PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Bir Sinifsal Analiz Denemesi


sargon
30-03-2008, 18:38
Surekli Ergenekon haberleri aktariyoruz, ama bu surecin arkasinda ne oldugu konusunu pek tartismis degiliz. Arada bir sol yayinlara bakiyorum, "it dalasi" diyen var, egemen siniflar arasi catisma diyen var, "yiyin birbirinizi" diyen var. Liberal kesim acisindan kohnemis devlet burokrasisine karsi verilen bir mucadele, kimine gore devlet burokrasisi icinde hep varolagelmis cetelerin savasi, burokrasiyi ele gecirme savasi, ulusalcilara gore laiklik mucadelesine saldiri, kimine gore emperyalizmin oyunu, ulkeyi bolme gayreti.

Peki bu kesmekesi nasil aciklamak lazim?

Aslinda bu konulari daha ayrintili tartismak istiyordum, ama cok zaman ve efor gerektirecegi icin simdilik yuzeysel olarak da olsa tartismaya girmek niyetindeyim. En azindan antrenman olur.

Bu arada elimde Caglar Keyder'in once Ingilizce olarak yazdigi ve sonradan Turkce'ye de cevrilen "Turkiye'de Devlet ve Siniflar" kitabi var. Ondan da bazi alintilar yaparak sureci anlamaya ve anlatmaya calisacagim. Aslinda herkesin tahmin ettigi gibi yasadigimiz surecin kokeni Cumhuriyet'in kurulus surecine kadar gidiyor. Cumhuriyeti kuran, Avrupa'da oldugu gibi burjuvazi olmadi. Burjuvazinin kendisi yoktu ortada ama Osmanli burokrasinden geriye kalan aydin ve asker burokrat kadrolar diger dunya orneklerinden aldiklari emanet bir ideolojiyle kurulusu gerceklestirdiler. Tum surec burokrasinin kontrolunde gelistirildi. Burda Caglar Keyder'in aciklamalarindan bir bolum aktarayim:

"Burjuvazinin tarihi boyunca mucadele alanina hic cikmamis olmasi Turkiye'nin ideolojik evrimini tanimlayan baslica faktordu. Yukarida, Birinci Dunya Savasi oncesinde Osmanli Imparatorlugunda bir kentsoylu (bürgerliche) toplumun dogmaya basladigindan, ama bu gelismenin etkilerinin iktisadi ve kulturel alandan siyasi alana aktarilamadigindan soz etmistim. Cokmilletli imparatorlugun cokmesinden ve dogmakta olan burjuva toplumunun savas sirasinda ugradigi yikimdan sonra, Ankara hukumeti iktisadi odullerin dagitimini sikisikiya belirlemis ve beraberinde burjuva bir donusum getirmeyen kapitalist bir gelismeyi yonlendirmisti. Bu nedenler burjuvazi uzunca bir sure baglarini koparip kendisine ayri bir kimlik edinme firsatini bulamamisti. Donusumu yonlendiren burokrasinin perspektifi ise "devleti kurtarmak" endisesinin ortaya koydugu gibi, herseyden once devlete donuktu. "Devleti kurtarmak", devletin varlik nedenleri ugruna yurttas haklarini, mali guc ugruna iktisadi gucu ve onderleri arkasinda kenetleme ugruna katilim ve demokrasiyi feda eden butun gerekcelerin bir ozetiydi. Burokrasinin boyle bir tercih yapmasi olagandi; burjuvazinin muhalefetiyle karsilasmayan boyle bir tercih butun halkin baslica kaygisi haline gelerek kurumsallasti. Kemalist egitim sistemi, kendilerini hic bitmeyen bir "devleti kurtarma" gorevinin dogal adaylari sayan mezunlariyla bu kaygiyi yeniden uretti. Egitimdeki bu oncelik oylesine saglandi ki, tahsilliler, 1960'larin sonlarina kadar imtiyazlarinin dogal oldugundan hic suphelenmediler. 1950'deki ve sonrasindaki anti-otoriter dalga bile tahsilli seckinlerin normlarini degistiremedi: Cumhuriyetci modeli savunup, bu modelin kapsamini devletin daha da fazla kontrol edecegi bir sanayilesmeyi de icine alacak sekilde genisletmeye calistilar. Bir yandan da, guclenmekte olan isadamlarina sonradan gormus tasrali yaftasini astilar." (Caglar Keyder, Turkiye'de Devlet ve Siniflar, syf. 239)

Goruldugu gibi Cumhuriyet burokrasisi her ne kadar burjuvaziyi gelistirmek seklindeki bir ideolojiye sahip olsa da, kendinden bagimsiz gelisip, karsisina cikacak degil, varolan burokratik imtiyazlarini kabul edecek ve kendisiyle mucadeleye girismeyecek bir burjavizi olmasini istiyordu. Osmanli'dan devralinan ekonomik yapida ne buyuk toprak sahipligine dayanan bir sistem vardi ne de gayri-muslumler disinda bir burjuvazi. Boyle bir ekonomide, zaten Osmanli'dan devralinan kulluk sisteminin bir donusumuyle gerceklesecek yeni burokratik yapi cok buyuk direnislerle karsilasmadan kurulabildi.

Cumhuriyetin ilk donemlerindeki "devlet memuru" devletin, burokrasinin ve onun dayandigi ideolojinin de bir temsilcisiydi. Bu anlayis sonraki yillarin mali, ekonomik cokus sureclerinden sonra bir miktar erozyona ugradiysa da, burjuvazinin tum gelismesine karsin burokrasinin karsisina bir guc olarak cikamamasi dengeyi tumuyle degistirmeye yetmedi. "Devlet" ve dolayisiyla onun burokrasisi gecmisten de devralinan bir takim "milli" argumanlar esliginde kutsalligini surdurmeyi basardi.

sargon
30-03-2008, 19:22
Cumhuriyetin kurulusu ile 1950 arasindaki surecte dunya ekonomik sistemi once buyuk bir ekonomik kriz ile sarsildi. Bu kriz bir savas ile sonuclandi. Ancak bir baska onemli olgu da Birinci Dunya Savasina kadar olan surecte dunya egemeni olan Ingiltere'nin artik bunu surduremeyecek hale gelmesi idi. Ikinci Dunya Savasindan sonra dunyanin yeni hakim gucu ABD oldu. Ancak bu gecis surecinde emperyalist/kapitalist ekonomi ozellikle cevre ulkelerde etkisini yerlestirme olanaklarina sahip degildi.

Dunya ekonomisinin bu sarsintili doneminde Turkiye burjuvazisi nispeten "milli" bir gorunum sergiledi. Guclu dis baglantilardan mahrumdu ve burokrasinin ekonomideki merkeziyetciligine karsi cikmak bir yana tumuyle destekcisi idi. Tabii ekonomideki devlet gucunun de burda buyuk bir onemi vardi. En buyuk sermaye grubu bizzat burokrasinin kendisiydi ve burjuvazi uluslararasi ekonomik baglantilarini da devletler arasi iliskilere kaydirarak merkezi ekonomiye kolayca eklemleniyordu.

Burjuvaziye vehmedilen devrimci enerji hemen hemen hic gorulmuyordu. Burjuvazi de burokratik degerlere ve kaygilara hic karsi cikmadan itaat ediyordu. Eski rejimden kopus toplumsal siniflarin devrimci enerjilerine dayanmadigi ve toplumsal reformlar bu siniflarin taleplerinin urunleri olmadigi olcude yukardan verilen bir takim "burjuva" ve "demokratik" haklar bogucu bir etki yapmis ve toplumsal mucadele ve katilim geleneginin yerlesmesini de engellemisti. Butun toplumsal kesimler (burjuvazi, koyluluk, kente goc yoluyla olusan isci sinifi) uygulanan populist politikalarla burokratik gelenege surekli yeniden baglaniyor ve devlet karsisinda ozerklesen siniflar olmasi engelleniyordu. Boyle bir surecte tek partili hayattan cok partili hayata gecildi. Toplumsal mucadele ve katilim geleneginin olusmadigi bir toplumsal yapida parlamenter demokrasi bicimsel olarak kalmaya mahkumdu ve gercekten de oyle oldu.

"Toprak sahibi bir oligarsinin olmamasi ve yabanci sermayenin pek onem tasimamasi gibi maddi sartlar otoriter *tek parti yonetiminden cok partili rejime yumusak gecisi mumkun kilmisti. Ayrica sermayenin herhangi bir fraksiyonunun rakipsiz hakimiyet kuramamasi (boylece burjuvazinin ic rekabetinin devam etmesi) ve daha da onemlisi burokrasinin ozerkliginin surmesi devlet iktidarinin kolayca gaspedilemeyecegi anlamina geliyordu. Siyasi alanda yarisanlar ise secmen davranisini ve sayilarin agirligini dikkate almak zorundaydilar. Ustelik ekonominin ic pazara yonelik olmasi, bazi siyasi katilim haklarinin varligina bagli olan belli bir gelir dagilimini gerektiriyordu. Fakat bu faktorler sadece sinirli ve formel bir demokrasinin sartlarini olusturuyor, devletin cesitli kuruluslari alistiklari imtiyazlari kiskanclikla koruyordu. Ornegin devletci gelenegin muhafizi haline gelen ordu elestirinin otesindeydi. Dis politika ve bu politikalarin uzun vadeli ittifak ve husumete iliskin parametreleri, milli egemenligin hassas ihtiyaclariyla mesrulastirilan birer tabuydu. Konusma ozgurlugu ve yurttas haklari ancak devlet izin verdiginde kullanilabilirdi. Bireye ait kisitlanmayacak hicbir hak yoktu; olsa olsa, devletin varlik nedenlerine uygun dustugu olcude kazanilacak ayricaliklar olabilirdi." (Caglar Keyder, agy, syf. 241)

sargon
30-03-2008, 21:33
Devlet burokrasisi henuz 1930'da ortaya cikan ekonomik krizin sonucu olarak kendisine duyulan guvensizligi hissedip bir liberal partinin kurulmasina izin vermeyi ve boylece rahatsizligi kismen kanalize etmeyi denemisti. Mustafa Kemal liberal gorusleriyle yakindan tanidigi Fethi Okyar'i yeni bir parti kurmak icin tesvik etti. Kurulan Serbest Cumhuriyet Firkasi'na 12 gun icinde 130.000 kisinin uye olmak icin basvurmasi ve kurulusundan iki ay sonra yapilacak belediye secimlerinde alanlara yogun kalabaliklarin toplanmasi burokrasinin gozunu korkuttu ve SCF kapatildi. Burokrasiye karsi duyulan tepkinin en onemli nedeni uygulanan militan laisizm anlayisiydi. Burjuvazinin bu donemde direnmemesinin onemli bir nedeni muhtemelen baslayan dunya ekonomik krizi idi. Bu kriz yillarinda burokrasinin bir tur milliyetci cilginlik yasadigina da deginmek gerekli.

Ikinci Dunya Savasindan sonra dunya kapitalist ekonomik sistemine entegre olma niyetindeki burokratik yonetim cok partili hayata gecis yapmak zorundaydi. Bu donemde CHP'nin uygulamaya soktugu guduk bir toprak reformu da bahsedilmeye deger. Aslinda bir toprak reformu icin toplumsal bir talep yoktu. Bir buyuk toprak sahibi sinifinin olmamasindan ve koylu kitlesinin yuzde 80'inin kucuk toprak sahiplerinden olusmasindan dolayi bir bir toprak reformuna fazlaca ihtiyac yoktu. Asil sorun topragi surecek cift hayvanlarinin olmamasi idi. Burokrasinin temsicisi olan CHP, 1945-46'da cikardigi toprak reformu yasasi ile bir toplumsal destek elde edemedi. Zaten CHP'nin 1946 ile 1950 arasinda 33.000 aileye toprak dagitmasina karsin, toprak reformuna karsi cikan DP 1950 ile 1960 arasinda 312.000 aileye toprak dagitmisti.ilk

Burjuvazi DP'de adeta kendi temsilcisini bulmustu. Gerci CHP'de de burjuvazinin temsilcileri yer aliyordu ama DP'nin yillardir uygulanagelen otoriter yonetime karsi pazarin hakimiyeti, serbest tesebbus, ifade ozgurlugu gibi sloganlari burjuvazinin tercihini acikca gosteriyordu. Hatta burokrasinin mutlakci otoriter yapisina karsi birtakim evrensel ilkelerle karakterize olan direnis diger toplumsal kesimleri de kolayca sarip sarmaladi. Yasadisi Komunist Partisi bile 1950 secimlrinde DP'yi aktif bicimde destekledi.

sargon
31-03-2008, 01:31
"Demokrat Parti'nin 1950'de iktidara gelmesi, hangi acidan bakilirsa bakilsin Turkiye tarihinde esasli bir donusum noktasidir. Halk ilk defa secmen olarak kendi siyasal tercihini dile getirmis ve yuzyillarin devletci gelenegine karsi oy kullanmisti. Devleti baba olarak goren zihniyet, merkezden kontrol, yukaridan asagiya dayatilan reformculuk reddedilirken pazarin (ve kapitalizmin) onundeki engeller kaldirilsin istenmisti. Kuskusuz, nufusun buyuk cogunlugu dizginsiz bir pazar ekonomisinin neler getireceginin henuz farkinda degildi. Ama, pazarin ilk elde saglayacagi elle tutulur yararlarin oldugu dusunuluyordu ve ne olursa olsun, bilinmeyen bir gelecek son yillarda yasananlara tercih ediliyordu. Bu populist hareketlilik icinde en bilincli taraf burjuvaziydi. Burjuvazi, yeni donemde, burokrasinin devletci sistemi yukaridan asagiya dogru yaymaya yonelik hantal tesebbuslerinin bitecegini, onun yerini kendi siyasi ve ideolojik hakimiyetinin gececegini biliyordu. Ayrica burjuvazinin nispeten kolay bir mucadeleye *girdigi de unutulmamalidir; cunku dava dunya olceginde savasilmis ve (Turkiye'yi ilgilendirdigi kadariyla) serbest tesebbus ve yanlilari tarafindan kazanilmisti." (Caglar Keyder, agy, syf. 155-156)

1950'de kazanilan anti-elitist zafer, dunya savasi sonrasinin ekonomik buyume surecine denk dusuyordu. Vaad edilen seyler kirsal uretimi artiracak destekler vermek, tarimda sanayilesme ile urunlerin pazara sunulacabilecegi yollar yapmakti. Devlet altyapiyi saglayacak, motorlu tasitlar butun bir ulke pazarini birlestirecekti. Bu sayede sanayi de kirsal kesimde gelirlerin ve talebin artmasi sayesinde duzenli sekilde gelisecekti.

Gercekten de DP'nin vaatleri tamamen gerceklesti. 1946'da calisir durumdaki traktor sayisi 1000'in biraz uzerindeyken 1955 yilinda 43.000'e yukselmisti. Bu surecte tarimda kullanilan 2.5 milyon hayvan sayisi ise hic degimeden kaldi. Tarimda makinelesmeye dev bir ivme verilmisti. Bu surecte ekilen alanlar da hizla genisletiliyordu. 1946'da ekilen toprak 9.5 milyon hektardan 1955'de 14.2 milyon hektara yukseldi, yani yuzde 50 artis gosterdi. Halbuki bu donemde nufus artisi yuzde 20 olmustu. Ustelik bu genisletmeler buyuk toprak sahiplerinin lehine bir sonuc vermedi. *Kucuk ureticinin gucunun ve topraginin arttigi, hatta topraksiz koylulerin topraga kavustugu bir donem oldu.

"Sahiplerinin ekip bictigi isletmelerin sayisi 1950'de 2.3 milyonken, 1952'de 2.5 milyona, 1960'da 3.1 milyona ulasti. Bu, 1950-1960 doneminde kucuk uretim birimlerinin sayisinin yaklasik yuzde 30 civarinda arttigini gosterir. Topraksiz koylu ailelerinin orani 1950'de yuzde 16 iken 1960^'da yuzde 10'a dustu." (agy, syf. 164)

Tarimdaki bu gelisme sadece sahip olunan topraklarin buyumesi ve daha cok kisinin topraga sahip olmasi anlamina gelmiyordu. Uretimde de inanilmaz bir gelisme oldu. Hatta oyle ki bu gelismenin uluslararasi rekabette rahatsizliklara neden oldugu bile goruldu.

"BM'nin tarim uretimi endeksi, savas oncesi rekolte 100 olarak kabul edildiginde 1953/1954 rekoltesinin 183 oldugunu gosterir. Bu yuzde 83'luk artis tablodaki tum ulkeler icinde gorulen en yuksek artisti. (1950/51 endeksi 129'du). Tarim uretimindeki hizli artis genel bir iktisadi buyumeye yol acti; 1950 ile 1953 arasinda kisi basina gelir yuzde 28 yukseldi. Pazar modelinin baska bir vaadi de gerceklesmis, tarim uretimindeki artis sonucu ayni donemde ihracat da yuzde 50 buyumustu." (agy. syf. 165)

sargon
31-03-2008, 13:29
"Ama isler birdenbire degisti; sanki hava sartlari ile dunya fiyatlari Turkiye'nin kazandigi ivmeyi kesmek icin birlik olmuslardi. 1954'de, tarimsal uretim ve ihracat yuzde 15, kisi basina gelir yuzde 11 azaldi, Bu azalma ille de temel bir degisikligin habercisi olmayabilirdi, ama Turkiye'de korumacilik ve ice donuk ekonomi henuz belleklerden silinmemisti. Menderes, kurtarici sayilan bir halk kahramaiydi ve erken basarinin coskusu onu populist siyasetcilere ozgu bir davranisa itmisti. Her ne pahasina olursa olsun iktisadi buyumeyi devam ettirmek istiyordu. Uluslararasi pazar liberal modele iliskin supheleri dogrulayarak, kisa bir sure icinde hayal kirikligi yaratinca, hukumet de soguk savas politikasinin musait pazarinda taviz verip daha cok dis yardim almaya calisti." (agy, syf. 166)

"Devletlerarasi yardim pazarindan pay almak icin taviz verme politikasi bir sure icin basarili olduysa da, ihracattaki kotu gidisi telafi etmeye yetmedi. Ithalat 1952-53 ile 1956-67 arasinda yuzde 30 azaldi; disardan (yani yardim ve krediyle) finanse edilen net ticareti gosteren ithalat fazlasi 165 milyon dolardan 78 milyon dolara dustu." (agy, syf. 167)

Ekonominin kotu gidisati enflasyonist bir politikayi da beraberinde getirdi, Merkez Bankasi'nin surekli para basmasi ile fiyatlar 1955 ile 19589 arasinda iki katina cikti. Uygulanan politikalara sanayinin tarimdan daha hizli buyumesine yol acti. Tarimda makinelesmenin artmasi ile tarimdaki istihdam ihtiyaci da giderek azaldi ve sehirler gocler artti. Bu ayni zamanda eski sehirli, okumus, *ayricalikli elit kulturune bir tur darbe anlami da tasiyacakti.

Bu donemdeki yatirim projelerinin cogu Dunya Bankasi'nin himayesinde kurulan Turkiye Sinai Kalkinma Bankasi tarafindan finanse edildi. Turk sanayisinin bu banka kanaliyla uluslararasi kredilerle beslenmesi sanayi sermayesinin uluslarasilasmasini saglayan kanal olmus oldu.

Menderes'in populist iktisadi programi bir taraftan uluslarasi finans cevrelerini de rahatsiz etmeye baslamisti. Dunya Bankasi ve OECD, Menderes'i pek de liberalizme uymayacak sekilde planlama komisyonlari kurmaya zorladilar. Devletcilige karsi bir partinin bu istekleri uygulamasi zaten sorunlu idi. 1950'lerin ikinci yarisinda, Istanbul burjuvazisinin sanayi fraksiyonu da Menderes'in populist programindan rahatsizdi ve bunu sik sik dile getiriyordu. Be kesim CHP ve DP disinda ucuncu bir parti (Hurriyet Partisi) kurulmasina onculuk etti. Liberal aydinlar ve burjuvazinin destekledigi bu parti kisa bir sure sonra CHP'ye katildi ve CHP'yi onemli olcude etkiledi. DP ise hosnutsuzluklarin tek nedeninin gecmisteki burokratik egilim oldugunu dusunuyordu. Halbuki sadece burokrasi degildi karsisina cikanlar. Sanayiciler ve liberal aydinlar da DP'den uzaklasiyorlardi.

sargon
31-03-2008, 17:38
"1960 darbesini yapanlar ve onlarin aydinlar ve burokrasi icindeki danismanlari pek de farkinda olmadan toplumsal politikasi, siyasi dengeleri ve idari mekanizmasiyla birlikte yeni bir birikim modelinin temelini attilar. Sonraki yirmi yil icinde bu birikim modeli koklu degisimler gecirmeden ve oldukca basarili bir bicimde isledi. Sanayi burjuvazisinin kendi projesini baska toplumsal guclerden muhalefet gelmeden veya onlarin destegini almadan uyguladigini soyleyemiyoruz. Yeni ortaya cikan toplumsal ve iktisadi duzenleme agi ve genel politika yonelimi, tabii ki bir pazarlik surecinin, ozellikle de dunya ekonomisindeki hakim guclerle yapilan bir pazarligin sonucuydu. Soz konusu birikim modeli baslangicta dunyadaki hakim guc (ve onun finansman kuruluslari) tarafindan da savunulmus ve aktif bir bicimde desteklenmisti. Model, bir olcude aydinlarin ozlemlerine ve daha da onemlisi, isci sinifinin henuz formule edilmemis taleplerine de uygundu.(agy, syf. 178)

Uygulanmaya baslayan yeni birikim modeli Ithal Ikameci Sanayi Modeli olarak adlandirildi. Bu modelin temelinde ic pazari buyutmek ve bu pazara donuk uretim yapma anlayisi yatiyordu. Elbette bu ic pazara uretim yapacak olan sanayinin gelismesi icin de gumruk duvarlari yukseltilecek ve korumaci, planli bir ekonomik buyume gerceklestirilecekti. DP doneminde uygulanan tarim urunlerinin ihracatina donuk uretim yerine yerli sanayiciyi koruyarak gelistirecek bir planli buyume programi getiriliyordu. Boyle bir planin sanayi burjuvazisi acisindan cekiciligi acikti.

Planin DP doneminde huzursuzlugu had safhaya ulasmis burokrasi acisindan da buyuk bir cazibesi vardi. Planlama surecleri olsun, yeni olusturulan devlet kurumlari araciligiyla ustlenilen kontrol mekanizmalari olsun, burokrasiyi tam anlamiyla cilgina ceviren DP doneminin her seyin meclis sayisal cogunluguyla yurutulebildigi donemine bir cevap niteligi de tasiyordu. Sanayi burjuvazisinin iktidara yerlesmesine karsin zayifligi ve ideolojik bir gucunun olmamasi da burokrasinin avantajina bir durumdu.

Burokrasinin icine girdigi restorasyon surecinin bir diger mutlu kesimi de isci sinifi ve koyluluk olacakti. Isci sinifi hicbir sey yapmadan toplu sozlesme ve grev hakkina kavusturulmus, koyluluk de DP doneminde baslanan politika devam ettirilerek surekli desteklemelerle (subvansiyonlar) rahatlatiliyordu.

Bu donem uygulanan politikanin dunya ekonomik sisteminin Keynesci politika onerilerine de tamamen uydugu goruluyor. Ic pazarin genisleyebilmesi, urunlerin icerde satilabilmesi icin icerde bir alim gucunun olmasi, yani ucretlerin yukselmesi gerekiyordu. Bunu gerceklestiren yerler de dogal olarak *sanayi burjuvazisinin elindeki dayanikli tuketim mallari ve otomotiv sanayi, modern teknoloji kullanan ve cogunlukla yabanci sermayenin girdigi sektorler ile burokrasinin kontrolundeki KIT'ler (ozellikle kagit ve demir celik gibi) isletmeler oldu. Ayni donemde koyler de ic pazara dahil edildi. Kendi icinde yeterli olan koylerden pazarin parcasi haline gelen koylere gecis gerceklesmeye basladi. Ithal Ikameci donemde Turkiye'deki ucretler esdeger gelismislikteki bircok ulkedekinden birkac kat fazlaydi.

sargon
01-04-2008, 15:02
Ithal ikameci sanayilesme modeli sermaye birikiminin belli kosullarda artirilmasini saglayan bir modeldi. Bu belli kosullar ise Turkiye'de ancak 1970'lerin ortalarina kadar vardi.Bu kosul kurulan burokrasi-sanayi burjuvazisi ve diger siniflarin de bu ittifaka eklemlenmesi ile direk ilgili degildi. Nitekim bu ittifakin bozuldugu ve buyuk catismalar yasadigi soylenemez. Dunya egemen gucu haline gelmis ABD'nin ve yabanci sermayenin de Ithal ikameci sanayilesme politikasini desteklemis oldugunu da buna ekleyelim.

