların geçerliliğini sorgulatmaz.
Eğer gerçeklik bir tür hologram olsa bile, yine de yasalar olmalıydı. Çünkü projeksiyonun belirli bir şekilde işleyebilmesi, içinde bir düzen ve tutarlılık gerektirir. Yasalara dayalı bir işleyiş, bu projeksiyonun istikrarlı ve öngörülebilir olmasını sağlar.
Örneğin, eğer gerçeklik bir tür görsel veya algısal projeksiyon olarak düşünülürse, her birey farklı bir şekilde deneyimlese de, bu projeksiyonun oluşabilmesi için bir tür düzenli fiziksel ve metafiziksel yasaların var olması gerekir. Bu yasalar, projeksiyonun belirli bir biçimde var olmasını, sistematik olarak işlemeyi ve diğer bireylerle paylaşılan ortak deneyimler yaratmayı mümkün kılar.
Eğer yasalar olmasaydı, projeksiyonun her an farklı, kaotik ve düzensiz bir şekilde deneyimlenmesi gerekirdi. İnsanlar bir şey görse bile, bu görsel deneyimin başkalarıyla örtüşmesi imkansız olurdu. Yani, gerçeklik bir projeksiyon olsa bile, bunun sürdürülebilir, anlamlı ve paylaşıla bilen bir deneyim olması için yasaların geçerli olması gerekir. Yasalar olmadan, projeksiyon bile tutarsız ve belirsiz olurdu.
Bir shooter oyunu düşün. Oyundaki kurallar ve yasalar (mesela, fizik yasaları, zeminle etkileşim, mermi hareketleri vb.) oyun dünyasının işleyişini ve anlamını belirler. Eğer bu yasalar olmasaydı, oyuncu ne yaparsa yapsın, oyun bir "şey" olamazdı. Adamı vurmuş olman, ama düşmemesi gibi bir durum, oyunun temelden işlevsiz hale gelmesine yol açar.
Bir oyunda karakterin düşmesi, hareket etmesi, sağlık puanının azalması gibi olaylar oyunun kurallarına dayanır ve bu kurallar olmadan, oyun kendi anlamını yitirir. Aynı şekilde, gerçeklik de, yasalarla anlam bulur. Eğer gerçeklik bir tür projeksiyonsa, bu projeksiyon da yasalara dayanarak anlamlı bir deneyim sunabilir. Bu yasalar da, her şeyin nasıl işlediğine dair bir sistem yaratır, tıpkı oyunun kuralları gibi.
O yüzden, ne olursa olsun, gerçeklik bir tür projeksiyon olsa bile, onun da tutarlı ve anlamlı olabilmesi için yasaların (fiziksel, metafiziksel, hatta sosyal) var olması gerekir. Bu yasalar, projeksiyonun anlam taşımasını sağlar ve biz de bu oyunu böylece kolektiv bir şekilde deneyimlemiş oluruz.
Oyun dünyasında herkes için geçerli aynı kodlama ve yasalar olduğu için, her oyuncu oyunun kurallarına ve mekaniklerine aynı şekilde tabi olur. Eğer bu yasalar yoksa ya da herkesin kendi gerçeğini yaratabilmesi söz konusu olursa, oyun tamamen anlamını kaybeder.
Bir oyun tasarlandığında, oyuncuların belirli bir noktada buluşması, bir karakterin vurulması veya belirli bir süre boyunca zarar görmemesi gibi şeyler, önceden kodlanmış kurallara dayanır. Örneğin, 10-15 saniye boyunca zarar görmeme moduna girmek, bir oyun kuralı ola bilir mesela ve herkes bu modun aktif olduğunu, herkesin aynı şekilde deneyimleyeceğini bilir.
Eğer yasalar (kurallar) ve kodlamalar olmasaydı, oyuncular istediği gibi davranabilir ve oyunun fiziksel ya da mantıksal yapısı bozulurdu. Bu durumda, oyun dünyasında bir anlam olmazdı, çünkü her oyuncu tamamen farklı bir deneyim yaşayabilirdi. Ama oyun kodu ne kadar tutarlı ve ortak bir zemin oluşturursa, her oyuncu o deneyimi benzer şekilde yaşar ve anlaşılır bir gerçeklik ortaya çıkar.
