Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Sanat > Edebiyat

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 04-11-2008, 05:23
meaculpa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
meaculpa meaculpa isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 20 Feb 2008
Mesajlar: 929
Standart Halil Cibran'dan Alıntılar

Bu başlık altında ustanın yazılarından, şiirlerinden derleyeceğim çalışmaları aktarmak istiyorum. Zaman zaman bir cümle, zaman zaman uzun satırlar ama istiyorum ki bizlerden de birşeyler bu başlığa katılsınlar...

Ancak büyük bir acı veya büyük bir sevinç
senin gerçeğini açığa çıkarabilir.
İşte böyle bir anda
ya güneş altında çıplak danset,
ya da çarmıhını taşı.

Şafağa ancak
gecenin yolunu izleyerek ulaşılabilir.

Gariptir ki,
kimi zevklerin tutkusudur,
acılarımızın bir kısmını oluşturan.

Bana kulak ver ki,
sana ses verebileyim.

Karşindakinin gerçeği
sana açıkladıklarında değil,
açıklayamadıklarındadır.
Bu yüzden onu anlamak istiyorsan,
söylediklerine değil,
söylemediklerine kulak ver.

Yalnızlığım, insanlar geveze hatalarımı övüp,
sessiz erdemlerimi eleştirmeye
başladığında doğdu.

Söylediklerimin yarısı beş para etmez;
ama ola ki diğer yarısı sana ulaşabilir
diye konuşuyorum.

Yaşam kalbini okuyacak
bir şarkıcı bulamazsa,
aklını konusacak
bir filozof yaratır.

Yürüyenlerle birlikte yürümeyi yeğlerim,
durup yürüyenlerin geçişini seyretmek değil.

Hayır, boşuna yaşamadık biz!
Kemiklerimizden kuleler yapmadılar mı?

Bilmen gerekenlerin sonuna ulaştığında,
duyumsaman gerekenlerin başında olacaksın.

Halil CİBRAN


Arzular + Korkular = Mantık

Bu basit gibi duran toplama işlemi gibi hayat bence. Savruluyoruz arzularımızın tetiklediği rotalara, yada geri çekiliyoruz korkularımızın, kılıçlarımızı kınına soktuğu savaş arenalarında...

Savruluyoruz çünkü mutlu oldugumuz anlar aslında tamda bu savruluşların bize mesken kıldığı duygu dünyalarının içinde saklı. İnsan denilen mutluluk arayışında. Mutlu olmak herkesin hakkı tabi ki fakat her arzu bizi ne kadar insan kılmakta ?

Güçlü arzular vardır bazen, yaşamı rizikolarla çeviren. Gerçeklik o risklerin kucagında gibidir. Çok gerçektir arzusu uğruna ölümler deviren. Yada bize gerçek gelebilmesi için bir arzuda biz oluşturmuşuzdur ortadaki bu risklerden. Önü alınmaz bazen esen rüzgarın. Bu kez arzular hırslarla hasbihal eder olurlar. Bir anda hırsa dönüşüverir mutluluk peşine düşen o mülayım insancık. Nezaketi, saplantılı duygularla boğuşur. Çünkü kimi zevklerin, tutkusudur acılarımızın birkacını oluşturan.

Takatsiz kalır içerdeki ışığın feri. O zaman bir duygu beliriverir belki... İnsanlığın en kadim hislerinden. Korkudur onun adı. Kimisi, salt bu duygunun adından korkar kendine hiç itiraf edemesede. Ve ne yanılgıdır ki asıl korkuyu büyütür bedeninde. Korkunun bazen ne gerekli bir kavram olduğu unutulmaya çalışılır yada öyle gösterilmeye. Oysa korku bazen önü alınmayacak arzuların hızını kesen rüzgar olur hiç beklemediği bir yerde. Yaşamak için korkuyuda tanımak, anlamak ve de gerektiği zaman nefesiyle solunmak gerekir.