Devletin kontrolundeki KIT'ler burjuvazi icin potansiyel bir tehlike sayilirdi, cunku burokrasiye buyuk bir ozerklik kazandiriyordu. 1950'lerde imalatin yuzde 25'i bu kuruluslar tarafindan karsilaniyordu, sonraki yillarda yuzde 20 civarlarinda sabitlendi. Ancak KIT'lerin kullanim bicimi bir taraftan sanayiye ucuz girdi saglamasi diger taraftan yuksek ucretli iscileriyle sanayinin urettigi tuketim mallarinin satilmasina olanak saglamasi sayesinde sanayi burjuvazisinin isine yariyordu. Ayrica KIT'lerin seker, tutun ve tekstil disindaki yatirimlari sanayi burjuvazisinin giremeyecegi yada tercih etmeyecegi buyuk yatirimlar gerektiriyordu. Buna ek olarak Sumerbank gibi bazi KIT'ler dusuk kaliteli tuketim malzemeleri uretip en alt kesimlerin alim gucunu artirici etki gosteriyordu. Butun bu nedenlerle bu donem boyunca sanayi burjuvazisinin KIT'lere karsi bir tutumu olmadi, tersine KIT'ler isine yaradi. KIT'lerin burjuvazi acisindan belki de tek olumsuz yani burokrasinin ozerkligini surdurmesine neden olmasiydi.

1960-80 arasi donem boyunca uygulanan doviz kuru politikasi da ittifaklar sistemini aciga vuran bir gostergedir. Butun ithalat resmi onaya bagli olarak yapiliyordu ve ithalat mallari icinde tuketim mallarinin orani hicbir zaman yuzde 5'i gecmedi. Ithalat icin sadece sanayiciler cesitli devlet makamlarinda rekabet ediyorlardi. TL'nin resmi degerinin sisirilmesi sonucunda karaborsa doviz fiyatlari resmi doviz fiyatlarinin iki kati kadardi. Sanayiciler ithal ettikleri mallari ulke icinde satilabilecek mallara donusturken cifte kazanc elde etmis oluyorlardi.

"Doviz kuru politikasi sanayideki karlarin devam ettirilmesine katkida bulundugu gibi, idari bir tahsis mekanizmasi gerektirdigi icin, burokratlarin pazar uzerindeki kontrolunu de arttirdi. Dolayisiyla, bu politika Ithal Ikameci Sanayilesme duzenlemesinin temel dengelerini aynen yansitmaktaydi: Burokratlarin aracsal ozerkligi guclenirken, sanayiciler yararina bir transfer gerceklesiyordu." (Caglar Keyder, agy, s. 210)

Bu surecin en cok kaybedeni ise ihrac urunleri yetistiren ciftciler oldular. TL'nin degerinin sisirilmis olmasi ciftcilerin ticarette ugradigi zararlari gosterir. Ithalatcilar ucuza doviz alip karlarini artirirken, ihracat yapan tarim sektoru surekli zarar ediyordu. Ihracatin buyuk kismi da geleneksel tarim urunlerinden olusuyordu. Ornegin 1968-71 doneminde ihracatin yuzde 77'si tarim urunleriydi.

Ithalatin ihracattan surekli sekilde fazla olmasi yuzunden olusan dis finansman acigi ne ile kapatilacakti? Bu doviz acigini kapatmak icin kullanilan en onemli kaynak 50'den beri uygulanagelen ABD'nin Marshall yardimi programi ile saglanan kaynaklar oldu. Marshall yardiminin uygulandigi Yunanistan, Italya, Ispanya, Portekiz orneklerinde dis ticaret hacmi Turkiye'dekinden birkac kat daha fazla artis gosterdi. Turkiye'de ise ihracat/ithalat dengesi uygulanan doviz kuru politikasi sayesinde tarimdan sanayiye kaynak aktarmakta kullanilmisti.

"Turkiye'de ise 1969'a kadar her yil, odemeler dengesinde ihracattan sonra tek basina en buyuk oneme sahip kalem, ABD iktisadi ve askeri yardimiydi. 1969'dan sonra isci dovizleri ilk sirayi aldilarsa da, Amerikan fonlarinin onemi devam etti ve bu fonlar 1974'e kadar ticaret aciginin hemen yarisini karsiladi." (agy, s. 218)

1960'larin sonlarina dogru giderek onemi artan isci dovizleri sistemin daha once bir krize girmesinin onunu kesmis oldu. Bunun onemini Ithat Ikameci sistemin 70'lerin ortalarindan sonra icine girdigi krizi anlatirken aciklayacagiz.

Bu surecte ulkeye dogrudan yabanci sermayenin girisinin ise hemen hemen onemsiz oldugunu belirtelim. Burokrasinin yabanci sermayeye karsi isteksizligi burda onemli bir nedendi ama ulkedeki istikrarsizlik da yabanci sermayede bir isteksizlik yaratiyordu. Bircok ulkede uygulanan Ithal Ikameci politikalar icinde cok uluslu sirketlerin agirligi acisindan en "milli" kalmis olani Turkiye kapitalizmiydi.

sargon
01-04-2008, 16:02
"1970'lerin ortalarindan itibaren siyasi rekabet siddetlenmis, istikrarsiz koalisyonlar kurulmustu. 1971'deki askeri mudahaleden sonra parlamenter modelin yeniden tesisiyle, artik sosyal demokrasiyi benimsemis Ecevit'in CHP'si iktidara geldi. Ama bu MSP ile koalisyonu gerektiren istikrarsiz bir yonetimdi. Bir sure sonra bu koalisyonun yerini MSP dahil butun sag partilerden olusan ve 1977'ye kadar devam eden Milliyetci Cephe koalisyonu aldi. 1973-77 donemindeki siyasal rekabetin ve istikrarsiz yonetimin sonucu, huklumetlerin ekonomiyle ilgili hicbir radikal tedbir almayi istememeleri ve almamalari, bunun yerine butun cabalarini mevcut durumu ellerinde bulunan araclarla devam ettirmeye yoneltmeleriydi. Mevcut dengelerin devam ettirilmesi doviz bolluguna bagli oldugundan Demirel ve Ecevit hukumetlerinin baslica amaci doviz bulabilmek oldu.

Bu arada iki gelisme, Kibris olayi ve petrol fiyatlarinin artmasi, doviz bulmayi daha da guclestiriyordu. 1974 yazinda Yunan cuntasinin Kibris'ta sagci bir darbe duzenlemesi uzerine Ecevit hukumeti Kibris'in kuzeyini isgal etmeye karar verdi. Bu isgal beraberinde diplomatik duzeyde bir karisiklik getirdi; Batili devletler ve ozellikle ABD, Turkiye'ye hibe, yardim. uzun vadeli kredi ve askeri yardim adiyla verdikleri resmi yardimi kesmek zorunda kaldilar. Ayni zamanda, dunya para krizi denen konjonktur de ABD hukumetinin tek tarafli transferleri devam ettirme gucunu ciddi bicimde azaltmisti." (agy, s. 227)

Ithal Ikameci Sanayilesme Modeli politik sureclerin ve dunya petrol fiyatlarinin yukselmesi ile uygulanma kosullarini yitirmisti. Dis aciklari kapatmak icin kullanilan yardimlar kesilmisti. Isci dovizleri de uygulanan kur politikasi nedeniyle giderek azaliyordu. Isciler kur politikasi nedeniyle surekli kaybettiklerini anlayinca doviz aktarimlarini azaltmaya ve doviz yerine urun getirmeye basladilar. Yine de isci dovizlerinin krizin boyutunun aciga cikmasini engelleyen bir kurtarici ozelligi vardi. Isci dovizleri olmasa belki de sistem daha erken tikanacak ve 1980'deki gibi sert bir politika degisikligi yerine himaye altindaki Turk ekonomisi asamali olarak dunyaya acilacak ve kucuk bir sokla sanayicilerin ranti azaltilarak daha optimal cozumler gundeme gelecekti. Bunlar olmayinca 1980 sonrasindaki agir cozumler gundeme geldi.

Uretim artisi 70'lerin ikinci yarisindan itibaren giderek azaldi ve 79'da artis yerine sadece azalma yasandi. Buna karsin ucretler hala yukselmeye devam ediyordu.

"1977'den 1978'e sanayi uretimi sadece yuzde 3.6 oraninda artti. 1979'da ise yuzde 6 azaldi. 1980 yilindaki sanayi uretimi 1978 suzeyinden yuzde 10 daha dusuktu. Uretim duserken, ucretlerin sanayi katma degeri icindeki payi ya artti ya da ayni kaldi. 1974 ile 1976 arasinda, ucretlerin sanayi katma degeri icindeki payi yuzde 27'den yuzde 31.7'ye cikmisti. Bu rakam 1978'de yuzde 37.7'ye yukseldi. 1979'da ise yuzde 37.3'du." (agy. s.232)

Dovizin bu kadar kontrol altina alinmis olmasi ve ithalat uzerindeki kisitlamalar ayni zamanda kacakciligin ve karaborsanin patlamasina da yol acmisti. Sanayiciler Avrupa'daki Turk iscilerinin tasarruflarini ve uyusturucu madde ve diger kacakcilarin elindeki dovizi resmi kurun uzerinde fiyat odeyerek satin almaya basladilar. Uretimin devam etmesi icin gerekli olan mallari da kacak olarak ulkeye sokmaya basladilar. Boylece buyuk bir rant pazari ortaya cikmis oldu. Mal kitligi, karaborsa sayesinde buyuk bir rant kapisi yaratti. 1978-79'daki Ecevit hukumeti devletin urettigi ara mallarini ve bazi ithal girdilerini dogrudan tahsis ederek, pazar mekanizmasini devreden cikarmaya calisti. Bu beceriksizce girisim gelismekte olan rant ekonomisini tumuyle kontrolden cikardi.

sargon
01-04-2008, 23:44
Caglar Keyder'in kitabinin son bolumune geldik. Kitap 80 darbesi sonrasinda uygulanan ihracata dayali ekonomiye girmiyor. Uygun kaynak bulursam 80 sonrasini da bu sekilde islemek istiyorum.

Kitabin son bolumu "Burjuva Ideolojisi Neden Yukselemedi?" basligi tasiyor. Aslinda bu bolumden iki uzun alintiyi yazinin ilk bolumlerinde vermistim. Cumhuriyetin kurulus sureci, sartlari ve burjuvazinin burokrasinin hegemonyasi altinda gorece rahat bir gelisme surecini bastan kabul edisi seklinde kisaca ozetleyebilecegimiz bu surece iliskin son bir alintiyla konuyu ozetleyelim.

"Demek ki, politik liberalizmin ortaya cikmasini onleyen tek faktor, ic pazara donuk bir sanayilesmenin beraberinde getirdigi populizm engeli degildi. Burjuvazi, iktisadi konumunu askeri bir zafer sonrasinda edinmis gudumlu bir kapitalizmin sartlari altinda olgunlasmisti. Pre-kapitalist guclerle siyasi mucadeleye girmek zorunda olmaksizin, sinif olma statusune ancak devlet vesayeti altinda erismisti. Feodal bir toprak sahibi sinifla catismasina gerek olmamasi ve gayrimuslim burjuvaziden hazir devraldigi konumlara yerlesmesi cumhuriyet burjuvazisinin isini son derece kolaylastirmisti. Burjuvazi hantal bir burokratik gelenege karsi mucadele etme ihtiyacini ancak Ikinci Dunya Savasindan sonra hissetti; fakat bu mucadele, siyasi demokrasiden cok pazar ozgurluklerini elde etmek amacini tasiyordu. Ithal ikameci sanayilesmenin gerekleri, burjuvazinin bu kez populizm cilali devletciliginsagladigi rahata kavusmasina izin verdi. Turk burjuvazisi hicbir zaman devlet ile ekonomi arasindaki siki iliskileri toplumun gozunden saklamayi amaclayan bir ideoloji gelistirmedi. Tersine devletci bir ekonomin ve kisitlayici bir siyasi sistemin kacinilmazligini kabul etti ve benimsedi." (Caglar Keyder, agy, s. 242)

Turkiye burjuvazisinin diger orneklere benzer bilindik bir demokratiklesme programi bayragi tasiyarak one cikamamasina degindikten sonra 1960-80 arasi ekonomik gelisme surecinin politik arenadaki gorungulerine gecelim.

Burokrasinin tek basina hakimiyet surdurdugu donemden beri politik catisma yukardan asagiya reformculuk ile piyasa liberalizmini destekleyen ve geleneksel cemaat baglarini savunan bir populizmi karsi karsiya getirdi. Baslangicta devletcilik politikalarina karsi cikan DP, iktidara geldikten sonra devletci ve kalkinmaci bir politikanin ulke gereklerine uyacaginda uzlasti. Sorun sadece devletciligin nasil olmasi gerektigi uzerinde oldu. DP'nin populizmi 60 sonrasindaki merkez partileri AP ve CHP tarafindan da aynen tasindi. Ithal Ikameci politika siyasi arenada boyle bir politik tutuma fazlasiyla izin veriyordu. CHP klasik burokratik tutumundan bir olcude siyrilip sosyal demokrat soylemi ile bu zemine kayarken, AP de geleneksel kucuk uretici ve koylu kesimlere yonelerek, DP'nin bir ardili imajiyla, ayni seyi yapti. Ancak merkezde ortaya cikan bu guclu populizm sayesinde bu partiler nerdeyse birbirinden ayirt edilemeyecek kadar benzesmis durumdalardi.

Bu donemde sermaye birikiminin tekellesme sureci onemli toplumsal sorunlar yaratti. Bunlar uc ana eksende toplanabilir. Birincisi cografi olarak iktisadi farklilasmalarin artmasi oldu. Istanbul, Izmir ve Adana-Mersin gibi belli bolgelerdeki gelisim ile ozellikle Dogu ve Guneydogu'daki iktisadi gelisim arasinda buyuk farklar ortaya cikti. Ikincisi kucuk sehirlerde geleneksel toplumsal dengelerin alt-ust olmasiydi. Istanbul, Izmir, Adana gibi merkezlerdeki buyuk sermaye gruplari kucuk sehirlerde olusturduklari uretim ve dagitim sebekeleriyle bu sehirlerin geleneksel esrafin statulerini alt-ust ettiler. Ucuncusu ise gecekondu hayati denilen yeni bir olgunun ortaya cikmasi oldu. Bu da sehirlere yepyeni sosyal, siyasal ve kulturel ozelliklerin yerlesmesine yol acacakti.

"1970'lerin sonundaki siddet doneminde radikal akimlarin tabani yukarda tanimlanan uc eksene tekabul eden toplumsal tabakalardan kaynaklandi. Bu akimlarin destekleyicilerinin cogu, Istanbul, Izmir ve Adan sermayesinin denetimindeki yeni iktisadi modelle henuz yeni tanismis bolgelerden, kasaba ve kucuk sehirlerden gelen genclerdi; tercih edilen eylem yeri gecekonduydu. Ozellikle de kucuk sehirlerden buyuk kente gelen ve en yeni gecekondu mahallelerinin gencleri militan oluyorlardi." (agy. s. 250)

sargon
02-04-2008, 00:08
"1970'lerde sahneyi isgal eden radikal siyasi hareketler uc baslik altinda incelenebilir: Sol, fasist sag ve islamci sag. Ideolojileri resmi Kemalist ideolojiyle eklemleme acisindan. sol ve fasist sag, dini hareketlere gore daha az guclukle karsi karsiyaydi. Kemalizm icindeki kalkinmaci-milliyetci akim, solun anti-emperyalizmi icinde ifadesini bulmustu. Sol, sosyalist olmaktan cok anti-emperyalistti ve cogu Latin Amerika'dan mulhem olan gruplar, ithal ikameci Turk burjuvazisini "komprador" kiliginda sunarak milliyetciliklerini hakli cikariyorlardi. Bu yoruma gore, devlet ve toplum emperyalist merkezin verdigi destekle varligini surduren oligarsik-komprador bir ittifakin hakimiyeti altindaydi. Bu nedenle, acil olarak yapilmasi gereken emperyalizmle baglarin koparilmasiydi; boylece ic hakimiyet yapilari cokecekti. Oysa, yukarida tartistigim gibi, topra sahibi bir oligarsinin varligi iddia edilemzdi; ayrica da ic pazara donuk, devlet destekli burjuvaziye komprador demek cok zordu. Yanlis teshislerle yola cikan solun siyasi stratejisi de yanlis yonlendirilmisti; isci sinifina seslenis taktik bir ihtiyac olmaktan cok teroik bir zorunluluk gibiydi ve devrimin asil aktorleri sanki aydinlar ve ogrencilerdi. Sol, az gelismislik analiziyle, bilinen sosyalist amaclardan ayrilmasini mesrulastirip, anti-emperyalizm programi ile de devletci milli kalkinmaya oncelik taniyordu. Sol teorisyenlerin Marksist kaynaklarin mirasi uzerinde hak iddia etmelerine ragmen, solu Kemalist radikalizme baglayan surekliligi gormek hic zor degildi." (agy. s. 251)

"Yeni sol'un en onemli ozellikleri durmadan yeni gruplar dogurmasi ve bunun sonucunda ortaya cikan sekterligiydi. Esrarengiz farklarini militanca savunmalarina ragmen, cesitli fraksiyonlar bircok bakimdan birbirine benziyordu. Ilk benzerlik, genc tabanlari ve dava icin canini vermeye hazir, hissi usluplariydi. Ama sol radikalizmin daha da onemli bir ozelligi bir tur inanccilikti. Her fraksiyon, soylediklerinin tarihin durdurulmaz akisinin pek yakinda dogrulayacagi dogru cizgi oldugunu savunuyordu. Sol radikalizm bu platforma Kemalist ilkeleri farkina varmadan icsellestirerek, yani toplumsal muhendislige, "milli yarar"in yukaridan tanimlanmasina, ilerlemeye ve pozitivist bilime inanctan yola cikarak ulasmisti." (agy, s. 252)

sargon
02-04-2008, 01:23
Fasist sagda, Turancilik, anti-komunizm ve anti-mateyalizm temalarini gelistiren literatur, 1930'larin irkci tarih yaziminin, iki savas arasi doneme ait fasist toplum teorisinin ve soguk savas retoriginin bir senteziydi. Sagin Kemalizmi acikca savunmasina daha az rastlaniyorsa da, lise kitaplarinda yorumlandigi bicimiyle Kemalizm burada da mevcuttu. Bu gelenek, ayrica, soguk savas doneminde cesitli devlet kuruluslarinin yardimi ve finansmaniyla teskilatini kuran anti-sosyalist bir akimi da dogrudan devralmisti. Komunizmle Mucadele Cemiyetleri, "Rus boyundurugu altindaki Turkler" kurgusu yoluyla Turanciliga eklemlenmisti. Ayrica sinif analizini ustlenen sola karsi Kemalizm'in sinifsiz-kaynasmis kutle seslenisleri de fasist sagda yankilaniyordu.

Turkiye'deki fasist ideolojinin koklerini cumhuriyetcilerin elit milliyetciliginde bulmak zor degildir. Daha once bahsettigimiz gibi, yeni devletin ulusu tanimalayacak birlestirici bir ilke bulma ihtiyaci, cumhuriyetcileri 19. yuzyil devlet kurucularinin elindeki tek ideolojiye, yani milliyetcilige yoneltmisti. Iktidara gelen butun diger milliyetciler gibi onlarin da once bir Turk milleti tanimlamalari gerekiyordu. Bu milletin varliginin kanitlari tarihin yeniden yazilmasiyla uretildi. Boylece Anadolu medeniyetlerinin Asya'daki anayurttan farkli zamanlarda gelmis Turkler tarafindan kuruldugu ve bu nedenle Anadolu'nun her zaman Turk topragi oldugu turu tezler savunuldu. Bu hipotezi desteklemek icin de, Turkce'nin butun dillerin kokeni oldugunu, Orta Asya'dan goclerle dunyaya yayildigini savunan bir dil teorisi gelistirildi. Fakat Kemalistler, Turancilik kalintilarini reddedip, sonradan cezalandirarak ikircikli tutumlarini ortaya koydular, ayrica da iddialarini ulke sinirlari disina tasirmamaya dikkat ettiler.

1945 sonrasi donemde az gelismislik lugatcesi yerli ideolojiye girmeye baslamisti. Solun kamuoyu uzerindeki etkisini artirmasi karsisinda sag kendisini savunmak ve bir tavir almak zorundaydi. Emperyalizm teorisinin sol versiyonuna paralel olarak, sagda da Turki devletlerin tarihini yucelten ve ayni zamanda Turk irkini dize getirmek isteyen Batililari karsisina alan soven bir versiyon gelisti. Cumhuriyetin ilk yillarinda soylendigi gibi bir Turk'un dunyaya bedel olmasi yetmiyordu; Turkler kendilerini savunmak icin butun dunyaya karsi mucadele etmek zorundaydilar. Komunizmin yani sira, Hiristiyan alemi ve "Bati" da, basariya ulastigi taktirde Turkiye'yi buyuk devletler kademesine *yukseltecek Turk potansiyelini eritmek istiyordu. Bati, Turkiye'nin iktisadi gelismesini maksatli olarak baltaliyordu. Fasist hareket yayilmaci bir proje ilan etmedi ama, milli bagimsizligin ciddi bir tehdit altinda oldugunu tespit etti. Disiplinli bir militarizm cagrisini bu tehdidin varligina dayandirdi. Toplumu istenmeyen unsurlardan temizlemek ve devleti hem ulke icinde hem de uluslararasi alanda guclendirmek icin guclu bir lider lazimdi." (agy, s. 253-254)

sargon
02-04-2008, 01:40
"Siyasi kokenleri Tanzimat reformlarina karsi muhalefete ve Abdulhamit'e uzanan Islamci sagin en zengin ideolojik gelenege sahip olduguna suphe yok. Hukuk sisteminin militan laikliginin dayattigi zorunluluklar nedeniyle, Islamci parti taleplerini hitap etmek istedigi secmen tabaninin niteligini koyan birkac noktada toplamisti. MSP sermaye birikimini cografi olarak yayacak ve iktisadi yogunlasma egilimini geri cevirecek tedbirleri oneriyor, buyuk sanayi sermayesini "Bati-Yahudi-mason" ittifakiyla ozdeslestirerek, kasabalardaki kucuk is adamlarinin yararina devlet gudumundeki bir sanayilesmeyi savunuyordu. Fakat, Islamci saga halk arasinda destek saglayan en onemli unsur ilan edilmemis platformuydu. Daha oncemeydana cikan benzerleri gibi, bu platform da Kuran'in dusturlarina dayanan cemaat hayatina duyulan iyi tanimlanmamis bir ozlemden ibaretti." (agy. s. 255)

"Islami dusturlara gore yasanan ahlakli bir hayat vaadi, kendi kabuklarina cekilmek isteyen yeni sehirlesmis gruplar icin bir siginakti. Islamci sagin, sinai yatirimlarin cografi olarak yayginlastirilmasi talebi disinda, ulke capinda siyasete uygun bir platform gelistirememesinin temel nedeni de buydu. Islami program, esas olarak, cemaat orgutlenmesina ve gundelik toplumsal hayata dayandigindan, ulke duzeyinde uygulanmasi, her zaman cozulmesi guc bir sorundu.

