PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Halil Cibran'dan Alıntılar


meaculpa
04-11-2008, 05:23
Bu başlık altında ustanın yazılarından, şiirlerinden derleyeceğim çalışmaları aktarmak istiyorum. Zaman zaman bir cümle, zaman zaman uzun satırlar ama istiyorum ki bizlerden de birşeyler bu başlığa katılsınlar...

Ancak büyük bir acı veya büyük bir sevinç
senin gerçeğini açığa çıkarabilir.
İşte böyle bir anda
ya güneş altında çıplak danset,
ya da çarmıhını taşı.

Şafağa ancak
gecenin yolunu izleyerek ulaşılabilir.

Gariptir ki,
kimi zevklerin tutkusudur,
acılarımızın bir kısmını oluşturan.

Bana kulak ver ki,
sana ses verebileyim.

Karşindakinin gerçeği
sana açıkladıklarında değil,
açıklayamadıklarındadır.
Bu yüzden onu anlamak istiyorsan,
söylediklerine değil,
söylemediklerine kulak ver.

Yalnızlığım, insanlar geveze hatalarımı övüp,
sessiz erdemlerimi eleştirmeye
başladığında doğdu.

Söylediklerimin yarısı beş para etmez;
ama ola ki diğer yarısı sana ulaşabilir
diye konuşuyorum.

Yaşam kalbini okuyacak
bir şarkıcı bulamazsa,
aklını konusacak
bir filozof yaratır.

Yürüyenlerle birlikte yürümeyi yeğlerim,
durup yürüyenlerin geçişini seyretmek değil.

Hayır, boşuna yaşamadık biz!
Kemiklerimizden kuleler yapmadılar mı?

Bilmen gerekenlerin sonuna ulaştığında,
duyumsaman gerekenlerin başında olacaksın.

Halil CİBRAN

Arzular + Korkular = Mantık

Bu basit gibi duran toplama işlemi gibi hayat bence. Savruluyoruz arzularımızın tetiklediği rotalara, yada geri çekiliyoruz korkularımızın, kılıçlarımızı kınına soktuğu savaş arenalarında...

Savruluyoruz çünkü mutlu oldugumuz anlar aslında tamda bu savruluşların bize mesken kıldığı duygu dünyalarının içinde saklı. İnsan denilen mutluluk arayışında. Mutlu olmak herkesin hakkı tabi ki fakat her arzu bizi ne kadar insan kılmakta ?

Güçlü arzular vardır bazen, yaşamı rizikolarla çeviren. Gerçeklik o risklerin kucagında gibidir. Çok gerçektir arzusu uğruna ölümler deviren. Yada bize gerçek gelebilmesi için bir arzuda biz oluşturmuşuzdur ortadaki bu risklerden. Önü alınmaz bazen esen rüzgarın. Bu kez arzular hırslarla hasbihal eder olurlar. Bir anda hırsa dönüşüverir mutluluk peşine düşen o mülayım insancık. Nezaketi, saplantılı duygularla boğuşur. Çünkü kimi zevklerin, tutkusudur acılarımızın birkacını oluşturan.

Takatsiz kalır içerdeki ışığın feri. O zaman bir duygu beliriverir belki... İnsanlığın en kadim hislerinden. Korkudur onun adı. Kimisi, salt bu duygunun adından korkar kendine hiç itiraf edemesede. Ve ne yanılgıdır ki asıl korkuyu büyütür bedeninde. Korkunun bazen ne gerekli bir kavram olduğu unutulmaya çalışılır yada öyle gösterilmeye. Oysa korku bazen önü alınmayacak arzuların hızını kesen rüzgar olur hiç beklemediği bir yerde. Yaşamak için korkuyuda tanımak, anlamak ve de gerektiği zaman nefesiyle solunmak gerekir.

İnsan kendini tanıma yolunda bir maratoncudur aslında. Maraton başlar ve koşarız ilk hevesle bu yolda. Hedefe vasıl olmak cezbettirir insanı ve de unutturur bu yolun çok çok uzayacağını. Maraton başlamıştır artık, geri dönüşü yoktur bu yolun, kimi zaman dinlenmek için bir yol kenarı, kimi zaman ağır adımlar... Bunlar düşündürmemelidir o yolda zamanın heba olduğunu. Tutunabilmek için güçlenmek gerekir. Fakat mıh gibi aklımızda tutmamız gereken şey; ölüme dek o yolda hep yürümemiz gerektiğidir. Kemiklerimizden kuleler yapılsada !

Arzular bizim mutlu olabilecegimiz yanlarımız. Korkular bizim mutlulugumuz temkinle kurup-kollayacagımız yanlarımız. Ve biz bu iki özel kavramı dengede tuttugumuz müddetçe mantık dediğimiz bir hazineye kavuşabilecegiz.

Üstad şöyle diyor aslında; İnsanda var olan saklılık ya çok acı cektiğinde yada çok mutlu oldugunda çıkar ortaya. Çünkü onlar gerçek tepkilerdir. Sakınmaz insan kendinden mutluluğu yada saklayamaz bir kendinin bildiği içinden, korkuyu...Her iki halde bizimdir. Bizden öte değildir. Acı ile sembolleştirilen karanlık yada gece, bir ışıkla aydınlanabilecekse önce gece tanımlanabilmelidir. Ancak şafağın söküyor olduğunu kavrayabilmek mümkün olabilir.