İnsan kendini tanıma yolunda bir maratoncudur aslında. Maraton başlar ve koşarız ilk hevesle bu yolda. Hedefe vasıl olmak cezbettirir insanı ve de unutturur bu yolun çok çok uzayacağını. Maraton başlamıştır artık, geri dönüşü yoktur bu yolun, kimi zaman dinlenmek için bir yol kenarı, kimi zaman ağır adımlar... Bunlar düşündürmemelidir o yolda zamanın heba olduğunu. Tutunabilmek için güçlenmek gerekir. Fakat mıh gibi aklımızda tutmamız gereken şey; ölüme dek o yolda hep yürümemiz gerektiğidir. Kemiklerimizden kuleler yapılsada !

Arzular bizim mutlu olabilecegimiz yanlarımız. Korkular bizim mutlulugumuz temkinle kurup-kollayacagımız yanlarımız. Ve biz bu iki özel kavramı dengede tuttugumuz müddetçe mantık dediğimiz bir hazineye kavuşabilecegiz.

Üstad şöyle diyor aslında; İnsanda var olan saklılık ya çok acı cektiğinde yada çok mutlu oldugunda çıkar ortaya. Çünkü onlar gerçek tepkilerdir. Sakınmaz insan kendinden mutluluğu yada saklayamaz bir kendinin bildiği içinden, korkuyu...Her iki halde bizimdir. Bizden öte değildir. Acı ile sembolleştirilen karanlık yada gece, bir ışıkla aydınlanabilecekse önce gece tanımlanabilmelidir. Ancak şafağın söküyor olduğunu kavrayabilmek mümkün olabilir.

İnsanları anlamak çoğu yerde kelimelerin işi değildir. Onlar hülyalı dünyaların esntrumanları olabilir. Kulağa hoş gelen tınılar yada bazen tiz bir ses diye tanımladıgımız baştan şartlanmışlıklar. İnsan aklı bazen oyun oynamak ister ve işte o zaman anlamak istediklerimizin söylediklerinden çok söylemediklerine gönül verilmelidir. Bir izci olabilmek. Emek verip iz sürebilmek, hal dinlemek belki yada sadece bakabilmek. Hiç bakmaya niyetlenmediğimiz yalın gözlerle bakabilmek. Kalıplarımızdan arınmayı cesaret bilip, sınır koymadan ta içre sızabilmek. Belki o zaman söylenenlerin beş kuruşluk kısmı atılıverir. İçten duyumsayacagımız bir lisan ile ömürler zenginleşir.

Bilmek ile duyumsamak... Bildiğinin ne olduğunu içcelleştirip anlamlar katmak. Önce bilmek istemekle başlamak ve meraklarının sana klavuz olduğu bir dünyada artık neler bilebildim demek için aklın ile kalbin arasında bir köprü kurmak. Ve ne için yaşadığını bilip de boşuna yaşamamak.

Devamı gelecek...
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 04-11-2008, 05:35
meaculpa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
meaculpa meaculpa isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 20 Feb 2008
Mesajlar: 929
Standart

Kuru kuru bilgilerle bir usta tanıtılmaz... Bu inandığım esasla, ilk iletimi siz arkadaşlarımın içlerine dalabilmek için onun kaleminden bir seçimimle yazmayı tercih ettim. Şimdi usta hakkında biraz bilgi vermek eminim bu güzel satırlar "kimin" , yada "Halil Cibran evet" diyecek olan herkesin arzusuna daha yatkın olacaktır.





Halil Cibran Lübnan asıllı ressam, şair ve filozof.

Doğumu: 6 Ocak 1883 Lübnan / Ölümü: 10 Nisan 1931 ABD

(Kahlil Gibran ve Khalil Gibran olarakta bilinir)



1883 yılında Lübnan'da doğdu. 1931 yılında, uzun süredir yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak yalnızlık ve yoksulluk içinde öldü. Arzusu üzerine, doğduğu yer olan Bsharri köyüne gömüldü.



Arapça konuşan ve onun yazılarını bu dilde takip eden milyonlarca insan Cibran'ı çağının dahisi olarak kabul ederler. Eserleri ve düşünceleri dünya üzerinde geniş yankı uyandırdı. Şiirleri yirmiden fazla dile çevrilmiş olan Cibran aynı zamanda başarılı bir ressam idi. Resimlerinin bazıları günümüzde dünyanın birçok şehrinde sergilenmektedir. Yaşamının yaklaşık son yirmi yılını ABD'de geçiren yazar, ölümüne kadar kaldığı bu ülkede eserlerini İngilizce yazmıştır.


