PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : İslamın Ortaya Çıkışı ve Erken Tarihi


frodo
24-12-2008, 14:37
Dreimalali'nin sayesinde tanıdığımız Ohlig'in kuran ve Muhammed konusunda
çıkardığı kitabın bir tür önsözü sayılabilecek yazılar ekteki linkte.

Sanırım hipotezinin ana dayanakları ile ilgilidir. İlgilenebilecek arkadaşımız
olabilir mi acaba ?

http://www.bpb.de/publikationen/C7N16H,0,0,Zur_Entstehung_und_Fr%FChgeschichte_des _Islam.html#art0

Titan
31-12-2008, 22:29
DreimalAli, bu linkin çevirisini de yaparsan, yabancı kaynaklardan Kur'an ve Muhammed hakkında bilgilerimizin bir karşılaştırmasını yapmış oluruz, sen veya Almanca bilen biri...

DreiMalAli
02-01-2009, 01:14
Umarım Türkçeye benziyordur. Çünkü fazla özenmemiştim.
Geçen sene tercüme ettiğim yazının aynısı olsa gerek.
Henüz linkini bilmiyorkenl, gazete baskısından tercüme etmiştim. Her ikisini kelime kelime kontrol etmedim ama, kontrol ettiğim kadarı ile aynı yazı.
Bu yüzden geçen seneki tercümeyi veriyorum.


Sevgiler

DreiMalAli
02-01-2009, 01:15
İslamın Ortaya Çıkışı ve Erken Tarihi


İslam bir milyardan fazla inanırı ile dinamik büyüyen bir dindir. Kendisinin Tanrı tarafından gönderilen, rivayete göre 570 632 yılları arasında Arabistan Yarımadasında yaşamış olan Muhammedin (muhammad) kurduğunu belirtir. Ölümünden sonra başarılı bir askeri ve dini tarih başladı. Yayılmacı savaşcıları bulundukaları bölgedeki iki büyük imparatorluğa, Bizans ve Sasani (Pars) İmparatorluğu, karşı koyabildi.Bir kaç on yıl içerisinde hakimiyeti bütün Yakın Doğudan Hindistan sınırına kadar erişebildi. Mısır ve Kuzey Afrika fethedildi, İspanya’ya ve Güney Fransa’ya kadar erişildi.

Bu operasyonlar, Muhammedin politik önderliğini takip eden halifeler tarafından yönetildi. Önce, 661 yılına kadar, sonradan Dört Halife olarak adlandırılanlar tarafından. Sonra, 750 yılına kadar başkenti Şam’a taşıyan Emeviler tarafından. 8. yüzyılın ortalarından itibaren ise Şam merkezli Abbasiler tarafından.

Muhammed öğretisini sözlü olarak bildirdi. Bunlar dinleyiciler tarafından hafızalarda tutuldu, kemiklere ve hurma yapraklarına kaydedildi. İslami rivayete görebu materyallar üçüncü halife Osman (Othman, Uthman) toplatıldı, Zaid ibn Thabit’in başkanlığında bir komisyon tarafından 650-656 yılları arasında, yani Muhammedin ölümünden 18-24 yıl sonra bu gün elimizde bütün olarak bulunan haline getirildi Halife Osman geri kalan tüm versiyonları yasakladı. 1925 yılında Kahirede basılan Kuran’ın (Kahire Kuranı), ki Kuran tefsirelrinin temelini oluşturur, Osamanın Kuranına denk geldiği iddia edilir.

Batı Kuran araştırmaları bu güne kadar hala müslüman geleneğini takip ediyor.Hans Zirker bu ortak görüşü şöyle formüle ediyor: „İncil ile karşılaştırıldığında Kuran kısa ve homojen bir oluşum süresine sahip. (…) Muhammedin ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra kitap haline geldi. Bu günküler onun bir kopyasıdır. Vahiylerin, Muhammede gönderildiği şekliyle otantik olarak Kurana girdiğinden, bir kaç istisna haricinde, müsmüman olmayan bilim adamlarının dahi şüphesi yok.“(1) Rudi Paretin fikri de: „Kurandaki bütün ayetler içinde herhangi bir tanesinin dahi Muhammed tarafından dikte edilmediğini kabul etmek için bir nedenimiz yok.“(2)

DreiMalAli
02-01-2009, 01:15
Tarihsel Sorunlar


Müslüman geleneğinin benzeri olan batılıların bu ortak görüşün temellerini hiç bir tarihci kabul edemez. Arap peygamberi Muhammed hakkındaki “bilgiler” ilk olarak dört “biyografik eserde”mevcut. Ki bunlara ancak 9. ve 10. yüzyılın başlarında erişilebiliyoruz. Sonuncusu ise, Tabari’nin Yıllıklar’ı, Arapların yayılması, imparatorlukları ve halifelikleri hakkında sözlü iletileri içeriyor.

Bu “biyografile” efsanevi materyal sunuyorlar: “Gerçek tarihi kalıntı çok az. Kurandaki imalar yardımıyla dallandırılıp büyütülüyor.”(3) Her şeyden önce Muhammed ve İslamın başlangıcına dair görüşleri, Muhammedden iliyüz-üçyüz yıl sonra ortaya çıkmış olduğundan, bunlar ancak 9. ve 10. yüzyılın yazarlarının düşüncelerine şahitlik yapabilirler ama, çok geride kalan bir zaman için kaynak değiller.

Muhammedin ölümünden sonraki iki yüzyıl için eşzamanlı islami edebi yazı mevcut değil. Bu durum genellikle bildirilmiyor. Josef van Ess bir istisna. İslamiyetin 2. ve 3. yüzyılını üzerine altı ciltlik araştırmasında, İslamın birinci yüzyılı hakkında sadece bir kaç sikke ve yazıttan başka elde bir şey bulunmadığından dolayı bu yüzyılı incelemeye almadığını belirtiyor. éAynı sorunları” tesbit ettiği halde 2. yüzyıldan başlıyor. (4) Karşı taraf olan Bizanslılar da yeni bir dinin temsil edildiğini belirtmiyorlar.