Gunluk stratejileri karsilikli dayanismaya yonelik yerel sebekeler ile makro siyaset arasindaki gerilimin cozulmemesi merkez-sag parti ile fasist partinin, Islamci secmen tabaninin militan unsurlarini kendilerine cekmek amaciyla yarismalarina ve siyasi programlarini uyarlamalarina yol acti. Ornegin fasist hareket, 1970'lerinsonunda, irka dayanan tarih goruslerini yavas yavas degistirerek, Turk-Islam sentezi olarak adlandirdigi bir noktaya geldi. Bunu yapmak icin gerekn tek sey, Islamiyet oncesi Turk tarihine taninan agirligi azaltip Islamci sagin Bati'yi hacli zihniyetiyle bir tutan gorusunu Turk milliyetciligi analizine dahil etmekti"(agy, s. 256)

sargon
02-04-2008, 03:02
Fasizm daha cok sanayilesme kervanina sonradan katilan ulkelerde yasanan hizli gelismenin toplumsal sancilariyla gelisen bir hareket olmustu. (Almany, Italya, Ispanya vb.) Bu yuzden azgelismis ulkelerde yasanan gelisme sureclerinde katiksiz bir fasist harekete nadir rastlanir. 1960-80 surecindeki gelismenin urettigi yeni toplumsal kesimler ve kalkinma ideoljisinin krize girmesi fasist hareket icin onemli bir kaynak saglamisti. Fakat fasist hareketin kapitalist donusume istikrar adina karsi cikisi, dis dunyayi algilayisi, onerdigi safdil "milli" cozumler burjuvazi icin guvenilir bir liman olamiyordu. *Ayrica resmi retorigin surekli gundeme getirdigi "Marksist ihtilal tehlikesi" de burjuvaziyi fasist hareketin yanina itmeye yetmedi. Herkes devletin siddet uzerindeki tekelini kurmak icin ordunun mudahale edecegine inaniyordu artik. Burjuvazi de tercihini bu mudahaleden yana yapacakti.

1970'lerin sonuna gelindiginde iktisadi modelin krize girmesi yaninda idari yetki odaklari da parsellenmis ve devlet toplum nezdindeki mesruiyetini de yitirmis, burjuvazinin taleplerine de bir cevap veremez duruma gelmisti.

"Mesruiyet krizinin boyutlari dusunuldugunde, 1980 Eylul'unu takip eden donemde devlet aygitinin onceki donemin yapilarinin ve kurumlarinin butunuyle ortadan kaldirilmasinda buyuk bir etkinlikte kullanilabilmis olmasi sasirtici gelebilir. Askeri rejim radikal siyaseti siddetle bastirma ve merkezci partilerin eski liderlerini siyasi hayatin disinda birakma gorevini suratle yerine getirdi. Ote yandan - sirtlarinda populizm yuku tasimayan- yeni merkez sag gruplara devlet/ekonomi iliskisini yeniden yapilandirma sorumlulugu verildi. Parlamenter demokrasiyi askiya alan 1960 ve 1971 mudahalelelerinde, ordu, burokraside yuksek mevkilerde bulunduklari icin devletle ozdeslestirilen ve parti baglantisi gibi bir engeli olmayan cumhuriyet elitinin hizmetlerine muracaat etmisti. 1980 mudahalesi, devletin her duzeyinde kokten yeniden yapilandirmalara gerek oldugu yolunda yaygin bir inanc varken geldi. Askerlerin propagandasi eski siyasi, iktisadi ve hukuki duzenlemelerin krizden sorumlu oldugu, kacinilmaz olarak krize yolactigi ve mudahaleyi ordunun bir gorevi haline getirdigi fikrinin kafalara yerlestirilmesine yonelikti. Istenen restorasyon degil, radikal yenilikti. Bu yuzden de cumhuriyetci elite fazla gorev dusmedi; teknokratik yonetim ve hukuki-kurumsal alanlarda kokten degisiklikler gundeme geldi. Hummali bir yasama faaliyetiyle, 60 yillik burokratik ve populist mirasin idari sistemi kisa bir surede tasfiye edildi.

Siyasi konular, programi anahatlariyla Kemalist donemin "sinifsiz millet" formulunu referans noktasi olarak alan ve "anarsi ve teror"un kokunu kazimaya koyulan orduya birakildi. Ayni formul, 1970'lerin demokratik uygulamalarini mahkum etmek ve 1982 anayasasinin cercevesini cizdigi "kisitli demokrasi"nin gerekcesini hazirlamak icin kullanildi. Otorite ve hiyerarsiyi, gelenek ve duzeni, istikrar ve milli yarari yucelten kisitli demokrasi cervevesi, asiri sagin dusuncelerinin ve kadrolarinin merkezdeki siyasete kabulunu saglamaya son derece elverisliydi. Boylece siyasi soylem yelpazesinin sol kanadi daraldi ve agirlik merkezi eskiden asiri (sag) sayilan ideolojileri makbul siyaset sinirlari icine alacak sekilde kaydi." (agy, s. 262-263)

Yeni uygulanacak iktisadi politika ile Ithal Ikameci koruma politikalarina son veriliyordu. IMF'nin getirmis oldugu politika receteleri uygulanacakti. 12 Eylulu yapanlarin eline verilen hazir recetede ucretlerin azaltilmasi yoluyla kar oranlarinin artirilmasi, sosyal harcamalarin kisilmasi ve tarimsal gelirlerin dusurulmesi yaziyordu. Hukumet ihracata subvansiyon uygulayacak ve ulke parasinin degerini dusurecekti. Ulke icinde alim gucu azalacagi ve ic pazar daralacagi icin ithalat dengelenecek, TL'nin devalue edilmesi ve tesvik politikalariyla ihracat artirilacakti. Bu politikayla ic pazara satis yapmaya alismis olan ve korumaciligin rantini yiyen sanayiciler de zarar edecekti. Sadece buyuk kapasitesi olan sermaye sahipleri bu surecte ayakta kalabilirlerdi.

"Yeni iktisadi tedbirler sanayi burjuvazisi icinde buyuk sarsintilara yol acti. Hizli bir sermaye yogunlasmasi ve merkezilesmesi goruldu. En buyukler haric, burjuvazinin butun katmanlari belirsiz bir iktisadi ortamin icine itiliverdi. Yukselen karlar ise yeni yatirimlara yol acmadi. Buna ragmen elestirel ve muhalif sesler nadiren duyuldu. Kucuk sanayiciler ve tuccarlar arasinda, ozellikle buyuk sirketlere taninan ayricaliklara itiraz edenler tabii ki vardi; ama anlasildigi kadariyla burjuvazi bir butun olarak siyasi kazanclarla iktisadi belirsizligi karsilastirmis ve tercihini kisitli demokrasi, ideolojik hegemonya ve disiplinli bir is gucunden yana yapmisti." (agy, s. 264)

Yeni ekonomik model isciler, kucuk meta ureticileri ve marjinal nufusun gercek gelirlerini hizla yari yariya dusurup, issizligin artmasina yol acti. Ucret ve maaslarin milli gelir icindeki payi 1976-78 arasinda yuzde 35 civarindayken 1983-86 arasinda yuzde 20'ye dustu. Devletin sosyal harcamalari azaltildi ve devletin baba imaji yerle bir oldu. Merkezinde devletin yer aldigi kalkinma modelleri dizginlenmemis bir rekaber ve vahsi birikim karsisinda bir engel olusturuyordu. Belki de burjuvazinin de hic beklemedigi bir sekilde iktisadi liberalizm de yukaridan gelmisti. 1980 sonrasi rejiminin programi eski anayasal cercevenin ve yeniden-bolusturucu kurumlarinin tamamen ortadan kaldirilmasindan olusuyordu. Ancak kurulan yeni devlet mekanizmasi Latin Amerika'daki "burokratik-otoriter" rejimlere benziyordu. Gercekten de 12 Eylul'le getirilen yeni baskici devlet bazi tirpanlamalara karsin bugune kadar etkisini kaybetmedi.

sargon
02-04-2008, 03:07
Boylece Caglar Keyder'in "Turkiye'de Devlet ve Siniflar" kitabinin 1950-80 arasini analiz eden bolumunun bir ozetini yapmis oldum. Kitabin ilk yarisi Osmanli'nin son donemi ve Cumhuriyet'in ilk yillarini anlatiyor. Ben sadece 1950 sonrasini size aktardim.

Simdi konu hakkinda tartismaya gecebiliriz sanirim.

sargon
04-04-2008, 14:10
Sanirim cok uzun ve akademik bir metin oldugu icin kimse ilgi gostermedi. Beni cok etkileyen bir calisma halbuki. Cumhuriyetin ilk donemlerine ait olan ilk kismi aktarmadim. Zaten aktarsaydim, yazi iki katina cikardi *:D

Bu yazidan cikardigim cok sayida sonuc oldu. Bazen bir yazi sadece kisa bir metindir, bazen de sizi derinlemesine etkileyen ve bircok konuya bakisinizi degistiren birseydir. Bendeki etkisi ikinci sekilde oldu.

Cikardigim en onemli sonuc Turkiye'nin nasil bir trajedi yasamis oldugu. Yillarca burjuvaziye karsi mucadele ettigimizi dusunduk, ne cilelere katlandik. Halbuki goruluyor ki bizim burjuvazimiz daha kendi ideolojisini bile uretmekten aciz bir durumdaymis. Korumayla, destekle, zorlamayla ite kaka gidiyor. Bugun bile samar oglani durumunda nerdeyse. MHP, TUSIAD'i karsisina alip azarliyor. Mirin kirin demokratiklesme falan diyor ama birileri karsisina gecip "hot" dediginde siniveriyor. Kose bucak kaciyor, medyaya siginiyor.

Cikardigim bir baska onemli sonuc da su: Turkiye'deki ekonomik, sosyal ve siyasal degisimler Marksizmin avrupa ulkeleri icin cikardigi klasik siniflar sablonuna uymuyor. Bu sablona dayali olarak aciklamalar yapip, onun uzerinden politika olusturmak havanda su dovmek gibi birsey. Herseyden once bu sablona uygun bir feodalizm ve aristokrasi yok. Sonra bu feodalizme ve aristikrasiye karsi mucadele eden bir burjuvazi yok. Bu eksikleri burokrasi ustleniyor. Ve bunun sonraki yillara sarkan cok ciddi sonuclari oluyor. Bunlar yukarda anlatiliyor. Bastan asagi bir trajedi.

aydoe
04-04-2008, 20:46
Sevgili Sargon,
Güzel bir kitaptan alıntılar ve güzel bir başlık.sağol teşekkür ederiz.
Toplumsal yapıyı tahlil etmeden ileri sürülecek düşüncelerin ayaklarının yere basmayacağı belli.
Her şey zaman ve mekan içinde var olduğuna göre,düşüncelerimizi zaman mekan ve koşullar zaman ve mekana ait koşullarda değerlendirmeliyiz.
Siz 20 yıl sonra özeleştiri yapıyor * ve tahlilden kaynaklanan yanlış tahlil yanlış çözüm getirir diyorsunuz.
O zaman aslında bizim en çok geçmişi ve bugünü konuşup tartımamız ve bu günü netleştirmemiz gerekiyor.
Dünü ve bugünü iyi anlarsak geleceği görebilir,doğru yaklaşımı geliştirebilir ve geleceğimizi şekillendirebiliriz.
Bence Osmanlı İmparatorluğundan başlıyarak devlet yapısını üretim ilişkilerini,sınıfsal yapıyı sorgulamamız ve bugüne gelmemiz gerekir.
Bugün ki dünyayı ve ülkemizin bugünkü durumunu ortaya koyarak geleceği yaratmalıyız.
Saygılarımla

evrensel-insan
04-04-2008, 21:03
Saygideger aydoe;

Dediklerine aynen katiliyorum.Bence baslama tarihi 1839 yani 1. Mesrutiyet.

Bu tarihten itibaren batinin etkisi ve gucu hissedilmeye baslamistir.

Saygilarimla;
evrensel-insan

sargon
05-04-2008, 14:31
1839 Tanzimat Fermaninda yeralan baslica konular:

* ** Tüm vatandaşların can ve mal güvenliğinin sağlanması,
* ** Yargılamada açıklık,
* ** Vergide adalet,
* ** Erkeklere dört yıl mecburi askerlik,
* ** Rüşvetin ortadan kaldırılması.

Elbette en onemlisi mutlaki rejimden mesrutiyete gecilmesi, yani bir meclis acilmasi, ki bu cumhuriyet fikrine onayak olmus. Bunlar batili fikirlerdi, osmanli ise mutlakci bir rejime sahipti.

sevgili evrensel insan, Osmanli'dan bugune anti-baticilik seklinde bir akim oldugunu ve bunun tarihini de biliyor musun? Gecmiste bu akimi kimler temsil ediyordu, simdi kimler temsil ediyor sence?

Ben sana bugunun anti-batici akimlarindan birini ornek olarak vereyim.
http://sargon.blogcu.com/2620192/

aydoe
05-04-2008, 16:54
Cumhuriyet 05.04.2008
AÇI

MÜMTAZ SOYSAL

Hoş Geldin Tanzimat

OSMANLI'NIN Ondokuzuncu Yüzyılı, neredeyse baştan başa, içle dışın, iç durumla dış politikanın, dış tehditle iç gelişmenin birbirine karıştığı bir tarih kesitidir. Aslında Tanzimat Fermanı'yla başlamaz ve o dönemin sona ermesiyle bitmez ama 1839 tarihli Ferman bütün yüzyılın genel niteliğine adını vermiştir.

Nedir o nitelik?

Aslında, can çekişen koca bir imparatorluk vardır. İçteki düzen çökmüş, Rumeli ve Anadolu "âyan" ı ayaklanmış, padişah yönetimi yeni bir derebeyliğin tehdidi altına girmiştir. Mısır Valisi Arnavut kökenli Mehmet Ali Paşa kolay kabul edilmez isteklerle ortaya çıkmıştır. Öte yandan, "Hasta Adam" ın terekesini paylaşmak isteyen Batılı sömürgeciler ve Rus Çarlığı, "gayrimüslim azınlıkların haklarına sahip çıkmak" gibi etkili bir bahane bulmuşlardır. Zayıflamış Osmanlı ayakta kalmak için hem bu istekleri genel olarak karşılamak, hem de durumlara göre şu ya da bu büyük devletin korumasına sığınmak çabasındadır.

Çabalar, ekonomik teslimiyetçilikten reformcu girişimlere kadar çeşitli yöntemlerle yürütülür. Baltalimanı Antlaşması gümrük kapılarını önce İngilizlere ve ardından Batı Avrupa devletlerine açmanın başlangıcıdır; bir yıl sonra Mustafa Reşit Paşa'nın okuduğu Gülhane Hatt-ı Hümayun'u azınlıkların işine de yarayacak olan bir hukuk reformunun... Mısır Valisi'nin oğlu İbrahim Paşa'nın Nizip'ten sonra payitahta yürümesini önleyen de İngiltere olacaktır.

Birinci Meşrutiyet bile aynı zincirin halkalarından biri sayılır. Ahmet Midhat Paşa Kasımpaşa'daki Tersane Konferansı'nda başının etini yiyen o zamanki Batılı "insan hakları" cılarını susturmak için ilan edilmiş ilk anayasa şerefine atılan topların sesini dinletir onlara.

İ ddianame üzerine önce efelenen, durumun "vahamet" ini anlayınca da telaşa kapılan Sayın Başbakan'ın "Avrupai reform paketi" ni anımsaması ilginç değil mi?

Peki, ünlü dergi The Economist ile Londra'daki sermaye çevrelerinin gazetesi The Financial Times yazarlarının birden bire "İslamist demokrasi" havarisi kesilip hukuka karşı salvo atışlarına başlamaları daha mı az ilginç?

Genişlemeci Olli Rehn apar topar Ankara'ya koştuğuna göre, Türkiye Başbakanı'nın da İsveç'te konuşurken tam üyelik kartını oynaması akıllıca bir "diplomasi" sayılmaz mı?

O nlar Batı uygarlığının şanlı bayrağını taşıyan 26 üyeli büyük Avrupa Birliği'nin temsilcileri ise bizler de deneyimsiz devletlerin birkaç yılda haritadan silindiği Ondokuzuncu Yüzyıl boyunca hastalığını ustaca manevralarla sürdürüp Yirminci Yüzyıl'a kadar yaşamayı başarmış koca Osmanlı'nın becerikli torunları değil miyiz? Tarihten yanlış dersler çıkarıyor olsak da.

evrensel-insan
05-04-2008, 19:09
Saygideger sargon;

"Anti baticilik"teriminden ne algilandigi bence cok onemli.

Ogunku dunyayi gozumuzun onune getirelim.Milliyetcilik yukseliyor.Ulkeler bir bir milliyetci savaslar veriyorlar-ki bunlardan biride kurtulus savasidir-

Bati ise Emperyalizmin tadini almis,disari acilmak ve dis gelir saglamak mecburiyetinde.Felsefe olarak Marxism yavas yavas -ki emperyalizme karsi her yonuyle-toplumlarda ses getirmeye basliyor.

Osmanli Imparatorlugunda ise butun bunlar yeni kavramlar-bilhassa yurt disindaki aydinlar eliyle ulkeye tasiniyor-Bu durumda,sizce anti baticilik hareketi hangisi,milli cikislarmi,sosyalist cikismi?-ki milli bilinc batida oturmus durumda.Eger milli cikislar anti batici diyorsaniz,bu bir kandirmacadir.

Tabiki ulkenin bagimsiz olabilmesi icin milliyetci savas verirsiniz ama bu savas sizin kendi kapitalizminizi ve basarabilirseniz emperyalist aciliminizi kendi ulkeniz adina yapabilmektir.

Bu anti hegemonyacilik olabilir ama anti baticilik olmaz.O tarihte olabilecek tek anti baticilik sosyalist alt yapi olabilir.Bunun da mumkun olmadigini hem lenin,hem Ataturk kapitalizmi alt yapida gelistirerek gostermistir.Bilindigi gibi SSCB bunu alt yapiya yerlestiremeden ust yapiyida koruyamiyarak 1991 de parcalanmistir.

Ataturk'e gelince,onun Mustafa Suphi'leri ulkeye cagiripta Karadenizde bogdurttugu da bilinmektedir.

Osmanli 1.Mesrutiyetten sonra degil anti batici olmak iktidarlariyla ya teslim olup ya hayranligini yapmistir.Ataturk te anti batici olamamistir.Anti hegemonyaci belki-o da baska bir hegemonyaya karsi cikip kendi hegemonyasini kurma temelinde-Milli cikislar ve devrimler,anti batici degil,aksine onlari takibeden tarihsel bir surectir.

Ataturk'un Lenin'den aldigi silah yardimi,Lenin'e verdigi sozu yerine getirmemesi ve Mustafa Suphilere meclis sansi tanimamasi onun bir sosyalist olmadiginin delilidir.

Simdi soylermisiniz bana Ataturk'un anti batici cikisi nedir? ulkeyi onlarin elinden milli cikisla kurtarip kendi hegemonyasini ve kapitalist alt yapiyi gelistirmesini anti batici olarak mi algilayalim?

Ustelik mili anlayisida anadolunun cok sesli milli-dini kokensel yapisina ters dustu.

Turklestirme politikasi uyguladi-ki bu politika Enver Pasa ve yandaslari eliyle Osmanli balkanlarla ugrasirken,Anadolunun gobeginde ve her yerinde baslatilmisti-.Bu arada Osmanlinin cokusu icin Batidan gelen destegide unutmamak gerekir.

Ayrica Ataturk'un Inonu'ye"Kurt oldugunu aciklarsan seni harcarim"dedigini ve Sivas Kongresinde"Turkiye Cumhuriyeti Turk ve Kurt halklarindan olusmustur"dedigini biliyormuydunuz?

Saygilarimla;
evrensel-insan

sargon
05-04-2008, 20:28
sevgili evrensel,

ben Ataturk'ten bahsetmedim, niye bu kadar sey yazdigini da anlamadim. Sanirim linkte verdigim yaziyi da okumamissin. Halbuki orda acikca yazmisim, bir okusaydin eminim boyle seyler yazmazdin.

Kemalizm ise milliyetçi bir akım olmasına karşın batı düşmanı değildi. Tersine o da İttihat Terakki gibi bütün teorik gıdasını batıdan almıştı. Anti-emperyalist bir savaş vermiş, hemen ardından yüzünü tekrar batıya dönmüştü. Hatta bu akımlar bu açıdan bir tereddüt de yaşıyorlar. Attila İlhan, Kemalizm'in batıcı olmadığını uygarlık yanlısı olduğunu söyleyerek bazılarına teorik bir destek bırakmış durumda olsa da ortada Mustafa Kemal'e ait çok sayıda söz var. "Çağdaş uygarlık" sözü geçmiş zamanlardaki yada ileriki bir zamandaki geçmiş yada olası uygarlıkları ifade etmeyeceğine göre şu andaki, bu çağdaki "batı uygarlığını" ifade ediyordu.

gordugun gibi ben Mustafa Kemal'in anti-batici oldugunu hicbir zaman iddia etmedim. Diyorum ki, Kemalizm baticiydi, ama simdi kendisinin Kemalist oldugunu soyleyenler anti-baticilar. Bunun adini anti-emperyalizm koyuyorlar ama gercekten anti-baticilar. Mumtaz Soysal yukardaki yazisi ile buna guzel bir ornek olmus aslinda. Mesrutiyet'i demokratiklesme adimi olarak degil batiya teslimiyet olarak okuyor. Bu anlayisin aslinda Mustafa Kemal'i de boyle okumasi tutarlilik olurdu. *

Gecmisteki anti-baticiligi arastirmamissin, sorum hala oldugu yerde duruyor, gecmiste bu akimi kimler temsil ediyordu?

evrensel-insan
05-04-2008, 20:48
Saygideger sargon;

Senin bana verdigin link Enver Pasa'dan bahsediyordu.Ben de yazimda buna degindim.Ayrica antibatici bir hareketin olsa olsa-o tarihte-sosyalist bir hareket olacagini ve M.Suphilerin basina gelenleri acikladim.

Bunlar yeterli degilse,bana sordugun sorunun cevabini sen verirsen sevinirim.Belki o zaman bende senin neden bahsettigini algilamis olur,ona gore cevabimi verebilirim.

Saygilarimla;
evrensel-insan

gozeneli
05-04-2008, 22:34
Sayın Sargon,
ben bir Atatürkçü,Kemalist,Uluscu olarak, bu düşünceye mal eddeginiz anti-batıcı yakıştırmasına katılmıyorum.

Anti-batıcıyla anti-sömürgecilik arasında dünyalar kadar fark var.

Batı uygarlık anlayışını benimsemekle sömürgeci olunmaz.Descartes,Voltaire gibi batılı düşünürler sömürgeciligi savunuyormuydu?

Hatta William Wilberforce kölelige karşı degilmiydi?

Ama bu batıda sömürgeciler yok mu demek?
Batı anlamındaki uygarlıga karşı degilim ama bir Türk olarak diyorum ki yüz yıllardır Arap sömürgesi ile yaşadık bunu batı sömürgeciligine bırakmayalım.

Ne Mehmet nede Mike olalım Mete olalım.

sargon
06-04-2008, 16:00
sevgili evrensel,

Gercekten yoruluyorum, galiba birbirimizi anlamiyoruz. Kendi adima caba gosteriyorum, senden de anlama cabasi bekliyorum ama sanki caba gostermiyorsun gibi geliyor. Ben sana anti-baticiligi gecmiste kimler temsil ediyordu diyorum. Diyorsun ki: "Ayrica antibatici bir hareketin olsa olsa-o tarihte-sosyalist bir hareket olacagini ve M.Suphilerin basina gelenleri acikladim." Kafanda kurdugun sablon hepten yanlis. Ozellikle anti-batici dedim ki anlasilsin. Bunu da Osmanli'nin son donemini ve Cumhuriyetin surecini biraz bilen herkesin anlayacagini tahmin ediyorum. Butun bur Osmanli son donemi ve Cumhuriyet batililasma mucadelesidir ayni zamanda. Jon Turkler'den gelir, Ittihat Terakki ve Kemalizm'e kadar butun bu akimlar batililasma cabasindadir. Sosyalistlerin karsi cikisi batililasma temelinde degil, somuru temelindedir ve aslinda cok da buyuk bir guc degildir. Batililasmaya asil karsi cikis islamci kesimden gelmistir. Bugune kadar da suren bir catismadir bu. Yok canim, bu "olsa olsa sosyalist bir hareket tarafindan gelistirildi" diyerek aslinda kafanda anlasilmaz bir sablon oldugunu gostermis oluyorsun.