Ünlü kitabı "Ermiş-The Prophet" ABD'de ellinin üzerinde baskı yapmıştır. Gençliğe yol gösterici olma özelliğini halen sürdürmektedir. Bir Yakın Doğu'lu şairin Batı dünyasında bu denli etkili olabilmesi şaşırtıcı görülebilir. Ancak işlediği temaların evrenselliği ve İngiliz dilini kullanmaktaki ustalığı, üzerinde toplanan ilginin sürekliliğini haklı çıkarmaktadır.



Ermiş'i en büyük başarısı olarak gören Cibran şöyle demişti:

"Lübnan'da bu kitabı yazmayı ilk kez tasarladığımdan beri, bir tek günüm bile Ermiş'siz geçmedi. Kitap benim bir parçam haline gelmiş gibiydi. Metni yayımcıma teslim etmeden önce tam dört yıl elimde tuttum. Çünkü emin olmak istedim, içindeki her sözcüğün kendimden verebileceğim en iyi sözcük olduğundan emin olmak istedim."


60'lı ve 70'li yıllarda Batı Avrupa ve ABD gençliği arasında en yaygın okunan ve tartışılan yazarlardan biridir Halil Cibran ve günümüzde de güncelliğini korumakta, bir çok genç yazar ve şairin yapıtlarına esin kaynağı olmaktadır. En ünlü kitabı olan Ermiş, 68 kuşağı gençliğinin el kitabı haline gelmiş ve ilham vermiştir.


Cibran tüm yapıtlarında kutsal kitaplarındakini andırır bir dil kullanmıştır. Yazılarında Doğu ile Batı felsefelerin güçlü bir sentezini sezmemek olanaksızdır. Bunda, kuşkusuz doğduğu ve yaşadığı toprakların, uygarlığın beşiği ve üç büyük dinin yeşerip yaygınlaştığı yerler oluşunun etkisi büyüktür.


Rodin, Cibran'ı "20.yüzyılın Blake'i" olarak nitelemektedir. Gerçekten ruhban sınıfını acımasızca eleştirmesi bakımından, on dokuzuncu yüzyıl şairi Blake ile benzerlik gösterir. Tüm yaşamı boyunca ruhban sınıfına karşı çıkmış olan Cibran, Hristyan olmasına karşın insanlığı bir bütün olarak düşünmüştür.


Yaşadığı dönemde ve günümüzde, felsefesi ve siyasi görüşleriyle derin izler bırakan Halil Cibran, kuşkusuz çağımızın yetiştirdiği en önemli düşünür ve şairlerden biridir.


Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 04-11-2008, 08:46
kandahar
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart

Ben Cibran'ı pek sevmedim. Abartıldığı kadar değerli olduğuna da inanmıyorum. Tabii biz sonuçta Doğuluyuz, tasavvufa da yabancı değiliz. Böyle olunca herhalde pek beğenmememiz normal. Çünkü gördüğüm kadarıyla Cibran'ın yaptığı tasavvuf ve Doğu hikayelerini Batılılar'ın seviyesine indirip onların anlayabileceği hale getirmek. Demek adamlar bir de Mevlana'yı hakkıyla okusalar tapacaklar.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 08-11-2008, 03:42
-InVi- -InVi- isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Denetimdeki Üye
 
Üyelik tarihi: 28 Jun 2008
Bulunduğu yer: Gavuristan
Mesajlar: 1.359
-InVi- - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Degerli Kandahar,
bati icin dogu halk kültürü hep bir tatli merak konusu olmustur, gibran ise bu meraki gidermek icin duygularini besleyen tüm degerleri sahiplenip bunu senin de söyledigin gibi onlara kendi dillerinde makul bir sekilde anlatmistir, bazen resimlendirerek bazen yazili olarak, kullandigi dil naif ve bir o kadar insani bir dil, hizla sanayilesen bati toplumlari, gibranin satirlarinda kendi özündeki derin insani özlemleri okumustur. hizli sanayilesme, ve bununle birlikte gelen azginca bir tüketim kültürü , genel refahi artirmak ile birlitke insanlarin duygu yönünü tatmin edememistir / etmemistir / etmeyi gerekli görmemistir....
iste böyleleri icin gibran bugün dahi güncelligini korumakta oldugu icin, o insanlarin duygulari icin bir "liman" sunmayi basarmistir....ve onlarin özlemlerine hitap eder.....