İnsanları anlamak çoğu yerde kelimelerin işi değildir. Onlar hülyalı dünyaların esntrumanları olabilir. Kulağa hoş gelen tınılar yada bazen tiz bir ses diye tanımladıgımız baştan şartlanmışlıklar. İnsan aklı bazen oyun oynamak ister ve işte o zaman anlamak istediklerimizin söylediklerinden çok söylemediklerine gönül verilmelidir. Bir izci olabilmek. Emek verip iz sürebilmek, hal dinlemek belki yada sadece bakabilmek. Hiç bakmaya niyetlenmediğimiz yalın gözlerle bakabilmek. Kalıplarımızdan arınmayı cesaret bilip, sınır koymadan ta içre sızabilmek. Belki o zaman söylenenlerin beş kuruşluk kısmı atılıverir. İçten duyumsayacagımız bir lisan ile ömürler zenginleşir.

Bilmek ile duyumsamak... Bildiğinin ne olduğunu içcelleştirip anlamlar katmak. Önce bilmek istemekle başlamak ve meraklarının sana klavuz olduğu bir dünyada artık neler bilebildim demek için aklın ile kalbin arasında bir köprü kurmak. Ve ne için yaşadığını bilip de boşuna yaşamamak.

Devamı gelecek...

meaculpa
04-11-2008, 05:35
Kuru kuru bilgilerle bir usta tanıtılmaz... Bu inandığım esasla, ilk iletimi siz arkadaşlarımın içlerine dalabilmek için onun kaleminden bir seçimimle yazmayı tercih ettim. Şimdi usta hakkında biraz bilgi vermek eminim bu güzel satırlar "kimin" , yada "Halil Cibran evet" diyecek olan herkesin arzusuna daha yatkın olacaktır.


http://img113.imageshack.us/img113/476/2893730854346a4077f0mey1.jpg (http://imageshack.us)


Halil Cibran Lübnan asıllı ressam, şair ve filozof.

Doğumu: 6 Ocak 1883 Lübnan / Ölümü: 10 Nisan 1931 ABD

(Kahlil Gibran ve Khalil Gibran olarakta bilinir)



1883 yılında Lübnan'da doğdu. 1931 yılında, uzun süredir yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak yalnızlık ve yoksulluk içinde öldü. Arzusu üzerine, doğduğu yer olan Bsharri köyüne gömüldü.



Arapça konuşan ve onun yazılarını bu dilde takip eden milyonlarca insan Cibran'ı çağının dahisi olarak kabul ederler. Eserleri ve düşünceleri dünya üzerinde geniş yankı uyandırdı. Şiirleri yirmiden fazla dile çevrilmiş olan Cibran aynı zamanda başarılı bir ressam idi. Resimlerinin bazıları günümüzde dünyanın birçok şehrinde sergilenmektedir. Yaşamının yaklaşık son yirmi yılını ABD'de geçiren yazar, ölümüne kadar kaldığı bu ülkede eserlerini İngilizce yazmıştır.


Ünlü kitabı "Ermiş-The Prophet" ABD'de ellinin üzerinde baskı yapmıştır. Gençliğe yol gösterici olma özelliğini halen sürdürmektedir. Bir Yakın Doğu'lu şairin Batı dünyasında bu denli etkili olabilmesi şaşırtıcı görülebilir. Ancak işlediği temaların evrenselliği ve İngiliz dilini kullanmaktaki ustalığı, üzerinde toplanan ilginin sürekliliğini haklı çıkarmaktadır.



Ermiş'i en büyük başarısı olarak gören Cibran şöyle demişti:

"Lübnan'da bu kitabı yazmayı ilk kez tasarladığımdan beri, bir tek günüm bile Ermiş'siz geçmedi. Kitap benim bir parçam haline gelmiş gibiydi. Metni yayımcıma teslim etmeden önce tam dört yıl elimde tuttum. Çünkü emin olmak istedim, içindeki her sözcüğün kendimden verebileceğim en iyi sözcük olduğundan emin olmak istedim."


60'lı ve 70'li yıllarda Batı Avrupa ve ABD gençliği arasında en yaygın okunan ve tartışılan yazarlardan biridir Halil Cibran ve günümüzde de güncelliğini korumakta, bir çok genç yazar ve şairin yapıtlarına esin kaynağı olmaktadır. En ünlü kitabı olan Ermiş, 68 kuşağı gençliğinin el kitabı haline gelmiş ve ilham vermiştir.


Cibran tüm yapıtlarında kutsal kitaplarındakini andırır bir dil kullanmıştır. Yazılarında Doğu ile Batı felsefelerin güçlü bir sentezini sezmemek olanaksızdır. Bunda, kuşkusuz doğduğu ve yaşadığı toprakların, uygarlığın beşiği ve üç büyük dinin yeşerip yaygınlaştığı yerler oluşunun etkisi büyüktür.


Rodin, Cibran'ı "20.yüzyılın Blake'i" olarak nitelemektedir. Gerçekten ruhban sınıfını acımasızca eleştirmesi bakımından, on dokuzuncu yüzyıl şairi Blake ile benzerlik gösterir. Tüm yaşamı boyunca ruhban sınıfına karşı çıkmış olan Cibran, Hristyan olmasına karşın insanlığı bir bütün olarak düşünmüştür.