DreiMalAli
02-01-2009, 01:16
İslam hakimiyeti altında hristiyan literatürü


Ama Arap hakimiyetindeki hristiyanlar – Suriyeliler, Yunanlılar, Mısırlılar – bu iki yüzyılda sadece manastır ve kliseler kurup Çine kadar misyonerlik yapmadılar. Zengin bir literatür de bıraktılar: Kronikler, mektuplar, vaizle, ruhani karalar, apokalipsler (Ç.N.: dehşet hikayeleri?). Her şeyden önce de teolojik eserler. Bunlar ama genellikle günlük işlerle ilgil: hristiyanların kendi aralarında tartışmaları, Chalkedonier’ler Monophistler’e karşı, Monerget’ler Monoteletker’e karşı, suriyalilerin yunanlı hristiyanlar hakkında görüşleri vs.

Bu yazılarda çok seyrek olsa da ara sıra yeni Arap egemenliğinden söz ediliyor. Araplardan pek bahsedilmiyor. Çoğunlukla, “islam öncesi” zamanlarda da olduğu gibi, ya Sarazen (çadırda yaşayanlar, haydut, göçebe) diye adlandılıyorlardı ya da 4. yüzyıldaki Hieronimusdan beri alışıldığı gibi – ki zamnında kainat hakkındaki “bilgiyi” temsil ediyordu – İsmali’ler veya Hagerenler diye. Bunlardan Genesis’de “çölde” oturanlar diye bahseder (Gen. 21, 9 – 21; 25, 12 – 18) . Bazan “Arabistan” ile de ilşkilendiriliyorlardı. Bununla ama Arap Yarımadasını değil, mezapotamyadaki Arabistanı veya 106 yılnda Romalılar tarafından fethedilen, Şamdan Kızıldenize kadar uzanan Nabataer Bölgesini (provincia Arabia) kasrtediyorlardı. “Arap” hükümdarı Muaviye zamanında Arap Hükümdarlığını överlerken, Abdulmelik zamanından bir yük ve Tanrının bir cezası gibi bahsediyorlardı. Apokalipslede daha da ileri gidip, ancak bir anti hristiyanlık hükümdarlığı tarafından geçilebilecek kötülüklerin toplamından bahsediyorlardı.

Arabların yeni bir dininden ise hristiyan kaynaklar bahsetmiyorlar. Nadir hallerde, özel bir Tanrı anlayışından bahsediliiyor: Tanrı birdir ve benzersizdir/ortaksızdır – ya da hristiyani- Tanrının oğlu değil. Bu yüzden olsa gerek, babası uzun yıllar yönetimde yer almış olan, Arapları iyi tanıyan Şamlı Johannes (ölümü 750 civarı) İsmali’lerin dinini hristiyanlıkdan sapanlara dahil ediyordu.

DreiMalAli
02-01-2009, 01:16
Kuranın İznik öncesi (Ç.N.: İznik Kararları 325 yılında belirlendi) Suriye teolojisi


Bu (Ç.N.: İznik kararları) Kuranın temel teolojik önermesidir. İçerisinde muhammad terimi içinde sadece dört defa bulunmakda ve sadece bir yerinde, geç zamanlarda eklenen bir yerinde, kesinlikle bir Arap peygamberinden bahsediyor. İsa 24 sefer anılıyor, Meryem 34 sefer, Musa 136 sefer, Harun 20 sefer. Kuranın teolojisi doğru Tanrı görüşüne ve hristiyanlık merkezli. Sık sık, Tanrının tek olduğu, benzersiz/ortaksız olduğu vurgulanıyor, İkilik, Üçlük reddediliyor. Mesela 112. surede “1 De ki: O tekdir, 2 Tanrıdır(?), 3 doğurmadı, doğurulmadı.. 4 kimse ona eşdeper değildir.” İsa için, Tanrının oğlu olmadığı, mesih, kul/hizmetci, elçi ve peygamber (mesela sure 4, 171) olduğunu söyler: İsa (kelime olarak: mesih), Meryemin oğlu, sadece Tanrının oğludur, meryemden gelen sözüyle (Ç.N.: ?) kendisinin ruhundandır (...). Tanrı tekdir (...) çocuk sahibi olmakdan (münezzehdir) .“

Bu teoloji ve hristiyani değer ama yeni değil. Tersine eskiden suriye hristiyanlığı tarafından temsil ediliyordu. Kuzey Suriye Teolojisinde “Monoarchianismus” diye isimlendirilen uniter (Ç.N.: hristiyanlıkda teslisi kabul etmeyen. Merkezcil. ?), güç iktidarı düşüncesindeki monoteizmdi. İncildeki Tanrı ve Tanrının ruhu terimleri aynı tanrının dışa yansıyan belirtileri, Tanrının kuvveti olarak anlaşılıyor: dinamik Monoarchianizm. Bununla İsanın bir insan olması ön planda oluyor. Tanrının izniyle etikliğini en çok ispatlayabilen insan. Onun peşinden gidenlerinde yine kendilerini ispatlayabilecekleri, ispatlamak zorunda oldukları düşüncesi. Yani antiochenisch (Ç.N.: Antakya usulü?) liyakat/yararlılık hristiyanlığı.

Apostolik Babaların (Ç.N.: yalnız İncile dayalı bir hristiyanlık) bir Didache isimli bir yazısı - ki 2. yüzyıldan kalma olup en eski Evharista vaizidir- İsayı Tanrının kulu/hizmetcisi olarak isimlendiriyor. Diğer bir yazıda, Polykarp’ın Martyrium’u isimli yazıda (Ç.N.: Senede bir kaç sefer dini acı çekmek anlamına geldiği gibi, Mezarlık üzerine kurulmuş ibadethane anlamına da geliyor) Tanrı “sevilen ve övülen kul/hizmetci olan İsanın babası” olarak anılıyor (97 yılında Romada yazılmış olan Klemen Mektuplarının ilkinde de aynı şekilde geçer). Bu gelenekdeki Tanrının görünüşü monarchianistce (Ç.N.: ?). İsa sadece bir kul/hizmetci idi(6).

Fırat yakınlarında Samotadaki piskopos Paul İsanının Tanrılığını reddediyor ve ekliyor “Eğer Tanrının Oğlu bir Tanrı olmuş olsaydı Tanrılar bunu bildirirlerdi”(7). Paulun öğretisi, İsanın bize eşit olduğu, yani insan, “ama her yönüyle daha iyi” “üzerindeki rahmetinden” dolayı(8).

Yunan Kilisesinde ise İsanın Tanrının Oğlu olduğu, Tanrı sözünün yaniden doğuşu olduğu görüşü hükmediyordu ve 325 yılında, İznik Kararları ile resmileştirildi: Oğul “Tanrıdan bir Tanrı, ışıkdan bir ışık, gerçek Tanrıdan bir gerçek Tanrı, doğurulan, yaratılmayan”dı, daha da ileri giderek “babaya eşdeğer”di.