Batililasmaya tepki veren kesim acisindan "bati" tek, monolitik bir ozellik gosterir. Bunlar da tabii kotu, olumsuz, somurgeci, fasist, irkci, baskici, hacli zihniyetli vb. olma ozellikleridir. Hacli seferleri neyse batinin emperyalizmi de odur. Bu yuzden ona karsi topyekun bir cihat etmeden olmaz. "Bati"nin iyi olan ozellikleri olabilir tabii, bunlar da batinin ilmi ve fennidir. Bunlari aliriz, diger degerleri ise reddederiz. Bu teorik miras geleneksel islamci akimlar tarafindan korunmus ve tasinmis.

Benim vurgulamaya calistigim bu mirasi simdi kendisine Kemalistim, ulusalciyim, Ataturkcuyum diyenlerin erzak cantalarina koymus olmalari. Kemalizm milliyetciligin yaninda apacik modernlesmeci ve batici bir anlayisti. Hatta modernizme ait bircok sembolu zorlaya zorlaya Anadolu'ya yaymaya calisti. Yeni cagin birtakim Kemalistleri ise adeta geleneksel islamci akimlarin ilimi, fenni aliriz, gerisini atariz zihniyetini kendi dusunce sablonlarina, milliyetciligin yanina yerlestirmis durumdalar. Buna gore batinin demokrasi, insan haklari, ozgurlukler gibi birtakim degerleri aldatmaca, oyalamaca, somurme araclaridir. Nasil ki geleneksel gerici akimlar batinin ileri olan degerlerine dusmanlik duygularini dini referanslarla gerekcelendiriyorlarsa, simdi de ulusalci akimlar batinin ileri degerlerine dusmanliklarini ulusalcilik, bagimsizlik gibi referanslardan dayanaklar bularak gerekcelendiriyorlar.

Aslinda bu yazinin topigin konusu ve icerigi bu degildi. 1950-80 arasi sinifsal iliskiler ve devlet idi. Ama anlasilan cephanelikte en cok anti-bati malzeme yer aliyor. Konu buraya kaymis oldu. Zaten diger tartismalara da bir cevap gelmedigine gore simdilik sakincasi yok.

sayin gozeneli,

haklisiniz, anti-baticilikla anti-somurgecilik arasinda daglar kadar fark var. Ben diyorum ki, su anda Kemalistler, ulusalcilar, Ataturkculer anti-somurgeci degiller, anti-baticilar. Asil olarak da demokratik, ozgurlukcu, ilerici degerlere karsi cikiyorlar, baskici, otoriter bir devlet yapisina siginip onu korumaya calisiyorlar. Voltaire gibi dusunurler aydinlanma surecini gelistirdiler, *bunun icin mucadele ettiler. Bizimkilerin bunlarla ne ilgisi var. Eger bunlarin sahte anti-emperyalizm soylemine paralel sekilde bir ozgurlukler savunusu gorseydim, burdaki anlayisa daha farkli yaklasirdim. Gercekten de batinin ozgurlukleri yok ettigini, nefes aldirtmak istemedigini dusunurdum. Halbuki bati baski yapiyor 301'i kaldirin, demokratik reformlar yapin diye, bizim anti-emperyalist soylemli anti-baticilar ise bunlara direniyorlar, bunlarin batinin baskisi oldugunu soyluyorlar. Biz demokrasi, insan haklari, ozgurlukler falan istemiyoruz, sizin bu baskilarinizi kabul etmeyecegiz diyorlar. Bu trajedi bile degil, tam anlamiyla bir komedidir.

Arap somurgesi soylemi de bir baska komedi. Osmanli'nin neresi Arap somurgesiydi. Tersine butun Arap topraklarini isgal eden Osmanli idi. Islam kulturu uzerinden kulturel bir hegemonyadan sozediliyorsa bu tumuyle ayri bir tartismadir ve bence orda da bu soylem anlam tasimaz. Gocebe kulturlerin yerlesik kulturlerle karismasindan ortaya cikan sentezlerde yerlesik kulturlerin daha fazla etkisinin olmasi kacinilmaz. Ancak Osmanli kulturu sadece bir Arap-Fars-Islam kulturu degil ayni zamanda bir Bizans- Anadolu kulturu tarafindan da asimile edilmisti. Bu surec bir somurgelesme surecinden cok farkli birseydir.

evrensel-insan
06-04-2008, 17:02
Saygideger sargon;

Anti baticiligin karsitini bati-dogu temelinde ve birinin duygusal dusunce tarzina karsi oburunun akilci dusunce tarzini vurguluyorsan haklisin.

Dogu felsefesi ve ideolojileri genelde islam agirliklidir ve bati anlayisina bu temelde terstir.Benim bu konuda "dogu ideolojisini ve batiyi nasil yenebilecegini anlatan bir yazim var.Yalniz bu antibatici gibi gozuken islam hareketi sadece bir karsi koyus mucadelesidir.Pek te basarili oldugu soylenemez.Bugun bu hareketin Turkiyede yansisi yoktur.Turkiyedeki islam hareketi,batinin emrinde ve onun istedigi,ilimli islami uygulamak istemektedir.Tabi Fettullah Gulen harketide bu uygulamanin bir urunudur.

Ayrica tarihsel akisi degistiren ve gelistiren bati oldugu icin (19.yuzyildan itibaren) Sosyalist hareketede bir bati hareketi demek yanlis olmaz.Batinin genelde sosyalizme sicak bakmamasi temelinde ve emek-sermaye ikileminde sermayeden yana tavir aldigini dusunursek,o zaman sosyalizm emekten yana bir akim olarak ters duser.

Saygilarimla;
evrensel-insan


Saygilarimla;
evrensel-insan

aydoe
06-04-2008, 18:58
''Ben diyorum ki, su anda Kemalistler, ulusalcilar, Ataturkculer anti-somurgeci degiller, anti-baticilar. Asil olarak da demokratik, ozgurlukcu, ilerici degerlere karsi cikiyorlar, baskici, otoriter bir devlet yapisina siginip onu korumaya calisiyorlar.'' Sargon

http://tr.wikipedia.org/wiki/Ulusalc%C4%B1l%C4%B1k

Anti-sömürgeci değiller?Anti-batıcılar!
Demokratik,özgürlükçü,ilerici değerlere karşı çıkıyorlar.
Devleti korumaya çalışıyorlar. Sargon şu Atatürkçüler nasıl yapıyor bu işleri bir açıklasan.

Ben dün Kaz dağlarında altına hayır mitingine katıldım.Mitingte bulunan 8-10 bin kişinin çoğu ulusalcıydı.Değişik sendikalardan sivil toplum kuruluşlarından ve Chp,Tkp,Ödp,Emep,Tkp,Dsp gibi partilerden de katılım vardı.Ama nedense Akp,Dtp,Mhp ve benzerlerinden katılım yoktu.
Akp nin maden yasası protesto edildi ve ferman sizinse dağlar bizimdir dendi.
Mitingte bir çok eski arkadaşa rastladım bunlar emekçi ve sosyalist insanlardı ve yağmurun altında saatlerce durdular,dağılmadılar.Dağlarımıza doğamıza sahip çıkacağımızı gösterdik.

Niye acaba Ab bize bu maden yasasını çıkarmayın doğanızı katletmeyin demez?
Ama *vakıflar yasasını biran önce çıkarın,yabancılara topraklarınızı satın der!
301 i hemen kaldırın der ama sen gidipte Fransa'da Ermeni soykırımı olmamıştır dersen seni hapse atar!
Demokrasi ithal edilmez,demokrasi kurulur ve yaşatılır.
Uygarlık,kalkınma ithal olmaz bağımsızlık ve çalışmakla olur.

evrensel-insan
06-04-2008, 19:07
Saygideger aydoe;

"Demokrasi ithal edilmez,demokrasi kurulur ve yaşatılır.
Uygarlık,kalkınma ithal olmaz bağımsızlık ve çalışmakla olur."-Aydoe

Yukaridaki sozlerine aynen katiliyorum.

Saygilarimla;
evrensel-insan

evrensel-insan
06-04-2008, 19:17
Saygideger sargon;

Osmanlilarin 1.MESRUTIYETTEN ITIBAREN BASLAYAN "BATI"hayranligi,ne zaman ve kimler tarafindan "anti baticilik"anlayisina donusturulmustur?

Bugun-varsa-Turkiye'de bu hareketi kim yurutmektedir?

"anti baticilik"tan algiladiginiz nedir?

Bunlari bana aciklayabilirseniz,o zaman ortak bir konuda bulusabiliriz ve yazisabiliriz.

Saygilarimla;
evrensel-insan

sargon
07-04-2008, 01:51
Aydoe, Kaz daglarinda altina hayir mitingine pek kimsenin karsi cikacagini sanmiyorum. Altin cikarma adina dogal ve tarihsel mirasimizin yok edilmesine sagduyulu herkes karsi cikar sanirim. Olayin ulusalcilik ile yada baticilikla da bir ilgisi oldugunu sanmiyorum. Ama senin boyle bir hale getirme caban var. Eger altin madenini cikaran ve bundan kazanc elde eden sirket yabanci degil de Turk sirekti olmus olsaydi nasil tavir alacaktin. Dogal mirasin yokedilmesi o zaman onem tasimayacak miyi? Her seyi hemen kendi politik ekseninden bir ajitasyon araci yapmak baslangicta zekice gorunse de gercekte bence zayif bir eksendir. Siyasi partilerin gruplastirilmasina varana kadar Kaz Dagindaki altina politik bindirme yapmak, Kaz dagina haksizlik olmuyor mu sence de?

Sordugun diger sorulari da surekli tartisiyoruz zaten. Demokrasi isteyen bunu ortaya koyardi zaten. Bugun ulusalcilar demokrasi, insan haklari, ozgurlukler falan istemiyorlar, bunun mucadelesini vermiyorlar ve bunu da acikca belirtiyorlar zaten. Tek dertleri AKP'ye karsi cikmak, AKP'ye karsi cikinca otomatik olarak ilerici olduklarini varsayiyorlar. Halbuki ozgurlukler temelinde isteklerin nerdeyse hepsine karsi cikiyorlar.

sevgili evrensel,

Tanzimat'tan gunumuze butun sureci bir bati hayranligi olarak degerlendirmen direk bir konumlanis gostergesi zaten. Surekli soyluyorum, yanlis dusunuyorsun. Genc Osmanlici'lar bile senin kadar radikal dusunmuyorlardi. Bu goruse ancak Abdulhamit yanlilari belki sahiplenirler. Ama suc sende degil. Mesrutiyete karsi ayaklanan 31 Mart'cilari hain ilan edip, diger taraftan bugun birebir ayni zihniyetle bati dusmanligi yapmak bir ulusalcilik gostergesi haline getirildi. Bu nasil bir garabet ise en radikal irkci ulusalcisindan CHP'lisine kadar bircok insan bu tur bir bati karsitliginda birlesebiliyor. Halbuki Tanzimati ve Mesrutiyeti bati hayranligi olarak niteleyince otomatik olarak Cumhuriyeti de bati hayranligi olarak nitelemen lazim. Bu acidan seriatcilar tutarlidir. Sen ise tamamen tutarsizliga dusuyorsun. Cumhuriyet de laiklik de hep bati hayranliginin urunleridir demen gerekirdi halbuki.

Sana irkci bir siteden bir yazi gostereyim. Bu site kendisini ulusal sol diye niteliyor. Gokce Firat da onemli bir yazari. Soyle diyor.


“Tanzimat-Meşrutiyet” çizgisi, Osmanlı’yı Sevr’e götüren çizgidir. Bu çizginin ayırdedici niteliği ülke yönetiminin tümüyle Batıya bağlanmasıdır. Batılılaşma denilen akım en sonunda ülkeyi Batının paylaşacağı, sömürgeleştireceği ve yok edeceği bir ülke yapar. Osmanlı’yı önce “hasta adam” yapan, sonra da Batının yutacağı ülke haline getiren süreç yani Osmanlı’yı batıran süreç budur.
http://www.turksolu.net/ileri/29/firat29.htm

Halbuki Tanzimat ve Mesrutiyet olmasaydi Cumhuriyet de olmazdi. Bu bir evrimsel surecti aslinda. Gercekte bu bati karsiti ideolojilerin tarihsel mirasinin bugun Saadet Partisine ait olmasi beklenirdi. Zaten onlar da bunu savunuyorlar ve kendilerini ulusalcilar cephesinde tanimliyorlar. Linkini verdigim yaziya bakarsan yaziyi yazan Gokce Firat da Saadet Partisini ulusalci siyasal akimlarin arasinda birinci siraya koyuyor. Tamamiyle dogru bir saptamadir. Cunku ulusalci zihniyetin bati karsitligi aslinda islamci-gerici bir nitelik tasir.

Tanzimatin ne olduguna dair de bir yazi oneriyorum. Okumani umuyorum. Oyle bati hayranligi denip burun kivirilacak bir surec degildir Tanzimat ve Mesrutiyet surecleri.

http://www.inkilap.info/inkilap-tarihine-giris/tanzimat-donemi%E2%80%99nde-osmanli-imparatorlugu.html

Aslinda kendimi tuhaf hissetmeye basladim. Benim bunlari islamcilara karsi yazmam gerekirdi. Kendisini ulusalci diye niteleyenlere karsi yaziyorum. Gercekten hersey zivanadan cikti.

dilaver
07-04-2008, 03:28
Sevgili Sargon

*Bu aralar biraz geriden geliyorum, o yüzden yazı dizini okumaya yeni başladım ve ilk şerhimi koyuyorum. :lol: *

Burokrasinin icine girdigi restorasyon surecinin bir diger mutlu kesimi de isci sinifi ve koyluluk olacakti. Isci sinifi hicbir sey yapmadan toplu sozlesme ve grev hakkina kavusturulmus, sargon

* *27 Mayıs anayasası işçi ve emekçiler açısından ileri sayılabilecek bazı hükümler taşıyordu. Ne var ki, bu hükümler 1963 tarihine kadar hayata geçmedi. 1961-63 döneminde bu hakların yasal güvenceye kavuşturulması talebiyle bir dizi işçi eylemi yaşandı. Bunlar arasında en bilinenleri Aralık 1961 tarihinde yaklaşık yüz bin kişinin katılımıyla gerçekleşen Saraçhane Mitingi ve 1963'te gerçekleşen Kavel Kablo direnişidir.

* * 1961 Anayasasında işçilere grev ve toplu sözleşme hakkı tanınmasına karşın, bu haklara ilişkin yasaların çıkarılmamış olması işçiler arasında huzursuzluğun artmasına yol açıyordu. İstanbul İşçi Sendikaları Birliği yönetim kurulu sözü edilen hakların bir an önce yasalaşmasını sağlamak amacı ile bir miting düzenlenmesine karar verdi. Bu karar, o güne kadar bin bir türlü baskı ile kendi bağımsız çıkarlarını ortaya koyması engellenmiş işçi hareketi açısından bir çıkışın ifadesiydi. Mitingi Taksim Meydanında düzenlemek isteyen İİSB’nin bu talebi günler süren tartışmalarla reddedildi ve miting yeri Saraçhane olarak belirlendi. Türkiye’nin dört bir yanından gelen işçilerin yüz bin kişiyi aşan katılımıyla 31 Aralık 1961 tarihinde gerçekleştirilen miting oldukça görkemliydi. Sabah saatlerinde Topkapı, Edirnekapı, Kurtuluş, Beşiktaş, Köprü ve Cağaloğlu’nda toplanan işçilerin yürüyüşe geçerek 6 koldan Saraçhane meydanına girdikleri mitingde “şartsız grev istiyoruz”, “lütuf değil hak istiyoruz”, “grevsiz sendika silahsız askere benzer”, “grevi suç sayan zihniyet suçludur” gibi sloganların yazılı olduğu dövizler taşındı. Bununla birlikte alanda, üzerinde komünizm karşıtı sloganlar bulunan çok sayıda pankart da asılıydı. Saraçhane Mitingi, o güne kadar sınırlı bir güce sahip olan sendikaların etkili güçler olarak mücadele alanına çıkmasında önemli bir başlangıç oldu. Politik bilinç düzeylerinin geriliğine karşın işçiler, kendi taleplerini ilk defa bu kadar kitlesel biçimde ortaya koyarak özgüven oluşturmaya başladılar.

* * Saraçhane mitinginin ardından 1962 yılında işçiler sessiz yürüyüşler, oturma grevleri, sakal bırakma eylemleri, yemek boykotları ve direnişlerle hak arama mücadelelerini sürdürdüler. Ancak en çok ses getiren eylem, “açların yürüyüşü” olarak bilinen, 3 Mayıs 1962’de Yapı-İş üyesi 5000’den fazla işçi ve işsizin Ankara’da TBMM’ye doğru yaptıkları yürüyüş oldu. Yaygın işsizliği protesto amacıyla yapılan eylem en az bin kişiye iş bulunması ve inşaat sektöründeki günlük 12 saatlik çalışma süresinin 8 saate indirilmesi taleplerini öne çıkarıyordu. Dönemin Çalışma Bakanı Bülent Ecevit’in Ankara’da işsizlik olmadığı, sendikanın istemlerinin yersiz olduğu açıklamalarına ve valinin yürüyüşe izin verilmeyeceğini belirtmesine tepki gösteren işçiler sendika merkezinden çıkarak Sıhhiye Meydanına doğru koşmaya başladılar. Sıhhiye meydanında polis coplarına rağmen barikatı aşmayı başaran işçiler TBMM önüne kadar geldiler. 12 kişilik bir heyet Meclis ve Senato başkanları ile görüştü. Heyet üyelerinin Meclisten çıkmasından sonra da dağılmayan, basının “bazılarının sırtında yatak yorgan bulunan, üstü başı yırtık, saçı, sakalı birbirine karışmış” diye anlattığı işçiler, elitist bürokrasiye nazire yaparcasına cumhuriyetin başkentinin caddelerinde yürüyüşlerini sürdürdüler. Ertesi günün gazetelerinin başlıkları ortaktı: “çıplak ayaklılar mecliste”. Emekçi kitlelerde biriken hoşnutsuzluklar şurada burada patlak veriyor, kendiliğinden eylemleri ortaya çıkarıyordu. Sınıf mücadelesi ısınıyordu.

* * 28 Ocak 1963 tarihinde Türk-İş’e bağlı Maden-İş sendikasına üye 170 işçi, İstanbul İstinye’deki Kavel Kablo fabrikasında, fazla mesai ve kıdem esasına göre verilen yıllık ikramiyelerinin tam olarak ödenmemesini, sendikalarından ayrılmaları için yapılan baskıları ve bu sorunları işveren ile görüşmek üzere seçtikleri temsilcilerinin ve şube başkanlarının işten atılmalarını protesto etmek için iş bırakarak, tezgâh başında oturma eylemi başlattı. Eylemin başlamasının ardından işveren, tüm işçilerin işlerine son verildiğini bildirdi. Bunun üzerine işçiler oturma eylemini fabrika önünde kurdukları çadırlarda direnişe dönüştürdüler.

* * *4-5 Şubat günlerinde de eylemlerini sürdüren işçiler, Vehbi Koç’a ait fabrikada çalışan 40 memuru işyerine sokmadılar. Polisle yapılan çatışmalar ve fabrika önünde meydana gelen olayların ardından 18 Şubatta, 4 işçi hakkında polise karşı geldikleri iddiasıyla tutuklama kararı çıkarıldı. Sarıyer savcılığı da fabrika önünde olan olaylarla ilgili soruşturma yürütmekteydi. Savcılık tarafından yapılan açıklamada, Kavel Kablo Fabrikasında eylem yapan işçileri işten atan işverenin tutumunun lokavt sayılamayacağı söyleniyor, böylelikle hukukun kimlerin hizmetinde olduğu açıkça ortaya konuyordu

* * Kavel direnişi diğer fabrikalarda çalışan pek çok işçi tarafından da desteklendi. Örneğin yine Vehbi Koç’a ait General Electric fabrikası işçileri bir dayanışma kampanyası başlatarak Kavel işçileri için para topladılar. Türk Demir Döküm’de çalışan 800 işçi de başlattıkları yardım kampanyasının yanı sıra sakal bırakma eylemine başladılar. Kavel direnişi Türk-İş’i de sarsmaya başlamıştı. 27 Şubatta Güney Bölgesinde bulunan 23 sendika başkanı ve 45 yönetici, yaptıkları bir toplantıda Türk-İş’in Kavel direnişinde olumsuz bir tutum aldığını öne sürerek Konfederasyonla ilişkilerini kestiklerini açıkladılar.

* * Eyleme 2 Mart günü işçi eşleri de katıldı. Direniş sürerken kablo yüklü kamyonların işveren tarafından fabrika dışına çıkarılmak istenmesi üzerine kadınlar barikat kurarak bunu engellemek istediler. Ancak polis ekipleri kadınları dağıttı; olay sırasında pek çok işçi eşi yaralandı. Sürdürülen görüşmelerin sonunda taraflar anlaşmaya vardı. 4 Martta işçiler işbaşı yaptı. Direnişin sona ermesinin ardından 12 işçi tutuklandı. İşçiler hakkında pek çok konuda davalar açılmıştı. 10 Haziranda tutuklu 6 işçinin serbest bırakılmalarından sonra işten atılmaları üzerine, fabrikanın kaplama bölümünde çalışan 30 işçi toplu halde iş bıraktı. Bu eylem nedeniyle Sıkıyönetim duruma el koydu. 24 Temmuz 1963’te yürürlüğe giren 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanununda yer alan bir madde ile yasanın çıkışından önce grev nedeniyle haklarında takibat yapılan işçilerin davaları düşürüldü. Yasadaki bu madde “Kavel maddesi” diye anıldı.

* * 1964'te gerçekleşen Berec Transistörlü Radyo ve Pil Fabrikası'ndaki direniş bir buçuk ay sürmüş ve bu direnişte de işçilerle polis arasında sert çatışmalar yaşanmıştır. Berec grevi işçilerin zaferi ile sonuçlandı ve işverenler ücret artırımına gitmek zorunda kaldılar.

* * 1965 Zonguldak direnişi ise bu dönemin gerek kitleselliği, gerek sertliği açısından en önemli eylemidir. Zonguldak direnişi ocaklardaki çalışma koşullarının düzeltilmesi, çalışma saatlerinin kısaltılması (ki o dönemde işçiler 8 yerine 11-16 saat çalışmaya zorlanmaktaydılar) ve işletmenin yükselen karından işçilere pay verilmesi talepleriyle başladı. Direniş hızla bütün bölgeye yayıldı ve 60 bin işçinin çalıştığı Zonguldak'ta bir bölgesel genel grev havası esmeye başladı. Eylemin kazandığı boyuttan ürken devlet, Zonguldak'ı kuşatma altına aldı. Dışarıdan asker ve polis yığdı. İşçiler kuşatmaya rağmen direnmekte kararlılık gösterdiler. Sonuçta işçilerle devlet güçleri arasında çatışma çıktı. İki işçi öldürüldü, on işçi yaralandı. Direniş başarısızlıkla sonuçlandı ama işçi sınıfı bu eylemden çok şey öğrendi.

* * Bu hareketlilik daha sonraki yıllarda da sürdü. Örneğin 1966'da Kula Mensucat'ta benzer özelliklere sahip bir direniş yaşandı. Ama aynı yılın başlarında gerçekleşen ve 85 gün süren Paşabahçe grevi, bu dönem işçi hareketinde ayrı bir önem taşır. Zira Paşabahçe grevi, devlet sendikacılığına tepkinin somutlandığı, simgeleştiği bir eylem olmuştur. İşçi sınıfı hareketi, bir mücadele sürecine girmiş, bu mücadele süreci, sınıfın hiç olmazsa belirli bir kesiminde mevcut burjuva kurumlarını aşan bir eylem düzeyi olarak yansımasını bulmuştu. Bu eylem ve bilinç düzeyi açık ya da örtülü biçimde Türk-İş'te simgeleşen devlet sendikacılığı anlayışına bir tepkiye dönüştü. Paşabahçe eylemi ve bu eylem sırasında Türk-İş bürokratlarının açık ihanetçi tutumu, sınıf içindeki birikimin ayrı bir sendikal yapı olarak örgütlenmesi için bir vesile oldu. Böylece 1966'da Paşabahçe eyleminin ardından açık biçimler kazanan bu süreç 1967'de DİSK'in kurulmasıyla sonuçlandı.

* * Sonuç itibarıyla işçi sınıfı hareketi bir şeyler yapmadan degil, bir şeyler yaparak ve mücadele ile haklarını söke söke almıştır. Dönemin çalışma bakanının ise Bülent Ecevit olduguna dikkatinizi çekerim.