O yüzden, bir oyunda ya da gerçeklikte yasaların ve kodlamaların varlığı, ortak bir anlamın ve düzenin oluşmasını sağlar. Yasalar ne kadar belirgin ve herkes için aynı şekilde işliyorsa, o kadar tutarlı ve anlamlı bir "oyun" ya da "gerçeklik" deneyimi yaşanır.
Başka bir deyişle: Eğer yasa yoksa, ortak deneyim de yoktur. Eğer yasalar (kurallar) ve düzen yoksa, herkesin deneyimi tamamen öznel hale gelir ve bu da ortak bir deneyim alanı oluşturmaz.
Yasaların yokluğu, ortak bir temel veya ortak bir deneyim yaratmak için gerekli olan tutarlılığın kaybı anlamına gelir. Örneğin, fiziksel dünya da bir yasa ve düzenle işler (örneğin, yerçekimi, ışık hızının sabitliği vb.). Eğer bu yasalar yoksa, her şey kişisel ve değişken olur, ve insanlar (ya da varlıklar) birbirleriyle aynı deneyimi paylaşamazlardı. Ama paylaşıyoruz demek ki yasa var. Kısacası, "yasalar yok" demek "paylaşılan bir deneyim yok" demeye eşdeğerdir. Çünkü yasaların olmaması, ortak bir gerçekliğin varlığını ortadan kaldırır.
Singularity
13-02-2025, 20:30
Okumadım. Hiç kimse.bu kadar uzun bir yazıyı okumaz. Özellikle seni. Okuyup da seni kaale almış gibi olmak istemiyorum. dinci emine nine.
dine mine ne
13-02-2025, 21:58
Okumadım. Hiç kimse.bu kadar uzun bir yazıyı okumaz. Özellikle seni. Okuyup da seni kaale almış gibi olmak istemiyorum. dinci emine nine.
Nesnel gerçekliği reddeden biri için makalenin uzunluğu değil, içerdiği düşünsel derinlik monist anlayışını sarsmış olabilir. Hebelhüb'le ilgili yazılarını kale almadığım için gücüne gitmiş gibi görünüyor. Yahu bakıyorum ama beni bağlamıyor, öznel gerçekliğidir deyip geçiyorum. Burada Adam başlık açmış, garibim üç milyar yıl öncesine dair bir şeyler yazmaya çalışıyor.
Sen "NASA aslında dünya şöyle değil" diyorsun, hatta "şeytan" gibi şeyler de yazıyorsun, hadi takılmıyım diyorum ki konu sapmasın. Ama "ölümsüzüz, kendimiz yaratıyoruz" gibi şeyler yazıyorsun. E madem öyle, o zaman üç milyar yıl önce ne oldu, ne bitti, arkadaşa söyle de garibim uğraşmasın.
Yahu dalga geçmiyorum, hemen kızma. Ama sen böyle şeyler yazınca insanın aklına otomatikman böyle şeyler geliyor. "Kale almıyorum" demekle o konuya bir katkıda bulunamam anlamında söyledim, yoksa seni adam yerine koymuyorum anlamında değil. Öyle anladıysan özür dilerim. Hani başlığı açmış, ver yansın gidiyor. Özneldir, olabilir, niye olmasın? Ne diyeceksin ki? O anlamda kale almıyorum dedim.
"Allah'ın sallağı" anlamında demedim, öyle anladıysan yine özür dilerim. Öyle düşünsem, niye sana uzun uzun yazmaya çalışayım ki?
Yıldıztozu
14-02-2025, 17:39
her zaman aynı sonuçları doğuran kurallarla ifade edilmesi gerekiyorsa, o zaman bunlara yasa dememek yalnızca kelime oyununa dönüşür.
Doğada her zaman aynı sonuçları doğuran bir kural yok işte.
Su 100 derecede kaynar dersin, ama basınç değişirse kaynamaz.
Nesneler birbirlerini çeker dersin ama karanlık enerji varsa çekmek yerine iter.
Doğada sonsuz adet faktör var, kural dediğimiz şeylerin sonsuz adet istisnası var, dolayısıyla bunlara yasa diyerek mutlaklaştıramayız.
Tanrı ile yasanın ortak yönü bu. Mutlaklaştırma.
İnsan zihni mutlaklaştırma eğiliminde çalışıyor. Tanrıyı, matematiği ve yasayı bu mutlaklaştırma eğilimi yüzünden kurguladı.