gibran'nin önemi belki geldigi topraklardir, lübnanli maroni hristiyan bir aile kültürü olan gibran, yasadigi toplumun diger din kültürlerinin insani yönlerini sahiplenerek, kendi yazilarinda bunu güzel harmanlayabilmstir, belki gibran demek bugün özlenen "eski" lübnan demek........

sevgili meaculpayi bu basligi actigi icin tesekür eder ve devamini elinden geldigi kadar getirmesine sevinirim.

buyurun sirtini onu besleyen dogu'ya cevrip batiya bakan gibran cocuklar hakkinda ne yazmis....okuyalim.....

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz,ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez,dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız,çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu,sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu,uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

Khalil Gibran
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 08-11-2008, 17:11
AKHENATON
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart

ah invi şu arapları takip ettiğin kadar birazda Mete Han okusan titreyip kendine geleceksinde, biz görmeyiz heralde.
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 08-11-2008, 23:57
meaculpa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
meaculpa meaculpa isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 20 Feb 2008
Mesajlar: 929
Standart

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz,ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez,dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız,çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu,sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu,uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.


Kusmuklu bir dünya düşündünüz mü siz hiç? Yada böyle bir dünyanın özlemi çekilebilirmi? Hayır, hemen bulandırmayın o nadide midelerinizi. Milyarlarca insan; binlerce yıl, belki de bir çok defa böyle bir dünyanın hayalini kurdu ve hala kuruyor.

Kimi bilinçsizlikleri, kimi hırsları, kimi mutluluk formülleri, kimi ise yolunda gitmeyen her şeye bir kurban seçebilmek için parçaladılar bu hayalleri. Acaba kendi hırs ve arzularından arınıp da; yepyeni bir yaşamın yanı başımızda bizimle soluklanıp, bambaşka bir alem yaratmasını acısı tatlısıyla hazmedebilmek için kaç insan bir bebek dünyaya getirmeyi hayal etti?

Kusmuklu bir dünya istiyorum. Ufacık tefecik elbiselere bürünmüş bir melek.
Kokusu ile binlerce zulmün, binlerce kötülüğün kokuşmuşluğunu dindirebilecek taze bir nefes
Küçücük elleri ve ayaklarıyla bana cesaretin kocaman cüsselerin içinde olmadığını ispat edebilecek
Dokunduğum zaman sadece benden olduğu için değil, koca bir evrenin her zerresinden süzülüp gelmiş olduğu için beni onurlandırabilecek
Sıcaklığını hissederken içimdeki buzulları eritmeye muktedir olabilecek
Başlangıcını, gerçeklik olan ölümle sonlandırıncaya kadar bana hayatı her daim yeni yeniden sorgulatabilecek
Benden çok başka bir varlığın benimle bu kadar yakın bir bağ ile yaşarken, aslında bana değil sadece kendine ait olduğunu tecrübe ettirecek bir yaşam tohumu istiyorum.

Sahiplenmek kavramını en şiddetli bir biçimde dayattığımız varlıklar, ne yazık ki hırslarımızı ve arızalı ruhlarımızın sancılarını dindirebilmek için mahvettiğimiz çocuklarımız. Onları dünyaya getirmekde ki aracılığımızı birer hükümranlığa döndürüp de, kendimize yamalı dünyalar kurmak da niye! Onları koruduğumuzu iddia edip demir parmaklıklarla çevrili yaşamlarımızda esir etmek de niye.

