PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Islam Aydinlanmasi Iman Sayesinde Mi Oldu?


sargon
08-02-2008, 17:43
İslam uygarlığının çöküşü de Gazali etkisi, Moğol işgali vb. nedenlerle açıklanabilir. Cevaplandırılmamış soru şudur. Kuran'ı açıp baktığınızda bir sürü yasak, şiddet vb. ayetleri görüyoruz bugün. Diyoruz ki bu kitabın anayasa olduğu bir düzende ne bilim gelişir, ne de toplumsal bir uzlaşma sağlanır. Ama bu durumla çelişki oluşturan bir şey var ortada. Abbasilerin kara bayraklı devriminden sonra bir gelişme yaşanıyor ve parlak bir uygarlık görüyoruz. Bu bugünkü İslam dünyasından bakılınca anlaşılmaz görünüyor. Nasıl oldu da İslam gibi baskıcı bir rejimden parlak bir uygarlık doğdu?

İslamcıların kabulu şudur: İslam uygulanması bozulduğu için gerileme başladı. Aslında peygamber çok güzel bir kitap ve şeriat getirmişti. Bu yozlaştı o yüzden de çöktük. Hele son yılların modası da batının değerlerine düşmanlık şeklinde ortaya çıkıyor. Batının değerleri bizi yozlaştırdı. Halbuki batının değerleri oluşmadan İslam zaten çökmüştü. Devam edelim. Çözüm önerisi de şudur: Şimdi yeniden eskiye dönersek, özümüze sahip çıkarsak gelişiriz. Bunun için başlangıçtaki herşeye sahip çıkmalı ve yabancı eklentileri yok etmek lazım. Bu anlayışın getirdiği şey sadece kapkara bir yobazlık oluyor. Çünkü başlangıçtan görülen şey yasaklar, haramlar, korkularla örülmüş bir dünya.

Gerilemenin nedenini İslamiyetin kendisi olarak koyanlar ise 9. ve 11. yüzyıllardaki gelişmeyi açıklayamıyorlar. En fazlasından aslında ortada bir abartı var diye bir açıklama yapılabiliyor. Çünkü gerçekten de eğer İslamiyet bugün gördüğümüz gibiyse bu birkaç yüzyılda yaratılan şey açıklanamaz bir şeydir. Benim değerlendirmem şöyle. Bu dönemde Abbasi yönetiminin yorumu tamamen farklıdır. Oldukça ılımlıdır. Örneğin Abbasi isyanının lideri Ebu Müslim şöyle der: “Bir insan için ölçü alınabilecek tek özellik ruhunun soyluluğudur. Müslüman yada Musevi, önemli olan iyiliktir” Aslında kendisi de Mazdeist bir aileden gelmedir. Emevilerin baskıcı yönetimine karşı Şiiler de Abbasiler de uzunca bir savaş verirler. Abbasilerin en güçlü yanı ise milliyetçi değil enternasyonalist bir tutum almalarıdır.

Bu dönemle ilgili hikayeleri okuyan var mıdır bilmiyorum. Binbir Gece masallarında Harun Reşit dönemi çok geçer mesela. İslamiyet dönemi Arabistanı anlatılır. Ama şarap da içilir, kadınlar açık saçık da gezinir, oğlanlarla ilişkiler adeta yasaldır. Bugünkü ahlak anlayışına da din anlayışına da hiç uymayacak bir sürü şey vardır. İbni Sina çıkıp, ayın bölünmesinin doğru olamayacağını, çünkü gök cisimlerinin yapısının farklı olduğunu iddia eder. Dikkat ederseniz burdaki açıklama teolojik bir açıklama değildir. Bilimsel olarak böyle olduğu için doğru olamaz deniyor direk olarak. Yada İbni Haldun toplumların gelişmesini onların kendi iç ilişkileriyle açıklamaya çalışıyor. Hiç de ortada Allah'dan gelen bir şey yoktur. Bunların hepsi Allah inancı olan kişiler olsa da açıklamalarını kesinlikle inançlarına dayanarak yapmazlar. Gözlem, deney ve akla dayalıdır açıklamaları.

Bunlardan benim çıkardığım sonuçlar şunlar: Birinci olarak bu dönemde Kuran bugünkü gibi yorumlanmaz. Yasaklar, haramlar vb. öne çıkarılarak bir baskı rejiminin payandası yapılmaz. İkinci olarak Kuran'ın söylediklerine aykırı olan şeyler de *ifade edilebilir. Toplumun üstüne kapkara bir çarşaf örtülüp baskı altına alınmamıştır. Hatta bu yüzden başka ülkelerden buralara aydınlar toplanır. Bağdat, Semerkant, Buhara, İsfahan gibi kentler o zamanın dünyasının en gelişmiş kentleri olurlar. Bağdat'taki halife dünyanın en zengin adamıdır. Hazinesi altın doludur. O yüzden de zenginlere Harun Reşit misin denir. Araplar ipekçiliği ve kağıt yapımını Çin'den öğrenirler ve bunu batıya satarlar. Birçok Abbasi halifesi akılı herşeyin üstünde tutan Mutezile ekolüne bağlıdır. Kısacası toplum gelişmekte, aydınlar yetişmekte, eğitim kurumları yaşamakta ve bilimsel üretim yapılmaktadır. Üçüncü olarak bütün bunlar Kuran sayesinde yada dine sıkı sıkıya sarılarak gerçekleşmiş değildir. Tam tersine akıl ve bilime değer vererek olmuştur. Dördüncü ve son olarak, bu uygarlığın yeşerdiği toprak İran topraklarıdır. (Bağdat da eski bir İran eyaletiydi.) Bu topraklarda daha önce sayısız uygarlık yeşermişti. Sümer, Babil, Asur, Pers ve daha sonra Helen uygarlığı burda yaşadı. Geçmişinde oldukça güçlü bir miras vardı. Bu birikimin de döneme renk vermemesi düşünülemezdi.

Bugün ise kendilerini en ileri sayan islamcı akımlar bile İslamiyete işlemiş olan "Zamanın Ruhu"ndan kendilerini kurtaramıyorlar. İslamiyete işlemiş olan bu ruh kendini izole etmek, yalıtmak, diğer dinlerin özellikle Hıristiyanlar'ın egemenliğine ait gördükleri herşeyi reddetmek, kısaca gerici bir anlayıştadır. Örneğin çözümün Kuran dışındaki bütün kaynakları reddetmek olduğunu düşünenlerin yazılarına bakıyorum. Emevilerle Abbasiler dönemini ayırmıyorlar bile. Hepsi Kuran'ı bozmuşlar. Tabii kendileri de bir yorum yapıyorlar. Yorum da zamanın ruhuna tamamen uygun. Aynen yukarda saydığım gibi. Yabancı kültür ve zihniyetler dinimize sokuldu vb., hadi bunları temizleyelim. Evet yabancı kültür ve zihniyetler İslama bu yorumlarla girdi, girmeye de devam edecektir. Hiç bir ideoloji veya din kendini bu yorumlardan kurtaramaz. Sonuçta şu anda yapılan yorumlar da şu anda içinde bulunulan değerler sistemi baz alarak yapılıyor. Ve hep de böyle olacaktır.

Epey uzattım. Özet olarak, parlak İslam uygarlığının Kuran ve dine sıkı sıkı sarılarak gerçekleşmediğini, tersine akıl ve bilime verilen önem sayesinde oluştuğunu, bu dönemin küçümsenmemesi gerektiğini, tersine ders alınması gerektiğini düşünüyorum.

vartor
08-02-2008, 18:26
Sevgili sargon, "parlak" donemi dedigimiz donemde, din baskisi azaldigindan kaynaklandi diyebilir miyiz? Omer Hayyam'in 900 sene once soylediklerini, bugun hangi seriati kendine kanun secen ulkede gorebiliriz?
*Din ve bilim bagdasamaz, imanli daha bastan cevabini vermis herseyin nasil olduguna, ancak sorgulayabilenler sonuca yaklasabilir benim kanatimce: Bastan herseyin bir tasarlayicisi olduguna iman eden, bulacagi her cevabin arkasinda tanriyi gormesi kacinilmaz bir sonuctur. Nitekim, istediginiz kadar aciklamaya calisin, bilimi de yaratan tanridir der cikarlar isin icinden.
* *Bilim merak ve sorgulama arastirma ve deney neticesinde elde edilir. Allah ol dedi oldu mantigiyla yola cikanlar, ancak sahte bir bilimci olabilir. Bazi ornekleri sitemizde de tip doktoru unvanina sahip olan bir arkadasimizda da fark etmiyor muyuz? Kalbi dusunce organi yapmaktan bile alikoyamiyor ogrendigi bilim.

okinono
08-02-2008, 18:27
Epey *uzattım. *Özet *olarak, *parlak *İslam *uygarlığının *Kuran *ve *dine *sıkı *sıkı *sarılarak *gerçekleşmediğini, *tersine *akıl *ve *bilime *verilen *önem *sayesinde *oluştuğunu, *bu *dönemin *küçümsenmemesi *gerektiğini, *tersine *ders *alınması *gerektiğini *düşünüyorum. -SARGON
...

Güzel, objektif silinmiş. Resim netleşmeye başlamış. Zoom yarlanmış. Bir de Beyaz dengesi ayarlansa tamamdır.

O da zamanla olacak inşallah. Bilirsiniz Karda en iyi resim Anaglog makina ile çekilir.

Selamlar

dilaver
08-02-2008, 18:58
Şimdi İslamın ilerici oldugunu savunmamız mümkün degil diye düşünüyorum. Evet Mutezile ve ekolü bilimsel düşünceyi geliştiröiştir fakat esas önemli olan dünya ticaret yolları denetiminin İslamın elinde olmasıdır. Dünya ticareti Müslümanların elinde oldugu müddetçe de İslam medeniyeti Hiristiyanlıga galebe öelmıştır. Ne zaman ki ekonomik üstünlük kaybedilmeye başlanmıştır, İslamın da gerilemesi ve karanlıga dönmesi kaçınılmaz olmuştur.

* *Arap dili bir dünya dili haline geldi ve Arapların dil üstünlügü onların fikirsel üztünlügünü de beraberinde getirdi. Ya da ikisi birbirini tamamladı ve geliştirdi.

* Mevalinin ve Fars etkisinin bu gelişmeye katlısını göz ardı etmemek gerekir.

* Abbasi halifeleri ile Ehli Üsnnet arasıdaki mücadele özünde toprak meselesi idi. Hükümdarlar topraksız çiftçileri büyük toprak sahiplerine karşı ayaklandırdılar. Büyük toprak sahipleri Arapların dogal müttefiki idi. Ancak bu süre sonunda İslam üretici güçlerin önünde engel oldu e gerilemeye başladı. Avrupa ise tam tersine bu sırada üretici güçlerin önünü açıyor ve insanlar emeklerini özgürce satabilecekleri bir ekonomik ortama giriyorlardı.

* *Bu konuda ilk aklıma gelenler bunlar.

* *saygılarımla

sargon
08-02-2008, 19:24
Vartor, aynen öyle. Ama daha fazlası da var. Sadece din baskısının azalması olarak değerlendirmek yetmez. Tersine akıl ve bilim dinin de önüne konulmuş durumda. Bunun en güzel örneğini direk Abbasi halifeleri veriyor. Harun Reşit ve Memun zamanından itibaren halifeler Mutezile mezhebine katılıyorlar. 200 yıl kadar süren bir görkemli dönem yaşanıyor. Zaten Abbasi devletinin en görkemli dönemi de Harun ve Memun dönemidir.

Mutezile mezhebi bugün ehl-i sünnet mezheplerden kabul edilmez. Zaten mutezile'nin anlamı da "ayrılanlar" demek. Yani ehli sünnetten ayrılmışlar, onların yolunu terketmişler, sapmışlar anlamında. Ebli sünnete göre bu mezhebe girmek küfürdür.

Bu mezhebe göre eğer bir İslam hüküm akıl ile çelişirse akılı kabul etmek gerekir. Daha açığı akıl imandan üstündür diyorlardı. Örneğin kader ve kaza kavramları akıl ile çeliştiği için kaderi reddediyorlar. İlk Abbasi halifeleri sadece bu anlayışı kabul etmekle kalmıyorlar Abbasi devletinin resmi mezhebi haline getiriyorlar bu anlayışı. Bak mesela bir sünni sitenin bu konuda yorumunu alıntılayayım sana. Taraflı olduğunu, yani mutezile karşıtı olduklarını düşünerek oku lütfen.

Bu mezhep bir fikir hareketi olarak Abbâsîler döneminde gelisip yayginlik kazandi. Abbasî halifelerinin Mu'tezile'ye karsi tutumlari genelde müspet olmustur. Harun er-Resîd döneminde (170-193/786-808) saraya kadar nüfuz etmis olan Mu'tezilî düsünce, altin çagini el-Me'mun (öl. 218/833), el-Mu'tasim ve özellikle el-Vâsik'in hilafetleri esnasinda yasamistir. Bu halifeler döneminde Mu'tezilî görüs devletin resmi mezhebi durumuna gelmis, Mu'tezile âlimleri de devlet ricâli nezdinde en muteber kisiler olarak saygi ve itibar görmüslerdir. Mu'tezile âlimleri, bu dönemlerde, halifeleri kendi düsünce ve kanaatleri dogrultusunda yönlendirdikleri gibi, kendileri de devletin yüksek kademelerinde mevki sahibi olmuslardir.
http://www.enfal.de/orta08.htm
http://www.geocities.com/IslamPencereleri/mutezile.htm

Mutezile İslam tarihindeki en aydın akımdır ve onun akıl konusundaki yaklaşımından dolayı da zamanın İslam dünyasında bir gelişme yaşanmıştır. İçinde en çok aydın olan mezhep de Mutezile'dir. Ancak daha sonra halifelerin desteğini kaybetmiş, baskı görmüş ve nihayet silinmiştir. İslam dünyasının "parlaklığı" da onunla birlikte silinmiştir. Ehl-i sünnet mezheplerin egemenliği kurulup bugüne gelinmiş.

Şimdi burdan şu sonuçları çıkarabiliriz: İslamiyetin parlak dönemi Mutezile mezhebinin güçlü olduğu dönemlerdir. Bu dönemde imana değil akıla önem verilmiştir. Burdan bütün bu parlaklığı Mutezile mezhebi mensupları yaratmıştır sonucu çıkmaz tabii. Ama onların sayesinde bir atmosfer oluşmuş ve herkes bu atmosfere uygun argümanlar kullanmak zorunda kalmış. Etkisi Mutezile düşmanı halifeler zamanında da bir süre sürmüştür belki. Sonunda iman akıldan üstündür düşüncesindeki ehli sünnet sayesinde İslam dünyası tekrar karanlığa bürünmüş.

Not: okinono bey, yukardan aşağıya bilmiş bakışınız ve havalı duruşunuz pek alımlı, sözcükler de pek cafcaflı ama tartışmaya bir katkınız olmadığı için size cevap vermek pek anlamlı görünmüyor.

vartor
08-02-2008, 19:47
Sonunda iman akıldan üstündür düşüncesindeki ehli sünnet sayesinde İslam dünyası tekrar karanlığa bürünmüş.
* * * *Uzucu olan bir ronesans devri diyebilecegimiz, ve avrupadan cok once baslamis bir devrin cokusu; aslinda nedenlerine iyi bir goz atmak gerekiyor. Tabi bir anda, ertesi gun olmamis bu tersine donus. Esas neden herhalde cehaleti yok edememek, buna yonelik calismalar yapilamamasinda aramali. Avrupa'da bile asirlar surmus dini devletten ayirabilmak cabalari, tabi matbaanin kitaplari daha erisebilir hale getirmesinin de onemi olmustur bu arada. Yani sonucta, egitimi halka indirmedikce iman her zaman baskin cikacak gibi gorunuyor.
* Aslinda Ataturk devri inkilaplari da ulkemizi cagdas medeniyet duzeyine cikarma yolundayken, imanin sonradan gelen politikacilar tarafindan tekrar on plana cikartilmasi degil mi egitime esas celmeyi takan?

sargon
08-02-2008, 19:49
Şimdi İslamın ilerici oldugunu savunmamız mümkün degil diye düşünüyorum. Evet Mutezile ve ekolü bilimsel düşünceyi geliştiröiştir fakat esas önemli olan dünya ticaret yolları denetiminin İslamın elinde olmasıdır. Dünya ticareti Müslümanların elinde oldugu müddetçe de İslam medeniyeti Hiristiyanlıga galebe öelmıştır. Ne zaman ki ekonomik üstünlük kaybedilmeye başlanmıştır, İslamın da gerilemesi ve karanlıga dönmesi kaçınılmaz olmuştur.

Dilaver, ticaret yollarını elinde tutmak önemli. Buna katılıyorum. Hatta sırf bu yüzden Avrupa ülkelerinin birkaç yüzyıl boyunca tek derdi Hindistan'a ulaşmak için İslam dünyasının etrafından dolaşmayı başarmak olmuş. Binlerce yolculuk yapılıp nihayet Ümit Burnu'nu dönüp de Afrikanın etrafını dolaşmayı başardıktan sonra İslam'a ekonomik üstünlüğü kazanmayı başarıyorlar.

Ancak ekonomik üstünlük tek başına bilim geliştirmeye yeterli olsaydı sanırım Osmanlı devletinin müthiş bir bilimsel atak yapmış olması beklenirdi. Osmanlı birkaç yüzyıl boyunca dünyanın en zengin imparatorluğu oldu ama ortada bilim adına bir başarı yoktur. Abbasilerin elde ettiği bu başarının sırrı nın ekonomik güç olduğunu sanmıyorum. Tabii ki ekonomik güç gerekiyor. Ancak bilimsel alanda gelişme için özgürlük ve akıla önem vermek gibi başka şeyler de olmazsa olmaz. Bence Harun Reşit, Memun ve ardından gelen birkaç halife döneminde bu ikisi bir araya gelmiş ve bu sayede parlak bir dönem gerçekleşmiş.

Abbasilerle ehl-i sünnet arasındaki anlaşmazlık kısmını pek anlayamadım. Ayaklanmadan önce Abbasilerle Emeviler arasındaki anlaşmazlığı mı yoksa Abbasi iktidarından sonraki ehl-i sünnet ve Mutezile çekişmesini mi kastediyorsun?

sargon
09-02-2008, 01:26
Şu sitede bahsettiğimiz dönemin parlak felsefecileri var. Güzel bir çizim eşliğinde kısaca tanıtmışlar.

http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=1258

Bunlardan Razi'den bahsedeyim. Fahrettin Razi ile karıştırmamak gerekiyor. Tam adı Ebu Bekir Muhammed Bin Zekeriya Razi. Tıp, kimya, eczacılık alanlarında çalışmış, 20 ciltlik tıp kitabı el-Hâvi ile tanınıyor. Tabii o dönemin bütün aydınları aynı zamanda felsefeci olduğu için Razi de 20'den fazla felsefe kitabına imza atmış. Yukardaki sitede hakkında oldukça ayrıntılı bilgi verilmiş. Özellikle felsefesi ile ilgilenilmiş. Kimya ve tıp konusunda da başka kaynaklardan bilgi bulunabilir. Birini ben vereyim.

http://www.insanvebilim.com/razi.htm

Razi'nin felsefi anlayışına ve getirilen eleştirilere bakalım bir de. Felsefe ekibi'nin sitesinden aktarıyorum:

Razi’nin zındıklıkla suçlanmasına asıl sebep, yukarıda gördüğümüz felsefi fikirleri değil, onun deizmi ve din görüşüdür. Allah’ın varlığını tanımak, iyi ve kötüyü ayırdetmek için dinlere ve peygamberlere ihtiyaç yoktur, bu konularda akıl yeterlidir, der. Dinler ve peygamberler birbirlerini yalanlamışlardır. Onların tek ortak noktası Allah’tan bahsetmiş olmalarıdır. Din ve peygamberlik hakkındaki menfi görüşlerini “Hiyelu’l-Mütenebbin”, “Mehariku’l-Enbiya” ve “Nakzu’l-Edyan” adlı eserlerinde ifade etmişti. Şu cümleleri onun bu konudaki görüşlerini özetler mahiyettedir: “Bütün insanlar yaratılıştan eşittir. Peygamberlerin hiç bir akIi ve ruhi üstünlükleri yoktur. Mucizeler birer vakıa değil, efsanedir; tek olan ezeli hakikate aykırıdır. Savaşların çıkmasına ve insanlığın mahvolmasına dinler sebep olmaktadır. Din adamları felsefi düşüncenin ve ilmi araştırmaların en büyük düşmanı ve engelidirler. Filozofların eserleri, insanlık için mukaddes kitaplardan daha çok faydalıdır. Dine bağlı olmanın sebepleri, taklit, alışkanlık, ananecilik, tembellik, baskı ve hadiselerin meydana getirdiği korkudur.(13)


İşte size 9 ve 10 yüzyıllar arasında yaşamış büyük İslam aliminin temel yaklaşım biçimi. Daha açık olabilir mi? Bırakın Kuran ve İslam'a sıkı sıkıya sarılmayı Razi ne dinlere ne peygamberlere ne de onların mucizelerine inanıyor. Peygamberlerin mucizeleri birer efsanedir diyor. Dinler savaşlara ve insanlığın mahvına neden olmuştur diyor. Adam daha ne desin. *:D

indeni
09-02-2008, 01:44
Altincag donemi ilgili,sorgonun aciklmalari *kapsamli,gerek *bu aciklamalar gerekse U 571 in aciklamasina kucuk bir katki ; * o donemde felsefe alaninda fen bilimleri alaninda, *yunan kilasiklerinin, mutezile ekolunun katkisiyla tercumesi cevirisinin etkisi yadsinamaz, * kaldiki,adini andigimiz insanlar, bir gece ruyalarinda yada gozlem deneyleriyle, *eski kulturlerin ortaya koydugu (sumer,misr,yunan,iran) telerden saptamalardan yararlanmadiklarini dusunmek olanaksiz.. O donemde her bilim insani tasiyici idi,kimi katkida bulundu....Imam gazali *ile saidi nursi nin ayni parelelde olamalari sasilacak durum deyil,yanliz dusuncelerini ifade etmekte, * Gazeli * saidi nursiye gore daha basrili idi.

sargon
09-02-2008, 01:47
El Kindi de bu dönemin özellikle çeviri, matematik ve felsefe alanlarındaki önemli bir ismi. 200'den fazla kitaba imza atmış. Özellikle Aristo'dan yapılan çevirilerin birçoğunu kontrol etmiş birisi. Aristo ve Platon felsefesine çok hakim. Mutezile ekolünden birisi olarak biliniyor. Yani akılı imandan üstün tutuyor. *Akıllar hiyerarşisi diye anılan bir sistem oluşturmaya çalışıyor. İlaç dozajlarının ayarlanması, müzik, atronomi, simya vb. birçok alanda çalışmalar yapıyor ve tezler ileri sürüyor.

Bakış açısını *ise felsefe ekibi sitesi "Yeni Platoncu Aristoculuk" diye özetlemiş. Yani ortada bir İslam vardır ama El Kindi gerçekte felsefi olarak yeni Platoncudur. Bu anlayışta bilindiği gibi Helenistik mistik sentezlere benzer ancak din alanında değil felsefe alanındaki bir karşılıktır. Görüldüğü gibi Elk Kindi'de aranırsa islama bağlılıktan çok antik Yunan felsefecilerine bağlılık *bulunur.

http://www.atominsan.com/el%20kindi.htm

sargon
09-02-2008, 02:09
Gelelim daha da büyük isimlere. İslam felsefesinin üç büyük isminden biri Farabi'dir. (diğerleri İbni Sina ve Gazali) Farabi ne düşünmüş ne söylemiş peki. Hangi kaynağa bakarsanız Farabi'yle ilgili şöyle bir açıklama görüyorsunuz: İslam ile Aristo felsefesini birleştirmeye çalışmıştır. İslam felsefesine akılcılığı getirmiştir.

Farabi'yle ilgili konunun özü bu. Detayı ise oldukça uzun tabi. Mantık, psikoloji, doğa bilimleri, metafizik, ahlak ve siyaset üzerine yazdıkları üzerine uzun uzun yazılabilir. Ama burdaki temel iddia ile ilgli olan şey açısından bu detaya girmek gerekli değil. Farabi akılcıdır. Akılcılığı düşman Farabi'yi de İbni Sinayı da, Mutezile ekolünün tamamını da zındık olarak suçlamışlar, ama işlerine geldiği zaman da "parlak İslam uygarlığından" sözetmişlerdir. Sormak gerekmiyor mu, bu parlak uygarlığını kuranlar kadının saçının teli görünürse cehennemde şu kadar yıl yanar, yüzüne boya sürerse kafir olur diyenler midir? İşlerine gelince övünme bahanesi yaptıkları bu isimlere dünyayı dar edenlerin bir de bu isimleri ağızlarına almaya hakları var mıdır? Razi, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşte bizim değerlerimizdir, çünkü kör imanı değil akılı savunmuşlardır. Bugün aynı kafa yapısıyla yaşamış olsalardı onlar da Celal Şengör gibi konuşurlardı herhalde.

Farabi'den bazı sözler aktarayım:

"Hiç bir şey kendi kendisinin nedeni olamaz. Çünkü, nedenin kendisi, oluşandan öncedir."

"Hiç bir şey kendiliğinden yok olmaz, böyle olsaydı, var olmazdı."

"Erdemlerin en büyüğü bilimdir."

sargon
09-02-2008, 02:36
Yukarda İslam felsefesi dedim ama, öyle kullanıldığı için. Gerçekten bu aydınlanma döneminin isimleri felsefe ile yoğun şekilde uğraşmışlar ve antik Yunan felsefesini İslam'ın içine yerleştirmeye çalışmışlar. Gerçi burda bir talihsizlik vardır. Çünkü antik Yunan felsefesinin en ileri çıkan isimleri Aristo ve Platon Yunan felsefesinin en ileri örnekleridir ama mistiktirler. Yunan felsefesindeki ilk dönemin maddeci felsefesine tepki olarak gelişmiş ve Yunan sisteminin çöküşünü felsefi düzeyde temellendirmişlerdir. Helen mistisizmine kapıyı da onlar açmışlardı. Yunan sitesinin düğümü İskender tarafından Gordion'da kılıçla çözülüp yerine imparatorluk getirilince imparatorluğun ihtiyacını klarşılayacak şekilde Helen mistik akımları boy verdi. Bu akımlar İtalya'dan İran'a kadar tüm bir eski dünyada yayıldı. İşte yeni Platonculuk da bu ortamın parlak felsefe gözdesi oldu. En büyük isimlerin bundan etkilenmemeleri düşünülemezdi tabii. Hıristiyanlığı incelerken Helen mistisizminden nasıl etkilendiğini göstermeye çalışmıştım. Burda da aynı şey geçerlidir. Helen mistizminin etkisi vardır ama bir taraftan da Mutezile ekolünün geliştirdiği akılın üstünlüğü anlayışının güçlü etkisi görülür.

Ancak bugün genel kabul görmüş İslam anlayışı, o günlerde şekillenirken sadece bu "İslam felsefecilerine" değil "felsefe"nin kendisine karşı çıkıyordu, felsefenin kendisini küfür kabul ediyorlardı. (Örneğin Gazali, İbni Teymiyye gibi isimler bu anlayıştadır. Bunları İslam felsefecisi saymak doğrudur ama felsefeleri "felsefe" yapmanın küfür olduğu üzerine kuruludur, yada felsefecilere tepkidir) Bugün "İslam felsefecileri" anlatılırken yok Aristo'dan etkilenmiş, yok yeni Platoculuktan etkilenmiş deyip geçilir. Bunları okuyanların çoğunun bunların ne demek olduğunu bildiklerini sanmıyorum. Eğer Batı uygarlığının sadece teknolojisini değil, anlayışını da alıp İslam'a sokmaya tevessül etmiş kafirlerdi bunlar denilirse anlaşılır olur ama bu itibarlı isimlerden yararlanmak lazım. Hem "İslam felsefecisi" diyeceksin hem de "felsefe" yapmayı zındıklık sayacaksın. Garip bir durum.

sargon
09-02-2008, 03:05
Bir başka büyük isime bakalım: İbn-i Sina. İbn-i Sina dediğim gibi en büyük "İslam alimlerinden" biri kabul ediliyor. Farabi'nin öğrencilerinden biri. Peki temel felsefesi nedir? O da öğretmeni Farabi gibi Aristocu sayılıyor. Farabi'ye ikinci Aristo adı veriliyor. İbn-i Sina da öğretmeni gibi Aristocu ise onu da aşmış hatta «eş-Şeyhu’r-Reis » (baş üstat) denilmiş. Yani İslam dünyasının baş üstadı. Tıp alanında yüzyıllar sürecek bir etki bırakıyor.

Bilindiği gibi o da akılcı. Peki neden Gazali, Fahreddin Razi, İbn-i Teymiyye gibi isimler tarafından küfüre sapmış sayılıyor. Bir kere Aristocu. Ne olacak demeyin. Adam ahireti reddediyor. Çünkü İbn-i Sina'ya göre Allah ezelidir, dünya da onun düşünmesi ve bilmesi demektir. Bu durumda dünya da ezelidir. Yani kıyamet falan olmayacaktır. Ee, bu durumda kıyamet gününde dirilme diye birşey de olmayacaktır. Bakın, kadının saçı başıyla uğraşmayı bırakın, adam İslam'ın beş şartından birini reddediyor. Ama "İslam alimi". Buyrun.

Birçok konuda ehli sünnete tamamen ters geldiği için de hayatı boyunca sürgün hayatı yaşamıştır. Çünkü İbn-i Sina'nın döneminde artık Mutezile'ye inanan halifeler yoktu. Gazneli Mahmut gibi bir zorbanın eline düşmüşlerdi. Gazneli Mahmud'un El Biruni'yi pencereden aşağı attığı, İbn-i Sina'nın ise elinden kurtulmak için çöle kaçtığı söylenir. Mahmud'un kendinden de düşkün oğlu Mesud zamanında ise evi yakıldı.

Bazı İslamcılar İbn-i Sina ile övünürler ama acaba düşüncelerini bilseler aynı şeyi sürdürebilirler miydi. Bu yzüden de sadece adından bahsedilir. Kısaca Aristocu'ydu denir, fazlaca detaya girilmez. Amaç sadece bir put yaratmak ve ondan yararlanmaktır. Halbuki ehli sünnet anlayışın en temel argümanlarına karşı çıkan, akıl ve bilimi kendine rehber edinmiş birisi vardır ortada.

sargon
09-02-2008, 03:40
Gazali'yi anlatmıyorum. Aslında Gazali de önemli bir felsefecidir. Gelişmeyi engelleyen kişi olarak anılması bana pek doyurucu gelmiyor. O da sayısız eser vermiş. Temel yaklaşımı ise İslamiyete Yunan felsefesinin girmesine duyduğu tepkidir. Tabii aynı şekilde akılcılığa da bir tepki. Zaten Mutezile ekolüne açıkça düşmanlık besleyen halifelerin iktidarı döneminde akılcılık giderek silinmeye başlıyor. Aydınlar baskı altına alınıyor. Ama Mutezile'nin başlangıç ateşini yaktığı akılcı anlayışlar hemen sönmüyor. Bir süre daha isimler çıkmaya devam ediyor. Ancak giderek parlaklık azalmaya başlıyor. İslam dünyasının merkezi Bağdat'ın uzağında Endülüs'de son ışıklardan biri doğuyor: İbn-i Rüşt.

İbn-i Rüşt de bir Aristocu. Arsitoculuğun nasıl sonuçlar doğurduğunu Farabi ve İbn-i Sina'dan biliyoruz artık. İbn-i Rüşt'le bir "ahiret günü" reddiyecisi daha doğmuş oluyor. Ona göre de evren ezelidir yani kıyamet olmayacaktır. Evrenin yaratılışı konusu da İbn-i Rüşt açısından tartışmalıdır. Bir ilk hareket ettirici düşüncesi ile deist bir noktaya varır.

İbni Rüşd, evrenin «ilk madde» (heyula) denilen öğeden yaratıldığını, dolayısıyla yokluktan yaratma diye bir olayın söz konu su olamayacağını savunur. Evren ezeli bir birlik bütünlüktür. Yaratma, hareketten başka bir şey değildir; her hareketin bir konu su olduğuna ve hareket ezeli-ebedi olduğuna göre varlık ezeli ve ebedidir. Bu düşünce, Müslüman kelamcıların «evren yokluktan yaratılmıştır» görüşüyle açıkça çelişmektedir. Evrenin düzenin deki sürekli değişme sürekli hareket demektir, bu da bir «Iİk Hareket Ettirici»yi gerektirir ki, o da Tanrı’dır.

Bir Aristocu olarak Farabi ve İbn-i Sina'nın yolundan ilerlediğine göre, onlara en sert eleştirileri getiren Gazali'yi eleştirmek de İbn-i Rüşt'e düşmüştür. İşte Gazali hakkında söyledikleri:

İbni Rüşd, bütün İslam düşünürlerinden daha güçlü ve kararlı olarak, insanların gerçek anlamda var oluşunun, bilimsel düzeylerinin gelişmiş olmasıyla bağlantılı bulunduğuna inanır. Özellikle, Gazali’nin Filozofların Tutarsızlıkları, (Tehâfütü’l-Felâsife) adlı eserine yazdığı karşı eleştiri kitabı Tutursızlığın Tutarsızlığı, (Tehifütü’t Tehafüt) Gazali’nin, doğa yasalarının zorunluluğunu reddeden görüşüne karşı çıkarak «duyulur nesnelerde gözlenen temelli nedenlerin varlığını inkar etmek safsatadır; bunları inkar eden kişi (Gazali), ya aklında olanı diliyle inkar ediyordur (Gazali’nin iki yüzlü davrandığını söylemek istiyor) ya da safsatadan başka bir şey olmayan bir kuşkuya kapılmıştır» diyordu.

http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=1307

Sonraki birkaç çıkış (özellikle İbn-i Haldun) hariç tutulursa akılcı anlayışlar İbn-i Rüşt ile yolun sonuna gelmiş oldular. Bundan sonra artık "İslam" aydınlığı değil islam karanlığından sözetmek daha uygun olur.

sargon
09-02-2008, 03:55
Sonuç olarak, görüldüğü gibi İslam anlayışının bir sürü bilim adamı çıkarması diye bir olay yoktur ortada. Bilim adamlarını çıkaran akıla ve bilime verilen değer olmuştur. Akıla verilen değer 200 yıl kadar bir süre Abbasi halifelerinin de temel yaklaşımı olmuş ve bunun etkisi de bir süre daha devam etmiştir.