Yaşadığı dönemde ve günümüzde, felsefesi ve siyasi görüşleriyle derin izler bırakan Halil Cibran, kuşkusuz çağımızın yetiştirdiği en önemli düşünür ve şairlerden biridir.

kandahar
04-11-2008, 08:46
Ben Cibran'ı pek sevmedim. Abartıldığı kadar değerli olduğuna da inanmıyorum. Tabii biz sonuçta Doğuluyuz, tasavvufa da yabancı değiliz. Böyle olunca herhalde pek beğenmememiz normal. Çünkü gördüğüm kadarıyla Cibran'ın yaptığı tasavvuf ve Doğu hikayelerini Batılılar'ın seviyesine indirip onların anlayabileceği hale getirmek. Demek adamlar bir de Mevlana'yı hakkıyla okusalar tapacaklar.:)

-InVi-
08-11-2008, 03:42
Degerli Kandahar,
bati icin dogu halk kültürü hep bir tatli merak konusu olmustur, gibran ise bu meraki gidermek icin duygularini besleyen tüm degerleri sahiplenip bunu senin de söyledigin gibi onlara kendi dillerinde makul bir sekilde anlatmistir, bazen resimlendirerek bazen yazili olarak, kullandigi dil naif ve bir o kadar insani bir dil, hizla sanayilesen bati toplumlari, gibranin satirlarinda kendi özündeki derin insani özlemleri okumustur. hizli sanayilesme, ve bununle birlikte gelen azginca bir tüketim kültürü , genel refahi artirmak ile birlitke insanlarin duygu yönünü tatmin edememistir / etmemistir / etmeyi gerekli görmemistir....
iste böyleleri icin gibran bugün dahi güncelligini korumakta oldugu icin, o insanlarin duygulari icin bir "liman" sunmayi basarmistir....ve onlarin özlemlerine hitap eder.....

gibran'nin önemi belki geldigi topraklardir, lübnanli maroni hristiyan bir aile kültürü olan gibran, yasadigi toplumun diger din kültürlerinin insani yönlerini sahiplenerek, kendi yazilarinda bunu güzel harmanlayabilmstir, belki gibran demek bugün özlenen "eski" lübnan demek........

sevgili meaculpayi bu basligi actigi icin tesekür eder ve devamini elinden geldigi kadar getirmesine sevinirim.

buyurun sirtini onu besleyen dogu'ya cevrip batiya bakan gibran cocuklar hakkinda ne yazmis....okuyalim.....

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz,ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez,dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız,çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu,sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu,uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

Khalil Gibran

AKHENATON
08-11-2008, 17:11
ah invi şu arapları takip ettiğin kadar birazda Mete Han okusan titreyip kendine geleceksinde, biz görmeyiz heralde.:D

meaculpa
08-11-2008, 23:57
Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz,ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez,dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız,çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu,sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu,uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.


Kusmuklu bir dünya düşündünüz mü siz hiç? Yada böyle bir dünyanın özlemi çekilebilirmi? Hayır, hemen bulandırmayın o nadide midelerinizi. Milyarlarca insan; binlerce yıl, belki de bir çok defa böyle bir dünyanın hayalini kurdu ve hala kuruyor.

Kimi bilinçsizlikleri, kimi hırsları, kimi mutluluk formülleri, kimi ise yolunda gitmeyen her şeye bir kurban seçebilmek için parçaladılar bu hayalleri. Acaba kendi hırs ve arzularından arınıp da; yepyeni bir yaşamın yanı başımızda bizimle soluklanıp, bambaşka bir alem yaratmasını acısı tatlısıyla hazmedebilmek için kaç insan bir bebek dünyaya getirmeyi hayal etti?

Kusmuklu bir dünya istiyorum. Ufacık tefecik elbiselere bürünmüş bir melek.
Kokusu ile binlerce zulmün, binlerce kötülüğün kokuşmuşluğunu dindirebilecek taze bir nefes
Küçücük elleri ve ayaklarıyla bana cesaretin kocaman cüsselerin içinde olmadığını ispat edebilecek
Dokunduğum zaman sadece benden olduğu için değil, koca bir evrenin her zerresinden süzülüp gelmiş olduğu için beni onurlandırabilecek
Sıcaklığını hissederken içimdeki buzulları eritmeye muktedir olabilecek
Başlangıcını, gerçeklik olan ölümle sonlandırıncaya kadar bana hayatı her daim yeni yeniden sorgulatabilecek
Benden çok başka bir varlığın benimle bu kadar yakın bir bağ ile yaşarken, aslında bana değil sadece kendine ait olduğunu tecrübe ettirecek bir yaşam tohumu istiyorum.

Sahiplenmek kavramını en şiddetli bir biçimde dayattığımız varlıklar, ne yazık ki hırslarımızı ve arızalı ruhlarımızın sancılarını dindirebilmek için mahvettiğimiz çocuklarımız. Onları dünyaya getirmekde ki aracılığımızı birer hükümranlığa döndürüp de, kendimize yamalı dünyalar kurmak da niye! Onları koruduğumuzu iddia edip demir parmaklıklarla çevrili yaşamlarımızda esir etmek de niye.

Kusmuklu bir evre ile başlayan yeni bir dünyanın özgür olması gereken köleleri. Anne ve babaların onları korumasızlar diye boğmaktan geri durmadıkları yaşamın yitik bedenleri. Tutunmak isteyen acemi dünyalar. Tutabilmeliyiz onları. Ellerimizin arasından kayıp gitmelerine izin vermeden ve çok sıktığımız için boğulmalarına sebep olmadan tutabilmeliyiz onları.

Yaşamın en kadim ahengi; sevgi. Varlıksallığın uyumunu her defasında bizlere ışıklar saçarak hissettiren sevgi. Biz onları karşılıksız ve arzularımız-hırslarımızdan arınmış olarak sevebilmeyi öğrenebildik mi? Onlara birer dünya kurabilmeleri için destekleyebildik mi özgüvenlerini. Büyütüp boy, başa çıkarmayla kimler bizi onların üzerinde kıldı efendi? Onların düşüncelerini önemsizleştirip, bizimkilerinin doğru kodlar olduğunu dayatmamızın da sebebi ne sahi?