Fırattan Hindistan kadar uzanan Persler Hükümdarlığındaki kiliselrin büyüğü olan doğu Suriye Kilisesi Roma İmparatorluğundaki bu tartışmalara katılmıyordu. Önun öğretisi İznik Öncesi Teoloji idi: Tanrı tekdir (hükümranlık sadece ona ait), İsa onun elçisi, kulu/hizmetcisi, peygamber ve mesihdir. Ama 410 yılından sonra, baskıyla, Sasanilerin başşehri Seleukia-Ktesiphon (bugünkü Bağdat yakınında), kendisini otonom bir kilise gördmesine rağmen, ruhani meclisinde İznik Karalarını kabul etti. Tanrıya eşdeğer olan Tanrıoğlu düşüncesinin Doğu Suriye Kilisesinde yayılabilmesi çoğu bölgelerde 6. yüzyıla kadar uzandı.

Mesela Suriye teoloğu olan Aphrahatın (ölümü 345 yılında) İznik Kararlarından haberi yoktu. „Tanrılığın kutsal ismi, Tanrıya layık adaletli insanlara da verildi. Tanrı sevdiği insanlara „oğullarım“ „arkadaşlarım“ diye hitap etti.“ Örnek olarak Musayı, Süleymanı, bütün İsrail Halkını gösteriyordu. „Onu (İsa) biz Tanrı diye adlandırdık. Onun (Tanrı) Musayı kendi adıyla isimlendirdiği gibi.(9)“ Yani Aphrahatın görüşüne göre de İsa Musadan daha fazla veya değişik bir şekilde Tanrının Oğlu değil.

İznik Kararları doğrultusundaki inanç ancak 5. yüzyılda Doğu Suriye Kilisesi tarafından da kabul edildi. Kuran ama, İznik Kararları öncesi savunulan, daha eski bir Tanrı ve İsa inacına bağlı. Şiddetli bir şekilde yanlış Tanrı kavramıyla ve diğer yazı sahiplerinin Hristiyanlığıyla savaşmaya devam ediyor.

DreiMalAli
02-01-2009, 01:17
Pers sürgünlerinin rolü


Peki ama bu eski Suriye teolojisi Doğu İranda nasıl daha da güçlenerek ayakta kaldı, korundu? Pers Hükümdarları, Partlar ve Sasaniler, Tevratta tanıdığımız Asurların ve Babilonların sürgün geleneğine devam ettirdiler. Fırat nehri sürekli olarak Roma İmparatoeluğuna sınır olarak kalsa da, Akdenize kadar uzanan kısa süreli fetih savaşları ve peşinden şehir halkının sürgün edilmesi sık sık oldu. Sürgün edilenler, ki içleriçde hristiyanlar da vardı, hatta bir seferinde Antakyanın tüm şehir halkı, doğuda çok uzaklara yerleştirildi (10).

241 yılında, Dicleden kuzeye, Fırata kadar uzanan Arabiya Krallğının Dicle yakındaki başşehri Hatra da Sasanilerin eline geçti. Bura halkı ve daha fazla halk grupları Arabiyadan sürülerek doğuda çok uzaklara yerleştirilde. Tahminen Marvda (bugünkü güney Türkmenistan) yaşamaya zorlandılar. Bunların arasındaki aramanlılar, belki arap hristiyanları da, yeni yurtlarında, isole edilmiş durumlarıyla, eski hristiyanlık geleneklerine devam edip geliştirdiler. Sonraları Pers İmparatorluğundaki doğu Suriye büyük klisesi İznik Kararlarını , zamanala Roma İmparatorluğunun başka kararlarını kabul etmiş olsa da, bunlar (Ç.N.: sürgünler) soylarının getirdiği Hristiyanlığı korudular. Kuran geleneğinin Suriye başlangıcını o zamanın sürgünlerinde aramak gerekir. Doğu İrandan kaynaklanan Kuran öğretileri, en azından temel bir bölümü, batıya erişti. ve Abdulmelik, ki kendisi Marvlıdır, ve oğlu Velid zamanında devlet doktrininin doktrinini oluşturup Arapçaya girdi, yerleşti. Kuranın Allah önermermelerinin çoğunluğunun anti İkilik (Ç.N.:binitar kelimesini İkilik olarak çevirdim?) olması böylece anlaşılımış oluyor, çünkü İznikin kutsallık ruhuna pek değinmiyor. Sadece Kuranın sonraları ortaya çıkan ve seyrek bazı yerleri Üçlü Tanrı düşüncesine karşı çıkıyor.

Kuranın Allahı eski Suriye Hristiyanlığının erken çağının düşüncleriyle direk ilişkilidir. Bublar Kuran teolojisinin çekirdeğini teşkil ederler. Zaman içerisinde ama diğer baş materyallar da eklendi.

DreiMalAli
02-01-2009, 01:17
Sikkelerin ve Yazıtların Tanıklığı


O zamanların tarihini tekrar yapılandırmak eşzamanlı çokca sikke ve bir kaç tane yazıt mevcut (11). Bunlar, kısıtlı da olsa, o zamanın olaylarını belgelendiriyorlar. Sikkelerin çoğunluğu yapıldıkları yeri bildiroyorlar ve tarihlidirler. Tarihler başlangıçta bazan yerel sayımalara, kısa süre sonra ama “Araplara göre”. Muaviyenin Arap sayımına göre 42 (MS 663) yılında Galilede tamir ettirdiği Gadara Ilıcalarında bulunan ve bir haç işaretiyle başlayan bir yazıtta üç tane tarihleme belirtiliyor: Bizansların vergi yılına göre, Şehrin tarihine göre ve “Araplara göre”. Buradan anlaşılan “Araplara göre” birinci yıl 622 yılı olup Güneş Yılına göre sayılıyor.

622 yılı neden bu kadar önemliydi? Bu yıldaki bir Hicret ancak 9. yüzyılın kaynaklarında geçiyor. Daha önceki yıllarda Sasani Kralı Chasrau II Pers İmparatorluğunu genişletebilmişti. Bizans İmparatorluğunun doğu bölgelerini fethetmişti: Fıratın batısında Suriyeyi, Filistin, Anadolunun büyük bölümünü, Arap Yarımadasını ve Mısırı. Bizans İmparatorluğu artık kendi bölgesinden kovulmuş gözüküyordu. Ama gelişmeler beklenilenden değişik oldu: Genç Bizans Kralı Heraklios 622 yılında Perslere karşı beklenilmeyen bir zafer kazandı. Bunu, Sasani Krallığının kısa süreki olmasına neden olan diğer askeri başarıların başlangıcıydı.