Benzer bir aydınlanmayı daha sonra yaşayan hıristiyan dünyası olmuştur. Ancak bu aydınlanmanın yaratıcılarının eserleri ve düşünceleri arkasından gelen bir karanlık dönem boyunca saklanıp gizlenmediği için sürecin nasıl yaşandığını daha iyi biliyoruz. Aydınlanmanın ilk temsilcileri hıristiyan teologlar arasından çıkmış ve giderek bilimsel disiplinler gelişmiştir. Aynı şekilde kilise ile sert mücadeleler verilmiş ve kazanan akıl ve bilim olmuştur. Bu yüzden kimse batıda yaşanan aydınlanmayı hıristiyanlığın eseri olarak gösteremiyor.

Buna karşın İslam dünyasında erken bir aydınlanma hareketi yine akıl ve bilime dayanarak gelişme göstermiş, ancak henüz yeterli bir yol alamadan boğulmuştur. Ardından geçen yüzyıllar boyunca da İslam dünyasının muteber kitapları bu aydınlanmanın yaratıcı kitapları değil, tersine onlara saldıran, aydınlığı yoketmeye çalışanların kitapları olmuştur. Razi'nin, El Kindi'nin, El Biruni'nin, *Farabi'nin, İbn-i Sina'nın, İbn-i Rüşt'ün, İbn-i Haldun'un kitapları akunmaz, okunması da istenmez. Çünkü bunların birçoğu küfür sayılmıştır. Örneğin İbn-i Haldun'un Mukaddime'sine çevirmek Turan Dursun'a nasip olmuştur.

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=49326

vartor
09-02-2008, 08:47
Bu guzel yazi dizin icin cok tesekkurler sargon, bircok sorumu cevapladi yazdiklarin.

okinono
09-02-2008, 11:17
Güzel gidiyor. Canon A! 1972 model 200 asa ile çekilen resimler harka olur zaten.

Şimdi,

1. İslam felsefesinin hangi dönemlerden başlayarak islam dünyasında toplumsal eşitlik ve adalet için dayanak olduğu ve mezhep baskılarının hem iran'da hem de Osmanlı da neden devlet eli ile desteklendiğini

2. Felsefenin bir bilim dalı olarak ne zaman kabul edildiğini ve söz ile başlayıp söz ile biten bir şeyin bilim olup olamayacağını
3. Acz Fakr şükür tefekkür kelimelerinin hem zahiri hem şümul anlamlarını,

araştırmaklısınız.

Daha sonra devam ederiz.

Ayrıca Sayın Şengör den gramafon iğnesi bile olmaz. Zira makinası süper ama merceğin muhafazası kapalı.

Çalışmaya devam; şişman kadın da kuliste prova yapıyor...

Selamlar.

sargon
09-02-2008, 11:37
Çocukken hepimize din derlerinde yada kuran kurslarında ezberlettiler. İslamın 5 şartı, imanın 6 şartı vb. Tabii bunların altında hangi çapanoğlunun yattığını anlatmıyorlardı. Nedir imanın 6 şartı:

1. Allah'a iman
2. Meleklere iman
3. Kitaplara iman
4. Peygamberlere iman
5. Ahiret gününe iman
6. Kadere iman

Acaba neden böyle bir grup oluşturulmuş, şimdiye kadar ben de düşünmemiştim. Ama "İslam aydınlanması" denen şeyin ne olduğunu görünce neden iman noktalarının böyle seçildiği anlaşılıyor. Bunlar Gazali'nin geliştirdiği ve akılcı islam aydınlanmacılarının önünü kesebilmek için derlediği iman noktaları. Bunlardan son ikisinin yani Ahiret gününe ve kadere imanın yukarda saydığımız alimler tarafından kabul edilmediğini görüyoruz. Hatta Razi birincisi dışında hiç birini kabulk etmiyor. İşte Gazali de bakmış ki din elden gidiyor. Ortada ne ahiret ne kader kaldı. Kitaplar, peygamberler bile külliyen tartışmalı hale getiriliyor. Bunun önüne geçmek için iman noktalarını derleyip öne çıkarıyor.

Eğer imanın bu şartlarını kabul ederseniz, Sokrat'ın, Aristo'nun, sapkın akılcı felsefecilerin yoluna sapmazsınız. Bunlar sizin güvencenizdir. Okullarda büyük islam alimleri diye isimler sayılır ama bunların birer "imansız" (çünkü imanın şartlarını kabul etmiyorlar) oldukları söylenmez. İçi boşaltılmış cam kavanozlar gibi vitrine boş şekilde konulurlar. Üzerlerinde büyük harflerle Razi, El Kindi, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşt, İbn-i Haldun yazılıdır sadece. Övünç malzemesi olarak kullanılırlar ama sakın ha onların yoluna sapmayın diye ne kitapları çevrilir ve okunur ne de düşünceleri doğru dürüst anlatılır.

İmanın şartlarına inanın ve günde 100 defa tekrarlayın, çünkü bu sayede sapkın olmaktan kurtulursunuz. Bunu uydurmuyorum, bu yüzlerce yıldır yapılmış ve de başarılı olunmuştur. İslam karanlığı denilen şey böyle kurulmuştur.

sargon
09-02-2008, 21:11
Program bitti, seyirci de eve gitti. Ama kulisten bir gürültü geliyor. Acaba orda hala prova yapan biri mi var?

okinono
09-02-2008, 21:47
Aslar seyirci istetiği için değil, kendileri istedikleri için şarkı söylerler.

Bu dekoru düzeltmeden,daha çok bekler şipşakcılar.

Şarkının ilk mısrasını mırıldanayımda çalışılsın,

Söz ile başlayıp söz ile biten hiç birşey bilim değildir. ,
"hobaaaaaa,trinininom trinininom."
.....
Yav aklıma takıldı. Ateizm aşka nasıl bakar?.. hımm dur yav bunu ben ayrı başlığa taşıyım başkası taşımadan.
Selamlar.

U-571
11-02-2008, 11:27
Sargon gayet güzel açıklamış "pozitif bilimle" dinin birarada olamayacağını. Gazali gibi yobazlarıda bilim insanı olarak görmüyorum. Olsa olsa dar çerçeveli din adamı olur. okinono nun sargona alaylı yaklaşımı ise saçma sapan bir çocukluk. Sargonun kafasından salladığı bir şey yok *ortada şarkı da söylemiyor, tüm bu söylenenlere cevabın cıvıkca "ateistler aşka nasıl bakar" söylemi. Bu mudur sözde islam ilimi için savunman. Kaldıki dilaver beyin "islamın altın çağı realitesi"ne güzel cevap vermiş sargon bey. Ve de din ile bilimin karşılaştırma manasızlığına safa kaçmaz ın yazdıklarından baktığınızda zaten boş bir tartışmaya dönüşüyor-zira din zaten akıldışı bir olgu. bilim ile din kelimelerinin yanyana gelmesi kadar ucube bir görüntü olamazdı heralde. hala dini savunanlara tavsiyem tarih ve insan blogunu takip etsinler ve o bilgiler ışığında bu kavramlara baksınlar

sargon
12-02-2008, 02:23
Aslında bu konuda bazı arkadaşların tartışmaya katılmalarını bekliyordum. Ama tartışma zenginleşmedi ne yazık ki. Burda yazıklarımı yazıyaz.com'a da astım. Orda karşı görüşler geldiği için tartışmaya orda devam ettim. *İlgilenen arkadaşlar olur düşüncesiyle orda yazdıklarımı buraya da asıyorum. Önce tartışmanın olduğu başlığı vereyim.

http://www.yaziyaz.com/forum/thread29225.html

İnternette mutezile ile ilgili epeyce yazı buldum, ama hiç birisi mutezileci bir anlayışla yazılmış değil, hepsi ehl-i sünnet anlayışların Mutezile'ye adeta düşmanca saldırılarından oluşuyor. Aşağıdaki forumda birisi epey bir link vermiş ve bunlardan kısa bir özet çıkarmış, önce bunu vereyim.

http://www.islamforum.net/archiv-cop...ile-nedir.html

Bunun dışında benim Hazreti goggle'dan ilginç bulduğum bazı açıklamaları da koyacağım. Ama asıl önemli gördüğüm bir çalışmayı en sona alıp, asıl onun üzerinden açıklama yapmaya çalışacağım. Çünkü bu metin tümünün içinde en kapsamlı değerlendirme gibi göründü bana.


Bu ekolün mensupları aklı esas kabul ederler. Akıllarına sığmayan sahih hadisleri inkarda bir beis görmezler. (4) Göz ile rüyetullahı reddederler. "Allahın kelâmı mahluktur" derler. Kaderi inkar eder ve "Allah beşer ve hayvanların fiillerinin Halıkı değildir" derler. (5)

Kader meselesinde Mutezile ve Cebriye birbiriyle tam bir tezat içindedir. Cebriye, kula bir şey vermez, onun fiillerini Allaha izafe ederler. (6) Mutezile ise, "kul fiillerinin yaratıcısıdır" diyerek kaderi ibtal cihetine giderler. (7)

Mutezile mezhebi, Emeviler döneminde fikri bir hareket olarak kendini gösterir. Abbasiler döneminde ise, devletin resmi ideolojisi haline gelir. Özellikle "Kuran mahluktur" iddialarını zorla kabul ettirmeye çalışırlar. Bu görüşü reddedenler pek çok mihnet ve meşakkate maruz bırakılır. (8) Ahmed b. Hanbel onsekiz ay hapiste kalır. Yusuf b. Yahya, Nuaym b. Hammad, Ahmed b. Nasr gibi bazı zatlar ise bu yolda işkence altında hayatlarını kaybederler.
http://www.sorularlaislamiyet.com/su...ticle&aid=5124


[/font]Mutezile mezhebi akla, özellikle dönemin diğer itikadi mezheplerine oranla, fazla değer verirdi. "Akıl ile bilinmesi imkansız olan konular dışında akli hükümlere dayanırlardı."[4] Mutezile mezhebi akıl ile naklin (kuran ve sünnet) çelişir gözüktüğü durumlarda ve konularda, nakli akla uygun şekilde tevil eder, yani yorumlarlardı. Akla büyük önem vermeli nakle tamamen teslimiyeti savunan alimler ile çatışmalarına yol açmıştır. Mutezile akla önem vermesi ile "emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker" esası gereğince kelâm ilminin doğuşunda büyük rol oynamıştır.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Mu'tezile
http://www.ebilim.com/index.php?opti...=114&Itemid=32

Yukardaki metin wikipedi'den ama sanırım kaynak olarak bir altındaki metin kullanılmış

sargon
12-02-2008, 02:25
İnternette bulduklarımdan en çarpıcısı ise aşağıdaki yorumlar. Mutezilenin nasıl sapkın bir akım olduğu çarpıcı örneklerle gösterilmiş:

Kuru akılcı ve bid’at fırkalardan Mutezilenin görüşlerinden bazıları şunlardır:

Sahabenin hepsinin adil ve Cennetlik olduğunu inkâr ederler. Halbuki Kur’an-ı kerimde mealen, (Onların hepsine hüsnayı [Cenneti] vaad ettik) buyuruluyor. (Hadid 10)

Miracı, diğer mucizeleri ve kerameti inkâr ederler.
Kur’an-ı kerimde, kerametin hak olduğunu bildiren âyetlerden bazıları şunlardır:
Ledün ilmine sahip bir zat, Belkıs’ın tahtını bir anda getirdi. (Neml 40)
Hazret-i Meryem’e her zaman taze meyve ve yiyecek verilirdi. (Al-i imran 37)
Eshab-ı kehf asırlarca, ölmeden uyudu. (Kehf 17,18)

(Cennette olanlara Allah görülmez) derler. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Ahirette, yüzleri nurlu olarak, Rablerine bakarlar.) [Kıyamet 22, 23]

(Günah işleyen kâfir olur, amel imandan parçadır) derler. Ehl-i sünnet itikadında, amel ile iman ayrıdır, günah işleyene kâfir denmez. Günah işleyen kâfir olsaydı, yeryüzünde müslüman kalmazdı. Masum olmak meleklere mahsustur. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allah şirki [küfrü] affetmez. Diğer bütün günahları ise, istediğini affeder.) [Nisa 48]

(Kabir ziyaretinde, enbiya ve evliyadan yardım istemek caiz değil) derler. Hadis-i erbain’de (Bir işinizde, sıkışıp şaşırınca, kabirdekilerden yardım isteyin!) buyuruluyor.

Kabir sualini, kabir azabını inkâr ederler. Hadis-i şerifte, (Kabir azabı haktır) buyuruldu. (Buhari)
(Ölüye, dua fayda etmez) derler. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Dirilerin duaları ile, ölülere çok rahmet verilir. Dirilerin, ölülere hediyesi, onlar için dua ve istiğfar etmektir.) [Deylemi]
(Sırat, mizan, şefaat diye bir şey yok) derler. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kıyamette mizan, sırat, şehidi rahatsız etmez.) [Beyheki]

(Cehennem üzerine Sırat köprüsü kurulur.) [Buhari]

(Büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim.) [Nesai]
(Akıl, herkeste eşittir. Akıl şaşmaz bir hüccettir. Aklın beğendiği, güzel gördüğü şeyler farz, çirkin gördüğü şey ise haramdır. Din bildirmese de, akılla haramı ve farzları bilmek mümkündür) derler.
Her ne kadar akıl, iyiyi kötüden ayıran bir kuvvet ise de, her işte ölçü olmaz. Allahü teâlâya ait bilgilerde akıl senet olmaz. Akıl, kendi başına dinin emir ve yasaklarını bilseydi, Peygamberlere, âlimlere lüzum kalmazdı. Dinin hükümlerini duymayan, cezalandırılmaz. Bir âyet-i kerime meali:
(Biz Peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyiz.) [İsra 15]

Eski milletlere mubah olan bazı şeyler, bizlere haram edilmiş, eskilere haram olan bazı şeyler de bizlere mubah kılınmıştır. Demek ki, bir şeyin farz veya haram oluşu, ancak dinin emri ile belli olur, akıl ile belli olmaz. Mesela eskiden sığır ve davar iç yağı haram idi, bizlere ise helaldir. (Enam 146)
http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=1749


72 sapık fırkadan biri olan mutezile, aklı ön plana almış, aklın almadığı, Sırat köprüsü, kabir azabı, Cennette Allahü teâlâyı görmek gibi birçok hususu inkâr etmiştir. Aklın yolu bir demiş, kendi aklını esas almıştır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Yetmiş iki fırkaya ayrılacak ümmetimin içinde, dini aklı ile ölçen kadar zararlısı yoktur. Neticede, helale haram, harama da helal demiş olurlar.) [Taberani]

http://www.zehirli.org/konu/akil-ve-mutezile.html

Ve son olarak da Kuran Ansiklopedisi


MU'TEZİLE (Mûtezile):
Hicrî ikinci asırda Vâsıl bin Atâ tarafından kurulan ve aklı, nakilden yâni dînî delillerden önde tutan bozuk fırka. "Büyük günâh işleyen kimse ne kâfirdir, ne de mü'mindir, iki menzile (yer) arasında bir menzilededir (yerdedir)" diyen Vâsıl bin Atâ, hocası Hasen-ül-Basrî'nin ders halkasından ayrıldığı için ayrılanlar mânâsına Mûtezile adı verilmiştir. Bu fırkaya Kaderiyye de denir.
Mûtezile fırkası, aklın güzel veya çirkin demesini esas tutuyor. Allahü teâlânın yarattığı şeylerin güzel veya çirkin olmasının seçimini akla bırakıyor. Güzel olduğu akıl ile anlaşılanları Allahü teâlâ yaratmağa mecbûrdur diyor. Allahü teâlânın insan aklının güzel dediği şeyleri yaratmağa mecbûr olduğunu söylemek kadar çirkin bozuk söz yoktur. (Abdullah-ı Süveydî)
Cebriyye fırkasının ikinci kısmı olan Cehmiyye ile Mûtezile fırkası mîrâc yoktur, mîrâc rüyâdır dedi. Zamânımızda Mûtezile fırkasını taklîd edenler çoğalmaktadır. (Muhammed Rebhâmî)
Eski felsefecilerden bir kısmı, mû'tezile fırkasının çoğu ve zındıklar; cin ve şeytanlara inanmadı. "Cin; zekî, dâhi insan demektir. Şeytanlar da kötü kimselerdir demektir" dediler. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)
Mûtezile fırkasında olanlar insan dilediği işi kendi yaratır dediler. Kazâ ve kaderi inkâr ettiler. (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî)

http://www.kuranikerim.com/dini_sozluk/ds_m5.htm

sargon
12-02-2008, 02:26
Bunlara göre Mutezile'nin neleri reddettiğini bir sıralayacak olursak durum şu:

1. Akıl şaşmaz bir ölçüdür diyorlar, akılla çelişen inançlar olursa aklı tercih ediyorlar. Burda akılla çelişen şey hadis de olsa ayet de olsa reddediyorlar.
2. Kaderi reddediyorlar. İnsan kendi eylemlerinin yaratıcısıdır diyorlar. Ki bu en önemli yanlarından biri.
3. Kuran mahluktur, yani yaratılmıştır diyorlar. Bu sanırım hıristiyanların İncil'e bakış açılarına benziyor.
4. Sahabenin cennetlik olduğunu reddediyor. Aslında sonra göreceğimiz üzere hepsi fasıktır yani günahkardır diyorlar.
5. Miraç, mucizeler ve kerameti reddediyorlar.
6. Kabir azabını ve kabir sorgusunu reddediyorlar.
7. Sırat köprüsünü, mizanı ve şefaati reddediyorlar.

Bunların dışında ehl-i sünnet anlayışa uymayan başka yerler de var tabii. Örneğin
1. Allah'ın ne dünyada ne ahirette görülemeyeceği.
2. Günah işleyenin kafir olacağını söylüyorlar.
3. İmanı taklit etmenin hiç bir faydası yoktur, kalble tasdik etmedikçe iman değildir diyorlar. Bunu ben zorla iman ettirmek olarak düşündüm.

Temel bazı noktaları internet üzerinden kaba bir araştırma ile çıkardıktan sonra asıl bahsettiğim çalışmaya geçeceğim. Dr. Ahmed Sa'd Hamdan adında birinin çalışması. Adı da "İslam tarihinde İtikadi Sapmalar". Benim hemen elaltındaki Hz. Goggle'dan ilk etapta hemen bulabildiğim bu konudaki en ayrıntılı metin diyebilirim. Önce adresini vereyim, sonra da okumaya başlayalım.

http://www.islah.de/akide&tevhid/akd00006.pdf

sargon
12-02-2008, 02:29
Dr. Hamdan kitabına Sapmalara ne kadar karşı olduğunu gösteren bir girişle başlamış. Bunun için ayetler ve hadislerden örnekler vermiş. Sonra da konuyu sahabe döneminden alıp işlemeye başlamış. Sahabelerin islamın temel konularını hiçbir zaman sorgulamadıklarını ve ne kadar iman sahibi olduklarını açıklamış. Ama sahabelerde tamamen akıldan yoksun olmadıklarına göre akıllarına takılan bazı sorular oluyordu. Yazarımız bu sorunların sadece önemsiz detaylar olduğunu anlatarak, bunun onların imanlarından geldiğini söylüyor. Bir hadis aktarıyor.


Nitekim Abdullah b. Abbas (r.a.) şöyle der:

"Peygamber (s.a.v.)'in ashabından daha hayırlı bir topluluk görmüş değilim. Onların HZ. Peygamber (s.a.v.)'e, vefat edinceye dek sordukları onüç soru Kur'ân'da yer almaktadır.

Bu sorular; kadınların ay halinden, haram aylardan, yetimlere ait hüküm v.b. meselelerden ibaretti. Nitekim bu âyetlerde "Sana hayızdan sorarlar, sana haram aylardan sorarlar, sana yetimlerle ilgili sorarlar..." diye buyurulmuştur. Onlar sadece kendilerine yararlı olan şeyleri soruyorlardı"[1]
Ama zaman zaman da sapmalar ortaya çıkıyor diyor yazarımız. Bunlardan bir örnek vermiş.


Zaman zaman bu toplum içerisinde bazı sapmalar baş gösterdiğinde derhal ikaz ediliyor ve o sapmanın büyümesine izin verilmiyordu. Gereken müdahale anında yapılıyordu. Dolayısıyla ortaya çıkan sapma, uzun süre devam edemeden önlenmiş oluyordu.

Nitekim Hz, Peygamber (s.a.v.) döneminde kimi sahabi kaderle ilgili olarak bazı sözler sarfetmişler, Resûlullah (s.a.v.) buna oldukça öfkelenmiş ve bundan menetmiş, onlarda derhal bundan uzak durmuşlardır.

Abdullah b. Amr b. As şöyle diyor: "Sahabilerden bazıları bir gün kader konusunu tartışırlarken, yanlarına Hz.Peygamber (s.a.v.) çıkagelir kimisi kader konusunda şöyle konuşuyor, kimisi de böyle konuşuyordu. Bu durum karşısında Rasûlullah'n yüzü nar gibi kızarmaya başladı ve şöyle buyurdu: "Bununla mı emrolundunuz ya da bununla mı görevli kılındınız da, Allah'ın kitabından bir kısmını bir kısmıyla tartışmaya kalkışıyorsunuz? Kendisiyle emrolunduğunuz şeye bakın ve ona uyun, hakkında nehyedildiğimiz şeyden de kaçının,"[4]
Demek ki, sapmanın ortaya çıkmaması için Muhammed sınırsız otoritesini kullanıyor ve soru soranları azarlayarak ve soru sorulmasını yasaklayarak sorunu çözmüş oluyormuş.

Tabii herkesin otoritesi Muhammed kadar sınırsız olmayabiliyor. Böyle bir olay Ömer zamanında yaşanıyor. Yazar aslında Ömer zamanında da fazla soru soran olmadığını, olursa da onların da ikna edildiğini yazıyor. Gerçi ikna yöntemlerinde bazı değişiklikler olmuş. Cennetten çıktığını bildiğimiz dayak kullanılarak bu sorun da çözülmüş.

Alıntı:
Lalekâî, Süleyman b.Yesar'a varan senediyle yaptığı rivayete göre Benî Ğuneym'den Sabığ b. Asel adındaki bir kişi Medine'ye gelir. Yanında da bir takım kitaplar bulunmaktadır. Bu kişi, Kur'an'daki müteşabihler hakkında sorular sormaktaydı. Adamın bu hali Hz. Ömer'e iletildiğinde Hz. Ömer, kendisinin huzura getirilmesi için adam gönderdi. Bu arada Hz. Ömer, bu adamı cezalandırmak için hurma dallarından bir kaç sopa hazırladı. Adam huzura gelip oturdu, Hz. Ömer; Sen kimsin? dedi. Adam:

Ben Abdullah Sabîğim, cevabını verdi.

Hz, Ömer de:

(Onun, ben Allah'ın kulu (Abdullah Sabîg'im) sözü üzeri ne, "Ben de Allah'ın kulu (Abdullah) Ömer'im" dedi. Bu arada, adı geçen hurma lifleriyle (sopalıyla) kırbaçlanması için işaret verildi. Adam kafasından yaralanıncaya dek kırbaçlandı. Yüzünden kanlar akmaya başladı.

Bunun üzerine adam:

- Ey müminlerin emiri! Allah'a yemin olsun ki, daha önce başımda (beynimde) yer alan rahatsızlık kayboldu, diyerek, gerçeği anladığını söyledi.[6]

İşte bu kısacık açıklamayla bu dönemin itikadî bakımdan her türlü bid'atlerden ve sapmalardan arınan bir dönem olduğu gerçeği açıklanmış oldu. [7]

Not: Yukarda verdiğim pdf dosyası kilitli. Alıntı yapmak için açmam lazım. Nasıl açabileceğimi bilen bir arkadaş var mı? Yukardaki alıntıları başka bir siteden yaptım. Ama yazının sadece bir kısmını o siteye almışlar. Asıl Mutezile ile ilgili olan sonraki konular için dosyayı açana kadar ara vereceğim

imhotep
12-02-2008, 02:57
Tüm bu araştırmalarınız ve yorumlarınız için teşekkür ederim sayın sargon, bazılarına katılmasam da. Konunun açıklayıcı ve pek çok soru işaretini cevaplayıcı niteliği umarım diğer üyelerimizi de aydınlatır.

Sonuç olarak görmemiz gereken şey çok net. Aklı ve bilmi üstün kılmak medeniyeti doğurur !

Dün Avrupa Rönesansını nasıl yaşadıysa, İslam Uygarlığı diye tabir edilen(İslam'la ne kadar alakalı olduğu tartışılır) medeniyet, bu sıfatı nasıl aldıysa uygarlığa ulaşmak için yapılması gereken şey aynı olacaktır.

Nihayetinde toplumların evrimleşmesi benzerlik arz eden bir durum. Aynı etkileri yarattıktan sonra ulaşacağınız sonuç da benzer olacaktır.

vartor
12-02-2008, 03:24
Unutulan bir nokta su ki, uygarlik ve medeniyet akli ustun tutanlarin istedigi, digerleri 1400 sene oncesindeki hayata ozeniyor. Universiteleri gunah yuvasi, bilimi sadece kuran tasviri yapabilme ilmi, ve bunu deneyenlere alim lakabini veren zihniyetin sahipleri, bizim gozumuzle bakmiyor gelecege....

metalheart
12-02-2008, 03:35
medeniyet kelimesinin anlamını yeniden mi yorumlamak gerek acaba ??

12-02-2008, 10:15
İslam dünyasının,bugün gelmiş olduğu noktaya,gelme sebebi daha din'in ilk günlerindeki büyük ihanetler yüzünden olmuştur.
Bir parça insaf,merhamet ve vicdanı olan ehlisünnet alimleri,Gadir-i Hum denilen yerde Muhammed'in-uydurulan yani mevzu olan şu hadis : "Ashabım yıldız gibidir.Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz" denilen-ashabına :

“Allah’ın Resul’ü minbere çıkarak oldukça uzun bir hutbe okudu. Bu hutbenin çoğu yerinde Hz. Ali’yi övdü, Hz. Ali hakkında inen ayetleri okudu. Oradaki Müslümanların dikkatini Hz. Ali’nin yüce makamına çekti ve şöyle buyurdu
Ey insanlar! Ben size kendi nefsinizden daha evla değil miyim?”
Onlar; “Evet, evlasın” dediler.
Bunun üzerine şöyle buyurdu:
“Ben kimin Mevla’sı isem Ali de onun Mevla’sıdır.”
Sonra ellerini kaldırarak şöyle dua etti:
“Allah’ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol, ona yardım edene yardım et, onu yalnız bırakanı yalnız bırak.”
Daha sonra bir çadır kurmalarını emretti, Ali’ye de o çadırda oturmasını söyledi. Orada hazır bulunan bütün ümmete şöyle buyurdular:
“Gidin Ali’ye biat edin; zira Ben Allah-u Teala tarafından sizden Ali için biat almakla görevlendim.”
O gün Ali’ye ilk biat eden, Ömer, sonra Ebu Bekir, sonra Osman, sonra Talha, sonra Zübeyr idi. Orada tam üç gün boyunca Ali’ye biat ettiler.

Ömer başta olmak üzere,ashabın Ali'ye biat ettiğini aktaran hadis'i,sadece Şii din alimleri değil,ehlisünnet din alimleri de,"Sahih" olan bu hadis'i alıp kitaplarına koyma zorunluluğu hissetmişlerdir.Bundan dolayı birçoğunun da başına gelmeyen kalmamıştır.
Sonrasında ise,Muhammed daha ölüm döşeğinde iken istenilen bir kağıt kalem olayı var ki *inanılmaz.
Ömer :
"Hastalığın ateşinden "Bu adam hezeyan ediyor." Zaten Allah'ın Kitabı Kur'an da yanımızda.Kağıda kaleme gerek yoktur." diyerek kağıt ve kalem getirilmesini engellediğinde oradaki toplulukta kavga çıkıyor.
Sonrasında Ebubekir'in halifeliği.
Daha da ilginci ise şu.
Ebubekir,Osman'a bir ahitname yazdırıp kendinden sonraki halife olarak Ömer'i tayin ediyor.
Peygamberinin "Ahitname"sine,elimizde Allah'ın kitabı var bize yeter diyen Ömer'in,bu ahitname'ye "Gık" çıkarmayışı,onun "Adalet" anlayışını,bu olayla çok açık ve seçik gözler önüne sermekte.
Sonra da birçok arkadaşımız "Onların gözleri vardır görmezler,kulakları vardır işitmezler"i habire gözümüze gözümüze dürtme çabalarındalar.
Ne güzel demiş şair'in biri.
El'in gözündeki çöpü görüp.
Kendi gözündeki hurma ağacı gövdesini görmeyen
diye.
İşin yine ilginç yanlarından birisi de,mevzu bir hadis ile "“Biz miras bırakmayız; bıraktığımız miras değil, sadakadır.” ile,Fedek hurmalığının Fatımanın elinden alınması,Fatımaya yapılan bir ziyarette Ebubekir'in pişman olması ve eve döndüğünde hurmalığın geri verilmesi için yazdığı mektubu Ömer'in yırtıp,kendi halifeliğinde ise Ali'ye geri vermesi.
Fatıma'nın cenazesinin akşam kaldırılması,Ebubekir ve Ömer'in katılmasının engellenmesi.
Ali'nin halifeliğinde ise Cemel vakası,Sıffin savaşı.
Sonrada "Beni seven Ali'yi sever"e,Ehlibeyt'i severe rağmen katlediliş,zehirleniş ve daha nice zulümler.
Kimler tarafından ?
"Ashabım yıldızlar gibidir.Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz."
diye uydurulan sözün muhatabı olan "Ashap" tarafından.

Bu olgu size komik gelebilir ama,bu olaylar, Lailaheillaallah kelimesindeki nefiy edatı olan,olumsuzluk belirten La kelimesinin başta olmasının bir yansımasıdır.

Ülkemizde ehlisünnet toplum ile Alevi toplum'unu gözönüne getirecek olur isek,Ebubekir ve Ömer'in ortaya koyduğu toplum tablosu ile,Ehlibeyt denilen Fatıma çocukları olan İmamlardan ışık alanlar arasındaki farkı daha iyi anlayabiliriz diye düşünüyorum.

Not:Alınan tüm hadislerin,alındığı ehlisünnet alimlerinin isimleri ve kitaplarının adı mevcuttur.Kalabalık yapmasın diye onları buraya almadım.İstenirse tek tek yazabilirim.

U-571
12-02-2008, 11:35
Evet Sargon bey bugün avrupa nın bile aydınlanma sürecinde referans olarak kabul ettiği "islam uygarlığı" kavramının dinsel bir boyut değil tamamen kültürel ve coğrafi sebeplerden dolayı "islam" adını aldığını çok güzel vede "uzun" bir lisanla anlatmış. Bunun üzerine söylenecek bir söz yok sanırım.

vgm.1
12-02-2008, 14:06
Farabi'den bazı sözler aktarayım:

"Hiç bir şey kendi kendisinin nedeni olamaz. Çünkü nedenin kendisi, oluşandan öncedir."

"Hiç bir şey kendiliğinden yok olmaz, böyle olsaydı, var olmazdı." sargon

* *Bu sözlere göre Farabi'nin bir dine(İslam'a) bağlı olduğunu söylemek mümkün değildir. En azından bu sözler İslam'ı tamamen yadsımaktadır.

"Mutezile
1. Akıl şaşmaz bir ölçüdür diyorlar, akılla çelişen inançlar olursa aklı tercih ediyorlar. Burada akılla çelişen şey hadis de olsa ayet de olsa reddediyorlar.
2. Kaderi reddediyorlar. İnsan kendi eylemlerinin yaratıcısıdır diyorlar. Ki bu en önemli yanlarından biri.
3. Kuran mahlûktur, yani yaratılmıştır diyorlar. Bu sanırım Hıristiyanların İncil'e bakış açılarına benziyor.
4. Sahabenin cennetlik olduğunu reddediyor. Aslında sonra göreceğimiz üzere hepsi fasıktır yani günahkârdır diyorlar.
5. Miraç, mucizeler ve kerameti reddediyorlar.
6. Kabir azabını ve kabir sorgusunu reddediyorlar.
7. Sırat köprüsünü, mizanı ve şefaati reddediyorlar." sargon

* * *Mutezile'ye bakınca da İslam'ın temel direklerini yıkan bir anlayış görüyoruz. Orijini İslam olmasına rağmen Mutezile İslam'dan tamamen farklı bir din (demeye dilim varmıyor) yaratmıştır.

* * *İslam'ın altın çağı, İslam'dan uzaklaşarak mümkün olmuştur. Bunu sargon belirtmiştir, bir kez de ben altını çizmek istedim.

* * *Yukarıda ki alıntılar İslam âlimleri diye sunulanların, İslam ve din karşıtı olduklarını da tescil etmektedir. Bu bize, tarihin hiç bir döneminde, din ile bilimin yan yana olamayacağını göstermektedir. Gerek Vatikan'ın, gerekse neo-Müslümanların günümüzde din ile bilimi uzlaştırma çabaları boşunadır, binlerce yıl öncesinde dahi başarılı olmamıştır.

* * Buda önümüze eninde sonunda yapmamızın zorunlu olduğu seçimleri koymaktadır;

Din mi? Bilim mi?
İlericilik mi? Gericilik mi?
Refah mı? Sefalet mi?
Demokrasi mi? Şeriat mı?
İnsan hakları mı? Baskı, zulüm, işkence mi?
Esaret mi? Özgürlük mü?
Karanlık mı? Aydınlık mı?

Hepsini tek bir seçimde özetlersek;

Doğru mu? Yanlış mı?