Kusmuklu bir evre ile başlayan yeni bir dünyanın özgür olması gereken köleleri. Anne ve babaların onları korumasızlar diye boğmaktan geri durmadıkları yaşamın yitik bedenleri. Tutunmak isteyen acemi dünyalar. Tutabilmeliyiz onları. Ellerimizin arasından kayıp gitmelerine izin vermeden ve çok sıktığımız için boğulmalarına sebep olmadan tutabilmeliyiz onları.

Yaşamın en kadim ahengi; sevgi. Varlıksallığın uyumunu her defasında bizlere ışıklar saçarak hissettiren sevgi. Biz onları karşılıksız ve arzularımız-hırslarımızdan arınmış olarak sevebilmeyi öğrenebildik mi? Onlara birer dünya kurabilmeleri için destekleyebildik mi özgüvenlerini. Büyütüp boy, başa çıkarmayla kimler bizi onların üzerinde kıldı efendi? Onların düşüncelerini önemsizleştirip, bizimkilerinin doğru kodlar olduğunu dayatmamızın da sebebi ne sahi?


Onlar yaşamın geleceği. Bizim gören gözlerimizin, duyan kulaklarımızın, “her şeyin en doğrusunu ben bilirim” diyen aklımızın ve ömür yolunda yürümeye hevesli ayaklarımızın olmadığı bir dünyada onların bedenleri ve düşünceleri konuşacak. Ölümsüz olduğumuza biri bizi ikna mı etti acaba? Ölüm bu kadar yakınımızda kökler salıyorken, yaşamın ebedi çizgilerle süslendiğini haykıran hangi riya? Asırlardır dikilen kemik kulelerinde bizler yokuz diye mi bunca safsata! Ölüm o kadar bizden ki, bizler hiçbir zaman onu var etmeyi düşünmesek bile. Ölüm, yaşamı besleyen bir başka merhale. Madem bizler ölümle beslenirken yenidünyalar yaratıyoruz, o zaman bu kurulması gereken dünyanın asıl sahipleri; çocuklarımız nerede!

Her şeyi biliyor olduğumuzu düşündüğümüz bu dünya, aslında bize öğrenmemiz gereken en büyük gerçeği sırlaştırır. Bizlerin bildiği bizim dünyamızın oyunları. Dünya her daim değişmekte kendi içinde yeni alemlere gebe kalabilmekte. Tıpkı bizim içimizdeki varlık ateşinin yaktığı kusmuklu bir dünya hayalinin nazende kahramanının doğuşu gibi.

Çocuklarımız yaşamın çocukları. Tıpkı bir zamanlar bizim de o yaşamın çocukları olup özgür doğduğumuz gibi. Daha ilk nefesle kimse onları dehlizlerine çekebilmek için sahiplenmemeli. Onlar kırılgan, korumasız ya da zavallı değiller. Onlar sadece yaşamın dünya acemileri. Hangimiz doğuştan tecrübeliydik ki. Bırakalım sevgiyle yeşersinler. Kendilerine yaratacakları dünyalarda yine kendi dünyalarının efendileri olabilsinler. Bilginin aydınlatacağı yolda, başka nefeslere hükümran olmaya tamah etmeden yaşlanabilsinler. Bırakalım onları da, kendi yetiştireceği sevgileriyle “kusmuklu dünyalar” hayallerini kurabilsinler…
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 09-11-2008, 12:49
cyrano - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
cyrano cyrano isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 20 Jun 2008
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 50
Standart

Halil Cibran'ın evllik üzerine yazmış olduğu bu şiiri Eric Fromm'un "Sevme Sanatı" isimli harika kitabında okumuştum.
Burada paylaşmaktan mutluluk duyuyorum.

EVLİLİK

Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız,
Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız,
Tanrı'nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız,
Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun,
Ve Tanrısal alemin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda,
Birbirinizi sevin,ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın,
Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi
Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehe eğilip içmeyin,
Ekmeğinizi bölüşün,ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın,
Şarkı söyleyin,dans edin,eğlenin birlikte,ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın,
Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı,ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır,
Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın,
Çünkü ancak Hayat'ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan,
Hep yanyana olun,ama birbirinize fazla sokulmayın,
Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır,
Çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez ....