Hearklios bu zaferi, kendi tarafına çekebildiği, hem batı Suriye hem de İran Krallığında uzun süredir yerleşik Araplardan oluşan birliklerlerin yardımıyla ele kazanmıştı. Bu başarısına rağmen, tekrar ele geçirdiği bu eski roma bölgelerini direk olarak kendi hükümranlığı altına almadı, kontrolünü bölgedeki, kendilerini Confoedereti (Arapca Quraisch) (Ç.N.: Kureyş?) olarak gören Arap yöneticilerine teslim etti. 622 yılı, önce Roma İmparatorluğunun doğu bölgelerinde, Arapların kendi yöneetimlerinin ve Arap zaman sayımının başlangıcı oldu.

İkinci bir durağı ise 641 yılı temsil ediyor. İki olay önemliydi: Heraklios tarafından zayıflatılmış olan Pers İmparatorluğu parçalandığından Fıratın doğu tarafında yaşayan Arap kabileleri hükümranlığı ellerine geçirebilmişlerdi. Aynı sene içinde Bizansda Heraklios ölmüş, eşi ve oğlu yeni kral tarafından sakatlatılarak sürülmüşlerdi. Heraklios ve ailesine sadık olan eski bizans bölgeleri Arapları artık kendilerini krala bağlı hissetmeyip bütün hükümranlığı üslendiler.

Bu yeni suverenliğin sembolü olarak 641 yılında il sikke çıkarımı başladı. Bu sikkelerin motifleri hristiyanlığın etkisinde: Haç, uzun haçlarla krallar veya yanlış anlaşılmaya yer vermeyen başka semboller. Anlaşılan o ki, yeni semboller kullanmak için neden yoktu.(12). Önce doğuda daha sonra eski Pers İmparatorluğunda hüküm süren Arap kralı Muaviyeydi, bir hristiyan hükümdarı. Hangi Hristiyanlık akımına bağlı olduğu bilinmiyor. Hoşgörülü birisi olması gerek. Çünkü Suriye hristiyanları tarafından da övülüyordu. Doğu Suriye Patriği İsoyaw III (ölümü 659) “Din huzur içinde ve çiçek açıyor.”(13).

Şimdiye dek bilinen ve üzerinde MHMT yazan ilk sikke “Araplara göre” 38 yılında (MS 659), Mezopotamyanın uzak doğusunda bastırıldı. Aniden bu parolayla çıkarılmış sikkeler, hem coğrafya olarak hem zaman olarak doğudan batıya yayıldılar. Anlaşıldığına göre, geleceğin Abdulmelikinin geçeceği rota üzerinde, doğudan başlayıp Mezopotamyada, Filistinde ve Kudüsde bastırılmaya başlandı. Batıya geldiğinde, göze çarpan yerinde MHMT yazan çok dilli sikkelerinkenarlarında muhammad açıklamsı bulunmaya başladı. Kısa süre sonra ise bu zaman kadarki MHMT yerin muhammad’a bıraktı.

Kim bu muhammad?(14) Arapca “yüceltilen/övülen (benedictus) veya “yüceltilesi/övülesi” anlamına geliyor. Hristiyan sikke motiflerinde isa için kullanılan bir sıfat. Bu anlama tarzı 691 yılında Abdulmelik tarafından yaptırılmış olan Kubbetüs Sahra’nın yine kendisi tarafından içine yerleştirtilmiş olan yazıt tarfından da desdekleniyor. Bu tek ve benzersiz Tanrıya şahitlikle başlıyor ve eski Hristiyanlık inancı çerçevinde devam ediyor; “Övülesi (muhammad[un]) Tanrı kulu/hizmetcisi (‘abd allah) ve onun elçisi (...). Çünkü mesih İsa, Meryemin oğlu, Tanrının elçisi ve sözüdür.” İsanın Tanrı Oğluluğu reddeliyor(15). Bu Kuranın önermesine de denk geliyor.

Kubbetüs Sahranın içi düzlenmemiş. Ziyon Dağındaki, kayanın tepesini çatı gibi örtüyor. Bu ise Suriye teolojisinde, mesela Aphrahata göre (ölümü 345) bir İsa sembolüdür: “Şimdi kaya üzerinde belirtilen dine ve kaya üzerine kurulu binaye kulak verin(...). İsa, peygamberler tarafından kaya diye adlandırılan (...).(16)” Artık Abdulmelikin sikkelerindki haç motifleri yerini kaya gibi İsa motiflerine terketmeye başladı. Bizans ve Suriye hristiyanlarından farklı olan bir Arap krallığı işareti/sembolü.

Muhammad başlangıçda, -‘abdallah sıfatı (Tanrının kulu/hizmetcisi), peygamber, elçi, mesih gibi – bir hristiyan ünvanıydı. Daha sonraları ama mumammad ilgili olduğu İsadan koptu, ayrıldı. Bunu iki diğer iki gelişme ile gözetlenebilir: 707/708 yıllarında Şamda yapılan Mescid-el-Emeviyyenin ve 756 yılında Medinede kurulan Kutsal Mabedin (Ç.N.:?) yazıtları Kubbetüs Sahranınki ile formal yapı olarak benzer: Tek olan Tanrı övüldükden sonra muhammada, Tanrının kulu/hizmetcisine ve elçisine şehadet edilir. Ama Kubbetüs Sahrada olduğu gibi İsa, Meryemin oğlu, açıkca anılmaz. Orlardaki formüle etmeler, Kudüsdeki teolojiyle benzer olsa da, direk İsa ile ilişkili değildir. Benzer olgu sikkelerde de mevcuttu. Onların kaya sembolleri, mesela haç işaretlerinde olduğu gibi, artık açıkca hristiyanlık olarak göze çarpmıyordu. Muhammadin mihenk noktası artık yoktu. İsole edilmiş bu terim artık yeni “materyal” ile doldurulabilinirdi.