Saygılarımla;

sargon
17-02-2008, 19:07
Mutezile'nin öncülleri

Mutezile ile ilgili biraz daha bilgi vereyim. Tarihçeyi izlemek için kullandığım kaynağı tekrar vereyim önce. Dr. Ahmed Sa'd Hamdan'ın "İslam tarihinde İtikadi Sapmalar" adındaki çalışması:
http://www.islah.de/akide&tevhid/akd00006.pdf

Bu çalışma aslında entellektüel olarak pek parlak değil, ancak bize tarihsel bir izlek sunuyor ve ek bilgiler eşliğinde mutezilenin düşünsel tarihine bakmamıza yardımcı oluyor.

Daha önce Muhammed ve Ömer dönemlerinde sorunların "ikna" yönetmiyle çözüldüğünü aktarmış. Ama giderek soru soranların sayısı artıyor ve bir kaç bedevi kabilesine yeten açıklamalar uygarlık tarihinin diğer alanlarına yayıldıkça ve başka düşünce akımlarıyla karşılaştıkça yetmez oluyor. Yazar Mutezile'yi doğuran ve Mutezile öncesi diye adalandırabileceğimiz dönem için dört önemli isim sayıyor. Elbette hepsinin birer "sapkın" olduğunu akılda tutarak okumamız gerekiyor.

* ** Vasıl Bin Ata
* ** Ca’d bin Dirhem
* ** Cehm bin Saffan
* ** Mutakil bin Süleyman

Vasıl Bin Ata büyük günah işleyen kişilerin mümin de olmadıklarını, kafir de olmadıklarını, arada bir yerde olduklarını söyleyerek hocası Hasan Basri’den ayrılır. İkinci bidat (sonradan uydurulan şey) noktası ise sahabe ile ilgili oluyor. Yazar şöyle demiş:

“Vasıl’a göre sahabeden savaşa katılanların iki taraftan birinde yer alan kimseler, herhangi bir sınırlanma koymaksızın hepsi de fasıktır. Bu bakımdan kendisi, sahabenin adil olmaları noktasında, onları ta’n etmekte, sahabeye adillikleri açısından dil uzatabilmektedir. Bunlardan herhangi biridinin şahitliklerinin de kabul edilir olmadığını söylemektedir.” (Dr. Ahmed Sa'd Hamdan, "İslam tarihinde İtikadi Sapmalar", s. 10)


Ca’d bin Dirhem Kuran’ın yaratılmış olduğunu görüşünü ilk olarak ortaya atan kişi, bunu duyunca Ümeyye oğulları peşine takılıyor, o da Kufe’ye kaçıyor. Orada Cehm bin Saffan’la karşılaşıyor. Görüşlerini ona anlatıyor. Ancak Kufe emiri olan Abdullah el-Kasri kendisini tutuklayıp h. 124 yılında Kurban Bayramı gününde öldürüyor.

Dirhem aynı zamanda Allah’ın Hz. İbrahim’i kendisine halil (arkadaş) edindiğini de reddediyor. İbrahim’in Halilullah, Halilulrahman yani Allah’ın arkadaşı olmasını kabul etmiyor. Allah’ın sıfatları konusunda ilk tartışmaları başlatan kişi de Dirhem oluyor. Hocası Vehb b. Münebbih Dirhem’in bu konuda sorular sorup durmasına dayanamıyor ve şöyle bir cevap veriyor

“Yazıklar olsun sana ey Ca’d. Bu hususta soru sormakta aşırıya gitme. Öyle sanıyorum ki sen helak olacak olanlardansın. Şayet yüce Allah bize, kitabında, kendisinin eli olduğuna, gözü olduğuna ilişkin haberler vermemiş olsaydı, biz böyle birşey konuşmazdık. Böylece ilim, kelam ve diğer sıfatları zikrederek nasihat etmiştir.”

İmam Suyuti de “el-Evail” adlı kitabında şöyle diyormuş:
“ İtikat konusunda ilk kez ağzına iğrenç ifadeyi alan, yani islam inancı hakkında ilk kez ağıza alınmaması gereken bir görüşü ortaya atan Ca’d bin Dirhem’dir. Kendisi Ümeyye krallarından sonuncusu olan Mervan el-Himar’ın (Eşek Mervan’ın) müeddibidir. Bu adam “Allah konuşmaz” fikrini ortaya atmıştır.

Cehm bin Saffan ise Dirhem’in görüşlerini kabul etmekle kalmamış ona başka bi’datlar da eklemiş. Yani Dirhem’den daha da aşırıya kaçmış. Buna göre insan yapacağı işlere mecbur bırakılmıştır, yani iradesi yoktur, bu bizim Cebriyyecilik olarak bildiğimiz görüş. İman sadece bilmekten ibarettir, yani Allah’ı kabul etmek, imandır, etmemek ise küfürdür. Cennet ve cehennem fanidir. Kişiler buralara girdikten sonra cennet de cehennem de yokolacaktır. Allah birşeyi yaratmadan önce ona ait bilgiyi bilemez. Saffan en çok Allah’ın sıfatlarıyla uğraşmış, bunları inkar etmiş ve dolayısıyla epey iğrenç suçlar işlemiş bir kişi.

Mutakil bin Süleyman ise Saffan’a tepki olarak Allah’ı cisimleştiren bir anlayış geliştirmiş. Tabii o da kendi anlayışını kabul ettirebilmek için hadisleri reddetmiş. Ebu Hanife Süleyman’ı da iğrenç buluyor, Zehebi ise Süleyman’ı Yahudi ve Hıristiyanlardan bilgi alıp İslam’ı bozduğunu söylüyor.

sargon
17-02-2008, 19:13
Mutezile Dönemi

Memun döneminde (Hicri 198-218) ortaya çıktıklarını söylüyor. Memun Harun Reşit’in oğludur. Başka bir kaynakta Memun’un Kuran’a bir tür masallar kitabından daha fazla değer vermediğini açıkça söylediğini okuyoruz. Memun'un Mutezile mezhebine giren birisi olduğunu bilir ve Mutezile'nin tartışmalarının içeriğine bakarsak zaten bu dönemde Kuran'a fazlaca önem verilmemiş olduğunu göreceğiz. Bu ayrı bir yazı konusu olacak önemde. Bu dönemin önemli isimleri şöyle verilmiş:

Ebu’l Huzeyl el-Allaf: Mutezile akımının fikir babası sayılıyor. “Allah’ın takdiri olan şeyler fanidir. Öyle ki bunların yok olmalarıyla, kendisi artık bundan böyle hiçbir şeye kadir olamaz.” diyor ki bu düşünce tamamen deist bir anlayışa karşılık geliyor. Yazar Mutezile ile ilgili başka konulara da değiniyor ama ya anlatım gücünün zayıflığından yada konuları geçiştirmek istediğinden anlaşılır açıklamalar yapmıyor. Bahsedileni anlaşılır yapabilmek için ek bilgilere ihtiyacımız oluyor. Ben bunu yapmaya çalışacağım. Örneğin Allaf da Allah’ın sıfatlarını tartışma konusu yapıyor. Allah’ın ilim sahibi olmasını reddediyor “Çünkü Allah’ın ilmi onun kendi zatıdır” diyor. Yani ilim denilen şey Allah’ın sıfatı yani kendisi ise Allah ilim sahibidir demek saçma olur. Aristo’cu islam filozoflarını hatırlarsak onlar da şöyle diyorlardı: Allah saf akıldır, insan da onun aklından bir parça ise akıl doğal olarak tanrısal bir şeydir ve her zaman üstündür. Akıl açısından nakillerle (kuran ve hadis) çelişen bir durum sözkonusu olduğunda akla göre karar vermek bu yüzden aslında tanrısal bir gerekliliktir. Yazar Allaf’ın diğer sapkın görüşlerinin de Firak ve Milel kitaplarında olduğunu belirtmiş. Sonra da Allaf’ın öğrencisi Nazzam’a geçmiş.

Nazzam işi hocasından daha da ileri noktalar götürüyor. Nazzam’a göre

* ** Allah kötü şeyleri yaşatmaya kadirdir denemez. Yani kötü işler ondan gelmez. Dolayısıyla kader diye birşey söz konusu değildir, kötü şeyleri insan yapar, kendi iradesi ile eylemlerde bulunur. Mutezile'nin önemli özelliklerinden bir kaderi reddetmesidir. Bu anlayış özellikle Gazali ekolü tarafından Allah’ı aciz saymak olarak eleştirilmiştir.

* ** Kuran bir mucize (tanrısal) değildir. Kuran mahluktur, yani yaratılmıştır. Mucizeler insanı aciz bırakan şeylerdir ve olanaksızdır. Allaf, Muhammedin mucizelerini de kabul etmez. Ayın yarılması, peygamberin elinde çakıl taşlarının konuşması gibi şeyler olmamıştır der.

* ** Cevher ile araz hakkında ilk açıklamalar yapılmış. Yazar burda da açıklama yapmamış. Cevher ve arazdan bahsetmenin neden bir sapkınlık olduğunu biz açıklayalım. Cevher, bir şeyin özü, araz ise onun dış görünüşü, biçimi anlamına geliyor. Bilindiği gibi Platon’un idealar dünyası felsefesi daha sonra Aristo tarafından ve yeni Platonculuk tarafından gelitirilmiş ve mistik Helenist dinlerin ve felsefelerin kullandığı bir argüman olmuştur. Bu anlayış Hinduizmden tasavvufa, bugünkü Aleviliğe kadar birçok dinsel biçimi etkilemiştir. İşte Nazzam bu tartışmayı İslam’a sokarak sapkınlıkta bulunmuş oluyordu.

* ** Sahabeye dil uzatmış. Yazarın açıklamalarından Nazzam’ın Ebu Hüreyre için “insanların en yalancısıdır”, Hz. Ali’nin eşeği öldüren inekle ilgili bir soruya “ben bu konuda kendi görüşümü söylemekteyim” demesine cevaben “kendi görüşüyle hüküm verecek olan da kimdir?” deme cüretkarlığı gösterebildiğini öğreniyoruz.

Allaf ve Nazzam’dan sonra ise Ahmet b. Habit ile Fadl el-Hadsi geliyor. Bu yeni sapkınlar neler söylemişler peki. Yazar bunların zaten yeterince sapkın olan yukardaki noktalara eklediklerini de üç maddede özetlemiş:

1. “Hz. İsa Mesih'e, ilahlığa ait bir vasfı vermeleri.” Bilindiği gibi hıristiyanlıkta İsa tanrıdır ama islamiyette bu kabul edilmez.

2. “Tenasüh (yani reenkarnasyon) görüşünü savunmaları.” Bu oldukça önemli bir konu. Bilindiği gibi reenkernasyon, cennet ve cehennemin işlevini yerine getiren bir alternatif görüştür. İnsanların bu dünyadaki haksızlıkların yada iyiliklerin bedelini bir biçimde almak gerektiği şeklindeki isteğine ya ortadoğu dinlerindeki gibi bir öte dünya yaratarak cevap verebilirsiniz yada doğu felsefelerindeki gibi ruhu bedenden bedene göçettirerek. Mutezile alimlerinin bu konularda Kuran’ı pek de takmadıkları görünüyor. Zaten daha sonraki alimlerde, yani El-Kindi, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşt gibi büyük isimlerde de cennet-cehennem kavramlarının tamamen birer ruhsal göç olarak algılandığını görüyoruz.

3. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in aşağıdaki hadisinde de yer aldığı gibi, yüce Allah’ın görülmesine ilişkin varid olan haberleri, ilk aklin görülmesine hamletmeleridir ki, bu ilk akil ilk mübdi'dir. Hz. Peygamber (s.a.v.) hadislerinde şöyle buyurmaktadir:
"Doğrusu sizler kiyamet gününde, ayin ondördünde, dolunayi görmekte şüphe etmeden gördüğünüz gibi, Rabbinizi göreceksiniz."

Yani Mutezile Allah’ın hiçbir zaman görülemeyeceğini iddiia eder. Allah’ın sıfatları konusunda baştan beri bir tartışma yürütülmekte olduğunu görüştük zaten. Habit ve el-Hadsi ile birlikte daha sonraki İslam felsefecilerinin yolunun açıldığını ve antik Yunan düşünürlerinin tartışılmaya başlandığını açıkça görüyoruz.

sargon
17-02-2008, 19:18
Yazarımız Dr. Hamdan, Mutezile’nin aklın nakilden üstün olduğu şeklindeki anlayışını bize bunun neden yanlış olduğunu göstererek açıklıyor. Gerçekten de bu düşünce şeriatın bile reddedilmesine kadar gidebilirdi.

Çünkü Mutezililer, akli nakilden üstün kabul ediyorlar ve buna bağlı olarak da meselelerde akla öncülük veriyorlardı.Yani emredilen şeylerin veya sahih olan şeylerin kabulünde nakli bırakıp akla göre hareket ediyorlar ve akla uyuyorlardı. *Nitekim yanlış olan bir şeyi de nakle göre değil, akla göre reddediyorlardı. Akılca uygun olmayanı kabul etmiyorlardı, işte Selef âlimleri bu metodun tehlikesini görerek gerekli uyarıda bulundular. Çünkü bu sapık üslubun uygulanması durumunda giderek buna bağlı kalınmak suretiyle şeriatın bile iptali cihetine gidebilirlerdi. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet buna karşı gereken mukavemeti gösterdiler, insanların bunlardan uzak durmaları için onları uyardılar.
Mutezile'nin şerrinden ve fesadından halkı korumaya çalıştılar. (age, s. 13)

Yazar emrolunan “şeyler ve sahih olan şeyler derken” açıkça sadece bazı hadisleri kastetmiyor. Zaten şimdiye kadar tespit ettiğimiz madelerden tartışmaların sadece “bazı hadislerle” falan ilgili olmadığını, tersine ayet ve hadis bütün nakilleri kapsadığını görüyoruz. Burda aklın kullanılması sadece bazı hadislerde değil, ayet olsun, hadis olsun bütün konulardadır.

Biz bu açıklamayı başka birçok yerde de görüyoruz. Şamil İslam Ansiklopedisinden bakalım şimdi de. Mutezile maddesinde şöyle deniyor:

Şamil İslam Ansiklopedisi - Mutezile Maddesi
Mu'tezilî düşüncenin temel esprisi; İslâm akaidini aklî tefekkür zeminine oturtmak ve akılla çatıştığı anda nassı aklın istekleri doğrultusunda tevil etmektir. Naklî düşüncenin yanında, zaman içerisinde aklî düşüncenin de teşekkül etmesi; aklı rehber kılan bir zümrenin ortaya çıkması tabii bir durumdur.

...
İslâm'da akaid esaslarını aklın ışığı altında ele alıp değerlendiren, meselelere aklın ölçüleri doğrultusunda çözüm getirmeye çalışan ilk düşünürler, Mu'tezile ve onların selefleri olan Kaderiyye ve Cehmiyye'dir. Mu'tezile âlimleri, akaid meselelerinin çözümünde, daha önceki İslâm âlimlerinin yaptığı gibi, sadece nakille yetinmeyip akla da önem vermiş, hattâ naklin yeterince açık olmadığı ve önceki İslâm âlimlerinin susmayı tercih ettiği konularda tek otorite olarak aklı kabul edip te'vil yoluna gitmiştir.
http://www.sevde.de/islam_Ans/islam_ans.htm

Birinci paragrafta akılla nakil’in çatıştığı noktada aklın istekleri çerçevesinde nakil’in doğru kabul edilmediği yada akla uygun olacak şekilde yeniden yorumlandığı (tevil) söyleniyor. İkinci paragrafta ise nakille yetinmeyip aklı da kullandılar denerek asıl çatışma alanı gözden kaçırılmaya çalışılıyor. "Nakille yetinmeyip" demek nakili tamamen kabul etmek ama bunu bir de akılla açıklamaya çalışmak demektir. Halbuki yukarda birçok konuda hem ayet hem hadislerin açıkça "tevil" edildiğini gördük.

Bir de "nassı aklın istekleri doğrultusunda tevil etmektir" cümlesini okuyoruz. Dilerseniz "nass"ın ne olduğuna bir bakalım.

Şamil İslam Ansiklopedisi - Nass Maddesi
İslâm'da her türlü hüküm çıkarma temelde Kur'an ve Sünnet nass'larına dayanır. Şer'î deliller ikiye ayrılır: a) Âyet ve hadisler gibi nass olanlar; b) Kıyas, istihsan, toplum yaran ve kötülüğe giden yolu kapama (zerâyi) gibi nass olmayanlar. Bunlar da temelde nass'lara dayanan ve onlardan çıkarılmış olan delillerdir.

Görüldüğü gibi "nassı aklın istekleri doğrultusunda tevil etmek" demek "ayet ve hadisleri aklın istekleri doğrultusunda tevil etmek" oluyor.

Sünni anlayışın karar verme yöntemi ile Mutezile'nin karar verme yönteminin de temelden farklı olduğunu görüyoruz. Bunun için yine aynı ansiklopediden "nakli delil" ve "akli delil" maddelerine bakalım.

Nakli delil ve akli delil nedir?

İslâm'da ibadet, muâmele ve cezâ hukuku ile ilgili amelî meseleleri ve akîde konularını hükme bağlamada kaynak teşkil eden delillere "Şer'î delil" denir. Kitap, Sünnet, İcmâ, Kıyas, İstihsan, Mesalih-i Mürsele gibi.

Aklî deliller ise, görüş ve düşünceye dayanan, temelde kıyastan ibaret olan delillerdir.

Peki sünni anlayış karar verirken nasıl bir yöntem izliyor.

Bu duruma göre naklî delillerin, İslâmî problemleri çözmede öncelik niteliği vardır. Önce naklî delillere bakılır. Bunlarda açık bir hüküm bulunmazsa aklî delillere göre problem çözümlenir.

Görüldüğü gibi sünni anlayış önce nakli delillere bakıyor. Kuran'a, sünnete, icma'ya vb. Bunlardan sonra da eğer ortada hiçbir açık hüküm olmazsa akıllarını kullanıyorlar. Halbuki Mutezile tam tersine akıldan yola çıkıyor. Eğer akla uymayan bir şey nakilde varsa (artık nakilin ayet, sünnet, icma vb. olduğunu biliyoruz) aklın gösterdiğini doğru kabul ediyor, nakili de ona göre yorumluyor.

okinono
17-02-2008, 20:31
Bütün bu tartışmaların ve olayların kilitlendiği soru;

Aklın mı emire teslim olacağı, yoksa Emrin akla uygun destekleneceğidir.

Her ne kadar örnek verince bazıları huylansada teşbih ve mecaz aklın kullandığı bir metottur diyerek bir örnek verelim;

Bir er asker düşünün. Bu er asker aldığı her emri sorgularsa, emir komutanın emri yerine, o er askerin olur. Er askerin görevi, kıdem almadığı sürece sormadan emri yerine getirmektir. Bu emir dinlerde vahiydir.

Aynı er asker, aldığı emri kendi düşüncesine göre yorumlayarak, kendi şahsi veya diğer erlerin çıkarları için uygular veya ret eder ise;
Amel olarak emrin gereğini yerine getirdiği halde amaç olarak emre karar veren kendi iradesidir denir.

Eğer emri ret eder ise de o emrin yerine o iş için yeni bir emir ortaya koyacak kudreti koymak zorundadır. Bugün beşeriyetin de yapmaya çalıştığı zaten budur.

Emri ret etmek için ortada bir emir olduğunu da kabul etmeniz gerekir. Bu emrin karşısında beşeriyet vardır.

İşte mutezilenin tarih boyunca tehlikeside, hikmetin yani genel anlamı ile beşeriyetin akıl süzgeci olan felsefenin ışığında yol almasına yol açan, emrin uygulanmasını kesen bir düşünce olarak kabul edilmesinden dolayıdır.

Bu nedenle, felsefe kapısını açabilecek veya emrin itaat zincirini kıracak her türlü soru dinlerde büyük azarlar ve zulümler ile karşılaşmıştır.

Yoksa, mutezelinin itikadi olarak ortaya koyduğu bir çok konu başta kader olmak üzere zaten islamın %90'ı *tarafından bilmeden zaman içerisnde yerleşerek kabul görmüştür.

Yani aklın din ile yanaşması kabuldur. Ancak emrin kuvvetini kıracağı için tehlikelidir.

Mutezile akımı denilince düşünceyi savunan kişinin amacı yukarıda izah etmeye çalıştığım husus gereğince çok büyük önem arz eder.

Öyleyse dinlerde akımların söylediklerini ne için söyledikleri ile birlikte değerlendirmek amacın öğrenilmesi için zaruridir.
...
İtikadi akımlar Allah'ın varlığında akıl yürütmezler. Akıl varlığın sıfatları ve emrin uygulanmasında çelişki ile bezenir.

İtikadi akımlar içerisinde, ki Mutezile de bu çok daha yoğun olarak görünür; felsefe doneleri ile Tanrı'yı ret eden ama bunu açıklamaktan ve ahkam olarak öne sürmekten korkan çok kişi de olmuştur.


Ancak günümüzde *felsefe yolundan giden birisi bu akımları temsil eden kişilerin yaşamları ve eserlerinde kendi akli yorumları ile hareket ederek çıkarımlarda bulunabilir. Bu çıkarımlar o aklın vardığı bir sonuç olarak o kişinin düşüncesini şekillendirerek o kişiye has bir fikir olarak ortaya çıkar.

Ama ister korkudan olsun isterse başka bir sebepten dolayı, akımı idema ettiren eski bir kişinin Tanrı'nın varlığını ret etmesi kendi ikrarı ile sabir olmadığından Allah'ın yokluğuna delil olamaz. Çünkü gerçeği gizleyen birisinin başka gereçeği de gizlemesi olasıdır. Bu kişinin söylemleri yukarıdaki er askerin kendi çıkarı için emri yorumlaması anlamına gelebilecektir. Kaldı ki, kişi deklare etmiş olursa, bu kezde zaten din halkasından çıkmış olduğu için akımın içinde kabul edilmesi mümkün değildir.

Bu nedenlerdendir ki, dini akımların delilleri ancak birbirleri ile olan çatışmalarında geçerli olur ve Allah'ın varlığı noktasında bir sorgulamaya delil olamaz.


Ancak şu denileblir; Aynı Allah'a inandığını söyleyen farklı ve bu kadar ayrı iki sıfat tanımlaması nasıl yapılabilir? Bu sorudan sonra akli yöntem ile if then döngüsü kurularak eğer bu ise şudur diyerek bir sürü aklı mihenk tutan çıkarımlar ortaya koyulabilir. Ve mihenk akıl olduğu içinde bu çıkarımların hepsi aklın sahibine özel birer gerçektir.

Bu çıkarımı yapan akıl sahibinin aklına biat edenler de, kendi çıkarımlarını başka aklın çıkarımlarına ekleyerek çıkarımın sahibi aklın emrine girmiş olurlar.

Felsefenin tilmizi ile vahyin tilmizi arasında hüvenin en son katresinin tüketileceği ana kadar bu mücadele devam edecektir.

Ve kavga bitmeden galip belli olmaz.
...........


Oki, çok ağır oldu bu yazı yav. Anlaşılması çok zor.

Ammaaaan boşver. Anladığını iddia eden zaten akıl yürütmüştür;
Akıl yürüten emri kesmiştir, emri kesen ister müslüman olsun ister ateist ne fark eder ki.

Tosalağın biri çıkmış işte burada ben müslümanım diye.
Müslümanı tosalaktan tanıyıpta müslüman olan zaten ateisttir.

Yav şey geldi aklıma.

Eskiden TRT de her sonbaharda bizim "şehirde sonbahar" diye çekilmiş bir belgesel oynatırlardı.

Adamın biri gelmiş, sene 70 lerde bir film çekmiş bizim şehir ile ilgili. O filmde şehir ahalisini ve yaşamını gösterirken iki at arabasını çekmişler.Ama ne çekiş ; Garezine; Ben diyeyim 5 dakika siz deyin 10.

Sokakta da ne hikmet ise başka göze çarpan şey yok. Ana cadde bile değil. İnanın bizim şehirde üç at arabası var ise ikisi o filmde.
Çünki film pazar günü çekilmiş ve bahçelerin olduğu yol güzergahındaki asfalt yolda çekilmiş. Çeken adam aklı sıra güzelliği falan gösterecek ama; at arabaları şehrin modern görünmesini isteyen bizler için bir utanç kaynağı olarak algılanıyordu. *Oysa modernitenin bir sınırı da yoktu. Hatta en modern en eskidir diye bir akım da vardı resimde sanırım.

Fakat,biz bütün şehir olarak şehrimizi geri kalmış gösteriyor diye tepki gösterdik. Ama nafile her yıl oynadı ve biz her yıl aynı tepkiyi o filme gösterdik bütün şehir olarak.

İki at arabası yüzünden bizim şehir yıllarca geri kalmış bir anadolu kasabası hüviyetinden kurtulamadı bizce

Ne zaman seçimler olsa o fragman girerdi bizim şehir ile ilgili.
Ve biz hırsımızdan deli olurduk.

Aynı görüntü yanıltmasını geçenlerde Kuzey Kore ile ilgili çekilen bir videoda da izledim.

Neyse;
Değişen bir şey olmadı. Sonunda biz de iplemez olduk. Zaten Anap'ın papatyaları her yerde açmıştı. Mart karı yağdı tepemize.

Bembeyaz ve temiz bir karı görmek muhteşemdir; aynı zaman da sünnettir *:D *:D *:D


Selamlar.

sargon
26-02-2008, 13:13
Burda yazdıklarımı yazıyaz forumda "İslam Aydınlanması Nasıl Oldu?" başlığıyla açmıştım. Başlangıçta orda daha açıcı tartışmalar yada karşı çıkışlar oldu. Bu yüzden sanki orda daha güçlü cevaplar verilmiş gibi görünmüştü bana. Oki'nin son yazdığı yazı da iyi ama bence bu tartışmaya en iyi cevabı daha önceki yazısında verdi. "Siz hiç aşık oldunuz mu?" sorusunu bu konuya verilmiş en iyi cevap olarak kabul ediyorum.

Bir arkadaşım var. Çok eğlenceli, girdiği her ortamı gülmekten kırıp geçirir. Onun olmadığı ortamlarda bile insanlar onun yaptığı eğlenceli işlerden bahsedip gülerler. Herkesin sevdiği ve eğlendiği birisidir. Geçenlerde evlendiğini duydum. Bu beşinci evliliği oluyor. Daha önce dört defa evlenmişti ama hepsi de aynı kadınla. Bilmiyorum aynı kadınla dört defa evlenip boşanan var mıdır? Arkadaş çevresinde bazen komedi konusu bile olur. Halbuki bence bunun hiç de gülünecek bir yanı yok. Herkes insanların eğlenceli yanlarına bakmayı sever. Ama eğlenceli kişiler aynı zamanda oldukça duygusal da olurlar. Kabuk kısmı eğlencelidir, matraktır. İçerdeki derin duyarlılığı gizleyen en iyi örtü matrak olmaktır.

Aynı kadınla dört defa evlenebilmenin nasıl bir mantığı vardır ki. Bunun bence bir tek açıklaması var. Aşk... Kimsenin ne düşüneceğine, ne diyeceğine aldırmadan aynı kadınla dört defa evlenebilmesi için insanın aşık olması gerekir. Herkes gülsün, alay etsin isterse, insan aşkı için paspas olmaya bile razı olur. İnsan gururlu bir yaratık, ama en gururlusunu bile yenen tek duygu aşktır. Aşk insana saçmalama hakkı verir. Her tür saçmalamayı o mazur gösterebilir ancak. Aşık insan özgür değildir, ellerine, beynine, her yerine kendi isteğiyle kelepçeleri vurur, uğrunda yıllarca prangalarıyla dolaşır. Bundan da ne bir elem ne de gam duyar. Aslında duyar da asıl güçlü olan duygularının yanında elemin, gamın gücü kalmamıştır ki. O herşeyiyle ve sadece aşkına bağlıdır. Kendisini sevdiği için duygusal bir kelepçeye bağlayan bir aşığa at şu kelepçeleri demek kadar saçma birşey olabilir mi? Neye, kime aşık olduğunu da sorgulamanın bir anlamı yoktur. Adam Leyla'yı görür, öyle ahım şahım bir güzelliği yoktur, sonra da Mecnun'a döner "senin uğruna çöllere düştüğün Leyla bu muydu ya?" der. Mecnun "sen onu bir de benim gözümden görebilsen" der. Mecnun'un gözünden bir Leyla görebilen de alıp o kelepçeleri eline geçirecektir. Bu kesin..

Oki'yi verdiği cevaptan dolayı kutluyorum. En iyi açıklamayı yaptı.

sargon
10-04-2009, 16:40
Din ile Bilim basliginda Islam aydinlanmasi üzerine yazdigim yazilarin kaybolmasina gönlüm razi olmadi. Oturup o baslikta konu ile ilgili olan yazilari secip ayri bir basliga koydum.

pante
22-09-2009, 16:13
Sargon'un İslam aydınlanması dediği, 8. yüzyıl ile 16. yüzyıl arasında gerçekleşen ve İslam'ın altın çağı denen yükselme döneminin nedeni dine, imana bağlanamaz.
Bu yükselişte en önemli faktör bilimle-felsefeyle olan kucaklaşma, dışa açılmadır.
Eski yunan filozoflarının eserlerinin tercüme edilmesi, bu eserlerin incelenmesi, eleştirilmesi, benzerlerinin ve daha iyilerinin yazılması, bu alanda bir rekabetin ortaya çıkması ve bu akımın engellenmeye çalışılsa da tutunabilmiş olmasıdır.
Ama Gazali'nin aforozundan sonra bu alanda bir yavaşlamanın olduğunu görürüz. Ölümlerinden sonraki yüzyıllarda dahi Gazali ve benzeri tutucu islam alimlerinin düşüncelerinin yerleşmiş olmasıyla bu akımın söndüğünü ve 15. yüzyıldan sonra tek bir ismin dahi ortaya çıkamadığını görürüz.
Gazali demek din ve iman demektir. Bugün ortodoks müslümanların da Gazali'yi nasıl savunduklarını görmekteyiz.
Halbuki altın çağın yerleşmesinde en etkin olan Mutezile akımının sapkın ilan edilmiştir. Mutezile deyince din-iman akla gelmez.

Öyleyse altın çağın iman sayesinde gerçekleştiğini söylemek mümkün müdür?

cenker
22-09-2009, 19:16
tüm yazılanları okudum bir çok şey öğrendim.kafama takılan birşey var.
okuduğum kadarıyla islamda aydınlanma çağı abbasilerle başlayıp moğol istilasıyla bitmiş.(kabaca) ülke doğal sınırlarına ulaşıp ekonomik refaha kavuşunca insanlar rahata ulaşınca göreceli bir özgürlük ortamı doğmuş.ama başta moğol istilası sonra hiristiyanların baskıları ve islam ülkesindeki bölünmleler insanları güvenlik kaygısına itmiş ve başta din olmak üzere her şeyi korumaya almaya çalışmışlar.siyasi bölünmelerden de bir nebze olsun kurtulmuşlar bu iman birliği sayesinde.
bu denklemde sadece osmanlının neden bu kadar tutucu olduğunu anlamıyorum?

K.C.
22-09-2009, 22:53
Henüz bitirememiş olsam da çoğunu okudum

Başlığın daha önce gözümden kaçmış olmasına da üzüldüm gerçekten..

Merak ettiğim epeyce şeyi bir arada buldum.

tüm katkı sağlayanların, özellikle de Sargon'un emeğine sağlık.

Alchindus
15-10-2009, 17:43
İslam uygarlığının çöküşü de Gazali etkisi, Moğol işgali vb. nedenlerle açıklanabilir.


Efendim moğol istilası bir sebep olabilir isede gazzali bir sebep değil olsa olsa sonuç olabilir!

Bu bahis pek bir netameli ve uzun olduğu içün tafsilata girmeden ifade edeyimki gazzaliye yapılan ithamların bir çoğunun mesnedi yoktur!

Cevaplandırılmamış soru şudur. Kuran'ı açıp baktığınızda bir sürü yasak, şiddet vb. ayetleri görüyoruz bugün. Diyoruz ki bu kitabın anayasa olduğu bir düzende ne bilim gelişir, ne de toplumsal bir uzlaşma sağlanır.

Efendim burada ifade edilen zati problemlerin ana kaynağı olan çetin önyargıdır! Kuran içinde ve genelde islamda şiddet diye tesmiye edilen ayetler içün ne gibi bir idrak çabasına girişilmiş veyahut hangi mahfillerce bunlar şiddet diye tesmiye olunmuş bunlara bakmak sonrada son yarım asırda islam ile şiddeti birbirinin mütemmimi gibi göstermek adına girişilen gayretlerin arkasındaki iradeyi iyi teşhis etmek gerekir!

Benim değerlendirmem şöyle. Bu dönemde Abbasi yönetiminin yorumu tamamen farklıdır. Oldukça ılımlıdır. Örneğin Abbasi isyanının lideri Ebu Müslim şöyle der: “Bir insan için ölçü alınabilecek tek özellik ruhunun soyluluğudur. Müslüman yada Musevi, önemli olan iyiliktir” Aslında kendisi de Mazdeist bir aileden gelmedir. Emevilerin baskıcı yönetimine karşı Şiiler de Abbasiler de uzunca bir savaş verirler. Abbasilerin en güçlü yanı ise milliyetçi değil enternasyonalist bir tutum almalarıdır.


Efendim bazı hususları yerli yerine koyalım! Evvela ebu muslim horasani mansur döneminde öldürülmüş bir kumandandı! Abbasilerin pek bir parlak ilk yüzyıllarında ilim ve sanat bahsinde söz söyleyecek ne mevkide idi ne ömrü var idi! Bundan mütevellid horasaninin insani sözlerinden demek ilerleme sebebi bu idi gibi mana çıkarmak pek bir yanlıştır!