Onlar yaşamın geleceği. Bizim gören gözlerimizin, duyan kulaklarımızın, “her şeyin en doğrusunu ben bilirim” diyen aklımızın ve ömür yolunda yürümeye hevesli ayaklarımızın olmadığı bir dünyada onların bedenleri ve düşünceleri konuşacak. Ölümsüz olduğumuza biri bizi ikna mı etti acaba? Ölüm bu kadar yakınımızda kökler salıyorken, yaşamın ebedi çizgilerle süslendiğini haykıran hangi riya? Asırlardır dikilen kemik kulelerinde bizler yokuz diye mi bunca safsata! Ölüm o kadar bizden ki, bizler hiçbir zaman onu var etmeyi düşünmesek bile. Ölüm, yaşamı besleyen bir başka merhale. Madem bizler ölümle beslenirken yenidünyalar yaratıyoruz, o zaman bu kurulması gereken dünyanın asıl sahipleri; çocuklarımız nerede!

Her şeyi biliyor olduğumuzu düşündüğümüz bu dünya, aslında bize öğrenmemiz gereken en büyük gerçeği sırlaştırır. Bizlerin bildiği bizim dünyamızın oyunları. Dünya her daim değişmekte kendi içinde yeni alemlere gebe kalabilmekte. Tıpkı bizim içimizdeki varlık ateşinin yaktığı kusmuklu bir dünya hayalinin nazende kahramanının doğuşu gibi.

Çocuklarımız yaşamın çocukları. Tıpkı bir zamanlar bizim de o yaşamın çocukları olup özgür doğduğumuz gibi. Daha ilk nefesle kimse onları dehlizlerine çekebilmek için sahiplenmemeli. Onlar kırılgan, korumasız ya da zavallı değiller. Onlar sadece yaşamın dünya acemileri. Hangimiz doğuştan tecrübeliydik ki. Bırakalım sevgiyle yeşersinler. Kendilerine yaratacakları dünyalarda yine kendi dünyalarının efendileri olabilsinler. Bilginin aydınlatacağı yolda, başka nefeslere hükümran olmaya tamah etmeden yaşlanabilsinler. Bırakalım onları da, kendi yetiştireceği sevgileriyle “kusmuklu dünyalar” hayallerini kurabilsinler…

cyrano
09-11-2008, 12:49
Halil Cibran'ın evllik üzerine yazmış olduğu bu şiiri Eric Fromm'un "Sevme Sanatı" isimli harika kitabında okumuştum.
Burada paylaşmaktan mutluluk duyuyorum.

EVLİLİK

Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız,
Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız,
Tanrı'nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız,
Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun,
Ve Tanrısal alemin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda,
Birbirinizi sevin,ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın,
Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi
Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehe eğilip içmeyin,
Ekmeğinizi bölüşün,ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın,
Şarkı söyleyin,dans edin,eğlenin birlikte,ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın,
Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı,ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır,
Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın,
Çünkü ancak Hayat'ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan,
Hep yanyana olun,ama birbirinize fazla sokulmayın,
Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır,
Çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez ....

Halil CİBRAN

meaculpa
09-11-2008, 22:09
Toprağı yarmaya gayret gösterip de içinde yuva bulan bir tohumu kim sahiplenir?

Kök salmasını saglayacak olan toprak anamı, yoksa cansuyunu sağlayacak olan yağmurlarmı?

Tepesinde bir şemsiye gibi toprakla sevişen güneşi kim nereye koymalı?

Hepsi elele vermiş olmalı aslında bu taze yaşama nefes üfleyip ahenge dahil edebilmek için.

Peki öyleyse sahiplik kavramları ile gölgeler düşürmek yada sahiplenmek isterken dalından koparıp da, anlık hazlar için ölümler biçmek de niye?

Sahiplenmek duygusunun azgın sihrinde kurbanlar can çekişiyor. Adını evlilik koyduğumuz suikastlerle dolduruyoruz sağımızı solumuzu. Her an boğulmanın kasvetli havasında varlıgımızı teneffüs ediyor sonra da nefessiz kalmaktan şikayetler ediyoruz. Kuşatılmış yaşamların , kuşatılmış insanları oluyor ve kelimelerimizi birbirmizin özgürlükleri üzerinde kelepçeler ilan ediyoruz. Sevmek ile sahip olmak arasında öyle bir bağ yaratıyoruz ki en sonunda bu bağı kendi boyunlarımıza dolayıp, vedalar çekiyoruz hayata. Kayıp yaşamların, kaygı dolu yüzleri. Bir kadın veya bir erkek; esir oldugunu bilerek yada bilmeyerek yaşayan binlerce silüet...

Arkadaşlar katkılarınız mutlu ediyor beni.

meaculpa
12-11-2008, 15:27
KALBİMİN DERİNLERİNDEN

Kalbimin derinlerinden bir kuş uyandı
ve uçtu gökyüzüne doğru.
Yükseldikçe, daha ve daha,
büyümeye başladı daha da.

Önce bir kırlangıç gibiydi,
sonra tarla kuşu ve kartal,
sonra bir bahar bulutu misali genleşti
en sonunda tüm yıldızlı gökleri kapsadı.

Kalbimin derinlerinden bir kuş uyandı,
uçtukça büyüdü, çoğaldı,
oysa yüreğimi hiç terketmemişti ...