İlk olarak 8. yüzyılın ilk yarısında, peygamber görünümünde tarihleştirildi. En eski kayak olarak Johannes Damascenus bir yalancı peygamber Ma(ch)metden bahsediyor. Daha sonraları, 9. yüzyılda, yine bir hristiyan ünvanı olan ‘abdallah, Tanrının kulu/hizmetcisi, Muhammedin babası olarak tarihleştirildi: Abdullahın oğlu Muhammed. Bu zamanda başlangıç olayları da Arapların etnik yurdu olan Arap Yarımadasına kaydırıldı(17). Kurandaki materyallerin, artık bu zamana kadar çoktan yok olmuş olan mezopotamyanın Arabiya Krallığını veya Bizansın provencia Arabiasını anımsatması elbette bu konuda yardımcı oldu, kolaylık sağladı.

Muhammad hristiyanlığı ve Kuran hareketinin başlangıcı (Ç.N.:?) ama, sikkelerin şahitliğine bakıldığında, Mezopotamyanın uzak doğusundan kaynaklanıyor. Buna temeli Eski Suriyece (Ç.N.: Aramca?) olan sözlerin/önermelerin yazı şekillerine işaret ediyor.

8. yüzyılın ikinci yarısından 9. yüzyılın başına kadar. Bu zaman süresi için da kaynaklar az. Çok bölgeler – zaman zaman – “Merkez” ile az bağlı veya bağlı olmasa da, Arap Egemenliği artık yerleşiyor. Sikkelrin ve yazıtların üzerindeki semboller apokaliptik programlardan çıkmış izlenimi veriyorlar. Buna paralel olarak, günlerin bittiğinde ortaya çıkacak olan kurtarıcıyı (İsa?) atıflayan hristiyanlıkdan motiflenmiş mehdi düşünceleri ortaya çıkıyor. 9. yüzyıl literatüründe sayılan, fakat sikkeler tarafından desteklenmeyen, mesihi adlandırmalar halifelerin isimleri olarak yorumlanıyor. Bu sembılik terimler kişi isimleri mi yoksa bu ismlendirmelerin arkasında anonim hükümdarlar mı yatıyor? 8. yüzyılın sonunda ilk olarak Mekke göze çarpıyor. Mekkede yapılan ilk sikke hicri 203 tarihli peşinden hicri 249 ve 253 tarihliler geliyor. Nihayet bu zaman civarında İslam kendi ayakları üzerinde duran bir din olarak ortaya çıkıyor ve daha önceleri Panteteuchun (Ç.N.: Musaya atfedilen 5 kitap) yazarlarının İran tarihinin araçları ile ayrıntılı bir şekilde yaptıkları gibi, kendisini daha eskilede çıkmış gibi gösteriyor(18). Bu zamanda yapılan adalaet okulları (Ç.N.:Şeriat okulları?) da Perslerin geleneklerini andırıyorlar(19).


(Ç.N.: Gadara: http://research.haifa.ac.il/~mluz/gadara.folder/gadara2.html (http://research.haifa.ac.il/%7Emluz/gadara.folder/gadara2.html) )
(Ç.N.: Kubbetüs Sahra: http://tr.wikipedia.org/wiki/Kubbet%C3%BCs_Sahra ve http://de.wikipedia.org/wiki/Felsendom )
(Ç.N.:Omaiyadenmoschee=Mescid-el-Emeviyye: http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eam )

DreiMalAli
02-01-2009, 01:18
Kuran Hakkında Birkaç Not


Tarihi belirlenmiş en eski tam teşkil Kuran 870 yılından kalma. Ama, çoğu 8. yüzyılın ikinci ikinci yarısından kalma parçalar halinde el yazmalar da mevcut. Bu parçalar, sure sıralamasındaki değişiklikleri ve bazı diğer özellikleriyle, Kuranın bu zaman içinde henüz tamamlanmamış olduğunu gösteriyor. Herşeyden önce ama, “defektif” diye anılan şekilde yazılmış (Ç.N.: “defektif yazma şekli” eksik, noksan veya hatalı anlamına gelebilir?): Vütün Sami yazılarında olduğu gibi sesli harfler mevcut değil, bunlardan ayrı olarak sessiz harfler de tek anlamlı değiller. Arapca 28 tane sessiz har tanıyor ama, bunların sadece yedi tanesi yanlış anlaşılmayacak harf işaretine sahip. Diğer bütün sessiz harfler çok anlamlı olup anlamına ancak seslendirme işaretleri ile karar veriliyor: üstüne veya altına konulan birden üçe kadar noktalarla. Eski el yazmalarında sesli hafrler bulunmadığı gibi hemen hiç seslendirme işaretlede mevcut değil. Bazı harflar iki ile beş arasında anlamlara gelebiliyor. Mesela r veya g, r veya z, b veya t gibi. Yazının okunması ve tabi anlamı bir çok yerde belirsiz oluyor. Ancak 9. yüzyıl süresinde bu yazılara seslendirme işaretleri ve sesli harfler eklendiler(20).

Her şeyden önce Christoph Luxembergin dil bilgisi temelinde yaptığı araştırmalar şimdiki Kuranın Eski Suriyece ve Arapcanın eşit yoğunlukda kullanıldığı bir bölgede yazılmış olduğunu gösterdi. Arapca yazılmış Suriyece sözler olarak okunduğunda Kurandaki bir çok muğlak anlamlı noktalar anlam kazanıyordu. Böylece Kurandan yeni ve Hristiyanlığa dayanan önermeler ortaya ortaya çıkıyordu.

Christoph Luxemberg yeni çalışmaları – ampirik denilecek kadar – Kuranın Arapca yazılmış halinin temelini Suriyece alfabesi oluşturduğunu gösteriyor(22). Surice ve Arapca yazılarda kullanılan birbiren benzeyen fakat farklı sessiz harflerin el yazmalarında birbiriyle karıştırılmış olabilineceğini de göz önüne alarak, kopyalama hatalarının mevcut olduğunu gösteriyor. Ancak bu birbirine karıştırma hataları düzeltiğinde anlam ifade eden kelimelerle okumak mümkün oluyor.

Bu bilgi, teolojik ve nümizmatik araştırma sonuçlarıyla birleştiririldiğinde, Doğu İrandaki Eski Suriye cemaatının, çerçevesi henüz tam belli olmayan bir Kuran önermeleri/sözleri kataloğu oluşturduğu anlaşılıyor. Bu önermelerin görevi Torayı ve Evangelizmi yorumlamak ve benzerliklerini (islam) göstermek olsa gerekdi. Jan M.F. Van Reet’e göre bu görev için Doğu Suriye Teolojisi Okullarında özel öğretmenler dahi vardı(23).