İbni Sina çıkıp, ayın bölünmesinin doğru olamayacağını, çünkü gök cisimlerinin yapısının farklı olduğunu iddia eder. Dikkat ederseniz burdaki açıklama teolojik bir açıklama değildir. Bilimsel olarak böyle olduğu için doğru olamaz deniyor direk olarak. Yada İbni Haldun toplumların gelişmesini onların kendi iç ilişkileriyle açıklamaya çalışıyor. Hiç de ortada Allah'dan gelen bir şey yoktur. Bunların hepsi Allah inancı olan kişiler olsa da açıklamalarını kesinlikle inançlarına dayanarak yapmazlar. Gözlem, deney ve akla dayalıdır açıklamaları.

Efendim evvela bir ilim adamının açıklamalarını inancına dayanarak yapması hadisesi tam olarak ne olmaktadır anlamakta müşkül çektim! Bir diğer husus kusura bakmayınız amma hakikaten ibni sina veyahut ibni haldunu tetkik ettiniz mi!

Evvela ibni sinanın ele aldığı muhim sahalardan birisi metafiziktir ve yaradanın zati ve subuti sıfatlarını nasıl anladığını uzun uzun ifade etmiştir eserlerinde! Birde ibni sina ile abbasiler arasında ne gibi bir illiyet kurdunuz bunu anlayamadım!

İbni halduna gelir isek onun cemiyetlerin değişim hadiselerini izahatı vucuda gelmesine büyük katkı yaptığı hatta çoklarınca başlatıcısı olduğu sosyoloji meselesidir!

Bu böyle olmakla birlikte ifade ettiklerinde misalen "İnsan alışkanlıklarının ve kazandıklarının mahsulüdür. Yoksa tabiat doğuştan mizacının eseri değildir. Kavimlerin karakterleri varsa, bunlar da onların kazandıklarının eseridir. Bundan dolayı adetler insan tabiatını değiştirirler. Bir şeye alışılınca o görenek ve adet olur. Adet de tabiat (huy) olmaya kadar gider. Böylece insan karakterlerini sosyal faaliyette kazanır." demesinde islami insan telakkisinin izlerini görmek pek mümkündür!

Bunlardan benim çıkardığım sonuçlar şunlar: Birinci olarak bu dönemde Kuran bugünkü gibi yorumlanmaz.


Bu sonuca nasıl vardığınız ayrı bir bahis olmakla birlikte asıl muhim olan sizin böyle bir sonuca varmanız değil eldeki verilerle bu sonuc mütenasip midir değil midir bahsidir!

Abbasilerde islam hukukuna bağlı bir devlet olum kadılık eliyle islam şeriatını tatbik edegeldiklerine göre bize bu tatbikatta kuranın olması gerekendenki bu olması gerekenin ne olduğuda ayrı bir bahis farklı olduğunu göstermelisiniz!

Böyle bir bulgunuz var mıdır!

Mesela hırsızlık zina adam öldürme gibi cürümlere farklı yaklaşılıp cezai işlemlerde had cezaları uygulanmamış mı!

İkinci olarak Kuran'ın söylediklerine aykırı olan şeyler de *ifade edilebilir.

Mesele ifade sadedinde oldukça her devirde bu söylenmiştir. Amma bilir misinizki misalen memun devrinde ve sonrası bir sürede kuran mahluk değildir denmesi memunca ve takip eden bir kaç halifece yasaklanmış ve bu görüşü ifade eden ehli sünnet ülemasına zulmedilmiştir!

Birçok Abbasi halifesi akılı herşeyin üstünde tutan Mutezile ekolüne bağlıdır.

Buda yanlış bir bilgidir! Evvela mutezilenin akla dair görüşü ve akla verilmesi gereken değeri verenin sadece mutezile mi olduğu ap ayrı bir tartışma mevzusudur amma mutezile ekolünün abbasilere hakim oluşu memun iledir ve bu hakimiyet kırk sene dahi sürmemiştir!

Üçüncü olarak bütün bunlar Kuran sayesinde yada dine sıkı sıkıya sarılarak gerçekleşmiş değildir.

Ümmi bir topluma daima akledin ilmi kalem ile bağlayın okuyun diye tembihte bulunan bir dinin bir asır gibi kısa bir süre zarfında araplarda meydana gelen irtifadaki inkar edilemez payını nasıl yok saymaktasınız hayret!

Efendim darül hikmeyi putperest kökenlerine bakarak mı inşa etti bu abbasiler :)

Yapmayınız!

Dördüncü ve son olarak, bu uygarlığın yeşerdiği toprak İran topraklarıdır. (Bağdat da eski bir İran eyaletiydi.) Bu topraklarda daha önce sayısız uygarlık yeşermişti. Sümer, Babil, Asur, Pers ve daha sonra Helen uygarlığı burda yaşadı. Geçmişinde oldukça güçlü bir miras vardı. Bu birikimin de döneme renk vermemesi düşünülemezdi.</p>

Muhakkak vermiştir tabi amma düşünülmesi gereken o mirasa sahip topraklardan niçün abbasilerde görülen sıçrama tezahür etmemiş geçmiş mirası alıp yeniden yorumlayıp sonraki nesillere aktarma niçün abbasilere nasip olmuştur!

Muhterem sargon, bir diğer hususda islam medeniyetinin sadece abbasilerden ibaret olmadığıdır!

İberik yarım adasında neşet eden endülüs emevileri, anadolu topraklarındaki selçuklu ve osmanlı tecrübeleri yine mağribde neşet eden devletler şianın fatimi tecrübesi memlükler ilanihaye!

Bütün bunlar islamın ve tarihinin zenginliğidir!

Yok farzedilemezler!

Alchindus
16-10-2009, 15:10
Vartor, aynen öyle. Ama daha fazlası da var. Sadece din baskısının azalması olarak değerlendirmek yetmez. Tersine akıl ve bilim dinin de önüne konulmuş durumda. Bunun en güzel örneğini direk Abbasi halifeleri veriyor. Harun Reşit ve Memun zamanından itibaren halifeler Mutezile mezhebine katılıyorlar. 200 yıl kadar süren bir görkemli dönem yaşanıyor. Zaten Abbasi devletinin en görkemli dönemi de Harun ve Memun dönemidir.


Efendim kusura bakmayınız amma bu mesele hakkında bu çapta hatalı görüş izharı meseleye dair okumalarınızın üstün körü olduğunu ayrıca pek sağlam kaynaklarda olmadını bana düşündürmekte!

Burada ilk mesajımda da belirttiğim gibi mutezilenin abbasilerde resmi mezhep olmaları kırk sene dahi sürmemiştir miladi sekizyüzonuç ila sekizyüzkırkaltı arasıdır bu durum!

Bir diğer husus mesela bu işin müsebbibi memun hakikaten fevkalade birikimli münevver bir halife iken ondan sonra halife olan ve anası türk olan mutasım tam aksidir hatta okuma yazma bilip bilmediği dahi tartışma götürmüştür! Demem o ki mutezili halifelerin tamamıda öyle allame değildir ve daha muhimi hem abbasilerde hem diğer islam devletlerinde umumi olarak bütün halifeler ilmi teşvik etmiş alimleri desteklemiştir! Mutezile abbasilerde resmi mezhep olmadan evvelde resmi mezheplikten çıktıktan sonra da abbasilerde ve islam dünyasında ilmi inkişaf bütün haşmetiyle devam etmiştir!

Mutezilenin resmi mezhep olduğu dönemde ehli sünnet ulemasına yapılan zulumde ayrı bir bahistir!

Bu mezhebe göre eğer bir İslam hüküm akıl ile çelişirse akılı kabul etmek gerekir. Daha açığı akıl imandan üstündür diyorlardı. Örneğin kader ve kaza kavramları akıl ile çeliştiği için kaderi reddediyorlar.

Fevkalade yanlış tahlil ve hüküm cümleleridir bunlar!

Evvela mutezile islami hüküm ve hakikatleri ispat içün felsefecilerin motodlarını kullanmış o metodları geliştirmiş bir ekoldür ve bu manada kelam ilmine muarızları ehli sünnetle birlikte büyük katkılar yapmışlardır! Onlar eğer görünürde akılla çelişme var ise biz nassı yanlış anlıyoruzdur diyorlar idiki bunu ehli sünnet ekolüde demektedir!

Mesela maturidiliğe dair malumatınız nedir ve alemi islamda maturidiliğin halen hakim olduğu saha nerelerdir noktai nazarında bilginiz varmıdır merak etmekteyim!

Kader ve kaza bahsinde söylediklerinizde yanlıştır, mutezililerin belirgin beş temel esaslarından birisi olan adalet bahsinde ne dediklerine bakarsanız kulun fiilerine dair söylediklerinin niçün olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz!

Yine muhim bir husus şudurki yazılanlardan edindiğin intibada hata etmiyorsam mutezile ameli bir mezhep sanılmaktadır, bu yanlıştır! Mutezile itikadi mezheplerdendir!

ozgur_beyin
16-10-2009, 15:21
Yine muhim bir husus şudurki yazılanlardan edindiğin intibada hata etmiyorsam mutezile ameli bir mezhep sanılmaktadır, bu yanlıştır! Mutezile itikadi mezheplerdendir! alchin dus



bu görüşün sünni görüştür hepsine şamil sayamazsın.

ulpian
16-10-2009, 15:31
Kader ve kaza bahsinde söylediklerinizde yanlıştır, mutezililerin belirgin beş temel esaslarından birisi olan adalet bahsinde ne dediklerine bakarsanız kulun fiilerine dair söylediklerinin niçün olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz!


sayın Alchindus,

Mutezile'nin kader-kaza bahsinde ehli sünnet'ten farklı bir görüş benimsediğini, hatta birçok müslüman mezhep tarihçisine göre Mutezile'nin bu bağlamda Kaderiyye nazariyyesine tabi olduğunu mu reddediyorsunuz?


Yine muhim bir husus şudurki yazılanlardan edindiğin intibada hata etmiyorsam mutezile ameli bir mezhep sanılmaktadır, bu yanlıştır! Mutezile itikadi mezheplerdendir!

Bu dediğiniz doğru. Ama bende aksinin düşünüldüğü intibası doğmamıştı zaten cevap verdiğiniz mesajları okuduğumda.



Mesela maturidiliğe dair malumatınız nedir ve alemi islamda maturidiliğin halen hakim olduğu saha nerelerdir noktai nazarında bilginiz varmıdır merak etmekteyim!


Bakın, burada bence de çok ilginç olan bir noktaya değinmişsiniz. Ehli Sünnet'in itikadi anlamdaki referansı olan iki mezhep olarak gösterilen Maturidi ve Eşari ekolleri aslında birbirinden birçok konuda ayrışmaktadır. Hatta denilebilir ki, Maturidi mezhebi ile Mutezile birçok meselede katbe kat daha yakındır aslında birbirlerine. Ama Ehli Sünnet Dünyasında Maturidi mezhebinin tek hakim ekol olduğu söylenemez bence. Bilakis Hanefilik hariç diğer (sünni) ameli mezheplerde Eşari ekolünün düsturları daha ağır basmaktadır.

Buna katılmaz mısınız?

saygılarımla

Alchindus
16-10-2009, 16:26
bu görüşün sünni görüştür hepsine şamil sayamazsın.

Efendim söylediğim hususun ehli sünnet veyahut ehli şia olma ile bir alakası yoktur!

Mezheplerin itikadi ve ameli olmak üzre ikiye ayrılırdığında birde mutezililerin alakadar oldukları sahalardan haberiniz var ise bunun böyle olduğunu bilirsiniz, haberiniz yok ise artık vardır!



Mutezile'nin kader-kaza bahsinde ehli sünnet'ten farklı bir görüş benimsediğini, hatta birçok müslüman mezhep tarihçisine göre Mutezile'nin bu bağlamda Kaderiyye nazariyyesine tabi olduğunu mu reddediyorsunuz?


Muhterem sözlerime iyice nazar ediniz, sargon "Örneğin kader ve kaza kavramları akıl ile çeliştiği için kaderi reddediyorlar" demekte ben bu tahlilin hatalı olduğunu adalet bahsinde mutezililerin ne dediklerine bakılır ise kulun fiilerine dair söylediklerinin niçün olduğunu daha iyi anlaşılacağını söyledim!

Mutezililerin adalet bahsinde görüşlerine nazar edilir ise yaradanın bozgunculuğu sevmediği ve kötü şeyleri bu sebeple yaratmayacağı kötü fiillerin ve esasen bu düşünce sebebiyle kulun fiillerinin yaratıcısının kul olduğunu ancak bu gücünde yaradandan geldiğini söylerler!

İmdi kader ve kaza hususundaki telakkileri buradan neşet etmektedir!

Yani yaradanın ezelden bilmesi ve yaratmasını akla aykırı bulduklarından değil onlarca adalete muhalif görmelerinden ötürü reddetmektedirler!

Muhterem sargonu hatalı görmem bu noktadadır!

Ehli Sünnet Dünyasında Maturidi mezhebinin tek hakim ekol olduğu söylenemez bence.

Bizde böyle söylemiyoruz zati muhterem!

Dikkat çektiğimiz husus akıl ile vahyin münasebetine dair mutezilenin tek örnek olmadığıdır ve halan yaşamakta olan böylesi büyük ve köklü bir ekolün varolduğudur!

Malumunuzdurki türki coğrafyalarda maturidilik hep hakim olmuştur ve imam maturidide bir türktür!

ulpian
16-10-2009, 16:35
Muhterem sözlerime iyice nazar ediniz, sargon "Örneğin kader ve kaza kavramları akıl ile çeliştiği için kaderi reddediyorlar" demekte ben bu tahlilin hatalı olduğunu adalet bahsinde mutezililerin ne dediklerine bakılır ise kulun fiilerine dair söylediklerinin niçün olduğunu daha iyi anlaşılacağını söyledim!

(...)

Muhterem sargonu hatalı görmem bu noktadadır!



sayın Alchindus,

ben de sargon'un, kader-kaza bahsinin ehli sünnetçe ele alınış şeklinin akılla çeliştiği, Mutezile mezhebindeki haliyle ise daha makul olduğu kanaatini paylaşmaktayım. ''Mutezile'nin kader konusunda farklı düşündüğünü redd mi ediyorsunuz'' diye sorarken, aslen buna işaret etmek istemiştim. Ama kader-kaza meselesini ayrı bir başlıkta ele almamız gerekecek sanırım.



Maturidilik konusunda büyük ölçüde size katılmaktayım. Fakat Mutezile akıl-vahiy veya dirayet-rivayet dengesinde Maturidi'ye nazaran dahi, ağırlığı biraz daha akıl/dirayet'ten yana koymuştur.


saygılarımla

Alchindus
16-10-2009, 19:42
sayın Alchindus,

ben de sargon'un, kader-kaza bahsinin ehli sünnetçe ele alınış şeklinin akılla çeliştiği, Mutezile mezhebindeki haliyle ise daha makul olduğu kanaatini paylaşmaktayım.


Muhterem mesele senin veyahut sargonun mutezilenin kadere bakışını akli bulup bulmamanız değildir mesele sargonun belirttiği hususun hatalı bir yorum olmasıdır!

Muhterem sargon mutezile kader bahsini daha akli ele alıyor demiyor o diyorki akla aykırı gördüklerinden reddediyorlar!

Bu hatalı bir kelamdır çünkü mutezililer yaradan ve onun adlini anlamakta sahip oldukları fikirle beşer ve iradesi ve meydana gelen fiiler içün bir kanaate sahip olmaktalar ve bundan mütevellid kulu fiillerinin yaratıcısı telakki etmekteler!

Kader ve kaza bahsinin insanın fiillerine bakan yönüne nazar edilir ise onların kader bahsinde ehli sünnetten nüçün farklı düşündükleri anlaşılabilir!

ulpian
16-10-2009, 19:51
Muhterem mesele senin veyahut sargonun mutezilenin kadere bakışını akli bulup bulmamanız değildir mesele sargonun belirttiği hususun hatalı bir yorum olmasıdır!

Muhterem sargon mutezile kader bahsini daha akli ele alıyor demiyor o diyorki akla aykırı gördüklerinden reddediyorlar!

Bu hatalı bir kelamdır çünkü mutezililer yaradan ve onun adlini anlamakta sahip oldukları fikirle beşer ve iradesi ve meydana gelen fiiler içün bir kanaate sahip olmaktalar ve bundan mütevellid kulu fiillerinin yaratıcısı telakki etmekteler!

Kader ve kaza bahsinin insanın fiillerine bakan yönüne nazar edilir ise onların kader bahsinde ehli sünnetten nüçün farklı düşündükleri anlaşılabilir!


sayın Alchindus,

Mutezile mezhebi, ahretteki ceza ve mükafat ''gerçeği'' karşısında ilahi adalete tek uygun olanın, (yine Allah'ın izni ile) kulun kendisinin kendi fiillerini yarattığı olduğunu söylerken, aslında bir sürü Kuran ayetinin lafzi manasını reddetmektedir. Elbette mutezile de islami bir mezheptir ve dolayısı ile mutezile alimleri bu yaptıklarını ''reddetmek'' olarak değil, tefsir ve tevil etmek olarak göreceklerdir. Ama sargon'un yapmış olduğu yorum, dıştan bakan bir yorum olarak, yerindedir. Zira Mutezile mezhebinin savunduğuna (kulların fillerini kendileri yarattıklarına) -lafzi manası ile- taban tabana zıt olan birçok ayet vardır.

saygılarımla

Alchindus
16-10-2009, 19:59
El Kindi de bu dönemin özellikle çeviri, matematik ve felsefe alanlarındaki önemli bir ismi. 200'den fazla kitaba imza atmış. Özellikle Aristo'dan yapılan çevirilerin birçoğunu kontrol etmiş birisi. Aristo ve Platon felsefesine çok hakim. Mutezile ekolünden birisi olarak biliniyor.

Efendim müsade olunursa el-kindi garbda maruf adıyla alchindus hakkında bir kaç kelamda biz edelim :)

Evvela memunca inşaa ettirilmiş beytülhikmede mütercimler arasında yer aldığı doğrudur burada faideli hizmetleri olmuş!

Mutezile ile olan münasebetine gelir isek onu mutezili gösteren genelde garplılardır!

Bunu yapar iken onun mutezili kelamcıların ilgilendiği konularla ilgilenmesine bakmışlardır!

Diyanetin islam ansiklopedisinde bu hususta şu bilgiler yer alır.

Mutezile ile Olan İlişkisi. Kindî, Mu'-tezile kelâmcılannın tartıştığı bazı prob¬lemleri benimseyerek o konularda eser¬ler kaleme almıştır. Meselâ Risale fi'l-felsefeti'1-ûlâ adlı eseri başta olmak üzere diğer felsefî risalelerinde âlemin ezelîliğini savunan dehrîlere (ateistler) karşı onun yaratılmış olduğunu mantıkî ve matematik delillerle temellendirme-ye çalışır. Öte yandan dönemin kelâmcı-ları gibi o da İslâm'ı savunmak amacıyla başka din ve kültürlere karşı reddiyeler yazmış, Risale iî nakzı mesâ'ili'1-mül-hidîride dehrîleri, Risale fi'r-red cale'l-mâniyye ile Risale ü'r-red 'ale's-sene-viyye'de Maniheizm'i, Risale fî teşbî-ti'r-rusüî'öe Brahmanizm'i, Makale fi'r-red 'ale'n-naşârâ'da Hıristiyanlığı eleştirmiştir. Ayrıca Mu'tezile'nin görüş¬lerine paralel olarak "salah" ve "aslan" ilkesi üzerinde durmuş, fakat bunu fert düzeyinde değil kozmolojik anlamda yo¬rumlamış, Allah'ın fiillerinin tamamıyla âdil olduğunu, bu konuda zulme asla yer bulunmadığını savunmuş, günümüze ulaşmayan Risale fi'1-istitâ'a ve zamâ-ni kevnihâ adlı eserinde ve felsefe yazı¬larında kulların fillerinin değeri ve buna ilişkin olarak sebep-sonuç (illet-ma'lûl) ilişkisinde bazı mutavassıt etkenlerin bulunabileceğini (tevellüd nazariyesi) belirtmiştir. [283]Richard Rudolf Walzer yukarıda sayılan çalışmaları sebebiyle Kindî'yi Mu'tezile kelâmcısı olarak göstermekte, sonra da onun kelâmcı ve filozof yönlerinden hangisinin ağır bastığını tartışmaktadır. [284] Ancak filozofun aynı problemler üzerinde durması onun Mu'tezilî olduğunu göstermez. İslâm düşüncesi ve kültüründe bir kırılmayı değilse bile bir geçiş dönemini temsil eden Kindî'nin bu tutumunu tabii saymak gerekir. Zira yabancı kültürlere açılan her toplumun geçiş evrelerinde aynı durum söz konusudur. Bu hususta önemli olan, konu ve amaç birliği değil uygulanan yöntem ve kullanılan terminolojidir. Olaya bu açıdan bakıldığında Kindî'yi Mutezile safında görmek veya göstermek yanlış olur. O dönem kelâmcılan yöntem olarak cedeli kullanırken Kindî çok defa mantığı (burhan), bazan da matematiği kullanmıştır. Mantıkî ispat olarak da en çok iki tezden birinin yanlış olduğunu göstermek suretiyle ötekinin doğruluğunu ortaya koyan "kıyâs-ı hulf'e başvurmuştur ki bir bakıma bu Eflâtun'un dikotomi yöntemini hatır-latmaktadır.....Ayrıca onun kaleme aldığı eserlerin tarihi kronolojisini tesbit etmek mümkün olmadığından düşünce hayatında farklı evrelerin bulunduğu savunulamaz. Şu halde iddia edildiği gibi Kindi Mu'tezili olsaydı şimdiye kadar kelam literatüründe özellikle Kadi Abdülcebbar'ın Fazlü'l-i’tizal ve tabakutü'l-Mutezile'sıyle İbnü'l-Murtaza'nın Tabakatü'l-Mutezile adlı eserinde ona yer verilmesi gerekirdi. Halbuki hem klasik kaynaklarda hem modern araştırmalarda Kindi İslam felsefesini kuran ilk filozof olarak takdim edilmektedir.

Görüldüğü gibi Elk Kindi'de aranırsa islama bağlılıktan çok antik Yunan felsefecilerine bağlılık *bulunur.

Ah muhterem, yukarıda zikrolunan eserleri yunan felsefesine muhabbetindenmi kaleme almıştır kindi :)

Meşai ekolün nasıl ve niçün teşekkül ettiğini lütfen araştırınız!

Alchindus
16-10-2009, 20:04
sayın Alchindus,

Mutezile mezhebi, ahretteki ceza ve mükafat ''gerçeği'' karşısında ilahi adalete tek uygun olanın, (yine Allah'ın izni ile) kulun kendisinin kendi fiillerini yarattığı olduğunu söylerken, aslında bir sürü Kuran ayetinin lafzi manasını reddetmektedir. Elbette mutezile de islami bir mezheptir ve dolayısı ile mutezile alimleri bu yaptıklarını ''reddetmek'' olarak değil, tefsir ve tevil etmek olarak göreceklerdir. Ama sargon'un yapmış olduğu yorum, dıştan bakan bir yorum olarak, yerindedir. Zira Mutezile mezhebinin savunduğuna (kulların fillerini kendileri yarattıklarına) -lafzi manası ile- taban tabana zıt olan birçok ayet vardır.

saygılarımla


Muhterem sakın bana ikiyüzelli sınırını aşmak içün uzatıyorsun diye takılmayasın amma dediğin husus ile muhterem sargonun görüşünde isabetli olması iddiası arasında nasıl bir münasebet bulunmakta anlamakta zorlandım :)

sargon kaderi akla ters buldukları için reddediyorlar diyor fakat esasta mutezile adalete ters bulmaktadır ve bu sebeple reddetmektedir!

İmdi hal böyle iken sargonun sözü ile mutezilenin bir çok kuran ayetinin zahiri lafız ve manası ile çelişen bu görüşleri nasıl örtüşmektedir ben bu hususu anlayamadım!

ulpian
16-10-2009, 20:10
sargon kaderi akla ters buldukları için reddediyorlar diyor fakat esasta mutezile adalete ters bulmaktadır ve bu sebeple reddetmektedir!


Yahu muhterem, bunda anlamayacak ne var?

En basit tabirle mutezile mezhebi diyor ki: ''Madem ahrette ceza veya mükafat alacağım. O halde kendi fiillerimi (Allah'ın bana vermiş olduğu imkan ile) kendim yaratıyor olmalıyım. Aksi ilahi adalete aykırı olurdu.'' Bu cümleyi mantığa/akla dayanarak kuruyorlar. Ve dolayısı ile, kulların fiillerini de kapsayan mutlak kaderi (cebriye'deki anlamıyla) akla aykırı olduğu için reddediyorlar.

Yani evet, adalete ters bulmaktalar, ama bu adalet'in ne olduğu/olması gerektiğini yine akıl yolu ile tespit ve tayin ediyorlar. Dolayısı ile, son tahlilde akla ters buldukları için cebriye'yi reddediyorlar.


Muhterem sakın bana ikiyüzelli sınırını aşmak içün uzatıyorsun diye takılmayasın :)


Bunu düşünmüyor değilim. :)
Ama sırf bu amaca hizmet etsin diye yazmıyorum.

saygılarımla

sargon
16-10-2009, 20:24
sayin Alchindus,

bu basliga ilgi göstermeniz beni sevindirdi. Nerdeyse 2 yildir bu baslik mahzun mahzun duruyordu. Tartisma olmayinca gelisme de olmuyor tabii ki. Yazdiklariniza cevap verecegim, ancak elestirinizin temel noktasini cikartamadim. Bir dizi konuya deginmissiniz. Kimi yerde iddialarimi sürdürürüm, hatali degerlendirmem varsa düzeltirim, bunlar sorun degil. Beni ilgilendiren bir dizi detaydan öte, öne sürdügüm temel argümanlara nasil karsi ciktiginiz.

Her neyse bugün zamanim olmayacak, ama yarin oturup cevap verecegim. Ben baskalarindan ögrenmeyi severim, umarim sizden de ögrenecegim seyler vardir.

Alchindus
16-10-2009, 22:46
Yahu muhterem, bunda anlamayacak ne var?


Anlaşılmayan husus şudurki sen bir evvelki mesajında diyorsunki "Ama sargon'un yapmış olduğu yorum, dıştan bakan bir yorum olarak, yerindedir. Zira Mutezile mezhebinin savunduğuna (kulların fillerini kendileri yarattıklarına) -lafzi manası ile- taban tabana zıt olan birçok ayet vardır."

İmdi bende diyorumki sargonun tahlili mutezilenin kaderi akla aykırı bulmalarından reddettikleridir, sen ise burada diyorsunki sargonun yorumu isabetlidir çünkü mutezilenin görüşü kuran ayetleri ile çelişmektedir!

sargon mutezile kurana ters yorum yaptığı için kaderi reddettiler demiyorki muhterem :) Bu sebeple söylediğin ile bir rabıta ortada gözükmemektedir! Meramımı anladığını ümid ederim!

En basit tabirle mutezile mezhebi diyor ki: ''Madem ahrette ceza veya mükafat alacağım. O halde kendi fiillerimi (Allah'ın bana vermiş olduğu imkan ile) kendim yaratıyor olmalıyım. Aksi ilahi adalete aykırı olurdu.'' Bu cümleyi mantığa/akla dayanarak kuruyorlar. Ve dolayısı ile, kulların fiillerini de kapsayan mutlak kaderi (cebriye'deki anlamıyla) akla aykırı olduğu için reddediyorlar.


Yani evet, adalete ters bulmaktalar, ama bu adalet'in ne olduğu/olması gerektiğini yine akıl yolu ile tespit ve tayin ediyorlar.

Muhterem ulpian tam olarak ne dediğinin farkında mısın!

Bir hükme karara akılla varılması veyahut bir hükme karara bizi götüren delillerin akılla tespit edilmesi başka bir mevzudurki zati akıl bu manada devre dışı hiç kalmamakta amma bir hükmün mefhumu manası delaleti istinadı başka bir mevzudur :)

Mutezilenin kendi fikriyatları mucibince ahiret ceza ve mükafat bahsinde kul kendi fiillerinin yaratıcı olmalıdır hükmüne akılla varmış olmaları kaderi akla muhalif gördükleri içün reddedikleri manasına mı gelir!

Ne münasebet efendim!

Yaradanın takdir etme ve kaza etmesini akla muhal gören islami bir ekol olabilir mi! Sen mutezilenin misalen alemleri yaradanın yaratmayı murat edip yarattığını reddettiğini mi sanmaktasın!

Çünkü genelde kader ve kaza takdir edip halketme dairesinde bir meseledir!

Sözün kısası mutezile cebriyenin kader telakkisini adalete muhalif görmüştür ehli sünnette bu kanattedir amma mutezile ile ehli sünneti birbirinden ayıran husus şerrin yaratılması bahsidir! Bu noktada mutezile fiilleri kulun yarattığına hükmetmiştir ve adalet prensipleri mucibince de kader bahsinde sadece cebriyeden değil ehli sünnetten de ayrılmışlardır!

Mesele ana hatlarıyla budur!

sayin Alchindus,

bu basliga ilgi göstermeniz beni sevindirdi. Nerdeyse 2 yildir bu baslik mahzun mahzun duruyordu.


İşin doğrusu ikiyüzelli sınırı buna vesile olmuştur :) Acaba dikkatimizi çekecek başkaca konular varmıdır diye arama yapariken konu karşıma çıktı muhterem, esasen pekde sevdiğim ve alakadar olduğum bir saha olduğundan ve malesef ciddi hatalarıda konu içinde gördüğümden dahil olmak istedim!

elestirinizin temel noktasini cikartamadim

Efendim temel nokta şudur, islam düşüncesini ve onun meyvelerini islamdan tefrik etme gayretini eleştiriyorum çünkü bu hilafı hakikattir!

İslami inkişafı birçok garplıda ya sadece nakilcilik diye küçümser yada müslümanların temas ettikleri toplumların zenginliğine hamleder!

Hakikatte ise hicretin birinci asrının sonu ile iyice hızlanıp dört beş asır sürmüş muazzam bir aksiyonla vucuda gelmiş fikir hamulesi ve medeniyet vardır ortada! Müslümanlar geçmiş mirası alıp bunun islami özle tenakuz oluşturmayan yönlerini geliştirmiş ve sonraki nesillere aktarmışlardır!

Kindide müslüman idi hayyanda harezmi de bettani ve farabi ile ferganide!

Heysem beyruni büzcani veyahut elcezeride!

Hazini ile cabirde ve bitrucide!

Vel hasılı kelam bunlar ve diğerlerinin bütün üretimleri ve mirasları telif ettikleri eserler meydana getirdikleri tesiler islam ikliminin ürünü olup islam medeniyetinin malı zenginliğidir ve bunlar inkar olunamazlar!

Her daim tekrarlarımki muhterem sargon gerçeğe sadakat şarttır!

ulpian
16-10-2009, 23:09
Mutezilenin kendi fikriyatları mucibince ahiret ceza ve mükafat bahsinde kul kendi fiillerinin yaratıcı olmalıdır hükmüne akılla varmış olmaları kaderi akla muhalif gördükleri içün reddedikleri manasına mı gelir!

Ne münasebet efendim!


sayın Alchindus,

anlamakta zorlanıyorsunuz tabirini size yakıştırmak istemediğimden, kabul etmekte zorlanıyorsunuz, diyeceğim. :)

Bakın:
Mutezile mezhebi, bir önceki bahsimde de söylediğim gibi, akıl-vahiy, dirayet-rivayet ilişkisinde, İslam Tarihi boyunca akıl/dirayet kanadına en çok ağırlık koyan mezhep olmuştur. Sizin de teyid ettiğiniz üzere, bir sonuç akla aykırı bulunmuşsa, mutlaka nass'ın yorumunda hata yapılmıştır varsayımından hareketle farklı tevillere yönelinmiştir.

Kuran'da, kader-kaza, hür irade, mesuliyet gibi konularda birçok ayet yer almaktadır. Bu ayetlerin birçoğundan -lafzen/zahiren- kullara herşeyi aslında doğrudan Allah'ın yaptırdığı, şerrin de doğrudan Allah'tan geldiği sonucu çıkmaktadır. Ama diğer yandan kulların yaptıklarından sorumlu tutulduğu, eleştirildiği ayetler de vardır.

Bu iki ayet grubunu da lafzi/zahiri manasıyla esas alırsak, ortada açık bir çelişki vardır.

=> Şimdi, akıl-vahiy dengesinde, vahiy'e fazladan ağırlık veren bir ekole göre, bu haddizatında bir sorun teşkil etmeyebilir. Denilebilir ki -ki denmiştir de-, ''insan aklı için (aklen) muhal olan, haşa Allah için de muhal değildir. Her ne kadar bizim sınırlı aklımız bu iki sonuç arasında bir tezat görse de, netice itibariyle Allah, kelamında bu iki sonucu da buyurmuştur. Ve bize iman etmek düşer.''

Fakat mutezile mezhebi işte bunu reddetmiş ''akla aykırı ise, ben yanlış anlıyorumdur. O halde ayetleri lafzi/zahiri manası ile değil de, başka bir şekilde esas almalıyım. Çünkü her ne kadar Allah herşeye kadir ise de ve her ne kadar bizim aklımız sınırlı olsa da, Allah bizim aklımıza aykırı gelen kelam buyurmaz.'' şeklinde düşünmüştür.

Ve buradan hareketle, Kuran'da geçen bir sürü, açık-seçik (bütün fiilleri doğrudan Allah'ın yaptırdığına dair) ayetin lafzi/zahiri manasını reddetmiş ve hem cebriyedeki hem ehli sünnetteki kader anlayışına karşı çıkmışlardır.

=> Mutezile mezhebinin kader bahsinde ayrı düşmesinin, en temel sebebi ''vahiy'i anlama'' eyleminde akla metodolojik olarak -diğer mezheplere nazaran- çok daha önemli bir rol biçmesidir.

Bu diğer mezheplerin, hükme varırken akıl kullanmadıkları anlamına gelmez elbette. Ama Mutezile mezhebi, akli yönteme en çok ağırlık veren olmuştur ve kader-kaza bahsindeki tutumlarının temelinde yatan sebep de budur.