* * *Daha söyleyeceklerim ve şerhlerim olacak sanırım. Ancak konu çok detaylı ve derin. Zaman buldukça eklemeler yapmaya çalışacagım. Böylece de güncellemiş oluruz. *:lol:


* * *saygılarımla

evrensel-insan
07-04-2008, 10:49
Saygideger sargon;

Benim yazdiklarimdan,hicbirsey algilanmadigi,hele hele benim hakkimda yaptigin yukumlerin tamamen yanlis oldugu,anlasiliyor.

Neyse onemli degil,baska bir baslikta baska yazi altinda yine bulusuruz.

Saygilarimla;
evrensel-insan

aydoe
07-04-2008, 11:59
''Bugun ulusalcilar demokrasi, insan haklari, ozgurlukler falan istemiyorlar''Sargon
Demokrasi ,insan hakları ve özgürlük adına ne istiyorsunuzda ben istemiyorum acaba?
Ben ulusalcı olduğumu bu sitede öğrendim,kendi düşüncelerimi yazdım sen ulusalcısın dediler.
Demk ki aklın yolu birmiş.Ama sizin neci olduğunuz neyi kimi savunduğunuzu anlayamadım.
Aşağıdaki linkleri lütfen okuyun.

http://www.kamusen.org.tr/kitap%5Cmaden.htm
http://www.arkitera.com/h26664-idanin-cocuklari-altincilari-kovacak.html

Bağımsızlık olmadan demokrasi ve özgürlük olmaz,işgal altında özgürlük yaşanmaz.
saygılar

sargon
07-04-2008, 13:34
sevgili dilaver,

Sarachane mitingi, Kavel Kablo grevi, Demirdokum direnisi, aclarin ciplak yuruyusu ve 1960'lardaki bircok isci eylemi, bu yillarda hizla buyuyen isci sinifinin sinif bilinci edinmesinde onemli kosetaslari. Bunlar hakkinda makaleler, romanlar okudum. Hatta o yillari anlatan bazilarindan da direk dinledim. Ancak bu eylemler 1960'dan sonraki eylemler. 1961 anayasasi daha bu eylemler baslamadan once yapilmis ve iscilere grev ve toplu sozlesme hakkini tanimisti. Elbette buna iliskin kanunlarin da cikarilmasi gerekiyordu. Dolayisiyla "grev ve toplusozlesme hakkini" isci sinifi mucadele ederek soke soke almamistir. Isci sinifi da adeta koruma altinda gelisen burjuvazi gibi koruma altinda gelisti. En cok haklar da kamu kuruluslari ile donemin ithal-ikameci modeline en iyi uyum saglayan buyuk sanayi sermayesine ait fabrikalarda elde edildi. Bu elde edisin tek ve en onemli nedeni isci sinifinin madenler, metal sanayi vb. "oncu sektorler"de hizli sinif bilinci kazanmasi ve dolayisiyla daha kolay haklar elde etmesi degildi. Bundan cok daha onemli olarak buyuk sanayi sermayesinin ic pazarin gelismesini saglayacak olanaklari iscilere sunmak ihtiyaci duymasiydi. Nitekim butun bu haklarin kolayca tirpanlanabilecegini de donemin sonunda 12 Eylul ile yasadik.

sevgili evrensel insan,

ben sana soylediklerinin otesinde birsey yuklemiyorum. Tanzimat ve Mesrutiyet bati hayranligidir, batinin bizi somurmesinin baslangicidir diyorsun. Ama Cumhuriyet degildir diyorsun. Diyorum ki bu tutarsiz bir bakistir. Cumhuriyet, Tanzimat ve Mesrutiyet sayesinde mumkun olmustur. Bu evrimsel birikim olmasaydi 700 yillik imparatorluk mirasi pat diye Cumhuriyet'e sicrayamazdi. Batinin Osmanli'yi ekonomik somuruye tabii tutmasinin nedeni olarak Tanzimat ve Mesrutiyet'i gormen buyuk bir yanlistir. Dogrudur, bu girisimler batida yukselen yeni demokratik degerleri imparatorluga tasima girisimiydi. Ilk parlamenti, dinsel ozgurlukler, ifade hakki, secim, insan haklari gibi kavramlar Tanzimat ve Mesrutiyet'le birlikte Osmanli'ya giriyor.

Tanzimat ile Osmanli batiya aciliyor, liberal politikalar uygulanmaya baslaniyor. Bu politikalarin bir yani ozgurlukler ise diger yani da liberal ekonomik politikalardir. Eger batinin hegemenyasina neden olan Tanzimat'in kendisi olsaydi, II. Abdulhamit'in meclisi kapatip uygulamalari feshettigi donemde batiya kapanmanin da olmasi gerekirdi. Halbuki ornegin Duyun-i Umumiye 1881 yilinda Abdulhamit doneminde kuruldu. Ben sana celiskilerini gosteriyorum. Sana soylemedigin seyler atfetmiyorum.

Irkcilarin sitelerinden yaptigim alintinin nedenini de anlamis olman gerekirdi. Bu tarz bir bati dusmanliginin mensei nedir sorunun yanitini verdim sana.

sevgili aydoe,

yazdiklarima tekrar baktim. Acaba aydoe'ye sen ulusalcisin, soylesin boylesin mi demisim diye. Tekrar okuyunca gordum ki evrensel insana bir cevabim uzerine benim sozlerimden alinti yapmis ve benim ulusalcilik uzerine soylediklerimi ustune alinmissin. Yani benim birsey soylememe birakmadan kendin adeta ben ulusalciyim diye ortaya cikmissin. Ben hala da sana boyle bir sifat yuklemis degilim. Ne oldugun da onemli degil. Burda dusunceleri tartisiyoruz. Beni onlar ilgilendiriyor.

Benim eger politik gorusum merak ediliyorsa soyleyeyim. Turkiye'deki CHP ve DSP gibi partileri sosyal demokrat kabul etmiyorum, bunlar milliyetci ve otoriter partiler. Avrupadaki sosyal demokrat yada sosyalist partilere yakin bir durusum vardir. Ornegin eger politika yapacak olsam Isvicre'de SP'de politika yapardim. Turkiye'de ODP'yi kendime yakin goruyordum ama bazi mesajlarinizdan anladigim kadariyla ODP de garip bir ulusalci/milliyetci kimlige dogru ilerliyor.

evrensel-insan
07-04-2008, 14:36
Saygideger sargon;

ben sana soylediklerinin otesinde birsey yuklemiyorum. Tanzimat ve Mesrutiyet bati hayranligidir, batinin bizi somurmesinin baslangicidir diyorsun. Ama Cumhuriyet degildir diyorsun.-sargon.

Cumhuriyet degildir dedigimi nerden aldigini gosterebilirmisin?

Yazdigim yazilar sitede duruyor.Bana burasini bulup alintilarmisin?

Simdiden tesekkurler.

Saygilarimla;
evrensel-insan

sargon
07-04-2008, 15:37
Osmanli 1.Mesrutiyetten sonra degil anti batici olmak iktidarlariyla ya teslim olup ya hayranligini yapmistir.Ataturk te anti batici olamamistir.Anti hegemonyaci belki-o da baska bir hegemonyaya karsi cikip kendi hegemonyasini kurma temelinde-Milli cikislar ve devrimler,anti batici degil,aksine onlari takibeden tarihsel bir surectir.

sevgili evrensel insan,

Yukarida yazdiklarindan boyle bir anlam cikarmistim. Yanlis anlamisim. Cumhuriyetin, batinin uzerimizdeki hakimiyetinin bir urunu oldugunu iddia eden kimse olmamisti simdiye kadar. Sanirim o yuzden otomatik olarak senin de boyle bir dusuncenin olmadigini dusundum. Oyleyse soylediklerimi geri aliyorum. Tutarsizlik elestirim bu durumda gecersizdir. Kusuruma bakma.

evrensel-insan
07-04-2008, 15:56
Saygideger sargon;

Biribirimizi algilamamiza ben de senin kadar sevindim.

Aslinda benim Turkiyenin tarihi adli yazim ve batinin yani amerikan idealizminin icyuzunu anlatan-hem tarihsel,hem felsefi-bir kac yazim daha var.

Eger vaktin olur onlarida okursan,benim ne demek istedigim daha net anlasilir.

Saygilarimla;
evrensel-insan

gozeneli
07-04-2008, 22:16
Acaba sayın Sargon'u yanlış mı anladım?
Solcuysan Uluscu olamaz mısın?

dilaver
08-04-2008, 01:53
Ankara hukumeti iktisadi odullerin dagitimini sikisikiya belirlemis ve beraberinde burjuva bir donusum getirmeyen kapitalist bir gelismeyi yonlendirmisti. Bu nedenler burjuvazi uzunca bir sure baglarini koparip kendisine ayri bir kimlik edinme firsatini bulamamisti. Donusumu yonlendiren burokrasinin perspektifi ise "devleti kurtarmak" endisesinin ortaya koydugu gibi, herseyden once devlete donuktu. *Çaglar Keyder


Bu nedenler burjuvazi uzunca bir sure baglarini koparip kendisine ayri bir kimlik edinme firsatini bulamamisti. Donusumu yonlendiren burokrasinin perspektifi ise "devleti kurtarmak" endisesinin ortaya koydugu gibi, herseyden once devlete donuktu * Sargon


* * Şİmdi yukarıdaki ilk alıntıda beraberinde burjuva bir dönüşüm gerektirmeyen kapitalist bir gelişme ne demek acaba bunu merak ediyorum. Kapitalist sistem ve dönüşümler iki ana sınıf gerektirir. Burjuva sınıfı ile işçi sınıfı. Bu sınıfların olmadıgı yerde kapitalizmden de bahsetmenin olanagı yoktur.

* * *Bu mantık kemalizmin klasik tezlerinin üstü örtülü bir versiyonudur. Kemalizme göre yeni devlet imtiyazsız ve sınıfsız bir toplumdur. Bu anlayış azgın sömürüyü gizlemenin ideolojik kılıfından başka bir şey degildir, bu yüzden de gerek ders kitaplarına gerekse de vecizelere bu sözler kazınmıştır. Bu yüzden de daha Milli Mücadele döneminden itibaren işçilerin mücadelesi ve onun örgütlü temsilcisi olan KP nin önderleri önce katledilmiş sonra da çok yogun takibata ugramışlardır. Nihayet 1927 tevkifatı ile birlikte Vedat Nedim Partiyi polise vererek fesh etmiş ve bunun mükafatını öncelikle Kadro dergisiyle sonra da başka devlet görevleri ile almıştır.

* * * Her toplumun dayandıgı bir ekonomik sistem vardır ve bu ekonomi de mülkiyetteki konumlarına göre içlerinde sınıfları barındırır. İlkel komünal toplumun bozulup sınıflı toplumların ortaya çıkması ile birlikte tarihte bu güne kadar içlerinde sınıfsal çelişkileri barındırmayan bir tek bile toplum modeli ortaya çıkmamıştır *ve çıkması da mümkün degildir. Çünkü tarih bizatihi bu sınıf mücadelelerinin tarihidir. Toplum içerisinde yer alan hiç bir birey de bu sınıfsal ilişkilerin dışında yer almamıştır ve objektif olarak da alamaz zaten.

* * *Burjuvazi baştan beri kendi kimligi ile bu mücadele içerisinde yer aldı. Kaldı ki mücadelenin önderliginin bir sınıfta olması gerekiyordu ki bu sınıf ta herhalde proleterya degildi. Burjuvazinin alt kesimlerine tekabül eden, küçük burjuva kökene dayanan bir sınıf hareketi yönetti fakat milli temelli, ulusal temelli ve antiemperyalist bir mücadele yürütüldü. Osmanlı toplum yapısında sermaye eve emegin % 60 ı Rum kökenli idi. Fakat daha cumhuriyetten evvel Milli sermayenin bir kalkışmasını ve örgütlenmesini görebiliyoruz.

* * *Çaglar Keyderin çabası devleti sınıflar üstü göstermek isteyen bir anlayışın dışavurumudur diye görüyorum. Devlet bir sınıfın diger sınıf ve sınıflar üzerinde baskı ve tahakküm aracıdır. Devletin oldugu her yerde bu sınıflar ve sınıf ilişkileri mevcuttur. Devlet dışarıdan bu sınıflar arasında bir uzlaşma yaratma çabası ile kurulmuş olarak görülüyorsa da özünde hakim olan sınıfın çıkarlarını temsil eder ve digerleri üzerinde baskı ve sömürü aracıdır.

* * O halde cumhuriyetin sınıf temeli nedir. Sınıflardan ve sınıf ilişkilerinden bagımsız mıdır. Pelki o zaman İzmir İktisat Kongresinde amele grubunun önerileri diger sermaye, tüccar vs gibi mülk sahipleri gruplarca derhal reddedilmiştir. Ve kararlar burjuvazinin geliştirilmesine yönelik olarak, sermaye birikimine uygun olarak verilmiştir.

* * *Şayet bir yerde kapitalist sınıftan bahsediyorsanız, kapitalizmden bahsediyorsanız orada burjuva sınıfı oluşmaya başlamış demektir. Kaldıki Türkiye o zamanlar bir köylü ülkesi idi ve köylülügün bizzat kendisi küçük burjuvadır. Meta üretimine girdigi oranda burjuvalaşır. Türkiyede kapitalizm kendi iç deinamigi ile gelişmemiştir. Bunu söylemek ayrıdır. Kendi iç dinamigi ile gelişemeyen bir kapitalizmin yaratacagı egemen sınıf ise işbirlikçi bir sınıftır. Bu sınıf ise montaj sanayii ile ugraşır, temsilcilikle ugraşır. Emperyalizmin temsilcisi olarak faaliyet sürer ve ilişkileri de bunlar belirler.

* * *Oldukça uzun bir yazı oldugu için bu konulara daha sonra tekrar gelebilecegimiz düşünüyorum. Yazı uzun oldugu için eleştiri de uzun olacak herhalde. Bu benim için biraz zaman alacak ama verimli de bir tartışma olacagını umuyorum.


* * * saygılarımla

evrensel-insan
08-04-2008, 04:11
Saygideger gozeneli;

Bugun dunya her yonuyle tarihsel olarak-bireyci akilciligin gucu temelinde-geriye giderken,butun terimleri ve anlamlarini alt ust etmistir.

Turkiye acisindan sagcilik-solculuk 1980 lere gomulmustur.Bu gun-hangi nedenden ve yonden olursa olsun,global temelde-amerikan idealizmine karsicikis,devrimciliktir.

Bolgesel anlamda ise bu ulkesel ve toplumsal temeldedir.

ULKELERIN BULUNDUGU DUZEYDEN GERIYE CEKILISINE KARSI CIKMAK,DEVRIMCILIKTIR.

Turkiye ozeline gelirsek,bugun ulke ve toplumun *1923'te kazandiklarini kaybetmek istemeyen,ulkenin tarihsel temelde *geriye cekilisine karsi cikan her hareket,devrimcidir.Ki bu geri cekis 1923'leri korumak olsabile.

Eger,dusunce Turkiye'yi 2000 lere tasima amacindaysa bu turkiye acisindan,ILERICILIKTIR.

Ilericilerle,devrimciler ORTAK BIR NOKTADA BIRLESIP,TURKIYE'NIN GELECEGINI KURTARABILIRLER.

Bu gun cok ilginctir,1968 kusaginin devrimcileri-SSCB yanlisi ve amerika hegemonyasi karsiti bagimsizlik isteyenler-,ulusalci olmustur,KARSI DEVRIMCILER de 1923 oncesine donmek isteyenlerdir.Bu ulusalcilarin basinda-68'lerin devrimcisi,Dogu Perincek Gelmektedir.

Bu ulusalcilar,sirf Turk milliyetciligini savunmuyorlarsa,devrimcidir.Yani anadolunun cok sesli yapisina uygun,milli-dini kokensel yapi ve bunun tum farklara saygi temelindeki birlik,butunluk ve uniter yapi.

Eger bu milliyetcilik,salt Turk veya Kurt milliyetciligiyse-ki bunun Turk milliyetciligi kokenini 1960-70 lerin sagcilariyla bagdastirabiliriz-bu Anadolunun tarihsel ve bilinen cok sesli yapisina ters dusecegi icin gericiliktir.

Turkiyenin gelecegi acisindan,hangi gorusun-tarihsel temelde gerici olsa bile-ILERICI,DEVRIMCI,hangi gorusun GERICI,KARSIDEVRIMCI oldugunu cok iyi algilamak gerekir.

Saygilarimla;
evrensel-insan

thunderpoint
08-04-2008, 10:43
Karl Marx ’kendi düşen ağlamaz’ diyor
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/8644604.asp?yazarid=72&gid=61&sz=18388

sargon
08-04-2008, 14:47
dilaverin soylediklerini anladim. Ona cevap verecegim. *Evrensel insan'in soylediklerinin herhalde yarisini anladim, yarisini anlamadim. Kendini anlatmakta mi zorlaniyor, ben mi anlamakta zorlaniyorum, onu da anlamadim. Thunderpoint'inkini ise hic anlamadim. Bugun acilis acisindan pek fena sayilmaz *:D

dilaver
08-04-2008, 15:00
Evrensel insan'in soylediklerinin herhalde yarisini anladim, yarisini anlamadim * sargon


cevabı :

Saygideger sargon;

Biribirimizi algilamamiza ben de senin kadar sevindim.

Aslinda benim Turkiyenin tarihi adli yazim ve batinin yani amerikan idealizminin icyuzunu anlatan-hem tarihsel,hem felsefi-bir kac yazim daha var.

Eger vaktin olur onlarida okursan,benim ne demek istedigim daha net anlasilir. evrensel-insan


saygılarımla

evrensel-insan
09-04-2008, 00:31
Saygideger dilaver;

Bana destek veren,benden alintin icin tesekkurler.Biliyorsun,ben bir yazdigim yaziyi bir daha yazamiyorum.Bir de su link vermeyi becerebilsem,herhalde ne demek istedigim daha net algilanacak.

Saygilarimla;
evrensel-insan

sargon
10-04-2008, 17:15
sevgili dilaver,

aslinda Caglar Keyder'in kitabinin ilk bolumlerde bu tartismalara girilmis. O bolumleri de okuyum, onlari uzerinden aciklama yapayim diye dusundum ama zaman bulamadigim icin bu tur bir calismaya giremiyorum. Bu yuzden kendi dusuncelerimi soyleyeyim.

Bu burokrasi tartismasi aslinda uzun zamandir benim kafamda da vardi. Ancak olayi ben senin gibi gormuyorum. Devletin goreli ozerkligi uzerine Marksist yazinda bildigim kadariyla bayagi bir tartisma var. Ama ben bunlara girmeyecegim. Marksizmde devlet bir sinifin, kapitalist toplumda burjuvazinin diger siniflar ustundeki egemenliginin aracidir. Cesitli araclar kullanir, ozellikle zor araclari (asker, polis) ve ideolojik araclar (egitim, basin vb.) devletin bu turden araclaridir.

Marksizm Avrupa'daki toplumsal gelisme surecleri baz alinarak gelistirilen bir teori oldugu icin dogu toplumlarindaki surecleri aciklamada yetersiz kaldi. Hatta bu yuzden Marks'in teoriye *"Asya Tipi Uretim Tarzi" biciminde bir ekleme yaptigini da biliyoruz. Gercekten de Avrupa gelisim sureclerine tipatip oturan Marksizm'in toplumsal gelismeler teorisi Turkiye'ye de bircok dogu ulkesine de klasik bicimiyle oturmaz. Bu toplumlarda ne Avrupa'daki sekliyle koleci toplumlar olustu ne de daginik iktisadi ve idari gucleri gosteren feodal bir dagilma sureci olustu. Bastan beri despotik devletler varlik gosterdi. Marks'in bu cozumlemesi fazla gelistirilemedi, sol gruplar klasik Avrupa sablonu uzerinden propaganda yapmayi surdurduler. "Asya Tipi Uretim Tarzi" teorisinde bile ciddi bosluklar oldugu ileri surulurken, bizdeki solcular bunu bile umursamayip Avrupa sablonunu ulkeye yerlestirme cabasini israrla surdurduler.

Turkiye'deki devlet yapisini da bu bakisla gozden gecirdiginde Osmanli'ya giden bir incelemeye girmek gerekiyor. Bu uzun bir is ama ben kisaca bazi noktalari belirtmeye calisayim. Osmanli'da butum mulk ve zenginlikler padisaha ait sayiliyordu, miras yoluyla servet birikimi de soz konusu olmuyor, bahsedilen servetler padisah tarafindan da kolayca geri alinabiliyordu. Bu yuzden Avrupada daha 12. yuzyilda baslayan sermaye birikimi olusmadi. Ancak 16. yuzyildan sonra kapitulasyonlar ve gayrimuslimlere saglanan birtakim ayricaliklarla ilk birikimler olusmaya basladi. Bu donemde ayan'in guc kazanmasi da merkezin mudahalesiyle durdurulunca feodal bir dagilma da olmadi. Otoriter merkezi yapi varligini surdurdu. Bu otoriter yapi zaten bir tur ilkel burokrasi olusturmus durumdaydi. Osmanli'nin borclarini odeyemeyip 1875'de iflas ettigini aciklamasindan sonra burokrasinin devleti kurtarma cabalari iyice gorunur hale geldi. Ornegin padisah V. Murat'in bunalim gecirdigini soyleyerek devirip, yerine II. Abdulhamit'in gecirilmesini saglayan Mithat Pasa bu burokrasinin en ust kademesindeki kisiydi.

Sonraki donemlerde de burokrasi ayricalikli bir sinif olma ozelligini surdurdu. Cumhuriyet donemine kadar butun ayriliklar, saflasmalar, keskin rekabetler bu burokrat sinifin bulmaya calistigi formuller uzerine oluyordu. Osmanlida iki sinif ozellikle onemliydi: Adliye ve Ilmiye. (100 yil sonra bile hala yargi ve universite uzerine bu kadar cok tartisilmasi ilginc degil mi?) Elbette ordunun basat onemine deginmeye gerek yok. Asagida kapitalist bir gelisme yasaniyordu ancak bu gelismenin oncu sinifi burjuvazi devleti kontrol edip yonlendirmekten cok uzakti. Gayrimuslim sermaye isteklerini ancak uluslararasi baskilarla kabul ettirmeye basariyordu, o da her zaman bunu basaramiyordu.

Yunan ordusuna karsi verilen 3 yillik savastan sonra yeni devlet de yine bu burokrasi tarafindan kuruldu. Savasin butun onderleri burokrasinin ust kadrolari idi. Baska bir ulkeden burokrasi getirilemeyecegine gore Osmanli burokrasisi yeni sureci ustlendi. Kadrolarda onemli olcude bir sureklilik vardir. Yeni devletin butun yonelimleri bu burokrat kadro tarafindan olusturuldu. Sonraki yillarda yasanan sureci de asagi yukari onceki sayfalarda anlattim.

Marksist gelisme sureclerine dair yazilanlari Turkiye tarihinin uzerine kolaylikla oturmaya kalkanlar bastan beri bir burjuvazi egemenligi oldugunu, Mustafa Kemal'in burjuvazinin temsilcisi olarak devleti kurdugunu iddia ederler. Halbuki bu yanlistir. Mustafa Kemal apacik sekilde milli mucadelenin onderligini yapmis olan burokrasinin temsilcisidir. Burjuvaziye dayandigini iddia etmek komik olur, cunku ortada musluman bir burjuvazi bile yoktur. Gayrimuslim burjuvaziye ise yapilmayan kalmamistir. Butun servetleri burokrasi tarafindan acikca ic edilmistir.

Kemalizmin iddiasi Turkiye'nin sinifsiz, somurusuz bir toplum oldugu iddiasiydi. Halbuki siniflar da vardi, somuru de. Ancak bir sinifin, daha dogrusu burjuvazinin iktidari alacak bir gucu yoktu. Caglar Keyder'in soyledikleri ile Kemalizm'in iddiasi arasinda hicbir iliski yoktur aslinda.

Burokrasinin bir sinif olarak dogu toplumlarinda nasil onemli bir yere sahip oldugu uzerine daha genel olarak da cokca calisilabilir. Belki de bu konularda yapilmis calismalar vardir. Cunku sadece Turkiye'de degil basta Iran, Irak, Misir, Suriye olmak uzere Ortadogu ulkeleri, Rusya, Cin gibi bircok ulkede de ben boyle bir yapinin olustugunu dusunuyorum. Bu ulkelerin sureclerini tek basina burjuvazi ve proleterya ile aciklamak acikcasi bana cok absurd geliyor.