Bu Kuran Sözleri, artık Arapca dilli hristiyanlar tarafından, batıya getirildi ve Abdulmelik ile Velitin zamanında, Eski Suriyece-Arapca karışımı bir dille ama, Arapca yazısıyla yazıldı. Nihayet son aşamada, defektif yazılmış olan Kurana, muhtemelen ek önermeler/sözlerle, 9. yüzyılın sonlarına kadar sesli harfler ve seslendirme işaretleri eklendi (“Plene Yazma Stili”). Fazla bir değişikliğe uğramayan alfabe işaretlerinin (rasm) yorumu artık İslam anlayının etkisindeydi. Kuran bu son aşamasında, “arkeolojisi ve anlaşılmayan bazı yerleri göz ardı edildiğinde, artık bir İslam kitabıdır.

Geri dönüp baktığımzda; eş zamanlı kaynaklar göze alındığında ortaya çıkan görüşler, çok sayıda geleneksel pozisyounun/görüşün düzeltilmesi gerektiği, bunların İslam Bilimlerinde tartışılması gerektiği ortaya çıkıyor. Başlangıcın tarihi şartlarının göz önüne alınması, dogmaların gevşemesi ve moderne doğru atılması gereken bir adım anlamında, Histiyanlığa etkisinde görüldüğü gibi, gerekli bir şans kapısı açabilir.
__________________________________________________ __________________________________________________ _________

DreiMalAli
02-01-2009, 01:18
1 Hans Zirker, Christentum und Islam. Theologische Verwandtschaft und Konkurrenz, Düsseldorf 1989, S. 79.
2 Rudi Paret, Vorwort, in: Der Koran. Übers. und hrsg. von Rudi Paret, Stuttgart-Berlin-Köln-Mainz (1979), 20049, S. 5.
3 Carl Heinrich Becker, Grundsätzliches zur Leben-Mohammed-Forschung, in: Ders., Islamstudien. Vom Werden und Wesen der islamischen Welt, Bd. 1, Leipzig 1924, S. 520f.
4 Josef van Ess, Theologie und Gesellschaft im 2. und 3. Jahrhundert Hidschra. Eine Geschichte des religiösen Denkens im frühen Islam, Berlin, Bd. 1: New York 1991, Vorwort VIII.
5 Vgl. zu diesem Fragenkomplex Karl-Heinz Ohlig, Hinweise auf eine neue Religion in der christlichen Literatur "unter islamischer Herrschaft", in: Ders. (Hrsg.), Der frühe Islam. Eine historisch-kritische Rekonstruktion anhand zeitgenössischer Quellen, Berlin 2007, S. 223 - 325.
6 Vgl. Ders., Ein Gott in drei Personen? Vom Vater Jesu zum Mysterium' der Trinität, Mainz-Luzern 20002, S. 40f.
7 Paul von Samosata, Aus dem Hymenäusbrief, in: Friedrich Loofs, Paulus von Samosata. Eine Untersuchung zur altkirchlichen Literatur- und Dogmengeschichte, Leipzig 1924, S. 324.
8 Ders., Fragmente aus dem Synodalbrief, 5, in: F.Loofs,ebd., S. 331.
9 Aphrahatis Sapientis Persae Demonstrationes 17, 3.4. Deutsch in: Aphrahat, Unterweisungen, aus dem Syrischen übersetzt und eingeleitet von Peter Bruns (Fontes Christiani, Bd. 5.1), Freiburg-Basel-Wien u.a. 1991, S. 419f.
10 Vgl. Erich Kettenhofen, Deportations II. In the Parthian and Sasanian Periods, in: Eshan Yarstater (Ed.), Encylopaedia Iranica, Vol. VII, Fascicle 3, Costa Mesa, Cal. 1994, S. 298 - 308.
11 Vgl. zum Folgenden vor allem: Volker Popp, Die frühe Islamgeschichte nach inschriftlichen und numismatischen Zeugnissen, in: Karl-Heinz Ohlig/Gerd-R. Puin (Hrsg.), Die dunklen Anfänge. Neue Forschungen zur Entstehung und frühen Geschichte des Islam, Berlin 20073, S. 16 - 123; Christoph Luxenberg, Neudeutung der arabischen Inschrift im Felsendom zu Jerusalem, in: ebd. S. 124 - 147; Volker Popp, Von Ugarit nach Sâmarrâ. Eine archäologische Reise auf den Spuren Ernst Herzfelds, in: K.-H. Ohlig (Anm. 5), S. 13 - 222.
12 Die These, Münzprägungen seien konservativ und verwendeten alte Symbole weiter, gilt nur innerhalb fortdauernder Traditionszusammenhänge. Hätte es einen ideologischen Bruch - den Wechsel vom Christentum zum Islam - durch islamische Eroberungen gegeben, wären die Münzen anders, im Sinne der neuen Religion, gestaltet worden.
13 'Iso'yaw patriarachae III. Liber epistularum (CSCO, Vol. 12, Scriptores Syri II, tomus 12), S. 172.
14 Vgl. zu Folgendem Karl-Heinz Ohlig, Vom muhammad Jesus zum Propheten der Araber. Die Historisierung eines christologischen Prädikats, in: Ders. (Anm. 5), S. 327 - 376.
15 Ich beziehe mich auf die Dokumentation und Übersetzung der Inschrift von Christoph Luxenberg, Neudeutung der arabischen Inschrift im Felsendom zu Jerusalem, in: K.-H. Ohlig/G.-R. Puin (Anm. 11), S. 124 - 147.
16 Aphrahat (Anm.9). Er führt noch viele alttestamentliche Stellen an, in den von Stein/Fels die Rede ist; alle diese Stellen deutet er christologisch.
17 So auch Patricia Crone, What do we actually knowabout Mohammad?, www.openDemocracy.net (31.8.2006). Sie nimmt allerdings fälschlich die Gegend um das Tote Meer als Entstehungsort des Islam an.
18 Vgl. Ignaz Goldziher, Islam und Parsismus (Islamisme et Parsisme), deutsch in: K.-H. Ohlig (Anm. 5), S. 418.
19 Vgl. I. Goldziher, ebd., S. 419f.
20 Vgl. Karl-Heinz Ohlig, Weltreligion Islam. Eine Einführung, Mainz - Luzern 2000, S. 60 - 67.
21 Vgl. Christoph Luxenberg, Die syro-aramäische Lesart des Koran. Ein Beitrag zur Entschlüsselung der Koransprache, Berlin 20073.
22 Vgl. Ders., Relikte syro-aramäischer Buchstaben in frühen Korankodizes im higasi- und kufi-Duktus, in: K.-H. Ohlig (Anm. 5), S. 377 - 414.
23 Vgl. Jan M. F. Van Reet, Le coran et ses scribes, in: Acta Orientalia Belgica (hrsg. von C. Cannuyer), XIX: Les scribes et la transmission du savoir (volume édité par C. Cannuyer), Brüssel 2006, S. 67 - 81.

aydoe
02-01-2009, 11:51
Konuyu tercüme çalışmlarımıza asıyorum,teşekkürler DreiMalAli

frodo
05-01-2009, 01:13
Musa ve İsa gerçekten yaşadı mı ? Bu soru zaman zaman forumlarımızda da tartışıldı. Ama daha cüretkar ve şaşırtıcı olan soru şimdilerde dillendirilmeye başlandı; Muhammed Mustafa hakkında nasıl bu kadar eminiz ?