Umarım bu sefer anlatabilmişimdir. :)

saygılarımla

Alchindus
17-10-2009, 13:38
Umarım bu sefer anlatabilmişimdir

Muhterem anlatabilmende bir sıkıntı yok amma anlattıklarınla söylediğimiz arasında bir rabıta yok!

İmdi ben pek açık sözlüyümdür o sebeple kusura bakmayasın senin şu son kader meselesi içün yazdıklarından sonra bende oluşan intiba senin hata ettiğini veyahut görüşünde isabet edemediğini anladığında bunu kabullenemeyen birisi olduğundur!

Hala mutezilenin irade ve fiil bahsindeki görüşlerini özetlemektesin muhterem belki kabulde edeceksinki bunları senden çok iyi bilirim amma meselemiz bu değilki!

Ayrıyeten kader bahsindeki hükümlerinin çıkış noktası senin dediğin gibi de değildir daha evvelinden söylediğim gibi yaradanın bilgisi ve kazası bahsinde akla aykırılık bulabilecek islami bir ekol olabilir mi! Böyle düşünenler bir yaratıcıya iman edebilir mi!

Mutezilenin yaradanın alemi yaratmayı murad edip sonrada halkettiğinde inanmadığını mı sanmaktasın!

Bunlar hatalı sözler!

Mutezile zikrettiğin ayetlerde bir tenakuz gördüğünden değil adl meselesine dair kanaatlerinden mütevellid kader konusunda farklı görüş serdetmiştir!

İmdi mevzuya geri dönelim sargon diyorki mutezile kaderi akla aykırı bulduklarından reddettiler!

Bu hatalı bir yorumdur veyahut tespit veyahut hüküm artık adını ne koyarsan!

Niçün böyledir denirse cevabımızı söylemiş idik mutezile zikrolunan kader telakkilerini yaradanın adl sıfatına uygun görmemekteler gerek cebriyenin ifrat derecesindeki görüşünü gerek ehli sünnetin bana gore hakikat ve gerçek olan esaslı görüşünü!

Bunu defaatle izah ettik, mutezililerin yaradanın adlini izah ettikleri görüş mucibince beşer ve iradesi ve meydana gelen fiiler içün bir kanaate sahip olmaktalar ve demektelerki fiillerinin yaratıcısı kuldur!

Kader ve kaza bahsinin insanın fiillerine bakan yönüne nazar edilir ise onların kader bahsinde ehli sünnetten nüçün farklı düşündükleri anlaşılabilir deyu kaç kez tekrarladık!

Şimdi bu sarahat ortada iken sen birkere sargon görüşünde isabet etti demiş olmaklığın sebebiyle hala mutezilenin bu kanaate akılla vardığını söylemektesin :)

Akılsız varılan hükümmü vardır muhterem!

Yaptığın varılan her bir hükmün neticede akla istinat etmesinden mütevellid kabul veyahut redlerin mahrecinin akla uygunluk veyahut akla aykırılığa hamledileceğini söylemektirki bunun ne denli hatalı olduğunu sana göstermeye gayret ediyorum!

İmdi farzedelim doktorum bana dediki sağlığın içün bir günde şundan fazla kalori tüketmeyeceksin!

Bende bunun üzerine kendime bir yiyecekler listesi yapmaya koyuldum veyahut bir diyet diyelim ve buraya misalen neredeyse doktorumun bana bir günde bundan fazlasını almayasın dediği kaloriyi tek başına ihtiva eden bir kaç şeyi almadım bunları yemiyeceğim dedim!

İmdi ben bunu akılla yaptım, muhakeme ettim dedimki doktorum bana bir günde şu kadar kaloriyi aşma demiş iken ben eğer filan gıdayı yer isem sadece onunla bu kaloriyi almış olacağım ve diğer tüketeceğim gıdalarla doktorumun tespit ettiği sınırı aşacağım o vakit bu gıdayı yememem icab eder!

İmdi muhterem ben bu gıdayı yemeyi niye kendime yasak ettim!

Kalori meselesinden!

İmdi bu yasağa akli muhakeme ile karar verdim diye bunu "alchindus bu gıdayı yemeyi akla muhalif gördüğü için kendine yasak etti" demek doğru olunur mu!

O gıdayı yemek akla muhalif değildir eğerki kalori meselesi olmasa ben onu afiyet ile yerim, benim bu gıdayı kendime yasak etmem doktorumun sağlığım içün elzem gördüğü kalori sınırını aşmak istememem sebebiyledir!

Mutezilenin kader bahsindeki görüşü bunun gibidir, onlar zikronulan kader telakkilerini yaradanın adli ile mütenasip görmediklerinden reddetmişlerdir!

İmdi bunu "mutezile kaderi akla ters gördüğü içün reddetti" diye yorumlamak hatalıdır!

Mesele bu kadar sarihtir!

anlamakta zorlanıyorsunuz tabirini size yakıştırmak istemediğimden, kabul etmekte zorlanıyorsunuz, diyeceğim

Vallahi muhterem esas ben senin şu bahiste son yazdıklarından mütevellid senin için tamda böyle düşünmekteyim!

Muhterem sargon zikrettiğim görüşü ile bir hata etmiştir! Onu bu görüşünde isabetli bulmakla sen bir hata ettin! Amma bu hata sana gösterildiği halde esasla rabıtası olmayan bir kıyas yaparak hatanda ısrar ile birden fazla hata etmiş oldun!

Gerçeğe sadakat şarttır muhterem, olmadan olmaz!

ulpian
17-10-2009, 18:51
sayın Alchindus,

bu kadar basit bir meselede dahi bu kadar çok laf-kelama rağmen bir türlü uzlaşıya varamayacaksak, sizinle daha çok işimiz var anlaşılan. :)

Bakın, ''Mutezile mezhebi, (diğer mezheplerdeki) kader anlayışını akla ters bulduğu için reddetmiştir''.

Bu yorum sadece sargon'a ait olduğu için sahiplendiğim bir yorum değil, benim de bizzat çok kez dile getirdiğim bir yorumdur.

Siz her nedense, bu cümleye çok garip manalar yükleyerek, meseleyi ''Nasıl olur da, islami bir mezhep Allah'ın yaratmayı murad edip, sonra da halkettiğine inanmasın'' gibi, cümlenin kendisinin içermediği garip bir noktaya çekmektesiniz.

Mesele, sevgili Alchindus, elbette Mutezile'nin kaderi tek başına akla aykırı bulması değil. Neden kader tek başına akla aykırı olsun! Akla aykırı bulunan, kader, kişisel mesuliyet, ceza/mükafatın bir arada oluşudur. Mutezile bunu akla aykırı bulduğu için reddetmiş, Kuran'daki -lafzen- mutlak kader çağrıştıran ayetleri de farklı tevil etmiştir. ''Mutezile akla ters bulduğu için kaderi reddetmiştir'' cümlesinin manası budur! Aynı cümleyi çok kez bizzat sarfetmiş birisi olarak, ben bundan hep bunu kastemişimdir ve cümlenin içerdiği tez yukarda defaeten anlatmaya çalıştığım şekliyle doğrudur da.

saygılarımla

sargon
17-10-2009, 22:25
Sayin Archindus, yazdiklarinizi okuyunca, acaba ben zamaninda yanlis seyler mi söylemisim diye yazdiklarimi tekrar okudum. Zira bircok detay aklimda kalmamis olabilir. Haliyle hatali ifadeler de kullanmis olabilirim. Tartisma hararetli sekilde Mutezile'nin kaderi reddetmesi konusuna dügümlenmis. Acaba dedim, ben Mutezile hakkinda yeterli aciklama yapmamis miyim? Baktim ki, Mutezile hakkinda epey ayrintili seyler yazmisim. Onceki sayfalarda bu detayli aciklamalar var. Siz ordaki bir ifadeye takilmissiniz. Mutezile, bugün ehl-i sünnetin kabul ettigi bircok seyi reddediyor. Kimisine tevhid düsüncesi konusunda gelistirdikleri yaklasimdan dolayi, kimisine adalet konusunda gelistirdikleri yaklasimdan dolayi yada baska nedenlerle karsi cikiyorlar.

Ornek verecek olursam, Allah'in kiyamet gününde görünmesi mantiksizdir diyorlar. Neden? Cünkü Allah'in görünebilmesi icin bir cisme sahip olmasi gerekir, bu da tevhid (Tanri'nin birligi) düsüncesine uymaz.

Ayni sekilde kader inancina da akla ve mantiga uygun degildir diyorlar. Neden? Cünkü adil olmasi gereken Allah'in yarattigi insanlarin kaderlerini önceden cizip, sonra da isledikleri suclar icin onlari cezalandirmalari Allah'in adil oldugunu reddetmek anlamina gelir.

Benzer sekilde baska bircok baska konuda da Mutezile'nin bugünkü bircok mezhepten farkli görüsleri vardir. Bunlarin hepsi de akla dayanarak reddettikleri yada kabul ettikleri seyler.


Burdan sonra ana tartismaya gecebiliriz sanirim. Yazinin basinda temel argümanimi ifade edip sonra da bunu cesitli örnekler ve aciklamalarla ispatlamaya calismisim. Zaten basligin kendisi de bu argümani acikliyor: "Islam aydinlanmasi iman sayesinde mi oldu?"

İslamcıların kabulu şudur: İslam uygulanması bozulduğu için gerileme başladı. Aslında peygamber çok güzel bir kitap ve şeriat getirmişti. Bu yozlaştı o yüzden de çöktük. Hele son yılların modası da batının değerlerine düşmanlık şeklinde ortaya çıkıyor. Batının değerleri bizi yozlaştırdı. Halbuki batının değerleri oluşmadan İslam zaten çökmüştü. Devam edelim. Çözüm önerisi de şudur: Şimdi yeniden eskiye dönersek, özümüze sahip çıkarsak gelişiriz. Bunun için başlangıçtaki herşeye sahip çıkmalı ve yabancı eklentileri yok etmek lazım. Bu anlayışın getirdiği şey sadece kapkara bir yobazlık oluyor. Çünkü başlangıçtan görülen şey yasaklar, haramlar, korkularla örülmüş bir dünya.

Gerilemenin nedenini İslamiyetin kendisi olarak koyanlar ise 9. ve 11. yüzyıllardaki gelişmeyi açıklayamıyorlar. En fazlasından aslında ortada bir abartı var diye bir açıklama yapılabiliyor. Çünkü gerçekten de eğer İslamiyet bugün gördüğümüz gibiyse bu birkaç yüzyılda yaratılan şey açıklanamaz bir şeydir.

Burda yapmaya calistigim sey ne islam aydinlanmasi dedigim dönemi reddetmek, ne de buna islamcilarin yapmaya calistigi gibi ulvi gerekcelendirmeler bulmaya calismak. Kisaca bu dönemi tarihsel ve sosyolojik olarak anlamaya ve aciklamaya calisiyorum. "Islam aydinlanmasi iman sayesinde mi oldu" sorusunu soruyor ve buna "Hayir" cevabi veriyorum: Iman sayesinde degil, akil sayesinde oldu. Islam aydinlanmasinin köse taslari sayilabilecek isimler hakkinda da ayrintili aciklamalar yapiyorum. Halbuki islam aydinlanmasinin bir dizi önemli ismine, Razi'ye, Farabi'ye, El Kindi'ye, Ibn-i Sina'ya, Ibn.i Rüste, Ibn.i Haldun'a deginiyorum ve bu isimlerinin iman yerine akili öne cikardiklarini ve gelismeyi saglayan seyin de bu oldugunu görüyoruz, diyorum.

Burda bu kisilerin müslüman olmadigi, bu uygarligin islam uygarligi diye anilmamasi gerektigi iddia edilmiyor. Iddia edilen sey, bu gelismenin gücünün Kuran'dan, peygamberin hadislerine uyulmasindan, siki bir seriat rejimi uygulanmasindan gelmedigi, imanlarina siki sikiya sarilarak bu gelismeyi saglamis olmadiklari, tersine bir dizi islami kabulun bu sayilan isimler tarafindan kiyasiya elestiriye tabii tutulmus oldugudur.

Alchindus
17-10-2009, 22:40
bu kadar basit bir meselede

Bak muhterem bu mesele basit değildir esasen teolojide itikadi hiç bir husus basit değildir! Sen meselenin ehemmiyetini takdir edemiyorsun, kaderin akla muhalif bulunması ile adle muhalif bulunması öyle birbirinden ayrı hususlardırki bunlardan birisine karar vermiş itikadi bir ekol ile diğeri arasında uçurumlar meydana gelir! Öyleki her bir mesele bu telakki farklılığı sebebiyle ap ayrı değerlendirilir çünkü mesele özünde yaradanın ezeli bilgisi ve halketmesidir!

Sen bunu kavrayamamışsınki birazdan sarfettiğin sözlerle bu sarahaten ortaya çıkıyor!

Siz her nedense, bu cümleye çok garip manalar yükleyerek, meseleyi ''Nasıl olur da, islami bir mezhep Allah'ın yaratmayı murad edip, sonra da halkettiğine inanmasın'' gibi, cümlenin kendisinin içermediği garip bir noktaya çekmektesiniz.


:)

Muhterem evvela kader nedir ile başlamak icab eder! Kader icmalen söylemek icab eder ise yüce yaradanın ilm-i ezelisi ile ezelde bilmesi takdir etmesidir ve takdir edilenin zamanı geldiğinde halkedilmesine de kaza denir! Bu iki mevhum birbir yerlerine de kullanılabilmektedir!

İmdi anlayabiliyor musun niçün yaradanın murad edip halketmesine niçün işaret ediyorum! Çünkü eğer bir görüş kaderi yani yaradanın takdirini ezeli bilgisini akla muhalif görmekte ise o vakit sonradan olan bütün mahlukatın halkedilmesinde bu dilemeyi inkar etmiş olurlar! Yaradanın ilminde değişme olmaz inancı ile böyle bir telakki bir arada nasıl bulunabilir!

Sırf bu sebeple dahi mutezileye dair söylenenin yanlış olduğuna başkaca bir delilimiz olmasa dahi hükmedebilirizki başkaca delillerimiz vardır çünkü mutezile ve itikadi fikirleri zamanımıza kadar gelmiş bu sebeple kader bahsinde niçün farklı görüş serdettikleri de bizlere gizli kalmamıştır!

Akla aykırı bulunan, kader, kişisel mesuliyet, ceza/mükafatın bir arada oluşudur. Mutezile bunu akla aykırı bulduğu için reddetmiş

Görmekteyimki sen hatalı yorumunda ısrar edeceksin, o vakit bize saygı duymak ve son bir kez nazar edebileceğin akademik bir makaleyi istifadene sunmak düşüyor!

Mu'tezile mezhebinde kaderin nefyi ve insan iradesinin hürriyeti meselesi adalet prensibi içinde mütalaa edilmiştir. Bu prensibe göre Allah adil olup kullarına asla zulmetmez. İnsan hürdür. İnsan kendi fiilini kendisi yaratır. Allah kullarına bir şeyi yapıp yapmama gücü vermiştir. Eğer insan her hangi bir şeyi yapmak hürriyetine sahip değilse, o insanın işlediği kötü veya iyi amellerden dolayı ceza veya sevap görmesi manasız olur. Eğer Allah belirli fiilleri yapmaya zorlamış farz edilirse, Allah'ın o fiillerden dolayı bir insanı cezalandırması zulüm' olur. Allah'ın mutlak adaletinin gerçekleşmesi için insan hiçbir tesir altırida kalmadan kendi fiilini kendisi yapmalıdır. İrade hürriyeti olmayan bir insanın sorumlu tutulması, Allah'ın adaletiyle bağdaşmaz.

el-Buharİ'nin Kader Konusunda Mu'tezile ile Münakaşaları H. MUSA BAGCI YRD. DOÇ. DR., DİcLE Ü. iLAHiYATFAKÜLTESi

http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/738/9416.pdf

sargon
17-10-2009, 23:04
Efendim temel nokta şudur, islam düşüncesini ve onun meyvelerini islamdan tefrik etme gayretini eleştiriyorum çünkü bu hilafı hakikattir!

İslami inkişafı birçok garplıda ya sadece nakilcilik diye küçümser yada müslümanların temas ettikleri toplumların zenginliğine hamleder!

Hakikatte ise hicretin birinci asrının sonu ile iyice hızlanıp dört beş asır sürmüş muazzam bir aksiyonla vucuda gelmiş fikir hamulesi ve medeniyet vardır ortada! Müslümanlar geçmiş mirası alıp bunun islami özle tenakuz oluşturmayan yönlerini geliştirmiş ve sonraki nesillere aktarmışlardır!

Yukardaki aciklamam cercevesinde bu elestirinin yerine oturmadigini düsünüyorum. Ortada elbette bir gelisme dönemi var. Islam uygarliginin en parlak dönemi. Ve biz bu dönemi neyin yarattigini anlamaya calisiyoruz. Bu cabayi "islam düsüncesini ve onun meyvelerini islamdan ayirma cabasi" olarak ifade ediyorsunuz. Hayir! Ben bu gelismeyi "iman"dan ayirmaya calisiyorum. Gerci bu "iman" daha sonra sünni ekolün gelismesi ile "islam"in temeli haline getiriliyor, o ayri bir konu.

Diyorum ki, bu gelismeyi Muhammed'in kitabina, hadislerine, onun koydugu kurallara bagliliga baglamak dogru degil, cünkü bu adamlar bunlarin bircoguna karsi cikiyorlar. Simdi sizin yapmaya cekindiginiz tartismalari o zamanlar bu adamlar yapabiliyorlarmis. Tartismanin yapilabildigi, akla önem verilen, akil ile nakilin catistigi yerde aklin emirlerinin dogru kabul edildigi yerde bilimsel gelisme olur. Bu, bugüne kadar binlerce yillik insanlik mirasinin bize gösterdigi bir gercek. Iste bu dönemdeki gelismenin temelinde de bu yatiyor diyorum.

Sonraki yüzyillarda artik islam kurallari birer dogam haline getirilip, sistematige baglandigi icin gelisme yokolmus, ortaligi derin bir cehalet ve yobazlik kaplamis. Olay budur.

Efendim temel nokta şudur, islam düşüncesini ve onun meyvelerini islamdan tefrik etme gayretini eleştiriyorum çünkü bu hilafı hakikattir!

"Islam düsüncesi" olarak neyi kastediyorsunuz? Size göre Mutezile islam düsüncesi midir? Ayin yarilmasini, yada Muhammed'in avucundaki taslarin konustugunu kabul etmemek islam düsüncesi midir? "Islam düsüncesi" diye tanimlanacak bir tek sey yoktur. Bir dizi farkli düsünce vardir ortada.

Müslümanlar geçmiş mirası alıp bunun islami özle tenakuz oluşturmayan yönlerini geliştirmiş ve sonraki nesillere aktarmışlardır!

"Müslümanlar islam ile celiski olusturmayan yönleri alip gelistirmisler" seklinde bir iddiada bulunuyorsunuz. Yine ayni sekilde bir sorunumuz var. Burdaki "islam"dan kastiniz nedir? Ornegin Mutezile kaderi reddediyor, mirac'i reddediyor, mucizeleri reddediyor, kabir azabini ve sorgusunu reddediyor, sirat köprüsünü reddediyor. Farabi ve Ibn-i Sina iddialarindan dolayi zindik diye ilan ediliyorlar. Neden? Sizin dediginiz gibi olsaydi, yani gecmis mirastan sadece "islam düsüncesi ile celiski olusturmayan" yönleri almis olsalardi neden zindik ilan edilsinlerdi? Olay, hic de düsündügünüz kadar basit degil. Ne ortada tek bir "islam düsüncesi" vardir, ne de bu Aristoculugun ve Yeni-Platonculugun yeni babalari olarak yüzlerce yil Avrupa'da adlarindan sözedilecek olan isimler, o kadar masum islami felsefecilerdir.

Vel hasılı kelam bunlar ve diğerlerinin bütün üretimleri ve mirasları telif ettikleri eserler meydana getirdikleri tesiler islam ikliminin ürünü olup islam medeniyetinin malı zenginliğidir ve bunlar inkar olunamazlar!

Her daim tekrarlarımki muhterem sargon gerçeğe sadakat şarttır!

Buna bir itirazim yok. Sonucta bu uygarliga Islam uygarligi deniyor.

Su karsi cikista bulunulabilir. "Sümer medeniyetini biz Sümer mitolojisine, Misir medeniyetini Misir mitolojisine baglamadigimiza göre, Islam medeniyetini de Islam dinine baglamamiz dogru olmaz" Bu düsünce ileri sürülüp tartisilinabilir. Hatta islam dininin ortaya cikisi konusu da daha detayli arastirilmaya muhtactir. Zira ben, sizin Gazali'yi bir sonuc saymaniz gibi (bu tartismaya daha sonra girecegim, ben de benzer düsüncedeyim aslinda) Islam'in kendisini de bir sonuc sayiyorum.

Buna ragmen, ben bu süreci islam medeniyeti diye ifade etmekte bir beis görmüyorum. Zaten basligin adi da bunu ifade ediyor: "Islam aydinlanmasi iman sayesinde mi oldu?"

Alchindus
17-10-2009, 23:22
Burda yapmaya calistigim sey ne islam aydinlanmasi dedigim dönemi reddetmek, ne de buna islamcilarin yapmaya calistigi gibi ulvi gerekcelendirmeler bulmaya calismak. Kisaca bu dönemi tarihsel ve sosyolojik olarak anlamaya ve aciklamaya calisiyorum. &quot;Islam aydinlanmasi iman sayesinde mi oldu&quot; sorusunu soruyor ve buna &quot;Hayir&quot; cevabi veriyorum: Iman sayesinde degil, akil sayesinde oldu. Islam aydinlanmasinin köse taslari sayilabilecek isimler hakkinda da ayrintili aciklamalar yapiyorum. Halbuki islam aydinlanmasinin bir dizi önemli ismine, Razi'ye, Farabi'ye, El Kindi'ye, Ibn-i Sina'ya, Ibn.i Rüste, Ibn.i Haldun'a deginiyorum ve bu isimlerinin iman yerine akili öne cikardiklarini ve gelismeyi saglayan seyin de bu oldugunu görüyoruz, diyorum.

Burda bu kisilerin müslüman olmadigi, bu uygarligin islam uygarligi diye anilmamasi gerektigi iddia edilmiyor. Iddia edilen sey, bu gelismenin gücünün Kuran'dan, peygamberin hadislerine uyulmasindan, siki bir seriat rejimi uygulanmasindan gelmedigi, imanlarina siki sikiya sarilarak bu gelismeyi saglamis olmadiklari, tersine bir dizi islami kabulun bu sayilan isimler tarafindan kiyasiya elestiriye tabii tutulmus oldugudur.


İmdi muhterem sargon evvela şunu belirteyimki zati "İslam aydınlanması iman sayesinde mi oldu" suali yanlış bir sualdir ve bu suale sizin yada bir başkasının "akılla oldu" cevabını vermesi pek tabiidir amma mesele burada nedir!

İslam aydınlanmasının islam imanı ile bir rabıtası var mıdır yok mudur!

İmdi görülen sizin bu rabıtayı inkar ettiğinizdir!

İlmi her faaliyet ve inkişafın muharrik gücü elbet akıl olacaktır burada bunun akıl olması bu muharrik gücün motivasyon kaynaklarını inkar etmemizi mazur göstermez!

İslam ilmi teşvik etmiş alimin mürekkebini şehidin kanından üstün tutmuş ve ümmi bir toplumu pek kısa bir zamanda cihanın allamesi yapmıştır!

İmdi bu böyle iken meydana gelen güzelliklerde islama pay çıkarmama gayreti gerçeğe sadakatsizliktir!

İmdi bazı isimlere temas edip onların iman yerine aklı öne çıkardıklarını söylemek islam aydınlanması imanla mı oldu sualine benzemektedir!

Bunları doğrusu ezbere klişeler olarak görekteyim misalen kelam sahasında felsefe yapan bir bilgin aklı alet olarak kullanmayacak da ne yapacak! Misalen Gazzali ne yapmıştır imanla mı düşünmüştür düşünme aleti iman mı olmuştur :) Efendim söylenmek istenen eğer akıl ile imanın çatıştığı intibaı doğan meselelerde bunlar aklı tercih edip vahye sırt döndüler ise bu pek büyük haksızlıktır! Misalen ibni rüşdün daima tekrarladığı husus vahiy ile aklın uyum halinde olduğudur! O buna şeriat hikmet münasebeti der!

O hakikat hakikate zıt olamayacağına göre der akıl ile temin edilen bilgi ve delillerle vahiy yoluyla temin edilen bilgi ve deliller asla tenaküz halinde olmaz.

Bundan mütevellid demektedirki burhana istinad eden muhakeme varlık hakkında bilgi sağladığı gibi nass da aynı varlık hakkında ya bilgi verir veyahut o konuda bir şey söylemez! Eğerki o mevzuda din bir bilgi vermemiş ise ortada bir sıkıntı yoktur burhanın ortaya koyduğu bilgi kullanılır amma aynı mevzuda dinde bilgi bulunuyorsa bunun zahiri ya burhana dayanan bilgiyle mütenasip veyahut tenakuzlu olacaktır! Mütenasip ise yine sıkıntı yoktur, burhana istinad eden bilgi kullanılır! Amma eğerki bir mevzuda din ile burhandan alınan bilgi tenakuz halinde ise meselenin halli dinin verdiği bilginin tevil edilmesidir.

İmdi bunun denmesi sözün sahibi islama hürmetsiz mi yapar veyahut islamdan dışarı mı çıkarır!

Ne münasebet ve hatta bunun aksini söyleyen muteber addedilmiş dini bir ekol mü vardır! İslam ümmetinin vahiyden aldığı talim ile söylediği ekseriya budur çünkü kuran yaradanın kelamıdır alem ise onun halketmesi! Arada bir tenakuz olamaz! Var görünüyor ise sıkıntı bizim vahyi anlamamızdadır!

İmdi bunu söyleyen sadece ibni rüşdler değil ekseriya olduğuna göre niçün sırf bunları dediği içün o ve eserlerinin islamla rabıtası koparılmak istenmektedir!

Yine unutulmamalıdırki zikrolunan isimler dahil olmak üzere diğer pek çok isimlerde ekseriya devirlerinin siyasi ve dini otoritelerinin tam desteğini almışlardır! İslam halifelerinin devirlerindeki ilmi inkişafı madden ve manen destekledikleri zikronulan isimlere ait eserlerde dahi anılmaktadır!

Alchindus
17-10-2009, 23:42
"Islam düsüncesi" olarak neyi kastediyorsunuz? Size göre Mutezile islam düsüncesi midir? Ayin yarilmasini, yada Muhammed'in avucundaki taslarin konustugunu kabul etmemek islam düsüncesi midir? "Islam düsüncesi" diye tanimlanacak bir tek sey yoktur. Bir dizi farkli düsünce vardir ortada.


Efendim islam düşüncesi diye tesmiye olunacak düşüncelerin birden fazla olması bunların birini alıp diğerlerini reddetmeye kafi değildir!

Mutezile düşüncesi elbet islami düşünce ekollerinden birisidir! Bakınız vahyin açık nassın inkar edilmesi dışında fikri farklılıklar hiç bir düşünceyi islam dışına itmez! Misalen miracın mekkeden kuduse kadar olan kısmı açık nass ile sabittir bu reddedilmedikten sonra kudusten sonra yaşanan yolculuk içün farklı yorumlarda bulunmak bulunanı islamdan dışarı çıkarmaz!

Olan anca bu yorumda isabet etme veyahut etmeme halidir! Yine bir düşünce ekolü yaradanın resüllerini teyit etmek için bilinen tabiat kuralları ile izah edilemez olaylar yaratma gücünde olduğunu inkar etmedikçe mucizeler hakkında farklı tevillerde bulunmakla islam dışına çıkmaz!

Bunlar bilinmeden kolayca falan veyahut filanı islamın içinde dışında diye tesmiye etmemek lazım!


"Müslümanlar islam ile celiski olusturmayan yönleri alip gelistirmisler" seklinde bir iddiada bulunuyorsunuz. Yine ayni sekilde bir sorunumuz var. Burdaki "islam"dan kastiniz nedir?

Sahih ve beliğ islam hakikatleri! Bakınız elde edilenlerden eski yunanın pagan mirası temizlenmiş yani islami özle tenakuzlu kısımlar reddolunup uyumlu hususlar alınmış ve geliştirilmiştir! Yine alemde cereyan eden hadiseler ve bunlarda amil kudrete dair benzer hususlarda islam ile muhalif olunanlar elbet ayıklanmıştır!

Farabi ve Ibn-i Sina iddialarindan dolayi zindik diye ilan ediliyorlar. Neden?

Efendim bu iki isim hakkında tenkidlerin toplandığı en belirgin husus alemin hadis olma durumuna dair görüşleri ile alakalıdır! Birde eleştirilmemiş düşünür yoktur efendim, bakınız misalen ibni teymiyye gazzaliyi ağır tenkid etmiştir ibni rüşde öyle! İmdi bu durum gazzalinin islam akaidinin dışına çıktığına tek başına delil teşkil edermi!

Etmez efendim etmez!

ulpian
18-10-2009, 00:10
Bak muhterem bu mesele basit değildir esasen teolojide itikadi hiç bir husus basit değildir! Sen meselenin ehemmiyetini takdir edemiyorsun, kaderin akla muhalif bulunması ile adle muhalif bulunması öyle birbirinden ayrı hususlardırki bunlardan birisine karar vermiş itikadi bir ekol ile diğeri arasında uçurumlar meydana gelir! Öyleki her bir mesele bu telakki farklılığı sebebiyle ap ayrı değerlendirilir çünkü mesele özünde yaradanın ezeli bilgisi ve halketmesidir!

Sen bunu kavrayamamışsınki birazdan sarfettiğin sözlerle bu sarahaten ortaya çıkıyor!



:)

Muhterem evvela kader nedir ile başlamak icab eder! Kader icmalen söylemek icab eder ise yüce yaradanın ilm-i ezelisi ile ezelde bilmesi takdir etmesidir ve takdir edilenin zamanı geldiğinde halkedilmesine de kaza denir! Bu iki mevhum birbir yerlerine de kullanılabilmektedir!

İmdi anlayabiliyor musun niçün yaradanın murad edip halketmesine niçün işaret ediyorum! Çünkü eğer bir görüş kaderi yani yaradanın takdirini ezeli bilgisini akla muhalif görmekte ise o vakit sonradan olan bütün mahlukatın halkedilmesinde bu dilemeyi inkar etmiş olurlar! Yaradanın ilminde değişme olmaz inancı ile böyle bir telakki bir arada nasıl bulunabilir!

Sırf bu sebeple dahi mutezileye dair söylenenin yanlış olduğuna başkaca bir delilimiz olmasa dahi hükmedebilirizki başkaca delillerimiz vardır çünkü mutezile ve itikadi fikirleri zamanımıza kadar gelmiş bu sebeple kader bahsinde niçün farklı görüş serdettikleri de bizlere gizli kalmamıştır!



Sayın Alchindus,

meselenin kendisinin basit olmadığı hepimizin malumudur efendim. :) Kelimeyi kullanılan bağlam içerisinden çıkartmışsınız. Basit olan benim size defaeten anlatmaya çalıştığım ve sizin anlamak istemediğinizdir. Çünkü ben size burada bütün açılarıyla kader meselesini anlatmaya kalkmıyorum, Mutezile mezhebinin, diğer mezheplerdeki kader anlayışını neden reddettiğini anlatmaya çalışıyorum ve söylediklerim hem gayet ''basit anlaşılabilir'' hem de dayanağı bizzat islam literatürü olan şeylerdir.


''Kader'' kavramını, sadece Allah'ın var olan herşeyi ezelden bilmesi ve halketmekle takdir etmiş olması olarak ele alırsanız, elbette Mutezile mezhebi bunu reddetmemiştir. Neticede -zaten defalarca vurguladığım gibi- Mutezile de islami bir mezheptir. Bu çerçevenin dışına çıkması epey tuhaf olurdu.

Mutezile'nin reddettiği, ehli sünnetteki ve daha da uç şekliyle cebriye'deki kader anlayışıdır (hayrın ve şerr'in doğrudan Allah'tan gelmesi). Ve bu kader anlayışıyla, şahsi mesuliyet, ceza/mükafat arasında akli bir çelişki gördükleri için, yani bu anlayışı akla aykırı buldukları için reddetmişlerdir.

Baştan beri anlatmaya çalıştığım, hatta açık açık anlattığım budur. Bunda tam olarak neye karşı çıktığınızı ve neden karşı çıktığınızı açıklayamıyorsunuz bir türlü.

Bakın, bu tespit/yorum zaten bana ait değildir. Bizzat islam literatüründe yeri olan bir değerlendirmedir.

Benim baştan beri savunduğum, sizin de karşı çıktığınız cümleyi tekrarlamak gerekirse:

=> Mutezile mezhebi, (ehli sünnetteki ve cebriye'deki) kader anlayışını akla aykırı buldukları için reddetmişlerdir.


''Çünkü kişinin, aksini yapmaya mecbur olduğu bir şeyle emredilmesi veya yapmaya mecbur olduğu birşeyden yasaklanması anlamsızdır.''Prof. Muhammed Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, Şura Yayınları (çeviren: Sıbğatullah Kaya), Mutezile Faslı, S. 138


=> Gördüğünüz gibi M. Ebu Zehra da Mutezile'nin bu kader anlayışını reddetmesini sadece adalete ters bulduklarına değil, aynı zamanda anlamsız, başka bir deyişle akla aykırı bulmalarına bağlamıştır.

Öyle ya, kulun yaptığı herşey doğrudan Allah tarafından yaratılmakta ise, emir ve yasak getirmek anlamsız ve akla aykırı olurdu. (İşin içine ceza ve mükafat da girince, bu durum aynı zamanda adalete aykırı olurdu. Ama herşeyden önce, akla aykırıdır).



Mevdudi, meseleyi (Mutezile açısından) şöyle anlatır:
Mutezile, kendi inançlarını doğrulamak için, Kuran-ı Kerim'in birçok ayetinden delil sunmaya çalışmıştır.