Bazı bilim insanları bile evreni tek formülle açıklayacak ''her şeyin teorisi'' gibi fikirlere kapıldı. Onlar da insan zihninin mutlaklaştırma manipülasyonundan etkilendiler.
Merhaba Yildiztozu,
Ben bu tartismaya dahil olmayacatim ama bu konuyu tartismanin onemli oldugunu dusunuyorum cunku dogada yasalarin varligina dair dusuncelerimizi netlestirmek, bilimsel anlayisimizi derinlestirir.
Yaptigin aciklamanin bilimsel olarak yanlis olmadigini kabul ediyorum; ancak, eksik ve baglama ihtiyac duydugunu dusunuyorum.
Bilimsel yasalar, belirli kosullar altinda gozlemlenen duzenliliklerin ifadeleri olarak tanimlanir ve bu noktada yasalarin mutlak olmadigini vurgulamak onemlidir.
Yani bilimsel yasalar, gozlemler ve deneyler yoluyla elde edilen verilere dayanir. Bu nedenle, belirli bir baglamda gecerli olan bir yasa, farkli kosullar altinda gecerliligini yitirebilir.
Ornegin, senin verdigin ornekte oldugu gibi, suyun 100 C'de kaynamasi yalnizca standart atmosferik basinc altinda gecerlidir. Eger atmosferik basinc degisirse, suyun kaynama noktasi da degisir. Bu durum, doganin karmasikligini ve yasalarin belirli kosullara bagli oldugunu gosteriyir.
Bilimsel yasalarin dogasi, surekli olarak yeni verilerle sinanir ve kapsamlari genisletilebilir. Ornegin, Newton'un hareket yasalari, belirli kosullar altinda son derece guvenilir sonuclar verirken, cok yuksek hizlarda veya cok buyuk kutlelerde (ornegin, isik hizina yakin hareket eden parcaciklar veya buyuk kutleli cisimler) bu yasalarin gecerliligi Einstein'in gorelilik teorisi ile genisletilmis. Bu tur durumlar, bilimsel yasalarin mutlak olmadigini, ancak belirli sinirlar icinde guvenilir oldugunu gosterir.
Ayrica, dogadaki istisnalar yasalarin gecerliligini tamamen ortadan kaldirmaz; aksine, bu yasalarin kapsamini ve sinirlarini belirler.
Bilim, surekli bir gelisim ve degisim surecidir. Yeni bulgular, mevcut yasalari sorgulama ve genisletme firsati sunar. Bu baglamda, doganin isleyisini anlamamizda bize rehberlik eden araclar olarak degerlendiririz onlari.
Yani dogada yasalarin varligi, gozlemlerimiz ve deneylerimizle sekillenen bir anlayisa dayanir ve bunlari uydurmuyoruz.
Yazinin ikinci son paragrafindaki metafiziksel aciklamana suan icin katilmiyorum.
Bu konudaki dusuncelerini merakla bekliyorum.
Yıldıztozu
14-02-2025, 21:25
dogada yasalarin varligi, gozlemlerimiz ve deneylerimizle sekillenen bir anlayisa dayanir ve bunlari uydurmuyoruz.
Doğada gözlemlenen işleyişler kurgu değil, bunu değişmez yasalar olarak tanımlayıp mutlaklaştırmak kurgu.
Hele formülize etmek şartları sabitlemek oluyor, halbuki evren değişken.
Evrende şartlar öyle bir hale gelir ki formülize edilmiş 'yasalar' işlemez.
Evren yerçekimine uymak zorunda değil ya da yerçekimini içinde barındırmak zorunda değil. Şartlar o durumda o şekilde gelişmiş o kadar.
Dinemine yasaları maddeden bağımsız olarak kendi başlarına bir şeymiş gibi söylemişti. O da kurgu. Evreni yasalar yönetmiyor, evren yasaları ortaya çıkartıyor veya ortadan kaldırıyor.
dine mine ne
15-02-2025, 00:30
Dinemine yasaları maddeden bağımsız olarak kendi başlarına bir şeymiş gibi söylemişti. O da kurgu. Evreni yasalar yönetmiyor, evren yasaları ortaya çıkartıyor veya ortadan kaldırıyor.
Evrenin yasalar tarafından yönetilmediğini, aksine yasaların evren tarafından oluşturulup gerektiğinde ortadan kalkabileceğini savunuyorsun. Bu görüşün temelinde, gözlemlenen fiziksel süreçlerin belirli şartlara bağlı olarak farklılık gösterebildiği gerçeği yatıyor. Fakat burada gözden kaçırdığın nokta, değişkenlik ile kuralsızlığı birbirine karıştırıyor olman.