Halil CİBRAN
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 09-11-2008, 22:09
meaculpa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
meaculpa meaculpa isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 20 Feb 2008
Mesajlar: 929
Standart

Toprağı yarmaya gayret gösterip de içinde yuva bulan bir tohumu kim sahiplenir?

Kök salmasını saglayacak olan toprak anamı, yoksa cansuyunu sağlayacak olan yağmurlarmı?

Tepesinde bir şemsiye gibi toprakla sevişen güneşi kim nereye koymalı?

Hepsi elele vermiş olmalı aslında bu taze yaşama nefes üfleyip ahenge dahil edebilmek için.

Peki öyleyse sahiplik kavramları ile gölgeler düşürmek yada sahiplenmek isterken dalından koparıp da, anlık hazlar için ölümler biçmek de niye?

Sahiplenmek duygusunun azgın sihrinde kurbanlar can çekişiyor. Adını evlilik koyduğumuz suikastlerle dolduruyoruz sağımızı solumuzu. Her an boğulmanın kasvetli havasında varlıgımızı teneffüs ediyor sonra da nefessiz kalmaktan şikayetler ediyoruz. Kuşatılmış yaşamların , kuşatılmış insanları oluyor ve kelimelerimizi birbirmizin özgürlükleri üzerinde kelepçeler ilan ediyoruz. Sevmek ile sahip olmak arasında öyle bir bağ yaratıyoruz ki en sonunda bu bağı kendi boyunlarımıza dolayıp, vedalar çekiyoruz hayata. Kayıp yaşamların, kaygı dolu yüzleri. Bir kadın veya bir erkek; esir oldugunu bilerek yada bilmeyerek yaşayan binlerce silüet...

Arkadaşlar katkılarınız mutlu ediyor beni.
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 12-11-2008, 15:27
meaculpa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
meaculpa meaculpa isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 20 Feb 2008
Mesajlar: 929
Standart

KALBİMİN DERİNLERİNDEN

Kalbimin derinlerinden bir kuş uyandı
ve uçtu gökyüzüne doğru.
Yükseldikçe, daha ve daha,
büyümeye başladı daha da.

Önce bir kırlangıç gibiydi,
sonra tarla kuşu ve kartal,
sonra bir bahar bulutu misali genleşti
en sonunda tüm yıldızlı gökleri kapsadı.

Kalbimin derinlerinden bir kuş uyandı,
uçtukça büyüdü, çoğaldı,
oysa yüreğimi hiç terketmemişti ...


Halil CİBRAN


"Elektirikler kesilse şimdi keşke "

Çocuklugumun en büyük keşkesidir bu cümle. Yılgın bir zamanın çocuguyum galiba. 80 lerin umutsuzluga doğmuş cocukları demişti yazarın birisi. Benim hikayemde biraz öyle. Hiç konuşmayanlar konuşurdu elektrikler kesilince. Gecenin siyahı, alır götürüdü zihinlerdeki cayır cayır yanan kırmızları. Yerine bir dinginlik bırakırdı. Dedem başlardı ilkin kelama, dizilin bakalım önüme diye. Üç kız yuvarlanırdık yerlerde. Gözlerimizi kısar, bozuk Türkçesi ile bize yeni bir hikaye anlatacak dedeme bakardık.

Adım adım , kadim zamanların kahramanlarının ayak seslerini duymaya başlardık. Hayal kurdururdu gece Fakiye Teyran, nasıldı diye. Yanık sesi ile kurdu kuşu büyüleyen o adamın söylediği dengbejleri duymaya çalışırdık, dedemin her nefesinde. Dalıp gittigim anlarda bir ses Kevok! derdi. "Burdayım dede" dememle, devam ederdi yitik zamanların yılgın insanı anlatmaya.

Kevoktum ben, Baz hikayeleri ile büyüyen. Aşkı baki kılanın, vuslat peşinden koşmak oldugu ögretilen Kevok. Vuslat çok enderdi bu hikayelerde. Hep büyük sabırlar, araya giren uzun uzun yıllar, agaran saçlar ve bükülen beller. Büzüşen ellerin, dokunmak istediği ab-ı hayat cananlar...