Örneğin:
(....)
(4) İsra/94, Sad/75, İnşikak/20, İmran/99

Eğer gerçekten Allah insanları iman etmelerinden alıkoysaydı ve onları küfre ve günaha mecbur etmiş olsaydı, onlara böyle sorular sormazdı. Tıpkı bir kişinin bir kişiyi bir odaya kapatıp ''oradan niye çıkmıyorsun?'' gibi bir soru sormadığı gibi.
Mevdudi, Cebir ve Kader Problemi, Hilal Yayınları, ''Kadercilerin Kuran'dan sundukları deliller'' başlığı.

Burada da görüldüğü üzere Mutezile, hayr ve şerrin doğrudan Allah'tan geldiğini, bu gibi ayetlerle aklen çeliştiği için reddetmiştir. Meseleyi sadece adalet bahsine indirgemeniz yanlıştır. Mevdudi de yukardaki eserinde meselenin adalet cihetine değinmiştir, ancak 8. sırada. Fakat ceza ve mükafattan dolayı doğan adalet sorunundan önce, meseleyi (Mutezile açısından) akli çelişki olmasıyla açıklamıştır.



Sayın Alchindus,

Mutezile mezhebi, diğer mezheplerdeki kader anlayışını (hayr ve şerr'in doğrudan Allah'tan geldiğini) evvela diğer ayetlerle (emir ve yasaklarla, tavsiyelerle, eleştirilerle vs.) aklen çelişmesinden dolayı, yani akla aykırı bulduğundan dolayı reddetmiştir.

Bu cümlede hiçbir yanlışlık yoktur.


saygılarımla

sargon
18-10-2009, 02:44
İmdi muhterem sargon evvela şunu belirteyimki zati "İslam aydınlanması iman sayesinde mi oldu" suali yanlış bir sualdir ve bu suale sizin yada bir başkasının "akılla oldu" cevabını vermesi pek tabiidir amma mesele burada nedir!

İslam aydınlanmasının islam imanı ile bir rabıtası var mıdır yok mudur!

İmdi görülen sizin bu rabıtayı inkar ettiğinizdir!

İlmi her faaliyet ve inkişafın muharrik gücü elbet akıl olacaktır burada bunun akıl olması bu muharrik gücün motivasyon kaynaklarını inkar etmemizi mazur göstermez!

İslam ilmi teşvik etmiş alimin mürekkebini şehidin kanından üstün tutmuş ve ümmi bir toplumu pek kısa bir zamanda cihanın allamesi yapmıştır!

İmdi bu böyle iken meydana gelen güzelliklerde islama pay çıkarmama gayreti gerçeğe sadakatsizliktir!

Sayin Alchindus, soru bence gayet dogru ve yerinde. Su yüzden. Sizin iddia ettiginiz gibi Islamiyetteki bu aydinlanma dönemi sizin deyiminizle "islam imaninin" eseri olmus olsaydi, bunun ayni sekilde devam etmesi beklenirdi. Ama gelisme duruyor ve gerileme basliyor. Hic bunun neden oldugunu düsünmüyor musunuz?

Bu soruyu, bizlerden önce sizin kendi kendinize sormaniz gerekirdi. Etkilesim caginda yasiyoruz ve dogal olarak artik birbirimizle etkilesim icinde bulunabiliyoruz. Bu etkilesimin karsilikli yararinin olmasini umarim.

Benim iddia ettigim seyi anladiginiza eminim. Islamin gelismesini saglayan, bir uygarlik olarak tarihe gecmesini saglayan kisiler akila önem veren kisilerdi diyorum. Bu dönemden sonra bu ortadan kalkti, artik akil yürütme önemsizlesti. Nakilin üstünlügü ilan edildi, celiskili durumlarda ise "dogrusunu Allah bilir" dendi, konu kapatildi. Bu gerileme demektir ve böyle de oldu. Simdi de cehalet ve yoksullukla bogusan 1.2 milyarlik bir islam toplulugu ile karsi karsiya kaldik. Ne dogru dürüst bilim adami cikiyor, ne bir bilimsel calisma yapilabiliyor. 280 milyon kisinin ana dili olarak, buna ilaveten 250 milyon kisinin de ikinci dili olarak konustugu, yani 500 milyon Arapca konusan bir dünyada yasiyoruz ve Arapca wikipedi 28. sirada yer aliyor. Kisacasi cehaletle bogusuluyor.

Iddia ettiginiz gibi "islam imani" bu gelismeyi saglayan sey idiyse, insanlar imanlarindan mi vazgectiler. Yoo, herhalde dünyanin en inancli kesimi hala müslümanlardir. Ama gelismiyor. Eger yasanan gelismenin nedeni olarak "islam imani"ni gösterirseniz, gerilemeye care olarak da yine "islam imani"ni göstereceksiniz demektir. Ki bu yanlis cözümdür, doktorun hastasina yanlis ilac vermesi gibi vahim bir durumdur.

Islam imani, ilmi bu kadar tesvik ediyorsa, neden simdi etmiyor? Bunlarin cevaplarini bana degil, önce kendinize vermelisiniz.

Herneyse, ben Mutezile ile ilgili ifadelerinizden devam edeyim.

sargon
18-10-2009, 03:11
Bundan mütevellid demektedirki burhana istinad eden muhakeme varlık hakkında bilgi sağladığı gibi nass da aynı varlık hakkında ya bilgi verir veyahut o konuda bir şey söylemez! Eğerki o mevzuda din bir bilgi vermemiş ise ortada bir sıkıntı yoktur burhanın ortaya koyduğu bilgi kullanılır amma aynı mevzuda dinde bilgi bulunuyorsa bunun zahiri ya burhana dayanan bilgiyle mütenasip veyahut tenakuzlu olacaktır! Mütenasip ise yine sıkıntı yoktur, burhana istinad eden bilgi kullanılır! Amma eğerki bir mevzuda din ile burhandan alınan bilgi tenakuz halinde ise meselenin halli dinin verdiği bilginin tevil edilmesidir.

Yazdiklarinizi diger okuyanlar icin anlasilir hale getireyim. Benim elimin altinda Osmanlica-Türkce sözlük var, tiklayip bakiyorum. Denilen su: Eger bir konuda nakli bilgi (ayet ve hadisler yada sadece hadisler diyebiliriz sanirim, burda biraz karisiklik var gibi) yoksa, sorun yok. Aklimizla karar veririz. Eger ayet ve hadislerde bir bilgi varsa, iki durum olabilir. Ya akilla uyusur yada catisir. Eger akilla uyusuyorsa yine sorun yok. Ama akilla catisirsa nakli bilgiyi akla göre yorumlariz.

Pek güzel, bence de hic bir sorun yok. Ama bence sorun olmamasi birsey ifade etmiyor ne yazik ki. Cünkü ehli sünnet icin cok sey ifade ediyor bu. Bu görüs ehli sünnete göre kabul edilmiyor. Mutezile mezhebinin bu düsüncesine nasil bakildigini önceki sayfalarda uzun uzun alintilarla anlatmistim aslinda. Belki de okumadiniz. Birkac alinti daha yapayim.

Mu'tezilîler, benimsemis olduklar Kelam metodu ile, akideleri kendilerine has bir üslupla degerlendirip, Ehl-i sünnet ögretisinin disinda farkli kanaatlere ulastilar. Bu nedenle, Mu'tezile,ehl-i bid'at firkalari arasinda zikredilmektedir (el-Bagdâdî, a.g.e., s. 100).
http://www.enfal.de/orta08.htm

Burda Mutezile yada sizin yukarda ifade ettiginiz düsünce bi'dat firkasi olarak kabul ediliyor. Bir bi'datciya karsi tutumun ne olmasi gerektigi konusunda da baska bir alinti vereyim size.

Gelelim bidatçiye karşı tutumumuza. Bidatçinin şahadete kabul edilmez, bidatçi bidati yaymaya çalışırsa ona karşı kuvvet kullanmak müstahaktır. Namazda kılsa uzak durulur. Geçmişteki Ehli-Sünnet alimleri bidatçiye tüm ilim kapılarını kapamışlardır. İlim sormadılar - söz hakkı vermediler, hadis rivayet etmediler – hadis almadılar. Tefsirciler, usulcüler, fıkıhçılar, hadisçiler, bidat çıkaran, bidati öğrenip terk etmeyen ve bidati yaşayıp müdafaa edenden ittifak edip hadis ve rivayet almadılar. Buna delilleri şu idi;

İbni Abvas r.a.’dan hasen bir senetle gelen rivayet şöyledir; “Allah Resulü -sallallâhu aleyhi ve selem- her kim bir bidat sahibini vakarlı kılmak için onun yanına giderse, o İslam’ı yıkmak için ona yardım etmiştir.”
http://www.furkan-semi.de/t-rk-e/bidat-nedir.html

Bunlari ben yazmiyorum, ben söylemiyorum. Ehl-i sünnet olduklarini söyleyenler yaziyor. Dahasi da var.

Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki:
Nakil yolu ile anlaşılan, yani Peygamberlerin söyledikleri şeyleri, akıl ile araştırmaya uğraşmak, düz yolda, güç giden, yüklü bir arabayı, yokuşa çıkarmak için zorlamaya benzer. Yokuşa doğru at, kamçılanırsa, çabalaya çabalaya, ya yıkılıp canı çıkar, yahut, alışmış olduğu düz yola kavuşmak için sağa sola ve geriye kıvrılarak arabayı yıkar ve eşyalar harap olur. Akıl da, yürüyemediği, anlayamadığı ahiret bilgilerini çözmeye zorlanırsa, ya yıkılıp insan aklını kaçırır veya bunları alışmış olduğu, dünya işlerine benzetmeye kalkışarak, yanılır, aldanır ve herkesi aldatır.

Akıl, his kuvveti ile anlaşılabilen veya hissedilenlere benzeyen ve onlara bağlılıkları bulunan şeyleri birbirleri ile ölçerek, iyilerini kötülerinden ayırmaya yarayan bir ölçüdür. Böyle şeylere bağlılıkları olmayan varlıklara eremeyeceğinden, şaşırıp kalır. O halde, Peygamberlerin bildirdikleri şeylere, inanmaktan başka çare yoktur.

Ehl-i sünnet âlimleri, mutezilenin dalalette olduğunu âyet ve hadislerle ispat etmişlerdir.
http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=314


İmdi bunun denmesi sözün sahibi islama hürmetsiz mi yapar veyahut islamdan dışarı mı çıkarır!

Ne münasebet ve hatta bunun aksini söyleyen muteber addedilmiş dini bir ekol mü vardır! İslam ümmetinin vahiyden aldığı talim ile söylediği ekseriya budur çünkü kuran yaradanın kelamıdır alem ise onun halketmesi! Arada bir tenakuz olamaz! Var görünüyor ise sıkıntı bizim vahyi anlamamızdadır!

Karar mercii ben degilim sayin Alchindus. Bence sizin görüsleriniz yerindedir. Ama ehl-i sünnet temsilcileri böyle düsünmüyor, bunu da yazip duruyorlar. Internette yüzlerce sayfa yazi var bu konuda. Sanirim ekseriya sizin gibi düsünmüyor.

Alchindus
18-10-2009, 15:20
''Kader'' kavramını, sadece Allah'ın var olan herşeyi ezelden bilmesi ve halketmekle takdir etmiş olması olarak ele alırsanız, elbette Mutezile mezhebi bunu reddetmemiştir.


Kader meselesi en icmali tarifi budur sadece bu şekilde ele alırsanız ne demektir! Mufassalan ele aldığınızda cebr ihtiyar gibi meselelerin izahatı yapılır amma bunlar cüzdür külli mana sizin sadece dediğinizdir :)

Mutezile'nin reddettiği, ehli sünnetteki ve daha da uç şekliyle cebriye'deki kader anlayışıdır (hayrın ve şerr'in doğrudan Allah'tan gelmesi). Ve bu kader anlayışıyla, şahsi mesuliyet, ceza/mükafat arasında akli bir çelişki gördükleri için, yani bu anlayışı akla aykırı buldukları için reddetmişlerdir.


Doğrusu hatada bu denli ısrar ve sebat hayra alamet değildir! Yaptığın varılan sonuç içün kullanılan vasıtaya bakıp akılla tenkauz demektirki sana verdiğim diyet misaline nazar edilirse misalen benim patates kızartması yemememin sebebinide akli tenakuza hamletmektir öyleya ben buna akılla karar verdim :)

İmdi muhterem gerçeğe sadakat şarttır, her gün herbirimiz yeni şeyler öğrenmekteyiz ve bazanda bu yenişeyler bize eski bildiklerimiz hatalı olduğunu göstermekte! Gerçeğe sadakati olan içün öğrenilen yeni, gerçeğe işaret etmekte ise hatalı olan eskide ısrar mevzubahis olmaz!

İmdi şu birkaç mesajlaşmamızı ilahiyat fakültelerinin birinci sınıf talebeleri okusa bize gülerler bu kadar net bir meselede bu adamlar niçün bu denli yazışıyor diye!

Hatada sebatınız sebebiyle bu tali mevzuda bu denli mevzuyu uzattık oysaki en son ben hatalıda olsa yaptığınıza saygı duymak gerektiğini ifade edip birde nazarınıza mutezilenin kader telakkisini reddeden bir makale sunmuş idim! Siz ondan ve başkaca kaynaklardan istifade edip sonrada bir kere olsun kendinize acaba hatalımıyım sualini soracağınıza hata etmişim dememek içün hatalı yorumlamalarla boşa zaman harcamaktasınız!

Baştan beri anlatmaya çalıştığım, hatta açık açık anlattığım budur. Bunda tam olarak neye karşı çıktığınızı ve neden karşı çıktığınızı açıklayamıyorsunuz bir türlü.


Muhterem gerçeğe sadakat şarttır diyoruz, böyle kelam etmekle buna muhalefet etmektesin! Demek açıklayamadık sana! Hiç mi nazar etmiyorsun yazdıklarımıza!

Mutezile bahsinde asgari malumatı olan herkesin teslim edeceği gerçeği ifade edip kaderi mutezilenin akla muhalefetten değil yaradanın adline muhalefet olarak görmelerinden reddettiklerini söylemiyormuyuz kaç mesajdır!

Bunu anlayamadığını söylemen kaderi bilmediğini birkez daha göstermiştir ve görmekteyimki irade ve cebr bahsini de tam bilmiyorsun! Bu bilmeme ve bundan mütevellid anlamama halini birde islam literatürüne mal etmeye kalkmışsın :) Olmaz muhterem olmaz!

Prof. Muhammed Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, Şura Yayınları (çeviren: Sıbğatullah Kaya), Mutezile Faslı, S. 138


İmdi bu eser bende mevcuttur ve kıymetli bir eserdir, bir nazar edelim bakalım cımbızlanan bu ifade nerede nasıl geçmekteymiş!

b) Adalet:

Mes'udî, «Müruc el-Zeheb» adlı kitabında, adaleti, Mutezilîlerin görüşlerine göre açıklayarak şöyle der: «Adalet şu demektir: Allah Tealâ bozgunculuğu sevmez. Kulların fiilini O yaratmaz. Kullar. Allah'ın, kendilerine verdiği bir güçle, emredilen veya yasaklanan şeyi yaparlar. Allah, ancak dilediğini emreder ve ancak, sevmediğini yasaklar. Allah, emrettiği her iyiliğin mükâfatını üzerine almıştır. Yasakladığı her kötülükten ise beridir. [65] Kullarını, güçlerinin yetmediği hiçbirşeyle sorumlu tutmaz. Onlar için, güçlerinin yetmediği birşeyi dilemez. Herkes, herhangi bir şeyi ancak, Allah'ın kendisine vermiş olduğu güçle alabilir veya bırakabilir. Kullardaki gücün asıl sahibi kullar değil Allah'tır. Dilerse o gücü yok eder. Yine dilerse, kullarını zorla kendisine itaat ettirir. Ve onları zorla günahlardan uzaklaştırır. Fakat, Allah bunu yapmaz. Çünkü böyle yapmak, imtihanı kaldırmak ve zorlukları gidermektir. »

Mutezililer bu prensibe dayanarak; «Kul, yaptığı işlerinde irade sahibi değildir. » diyen Cebriyecilere cevap vermişlerdir. Çünkü; kulu, iradesiz olarak yaptığı işlerden dolayı cezalandırmak, zulüm olur. Kula, karşı gelmeye mecbur olduğu bir şeyi emretmenin veya yapmaya mecbur olduğu bir şeyi yasaklamanın hiçbir anlamı yoktur.Mutezileler, bu prensibe dayanarak, kulun, işlerini kendisinin yarattığını ileri sürmelerine rağmen, Allah Tealâ'yı acizlikten tenzih etmeyi ihmal etmemişler ve şunu söylemişlerdir: «Kul, işlerini, Allah'ın ona verdiği ve onda yarattığı bir güçle yapar. Gücü veren' Allah'dır. Allah'ın,' kula vermiş olduğu o gücü geri almaya kudreti tamdır. Kula bu gücü vermesinin sebebi, onu tamamen mükellef tutmak içindir. [66]

İmdi gördünmü muhterem bahis ne imiş!

Adalet!

Mutezile niçün cebriyeyi reddetmişki ehli sünnetde reddetmiştir çünkü kulu, iradesiz olarak yaptığı işlerden dolayı cezalandırmak, zulüm olur demiştir! Kula, karşı gelmeye mecbur olduğu bir şeyi emretmenin veya yapmaya mecbur olduğu bir şeyi yasaklamanın hiçbir anlamı yoktur.

Hala hatanda ısrar edecek misin!

=> Gördüğünüz gibi M. Ebu Zehra da Mutezile'nin bu kader anlayışını reddetmesini sadece adalete ters bulduklarına değil, aynı zamanda anlamsız, başka bir deyişle akla aykırı bulmalarına bağlamıştır.


Muhterem zorlama yorumların doğrusu anca seni bağlar, bir şeyin mahrecidir önemli olan, sana hatanı göstermek içün şunca gayretimize rağmen bu denli ısrar beni endişelendirmektedir! İmdi bu mesajım benim ikiyüzellinci mesajım olmakta buda birebir içün gerekli sınırdır! İmdi düşünüyorum şunca sarih bir meselede gerçeğe sadakat gösteremeyen muhterem ulpian ile birebirde acaba nasıl bir münakaşa yapacağız :)

Senin alıntıladığın bahisde olayın mahreci adalettir yardanın kula zulmetmemesidir bu olduktan sonra yani prensip bu olduktan sonra kula karşı gelmeye mecbur olduğu bir şeyi emretmek elbet anlamsızdır tıpkı benim kalori sınırı tayin edilmişken o sınırı tek başına aşacak papates kızartmasını yemem gibi! İmdi nasılki ben patates kızartmasını akla muhalif olmaklığından değil kalori bahsinden yemiyor isem burada da kula karşı gelmeye mecbur olduğu şeyi emretmek adalet bahsinden anlamsızdır yoksa mutezilede başvurduğun kaynakta sarahaten belirtildiği gibi "Yine dilerse, kullarını zorla kendisine itaat ettirir" demektedir yani kulun iradesi hilafına fiilde bulunmasına yaradan güç yetirir bu akla muhal değildir! Dediğim gibi bunu akla muhal gören nasıl müslüman olabilir!

Mevdudi, meseleyi (Mutezile açısından) şöyle anlatır:
Mevdudi, Cebir ve Kader Problemi, Hilal Yayınları, ''Kadercilerin Kuran'dan sundukları deliller'' başlığı.

Burada da görüldüğü üzere Mutezile, hayr ve şerrin doğrudan Allah'tan geldiğini, bu gibi ayetlerle aklen çeliştiği için reddetmiştir. Meseleyi sadece adalet bahsine indirgemeniz yanlıştır. Mevdudi de yukardaki eserinde meselenin adalet cihetine değinmiştir, ancak 8. sırada. Fakat ceza ve mükafattan dolayı doğan adalet sorunundan önce, meseleyi (Mutezile açısından) akli çelişki olmasıyla açıklamıştır.


Demek hatanda hala ısrar edeceksin! O vakit bizede bu eserde ilgili yere nazar edip sana hatanı göstermek düşmekte!

Evvela yine başvurduğun kaynakta senin söylediğin zorlama yorumu geçersiz kılan kısımları atlamışsın muhterem oraya nazar edelim ve bakalım mevdudi kadercilerin görüşünü nasıl özetlemiş!

Kadercilerin İnancı

Mutezile ve bazı diğer mezheplerin inancı şudur: Yüce Allah insanı yarattı, ona filleri üzerine güç ve kudret bahşetti ve iyilik ile kötülük arasında ayırım yapma yeteneğini verdi. Artık insan kendi gücüyle ve özgür iradesi doğrultusunda iyi veya kötü işler yapmaktadır ve yine bu yetkisine göre dünyada övgü veya kınama, âhirette de sevap veya azaba layık olacaktır. O Allah tarafından ne küfr ve günaha mecbur edilmiş, ne İman ve itaate zorlanmıştır. Aksine, Allahü Teala resullerini gönderir, mushafları indirir, iyi amel işleme emri verir, kötülükten meneder, doğru ile yanlış, Hak ile Bâtıl arasındaki kesin farkı belirtir ve insanlara, doğru yolda yürürseniz kurtulacak, yanlış yolu tercih ederseniz, kötü sonucunu görürsünüz diye uyarır.

Bu mezhebin ilke ve öğretilerini ilk önce Vâsıl bin Ata el-Gazzal belirlemişti. El-Gazzal’e göre Allah âdil bir hakimdir. Allah'a şerr veya zulmü maletmek caiz değildir. Ayrıca, Yüce Allah'ın emir ve nehiyleriyle donattığı kullarını, kendi irade ve güçlerine aykırı olarak işler yaptırmaya kalkışması caiz olmadığı gibi, kendi emriyle işledikleri herhangi kötü bir şey için onları cezalandırması da caiz değildir. O halde, kulun kendisi hayır ve şerr failidir. Kendisi istediği gibi iman ile küfr ve itaat ile ma'siyet (günah) yolunu seçer ve Allahu Teala ona bütün bunlar için güç ve yetenek vermiştir. İbrahim bin Sey-yaru'n-Nizam buna, Allah'ın sadece hayr üzerine yetkisi olduğu, şerr, sıkıntı, eziyet ve günahların O'nun kudretinin dışında olduğu savını eklemiştir. Muammer bin İbadu's-Sele-mi ve Hişam bin Amru'l-Fevzi ise bu kuralı daha şiddetle savunmuş ve iyi veya kötü kaderin Allah'tan olduğuna inananların kâfir ve sapık olduğunu ileri sürmüştür. Zira bu inanç, Allah'ın iyi ve merhametli olma vasfına aykırıdır ve O'nun zâlim ve câbir olduğunu göstermektedir.

Bundan sonra Câhiz, Hayyat, Ka'bi, Ciyayi, Kadı Abdül Cebbar v.s. gibi ne kadar büyük mutezile alimi varsa hepsi, kulların fillerinin yönlendiricisinin Allah'ın değil, bizzat kulların olduğunu kuvvetli bir biçimde savunmuş, Allah'ın kullarına istemedikleri şeyleri zorla yaptırmadığını kaydetmiştir. 19

İmdi ne anlatılıyor burada!

Yaradanın adil olduğu kullara irade bahşedildiği bununla ihtiyar ettikleri ihtiyarları hilafına cebrolunmalarının caiz olmadığı!

Sarahat ortada değilmi!

Bundan sonra mevdudi bu görüş sahiplerinin bu görüşlerine kurandan sundukları delilleri sıralıyor, o kısımda sıraladıkları şunlardır!

1) Kulların fiillerinin kendilerine ait olduğu hususunun vurgulandığı âyetler
2) İnsanın kendi amellerine göre ödül veya cezaya layık olacağının belirtildiği âyetler
3) Şer, zulüm ve diğer kötü şeylerden Allahü Teâlâ'nin münezzeh olduğu anlatılan âyetler
4) Kafirler ve günahkârların kötülükleri ve ahlâksızlıkları nedeniyle kınandığı ve onların, iman ve itaat yolunu benimsemelerinin Allah tarafından engellenmediği ifade edilen âyetler "
5) İman ve küfrün insanların iradelerine bağlı olduğunun açıklandığı âyetJer
6) Kulların iyi amel işlemeye davet edildiği âyetler
7) Kulların, Allah'ın kendilerine emrettiği fiiller işlediklerinin beyan edildiği âyetler
8) Insanlann kendi yaptıklarının cezasını çektiklerine dair âyetler
9) Allah'ın insanları hidayete veya sapıklığa mecbur etmediği, aksine insanların kendilerinin bu yollardan birini seçtiğini gösteren âyetler
10) Peygamberlerin kendi hatalarını kabul edip kendileri tarafından işlendiği ifade edilen âyetler

İmdi muhterem eserde geçen bu iken sen nasıl "Mevdudi de yukardaki eserinde meselenin adalet cihetine değinmiştir, ancak 8. sırada. Fakat ceza ve mükafattan dolayı doğan adalet sorunundan önce, meseleyi (Mutezile açısından) akli çelişki olmasıyla açıklamıştır" dersin!

Böyle mi olmakta gerçeğe sadakat!

Mevdudinin sekizinci sırada zikrettiği mutezilenin delil sadedinde müracat ettiği şu ayetlerdir!

"İnsanların kendi ellerinin yaptıkları yüzünden karada, ve denizde fesad meydana çıktı." (Er-Rûm: 41)

"Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizin kazandığı yüzündendir." (Eş-Şûra: 30)

"Şüphesiz, Allah insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Fakat insanlar kendi nefislerine zulmederler." (Yunus: 44)

"Biz, halkı zalim olan memleketlerden başkasını helak edİCİ değiliz." (El-Kasas: 59)

Mevdudinin çalışmasında mutezileye ayırdığı bölümde akla muhal bulmayı bir kenara bırak akıl bahsi hiç geçmemekte! Dördüncü maddede ve diğerlerinde de hep kulun fiillerinin yaratıcısı oldukları fikirlerini ve kulun karşılaşacağının fiillerinin karşılığı olacağı telakkilerinin kuranda gördükleri delillerini zikretmişlerdir ve dördüncü sırada serdedilen deliller zati "Kafirler ve günahkârların kötülükleri ve ahlâksızlıkları nedeniyle kınandığı ve onların, iman ve itaat yolunu benimsemelerinin Allah tarafından engellenmediği ifade edilen âyetler" belirtimi ile zikronulmuştur!

Mutezile ve onun kader telakkilerinin mahrecini bilmese dahi gerçeğe sadakati olan herkesin şunca yazışmadan sonra görebileceği gibi mesele arzetmeye çalıştığım cihettedir!

Bu cümlede hiçbir yanlışlık yoktur.


Gerçeğe sadakat şarttır muhterem, olmadan olmaz!

Alchindus
18-10-2009, 15:37
Sayin Alchindus, soru bence gayet dogru ve yerinde. Su yüzden. Sizin iddia ettiginiz gibi Islamiyetteki bu aydinlanma dönemi sizin deyiminizle "islam imaninin" eseri olmus olsaydi, bunun ayni sekilde devam etmesi beklenirdi. Ama gelisme duruyor ve gerileme basliyor. Hic bunun neden oldugunu düsünmüyor musunuz?


Efendim sual hatalıdır ve daha muhimi varılmak istenen neticeyi zaruri kılmak içün tasarlanmıştır!

Aydınlanma mevzusunun akılla mı imanla mı olduğu sorusu içinde bir mantık hilesi içermektedir, düşünme ve fikri üretim akıl aracı ile gerçekleştirilir burada iman bahsi motive edici bir unsur olarak varmıdır yok mudur suali gündeme getirilmelidir!

Bu gündeme getirildiğinde islam için söylenecek şey iman unsurunun yani islami inanış ve bilginin ilmi teşvik edip aziz bildiğidir!

İmdi sathi bir nazarla diyorsunuzki o halde bu ilmi inkişaf niçün bu günde devam etmemekte ve bunu düşünmekte misiniz!

Elbette düşünmekteyiz ve bu sualin cevabı pek bir derin ve başlı başına ele alınması icab eden bir husustur!

Ben icmalen görüşümü yazayımki mesele kültür ve bilgi üretiminde zamanın tabiri ile öteki bahsi ve meydan okunma ameliyesinin bir zaman sonra kesilmesidir! Müslümanların fetihler yoluyla yayılma süreçlerinde çok farklı toplumlarla temas etmiştir ve bu temaslar islam toplumu içinde çeşitli görüş ve akaidin yayılmasını netice vermiştir!

İlk dönem fikri hareketliliğe bir nazar ediniz görülecektirki ilk çalışmalar hep dinin öz ve esasının muhafaza edilmesi gayreti ile gerçekleşmiştir! Yani müslümanlar yeni ve farklı fikir ve akaidler içinde islamın özü ile tenakuz halinde olan fikirlerin yayılarak islam akaidinin bozulmasından endişe ettiklerinden evvela itikadi sonra ameli planda inanç ve düşüncelerini sistematize etmişlerdir!

Bu islam toplumunda müthiş bir fikri dinamizmi doğurmuş ve tesadüf edilen her yeni fikir ve inançta islam bir çeşit meydan okuma ile karşılaştığından bu süreç tekerrür etmiştir!

Amma öyle bir zaman gelmiştirki artık hem islam düşünce ve akaidinin sistematize edilmesi nihayetlenmiş hem müslümanlar yeni bir meydan okuma ile karşılaşmamıştır!

Bundan mütevellid alem tasavvuru tamam oldu kemale erdi diye düşünülmüş ve her suale cevap verildi her sıkıntı çözüldü zannı ile mevcut birikim katileştirilip atalet yaşandı!

Gazzaliye haksızlık edilmesinin en muhim sebebi tarihi açıdan tam bu dönemin başlangıcında yaşamış olup filozoflara hucum etmesidir!

Bunlar yaşanırkende birkaç asırdır meydan okuma ile karşı karşıya olan garplı kendi iç bünyesinde gerekli dinamizmi yakalamış idi ve onlar maddi üstünlüğü ele geçirdikten sonrada müslümanlar için iş işten geçmiş oldu! Batılı sömürü ve talanı ile maddi cebr vasıtasıyla da doğunun toparlanması için gerekli şartları bütün gücü ile engellemiştir halende buna çalışmaktadır!

Amma bu demek değildirki bu ilanihaye devam edecek, asla! Yeni bir dönümün arafesindeyiz diye düşünmekteyim!

Bakalım zaman bizlere neler gösterecektir!

Islam imani, ilmi bu kadar tesvik ediyorsa, neden simdi etmiyor?

Etmediğini nereden çıkarmaktasınız!

Dini nasslar ortadadır!

İslam misalen namazı da daima emretmiştir amma müslümanlar arasında namaz kılmanın yaygınlığı pek muhtemeldirki evvelki asırlara göre gerilemiştir!

İmdi bu islam namazı teşvik etmiyormu demektir yoksa müslümanlar namaz emrine ittiba etmede eskisinden daha gevçeklik gösteriyorlar mı!

Alchindus
18-10-2009, 15:45
Pek güzel, bence de hic bir sorun yok. Ama bence sorun olmamasi birsey ifade etmiyor ne yazik ki. Cünkü ehli sünnet icin cok sey ifade ediyor bu. Bu görüs ehli sünnete göre kabul edilmiyor. Mutezile mezhebinin bu düsüncesine nasil bakildigini önceki sayfalarda uzun uzun alintilarla anlatmistim aslinda.

:)

Muhterem benden alıntıladığın kısım ibni rüşdün akıl ve vahiy münasebetine dair görüşüdürki o buna şeriat hikmet der! İbni rüşd ehli sünnettir muhterem ve akla aykırı bir husus olduğunda tevil bahsi ehli sünnetin reddettiği değil kabul ettiği bir husustur! Kaide şudurki islamda aklın almayacağı hususlar olmakla birlikte akla muhalif bir husus yoktur!

Boşuna zahmet edip bidat mevzuunda onca alıntı yapmışsın!

Birde muhterem konuştuğumuz mevzular içün müracat kaynakların sadece internet olmamalı! Teyit edilememiş ikinci üçüncü el bilgi ile birçok hatalı kelam zamanımızda internet yoluyla yayılmakta!

Sağlam ve mevzuya dair kaynakları tercih etmelisiniz!

sargon
18-10-2009, 17:13
Sayin Alchindus, bunun ne önemi var ki. Mutezile de akil ve nakil konusunda ayni sekilde düsünüyor. Ben sizin yaptiginiz aciklamayi yani, bu anlayisa sahip olanin islam disari cikmayacagini iddia ettiginizi görünce, bunu Mutezile icin söylediginizi düsündüm. Siz Ibn-i Rüsd icin söylüyormussunuz.

Bakin, önce bir konuda anlasalim. Benim amacim, kimin islami konularda daha cok mürekkep yalamis oldugunu göstermek degil. Sizin mesleginizi, egitiminizi bilmiyorum. Ama belli ki, uzun süre islami konularla ilgilenen birisiniz. Ben böyle bir iddiada degilim. Sunun surasinda 3-4 yildir dinlerle ugrasan biriyim, mühendislik egitimi aldim. Analitik düsünmeyi, deneyi, bilimsel yaklasimi bilirim. Dinler konusunda da aslinda islamdan daha cok Musevilik ve Hiristiyanlik ile ugrastim. Islamiyet ile ilgim son yillara kadar zamaninda Kuran kursunda ögrendigim kirik dökük seylerdi.

Dolayisiyla burda bilgi yaristiracaksak, ben zaten bastan sitedeki bircok kisiye göre yetersiz sayilirim. Sizin de benden cok daha fazla din bilginiz oldugunu tahmin ediyorum.

Benim amacim, bilgi yaristirmak degil. "Hah, bak bu daha sunu bile bilmiyor, sözünün ne önemi var" seklindeki bir yaklasimla olaya yaklasirsaniz, tartismanin bir anlami yoktur zaten. Islami bilgime güvenmem, ama analiz etme, degerlendirme, sonuclar cikarma konusundaki genel bakisima güvenirim. Bu tartisma tarzinizi begenmedim.