Halil CİBRAN

"Elektirikler kesilse şimdi keşke "

Çocuklugumun en büyük keşkesidir bu cümle. Yılgın bir zamanın çocuguyum galiba. 80 lerin umutsuzluga doğmuş cocukları demişti yazarın birisi. Benim hikayemde biraz öyle. Hiç konuşmayanlar konuşurdu elektrikler kesilince. Gecenin siyahı, alır götürüdü zihinlerdeki cayır cayır yanan kırmızları. Yerine bir dinginlik bırakırdı. Dedem başlardı ilkin kelama, dizilin bakalım önüme diye. Üç kız yuvarlanırdık yerlerde. Gözlerimizi kısar, bozuk Türkçesi ile bize yeni bir hikaye anlatacak dedeme bakardık.

Adım adım , kadim zamanların kahramanlarının ayak seslerini duymaya başlardık. Hayal kurdururdu gece Fakiye Teyran, nasıldı diye. Yanık sesi ile kurdu kuşu büyüleyen o adamın söylediği dengbejleri duymaya çalışırdık, dedemin her nefesinde. Dalıp gittigim anlarda bir ses Kevok! derdi. "Burdayım dede" dememle, devam ederdi yitik zamanların yılgın insanı anlatmaya.

Kevoktum ben, Baz hikayeleri ile büyüyen. Aşkı baki kılanın, vuslat peşinden koşmak oldugu ögretilen Kevok. Vuslat çok enderdi bu hikayelerde. Hep büyük sabırlar, araya giren uzun uzun yıllar, agaran saçlar ve bükülen beller. Büzüşen ellerin, dokunmak istediği ab-ı hayat cananlar...

Neden şimdi bu kadar tahammülsüzüm aşkın dayattıgı sabıra. Belirsizlikler neden bir hırsız gibi sokularak çalıyor her bir parçamı. Yerine yenilerini koymak neden beni yılgın anlarımda yakalıyor. Vazgeciyorum aşktan bir anda. Ürkütüyor beni sulu zeminlerin girdapları. Düşünüyorum... Ürktügüm aşkmı yoksa beklemek mi diye.

Zamansızsın! diyor bir fısıltı, Bekiré évani gibi...

Yok ki zamanın beklemeye, kaybolan anlarının hesabını yine sormayacakmısın kendine...

Buz gibi oluyorum aşkı ve vuslatı düşünürken. Korkuyorum beklemelerden, tahammülüm yok ki diyorum uzanamayacagım bir sevgiliyi var etmeye.

Sonra bırakıyorum kendimi arındırmak için seçtigim bir suya. Akıtıyorum gözyaşlarımı yansıttgım yakamozlara. Düşünüyorum... Aglamasam, cıkarmı susuzluklar içinde bir gökkuşağı ?

Renkler sarıyor etrafımı. Araratın eteklerinde bir Kevokum ben. Yeşil ovaların; sarılı, kırmızılı çiçeklerine konan. Yükselip tepelere, Baz! diye bakınan...

Renkleniyorum, görünce; taa uzaklardan çırpılan bir çift kanatla... Bazmıdır bu deyip zılgıtlar dinlemek istiyorum kofili kürt kadınlarından. Gökyüzü, genişliyor önümde. Serin bir rüzgar bir dengbejle yarenlik ediyor Baz' ı bekleyen ömrüme. İşte o zaman zaman mevhumu Uçup gidiyor kanatlarımın gölgesinde. Sadece beklerim diyorum... Gelecekse Baz, beklerim diyorum. Salacaksa kokusunu sarılı, kırmızılı çiçeklere beklerim diyorum.


Not; Baz ve kevok kürtçe kelimelerdir.

Baz; şahin

Kevok; güvercin

Fakiye teyran ise, büyük Kürt dengbej ustasıdır.

( Aşk olsun enkazından kurtarılan bir parça:) )

meaculpa
15-11-2008, 15:47
http://img512.imageshack.us/img512/308/getattachmentom7.jpg (http://imageshack.us) http://img512.imageshack.us/img512/getattachmentom7.jpg/1/w600.png (http://g.imageshack.us/img512/getattachmentom7.jpg/1/)

"Nasıl huzur içinde ve üzülmeden gidebilirim?
Hayır, ruhum yara almadan bu şehri terketmeliyim..

Duvarlar arasında acı dolu geçen uzun günler,
yalnızlık içinde uzun geceler; kim acıdan ve
yalnızlıktan pişmanlık duymadan buradan kopabilir?"

Halil Cibran




Yağmala Beni Taze Ölümüm


Ağır ağır basıyor, pusudaki kasvet hiç şenlenmeyen dem yerine. Nasıl bir demdi bu, büyüttü nihayete yol alan ömrümü dizlerinin dibinde. Odam karanlık, gece bir hendeğe düşmüşçesine gaflette. Yatağın üzerinde göğsü inip kalkan beden benimkimi de, yabancılık çekiyorum kendi nefesime. Parmaklarımı hissetmek istiyorum, mecalsiz kıvrımlar içinde.
Avuçlarımın içinde sonsuzluk tarlaları, tepelerin de kapkara güneşlerle raks edercesine. Gece daralıyor, ben daralıyorum siyahilerin ayak seslerini her zerremde hissettikçe.