Neden şimdi bu kadar tahammülsüzüm aşkın dayattıgı sabıra. Belirsizlikler neden bir hırsız gibi sokularak çalıyor her bir parçamı. Yerine yenilerini koymak neden beni yılgın anlarımda yakalıyor. Vazgeciyorum aşktan bir anda. Ürkütüyor beni sulu zeminlerin girdapları. Düşünüyorum... Ürktügüm aşkmı yoksa beklemek mi diye.

Zamansızsın! diyor bir fısıltı, Bekiré évani gibi...

Yok ki zamanın beklemeye, kaybolan anlarının hesabını yine sormayacakmısın kendine...

Buz gibi oluyorum aşkı ve vuslatı düşünürken. Korkuyorum beklemelerden, tahammülüm yok ki diyorum uzanamayacagım bir sevgiliyi var etmeye.

Sonra bırakıyorum kendimi arındırmak için seçtigim bir suya. Akıtıyorum gözyaşlarımı yansıttgım yakamozlara. Düşünüyorum... Aglamasam, cıkarmı susuzluklar içinde bir gökkuşağı ?

Renkler sarıyor etrafımı. Araratın eteklerinde bir Kevokum ben. Yeşil ovaların; sarılı, kırmızılı çiçeklerine konan. Yükselip tepelere, Baz! diye bakınan...

Renkleniyorum, görünce; taa uzaklardan çırpılan bir çift kanatla... Bazmıdır bu deyip zılgıtlar dinlemek istiyorum kofili kürt kadınlarından. Gökyüzü, genişliyor önümde. Serin bir rüzgar bir dengbejle yarenlik ediyor Baz' ı bekleyen ömrüme. İşte o zaman zaman mevhumu Uçup gidiyor kanatlarımın gölgesinde. Sadece beklerim diyorum... Gelecekse Baz, beklerim diyorum. Salacaksa kokusunu sarılı, kırmızılı çiçeklere beklerim diyorum.


Not; Baz ve kevok kürtçe kelimelerdir.

Baz; şahin

Kevok; güvercin

Fakiye teyran ise, büyük Kürt dengbej ustasıdır.

( Aşk olsun enkazından kurtarılan bir parça )
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 15-11-2008, 15:47
meaculpa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
meaculpa meaculpa isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 20 Feb 2008
Mesajlar: 929
Standart



"Nasıl huzur içinde ve üzülmeden gidebilirim?
Hayır, ruhum yara almadan bu şehri terketmeliyim..

Duvarlar arasında acı dolu geçen uzun günler,
yalnızlık içinde uzun geceler; kim acıdan ve
yalnızlıktan pişmanlık duymadan buradan kopabilir?"

Halil Cibran





Yağmala Beni Taze Ölümüm


Ağır ağır basıyor, pusudaki kasvet hiç şenlenmeyen dem yerine. Nasıl bir demdi bu, büyüttü nihayete yol alan ömrümü dizlerinin dibinde. Odam karanlık, gece bir hendeğe düşmüşçesine gaflette. Yatağın üzerinde göğsü inip kalkan beden benimkimi de, yabancılık çekiyorum kendi nefesime. Parmaklarımı hissetmek istiyorum, mecalsiz kıvrımlar içinde.
Avuçlarımın içinde sonsuzluk tarlaları, tepelerin de kapkara güneşlerle raks edercesine. Gece daralıyor, ben daralıyorum siyahilerin ayak seslerini her zerremde hissettikçe.

Bir ayna düşlüyor hislerim, bakabilmek eskiden baktığım o ışıldayan çehreye. Neydi yüzümde yakamozlar yakan o illetin doludizgin bastırdığı heyecanlar. Ele avuca sığmaz, korkusuz telaşlar. Düşündürmezdi, dolambaçlar içinde yol almalar. Saklambaçlar oynadık ben , sen, o ve daha oynamaya meraklı kendinden bihaber gönüllü eksikler. Sobelenmek pahasına kapıldık bir gün daha fazla yaşayabiliriz belki diyerek. Oysa toplasak kaç an içinde biz biziz diyebildik gönlümüzce.