Bir yasanın belirli şartlara göre farklı sonuçlar doğurması, onun mutlak olmadığını göstermez; aksine, yasanın belirli sabit ilkeler çerçevesinde çalıştığını kanıtlar. Örneğin, suyun kaynama noktası hava basıncına bağlı olarak değişebilir, ancak bu, suyun belirli bir sıcaklıkta gaz fazına geçmesi gerektiği yasasını ortadan kaldırmaz. Eğer su, aynı basınç ve sıcaklık koşullarında her seferinde farklı davranışlar sergileseydi, işte o zaman yasaların varlığından bahsedemeyebilirdik. Ama gerçekte, belli şartlar altında belli sonuçlar doğuran değişmez ilkeler mevcuttur.
Eğer doğada mutlak yasalar yoksa, o halde bilim yapmanın da bir anlamı kalmaz, çünkü bilim gözlemlenen düzenlilikleri formüle etmek üzerine kuruludur. Ancak bilim, tam da senin iddia ettiğin gibi "şartlara göre değişen yasalar" ile değil, bu değişimlerin dahi belli kurallar dahilinde gerçekleştiği gerçeğiyle çalışır. Basınç değiştiğinde suyun farklı sıcaklıklarda kaynaması, kaynama olayının keyfi olduğu anlamına gelmez; aksine, basınç ve sıcaklık ilişkisini belirleyen daha temel yasaların olduğunu gösterir.
Ayrıca, evrenin yasaları oluşturup kaldırdığını söylemek, bu yasaların hiçbir zaman sabit bir temele dayanmadığını iddia etmek anlamına gelir ki bu, gözlemlenen düzenlilikleri açıklamak yerine onları daha anlaşılmaz kılar. Çünkü bir şeyin var olup olmaması keyfi bir süreçse, bilimsel açıklamalar da rastgele olurdu. Ancak evrenin işleyişinde belirli yasalar geçerlidir ve bu yasalar belirli koşullar altında değişse de, tamamen yok olmazlar, sadece farklı biçimlerde kendilerini gösterirler.
Senin yaklaşımın, evrenin içinde olup biten olayları bir bütün olarak değil, parçalı ve kopuk olaylar dizisi olarak ele alıyor. Oysa ki, evrende gözlemlenen tüm değişkenlikler, altında yatan sabit yasalar olmadan anlamlandırılamaz. Eğer yasalar tamamen şartlara """bağımlı"""" olsaydı ve hiçbir mutlak yanı olmasaydı, yerçekimi gibi en temel kuvvetlerin bile zamanla yok olması gerekirdi. Ama biz böyle bir şey gözlemlemiyoruz. Yerçekimi farklı yoğunluklarda ve koşullarda değişiklik gösterebilir, ancak hiçbir zaman keyfi olarak ortadan kalkmaz.
Örneğin, "karanlık enerji kütleçekimini bastırıyor, evrenin genişlemesini hızlandırıyor" demek bile, belirli yasalar çerçevesinde yorumlanan bir bilgidir. Evrenin genişleme hızını belirleyen faktörlerin değişmesi, doğa yasalarının ne keyfi ne de tesadüfi olduğu anlamına gelmez, aksine farklı ölçeklerde nasıl işlediğini anlamamız gerektiğini gösterir. Yani eğer doğa yasaları sadece şartlara bağlı geçici kurallar olsaydı, karanlık enerjiyle ilgili gözlemlerimizi tutarlı bir şekilde yorumlayamazdık. Ama karanlık enerji, mevcut fizik yasaları içinde tanımlanan bir fenomen olduğu için, evrenin genişleme dinamiğini belirleyen yasaların halen geçerli olduğunu gösteriyor. Kısacası, bu yasalar değişen koşullara göre farklı şekillerde ortaya çıkabilir, ama temel ilkeler daima korunur.
Sen yasaları evrenin ortaya çıkardığını ve değiştirdiğini söylüyorsun ama bu, evrenin işleyişini açıklamak yerine, tam aksine, kaosa kapı aralayan bir düşünce olur. Çünkü eğer yasalar madde ve koşullardan türeyen şeylerse, bu durumda her şey tamamen rastlantısal bir süreç olarak görülmelidir. Ancak fiziksel realite, rastgele değil, belirli kurallar çerçevesinde işlemektedir. Bu da yasaların salt maddi şartların bir ürünü değil, aksine maddi şartları düzenleyen bir temel ilke olduğunu gösterir.