Bir ayna düşlüyor hislerim, bakabilmek eskiden baktığım o ışıldayan çehreye. Neydi yüzümde yakamozlar yakan o illetin doludizgin bastırdığı heyecanlar. Ele avuca sığmaz, korkusuz telaşlar. Düşündürmezdi, dolambaçlar içinde yol almalar. Saklambaçlar oynadık ben , sen, o ve daha oynamaya meraklı kendinden bihaber gönüllü eksikler. Sobelenmek pahasına kapıldık bir gün daha fazla yaşayabiliriz belki diyerek. Oysa toplasak kaç an içinde biz biziz diyebildik gönlümüzce.

Boğulmak ile nefes almak arasında arafta bir yerdeyim. Düşünüyorum bu halde iken ne değersiz bir kütle aslında, bezeyip de kendimi de inandırdığım varlığım.Sokaktan geçen arabaların ışıkları süzülüyor içeriye. Zayıf bir kadın gölgesi kamaştırıyor kapalı olduğunu sandığım gözlerimi. Silik bir gölge akıp gidiyor, biraz ben gibi yaşamın ellerinden. Tanıyamadım mı kendimi? Tuhaf ama benden...

Hiç sormamış gibi tekrara niçin gidilir, bıçak sırtı sorular ? Alınmadımı cevaplar, yada bir cevap hiç yokmuydu ? Kimim, nerden geldim, nereye gitmekteyim ? Kalmak için bir amacım yok ise, gitmeye bu takatsizlik niye ? Kim kutsadı yaşamıda, bu yaşama hırsı niye ? Zor değil artık, ölümün yitik olup gitmekle eş değer anlamda olduğunu düşünmek.

Yağmala her anımı, hiç arzu edilmemiş taze ölümüm. Talan et, içtensiz gülüşlerimin sahteliğini adına yaşam demişken.
Acıt içimi hala ben bunları hazmedemezken. Tırmala, yüzüme tokat gibi inen yaşamın arsız, şuh kahkahalar atan çehresini beni onlardan alıp götürünce. Dindir, yaşamdan almak istediğim bu intikamın aralıksız kavuran acılarını. Nasılsa teslimiyetim, varlığın kadim efendisine…

Nedir bu üzerime çöreklenen karabasan düşüncelerin kaynağıda daha şimdiden yazdıklarım acıtıyor şımarık yanlarımı. Yok olamayacağımı haykıran bu meczup da kim ? Zehirler edindim her biri bir düşmana zerkedilmeyi beklerken. Kuruttum kendi can köklerimide bu yolda savaşlar verirken. Kök salmak, hangi insancıl olduğunu zanneden zihniyetin şizofrenik imgelemesi! Sarsılmaz sandığım bir dengenin yarattığı sanrıların eşiğinde, can çekişiyor şimdi insancıllık oyununun çelik çomakları…Unutmalı yaşam beni, unutmalı dünya. Kök salmalarla oyalanmayacak kadar vakitsizim, ufukda beni arayan yitik şarkılara…

Gitmeliyim ben, öteler yokluk…Yokluk diye seslenirken. Yağmala beni taze ölümüm. Harap et, içtensizlikle kök salmaya cüret ettiğim her bir çabamı. Oyununa geldim, kar beni bir deste iskambilin desiseli yatağına. Okşa felaketimi, hissetirmeden bana…Sahip ol, bütün sandığım bin bir parçamın seni istemeyen ihanetinin bedeline. Ben kandırılmışlığımın iniltilerini duyumsarken, sen soğuk soğuk sırnaş, sıcaklığı kalmış kirliliklerime. Arındır beni, serin serin içim çekilirken buz gibi teninin cazibesinde. Kavra bileklerimi, dizlerin göğsüme dayanmışken. Dudaklarımdan öp beni taze ölümüm. Sök, çıkar senin olanları sakladığım yerlerden.

Sarsılıyorum düzensiz soluk alışverişlerle. Odam karanlık, yatağım artık serin. Akıyor varlığımdan ölüm gibi sessizliğim. Boşalıyor yaşam hazlarım bedenimden, ölüm dediğim tek gerçekliğim. Doğarken , öleceğimi söylenceleri tek doğru kehanetim. Artık yokuş yok, tırmanmak yok… Düz bir bayırın asude dinginliği gibi göğüs kafesim. Huzurun ayak sesleri kapımda artık. Doğdum, yaşadım ve ölüyorum. İşte bütün olarak çırpındığım, tümsel nedenselliğim. Öp beni son kez dudaklarımdan taze ölümüm, ben seni arzulayan bir gelin çehresinde, ellerinin yaşam bekaretimi almasını bekledikçe…

Not; Resim için İnvi arkadaşıma teşekkür ederim.

meaculpa
13-12-2008, 17:24
HAZ ve IZDIRAP

Sonra bir kadın konuştu:
"Bize haz ve ıstıraptan bahset."
Ve o cevap verdi:
"Hazzınız, ıstırabınızın maskesiz halidir.
Ve kahkahanızın yükseldiği aynı kuyu,
sık sık gözyaşlarınızla dolar.
Başka türlü olabilmesi mümkün müdür?
Istırabın içinize kazıdığı alan ne kadar
derin olursa, o denli çok hazzı içerebilir.
Ve şarabınızı taşıyanla, çömlekçinin fırınında
yanan aynı kadeh değil midir?
Ve sesi ruhunuzu okşayan lavta, daha önce
bıçaklarla oyulan tahtayla bir değil midir?
Kendinizi neşeli hissettiğinizde
kalbinizin derinliklerine inin.