Boğulmak ile nefes almak arasında arafta bir yerdeyim. Düşünüyorum bu halde iken ne değersiz bir kütle aslında, bezeyip de kendimi de inandırdığım varlığım.Sokaktan geçen arabaların ışıkları süzülüyor içeriye. Zayıf bir kadın gölgesi kamaştırıyor kapalı olduğunu sandığım gözlerimi. Silik bir gölge akıp gidiyor, biraz ben gibi yaşamın ellerinden. Tanıyamadım mı kendimi? Tuhaf ama benden...

Hiç sormamış gibi tekrara niçin gidilir, bıçak sırtı sorular ? Alınmadımı cevaplar, yada bir cevap hiç yokmuydu ? Kimim, nerden geldim, nereye gitmekteyim ? Kalmak için bir amacım yok ise, gitmeye bu takatsizlik niye ? Kim kutsadı yaşamıda, bu yaşama hırsı niye ? Zor değil artık, ölümün yitik olup gitmekle eş değer anlamda olduğunu düşünmek.

Yağmala her anımı, hiç arzu edilmemiş taze ölümüm. Talan et, içtensiz gülüşlerimin sahteliğini adına yaşam demişken.
Acıt içimi hala ben bunları hazmedemezken. Tırmala, yüzüme tokat gibi inen yaşamın arsız, şuh kahkahalar atan çehresini beni onlardan alıp götürünce. Dindir, yaşamdan almak istediğim bu intikamın aralıksız kavuran acılarını. Nasılsa teslimiyetim, varlığın kadim efendisine…

Nedir bu üzerime çöreklenen karabasan düşüncelerin kaynağıda daha şimdiden yazdıklarım acıtıyor şımarık yanlarımı. Yok olamayacağımı haykıran bu meczup da kim ? Zehirler edindim her biri bir düşmana zerkedilmeyi beklerken. Kuruttum kendi can köklerimide bu yolda savaşlar verirken. Kök salmak, hangi insancıl olduğunu zanneden zihniyetin şizofrenik imgelemesi! Sarsılmaz sandığım bir dengenin yarattığı sanrıların eşiğinde, can çekişiyor şimdi insancıllık oyununun çelik çomakları…Unutmalı yaşam beni, unutmalı dünya. Kök salmalarla oyalanmayacak kadar vakitsizim, ufukda beni arayan yitik şarkılara…

Gitmeliyim ben, öteler yokluk…Yokluk diye seslenirken. Yağmala beni taze ölümüm. Harap et, içtensizlikle kök salmaya cüret ettiğim her bir çabamı. Oyununa geldim, kar beni bir deste iskambilin desiseli yatağına. Okşa felaketimi, hissetirmeden bana…Sahip ol, bütün sandığım bin bir parçamın seni istemeyen ihanetinin bedeline. Ben kandırılmışlığımın iniltilerini duyumsarken, sen soğuk soğuk sırnaş, sıcaklığı kalmış kirliliklerime. Arındır beni, serin serin içim çekilirken buz gibi teninin cazibesinde. Kavra bileklerimi, dizlerin göğsüme dayanmışken. Dudaklarımdan öp beni taze ölümüm. Sök, çıkar senin olanları sakladığım yerlerden.

Sarsılıyorum düzensiz soluk alışverişlerle. Odam karanlık, yatağım artık serin. Akıyor varlığımdan ölüm gibi sessizliğim. Boşalıyor yaşam hazlarım bedenimden, ölüm dediğim tek gerçekliğim. Doğarken , öleceğimi söylenceleri tek doğru kehanetim. Artık yokuş yok, tırmanmak yok… Düz bir bayırın asude dinginliği gibi göğüs kafesim. Huzurun ayak sesleri kapımda artık. Doğdum, yaşadım ve ölüyorum. İşte bütün olarak çırpındığım, tümsel nedenselliğim. Öp beni son kez dudaklarımdan taze ölümüm, ben seni arzulayan bir gelin çehresinde, ellerinin yaşam bekaretimi almasını bekledikçe…

Not; Resim için İnvi arkadaşıma teşekkür ederim.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 06:29 .