Madde koşul ve şartlara bağlı olarak değişiklik gösterebilir, ama doğa yasalarının sabit olanlarını tamamen ortadan kaldırmaya gücü yetmez. Değişken yasalar belirli şartlara bağlı olarak farklı şekillerde kendini gösterebilir, ancak bu değişim mutlak sabitleri yok etmez.
Yıldıztozu
15-02-2025, 14:25
ama bu, evrenin işleyişini açıklamak yerine, tam aksine, kaosa kapı aralayan bir düşünce olur.
Evrenin insan tarafından anlaşılmak gibi bir derdi yok ki.
Evren gidip de ''yasalarla ve formüllerle işleyeyim de insanlar beni anlayabilsin'' demez.
Eğer doğada mutlak yasalar yoksa, o halde bilim yapmanın da bir anlamı kalmaz, çünkü bilim gözlemlenen düzenlilikleri formüle etmek üzerine kuruludur.
Bir yönüyle bilim insanları din insanlarının gelişmiş halidir.
Yağmur yağdığında din insanı: bu apaçık tanrının işidir derken bilim insanı: bu apaçık yerçekiminin vb işidir der.
Burada bilimci ve dincinin ortak noktası mutlaklaştırma iken, bilimcinin ayrıldığı nokta deneysel ve gözlemsel yaklaşması.
Senin ne demek istediğini de anlıyorum, son yazını kendi içinde tutarlı buluyorum.
bunu değişmez yasalar olarak tanımlayıp mutlaklaştırmak kurgu.
bilimci ve dincinin ortak noktası mutlaklaştırma
bunlara yasa diyerek mutlaklaştıramayız.
...
senin icin[/U] olacak, yok eger, yasalarin bilimde mutlak olmadigini, fakat bilim ile alakalari olmayan bazi insanlarin bu "mutlaklastirmayi yaptigini" soyluyor ve elestiriyorsan bu yazi sana yonelik degildir. Once bunu belirtmek istedim.]
Ben daha once ne dedim? Bir alinti vereyim: "Bu noktada yasalarin mutlak olmadigini vurgulamak onemlidir."
Hadi, benim ne dedigimi dikkate almiyorsun da, bilimi elestirirken bari bilim ne diyor once oradan yola cik, sonra kafanda bir saman adam yaratip burada saatlerce vakit harcama, guzel dostum. Bunu sana bir dost tavsiyesi olarak soyluyorum.
Oncelikle bilimde yasa dedigimiz kavramin ne oldugunu tam olarak anlaman gerekiyor. Bir bilimsel yasa, yalnizca belirli bir doga olayini tanimlayan bir ifadedir. explanation degil, descriptiondir.
Yani yasalar bize bir olayin [B]nasil gerceklestigini, hangi kosullar altinda gozlemlendigini anlatir; ama bunun neden oldugunu aciklamaz. Iste burada devreye bilimsel teoriler girer. [Aslinda tum olayin ozu bu]
Ornegin, Newton'un Evrensel Cekim Yasasi, iki cismin birbirine uyguladigi cekim kuvvetinin kutleleriyle dogru, aralarindaki mesafenin karesiyle ters orantili oldugunu matematiksel olarak ifade eder. Ancak bu yasa, kutleler arasindaki cekimin neden var oldugunu aciklamaz. Newton'un ortaya koydugu bu yasa, uzun yillar boyunca gecerli kabul edildi, ta ki Einstein'in Genel Gorelilik Teorisi cikip yercekiminin aslinda uzay-zamanin bukulmesiyle ilgili oldugunu aciklayana kadar.
Yani Newton'un yasasi, belirli kosullar altinda hala gecerli olmasina ragmen, eksiksiz ve mutlak bir aciklama sunmadigi icin --cunku bilimde boyle mutlaklastirma diye bir sey yok--degistirildi ve genisletildi. Newton'un yasasi bir gecede yok olmadi ama bilim ilerledikce, bu yasa belirli sinirlar icinde kaldi ve daha kapsamli bir teoriyle aciklandi.