Fark edeceksiniz ki, size bu sevinci veren,
daha önce üzülmenize neden olmuştu.
Üzgün olduğunuzda, tekrar kalbinize dönün.
Göreceksiniz ki, daha önce sevinciniz olan
bir şey için ağlıyorsunuz.
Bazılarınız, "Haz, ıstıraptan daha anlamlıdır" der;
diğerleri ise, "Hayır, ıstırap daha anlamlıdır".
Bense, ikisi birbirinden ayrılamaz, diyorum.
Onlar beraber gelirler.
Ve siz, bir tanesiyle masanızda otururken,
unutmayın ki, diğeri de yatağınızda uyuyordur.
Gerçekte siz, hazzınızla ıstırabınız
arasında bir terazi konumundasınız.
Sadece boş olduğunuzda, hareketsiz
ve dengede kalabilirsiniz.
Bir hazine avcısı, altın ve gümüşünü tartmak için
sizi kullandığında, haz ve ıstırap kefeleriniz,
ister istemez, yükselip alçalacaktır."

(H.Cibran)


Ne boşluğun sesi, ne de denizin,suyun, toprağın suskunluğu...
Yolum evrenin dışına değil!
Soluğumda var olup devinen acı; göğsümde uğuldayan okyanusun, derin hazlarının ilacı
Bu evrenin kızıyım ben!
Gerçekte; toprağına işlenmiş, sarılmış bir kök gibi hevesli ama kararlı...
Nedir yazgımı sarsan, yanlız olmadıgımı suratıma çarpan
Küçük bir insanoğlu
Benim kadar küçük...
Hazzım ve ızdırabım
Sen misin bu yolun çöl kokan rüzgarı
Mutlu olmak sahraya düşen bir damla su olmakmı
Acı çekmek varlığında toz duman olan, ergidiğim demde saydamlığını hiç yakalamayan kuru gözyaşımmı
Bomboşum!
Tut beni yerin, göğün dengesi
Izdırabım değil senden, bilesin beni sen yapan benden
Sensin yani mutluluk bulvarının süslü çay bahçesi
Peki o zaman tepemde ötmeye cüret eden bu kaygı çığırtkanı kim
Oyalama beni an!
Oyalama beni zaman!
Bir dil, apayrı bir biçimde
Kenarları kırpılmış, üzerine renkli boyalar serpiştirilmiş
Süslenmiş, bezenmiş kan kokusu ile
Adına şiirler dizilmiş, şairler heveslendirilmiş
Bir dil, apayrı biçimde
Seslenmiş; yaralı, kabuklu,maskeli yüzlere
Dünyaya bir Tanrı gerekmiş
Mucizeler bulanık içgüdülerle cekişince
Kim güdecek şimdi hayvanlığımı!
Kavalının ızdıraplı nağmeleri ile
Acı...
Beni çağır beni çağır
Korkularım erisin ak karlar gibi ellerinde
Adını söylet yanlız
Ruhum seni sorar seni sorar ne zaman bende bir ben olmaya izin vereceksin diye...

meaculpa
10-01-2009, 02:22
Orphalese halki, davulun sesini bogabilir, bir lirin tellerini
gevsetebilirsiniz, ama bir tarla kusuna sarki söylememesi
için kim emir verebilir ki? ' ( H.Cibran )


Beyazlara kesmiş, yalın ayak koşan bir kadın var bu gece sessizlik ülkesinin soğuk ve karlı sokaklarında. İs ve kire bulanmış soğuktan moraran elkleri. Bir renk harmonisidir ki görmeye durun... Yakında güne üfleyecek güneşin askerleri...Kim demiş Şafaklar kızıl olur daima! Nasılda beyaza hasret kanı çekilir tenin, tende azap görenin.

Sen! Evet, evet sen... Şu köşede gözünü ağartıp da pususuna yattığın, gölge biçen bir güneş mi yani ! Nedir karanlıklaklardan bu kadar korkutan şey seni. Susma! Evet bir şeyler söyleyecek zamanın da canına okudun ama sen yine de düşünceli bir resim çizmelisin böyle etrafımı mahsunca kuşattığını belirttiğin o riyakar gözlerinden. Bakabilmelisin herşeyin suçlusu senden öte olan herşeymiş dercesine. Yutkunmakta zorluk çekmeden, tek bir göz kırpmadan, beni delip geçesiye dek bakabilmelisin gölge biçenin renkli fedaisi !

Bu gece de bekle bakalım renkli renkli salınan ışık huzmelerini. Sonsuz bir zedelenişle aşık atmaya varmısın! Kararıyor gözlerin, bilirim sen yıldızlarada sırf korktugundan bakarsın. El yordamını keşfet bu gece, ben zifiri karanlıklarda kirlerimi eşeleyip üzerine karlar savururken. Sabahı isteyen sen değilmiydin, o zaman sana kar gibi sabahlarla geliyorum.

Hadi gömelim korkularını bu gecede. Birazdan beyaz beyaz şafaklara kesecek zaman. Uyandığını sanıp devam edeceksin akşamlar hiç gelmeyecek dediğin o yalancı uykuna. Senin uyandıgın tek bir an ! Tek bir zaman ! İşte orda sana bir sandalcının hırıltılı radyosundan gece şarkıları dinleteceğim.

Uzaklaş kırmızı gökyüzümden uzaklaş beyaz kelebek...
Orda sana renkli çiçeklerini kim yeşertecek...
Uzaklaş gökyüzümden uzaklaş gölge biçeni isteyen...
Orda sana kim renkli sayfalardan masallar dizecek...

meaculpa
10-01-2009, 02:29
Lila Downs - Cielo rojo ( Kırmızı Gökyüzü )

http://www.youtube.com/watch?v=mkjBNgQG23I

Özne
01-02-2009, 11:29
Halil Cibran hakkında bilgi edinmiş oldum sayende teşekkürler.