Kimin daha cok bilgisinin oldugunu gecip de tartismanin kendisine dönersek iddianiz özet olarak su sekilde. Islamin ortaya cikmasindan sonra fetihler yoluyla yayilmasi sonucunda bir dizi toplum ile iliskiye girildi. Bu toplumlarin düsünce anlayislari dogal olarak islamdan farkli idi. Bu yüzden de düsünce adamlari "islami düsünce"yi koruyabilmek icin bir dizi tartismaya girmek zorunda kaldilar ve bu yüzden de islam dünyasinda felsefede gelismeler yasandi. Ama belli bir asamadan sonra yayilma durdu, islama meydan okuyan kalmadi. Dolayisiyla da düsüncede gelisme bir ihtiyac olmaktan cikti, kemale erildi. Bu yüzden de katilasma basladi.

Bu düsüncenizdeki eksiklik su noktalarda muhterem.

1) Ortada bir "meydan okuma" oldugu iddiasi bence abartilidir. Islamiyetin gelismesi döneminde özellikle eski dünyada gerileme yasaniyordu. Roma kuzeyden gelen Germen saldirilarindan dolayi cöküs yasamisti, geriye kalan Bizans ve Pers uygarliklari da parlak dönemlerini coktan geriden birakmislardi artik. Bilimsel gelisme alaninda da son derece kötü durumdaydilar. Ornegin Farabi, Ibn-i Sina Aristo felsefesi ve yeni Platonculugu alip gelistiriyorlar. Karsilarinda yabanci kavimlerin felsefecileri yok, kendilerinden cok daha önce yasamis olanlari yeniden degerlendiriyor, yeni bir potaya döküyorlar. Diger alanlarda da benzer seyler vardir. Bir baska gelismis uygarliga karsi savunma durumu oldugu iddiasi abartilidir.

2) Amac "islam düsüncesi"nin savunmasi olsaydi, bu gelismenin felsefe yada din alaninda sinirli kalmasi beklenirdi. Halbuki matematik, tip, kimya gibi baska alanlarda bir gelisme yasaniyor. Dolayisiyla bir "islam düsüncesi"ni koruma olayi durumu aciklamiyor. Bu savunma durumu bugünkü islamcilarda mevcut.

3) Degerlendirmenize sonuctan yola cikarak ulastiginiz seklinde bir düsünce olustu bende. Yani benim "Islam aydinlanmasini saglayan seyin iman olmadigi" seklindeki düsüncemi sonucu önceden belirlenmis bir yaklasim olarak degerlendirmeniz gibi, ben de sizin degerlendirmenizi sonucu önceden belirlenmis bir akil yürütme olarak degerlendirdim. Gelismenin nedeni olarak "islam düsüncesini" savunmayi koydugunuzda, sonucta yine "islam düsüncesini" savunma sonucuna varacagiz. Tek eksigimiz rakip olacak. O da cok uzun süredir fazlasiyla var. Ama nedense yine bir türü olmuyor.

Alchindus
18-10-2009, 19:56
Sayin Alchindus, bunun ne önemi var ki. Mutezile de akil ve nakil konusunda ayni sekilde düsünüyor. Ben sizin yaptiginiz aciklamayi yani, bu anlayisa sahip olanin islam disari cikmayacagini iddia ettiginizi görünce, bunu Mutezile icin söylediginizi düsündüm. Siz Ibn-i Rüsd icin söylüyormussunuz.


Efendim eksik anlama söz konusu! Evvela önemi şudurki siz zikronulan tevil hadisesini ehli sünnetin reddettiğini iddia etmektesinizki bu doğru değildir! İkinci husus mutezileyi veyahut bir başka ekolü islami açık bir nassı red veyahut inkar etmedikçe islam dairesi dışına çıkaramazsınızda dedim ve missal olarak sizin verdiğiniz bazı misalleri ele aldım miraç gibi!

Bakin, önce bir konuda anlasalim. Benim amacim, kimin islami konularda daha cok mürekkep yalamis oldugunu göstermek degil.

Bizimde böyle bir amacımız ve ihtiyacımız yoktur bu zehaba nereden kapıldınız! Muhterem henüz başlığınızın birinci sahifesini okuyabildim diğer sahifelere daha gelmedik!

Bu düsüncenizdeki eksiklik su noktalarda muhterem.

1) Ortada bir &quot;meydan okuma&quot; oldugu iddiasi bence abartilidir. Islamiyetin gelismesi döneminde özellikle eski dünyada gerileme yasaniyordu. Roma kuzeyden gelen Germen saldirilarindan dolayi cöküs yasamisti, geriye kalan Bizans ve Pers uygarliklari da parlak dönemlerini coktan geriden birakmislardi artik. Bilimsel gelisme alaninda da son derece kötü durumdaydilar. Ornegin Farabi, Ibn-i Sina Aristo felsefesi ve yeni Platonculugu alip gelistiriyorlar. Karsilarinda yabanci kavimlerin felsefecileri yok, kendilerinden cok daha önce yasamis olanlari yeniden degerlendiriyor, yeni bir potaya döküyorlar. Diger alanlarda da benzer seyler vardir. Bir baska gelismis uygarliga karsi savunma durumu oldugu iddiasi abartilidir.


Evvela bu meydan okuma bahsini açalım! Burada iki hususa nazar edilmelidir bunlardan ilki ehli sünnetin islamda dalalet fırkaları olarak andığı fırkaların zuhur biçimleri ve bu zuhuru tetikleyen hususlara birde tercüme faaliyetlerine!

İmdi karşılaşılan yeni toplumlar ve onların akaidleri düşünceleri islami düşünce hayatının içine hulul ediyor bunu ilk dönemleri tetkik ettiğinizde sarahaten görürsünüz ve zati sonradan müntesibi kalmayan bir çok fırka böyle zuhur ediyor bunların ekserisi ya bir gayri müslime veyahut sonradan islama dahalet etmiş bir başlatıcıya dayanır!

İlk kıpırdanma böyle başlar!

Sonradan ve esas muharrik güc özellikle eski metinlerin ele geçmesi ile felsefe hassatende yunan felsefesi olmuştur! Siz diyorsunuzki müslümanların karşılarında yabancı felsefeciler yok :) Efendim olan bizzat tercüme edilenler yani eflatun çıkıyor sahneye aristo ve diğerleri!

Bunların nazariyeleri dünya görüşleri çeşitli meselelere ait inançları da bu tercümelerle islami düşünce hayatının içine hulul ediyor! Daha evvel bir söz etmiş idim meşai ekolü bir araştırınız demiş idim! Bu ekol yunan felsefesi ile islami düşünceyi islami nass ile tenakuz oluşturmayacak noktalarda uzlaştırma gayesi güden ve islami düşünceyi asırlarca etkilemiş bir ekoldür ve meydan okuma hadisesinin esas belkemiği burasıdır!

Meseleler bazen öyle bir hal almaktadırki islami nasslar ile bu felsefik telakkiler arasında çatışmalar çıkmaktadır buda düşünce dünyasında hareketliliğe yeni terkiplere varılan yeni hüküm ve sonuçlara bundan mütevellid dinamizme yol açmıştır!

2) Amac "islam düsüncesi"nin savunmasi olsaydi, bu gelismenin felsefe yada din alaninda sinirli kalmasi beklenirdi. Halbuki matematik, tip, kimya gibi baska alanlarda bir gelisme yasaniyor. Dolayisiyla bir "islam düsüncesi"ni koruma olayi durumu aciklamiyor. Bu savunma durumu bugünkü islamcilarda mevcut.


İslam düşüncesini koruma muhafaza etme esası işin bidayetinde ana unsurdur sonrasında elbet elde edilen düşünce mirası islamileştirilip zenginleştirilmiş, hayata katılıp sonraki nesillerede aktarılmıştır! Öyleki bu aktarmadan garplı dahi nasibdar olmuştur!

3) Degerlendirmenize sonuctan yola cikarak ulastiginiz seklinde bir düsünce olustu bende. Yani benim "Islam aydinlanmasini saglayan seyin iman olmadigi" seklindeki düsüncemi sonucu önceden belirlenmis bir yaklasim olarak degerlendirmeniz gibi, ben de sizin degerlendirmenizi sonucu önceden belirlenmis bir akil yürütme olarak degerlendirdim. Gelismenin nedeni olarak "islam düsüncesini" savunmayi koydugunuzda, sonucta yine "islam düsüncesini" savunma sonucuna varacagiz. Tek eksigimiz rakip olacak. O da cok uzun süredir fazlasiyla var. Ama nedense yine bir türü olmuyor.


Ben bazan sonuca bakarak da sonuçtan evvelki aşamaları anlamaya gayret ederim amma bu daha çok sonuçtan evveline dair elde bilgi yoksa olur! Halbuki bu mevzuda elimizde yeteri bilgi vardır ve zikrettiğim görüş bende islam düşünce tarihine dair bu güne kadar okuma ve araştırmalarım sonucu ulaştığım bir görüştür!

İmdi içinde olduğumuz zaman içün söylediğiniz tahlilde gözden ırak tuttuğunuz husus bilgi ile insan arasındaki bağın bizzat garbca değiştirilmiş olmasıdır!

Evvelinde söylediğim gibi garp bu gün maddi üstünlüğü bir hayli zamandır ele geçirmiştir ve sömürü ve talan siyasetleri ile bu maddi üstünlüğü doğunun toparlanması içün gerekli şartları engellemeye de hasretmiştirAmma bu demek değildirki bu ilanihaye böyle devam edecektir, asla etmeyecektir ve hassaten son bir asırdır islam dünyasında bir iç muhasebe zati başlamıştır!

Ben yeni bir dönümün arafesinde olduğumuzu düşünmekteyim!

Bu meselelerde bir asır iki asır meseleye şumullu bakıldığında kısa zaman parçalarıdır, islami aydınlanma dediğiniz hadise büyük haşmetiyle üç ile dört asır sürmüş iken birder bire de kesilmemiş adeta bir arabanın frenine basılması halinde tedricen yavaşlanması gibi bu halde bir iki asır devam etmiştir! Bütün bu zaman zarfında batının bu günkü meydan okuması için en az beş asırlık bir zamanı kullandığını görmekteyiz!

Bu sepeble alemi islamın bir nevi izmihlalini en fazla üc asır geriye götürebilirsinizki bu pek abartılı olur!

Demem o ki henüz gerçekleşmemiş inkişaf için ne fazlasıyla geç kalınmıştır need o hemen el atabileceğimiz bir mesafededir! Amma bu günün müslümanı alemi islam eğer vazifelerini bi hakkın ifa ederse biz o beklenen inkişafın hemen arafesindeyiz diye düşünmekteyimki çocuklarımız olmadı torunlarımız o günleri İNŞALLAH görecektir!

ulpian
18-10-2009, 23:42
Senin alıntıladığın bahisde olayın mahreci adalettir yardanın kula zulmetmemesidir bu olduktan sonra yani prensip bu olduktan sonra kula karşı gelmeye mecbur olduğu bir şeyi emretmek elbet anlamsızdır tıpkı benim kalori sınırı tayin edilmişken o sınırı tek başına aşacak papates kızartmasını yemem gibi! İmdi nasılki ben patates kızartmasını akla muhalif olmaklığından değil kalori bahsinden yemiyor isem burada da kula karşı gelmeye mecbur olduğu şeyi emretmek adalet bahsinden anlamsızdır yoksa mutezilede başvurduğun kaynakta sarahaten belirtildiği gibi "Yine dilerse, kullarını zorla kendisine itaat ettirir" demektedir yani kulun iradesi hilafına fiilde bulunmasına yaradan güç yetirir bu akla muhal değildir! Dediğim gibi bunu akla muhal gören nasıl müslüman olabilir!



sayın Alchindus,

doğrusu itirazınızı inadınızdan ötürü sürdürdüğünüzü düşünmekteyim artık!

Mutezile mezhebinin, fiilerin doğrudan Allah'tan olduğunu ''adalet''e aykırı görmediklerini iddia eden olmadı burada! İddiamız ve sizin karşı çıktığınız şudur: ''Mutezile, bu kader anlayışını, aynı zamanda akla da aykırı bulmuştur.''

Bu tespite hala nasıl muhalefet ettiğinizi anlamak mümkün değil! Bu nasıl bir mantık. Mutezile'nin, bu kader anlayışını adalete aykırı bulduğunu ispatlayarak, akla aykırı bulmadığını ispatlayamazsınız ki.


Bakın, Batı hukuk metodolojisinde ''impossibilium nulla obligatio est'' (Muhal olandan mükellef olunamaz) diye bir kaide vardır. Bu akli bir kaidedir ve kişiye imkansız olan birşeyi emretmenin akla aykırı olduğunu vurgulamak için kullanılır.

Eğer -mesela- bir müslümanın namaz kılması veya kılmaması, doğrudan ve mutlak olarak ilahi kaynaklı ise, bu kişiye namazın emredilmesi herşeyden önce akla aykırıdır!

Mutezile mezhebi de, -örnek olarak vermiş olduğum islami eserlerde de söylendiği gibi- fiillerin doğrudan Allah tarafından yaratıldığını (başka sebeplerin de yanı sıra, hatta evvela) işte bu sebeple reddetmiştir. Konunun lafzen hangi başlık altında ele alınışının bununla ne ilgisi var. Dahası verdiğiniz patetes ve kalori örneğinin bununla ne alakası var!


=> Eğer benim yaptığım, yapmadığım HERŞEY doğrudan Allah tarafından yönetilmekte ise ve benim hiçbir hür iradem yok ise, o zaman bana herhangi birşeyin emredilmesi veya yasaklanması anlamsız, akla aykırı olurdu.


Mutezile mezhebi işte bunu (da) demiştir.

Bu gerçeğin üstünü, Mutezile'nin aynı zamanda başka argüman ve gerekçeler sunmuş olması ile örtemezsiniz.
Nitekim bir konuda haklısınız ki, sayın Alchindus, gerçeğe sadakat gerçekten de şarttır!

saygılarımla

sargon
19-10-2009, 00:40
sevgili Alchindus,

yazdiklarinizi anlamaya ve analiz etmeye calisiyorum. Cikardigim sonuc su oldu. Ben "islam aydinlanmasi" derken baska birseyden söz ediyorum, siz "islam inkisafi" derken baska birseyden.

Bunu "meydan okuma" aciklamanizdan cikariyorum. Yanlis anladiysam ifade edin, devam etmeyeyim. Sizin "meydan okuma" aciklamaniza göre "meydan okuyan"lar bizzat benim "islam aydinlanmasi" dedigim süreci yaratan isimler oluyor: El-Kindi, Farabi, Ibn-i Sina, Ibn-i Rüst gibi isimler.

Siz islamiyetteki dinamizmi bu meydan okuyanlara karsi Esarilik ve Gazali'nin cikis yapmasi olarak görüyorsunuz. Eger böyle ise tam olarak farkli seylerden bahsediyoruz. Tabii ki varacagimiz sonuclar da farkli olacaktir. Benim icin Gazali, bu aydinlanma sürecinde sonun baslangicidir. Ben ondan önceki süreci ve sonra da arabanin frene basildagindaki yavas yavas durmasi gibi geriye cekilen özgün akilci süreci aydinlanma olarak görüyorum.

Ayni sekilde Islam dünyasinin gelecegi konusunda da farkli sonuclara variyor olmamiz anlamli olur. Ben islam dünyasinin su anda en cok "imanina" bagli olan kesim oldugunu düsünüyorum. Emperyalist saldirganlik karsisinda kendilerini savunacak güc olarak dini ön plana cikariyorlar insanlar. Dolayisiyla Iran gibi, Filistin'de HAMAS gibi, Afganistan'da Taliban hareketi gibi hareketler gelisiyor. Bunun ilerde nasil sekiller alacagini bilemem, ancak bu sürecin benim anladigim sekildeki bir aydinlanma ile yakindan uzaktan bir ilgisi yoktur.

Eger bilimsel ve felsefi üretim süreci üzerinden bakarsak Islam dünyasinda hicbir sey göremeyiz. Size bunu söylecektim ve karanlikta islik caliyorsunuz, islam dünyasinda hangi gelisme dinamigi var diyecektim ki, yukarda ifade ettigim sekilde taban taban zit seylerden bahsettigimizi farkettim.

Alchindus
19-10-2009, 16:11
Bu nasıl bir mantık. Mutezile'nin, bu kader anlayışını adalete aykırı bulduğunu ispatlayarak, akla aykırı bulmadığını ispatlayamazsınız ki.


ulpian, "alchindus haklısınız" demenizi beklemiyorum ve belli olmaktaki "hata ettim" demekde sizin içün birhayli zor, hiç olmazsa sukut ederek hatada ısrar kabahatini katmerlemeyiniz!

Ben sadece mutezilenin zikronulan kader telakkileriki bakınız esasta konuşulan bu kader telakkisi içindeki ihtiyar ve cebr bahsidir bunu dahi tefrik edemiyorsunuz bunu sadece adalete muhalif bulduklarını ispatla yetinmiyorum sizin iddianızıda çürütüyorum hem bunu başvurduğunuz pek muteber muhammed ebu zehranın eseriyle yapıyorumki mutezileye dair hangi muteber esere başvursam aynını yapabilirim, yazılana nazar etmediniz mi!

Kullardaki gücün asıl sahibi kullar değil Allah'tır. Dilerse o gücü yok eder. Yine dilerse, kullarını zorla kendisine itaat ettirir. Ve onları zorla günahlardan uzaklaştırır. Fakat, Allah bunu yapmaz. Çünkü böyle yapmak, imtihanı kaldırmak ve zorlukları gidermektir.

Bu sarahaten neyi ortaya koyuyor! Mutezilede diyorki yaradan dilese kulunu icbar edebilir, onu zorla itaat ettirebilir günahlardan uzaklaştırabilir! Tabiidir ki tersini de yapmaya muktedir olduğunu kabul ettikleri zahirdir! Amma diyorlarki O bunu yapmaz! Bunu niçün yapmayacağınıda zulm olur ve imtihan kalkar diye açıklamaktalar!

Bu neyi ortaya koymakta!

Mutezilenin zikronulan kader telakkilerine mündemiç cebri adalete muhalefetten reddediklerine, akla değil!

Onlar bir kere adli böyle ele aldıktan sonra yaradanın rızası dışında olanı kulunda halketmesini caiz görmemekteler! Sen caiz görmemeyi veyahut anlamsız bulmanın mahrecini gözardı edip birde sırf hatanı kabullenmemek içün bunları "akla muhalif görme" diye tevil edip sonrada sizi anlayamıyorum diyorsun! Amma ben senin günüzün aydınlığı gibi berrak bu meselede niçün böyle davrandığını iyi anlıyorum muhterem!

Sonrasında yine cebr bahsine ait bir örnek vermişsin diyorumya kader bahsini iyi bilmediğin gibi cebr ve ihtiyar etme bahsinide iyi bilip tefrik edemiyorsun!Nitekim bir konuda haklısınız ki, sayın Alchindus, gerçeğe sadakat gerçekten de şarttır!


Ben dilim döndüğünce mutezilenin neyi niçün reddettiğini sana izah ettim muhterem, biliyorsun ben ehli sünnetim! İnanmaktayımki ihtiyar etme kaabiliyetin vardır! Ben sana doğruyu gösterdikten sonrada dilediğini ihtiyar etmede serbestsin!

Dilersen gerçeğe sadakat gösterip hatandan rucu edersin dilersen hatanda ısrar!

Bundan mütevellid mutezile ve kader bahsi benim içün açılması icap etmedikçe kapanmıştır!

Alchindus
19-10-2009, 16:38
sevgili Alchindus,

yazdiklarinizi anlamaya ve analiz etmeye calisiyorum. Cikardigim sonuc su oldu. Ben "islam aydinlanmasi" derken baska birseyden söz ediyorum, siz "islam inkisafi" derken baska birseyden.

Bunu "meydan okuma" aciklamanizdan cikariyorum. Yanlis anladiysam ifade edin, devam etmeyeyim. Sizin "meydan okuma" aciklamaniza göre "meydan okuyan"lar bizzat benim "islam aydinlanmasi" dedigim süreci yaratan isimler oluyor: El-Kindi, Farabi, Ibn-i Sina, Ibn-i Rüst gibi isimler.


Hayır efendim yanlış anlamışsınız, bu yanlış anlamanın sebebide bunu belirtmemi bilgi yarıştırmak olarak ele alacacaksanızda zikretmeliyimki islam düşüncesine ve gelişim seyrine tam vukufiyetinizin olmamasıdır!

Meydan okuma tesadüf edilen toplumlardaki yazılı olan olmayan kültür akaid ve fikriyatın islam düşünce hayatına hululudur! Efendim pers kültürü süryanilerle ve rumlarla temas eski hint mısır medeniyetlerine ve yunana ait yazılı mirasın tercümesi gibi hadiselerle yeni fikir ve düşünceler islam düşünce hayatına girmiştir, meydan okuma bu kültür düşünce ve temsilcileriyle oldu, zikronulan isimler bu düşünceleri daha evvel belirttiğim gibi islami öz ile tenakuz içermeyecek şekilde yeniden yorumladı ve üretti!

Arap islam öncesinde bu sahalarda meşgalesi olmayandı, diyebilirizki islam ile ilkkez kamil bir dünyagörüşleri oldu zihinleri adeta yeni üretilmiş bir kayıt bantı idi ve ilk kayıt islam oldu bundan öncesine ait bir verileride yoktu!

İmdi hal böyle iken fetihler yoluyla ve yayılma neticesi yeni kültür ve toplumlarla temas edildi ve zikronulan düşüncelerle temas edildi! Bunun islam toplumu ve düşünce dünyasında meydana getirdiği hareketliliği düşünmelisiniz!

Evvela islami teoloji sistematize edilip muhkemleştirildi sonrasında da hassaten tercüme faaliyetleri ile mısır hint ve yunan nazariyeleri elde edilip yorumlandı!

İmdi gerçekten bu bahis öylesine hacimli bir bahistirki ayrıca ele alınmalıdır! Bu faaliyetler neticesi iki büyük hareket husule gelmiştir evvela dini teolojinin sistematize edilip muhkemleştirilmesi sonrasında ise meşai ekol ile elde edilen fikir mirasının islamileştirilip sonraki nesillere aktarılması!

Bu birkaç asırlık meseledir ve sonradan yeni bir gelişme olmamış yani islam düşünce hayatına hulul edebilecek derecede kuvvetli yeni fikri miraslarla karşılaşılmamış içerde de hem dini teoloji sistematize edilmesi meselesi nihayetlenmiş hem geçmişten alınacaklar nihayetlenmişti! Birde bu iki bahisten sonra bir üretim başlamış ve özgün islami eserler her alanda telif edilir olmuş idi matematikten kimyadan coğrafya ve tıbdan her alandan ve tabiiki felsefe hikmet alanında da!

İşte bu dinamizmin muharrik unsurlarını nazara aldığımızda yeni meydan okumalar meydana gelmeyip birde alem tasavvurunun kemale erdiği düşünülüp herşey tamam oldu cevapsız sual kalmadı hallolunmadık müşkül yok denince tabir caiz ise frene basıldı veyahut gaz petalından ayak kalktı!


Size bunu söylecektim ve karanlikta islik caliyorsunuz

Efendim karanlıkta değiliz ve karanlıktan korkmuyoruzki ıslık çalalım!

Bu bahsini ettiğimiz süreç insan ömürleri ile ölçülebilinecek süreçler değildir zikrettiğim gibi çocuklarımız ve torunlarımız elle tutulur işaretleri görmede daha nasibdar olacaktır diye düşünmekteyim!

Benim size bu günden bazı şeyleri anlayıp görebilmeniz içün verebileceğin anahtar şudurki bir nazar ediniz, avrupa ve genelde batı düşüncesi ve maddi gücünün özü itibariyle tahrif ve tefessüh ettiremedi hangi nizam hayat telakkisi kalmıştır!

İslamdan gayrı yoktur!

Hıristiyanlık bitmiştir, yahudiliğin esasta bitirilecek bir ciheti zati kalmamıştır, bir kavmin ırkçılık taassubu ve maddi açgözlüğünüe hasredilmiştir! Uzakdoğru medeniyetleride hakeza bu cihettedir ve batılının yaşamını renklendirici garip rituelleri olmaklık dışında bir kıymeti harbiyesi kalmamıştır!

New yorkta ikamet eden adam ile tokyo sakini aynı minvalde giyinor, neredeyse aynı şeyleri yiyor ve hayattan haz almada sanattı sinemaydı muzikti aynı şeyleri tüketiyorsa amma buna bu gün esasta dahil edilemeyen ve öz niteliği ile hala ayakta kalan sadece İslam ise karanlıkta ıslık çalanın kim olduğu malumdur ve zati kültürel olnca araç gereçle bir asırdan fazladır üzerine çullandıkları islam dünyasına birde bu asırda tankları tüfekleri uçakları ile gelmişlerde malubiyetlerinin yakınlığını alenen ifşa ediyorlar demektir!

Efendim yarınlar görevlerini ifa eden müslümanların olacaktır ve bu müslüman olan olmayan bütün insanlığın hayrına olacaktır çünkü tarihen sabittirki müslümanların medeniyet tecrübelerinde öteki diye tesmiye olunana hürmek ve onun kendisi gibi kalarak varolmasına her daim hürmet gösterilmiştir!

Amma son birkaç asırlık batı tecrübesine nazar ettiğimizde gördüğümüz bunun tam tersidir ve beşeriyet batılı gibi olma veyahut yok olma tercihlerinden birine zorlanmaktadır!

Demem o ki insanlık içün güzel günler yakındır diye düşünmekteyim, ümitvar olunuz!

ulpian
19-10-2009, 18:36
sayın Alchindus,

ısrar ve inadınız takdire şayan!

Mutezilede diyorki yaradan dilese kulunu icbar edebilir, onu zorla itaat ettirebilir günahlardan uzaklaştırabilir! Tabiidir ki tersini de yapmaya muktedir olduğunu kabul ettikleri zahirdir! Amma diyorlarki O bunu yapmaz! Bunu niçün yapmayacağınıda zulm olur ve imtihan kalkar diye açıklamaktalar!

Bu neyi ortaya koymakta!


Yine tartıştığımız (son derece tali) meseleyle hiç alakası olmayan argümanlar sunmuşsunuz. Mutezile mezhebi, elbette ki ''Allah dileseydi cebr yoluyla kullarını dilediği gibi determine ederdi'' diyeceklerdir. Aksi takdirde, Allah'ın sonsuz gücünü inkar etmiş olurlar.

Ama buna kadir olsa da, O bunu yapmamıştır ve kullara kendi fiillerini yaratma yetkisi vermiştir, diyorlar. Neden?

(1) Çünkü hiçbir hür iradesi olmayan, yaptığı yapmadığı herşey doğrudan Allah tarafından yönetilen kimselere, Kitap gönderip emir ve yasaklar getirmek anlamsız yani akla aykırı olurdu.

(2) Ayrıca, bu kulları, kendi hür iradeleri olmamasına rağmen, ahrette mükafatlandırmak veya cezalandırmak, zulüm yani adalete aykırı olurdu.


Bu iki argüman birbirinin aynısı değildir. Ve mutezile mezhebi her ikisini de kullanmıştır. Yukarda iki eserden de örnekler getirdim. Hala neyi tartıştığınızı bir tek kendiniz anlamaktasınız.

Kaç mesajdır aynı şeyleri tekrarlatmak durumunda bırakmaktasınız beni.

İşin kötüsü, ''bari sukut ederek hatandan rücu ettiğini göster'' diyerek, tartışmayı kesmeyi haksızlığın itirafı olarak göreceğinizi beyan ediyor ve insanı ha bire yazmaya mecbur ediyorsunuz.

Müslüman gururunuz mu incindi, kafirlere karşı en ufacık birşeyi dahi itiraf etmeme gibi genel bir ilkeniz mi var, bilemiyorum, ama aynı şeyi yüzbininci kez yazmak ve okumaktan bıktığımı söyleyebilirim.


saygılarımla

sargon
19-10-2009, 21:49
Sayin Alchindus,

ne demek istediginiz maalesef anlasilamiyor. El Kindi, Farabi, Ibn-i Sina gibi isimlerin ortaya cikmasini, islamda bir aydinlanmanin olusmasini yeni toplumlarla karsilasilmasi sonucunda bir motivasyonun olusmasina bagladiniz. Cünkü islam toplumunun karsisinda bir meydan okuma vardi dediniz. Ben de bu dönemde diger uygarliklarin cöküs yasamis olduklarini ve baska toplumlarin meydan okuyacak alimlerinin olmadigini söyledim. Sizin cevabiniz su oldu.

İmdi karşılaşılan yeni toplumlar ve onların akaidleri düşünceleri islami düşünce hayatının içine hulul ediyor bunu ilk dönemleri tetkik ettiğinizde sarahaten görürsünüz ve zati sonradan müntesibi kalmayan bir çok fırka böyle zuhur ediyor bunların ekserisi ya bir gayri müslime veyahut sonradan islama dahalet etmiş bir başlatıcıya dayanır!

İlk kıpırdanma böyle başlar!

Sonradan ve esas muharrik güc özellikle eski metinlerin ele geçmesi ile felsefe hassatende yunan felsefesi olmuştur! Siz diyorsunuzki müslümanların karşılarında yabancı felsefeciler yok Efendim olan bizzat tercüme edilenler yani eflatun çıkıyor sahneye aristo ve diğerleri!

Eflatun'un Aristo'nun islam sahnesine cikmasi kimin sayesinde oluyor? Farabi sayesinde, Ibn-i Sina sayesinde, sonralari da Ibn-i Rüsd sayesinde. Iste aydinlanmayi saglayanlar bu isimler. O zaman siz asil olarak bu felsefecileri "meydan okuma" olarak görüyorsunuz diyorum. Buna da yok, öyle demiyorum diyorsunuz.

Yabanci fikir akimlarini, basta Yunan felsefesini, islam düsünürleri aldilar, islam düsüncesine uymayan kismini eklediler diyorsunuz. Sonra da bu is öyle bir hal aldi ki, islami anlayisin tümüyle disina cikti diyorsunuz. E, bunu yapanlar o zaman bu kisilerdi, diyorum. Gazali kime saldiriyor: Farabi'nin, Ibn-i Sina'nin felsefesine. Onu da kabul etmiyorsunuz. Araya baska meydan okuyucular mi girmisler?

Hem Farabi, Ibn-i Sina gibi isimleri hem de Gazali'yi ayni koltukta tasimaya calisiyorsunuz. Hepsinin islam düsünürü olmasi baska birsey, kimsenin buna itirazi yok. Ama siz temel ayriliklari bir siliyorsunuz, bir yeniden öne cikartiyorsunuz. Bu sekilde yaparak hicbir soruna aciklama getiremeyiz. Düsüncenizi ispatlayabilmek icin bir öyle, bir böyle söylenmezki.

Somut soru soruyorum. Kisaca cevaplayin o halde, yada isim verin. Kimdi bu "meydan okuyanlar"?

Alchindus
19-10-2009, 23:05
Yine tartıştığımız (son derece tali) meseleyle hiç alakası olmayan argümanlar sunmuşsunuz. Mutezile mezhebi, elbette ki ''Allah dileseydi cebr yoluyla kullarını dilediği gibi determine ederdi'' diyeceklerdir. Aksi takdirde, Allah'ın sonsuz gücünü inkar etmiş olurlar.


Muhterem esasen konuyu kendi açımdan elzem olmadıkça kapatmış idim amma bu tenakuzu gördükten sonra tekrar mevzuya dönmek icap etti!

İmdi bunu diyen ulpian sonra ne diyor!

Ama buna kadir olsa da, O bunu yapmamıştır ve kullara kendi fiillerini yaratma yetkisi vermiştir, diyorlar. Neden?

(1) Çünkü hiçbir hür iradesi olmayan, yaptığı yapmadığı herşey doğrudan Allah tarafından yönetilen kimselere, Kitap gönderip emir ve yasaklar getirmek anlamsız yani akla aykırı olurdu.


İmdi bu ne yaman tenakuzdur :) Evvela anlamsız olmayı akla muhalif olma diye tevil etme el çabukluğunu defalardır tekrarlıyorsun oraya sonra geleceğim amma mutezilenin kulun yaradanca icbar edileceğini hem kabul ettiğini zikredip sonrada bunun olmasının akla muhalif olacağını söylediğini iddia etmek içün ulpian olmak mı gerekiyor :)

Bak muhterem, esasen çok değerli bilgiler yazıyorum istifade ediver, defaatle zikrettiğim gibi mutezile mahrec yani kaynak çıkış noktası olarak adalet prensibini nazara verip adil olan yaradan kulunu icbar etmez diyorlar, bu caiz değildir diyorlar!

İmdi hadi mahrece gözlerini kapattında caiz olmamak nedir üzerine hiç mi düşünmedin ve sonra geleceğim dediğin bahse gelir isek anlamsız olmanın her halukarda akla muhalif olma olduğunu nereden nasıl çıkarıyorsun!

Bu ne büyük gerçeğe sadakatsizlik!

Bana islamda mezhepler tarihini ele alan muteber tek bir eserde mutezile içün kaderi akla muhalif gördükleri içün reddediklerinin anlatıldığını gösteriver!

Ben sana aksi onca örneği göstermiş iken sen kendini teyit eden tek bir örnek ver söz ben sen haklısın diyeceğim :)

Amma sen henüz cebr bahsinin bir cüzzü olduğu kader bahsini bile bilmiyorsun! Külli kader bahsinde bir cüz olan irade cebr bahsiniki tamamıyla adalete matuftur nazara verip esasen kendini yalanlayan bunca veriye rağmen hala gerçeği itiraf edememekten ötürü mahsun musun!

Yukarda iki eserden de örnekler getirdim

Evet makaslama yaparak ve kısmende deforme ederek! Muhammed ebu zehranın tam olarak neyi anlattığınıda mevdudinin akıl bahsine hiç girmediğinide yukarıda yazdım! Buna rağmen bunlara tekrar değinebilmende takdire şayandır :)

Müslüman gururunuz mu incindi, kafirlere karşı en ufacık birşeyi dahi itiraf etmeme gibi genel bir ilkeniz mi var


Muhterem eskilerin güzel bir sözü vardır, merdi kıpti şecaat arzederken sirkatin söyler demişler!