Ayrica, yasalar hicbir zaman bir teoriye "evrilmez." Bildigin gibi bu, bilimle ilgili yaygin bir yanilgidir. Halk arasinda bunu cok duyariz. Bircok insan "Bir hipotez dogrulanirsa teori olur, teori dogrulanirsa yasa olur" diye dusunur, ancak bu tamamen yanlistir. Yasalar ve teoriler birbirinden farkli kavramlardir. Teoriler, yasalarin altinda yatan mekanizmalari aciklayan, genis capta kanitlarla desteklenen sistemlerdir. Biri digerinden daha "guclu" ya da "daha kesin" degildir, cunku ikisi farkli bilimsel araclardir. Yani biri elmaysa, digeri armuttur.
Bir kac ornek vermek gerekirse:
Mendel'in Bagimsiz Dagilim Yasasi ornegin genlerin birbirinden bagimsiz olarak aktarildigini ifade eder. Ancak sonradan genlerin kromozomlar uzerinde yer aldigini ve bazi genlerin birbirine bagli olarak hareket ettigini ogrendik. Yani Mendel'in yasasi her zaman gecerli degil; bazi durumlarda istisnalar var. Termodinamigin yasalari, enerjinin korunumu ve donusumu hakkinda bilgi verir ama enerjinin neden korunmasi gerektigini aciklamaz. Kuantum mekanigi duzeyinde bakildiginda, hatta kara deliklerle ilgili calismalarda, bu yasalarin sinirlarinin oldugu ortaya cikiyor. En son da Hubble'in Kozmik Genisleme Yasasindan bahsedeyim. Bu, galaksilerin birbirinden uzaklastigini soyler, tamam, ama neden uzaklastiklarini aciklayan sey aslinda Buyuk Patlama Teorisi'dir. Dahasi ve konuyla baglantisi anlaminda bu genislemenin sabit olmadigi, zamanla degisebildigi bulundu. --Ki ben Buyuk Patlama Teorisi'ni kabul etmiyorum, o farkli bir tartisma konusu. --
Neyse, goruyor musun, bilimde yasalar bile degisebilir. Yasalarin mutlak oldugunu dusunmek, bilimsel dusuncenin dogasina aykiridir. Bilim, kesin dogrularin pesinde kosmaz; aksine surekli sorgulayan, gozlemleyen, yanlislanabilir ve gelisen bir surectir. Bugun gecerli olan bir yasa, yarin yeni bir gozlem veya deney ile genisletilebilir, hatta bazi sinirlarinin oldugu kesfedilebilir.
Bilimde mutlaklik yoktur, degisim vardir. Ve iste bu yuzden bilim, gelismeye ve yeni kesifler yapmaya devam ediyor. Eger yasalar mutlak ve degismez olsaydi, Einstein'in Newton'u "gecersiz" kilmasi gibi buyuk devrimler yasanamazdi. O yuzden, bilimle ilgili elestiriler getirirken once bilimin dogasini anlamak gerekiyor.
Dostca bir oneri: Fikirlerini savunurken, once bilimin nasil isledigini ogrenmek icin zaman ayir. Bilim mutlak dogrulara ulasmaya calisan degil, bilgiyi genisletmeye, aciklamaya ve sinamaya calisan bir sistemdir. Bu sistemin icindeki yasalar da kesin ve degismez kurallar degil, tanimlamalar ve genellemelerdir.
Bunu bir meydan okuma degil, bilimsel dusunmeye tesvik olarak gormeni isterim. Cunku gercek bir bilim insani, her zaman seyler dogru mu, yanlis mi diye seyleri yanlislamaya calisir yada onlari bilimsel olarak sinar. Bilimde sinama vardir. Mutlaklastirma yoktur.
Eger bilim gercekten "mutlak ve degismez" olsaydi, en azimndan yasa dedigimiz seyler "mutlak" olsaydi, hicbir bilim insani yeni sorular sormazdi, oyle degil mi? :)
dine mine ne
15-02-2025, 16:25
Evrenin insan tarafından anlaşılmak gibi bir derdi yok ki.
Evren gidip de ''yasalarla ve formüllerle işleyeyim de insanlar beni anlayabilsin'' demez.
Evrenin yasalar ve formüllerle işlemesinin amacı insanlar tarafından anlaşılmak değil, fakat asıl mesele yasaların varlığının nasıl açıklanacağıdır. Eğer yasalar maddeden türeyen rastgele oluşumlar olsaydı, fizik yasaları değişken olurdu ve evren düzensiz bir kaosa sürüklenirdi. Ancak biz belirli ve değişmez yasalar görüyoruz. Bu, yasaların maddeden bağımsız ve onu yönlendiren bir temel gerçeklik olduğunu gösterir.