Konu Dışı: Lila Downs - Cielo rojo ( Kırmızı Gökyüzü ) hayran kalmamak elde değil. Çok kaliteli bir müzik. Keşke şarkıdaki sözlerin bir tercümesi olsaydı daha iyi anlayabilirdim. Aradım bulamadım :(

meaculpa
01-05-2009, 20:03
Cielo Rojo Kırmızı gökyüzü

Sola sin tu cariño Yalnız senin aşkın olmadan

Voy caminando Yürüyüp gidiyorum

Voy caminando Yürüyüp gidiyorum

Y no se que hacer ne yapacağımı bilmiyorum



Ni el cielo me contesta ne zaman seni sorsam

Cuando pregunto por ti mujer gökyüzü bile cevap vermiyor



Mientras yo estoy dormido uykudayken,

Sueño que vamos seninle birlikte

Los dos muy juntos mavi bir gökyüzüne doğru

A un cielo azul gittiğimizi görüyorum rüyamda

Pero cuando despierto ama uyandığım zaman

El cielo rojo me faltas tú kırmızı gökyüzünde sensiz kalıyorum

Deja que yo te busque y si te encuentro bırak artık seni arayayım

Y si te encuentro vuelve otra vez seni bulmayı başarırsam

Olvida lo pasado geriye dönelim

Ya no te acuerdes de aquel ayer ve geçmişi o dün ü unutalım





Geç oldu farkedişim... Belki ulaşır yine bir yerlere...

tanset
08-05-2009, 02:56
En yanlız zamanlarda birbirimizi güçlü ve özgür görmeliyiz

Corpse Bride
28-06-2012, 19:01
Bize vermekten bahset

"sahip olduklarınızdan verdiğinizde,
çok az şey vermiş olursunuz;

gerçek veriş, kendinizden vermektir.

çünkü sahip olduklarınız, yarın ihtiyacınız olabilir
diye saklayıp koruduğunuz şeylerden ibaret değil mi?

ve yarın, kutsal şehre giden hacılari takip ederken, kemiklerini,
iz bırakmayan kumlara gömen fazla uyanık bir köpeğe ne getirebilir?

ve ihtiyaç korkusu da, ihtiyaçtan başka birşey değil midir?

kuyunuz tamamen doluyken susuzluktan korkmak,
tatmin olamayan bir susuzluk göstermez mi?

çok fazla şeye sahip olup, çok az verenler, bunu
gösteriş isteyen gizli arzuları için yaparlar,
ki bu da armağanlarını yararsız kılar.

ve bazıları vardır ki, çok az şeye sahiptirler ve hepsini verirler.
bunlar hayata ve hayatın definesine inananlardır,
ve kasaları hiç boş kalmaz.

bazıları sevinçle verirler, bu sevinç onların ödülüdür.

bazıları ise ıstırap içinde verirler ve bu acı onların vaftizidir.

ve bazıları vardır ki, ne vermenin acısını hissederler,
ne sevinç ararlar, ne de bir erdemlilik düşüncesi taşırlar;

onlar, şu vadideki mersin ağacının kokusunu salısı gibi verirler.

böyle kişilerin ellerinde tanrı dile gelir ve onlarin gözlerinden tanrı, dünyaya gülümser.

istendigi zaman vermek güzel bir davranış olabilir; fakat
istenmeden, ihtiyacı hissederek vermek çok daha anlamlıdır.

ve cömert olan için, verecek kimseyi aramak, veriş olayından daha fazla sevinç getirir.

vermekten alıkoyacağınız herhangi bir şey olabilir mi?

sahip olduğunuz her şey bir gün verilecektir.

öyleyse şimdi verin ve vermenin hazzını mirasçılarınız değil siz yaşayın..

çoğunlukla şöyle dersiniz:
'vereceğim, ama hak edeni bulabilirsem.'

ne koruluktaki meyve ağaçları böyle düşünür, ne de çayırdaki sürüler.

onlar, saklandığında çürüyecek olanı, yaşayabilsin diye verirler.

herhalde kendisine günler ve geceler verilmesini hak eden
bir kişi, sizden gelebilecek şeyleri de hak eder.

ve hayat okyanusundan içmeye hak kazanmış bir insan,
sizin küçük ırmağınızdan da bir bardak su alabilir.

faydasından öte, kabul etmenin gerektirdiği cesaretten ve
güvenden daha büyük bir değer var mıdır?

ve siz kim oluyorsunuz da, onların göğüslerini yırtarak
gururlarını korunmasızca ortaya seriyor, sonra da onlarıin değerlerini örtüsüz ve gururlarını
utanmasız olarak değerlendiriyorsunuz?

önce kendinizi vermeye hak kazanmış ve verme olayında bir aracı olarak görün.

çünkü gerçekte herşeyi veren hayattır ve siz kendinizi bir verici olarak belirlediğinizde,
sadece bir tanık olduğunuzu unutuyorsunuz.

ve siz alıcılarr, ki hepiniz bu gruba dahilsiniz,ne kendinize
ne de size verene bir boyunduruk yüklememek için,
hiç bir minnet hissi taşımayın.

bunun yerine, armağanları kanat yaparak, verenle beraber yükselin;

çünkü borcunuzu gereğinden fazla abartmak, annesi özgür yürekli dünya, babası evren olan cömertlik olgusundan şüphe etmek demektir..."


------------
verenin, veren taraf olduğu için kendini pislik gibi hissetmesini sağlıyan, muhteşem bir şiir, kibirli zenginlere haddini bildiren.