Sosyalistlerin bu konuda buyuk gunahlarinin oldugunu da dusunuyorum. Kolayci sablonlariyla burjuvazi ile burokrasi arasindaki catismalari, isbirligini, degisimleri vb. halkin gozunden gizlemis oluyorlar. Bazen sol dergilere bakiyorum. Yasanan herseyi egemen siniflar arasinda catisma. it dalasi vb. soylemlerle acikladiklarini saniyorlar, halbuki hicbirsey aciklamis olmuyorlar. Bir baska elestirim de sudur: Bu sureci gozlerden gizlemenin arkasinda biraz da gecmis sosyalist, darbeci bir birikim oldugunu dusunuyorum. Nitekim, sosyalist rejime gecmis ulkelerin hepsinde son derece guclu, insanlara nefes aldirmayan bir burokrasi gelisti. Burokrasi uretmek, her "toplum muhendisligi" cabasinin mahkum oldugu bir sondur. Sosyalist mucadelenin asil kaynaklandigi yerde degil, sadece dogu ulkelerinde iktidara gelip, kendi urettikleri burokrasi ile birlikte cokmeleri, tarihi ve ideolojiyi yeniden okumak gerektigini bize gostermiyor mu?

Aslinda Turkiye sosyalistlerinin baska gunahlari da vardir. Ornegin bir donem burokrasiyi adeta kutsamislardir. Bu donemin etkisi sonraki donemlerde de surer. Kadro dergisi ornegini vermissin. Bu derginin etkisi sanildigi gibi yok olmadi. Yon, Aydinlik gibi dergiler araciligiyla bugune tasindi. Kemalizm'in de Mustafa Kemal'in de aslinda ciddi bir anti-emperyalizm iddiasi olmamisken Kemalizm'in emperyalime karsi ilk kurtulus savasi verdigini "kesfeden" Kadro dergisi olmustur. Halbuki sadece Yunan ordusuna karsi, o da oldukca sinirli bir savas verilmistir. Bu tez sonraki yillarda Kadro dergisini teorik olarak "mahkum etmis" olan sol siyasi gruplar tarafindan da surdurulmustur. Aslinda Kadro dergisi araciligiyla burokrasiyi kutsamak icin gelistirilen bu ideolojik arguman bugun bile burokrasiye kan vermeye devam ediyor.

dilaver
12-04-2008, 19:21
Marksist gelisme sureclerine dair yazilanlari Turkiye tarihinin uzerine kolaylikla oturmaya kalkanlar bastan beri bir burjuvazi egemenligi oldugunu, Mustafa Kemal'in burjuvazinin temsilcisi olarak devleti kurdugunu iddia ederler. Halbuki bu yanlistir. Mustafa Kemal apacik sekilde milli mucadelenin onderligini yapmis olan burokrasinin temsilcisidir. Burjuvaziye dayandigini iddia etmek komik olur, cunku ortada musluman bir burjuvazi bile yoktur. Gayrimuslim burjuvaziye ise yapilmayan kalmamistir. Butun servetleri burokrasi tarafindan acikca ic edilmistir.

Burokrasinin bir sinif olarak dogu toplumlarinda nasil onemli bir yere sahip oldugu uzerine daha genel olarak da cokca calisilabilir. Belki de bu konularda yapilmis calismalar vardir. Cunku sadece Turkiye'de degil basta Iran, Irak, Misir, Suriye olmak uzere Ortadogu ulkeleri, Rusya, Cin gibi bircok ulkede de ben boyle bir yapinin olustugunu dusunuyorum. Bu ulkelerin sureclerini tek basina burjuvazi ve proleterya ile aciklamak acikcasi bana cok absurd geliyor.

Sevgili Sargon

Marksizmin ve Marksistlerin her duruma üyan bir şablon örnegi yoktur. Tam tersine Marksistler her ülkenin siyasal, sosyal ve ekonomik durumu ile sınıfsal özelliklerini o ülke özgülünde tahlil ederler. Fakat Marksizme karşı olanların Marksistlerin böyle bir şablonları varmış gibi gösterme gayretleri vardır. Ancak Marksistlerin temel önermesi tarihleri yapanın sınıflar mücadelesi oldugudur ve bu bakış açısından ülkelerdeki sınıf ilişki ve çelişkilerini tahlil ederek evrim/ devrim sürecine yol açan çelişkileri ortaya çıkarmaya çalışırlar. Bildigimiz kadarıyla da bürokrasi bir sınıf degil bir katmandır. Her bürokratın da ilişkide bulundugu bir toplumsal sınıf mevcuttur. Sınıf ise mülkiyet ilişkilerindeki konum ile belirlenir. Bu baglamda şu bürokrasiye bir göz atalım istersen ve tarihsel kıyaslamalarını ortaya çıkarmaya çalışalım.

Marksist literatürde Bonapartizm ve Bismarck örnekleri vardır. Zaman zaman Türkiye örnegine de Bonapartizm vurguları yapılmıştır.Fransa örneğinde Bonapartizm nitelemesindeki vurgu, kurulu burjuva düzeni korumak için tesis edilen olağanüstü rejim üzerindeyken, Prusya veya Türkiye gibi tepeden burjuva devrimlerde ise, burjuva düzenin daha baştan olağanüstü biçimde kurulması noktasındadır. Bonapartizm, burjuvazinin toplumsal egemenliğini koruyabilmesi için, devlet bürokrasisinin siyasal egemenliği ele geçirmesi anlamına gelir. Bismarkçılıkta ise devlet bürokrasisi, henüz gelişmekte olan burjuvazinin toplumsal egemenlik yolunu açmak üzere bir öncü güç gibi siyaseten egemenlik sürdürür.

Tarihi incelediğimizde kapitalist gelişme süreçlerine eşlik eden burjuva dönüşümlerin hızının ve gerçekleşme biçiminin ülkeden ülkeye farklılıklar arz ettiğini görürüz. Ayrıca, tüm ülkeleri kapsayan genel bir burjuva devrim tipinden söz etmek de mümkün değildir. Burjuva devrimler konusunda dikkat çeken önemli bir husus, erken gerçekleşen burjuva devrimlerle gecikmiş örnekler arasındaki kapsam farkıdır. Avrupa’da 1648 İngiliz ve 1789 Fransız burjuva devrimleri, kapitalist gelişmenin önündeki engelleri daha devrimci tarzda temizler ve burjuva düzenin görece daha demokratik biçimde yapılanmasını mümkün kılarken, Almanya’da burjuva devrim daha farklı bir yol izlemiştir. İlk örneklerde burjuvazi eski düzene karşı devrimci bir sınıf olarak belirmiş durumdadır. Zira proletarya, henüz burjuvaziyi siyasal bakımdan korkuya sevk edecek ya da kitleleri peşine takacak bir güce ulaşmış değildir. Bu sebeple erken devrimlerde burjuvazi, tarihin tekerleğini daha hızlı ilerletebilecek bir devrimci rolü 1848 sonrası örneklere oranla başarıyla oynayabilmiştir. Yine aynı nedenlerle, erken burjuva devrimlerde burjuvazi emekçi kitleleri peşine takabilmiş ve bu tür devrimler kitlelerin aşağıdan rolü sayesinde demokratik dönüşümlerin önünü açabilmiştir.

1848’e gelindiğinde Avrupa’da nesnel koşullar çok önemli bakımlardan değişmiş bulunmaktadır. Kapitalizm bir hayli yol almış ve artık tarih sahnesine burjuvaziyi ve onun düzenini tehdit edebilecek yeni bir sınıf, proletarya çıkmıştır. “Ve, her yerde burjuvazi için zaferler kazanmış olan bu proletarya, artık, özellikle Fransa’da, tüm burjuva düzenin varlığının devamı ile bağdaşmaz nitelikte istekler öne sürmekteydi.” der Engels.
Ayrıca Prusya’daki junkerler örneğinde gözlemlendiği gibi, büyük toprak sahipleri de zamanla burjuvalaşmaya başlar ve burjuvazi bu eklentisi nedeniyle toprak sorununu devrimci tarzda çözme potansiyelini yitirir. Bu bakımdan tepeden devrimler, hiçbir örnekte burjuva devrimin görevlerini kapsamlı biçimde çözememişler, zamana yayılmış bir değişim ve sınırlı reformlarla yetinmişlerdir.

Engels in dediği gibi, siyasette yalnızca iki belirleyici güç vardır: “Devletin örgütlü gücü ordu ve halk yığınlarının örgütlenmemiş ilkel gücü.” Burjuva dönüşümlerin eski düzenin egemen sınıflarıyla uzlaşarak, kontrollü ve zamana yayılmış biçimde gerçekleştirilmesi tepeden devrimlerin ortak özelliğidir. Tepeden burjuva devrimlerin diğer bir özelliği de, toplumun burjuva dönüşümünde devletçiliğin ve devlet aparatının birincil derecede rol üstlenmesidir. Bu tür bir gelişmenin yaşandığı ülkelerde ve dönemlerde, devlet bürokrasisi, burjuva devrimin öncüllerinin eski toplum içinde yeterince mayalandığı ve özel mülkiyet sahibi burjuvazinin devrimde önemli bir rol oynadığı örneklere oranla inanılmaz ölçüde ağırlıklı bir konum elde eder. Almanya, Türkiye ve takiben Mısır, Irak, Suriye gibi örneklerde devlet bürokrasisinin siyasal yaşamda ve ekonominin düzenlenmesinde sahip olduğu güç bu durumun canlı kanıtlarıdır. Zaten Engels, Bismarkçılığı bu nedenle Bonapartizmin bir çeşidi olarak ele almıştır.

Tepeden burjuva devrimlerin Marksist açıdan sağlam biçimde değerlendirilebilmesi için, bürokrasi-devlet ilişkisinin ve bu temelden yükselen devletçilik olgusunun doğru kavranması çok büyük bir önem taşır. Dile getirdigimiz örneklerde devlet, burjuvaziden bağımsız bir bürokrasinin devleti olmayıp, bürokrasinin öncülüğünde burjuvalaşan devlettir. Özgün koşullar nedeniyle öne çıkan devlet bürokrasisi bağımsız bir kast değil, burjuvazinin bir parçasıdır. Onun bu bağlamdaki özgün konumu, devlete kendi özel mülkiyeti gibi sahip çıkmasıdır. Marx’ın deyişiyle, bürokrasi devletin özünü kendi zilyetliğinde (sahipliğinde) tutmakta ve bu onun özel mülkiyetini oluşturmaktadır. Ve en önemlisi, bu gelişme tipinde devlet bürokrasisi ve devletçilik kapitalist gelişmenin önünü kendine özgü bir tarzda açıyor olsa da, siyasal bakımdan daha fazla baskı ve gericilik kaynağıdır.

Gerek Engels ve gerekse Marx, burjuva düzende devletin kolektif bir kapitalist olduğuna her vesileyle dikkat çekmişlerdir. Kapitalist toplumda devletin sınıf niteliğini gölgeleyen ve kapitalist devlet mülkiyetini özel mülkiyete oranla işçi sınıfının daha şimdiden cebine koyduğu bir tarihsel kazanım gibi sunan görüşler Marksizme tamamen aykırıdır. İşçi ve emekçilerin uzun yıllar süren mücadeleler sonucunda, kapitalist devleti, eğitim, sağlık, ulaşım gibi kamusal alanlarda halka bedava veya ucuz hizmet sunmaya mecbur kılması ile kapitalist devletçilik birbirine karıştırılmamalıdır.

saygılarımla

devam edecek

dilaver
12-04-2008, 19:23
Prusya ya da Türkiye örneklerinde olduğu üzere, burjuva devletin daha baştan işçi sınıfı üzerinde neredeyse despotizmi çağrıştıran bir egemenlik kurduğu ülkelerde! Bu ülkelerde burjuva devlet, “her derde deva devlet baba!” imajıyla baskıcı yönünü örtülemeye çalışmakta ve bu da derin bir bilinç çarpılmasına neden olmaktadır. M. Kemal kendi döneminde tarihi ve iktisadi açıdan burjuva toplumu ilerletici bir rol oynamıştır. Fakat bu durum, onun siyasi çizgisinin ve siyasal uygulamalarının, işçi sınıfını ve halk kitlelerini ezen zorba ve baskıcı bir siyasal karaktere sahip olduğu gerçeğini asla değiştirmez. Ayrıca Bismarck ve Kemal gibi liderler burjuva düzeni iktisaden ilerleten rollerini belirli bir dönem için gerçekleştirir ve tüketirler.

Bu noktadan sonra aynı tarzın devamında ısrar ve bu tarzın örneğin Kemalizm gibi resmi bir devlet ideolojisi haline getirilmesi tarihsel-iktisadi açıdan da artık tutuculuk anlamına gelir. İşte bu nedenlerle, Türkiye’de kapitalizmin geliştiği dönemden itibaren, Marksist bakış açısıyla, Kemalizme hiçbir yönden ilericilik atfetmek mümkün değildir. Türkiye’de olduğu üzere tepeden burjuva devrimlerin yaşandığı ülkelerde ise eski düzenle hiçbir zaman 1789 Fransız devrimindeki gibi avamca hesaplaşılmamıştır. Bu nedenle bu tip ülkelerde burjuva devlet daha baştan eski düzenin ve eski egemen bürokrasinin dönüşümü temelinde biçimlenmiştir.

Mevcut toplumsal düzenin temellerine dokunmaksızın, yalnızca devlet biçimini, yani siyasal iktidar biçimini değiştiren devrimler politik devrimler olarak bilinir. Toplumsal devrimlerin, verili düzeni tepeden tırnağa altüst eden, üretici güçlerin gelişme düzeyiyle artık bağdaşmayan mülkiyet ilişkilerini değiştiren derin bir kapsamı vardır. Bu nedenle toplumsal devrim, siyasal devrimde olduğu gibi kısa bir zamanda değil, uzun bir zaman dilimini kapsayacak biçimde cereyan eder

Avrupa’da burjuva düzenin mutlak krallıktan başlayarak biçimlenmesi sürecini, Osmanlı 19. yüzyılın ortalarından itibaren kendine özgü bir tarzda yaşamaya başladı. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemleri, devletin mutlak monarşi biçiminden meşruti (anayasal) monarşi biçimine evrilmesine sahne olmuştur. Bunlardan birincisi padişahın yetkisinin sınırlanmadığı bir yönetim biçimiyken, ikinci yetkinin bir meclisle paylaşıldığı ve anayasayla sınırlandığı yönetim biçimidir. Meşruti sözcüğü de zaten Osmanlıcada kanuna uygun anlamına gelir. Osmanlı örneğinde bu tip gelişmeler, Avrupa ülkelerinde yaşanan sürece kıyasla alabildiğine gecikmeli, gelgitli ve alttan gelen sarsıntılardan ziyade egemen sınıf bloku içindeki siyasal mücadeleye dayanan bir özellik arz eder.

Osmanlı Devleti’nin siyasal, toplumsal ve ekonomik yapısını Batı’ya açmak isteyen ilerlemeci güçlerin itkisiyle, bazı reformların gerçekleştirilmesine 1839 yılında ilân edilen Tanzimat Fermanı’yla başlanır. Osmanlıcada Tanzimat-ı Hayriye olarak adlandırılan bu reformlar hayırlı düzenlemeler anlamına gelir ve yürürlüğe konmasının ardından gelenekçi güçlerin sert eleştirisiyle karşılaşır, kesintiye uğrar. Daha sonra 1876 yılında Kanun-ı Esasi’nin (Anayasa) ilânıyla başlayan anayasalı ve meclisli Birinci Meşrutiyet dönemi yaşanır. Fakat bu dönem de padişah II. Abdülhamid’in 1878’de meclisi fiilen feshettiği ve anayasayı yürürlükten kaldırdığı istibdat yönetimiyle son bulur.

1908 yılına gelindiğinde ise, özellikle öğrenciler ve genç subaylar arasında örgütlendiği için Batı tarafından Jön Türkler diye adlandırılan bir kadronun öncülüğünde bir burjuva devrimi gerçekleşir. Bu devrim, Abdülhamid’i, Kanun-ı Esasi’yi yeniden yürürlüğe koymaya mecbur kılar. Böylece, Devr-i Hürriyet olarak da bilinen İkinci Meşrutiyet dönemi yaşanmaya başlanır. 1908 Jön Türk devrimi, dönemin gayri Müslim burjuva güçlerinden ve Osmanlı’da bu güçlerin etkin olduğu Selanik gibi gelişmiş bölgelerin sanayi proleterlerinden destek almış olsa da, son tahlilde yine de olgunlaşmamış ve yarım kalmış bir burjuva devrimidir.

Yönetim biçiminde yarattığı değişim bakımından meşruti monarşiyi ikinci kez ilân etme noktasında kalan 1908 burjuva devriminin elde ettiği sonuç kısıtlıdır. Fakat 1908, tetiklediği dönüşümler açısından, aslında Osmanlı’nın egemen siyasal düzeninde bir daha onarılamayacak olan önemli gediği açmıştır. Nitekim peşinden gelen İttihat Terakki örgütlenmesi ve 1923 yılında kurulan burjuva cumhuriyeti, onun açtığı yol sayesinde kat edilen gelişmelerdir.

1909 yılında, 1908 Jön Türk hareketine karşı çıkan gerici güçler tarafından örgütlenen ve tarihe 31 Mart Vakası olarak geçen bir ayaklanma teşebbüsü gerçekleştirilir. Ayaklanmanın bastırılması sonucunda Abdülhamid tahttan indirilir. Ardından İttihat ve Terakki Partisinin yükselişe geçtiği, dış ve iç siyasette sorunların kızıştığı, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki ulusların bağımsızlık mücadelelerinin yükseldiği bir dönem yaşanmaya başlanır. Böyle bir ortamda tek parti durumuna gelen İttihat ve Terakki, ezilen uluslara ve emekçi halka karşı siyasal baskıyı egemen kılan bir hükümet oluşturur. Böylece bu partinin yönetimi ve onun ünlü Talat, Enver ve Cemal paşalarının üçlü diktatörlük dönemi başlar.

Osmanlı İmparatorluğu, toprakta özel mülkiyetin bulunmadığı ve bu nedenle devleti mülk edinen devletlû bir sınıfın egemen olduğu Asyatik-despotik bir tarihsel arka plana sahiptir. Osmanlı, kapitalizmin dışsal etkisiyle çözülmeye başladığında bile Avrupa ülkelerindeki gibi bir feodal toplum olmamıştır. Türkiye’deki kapitalistleşme sürecinin Batı’daki örneklerden farklı olması nedeniyle, Osmanlıdan TC’ye uzanan süreçte Fransa’daki demokratik burjuva devrimi gibi bir burjuva devrimini gerçekleştirmek için öne atılacak gelişmiş bir burjuvazi yoktur.

Gecikmeli bir biçimde de olsa, Osmanlı’nın Batı kapitalizmiyle teması sonucunda 17. yüzyıldan itibaren eski düzen çözülmeye başlamıştır. Buna koşut olarak, Fransa örneğinde olduğu gibi mutlakıyetçi siyasal sistemin yerini artık bir Meclis’i de içeren meşruti bir yönetim biçimi almış ve böylece egemen düzen bir değişim sürecine girmiştir. Fakat Fransa örneğiyle kurduğumuz benzerlik de burada sona erer. Zira Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş sürecine 1789 Fransız burjuva devrimindeki gibi bir emekçi kitle isyanı damgasını basmamıştır. Ayrıca Türkiye, devrimin bir yan ürünü olarak burjuva düzeni demokrasi yönünde zorlayacak 1848 Paris işçi ayaklanması benzeri bir örneği de yaşamamıştır.


saygılarımla

devam edecek

dilaver
12-04-2008, 19:33
Fakat dünyadaki kapitalist gelişmenin bindirdiği basınç altında ilerleyen süreç, sosyo-ekonomik koşulların kapitalist gelişmenin önünü açacak şekilde dönüştürülmesini de giderek zorunlu kılmıştır. Tutucu ve ilerlemeci güçler arasındaki tarihsel kapışma, mevcut koşullar nedeniyle Osmanlı’da bizzat egemen devlet sınıfı içinde cereyan eder. Osmanlı egemen sınıfının Batıcı kesimi ağırlıklı olarak asker menşelidir. Zaten II. Mahmut döneminde topçunun modernizasyonu örneğinde de açıkça görüldüğü gibi, Batılılaşma harekâtında başı hep ordu çekmiştir. Batı’ya açılma macerasında, Osmanlı devlet sınıfının seyfiyye olarak adlandırılan bu kesimi, hilafet düzeninden yana çıkan ve eskide ayak direyen din ulemalarına, yani ilmiyye kesimine karşı mücadeleyi hiç elden bırakmamıştır.

Asker ve sivil bürokrasinin ve Osmanlı aydınlarının içinde, değişimden, Batı’ya açılmaktan, kısacası kapitalistleşmekten yana olan unsurlar burjuva dönüşümlerin başını çekmek üzere örgütlenmeye girişirler. 1908 Jön Türk devrimi, İttihat Terakki örgütlenmesi ve TC’nin kuruluşuyla sonuçlanan Milli Mücadele’nin liderliği bu temelde oluşmuş ve biçimlenmiştir. Bir başka şekilde vurgulamak gerekirse, Batılılaşma ve burjuva dönüşüm, M. Kemal önderliğinde gerçekleşen tepeden burjuva devrimiyle başlamamış, Kemal önderliği, Osmanlı’nın son döneminde zaten başlamış olan bir değişim ve dönüşümün uzantısı olmuştur.

M. Kemal’in İstanbul’dan Anadolu’ya geçişi ve yürüttüğü çalışmalardan sonra onun önderliği altına giren bu milli mücadele yalnızca Türk ulusal kimliği temelinde kurulacak bir cumhuriyetle amacına ulaşacaktır. Burada önemli bir gerçekliği gözardı etmemek gerekir. 1923’ün 1908’in uzantısı olmasına rağmen, iki tarih arasında önemli bir değişiklik gerçekleşmiştir. 1908’in arkasında, Osmanlı’da kapitalist gelişmenin taşıyıcısı olan ve dönemin en önemli burjuva katmanını oluşturan gayri Müslim burjuvazi de vardır. Jön Türk hareketi yalnızca genç Türk subay, öğrenci ve aydın unsurlar arasında değil, gayri Müslim burjuvazi arasında da örgütlüdür.

Balkan ülkelerinin ulusal bağımsızlıklarını kazanmalarıyla birlikte, 1923 bu mirastan mahrum kalır. Osmanlı’nın son dönemi, güçlü parçayı oluşturan gayri Müslim burjuvazi ile henüz emeklemekte olan cılız Türk burjuva unsurlardan müteşekkil bir yerli burjuvaziye sahipken, Türkiye Cumhuriyeti esasen kendisine kalan cılız bir milli burjuvazi ile yola çıkmıştır.

TC’nin kuruluşuyla sonuçlanan 1923 burjuva devriminin, halk kitlelerinin katılmadığı tepeden bir devrim olduğu açıktır. Bu tür tepeden devrimlerin özelliği, demokratik burjuva devrimlerden farklı olarak geniş emekçi kitlelerin demokratik istemlerine yer vermemesi, onların aktif desteğini peşine takmamasıdır. Tersine kitleleri dışlayarak ve baskılayarak, tepeden bazı zorunlu dönüşümleri gerçekleştirip kapitalist gelişmenin önünü açmaya çalışırlar. Toprak reformu gibi geniş emekçi kitlelerin çıkarına olan demokratik dönüşümleri gerçekleştirme kapasitesine sahip değildirler. Nitekim TC örneği tamamen bu tespitleri doğrular. ( Bu konuda da daha sonra ayrı bir yazı ile söyleyeceklerim olacak )

Burjuva gelişimin bu tipinde, eski devlet bürokrasisinin içinden çıkıp gelen fakat kapitalist gelişmenin kaçınılmazlığını da kavrayarak yenileşme isteyen unsurların, başlangıç dönemlerinde toplumsal dönüşümde öncü bir rol üstlendiğini görürüz. Fakat bu tarz bir dönüşüm, büyük toprak sahipleriyle gerici uzlaşmaları içeren, kitleleri işin içine katmaktan ve süreci hızlandırmaktan çekinen ve özellikle devletin sıkı kontrolü altındaki bir kapitalistleşme çizgisiyle somutlanır. Böyle bir gelişme çizgisiyle, demokratik burjuva devrimlerin yaşandığı Avrupa ülkelerindeki kapitalistleşme sürecini bir tutmak mümkün değildir. Nitekim feodal ögelerle ittifak temelinde geliştirilen dönüşüm özellikle Kürtlerin yaşadıgı cografyada çok bariz bir şekilde görülür ve hatta günümüzde bile izleri rahatlıkla sürülebilir.