İslam ve onun doğuşu ile ilgili oldukça ayrıntılı bilgilerin bu doğuştan en erken 100 yıl sonra kaleme alınmış olması yeterince tuhaf. Ama daha ilginci eş zamanlı bağımsız bir kaynakta bu doğuşun hiç bir izinin bulunmayışıdır.

gozeneli
05-01-2009, 21:47
Muhammed`in mezari yok mu?

pante
05-01-2009, 23:00
Muhammed`in mezari yok mu?

Muhammed'in Ayşe'nin evinde öldüğü ve mezarının da bu evin bir odasına kazıldığı rivayet edilir.
Daha sonra Ebubekir ve Ömer de Muhammed'in yanına gömülmüş.

Ev yıkılmış, Mescid-i Nebevi büyütülerek, kabirler mescidin bodrumunda kalacak şekilde bitişik 3 ayrı odaya taşınmış. Bu bölüme Ravza-i Mutahhara deniyor.

İnternette dolaşan kabir resimleri sahte. Ortada gerçek bir resim yok.
Sadece 19. yüzyılda çekilmiş tek resmin gerçek olduğu iddiası da yalanlanıyor.

Kabire girilmesi, inceleme yapılması yasak. C14 testi yapılması vs. taleplerin reddedileceği muhakkak. Karbon testi de tam yılını vermez zaten.
Ama eğer kabir doğruysa acaba kabrine konmuş belge niteliğinde bir nesne var mıdır? diye merak edilebilir. Ben sanmıyorum, olsa bile yokedilmiştir. Vahhabilerin elinden gelse, varsa mezarını dahi yokederler. Belki de etmişlerdir.

kaancan
06-01-2009, 02:50
hz.muhammedin Gassanlı kral Haris b. Ebi Şemir'e
hz Muhammedin Kıbt milletinin ulusu Mukavkıs'a
hz.muhammedin Habeş Meliki Necaşi'ye
hz.muhammedin Fars'ın ulusu Kisra'ya
hz.muhammedin Rumların büyüğü Herakl'e
gönderdiği mektubları 7. ve 8. yuzyıla ait delil olarak sayılmıyormu?
sadece sikkelerden yola çıkarak sikkelerin mezopotamyanın doğusundan (nekadar doğusundan+tam olarak neresi) çıkması muhammedin eski hristiyan inançlarından çıkma bir dogma olduğunu ne kadar ispatlar?
çok cılız hiç ama hiç bilimsel olmayan berbat bir çalışma emeğe yazık bu kadar syfa işgal etmesi çok ama çok üzücü!

kaancan
06-01-2009, 05:13
çalışmadaki en anlaşılmaz ve en çelişkili nokta ise çalışmalardaki hacerler(ve alakalı olarak h.esvet taşı),sarazenler ve diğer iddea edilen hiristiyan kaynaklarına kuranda hiç yer verilmemesidir.
hadislerle veya rivayetlerle durum kurtarılamaya belki çalışılabilir ama kuran baz olarak alındığında yapılan çalışma ile kuran arasında hiç bir paralelliğin olmaması oldukça hayret verici ve şaşırtıcıdır!
sanki yobaz ve ateist at gözlüğü kokusu konuya oldukça hakim.....

kaancan
06-01-2009, 07:52
3 saate yakın okuduğum hz.muhammede ait bilgiler nereden kaynaklanıyor adlı yazıda da yaşamadığına ait hiç bir bilgiye rastlamamış olmak öte yandanda net olarak yaşamış olduğunun da kanıtlanamaması üzücü...
yapılan çalışmaların kısır ve verimsiz olduğunun ispatı gibiydi ne ohliq ne popp nede şamlı papaz bu işi kıvramamış amiyane sıvamışlar:(
gönül temiz ve saf bilgiden yana; hayali ve yere basmayan çalışmalar mevcut kuranı yok sayamıyor...
sikkeler konuşamaz,dil kendini anlatamaz(olgular kendi zaman ve koşullarında değerlendirilmeli) buyüzdende bir var oluşu silmeye yetebilecek delile sahip olmadıkları inancındayım...
mesela sudi yöneticilerle ortaklaşa ciddi bir arkeoloji,filoloji,antropoloji vs çalışmalar yerinde ve mekanında yapılmış olsaydı bu çalışmalar hem tek taraflı olmaktan çıkar hemde inandırıcılığı çok yüksek olurdu...
ama bu konuda tercüme ve yorum çalışmalarından ötürü sevgili dreimalali ye hakkını vermek gerek teşekkürler.

karadenizli
06-01-2009, 14:17
Musa ve İsa gerçekten yaşadı mı ? Bu soru zaman zaman forumlarımızda da tartışıldı. Ama daha cüretkar ve şaşırtıcı olan soru şimdilerde dillendirilmeye başlandı; Muhammed Mustafa hakkında nasıl bu kadar eminiz ?

İslam ve onun doğuşu ile ilgili oldukça ayrıntılı bilgilerin bu doğuştan en erken 100 yıl sonra kaleme alınmış olması yeterince tuhaf. Ama daha ilginci eş zamanlı bağımsız bir kaynakta bu doğuşun hiç bir izinin bulunmayışıdır.

Sayın frodo hem sitenizde h.z muhammedle ilgili araştırmalar yaparsınız yok h.z< muhammedin cinsel hayatı yok h.z muhammedin öğretmenliği.......
Ondan sonrada yaşamadığını ileri sürersin.

Çelişkiler içinde yaşamaya devam

frodo
06-01-2009, 14:32
Sayın frodo hem sitenizde h.z muhammedle ilgili araştırmalar yaparsınız yok h.z< muhammedin cinsel hayatı yok h.z muhammedin öğretmenliği.......