Sen yasaların bilince ihtiyaç duymadığını söylüyorsun, ancak bilinç olmadan soyut yasaların varlığını nasıl açıklıyorsun? Eğer yasalar zaten var diyorsan, onların maddeden bağımsız olduğunu da kabul etmelisin. Aksi takdirde, düzenin varlığını inkâr etmek ve kaosu kabul etmek gerekir ki, evrenin işleyişi bunu desteklemiyor.
Öte yandan, kuantum silgisi deneyi bana evrenin bilinçli olduğunu düşündürtmeye başladı. Çift yarık deneyinde gözlemcinin etkisini bir ölçüm meselesi olarak ele alabiliyordum, ancak kuantum silgisi deneyinde gözlem, geçmişte gerçekleşmiş bir olayı değiştiriyor (gibi görünüyor). Eğer evren tamamen bilinçsiz bir mekanizmaya sahipse, böyle bir fenomeni nasıl açıklayabiliriz?
Bu durumda iki seçenek var: Ya evrenin kendisi bir tür bilinç barındırıyor ya da bilinç, evrenin işleyişinde temel bir rol oynuyor. Çünkü mekanik bir sistem geçmişe dönük olarak sonuçları değiştiremez. Bu yüzden, evrenin salt fiziksel yasalarla işleyen bir makine olmadığı, bilinçle bağlantılı bir mekanizmaya sahip olduğu fikri bana daha makul geliyor.
Sevgili Yildiztozu,
Asagidaki ifadene katilmiyorum:
"Bir yonuyle bilim insanlari din insanlarinin gelismis halidir. Yagmur yagdiginda din insani: bu apacik tanrinin isidir derken bilim insani: bu apacik yercekiminin vb isidir der. Burada bilimci ve dincinin ortak noktasi mutlaklastirma."
Oncelikle, bilim insanlari din insanlarinin "gelismis" bir hali degildir, cunku bilim ve din tamamen farkli epistemolojik temellere dayanir. Bilim, gozlem, deney ve mantiksal cikarim yoluyla doga olaylarini anlamaya calisirken; din, inanc, kutsal metinler ve teolojik yorumlarla evreni aciklamaya yonelir.
Ayrica, bilimsel dusunce mutlaklik icermez. Bilimde mutlak dogrular degil, en iyi kanitlarla desteklenen, degisime acik aciklamalar vardir. Bir bilimsel teori, ancak surekli test edilip dogrulandiktan sonra kabul gorur ve yeni kanitlar ortaya ciktiginda degisebilir ya da gelistirilebilir. Bu yuzden bilimi "mutlaklastirici" olarak gormek dogru degildir.
Ornegin, yagmur yagdiginda bir bilim insani "Bu apacik yercekiminin isidir" gibi bir mutlaklik iceren ifade kullanmaz. Yagmurun yagma surecini aciklarken, atmosferdeki su dongusunu, yogunlasma sureclerini ve meteorolojik faktorleri ele alir. Bilim, "Bu boyledir ve baska turlu olamaz" demez; "Su anki en iyi bilgilerimize gore, yagmurun olusma sureci budur" der.
Buna karsilik din, doga olaylarini ilahi bir plana veya iradeye baglayabilir. yani ssureclerin arkasindaki "iradeye"--Inanc. Bu yaklasim, bilimsel yontemin disindadir, cunku bilim dogal olaylari dogal nedenlerle aciklamaya calisir. Bu, bilimin din karsiti oldugu anlamina gelmez; yalnizca farkli yontemler kullandiklarini gosterir. Tamam mi guzel kardesim?
Sana mutlu, huzurlu gunler dilerim.
Bir yönüyle bilim insanları din insanlarının gelişmiş halidir.
Yağmur yağdığında din insanı: bu apaçık tanrının işidir derken bilim insanı: bu apaçık yerçekiminin vb işidir der.
B
Çok doğru bir değerlendirme ama biraz daha genişletmemiz gerekiyor. Din,bilim ve sanat, tarih öncesi ilkel toplumlarda, büyücünün şahsında toplanıyordu. Bu üç düşünce ve eylem alanı da büyücünün etkinlik sahasına giriyordu.