Osmanlı toplum yapısında egemen sınıfı oluşturan devlet üst bürokrasisinin Batı yanlısı bölümü, İmparatorluğun çöküş döneminde artık değişen dünya koşullarının dayatması sonucunda modern kapitalist dünyayla bütünleşmeyi istemektedir ve bizzat bu misyona soyunmaktadır. Bu bürokratlar, burjuva temeller üzerinde yeni bir devletin kurulması görevini üstlendikleri ölçüde bizzat kendileri de dönüşüm geçirecek ve burjuvalaşacaklardır. Bu nedenle de TC’nin kuruluş sürecine artık yeni bir sınıfın, burjuvazinin öncü kolu olarak damgalarını basacaklardır. Burjuva devletin bu kurucu unsurlarını küçük-burjuva olarak ya da burjuva niteliğinden arındırılmış, kerameti kendinden menkul bir bürokratik kast biçiminde değerlendirmek gerçeklikle bağdaşmaz

Millet Meclisinin ilk dönemi bir mücadele sürecinin ve ittifakların ürünü olduğundan, değişik siyasal unsurları, sol görüşlü vekilleri, Laz ve Kürt temsilcilerini içermiştir. Fakat M. Kemal liderliğinin İstiklal Mahkemelerini kurdurtarak muhaliflerini ortadan kaldırması ve Takrir-i Sükun kanunu ile sol örgütleri ve siyasetçileri tasfiye etmesiyle, Mustafa Kemal’in kişisel hegemonyasıyla somutlanan bir yönetim biçimi kurulmuştur. Böylece Türkiye’de 1925 sonrasındaki siyasal yapı bir Meclisi içerse bile, bu asla Batı tipi bir burjuva demokrasisi olmamıştır.

Kemalizmin “sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitleyiz” düsturu Bismarkçılığın bir benzeridir ve işin özünde proletaryadan duyulan korkunun ifadesidir. Burjuvazinin bu korkusu salt ulusal gelişme düzeyine bağımlı olmayan ve asıl olarak tarihsel bir korkudur. Nitekim Türkiye’de işçi sınıfının henüz gelişmediği bir dönemde burjuvazi gözlerini yaşama bu korkuyla açmıştır. Hele ki bu burjuva düzenin, Ekim Devriminin ürünü bir işçi devletinin yanı başında kurulduğu hatırlanacak olursa sorunun boyutları daha da iyi anlaşılır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve tek parti iktidarı döneminde Kemalist bürokrasinin siyasal yapılanmadaki hegemon konumu, burjuvazinin sınıf diktatörlüğünden ve milli burjuvazinin gelişiminden bağımsız düşünülemez. Batı Avrupa’daki çok partili parlamenter demokrasi örneklerine kıyasla bizzat kendisi bir olağanüstü rejim ya da bürokrasinin mutlak siyasal iktidarı olarak görünen tek parti diktatörlüğü, uzun bir dönem boyunca burjuva egemenliğinin Türkiye koşullarına özgü somutlanma biçimidir. İki dünya savaşı arasındaki uluslararası koşulların da etkisiyle içe kapanan ve devlet kapitalizmi uygulamasıyla iç pazarın sömürülmesi temelinde sermaye birikimi sağlayan Kemalist tek parti iktidarı, bir yandan işçi ve emekçi kitleleri baskı altında tutarken diğer yandan Türkiye’de sanayi kapitalizmine geçişin temellerini döşemeye koyulmuştur.

Türkiye’de sivil-asker üst bürokrasi olarak belirginleşen devlet kurucu burjuvalar, devlet kapitalizmi sayesinde sanayi ve ticaretle meşgul olan doğrudan girişimci bir burjuva sınıfın oluşumunu hazırladılar. Bu nedenle Türkiye özgülünde bu ikinci kesim, Avrupa’daki örneklerden farklı olarak, yeterince beslenip semirene ve kendini güçlü hissetmeye başlayıncaya dek, başı sıkıştığında birinci kesimin kanatları altına sığınmayı, böylece korunmayı olağan davranış kuralı bildi. Kendini güçlü hissetmeye başlayıp artık kendi generaline ve bürokratına kafa tutmak istediğinde ise, yakın zamanlara dek (sonu darağacında ya da şüpheli ölümlerle biten bazı istisnalar dışında) pek de başarılı olamadı. Zira devlet kurucu ve rejim koruyucu misyonların tümünü kendi üzerinde topladığına yıllar boyunca kani olmuş asker ve sivil bürokrasiyi, son tahlilde burjuva iş âleminin hizmetkârı olduğuna ikna edebilmek hiç de kolay değildir.

Devleti sahiplenmesi sayesinde egemen sınıflar ittifakı içinde sanki bağımsız bir odak gibi yer alan bu bürokrasi için üstün konumunu yitirmemek bir hayat-memat sorunu oldu.
Bürokrasi ile kapitalist gelişme sonucunda güç kazanan burjuva iş âlemi arasındaki çekişme, zaman zaman daha yumuşak, bazı dönemlerde de keskinleşerek varlığını hissettirdi. Fakat bu, farklı sınıfsal unsurlar arasındaki bir kavga değildir. Sonuçları günümüze kadar uzanan bu kavga, burjuva sınıf içindeki, bir başka deyişle de egemen güç bloku içindeki iktidar çekişmesidir.

Türkiye’de egemen bürokrasi, devlet kapitalizmi sayesinde gelişmeye başlayan bir milli burjuvazinin öncü unsurları olarak tarih sahnesine çıktı. Uzun bir dönem boyunca karşısında ağırlıklı olarak, kırın yavaş ve sancılı biçimde çözülmesi nedeniyle bir türlü proleterleşemeyen küçük köylü kitleleri yer aldı. Burjuva düzenin kuruluş ve ilerleyiş biçimi Batı’daki örneklerden farklı olsa da, Türkiye’de de zamanla kapitalizm gelişti. Gecikmeli biçimde olsa da proletarya büyüdü ve burjuvaziyle proletarya arasındaki temel çelişki nesnel olarak olgunlaştı. Fakat burjuva düzenin kuruluşundan itibaren hükmünü icra eden özgün yön, yani bürokrasinin siyasal yaşamdaki ağırlığı kolay kolay çözülmeyen bir gerçeklik olarak günümüze dek etkisini sürdürdü.

1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresinde cereyan eden tartışmalar ve alınan kararlar, cumhuriyetin kurucu kadrosunun Batı kapitalizminin yardımıyla atılım yapabilme konusunda nasıl istekli olduğunu gözler önüne serer. Mustafa Kemal ve ekibi, yabancı sermaye düşmanı olduklarından içe kapanmayı tercih etmiş değillerdi, tersine sınai kalkınmanın sağlanması için emperyalist güçlerin Türkiye’ye sermaye akıtmalarını hevesle bekliyorlardı.

Sonuç olarak bürokrasiyi burjuva katmanından ayrı bir sınıf olarak tahayyül etmek ve kerameti kendinden menkul bir şekilde tanımlamaya çalışmak üretim ilişkilerinden ve çelişkilerden soyutlamak var olan süreci kavrayamamaktan ve Kemalist sınıfsız, imtiyazsız kitleyiz propogandasının etkisi altında kalmaktan kaynaklanmaktadır. Sınıflı toplum var oldugundan beri sınıfsız bir toplum daha henüz dünya ölçeginde görülemedi. Bu argüman biraz da 1920 lerdeki bolşevik rüzgarlarına karşı bir savunma amacını taşıyordu.

saygılarımla

not : işçi hareketleri ile ilgili bir tarihsel kronoloji sunacagım daha sonra. Keydere olan eleştirilerim ise devam edecek.

sargon
13-04-2008, 02:51
Sevgili Dilaver,

bence yukardaki alintilar tartismaya aciklik getirmiyor. Ilk iki yazi biraz Marks'in Avrupa ulkelerindeki ornekler uzerindeki tartismalari aktariyor, biraz da Turkiye'deki sureci ozetliyor. Burda da Turkiye'deki surecin Fransa ve Almanya orneklerine benzemedigini ortaya koyuyor. Dolayisiyla Avrupa'daki burjuva devrimlere ozgu tanimlarin bize uymadigini gosteriyor. Aslinda bunlar oldukca acik seylerdir, Almanya gibi gec burjuva devrimleri de bizdeki sureclere uymaz. Buraya kadar yazilanlari bir Caglar Keyder elestirisi olarak gormek mumkun degil.

Ucuncu yazi ise senle yaptigimiz burjuvazi-burokrasi iliskisine giriyor. Ama gordugum kadariyla sureci formule edemedigi icin gerekli aciklamalari yapmadan, yani gerekcelendirmeden tespitler yapiyor. Ornegin senin de altini cizdigin yerde diyor ki

Bu bürokratlar, burjuva temeller üzerinde yeni bir devletin kurulması görevini üstlendikleri ölçüde bizzat kendileri de dönüşüm geçirecek ve burjuvalaşacaklardır. Bu nedenle de TC’nin kuruluş sürecine artık yeni bir sınıfın, burjuvazinin öncü kolu olarak damgalarını basacaklardır.

Bunlar bir olcude dogru. Ozellikle 1929'dan sonra uygulanan milli ekonomi politikasi doneminde bir olcude dogrulugu var. Ancak burokrasinin burjuvalasmasi diye bir sureci ispat etmek yine de zor. Daha cok yonetim hakki elde tutulmaya calisiliyor. En guzel ornek Is Bankasi'dir. Bu banka ozellikle sanayiyi gelistirmek icin krediler saglamak uzere kuruldu ve yonetimi burokrasiye verildi. Hala da yonetimi CHP'ye aittir. Ancak bu burokrasinin burjuvalasmasi degil, burjuvaziyi guclendirmek icin yonetme ihtiyaci olarak degerlendirilebilir.

Ancak hemen sonrasinda hicbir aciklama ve ispat ihtiyaci duymadan soyle devam ediyor.

Burjuva devletin bu kurucu unsurlarını küçük-burjuva olarak ya da burjuva niteliğinden arındırılmış, kerameti kendinden menkul bir bürokratik kast biçiminde değerlendirmek gerçeklikle bağdaşmaz

Burdan anlamamiz gereken aslinda soyle birsey: Yukarda Avrupa orneklerinde aciklanmis oldugu uzere herhangi bir sinifin temsilcisi olmayan, ayri bir sinif olarak burokrasi var olamaz. Bunu Turkiye ozelinde aciklama geregi yoktur, cunku bu bir ideolojik yanlistir. Yazar bize bunu soylemek istiyor, ama her seferinde Turkiye ozeline geldiginde isler sarpa sariyor. Bize kabul ettirmek istedigi varsayim tarihsel gerceklerle bir turlu ortusmuyor.

Bu karmasik isten nasil cikilacaktir peki. Iste yazarin cozum onerisi:

Türkiye’de sivil-asker üst bürokrasi olarak belirginleşen devlet kurucu burjuvalar, devlet kapitalizmi sayesinde sanayi ve ticaretle meşgul olan doğrudan girişimci bir burjuva sınıfın oluşumunu hazırladılar. Bu nedenle Türkiye özgülünde bu ikinci kesim, Avrupa’daki örneklerden farklı olarak, yeterince beslenip semirene ve kendini güçlü hissetmeye başlayıncaya dek, başı sıkıştığında birinci kesimin kanatları altına sığınmayı, böylece korunmayı olağan davranış kuralı bildi. Kendini güçlü hissetmeye başlayıp artık kendi generaline ve bürokratına kafa tutmak istediğinde ise, yakın zamanlara dek (sonu darağacında ya da şüpheli ölümlerle biten bazı istisnalar dışında) pek de başarılı olamadı. Zira devlet kurucu ve rejim koruyucu misyonların tümünü kendi üzerinde topladığına yıllar boyunca kani olmuş asker ve sivil bürokrasiyi, son tahlilde burjuva iş âleminin hizmetkârı olduğuna ikna edebilmek hiç de kolay değildir.

Artik burokrasi burjuvazi olmustur. Siradan bir sirket yoneticisinden bile kotu durumda yasam kosullari olan burokratlar burjuva ilan ediliyor. Cunku bu kurt kapanindan baska turlu kurtulunamaz. Burjuvazinin zavalli durumu ve surekli burokrasinin himayesini istemesi, ki bence tamamen dogru bir degerlendirmedir, ortaya koyuluyor. Ama burjuvazinin arada burokrasiye diklendigi durumlarda temsilcilerini daragacina gondermek durumunda kaldigi itiraf edilerek, burokrasiye bilincsizlik suclamasi yapiliyor. Bizdeki burokrasi de ne kadar bilincsiz, adam temsilciligini yaptigi kisileri asarmi hic. Biz size o kadar gosteriyoruz, siz burjuvazinin temsilcisisiniz, ama inat ediyorsunuz. Iste yazar bu sekilde , burokrasiyi gercek pozisyonunu bilmemekle sucluyor. Halbuki sorun burokrasinin cehaletinde degil, yazar tespitleri dogru yapamiyor. Marks'in Avrupa'daki ornekler uzerinden bazi aciklamalarini bir sablon halinde Turkiye'nin ustune koyuyor. Bazi bolumler sablona sigmayinca, oralari da bicakla kesip sablona uydurmus oluyor.

Tabloyu bize aciklayamiyor aslinda. Ama yazarin itiraflari suruyor. Burokrasi burjuvazinin temsilcisidir, ayri bir sinif degildir, ama nasilsa ortada bir ittifak vardir. Ittifak olmasi icin taraflar olmasi gerekmez mi? Burokrasiyi burjuvazinin temsilcisi yapiyor, ama araya bir de donem donem sertlesen, donem donem yumusayan bir cekisme iddiasi koyuyor ki, bence bu durum iyimser degerlendirmeyle gerceklerden kopamamak, kotumser degerlendirmeyle ise durumu anlayamamak olarak ifade edilebilir.

Devleti sahiplenmesi sayesinde egemen sınıflar ittifakı içinde sanki bağımsız bir odak gibi yer alan bu bürokrasi için üstün konumunu yitirmemek bir hayat-memat sorunu oldu.
Bürokrasi ile kapitalist gelişme sonucunda güç kazanan burjuva iş âlemi arasındaki çekişme, zaman zaman daha yumuşak, bazı dönemlerde de keskinleşerek varlığını hissettirdi.

Ortada bir ittifak var, cekisme var, hatta donem donem isler daragacina kadar gidiyor, ama yazar inadini surduruyor.

Fakat bu, farklı sınıfsal unsurlar arasındaki bir kavga değildir. Sonuçları günümüze kadar uzanan bu kavga, burjuva sınıf içindeki, bir başka deyişle de egemen güç bloku içindeki iktidar çekişmesidir.

Sonuc olarak, bence sosyalistler bu konulari aciklayamiyorlar. Ellerinde bir sablon tutuyorlar. Gercekler ise bu sablona hic de uymuyor.

Ben bu konuya aciklik getirebilmek icin Marks'in dogu toplumlari icin gelistirmeye calistigi "Asya Tipi Uretim Tarzi" tartismalarinin aciklayici olabilecegini soylemistim. Ornegin Idris Kucukomer neden sol tarafindan aforoz edilmistir? Sencer Divitcioglu neden bu tartismalardan cekilmistir? Turk solu neden Dogan Avcioglu'nun pesinden gitmistir? Arastirilmasi gereken konular bunlar bence.

dilaver
23-04-2008, 16:10
Sevgili Sargon

* Bu yazını cevaplamakta biraz geciktim, dolayısıyla sen de buldugun her başlıga bürokrasinin ayrı bir sınıf oldugu tezini yazmaya başladın. *:lol:

* *Her şeyden evvel bürokrat devlet görevlisi demek ve hizmet ettigi devletin sınıfsal çıkarlarını savunuyor. Sınıflardan bagımsız bir bürokrat tiplemesi yok ve toplumsal sınıfların neler oldugu da belli. B düşüncenin kemalizmin sınıfsız ve kaynaşmış bir kitleyiz demagojisine kaynak olsun diye üretildigini savunuyorum ve senin ya da Çaglar Keyder'in görüşleri yeni şeyler degil. Bizzat Kemalist ideolojinin yaratıcıları tarafından yıllar önce savunulagelmiş ve etkileri hala devam ediyor. Bir dönem ve hala da Türkiye Devrimci hareketini de etkilemiş görüşler bunlar. Amacı sınıf mücadelesinin olmadıgını savunmak. Bak 1932 senesi Kadro Dergisinde zamanın meşhur döneklerinden ve ideolojinin kurucularından Şevket Süreyya ne diyor :

" Milli kurtuluş cidallerinin layık oldugu ehemmmiyetleriyle hesaba katmayarak, daha ziyade mütekasif bir sınıf *cidali esası üstünde yürüyen Marksizm'in, şimdi Avrupanınkinden gayri bir inkişaf seyri takip edecek gibi gözüken bu milli kurtuluş hareketlerinin seyri mevzu olunca, bir takım izah *müşkilleriyle karşılaştıgı da bir aşikardır."

* * * Nedir böyle bir sistem, var mıdır. Tarih böyle bir sistemi tanımlamıyor ve şahit de degil. Ya kapitalizm açıkça savunulacak ya da yeni bir sistem bulmak gerekecek, bulunamayınca da yaratmak gerekecek. İşte yapılmaya çalışlılan budur. Çünkü imtiyazsız ve kaynaşmış bir kitle oldugumuz vaaz edilmiştir. Sınıf mücadelesi yok sayılmış ve işçi hakları ve işçi mücadelesi gizlenmeye çalışılmıştır.

* * *Aslında bu dönem ile ilgili ilginç tespitler var :bir tanesi Menemen Olayının ortaya çıktıgı tarihte Türkiyenin ankara Büyükelçisi olan Joseph C. Grew tarafından Washington'a bir telgrafla bildiriliyor. Telgraf şöyle :

" Aynı zamanda Halk Partisi nin bir baştan bir başa yeniden örgütlenmesi başladı. Eger çıkardıgım sonuçlarda yanılmıyorsam, bu yeniden örgütlenme Halk Partisi'nin faşist ilkelere dayalı bir siyaysal egitim örgütüne dönüştürecektir ve faşizmin Türkçesi Yeni Kemalizm olacaktır." ( Joseph Grew- Çalkantılı Dönem, Kırk Yılın Diplomatik Kaydı,1904-1945, sf 880 )

* * Gene Faşist İtalya da Rossi adında biri Türkiye de yapılmaya çalışılanları Fasizm olarak nitelendiriyor. Türkiyedekiler buna dayanamıyorlar. Gene Kadro yazarlarından dönemin deneklerinden Burhan Asaf Belge Rossi ye şu şekilde cevap veriyor :

" Eger Kurtuluş İnkilabıyla fasizm arasında, kapitalizmi ve onun siyasi bir ifadesi olan demokrasiyi telakki hususunda bir benzerlik varsa, bunu bizim fasizmi taklide yeltenmemiz gibi hem inkilabımızın orijinal vasıfları aleyhine ifade edilmiş bir hüküm, hem *de zati meseleye uygun olmayan hatalı bir görüşe istinat edecegine, harp sonrasının belki de bütün milletler için müşterek zaruretine raptetmiş olsaydı hiç şüphesiz hem daha bilgili, hem de dostluga daha uygun bir mütalaada bulunmuş olurdu." ( Kadro Agustos 1932 )

* * * Cumhuriyetin gelişme dogrultusunu, toplumdaki sınıfların karşılıklı güç dengesinden ve bunlar arasındaki mücadeleden ayrı düşünmek imkansız. 1920 lerin politik hareketleri 1940 ya da 50 lerin rahatlıgına sahip degil. Sovyet rejiminin de varlıgına baglı olarak bir türlü işçi sınıfı ve enekçi yıgınların varlıgını ve özlemlerini de hesaba katmak zorundalar. Kurtuluş Savaşında yola çıkarken eşraf ve mülk sahipleri daha büyük bir istek ve rahatlıkla katılıyorlar, ancak hiç bir devrim halkı işin içine katmadan olmuyor. Dolayısıyla köylüyü de bu işin içine katmak için ilginç kanunlar çıkarılıyor. Bunlara daha sonra deginecegim.

* *1. dönem milletvekillerinin 288'i yüksek öğrenim görmüş, 94'ü orta öğrenim mezunu kişilerden oluşmaktaydı. Meslek dağılımı şu şekildeydi: 162 serbest meslek, 133 devlet memuru, 54 asker, 32 din adamı, 30 aşiret reisi, 7 teknik eleman, 16 sağlık görevlisi, 2 Reji görevlisi. Toplam 378 milletvekilinin 162'si birden fazla dil bilgisine sahipti.

* * *Görüldügü gibi neredeyse yarıya yakını serbest meslege dahil olan milletvekilleri Milli Mücadeleyi yöneten güçtü. Acaba bu serbest meslek sahipleri neyin serbestisine sahiplerdi. Bunların çogunun tüccar vb gibi kapitalist sınıf üyeleri oldugu aşikardır. Ayrıca gerek devlet görevlileri sınıfında olanların, gerekse asker kökenlilerin daha milli mücadele sırasında nasıl şirketler kurduklarını ve burjuvalaştıklarını da bir sonraki iletide açıklamaya çalışacagım.

* * *Burada meselenin özü cumhuriyetin ve milli mücadelenin burjuva sınıfsal yapısının gizlenmeye çalışılması ve ne oldugu kendinden menkul bir bürokrasi kavramının altına gizlenmeye çalışılmasıdır. Bu tez daha sonra geliştirilecek sınııfsız ve imtiyazsız kitle amacıyla da çakışır. Öyle ya sınıfsız kitle olmadıgımız göre bu sınıfların savunulması da bu sınıfların haklarının savunulması da dogru degildir. O halde Tatili Eşgal kanunu gereklidir. Olmayan bir sınıfın hakkı da olmaz. O halde işçi hakları da gereksizdir. Nitekim daha sonra derhal 141 ve 142 maddeler ithal edilecektir.


* * *saygılarımla

sargon
23-04-2008, 16:49
Dilaver bana haksizlik ediyorsun. Bak yukarda da acikladim, ama yine ayni seyi soyluyorsun. Ben ne Osmanli'nin ne Cumhuriyet Turkiyesinin "sinifsiz, kaynasmis bir kitle" oldugunu soylemiyorum ki. Dedigim sey devleti kontrol edecek bir burjuva sinifinin olmadigi. Sadece bu yokluktan dolayi degil, ayni zamanda tarihsel ozelliklerden dolayi devlet yonetimi ayri bir sinifin elinde kalmistir. Bunun adina burokrasi diyoruz. Bu sinifin bir burjuvazi gelistirmek gibi hedefi de var. Ancak bunun da kendisine bagli sekilde gelismesini istiyor. Butun debdebe bundan kaynaklaniyor. Su anda AKP liberal burjuvazinin koc basligini yapiyor. CHP ise devlet burokrasinin.