Bu ve benzeri konulardaki tartışmalar sadece ve sadece İslam dininin kaynaklarıyla ilgilidir. Kuran'ı Siret'i, hadisi, tefsiri ile gelen bilgilerdir. Uydurulmuş, sonradan imal edilmiş ise bunun sorumluluğu dinleri sorgulayanlara ait değildir.

Ondan sonrada yaşamadığını ileri sürersin.

Böyle bir iddiam yok. Merakla Muhammed Mustafa ve asrı saadet denilen döneme ilişkin (7.YY ait) kaynakların ortaya çıkmasını bekliyorum.

karadenizli
06-01-2009, 15:04
Sence islam kaynakları kaynaktan sayılmazmı....İlla avrupalılarınmı yazması gerekiyor

Ahh şu evropa

frodo
06-01-2009, 15:17
Bağımsız kaynak karadenizli. Avrupalı ya da Farsi, ya da kıpti ama bağımsız. Bunun anlamı karşılaştırmalı bir dizine ulaşabilmektir.

Basit bir örnek vereyim. Osmanlı öncesi Anadolu ile ilgili bilgileri nereden elde ederiz ?
Selçuklu vakanüsleri, Memluk kayıtları, gezgin Arap ve Farslı tarihçiler, Bizans Vakanüsleri, grek, Türk, Kürt, Ermeni v.s kökenli halkın kayıtları(anılar, mektuplar v.s).

Tüm bu kayıtların ortak paydalarından tarihle ilgili daha gerçekçi yargılarda bulunmak mümkün olur. Sadece Osmanlı Saray tarihçilerine bakarak hiç bir şey öğrenemezsin. Çünkü onlar Osmanlı Hanedanının ululanması ile meşgul olur.

dilaver
06-01-2009, 15:37
Sayın karadenizli. Tarih biliminde ve tarih yazıcılıgında yöntem şudur. Tarih "Falan filan tarihte şöyle olmuştur, inanmıyorsan git de sor" demektir. O halde o dönemle ilgili bilgi veren tüm kaynakların birbiri ile tutarlı olması durumunda gerçek anlamda bir bilgiye ulaşıldıgından söz etmek mümkün olabilir. 50 tane kaynak ve yazımın 50 si de ayrı telden çaldıgı takdirde saglıklı bilgiden bahsetmek de mümkün olmayacaktır.

O halde sadece eylemi gerçekleştirenlerin degil, buna şahit olanların da tanıklıklarına başvurmak dogru bir tarih yazıcılıgı için şart gibi gözükmektedir. Sonucu itibarıyla dünya üzerinde böyle etkisi olmuş bir hareketin de degişik medeniyetlerdeki yansımasını aramak her halde yanlış olmaması gerektir.

Amaç bir dönemi karalamak ya da saptırmak degildir. Amaç en dogru bilgiye ve saglam bilgiye nasıl ulaşmak gerektigini bulabilmektir. Gerçekten de degişik toplumlarla ilgisi olan İslam'ın ilk çıkışının, şayet anlatılanlar dogruysa diger medeniyetlerde bir yankı bulmaması son derece ilginç bir durumdur. O halde üzerinde ciddi bir şekilde düşünülmelidir.

İlkel insanlar sadece kabul ederler. Onlarda salt bilgiye ulaşmak, ya da ögrenmeye çalışmak diye bir çaba görülmez. Gözlemler, izah eder ve kabul ederler. Biz ise medeni oldugumuzdan bahsediyoruz ve sorgulama da bilimin en önde gelen saiki degil midir.

saygılarımla

kaancan
06-01-2009, 22:39
bu tek taraflı çalışmalara sarılmak yerine eleştirel gözle bakmayı tercih edenlerin sayısısının oldukça az olması beni rahatsız ediyor;
bütün kuran parçalarını ele geçirip inceleyebilen araştırma adamları sudi yetkililerle anlaşıp beraber bir çalışma yapamıyorlar hayret!
hz.muhammedin mezarı,evi,yaşadığı(kabul edilen) tüm mekanlar ortadayken bunları araştırmak yerine dönemin pers ve bizans arşivleri, basit dil demogojileri ve sikke figürleriyle bu iddalar nereye kadar sürdürülebilir?
yerinde yapılan çalışmalar risklimi? imkansızmı? maddiyatı ağırmı? yoksa bir grubun işine gelmiyormu?
bu çalışmaların kabul edilmesi tarih sahnesinden birçok kişinin silinmesini gerektirir;hz.muhammed,eşleri,akrabaları,sahabeler ,yapılan savaşlar,7.yy öncesi ve sonrasıyla ilgili yapılan çalışmaların büyük bölümü hadis aktarımları vs...gibi çok fazla şeyin yalanlamsını gerektiriyor ki bu yeni bir tarih yazmakla eş değer olur sanırım.bence böyle tek taraflı bir çalışma ise sadece ve sadece tezgahçıların ekmeğine yağ sürer dahada ileri gitmez.

DreiMalAli
14-02-2009, 17:31
Sevgili kaancan,
tek taraflı çalışmalar yapan birileri varsa, bunlar kesinlikle müslümanlardır. Cami köşesinde pinekleyip hadis üstüne hadis, yalan üstüne yalan uydurmayı çok severler.
Asıl araştırması gerekenler müslümanlar. Ama Muhammed ve dört halife hakkında tek bir tarihi belge getirememiş olmaları, müslümanların büyük bir yüz karası olarak kalacak. Miskinliklerinin, tembelliklerinin tescili olarak.

Hiç Yaşamamış bir Muhammed'in mezarı, evi vs. olmayacağından, bunları incelemek diye bir olgu zaten saçma olur. Gerçeği bilenler Muhammed'in evi, mezarıdır diye bilinen ziyaret yerlerinin sahte olduğunu zaten biliyorlar. Bu yerlerin sahte olmayıp Muhammed dönemine ait olduklarını göstermek müslümanların görevi.
hz.muhammed,eşleri,akrabaları,sahabeler ,yapılan savaşlar,7.yy öncesi ve sonrasıyla ilgili yapılan çalışmaların büyük bölümü hadis aktarımları vs...Muhammed ve dört halife dönemine ait bilgilerin sadece büyük bölümü değil hepsi hadis-siyer kaynaklı. Yani eşleri,akrabaları,sahabeler ,yapılan savaşlar,7.yy öncesi ... hepsi sadece palavra. Başka bir şey değil.

Sevgiler