Bu soylediklerimi anlamamani da anliyorum. Cunku solcular Avrupa'daki sinif-devlet iliskilerinin Turkiye'de de bastan beri oldugu gibi mantiksiz bir iddiaya tamamen adapte olmuslardir. Marks'in ATUT tartismalarini hic okumazlar, bilmezler. Genellikle sadece adini duymuslardir. Bak wikipedi'den bunun ne olduguna dair bir paragraf aktarayim:

Ancak toplumsal gelişim aşaması özellikle Asya toplumlarında bu yoldan farlı bir seyir izlemiştir. Asya toplumlarında (Hindistan,Çin,Osmanlı imparatorluğu vs.) Avrupadakinin aksine merkezi otorite, gücünü muhafaza etmek ve yetkilerini paylaşmamak için ülke topraklarını belirli bir bireye ya da aileye mülk olarak devretmez ancak onun belirli şartlar altında ve kendisine bağlı kalacağına inanması suretiyle kullanma hakkını devrederdi, kullanma hakkına sahip olan kişi bu hakkını miras yoluylada çocuklarına devredemezdi. Böylece merkezi otorite, kullanma hakkını devreden anlaşmayı fesedip bu hakkı bir başka kişiye verebilirdi. Bu nedenle doğu toplumlarında toprak, bireyin değil, devletin mülkiyetindeydi. Bu durum devletin doğu toplumlarında Batı toplumlarına göre farklı algılanmasına neden olmuştur, Doğu toplumlarında Devlet "tanrısal bir güce" sahiptir, ve asla sarsılmaz bir yapısı vardır.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Asya_tipi_%C3%BCretim_tarz%C4%B1

edit: Osmanli'da aristokrat bir sinif olmadigi gibi burjuvazi de cok zayifti. Yonetimdeki burokratik sinif, kapitalist gelisme surecinde kendisini giderek saglama alacak kurumlar gelistirdi. Bu kurumlarin basini ordu ve yargi cekiyor. Su anda devlet burokrasinin kuskusuz en onemli kurumu ordudur. Devlet uzerindeki kontrolunu zayiflatacak herseye siddetle karsidir.

Yani benim iddiam Kemalizm'e degil, Marksizm'e daha cok uyuyor. Burokrasi'nin ayri bir sinif olarak ele alinmasi gerektigini uzun zamandan beri dusunuyordum, daha dogrusu Turkiye'nin en temel sorununun bu oldugunu dusunuyordum. Burokratik-otoriter devlet yapisinin savunuculugu tarihsel planda gericidir iddiasini ortaya attigi ve b u yuzden CHP'yi gerici ilan ettigi icin Idris Kucukomer, sol tarafindan tecrit edilmistir. Bunlari incele, bunun uzerine tartisalim demistim. Hala da israrimi surduruyorum.

dilaver
23-04-2008, 17:51
Bizim Kurtuluş Savaşı önderleri olan bürokratlara çarpıcı bir örnek olması açısından bir şirketin künyesini vermeye çalışacagım. Bu şirket 26 Temmuz 1922 tarihli Hakimiyeti Milliye gazetesinde " Merkezi Ankara olmak üzere, Anadolu İthalat ve İhracat A.Ş. adı ile yüz bin lira sermayeli ve 25 sene süreli bir şirket kurmak üzere Ali İhsan Bey ve arkadaşları tarafından iktisat vekilligine müracaat ettikleri " duyuruyor.

* * Selim İlkin'in Türkiyede Milli İthalat ve İhracat AŞ araştırmasına göre bu şirketin kurucu ortaklarından bir kısmı şöyle :

" İzmir mebusu Yunus Nadi, İzmir tüccarlarından İstanköylü Müftüzade Şükrü Kaya, Burdur Mebusu Soysallıoglu İsmail Suphi, Eskişehir tüccarlarından Bölgerzade Mehmet Kazım, Kütahya mebusu sabıkı tüccardan Nail, İzmir tüccarlarından Alaiyelizade Mahmud, Kırşehir mubusu Hoca Müfid, Diyarbekir valiyi sabıkı tüccardan Bedrettin, Zafer ticarethanesi sahibi Yusuf Ziya, tüccardan Erzurumlu Necip, Erzurum mebusu Hüseyin Avni, Bolu mebusu Tunalı Hilmi, İçel mebusu Haydar Lütfi, Ziraat ve Ticaret nazır-ı sabıkı Mustafa Şeref, İstanbul tüccarlarından İmamzade Neşet, Sivas mebusu Emir Paşa,İstanbul tüccarlarından Sadıkzade Ruşen, Ceyhan Kaymakamı Cemal, Polatlı tüccarlarından Tekelizade Mustafa, Siirt mebusu Mustafa Sabri."

* * Aslında bu şirketin kurucu kadrosunun incelenmesi Milli Mücadelenin önder kadrosunun sınıfsal analizini de veriyor ve hangi sınıf temeline oturdugunu da gösteriyor. Burjuvalaşan bürokrasiyi de bu tabloda görebilmek mümkün. Bu şirket Büyük Taarruzun zaferle neticelenmesinden , Türk süvarilerinin 9 Eylül de İzmire girmesinden ve düşman kuvvetlerinin 17 Eylülde Bandırmadan gemilerle ayrılmasından hemen sonra 19 Eylül de kuruluyor. Ama demin de degindigim gibi hazırlıkları daha önceye dayanıyor. Şirketin bu sırada sermayesi 1 milyon altıyüz bin liradır. Ancak bununla da kalmıyor. 19 Kasım 1922 tarihinde Hakimiyeti Milliyede şu ilan yer alıyor :

" Türk ün ekmegi ile büyüyüp, Türk vatanına kazandıkları paralarla kurşun atıp, Türkiyenin Türkün mahvına çalışan ve vatanımızın en zengin aksamını yaktırıp yıktırmaya ve kardeşlerimizin şehadetine vasıta olan ve kahraman ordumuzun muzaferiyetini müteakkip endişeye düşürerek vatanımızdan çekilip gitmekte olan Rum ve Ermenilerin tabiyet degiştirerek dört ay sonra daha daha dehşetli hırs ve intikamla memleketimize gelmesini arzu etmeyenler; gidenlerden kalan iş ve evlerini kendi esnaflarımız kendi ellerine teslim etmek gayesiyle tessüsü eden Türkiye Milli İthalat ve İhracat A.Ş. den hisse almak için İstasyon Caddesindeki İdarehanemize müracaat etsinler. "

* * * 12 Aralık 1922 tarihli Hakimiyeti Milliye de ise şu ilan var :

Görev namına hayatını ortaya koyan subay ve askerin bu görevi yapmaktan başka bir endişesi yoktur. Fakat öte yandan hayatın öyle hadiseleri, safhaları vardır ki kıymetli vücutlarının ifa ettikleri vazifelere at başı beraber gider. Subay hayatı ne kadar hor görürse görsün bilmelidir ki onun bir ailesi, bir validesi, bir ihtiyar pederi, bir veya bir çok evladı vardır. Vatanın iç,nden, milletin özünden dogan şirketler, subaylarımız için en meşru ve en güvenli gelir kaynagıdır."

8 Ocak 1923 tarihinde ise Londrada yayınlanan Morning Post şöyle bir haber geçiyor :

" Anadoludaki Yunan yenilgisinden sonra Türklerin duygularında bir degişme oldugu ve yabancıları ülkeden defetmek için her türlü çareye başvurdukları görülmektedir. Yabancı şirketlerin Türkiyeden tedricen çekilmesini saglamak maksadıyla bir Türk Ticaret Birliginin kurulmak üzere olduguna inanmak için her ürlü sebep mevcuttur. Bu bütün ülke çapında ticaret banka ve sigortacılıgın tüm kollarında çalışmayı amaçlayan bir tasarıdır. Kısaca buna savaş döneminde hükümetin destegi ile gelişen ve ülkenin ticaretini elinde bulunduran Türk-Yahudi işbirliginin yeniden örgütlenmesi olarak bakılabilir. Türklerin yeni gümrük koyarak yabancı ticaretini ortadan kaldırmaya çalışmaları endişe yaratmaktadır. Bu hedefe ulaşılacak olursa, Türkiye Pazarları fiyatları sözü geçen birlik tarafından denetlenen kalitesiz yerli üretim ile dolup taşacaktır. "

* * *Bu arada 15 Haziran 1924 tarihinde gene Hakimiyeti Milliye de özetlenen şirketin genel kurul raporuna göre :

" Şirketimiz halen her ürlü ithalat ve ihracat işleri ile ugraştıgı gibi Adanadaki un, bazı pamuk çırçır fabrikaları, Zonguldaktaki maden ocaklarını tedrici bir gelişime tabi tutarak tamamen çalışır bir vaziyete getirdigi gibi, aynı zamanda inşaat ve imar işlerine özel bir önem vererek, Ankaradaki Harbiyeye ait top ve fişek fabrikalarının tamamlanması ile ilgili inşaatla ugraşmakta ve ayrıca Ankara-Sivas hattının önemli inşaatlarından olan Ankara-İstanbul binasıyla yol güzergahının düzeltilip genişletilmesi, İstanbul Belediye Mezbahasının soguk hava mahzenleri inşaasını deruhte etmiştir."

* * *Şirketin pek çok işler yaptıgı belli oluyor. Ancak şirket hissedarlarının ve yöneticilerinin tamamının tüccardan, mebuslardan ve tüccar-mebuslardan oluştugunu bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Bu imtiyazsız ve kaynaşmış millet içerisinde her ne hikmetse hep köşe başlarını tutanlar tüccar tayfası oluyor. Ve ilginç olanlar da bu eylemlerini hep bir sınıfa mensup olmayan kerameti kendinden menkul bürokratlar ile el ele kol kola gerçekleştiriyorlar.

* * *Şirketin serüveni bununla birmiyor. 28 Şubat 1926 tarihinde zarar şöyle açıklanıyor :

"Şirket idaresizlik, karışıklık ve ilgisizlik yüzünden sermayesinin en büyük bir kısmını kaybetmiş ve şirketi içten kendi memur ve müstahdemlerinin kötü idaresi, dıştan ihmal ve kötü idareden istifade edenler emmiş ve kemirmişlerdir. Muhasebe raporlarında görülen durum, şirketin zararaına, zarara sebep olanların karınadır. " *

* * *Görüldügü gibi hortumculugun epey eski bir tarihi var bizde. Elbette hortumculuk ile devletin şirket kurtarmaları baş başa gidiyor. Her ne hikmetse bizim bürokrat önderlerimiz hep hortumcuların yanında ve onların hortumladıklarını tamir etmekle ugraşıyorlar. Hakimiyeti Milliye yi okumaya devam ediyoruz :

" Bu durumu gören hükümet, şirketi iflas uçurumuna düşerken yakalamış ve itimat ettigi zevatın idare meclisine iştirak etmeleri hususunun da onaylarını almış ve kendilerini seçtirmeyi temin ve ayrıca büyük bir meblag ile şirketin hissedarı olmuştur."

* * *Hükümet Maliye Bakanlıgı kanalı ve 90 bin lira sermaye ile şirkete ortak oluyor. Şirketin idaresi hükümetin itimat ettigi zevat ile donatılıyor. Bu zevat ise şöyle :

" Afyonkarahisar mebusu Ali Çetinkaya, Gaziantep mebusu ve İş bankası İdare Meclisi azası Kılıç Ali, Gümüşhane mebusu ve Osmanlı *Bankası İdare Meclisi azası Hasan Fehmi, Sivas mebusu ve İş Bankası İdare Meclisi azası Rasim, Bozok mebusu ve İş Bankası İdare Meclisi azası Salih, Ankara mebusu ve tüccardan Hilmi, Kütahya mebusu ve tüccardan Cevdet, Sabık İzmit mebus Ziya, Ankara da tüccardan Nafiz, "

* * Bu tüccarların da şirket içerisinde yer alması tesadüf mü acaba. Sonuçta İstiklal Mahkemesi Başkanı Ali Çetinkaya şirket başkanı, gene İstiklal Mahkemesi üyesi Kılıç Ali ise Başkanvekilligine getiriliyorlar. Bir süre sonra şirket gene zarar ediyor ama bu kez şirket kayıtlarında zarar zarar ettirenlerin karınadır diye yazmıyor.

* * Bir kaynak bu dönemi şöyle degerlendiriyor :

" Mamafih kemalistler, gericilerin siyasal muhalefetini kırmakla birlikte, kompradorlara ciddi ekonomik bagımlılık içerisinde kaldılar. Ulusal savaş bitince Anadolu tüccarı ilk önce dış ticareti ögrenmeye çalıştı. Halbuki dış ticaret işlerinde İstanbul burjuvazisi çok güçlü idi. Batı ile eski baglantıları, ticaret tecrübesi ve birikmiş sermayesi vardı. Yapılanların hepsi, kompradorları atan ve dış dünya ile ilişkilerinde onun yerini alan Anadolu burjuvazisinin sosyal ilişkilerinde onlarla uyuşmasına ve politik olarak yakınlaşmasına yaradı. ( A.F.Miller )

* * * Peki tüm bu süreç içerisinde Milli Mücadele döneminde işçi ve köylülere karşı olan tavır ne idi ve onlar mücadele içerisinde nasıl yer aldılar. Daha sonra da bunu irdelemeye çalışacagım.


* saygılarımla

not : Milli mücadelenin temel kaynagı olan kuvva örgütlerinin sınıfsal yapıları ile ilgili bir şeyler okumuştum. Bulabilirsem gene buraya asmaya çalışacagım.

dilaver
23-04-2008, 22:26
sevgili Sargon

* * elbette sen böyle bir şey savunmuyorsun, tam tersine yaşamın sınıflar mücadelesi ile şekillenmiş. Ama bugün durdugun nokta ( istemeden durdugun ) *yeni bir bakış açısı degil. Bunu bu kadrocular da savundıu ve Yön dergisi ile de Türkiye devrimci hareketine girdi bu anlayış.

* * Türkite devrimci hareketi her zaman Kemalizmin etkisinde kaldı ve devrimcilik sol kemalizm olarak şekillendi şimdi daha da fazla bir biçimde böyle. Hele şimdi daha da fazla öyle. Şimdi insanlar sosyalistim diye Mustafa Kemal ismi ile öne çıkıyorlar ve de Nazımı Mustafa Suphileri unutuyorlar ya da uygun bir kılıf buluyorlar.

* * *Tarihin ezilenler tarafından yazıldıgı günler de gelecek ve o zaman tarih zindanlarda olanların bakış açısından şimdiki resmi ideolojiye ters olarak, gerçekleriyle yazılacak. Bizim görevimiz sadece ve sadece buna dikkati çekmek.


* * *saygılarımla

sargon
23-04-2008, 23:02
sevgili dilaver,

kesinlikle birbirimizi anlamiyoruz. Neden ayni dili tutturamadik bir turlu, anlayamiyorum. Yukarda burokrasinin nasil burjuvazi yaratmaya calistigini anlatmissin. Ki bu konuya ben de baska bir baslikta girmeyi planliyorum. Ermeni ve Rum burjuvazisi ulkeden atildiktan sonra ortada sadece Yahudi burjuvazisi kaliyor. Bu da, ancak 1930'lardan sonra tasfiye ediliyor. Ulkeden surulen burjuvazibib yerine musluman burjuvazi olsuturulmaya calisiliyor. Burokrasi icinden isimler de bu is icin kullaniliyor. Ama bunlar devletin burjuvazinin kontrolunde olsuturuldugunu gostermiyor. Tam da benim dedigim seyi gosteriyor. Osmanli burokrasisi, Ermeni ve Rum burjuvazisini resmen bogdu. Sonra da kendi burjuvazisini yaratmaya calisti. Cumhuriyet de Osmanli burokrasisinin bir urunu, burokrasinin kontrolu aynen devam etti. Ortada bir burjuva devrimi yoktur. Burjuvazi yok ki, devrim yapsin. Tamami burokrasinin yaptiklari. Cumhuriyet doneminde kurulan sirketlerin ornegi Ittihat Terakki doneminde de var. Daha Ermeni surgunleri surerken, o telas icinde sirket kuruyor adamlar. Bunlari anlatacagim ilerde.

Benim iddia ettigim bu Asya Tipi Uretim Tarzi'nin olusturdugu burokratik-otoriter devlet yapisinin Cumhuriyet doneminde de evrimleserek surdugu. Ayni surec bir burjuvazi yaratma sureci. Bu dusunce tarzi Kadro-Yon cizgisinin tam karsitidir. O donemin en ciddi tartismasi ATUT ile Kemalist devrimin tamamlanmasi taraftarlari arasinda oluyor. Dogan Avcioglu sirf bu ATUT tartismasi yuzunden ciltler dolusu kitap yaziyor. Sencer Divitvioglu ve *Idris Kucukomer gibi kisilerdi hedefi. *Olayin ozunu kaciriyorsun. Olay Kemalizmin burjuvazinin acik destekcisi olmasi falan degil ki. Bu benim acimdan gayet acik. M.Kemal acik bir sekilde kapitalizmi istiyor ve burjuvazi yaratmak cumhuriyetin ana amacidir. Turk solunun Kemalizmin etkisinde kaldigini soyluyorsun, bu dogru, ama tam da bu etkiyi yaratan bakis acisini kullaniyorsun.

Nasil birbirimizi anlamaya baslayacagiz bilmiyorum ki. Benim onerdigim sey acikti. Marks Asya Tipi Uretim Tarzi derken neyi anlatmaya calisiyordu? Eger tespiti dogruysa, ki bence dogru, Osmanli'da nasil bir uretim bicimi vardi? Bu, Cumhuriyete nasil evrildi? Bu sorular uzerinde durabilirsek belki birbirimizi anlamamiz mumkun olur.

dilaver
08-06-2008, 02:47
Milli mücadelenin sınıfsal tahlilini yaparken ya da yapmaya çalışırken olgulardan da kaçmamak ve onlara göz atmak gerekiyor.

İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti, Mondros Mütarekesi'nin (30 Ekim 1918) imzalanmasından sonra, Anadolu'da kurulan ilk direniş örgütü. Kasım 1918'de İzmir'in önde gelen tüccarları Moralızade Halit ve Nail Beyler ile arkadaşlarınca kuruldu. Kurucuları şunlar :
“Tüccardan mektubî-i esbak Ahmet Burhaneddin Bey, Doktor Hacı Hasanzade Edhem Bey, Alemdarzade Edhem Bey, muharrirîn-i Osmaniye’den Hasan Vasfı Bey, mütekaid binbaşı Hüseyin Lütfı Bey, Moralızade Halit Bey, Tokadızade Sekip Bey, Erkân-ı Harbiye miralaylığından müteakid Selahattin Bey, tüccardan Arif Bey, Erkân-ı Harbiye binbaşılığından mütekaid Abdurrahman Sami Bey, tüccardan Osman Nuri Bey, Selimzade Mehmet Bey, Naci Bey, Sahlebcizade Hacı Midhat Bey, mevlevi şeyhi Nuri Efendi hazretleri, Moralızade Nail Bey”.
İzmirin işgalinden sonra Cemiyet İstanbula taşınır ve yönetim 5 kişiye indirilir. Şöyle :
Madde 3) Kongre, Heyet-i idare-i cedideyi Cami Bey (Kâtibi Umumi), Moralı-zade Halid Bey (Veznedar). Tüccardan Aydınlı Nazmi Bey ve Halide Edip Hanımefendi ve Ragıp Nurettin Beylerden mürekkep olarak intihap edildi.

Şimdi milli mücadelenin ilk direniş örgütünü kuranlar tüccar yani burjuva. Geçelim Güneye :

Anadolu’nun güneyinde 1918 yılının Aralık ayı sonunda büyük toprak ağalarının organize ettiği Kilikyalılar Cemiyeti kuruldu. Bu cemiyet sultanlık yönetiminin kontrolü altında faaliyet gösteriyordu. Çok dar sınıfsal kapsamı olan feodal beylerin oluşturduğu bir örgüttü...1919 yılı ortalarında Kilikya’da İngilizlerle Fransızların değişimine ilişkin (ileride yapılacak) haber öğrenildiğinde Kilikyalılar Cemiyeti’nin temelinde Adana Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti organize edildi ve kısa bir süre sonra bu cemiyet Güney Anadolu’da işgalcilere karşı yapılan savaşın yönetici merkezini oluşturdu. Bu cemiyetin himayesine küçük ve orta burjuvazinin temsilcileri girdi, fakat yönetim vatansever subayların ve aydınların eline geçti. Adana Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin etkinliği özellikle 1919 yılı Aralığında Kilikya’da İngiliz işgal askerlerinin Fransızlarla değişiminden sonra ortaya çıktı. (Şamsutdinov, Türk Kurtuluş Savaşı. 1918-İ923, aktaran Prof. Dr. İzzet Öztoprak Atatürk Araştırma Merkezi

Millî müfrezelerin kuruluşunda Anadolu kasabalarındaki sözü dinlenen ve sayılan eşrafın rolü de büyük olmuştur. Onların direktifleri ve mektupları ile pekçok yerde kuvâ-yı millîye teşkilâtlarının kurulması mümkün olabilmiştir. Eskişehir eşrafından Osman Bey’in şehirden birkaç kilometre uzaktaki çiftliği, yeni gelen kuvâ-yı millîyecilerin bir “talimhanesi” olmuştu. Eskiden kurulan kuvâ-yı millîye heyetleri ve müdafaa-i Hukuk cemiyetleri millî müfrezelerin her türlü gereksinimlerini de sağlamaktaydılar. Kuvâ-yı millîyenin silâh gereksinimi ise askerî birliklerce sağlanırdı. Bir ara, Ordu, kuvâ-yı millîyeye zaman zaman hem yemek, hem de giyim yönünden yarar sağladı (Prof. Dr. Yücel Özkaya) Atatürk araştırma merkezi

Bu amaçla kurulan silahlı direniş gruplarına genellikle "Kuva-yı Milliye", sivil cemiyetlere ise "Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri" adı verilmiştir. Dağınık olarak örgütlenen Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri Eylül 1919'da toplanan Sivas Kongresi'nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (ARMHC) çatısı altında birleştirilmiş, 23 Nisan 1920'de toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi ARMHC temsilcilerinden oluşmuştur.

Şimdi görüldügü gibi milli mücadelenin önderligi Kuvvayı milliye ve MÜDAFAİ Hukuk Cemiyetlerince yürütülüyor ve bunlar önce birleşiyor sonra da Millet meclisine dönüşüyorlar.

Erzurum Kongresi'ne katılanlar, 17 çiftçi ve tüccar, 5 emekli subay, 4 emekli memur, 5 öğretmen, 4 gazeteci, 5 hukukçu, 2 mühendis, 1 doktor, 6 din adamı, 3 eski milletvekili, 1 general ve 1 eski bakan olmak üzere 54 delegeden oluşmuştu. Çiftçi ve tüccarlar dışındaki bold olarak işaretledigim kesimlerin de burjuva kökenli oldugunu düşünüyorum. Şimdi ilk meclisin sınıfsal yapısına bakalım.

1. dönem milletvekillerinin 288'i yüksek öğrenim görmüş, 94'ü orta öğrenim mezunu kişilerden oluşmaktaydı. Meslek dağılımı şu şekildeydi: 162 serbest meslek, 133 devlet memuru, 54 asker, 32 din adamı, 30 aşiret reisi, 7 teknik eleman, 16 sağlık görevlisi, 2 Reji görevlisi. Toplam 378 milletvekilinin 162'si birden fazla dil bilgisine sahipti.

Devlet görevlileri ile ilgili olarak Marks'ın hayaleti başlıgında yaptıgım alıntıyı buraya da iliştiriyorum ki devlet görevlilerinin niteligi biraz açıga çıksın :

Osmanlı'nın başından itibaren, okullarda büyük bilgin olarak okutulanların çogu da dahil, defterdar ve büyük bürokratların büyük bir bölümü tüccar. Üstelik de uluslararası ticaretle ugraşan büyük tüccarlar. Başta dil ve cografyayı iyi bilmeleri de buradan geliyor.

Şimdi tüm bu tablo karşısında Milli Mücadelenin bir bürokrat önderligi altında bir mücadele oldugundan bahsedebilmek mümkün mü.

Devletin kurucusu olan Milli Mecliste bu kadar, tüccar, toprak agası, eşraf vs ne aramaktadır. Kaldı ki ilk mücadele örgütünü kuranlarda tüccarlardır.

Milli Mücadele baştan sona burjuva önderliginde gelişen ve yürütülen bir mücadeledir. Daha sonra yanılsama amacıyla bir resmi ideoloji yaratılması ve tek adam tarihinin yazılması bu gerçegi, sınıf gerçegini saklamak için yapılmış bir yanılsamadır. Yukarıdan aşşagı devrimlerde kurucu bir ideoloji yaratmanın tek yolu tarihi farklı ve sınıf gerçeklerinden uzakta kalarak yazmakla mümkün olur.

Milli Mücadelenin sınıfsal oluşumuna deginiken aslında işçi ve köylülere karşı 1923 öncesi takınılan tavır ile Cumhuriyetten sonra takınılan tavırlar arasındaki ayrımı iyi irdelemek gerekir. Baltalık kanunlarını, iş kanunlarını ve tasarılarını ve 1925 Tatili Eşgal kanunlarını bilmek önemlidir. Bu konulara da bundan sonra deginmeye çalışacagım.

saygılarımla