İnan senin içün üzgünüm!

ulpian
19-10-2009, 23:35
İmdi bu ne yaman tenakuzdur :) Evvela anlamsız olmayı akla muhalif olma diye tevil etme el çabukluğunu defalardır tekrarlıyorsun oraya sonra geleceğim amma mutezilenin kulun yaradanca icbar edileceğini hem kabul ettiğini zikredip sonrada bunun olmasının akla muhalif olacağını söylediğini iddia etmek içün ulpian olmak mı gerekiyor :)




sayın Alchindus,

ısrarla yanılmaktasınız!

Bakın şu iki cümle arasında çelişki olduğunu iddia ediyorsunuz:

- ''Allah dileseydi elbette cebr yolula kullarının bütün yapıp yapmadıklarını determine edebilirdi. Çünki buna gücü yeterdi''

- ''Ama Allah bunu dilememiştir ve yapmamıştır. Çünkü kulun yapıp yapmadığı herşey doğrudan Allah tarafından yönetilmekte ise, ona emir, yasak ve tavsiyelerde bulunmak akla aykırı olurdu.''

Bu iki cümle arasında çelişki neden olsun?
Birinci cümle'de henüz kitap, emir, yasak, tavsiye olguları yok ki! Sadece Allah'ın gücünün cebre yeteceği görüşü var. Ondan sonra da, ''ama kitap, emir, yasak, tavsiye olguları olduğuna göre, demek ki cebr yok ve bize hür irade vermiş. Çünki hür irademiz olmasa, neden bize emir, yasak, tavsiye getirsin?'' denmiş.

Bu iki cümle arasında çelişki görmeniz gerçekten düşündürücü!



Bana islamda mezhepler tarihini ele alan muteber tek bir eserde mutezile içün kaderi akla muhalif gördükleri içün reddediklerinin anlatıldığını gösteriver!

Ben sana aksi onca örneği göstermiş iken sen kendini teyit eden tek bir örnek ver söz ben sen haklısın diyeceğim :)


Birincisi zaten örnekleri göstermiş bulunuyorum. ''Hür iradesi olmayan kişilere, emir-yasak göndermek anlamsızdır'' demek veya ''bir kişiyi odaya kapatıp, sonra da 'neden çıkmıyorsun' demeye benzer'' demek, hür irade olmadan emir ve yasaklara muhatab olmanın akla aykırı olduğu anlamına gelir sayın Alchindus. Bunu lütfen anlayın artık.

İkincisi, siz herhangi bir aksi örnek sunmuş değilsiniz. Yine aynı mantık oyununu yapmaktasınız. Cebr'in adalete aykırı bulunduğunu göstermekle (ki bunu inkar eden olmadı zaten), akla aykırı bulunmadığını göstermiş olmazsınız.

saygılarımla

Alchindus
19-10-2009, 23:37
Eflatun'un Aristo'nun islam sahnesine cikmasi kimin sayesinde oluyor? Farabi sayesinde, Ibn-i Sina sayesinde, sonralari da Ibn-i Rüsd sayesinde. Iste aydinlanmayi saglayanlar bu isimler. O zaman siz asil olarak bu felsefecileri "meydan okuma" olarak görüyorsunuz diyorum. Buna da yok, öyle demiyorum diyorsunuz.


Efendim anlaşılmayacak hiçbir husus yoktur, bakınız esasen bu saydıklarınızdan da ibaret değildir eflatunu hassatende aristoyu islam düşüncesine taşıyanlar! İmdi şunun neresi anlaşılmıyor, tercüme faaliyetleri ile zikronulan filozoflar ve nazariyeleri islam düşünce hayatına hulul ediyor, başkaca görüşlerde!

Meydan okuma bunlardır! Yunan mısır hint felsefesi, hayat telakkileriyle! Ve esasta şudur, imdi bir filozof veyahut müspet bilimcinin bir matematikcinin misal sadece matematik sahada söyledikleri değil diğer sahalarda misalen ölüm ve ötesi ahiret yurdu maddenin özü gibi konularda söyledikleride kendi sahasında söylediklerinin muhkemliği gibi muhkem telakki edilmiş!

Ve Gazzalinin en büyük tenkidide buradadır diyorki adam matematikci güneşin kusufunu hesaplayabilir amma ahiret yurdu içün söyledikleri bununu gibi değildir o saha vahyi bilgiye aittir ve başkaca bir ilim gerektirir vesaire!

Mesela ibni rüşdün bütün felsefe kariyeri aristo şerhlerinden mütevelliddir, tesire bakınız ve kendisi zati çok büyük bir hayranıdır ve demektedirki sanki yaradan vahiy olmadan beşer aklı yüksele yüksele nereye kadar çıkabilirin göstergesi olsun diye aristoyu yaratmış demektedir!

İmdi sözün kısası adeta eflatun aristo ve diğerlerinin nazariyeleri istila ediyor islam düşünce dünyasını bu bir meydan okuma oluyor ve zikrettiğim fikri dinamizmi doğuruyor!

Yani ben burada bu tarihi seyri anlatır iken tercüme faaliyetlerine girişen ve bu tercümeler sonucu çevrilen metinlerdeki bilgileri alıp islamileştiren islam düşüncesi içinde sistematize eden zikronulan allamelere dair menfi bir şey söylemiyorum, ben yaşanan tecrübeyi tarihi arka planı ile nazara veriyorum!

Anlattıklarımda halen müphem bir nokta varmıdır!

Yabanci fikir akimlarini, basta Yunan felsefesini, islam düsünürleri aldilar, islam düsüncesine uymayan kismini eklediler diyorsunuz. Sonra da bu is öyle bir hal aldi ki, islami anlayisin tümüyle disina cikti diyorsunuz. E, bunu yapanlar o zaman bu kisilerdi, diyorum. Gazali kime saldiriyor: Farabi'nin, Ibn-i Sina'nin felsefesine. Onu da kabul etmiyorsunuz. Araya baska meydan okuyucular mi girmisler?


:)

İslam düşünürleri miras aldıkları fikri nazariyelerdeki islama muhalif unsurları ayıkladılar diyorum ve evet sonradan elbet bazı meselelerde islami hakikatlerle tenakuzlar doğdu misalen farabi ile ibni sinanın alemin kıdemi bahsinde söylediklerini bu cümleden sayabiliriz! Tabiiki onlar nazariyelerini dini nassları tevil ederek savundular yani sandığınız gibi kendilerini islam dairesi dışına atmadıkları gibi bunu yapanlarada tepkiler gösterdiler!

İşte buda dinamizmin unsurlarından birisidir, alemin hadis oluşu meselesi üzerine üretilen onca eser vardır ve bu eserlerin müsebbibi zikrettiğim nazariyeleri alıp bazı nassları tevil eden bu filozoflardır! Gazzalinin hucumlarıda az evvel zikretmeye çalıştığım noktada toplanır, esasen pek güzel bir mevzu olabilir bunu müzakere amma sahasında ehliyetli kişi lazımdır!

Hem Farabi, Ibn-i Sina gibi isimleri hem de Gazali'yi ayni koltukta tasimaya calisiyorsunuz. Hepsinin islam düsünürü olmasi baska birsey, kimsenin buna itirazi yok. Ama siz temel ayriliklari bir siliyorsunuz, bir yeniden öne cikartiyorsunuz. Bu sekilde yaparak hicbir soruna aciklama getiremeyiz. Düsüncenizi ispatlayabilmek icin bir öyle, bir böyle söylenmezki.


Muhterem bu tavır sizlerde genel geçer akçe midir! Evvela islamın özbe öz mallarını islamdan ayırma rabıtalarını kesme iradesini bu başlıkta göstermişsiniz, bu yanlıştır diye konuya dahil olduk!

Sonra esasen benim alanım bu bahisler değildir dediniz size madem alanınız değil niçün bu denli iddialı kelamlar edip ahkam kesmektesiniz dahi demedik ve görmekteyimki sağolunuz artık zikronulan isimleride islam düşünürü olarak kabul noktasına yanaşmışsınız amma sonrada sual ediyorsunuz hepsini sahipleniyorsunuz diye!

Pek tabii sahipleneceğim çünkü hepsi bizim mirasımızdır!

Zikronulan isimler arasında fikri ayrılık yoktur dediğimi hatırlamamaktayım ben bu böyle iken bir öyle bir böyle yazma isnadının temeli nedir muhtere sargon!

Somut soru soruyorum. Kisaca cevaplayin o halde, yada isim verin. Kimdi bu "meydan okuyanlar"?


Kadim medeniyetlerin fikri nazariyeleri ve onların temsilcileri, çeşitli sahalarda sistemleştirilmiş disiplinleri miras bırakanlar misalen eflatun misalen aristo misalen batlamyus ve diğerleri!

Anlamakta sıkıntı çektiğiniz başkaca hususlar varmıdır muhterem!

Alchindus
20-10-2009, 00:02
Bakın şu iki cümle arasında çelişki olduğunu iddia ediyorsunuz:

- ''Allah dileseydi elbette cebr yolula kullarının bütün yapıp yapmadıklarını determine edebilirdi. Çünki buna gücü yeterdi''

- ''Ama Allah bunu dilememiştir ve yapmamıştır. Çünkü kulun yapıp yapmadığı herşey doğrudan Allah tarafından yönetilmekte ise, ona emir, yasak ve tavsiyelerde bulunmak akla aykırı olurdu.''

Bu iki cümle arasında çelişki neden olsun?


ulpian bu kader ve mutezile bahsinde sana son yazışımdır çünkü üzülerek görmekteyimki gerçeğe sadakatin yoktur! Hatalı sözlerini tekrarlamakla inkifa etmeyi şiar edinebilirsin amma ben bunu yapamam!

İmdi evvela yine el çabukluğu ile yorumunu mutezilenin görüşü diye araya dercetmişsin, mutezile ve onu anlatan hiçbir muteber eserde mutezilenin akla aykırılık bahsi geçmemektedir ve daha muhimi bu konu direkt cebr bahsidir ve cebr kader meselesinin bir cüzüdür! Cebriyecilerin görüşünü dahi böyle tesmiye edip reddetmediler amma farzı muhal diyelim öyle yaptılar amma sizin iddianız kaderi akla tenakuzla reddettilerdir bu kulliyen yanlıştır!

Cebri dahi adalete muhalefetten nefyetmişlerdir ve kullar fiillerinin yaratıcısıdır demişlerdir!


Birincisi zaten örnekleri göstermiş bulunuyorum. ''Hür iradesi olmayan kişilere, emir-yasak göndermek anlamsızdır'' demek veya ''bir kişiyi odaya kapatıp, sonra da 'neden çıkmıyorsun' demeye benzer'' demek, hür irade olmadan emir ve yasaklara muhatab olmanın akla aykırı olduğu anlamına gelir sayın Alchindus.

Beni senin hatalı yorumların ilgilendirmemekte o sebeple örnek verdim demen mesnetsizdir! Verdiğin birinci misal muhammed ebu zehranın kitabında öyle geçmemektedir, bunu yazmamıza rağmen tekrar mahcup olmak mı istemektesin!

Senin cımbızladığın cümle ''Hür iradesi olmayan kişilere, emir-yasak göndermek anlamsızdır'' değil "Çünkü kişinin, aksini yapmaya mecbur olduğu bir şeyle emredilmesi veya yapmaya mecbur olduğu birşeyden yasaklanması anlamsızdır." cümlesidir!

Peki cümlenin öncesi sonrası ne imiş!

b) Adalet:

Mes'udî, «Müruc el-Zeheb» adlı kitabında, adaleti, Mutezilîlerin görüşlerine göre açıklayarak şöyle der: «Adalet şu demektir: Allah Tealâ bozgunculuğu sevmez. Kulların fiilini O yaratmaz. Kullar. Allah'ın, kendilerine verdiği bir güçle, emredilen veya yasaklanan şeyi yaparlar. Allah, ancak dilediğini emreder ve ancak, sevmediğini yasaklar. Allah, emrettiği her iyiliğin mükâfatını üzerine almıştır. Yasakladığı her kötülükten ise beridir. [65] Kullarını, güçlerinin yetmediği hiçbirşeyle sorumlu tutmaz. Onlar için, güçlerinin yetmediği birşeyi dilemez. Herkes, herhangi bir şeyi ancak, Allah'ın kendisine vermiş olduğu güçle alabilir veya bırakabilir. Kullardaki gücün asıl sahibi kullar değil Allah'tır. Dilerse o gücü yok eder. Yine dilerse, kullarını zorla kendisine itaat ettirir. Ve onları zorla günahlardan uzaklaştırır. Fakat, Allah bunu yapmaz. Çünkü böyle yapmak, imtihanı kaldırmak ve zorlukları gidermektir. »

Mutezililer bu prensibe dayanarak; «Kul, yaptığı işlerinde irade sahibi değildir.» diyen Cebriyecilere cevap vermişlerdir. Çünkü; kulu, iradesiz olarak yaptığı işlerden dolayı cezalandırmak, zulüm olur. Kula, karşı gelmeye mecbur olduğu bir şeyi emretmenin veya yapmaya mecbur olduğu bir şeyi yasaklamanın hiçbir anlamı yoktur. Mutezileler, bu prensibe dayanarak, kulun, işlerini kendisinin yarattığını ileri sürmelerine rağmen, Allah Tealâ'yı acizlikten tenzih etmeyi ihmal etmemişler ve şunu söylemişlerdir: «Kul, işlerini, Allah'ın ona verdiği ve onda yarattığı bir güçle yapar. Gücü veren' Allah'dır. Allah'ın,' kula vermiş olduğu o gücü geri almaya kudreti tamdır. Kula bu gücü vermesinin sebebi, onu tamamen mükellef tutmak içindir. [66]

Verdiğin diğer misalde de açık deformasyonun vardır muhterem! Mevdudi mutezileden naklen zikrettiğin görüşü "Kafirler ve günahkârların kötülükleri ve ahlâksızlıkları nedeniyle kınandığı ve onların, iman ve itaat yolunu benimsemelerinin Allah tarafından engellenmediği ifade edilen âyetler" bahsinde zikretmektedir ve o bölümde bırakınız akla aykırılık akıla dair hiç bir söz geçmemektedir!

İkincisi, siz herhangi bir aksi örnek sunmuş değilsiniz.


Gerçeğe sadakat şarttır, olmadan olmaz!

Hatalı yorumlarınızı üstleniniz, mutezileye yüklemeyiniz!

ulpian
20-10-2009, 01:02
sayın Alchindus,

lütfen kusura bakmayınız, ama sizin bu konulara gerçekten vakıf olduğunuzu değil, birçok şeyi ezberlemiş olmanıza rağmen meselelerin özünü kavramaktan uzak olduğunuza inanıyorum artık.

Kaç mesajdır sürdürdüğümüz tartışmaya bir bakar mısınız?

Benim savunduğum ve sizin karşı çıktığınız tespit:

=> Mutezile mezhebinin, (cebriye ve ehli sünnetteki) kader anlayışını, yani kulun her yaptığı ve yapmadığının doğrudan Allah tarafından yönetilmesini reddetmesinin sebeplerinden biri bunu akla aykırı bulmasıdır.


Mutezile'nin bu görüşünü defalarca açıklamama, kaynaklardan örnekler sunmama rağmen bunu kabullenemiyorsunuz.

Ve istiyorsunuz ki, Mutezile'nin bu görüşü ''akla aykırı'' bulduğunu, illa ki, ''akla aykırı'' sözcüklerinin geçtiği herhangi bir eserle ispatlayayım!


Şükür ki, aynen bu istediğinizi de buldum:

(a) Mutezile'de Kader ve Kaza Anlayışı
Mutezile Allah'ın kaderini inkar ediyor, ayrıca insanda kudret olduğunu ileri sürüp yaptıklarının faili ve sorumlusu olduğunu söylüyor.
Mutezile, Allah'ın ancak iyiyi dilediğini, kötüyü irade etmediğini ileri sürüyor. Çünkü kötüyü dilemek bizzat kötülüktür. Allah'tan böyle bir şeyin sâdır olması düşünülemez. O halde Allah'ın iradesi zâtiyla kaim olmayıp hadistir.

Mu'tezile bu konuda daha ileri giderek birtakım deliller ortaya koyuyor :

1. Allah kâfire, imana sahip olmasını emrediyor; oysa emir iradenin aynasıdır. Allah ancak dilediğini emreder. O halde Allah'ın kâfirin küfrünü dilemediği sonucunu çıkarmak gerekir,

2. İtaat fiilin ilâhî irade ile uyumudur. Eğer Allair kâfirin küfrünü isitiyorsa, kâfir küfrüyle Allah'a itaat ediyor demek gerekir. Bu ise akla aykırı ve saçmadır, küfrü gerektirir.

3. Allah'ın Kazasına, hükmüne yani fiilin önceden takdir edilişine rıza göstermek zorunludur, vaciptir. Eğer küfür bu kaza ile vazedilmişse, o zaman küfre rıza göstermenin vacip olduğunu söylemek gerekir. Halbuki bu tarz bir rıza veya kabul, bizzat küfür olur.
Prof. Dr. Şerafeddin Gölcük/Doç. Dr. Süleyman Toprak, Kelam (Konya 1988), ''Kaza ve Kader'' başlığı.

Eseri internet üzerinden de bulabilirsiniz => tıkla (http://www.darulkitap.com/kitap-indir/akaid-kitaplari.html)



Haksızsınız sayın Alchindus,

bunu itiraf etmekle erdemli bir hareket göstermiş olurdunuz. Mutezile mezhebi, fiillerin doğrudan Allah tarafından yaratılmasını sadece adalete değil, akla da aykırı bulmaktadır.

saygılarımla

-InVi-
20-10-2009, 01:37
Öncelikle sargon ve alchindusa tesekür etmeli,
alchindusa, islami konulardaki ciddi hakimiyetini tekrar bizimle paylastigi icin, ve bahsi gecen akimin nihayetinde siraat el müstakimde olan diger akimlar gibi oldugunu, gayet anlasilir bir sekilde izah ettigi icin, sonra sargona bu akimin "dini" konumu ile alakali ahkam kesmeyi degil, ( ki kendisinin de buna el verisli bir alt yapisinin olmadigini kendisi söylemekte ) bu akimin sosyal hayata olan etkisini yorumlayarak, yorum zenginligi katabilmesine.
Evet mutezile ve temsil ettigi deger yargilari neden diger islami toplumlarca uygulanmadi ?
diger bölgelerdeki iktidar kavgalarinda mutezile akimin etkisi nelerdir ?
Firavuna can veren Allah, Firavun üzerinden insanlara ögüt verebiliyorken,
Mutezile üzerinden'de mi acaba bir ögüt vermekte ?
Hür irade, akil ve zulum.....tüm bunlarin ekseninde bir sosyal hayat ve din.....
lütfen devam edin....

Alchindus
20-10-2009, 15:04
İslam felsefesinin üç büyük isminden biri Farabi'dir. (diğerleri İbni Sina ve Gazali)

Evvela ibni rüşdü bu isimler içinde mutlaka anmak icab eder, sonrada bu zikrolunanlar kadar tesirleri olmasada muhim tesirleri olan ibni bacceyi ibni tufeyli anmak icab eder, birde nasruddin tusi vardırki anmamak hakslızlık olur!

Sormak gerekmiyor mu, bu parlak uygarlığını kuranlar kadının saçının teli görünürse cehennemde şu kadar yıl yanar, yüzüne boya sürerse kafir olur diyenler midir? İşlerine gelince övünme bahanesi yaptıkları bu isimlere dünyayı dar edenlerin bir de bu isimleri ağızlarına almaya hakları var mıdır? Razi, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşte bizim değerlerimizdir, çünkü kör imanı değil akılı savunmuşlardır. Bugün aynı kafa yapısıyla yaşamış olsalardı onlar da Celal Şengör gibi konuşurlardı herhalde.

:)

İşte tenkit ettiğim bakış zaviyesi budur ve burada yine klişelerle pek kapsayıcı hükümler verilmiştir! Evvela sormak icab ederki farabiyi ibni sinayı veyahut ibni rüşdü fakih mi sanmaktasınızki kadının saçının teli veyahut boya bahsinde farklı düşündüklerini ve telkin ettiklerini ima etmektesiniz!

Veyahut bu zevatın hanımlarıyla ilgili nasıl bir bilginiz var elinizde ve yine gelişme içün kıstas kadının saçının teli mi olmalıdır! Yine aynı zamanlarda acep dünya genelinde kadının ahvalide nedir misalen modern zamanların kadınları gibi midirler!

Yapmayınız!

Bu denli sathi değerlendirmelerlemi analitiğim muhakemem iyidir demektesiniz!

Yine sormak icab eder kadın yüzüne boya sürerse kafir oluru da kim söylemiştir!

Efendim bırakınız cidden bu denli sathi mesnetsiz söz ve tenkitleri!

Saydığınız isimler düşünme fikir üretme sahasının ameleleriydi tabir caiz ise ve hepsi müslüman idi! Bu isimlerin kelam sahasında şeriatı garra için söylediklerinden sarfı nazar edip bu devirde yaşasaydılar celal şengör gibi olurlar idi de ne demektir!

Bu belki bir temennidir amma gerçekçi değildir ve daha muhimi tenkit ettiğimiz düşünceyi ele vermekte islam düşünürleri ile islamın rabıtasını kesme maksadını ortaya koymaktadır!

Bu beyhude bir gayrettir!

Zikronulan isimleri kendi değerleriniz olarak görmek arzunuz yinede takdire şayandır, o vakit bu isimlere ve fikriyatlarına nazar ediniz ve sathi değerlendirmelerle değil bizzat telif ettikleri ve yaşamlarıyla ortaya koyduklarına nazar ederek alınabilecek hisseniz var ise alınız!

Birde tekrar müşahade ettiğim bir husus şudurki mutezile bahsini gözünüzde o denli büyütmüşsünüzki, sadece yazdıklarınıza nazar edenler sanırki islam düşünce hayatı mutezileden ibarettir! Halbuki hakikat böyle değildir ve tarihi süreçte mutezile onlarca akımdan sadece birisidir ve zikronulan büyük mütefekkirler içinde de bir temsilcisi yoktur!

Ancak bugün genel kabul görmüş İslam anlayışı, o günlerde şekillenirken sadece bu "İslam felsefecilerine" değil "felsefe"nin kendisine karşı çıkıyordu, felsefenin kendisini küfür kabul ediyorlardı. (Örneğin Gazali, İbni Teymiyye gibi isimler bu anlayıştadır. Bunları İslam felsefecisi saymak doğrudur ama felsefeleri "felsefe" yapmanın küfür olduğu üzerine kuruludur, yada felsefecilere tepkidir)

Pek bir iddialı hükümler amma felsefeyi küfür saymaya muadilmiş gibi birde yada felsefecilere tepki ibaresi eklenmiş!

İmdi muhterem bu savı ispat etmek pek bir kolaydır, misalen gazzali içün bunu nerede söylediğini yani topyekün felsefeyi küfür saydığını hangi eserinde zikrettiğini söylemeniz savınızı ispata kafidir!

İbni teymiyye girmiyorum zira o gazzaliyi dahi yunan filozoflarının mantığını müslümanların usulüne karıştırmakla suçlar çünkü aristo mantığını bu sahada kullanan ilk alim gazzalidir hani şu felsefeye küfür demekte dediğiniz gazzali :)

İbn teymiyye derki islam alimleri yunanın metodolojisine gazzaliye kadar itibar etmezlerdi eşariyye, mutezile, kerramiyye ve diğer fikri ekoller bu metodolojide yanlışlıklar tespit edip yunanın metodolojisini tenkit etmişlerdi! Bu bahsi yunan mantığı lehine değiştirenlerin ilki gazzali olmuştur diye onu tenkit ediyor!

İmdi siz kalkıyor evveli teymiyyeyi filozof sayıyor sonra da gazzali felsefeye küfür nazarıyla bakardı diyorsunuz!

Bunu der iken kusura bakmayın bir eser tetkiki ile değil tedavüle sokulmuş klişelerle konuşuyorsunuz!

Gazzali ve çokca başka isimler bizzat felsefeyi veyahut islam düşünce hayatındaki adı ile hikmeti kelam ilmini küfür saymamıştır, onların küfür ve zındıklıkla suçladıkları bu suçlamayı gerektirecek düşüncelerin kendisi olmuştur, düşünce mektebi değil!

Misalen cismani haşrı inkar eden filozoflara hucum etmiştir gazzali peki niçün filozof oldukları içün mü!

Misalen bir matematikçi cismani haşrı inkar ettiğinde gazzali ona zındık demiyecek miydi, zındık dediğinde matematiği küfür mü ilan etmiş olacaktı!

Yapmayınız!

Gazzali temelde vahyi bilgi icab ettirir sahada eski filozofların sözlerini sırf onlar böyle görüşler serdetmiş olduklarından hakikat kabul edip açık nassları inkar edenleri tenkit etmiştirki bu tenkidin özü düşünme mektebine değil kullanılan metod ile husule gelen neticeye dairdir!

ulpian
20-10-2009, 15:59
Sayın Alchindus,

aslen sizi rencide etmek gibi bir niyetim yok. Ama yine de sayfalarca tartıştıktan sonra, sizden lam'sız cim'siz bir ''bu konuda yanılmışım'' ifadesi beklemiştim.

Bakın kaç sayfadır aynı şeyi tartıştık:
Siz Mutezile mezhebinin, kaderi (veya ehli sünnetteki ve cebriyedeki kader anlayışını) akla değil, adalete aykırı bulduğundan reddettiğini savundunuz.

Ben sadece adalete değil, aynı zamanda akla da aykırı bulduklarını savundum.

Getirdiğim açıklamaları veya alıntıları kabul etmediniz ve benden adeta ''akla aykırı'' kelimelerinin geçtiği bir eserden örnek getirmemi istediniz. Son olarak da eklediniz, tek bir örnek getirilebilirse, posizyonunuzdan vazgeçeceğinizi. Son mesajımda verdiğim örnekten sonra ''gerçeğe sadakat'' ilkeniz de bunu gerektirirdi.

(a) Mutezile'de Kader ve Kaza Anlayışı
Mutezile Allah'ın kaderini inkar ediyor, ayrıca insanda kudret olduğunu ileri sürüp yaptıklarının faili ve sorumlusu olduğunu söylüyor.
Mutezile, Allah'ın ancak iyiyi dilediğini, kötüyü irade etmediğini ileri sürüyor. Çünkü kötüyü dilemek bizzat kötülüktür. Allah'tan böyle bir şeyin sâdır olması düşünülemez. O halde Allah'ın iradesi zâtiyla kaim olmayıp hadistir.

Mu'tezile bu konuda daha ileri giderek birtakım deliller ortaya koyuyor :

1. Allah kâfire, imana sahip olmasını emrediyor; oysa emir iradenin aynasıdır. Allah ancak dilediğini emreder. O halde Allah'ın kâfirin küfrünü dilemediği sonucunu çıkarmak gerekir,

2. İtaat fiilin ilâhî irade ile uyumudur. Eğer Allair kâfirin küfrünü isitiyorsa, kâfir küfrüyle Allah'a itaat ediyor demek gerekir. Bu ise akla aykırı ve saçmadır, küfrü gerektirir.

3. Allah'ın Kazasına, hükmüne yani fiilin önceden takdir edilişine rıza göstermek zorunludur, vaciptir. Eğer küfür bu kaza ile vazedilmişse, o zaman küfre rıza göstermenin vacip olduğunu söylemek gerekir. Halbuki bu tarz bir rıza veya kabul, bizzat küfür olur.
Prof. Dr. Şerafeddin Gölcük/Doç. Dr. Süleyman Toprak, Kelam (Konya 1988), ''Kaza ve Kader'' başlığı.

Eseri internet üzerinden de bulabilirsiniz => tıkla (http://www.darulkitap.com/kitap-indir/akaid-kitaplari.html)


Muhterem,
lam'sız cim'siz bir ''bu hususta yanılmışım'' gibi birşey deyin de, sizinle tartışmanın hepten beyhude olmadığını bilelim.


saygılarımla

Alchindus
20-10-2009, 18:19
Muhterem ulpian hiç bir tereddüdün olmasın, eğerki bir mevzuda yanıldığımızı anlarsak bunu itiraftan imtina etmeyiz heleki bu yanılmanın vuzuha kavuşmasına birisi sebep olmuş ise onada müteşekkir oluruz!

Amma bu mevzuda böyle bir hal yok!

Sana en son bu mevzuda son kez yazıyorum demiş olmaklığımdan birde sen söylediğim bir minvalde değil daima tekrarladığın hatayı tekrarlayan bir cevap verdiğinden tekrar "ulpian hata ediyorsun" demeyi gereksiz gördüm!

İmdi kaçtır aynı mevzuları konuşuyor olmamızın müsebbibi sensin çünkü sarahaten ortaya konmuş mevzuyu idrak edememekte veyahut etsede direnmekte olan sensin!

Bak muhterem konuya daha bidayette girilir iken dedim ki muhterem sözlerime iyice nazar ediniz, sargon "Örneğin kader ve kaza kavramları akıl ile çeliştiği için kaderi reddediyorlar" demekte ben bu tahlilin hatalı olduğunu adalet bahsinde mutezililerin ne dediklerine bakılır ise kulun fiilerine dair söylediklerinin niçün olduğunu daha iyi anlaşılacağını söyledim!

Bunlar kırkbeş numaralı mesajımda geçen sözler!

Sen bu meseleye dair bidayette anlaşılan hiçbir şey bilmemekte idinki daima ilk sözlerin mutezilede kader bahsinin akla daha yatkın olmaklığı üzerine idi!

Sen daha sonra kalkıp mutezile mezhebi, ahretteki ceza ve mükafat ''gerçeği'' karşısında ilahi adalete tek uygun olanın, (yine Allah'ın izni ile) kulun kendisinin kendi fiillerini yarattığı olduğunu söylerken, aslında bir sürü Kuran ayetinin lafzi manasını reddetmektedir de dedin!

Hatta bende bundan mütevellid işte mesele bu ise nasıl olurda sargonun mutezile kaderi akla muhalif gördüğü içün reddetmiş olabilir demiş idim!

Tenakuzu farkettiğinde yani mutezilenin kulların fillerinin yaratıcısı olma hükmüne varma sebeplerinin yani benim defaatle olayın mahreci dediğim hususun adalet olduğunu anladığında ise kalkıp mutezilenin muhakemelerini akılla yapmalarından mütevellid akla muhaliflik sonucu çıkarttın!

Dedin ki "Yani evet, adalete ters bulmaktalar, ama bu adalet'in ne olduğu/olması gerektiğini yine akıl yolu ile tespit ve tayin ediyorlar. Dolayısı ile, son tahlilde akla ters buldukları için cebriye'yi reddediyorlar."

Bu serencam başlık içindedir tek satır yanlış yoktur, geriye doğru okunur ise görülür!

Ben bunun üzerine elliüç numaralı mesajımda sana dedimki "Bir hükme karara akılla varılması veyahut bir hükme karara bizi götüren delillerin akılla tespit edilmesi başka bir mevzudurki zati akıl bu manada devre dışı hiç kalmamakta amma bir hükmün mefhumu manası delaleti istinadı başka bir mevzudur Mutezilenin kendi fikriyatları mucibince ahiret ceza ve mükafat bahsinde kul kendi fiillerinin yaratıcı olmalıdır hükmüne akılla varmış olmaları kaderi akla muhalif gördükleri içün reddedikleri manasına mı gelir!"

Bununla da iktifa etmedim ellibeş numaralı mesajımda sana bir missal verdim dedim ki "İmdi farzedelim doktorum bana dediki sağlığın içün bir günde şundan fazla kalori tüketmeyeceksin!

Bende bunun üzerine kendime bir yiyecekler listesi yapmaya koyuldum veyahut bir diyet diyelim ve buraya misalen neredeyse doktorumun bana bir günde bundan fazlasını almayasın dediği kaloriyi tek başına ihtiva eden bir kaç şeyi almadım bunları yemiyeceğim dedim!

İmdi ben bunu akılla yaptım, muhakeme ettim dedimki doktorum bana bir günde şu kadar kaloriyi aşma demiş iken ben eğer filan gıdayı yer isem sadece onunla bu kaloriyi almış olacağım ve diğer tüketeceğim gıdalarla doktorumun tespit ettiği sınırı aşacağım o vakit bu gıdayı yememem icab eder!

İmdi muhterem ben bu gıdayı yemeyi niye kendime yasak ettim!

Kalori meselesinden!

İmdi bu yasağa akli muhakeme ile karar verdim diye bunu "alchindus bu gıdayı yemeyi akla muhalif gördüğü için kendine yasak etti" demek doğru olunur mu!

O gıdayı yemek akla muhalif değildir eğerki kalori meselesi olmasa ben onu afiyet ile yerim, benim bu gıdayı kendime yasak etmem doktorumun sağlığım içün elzem gördüğü kalori sınırını aşmak istememem sebebiyledir!

Mutezilenin kader bahsindeki görüşü bunun gibidir, onlar zikronulan kader telakkilerini yaradanın adli ile mütenasip görmediklerinden reddetmişlerdir!

İmdi bunu "mutezile kaderi akla ters gördüğü içün reddetti" diye yorumlamak hatalıdır!

Mesele bu kadar sarihtir!"

Amma buda kifayet etmedi, hernekadar sen ellialtı numaralı mesajında mutezilenin kader bahsinde adalet meselesini nazara aldığını kabullenebilme eğilimi göstersende "hata ettim" diyememekten ötürü muhakeme aracından hükmü akla ters ilan etmeye devam ettin ve bunu yaparkende bu sefer kaderi ve kapsamını bilmediğini ele verir sözler sarfedip kader bahsinde bir cüz olan cebr bahsini ele aldın!

Bunu yapar iken iki esere müracat ettinki biride cımbızlama diğerinde de deformasyon yaptın!

Bunun üzerine bende hem başvurduğun eserlerdeki esas anlatılanı hemde cebr bahsine girmen üzere meselenin mahrecini defaatle sana zikrettim!

Özetle dedimki bir kere adl bahsini evvelinden zikrettiğim gibi ele aldıkları içün sonrasında cebriyeyi reddedikleri noktada tenakuzu pek tabii gördüler hatta cebriyeyi ehli sünnetinde reddettiğini söyledim! Bu hal ehli sünneti kaderi akla muhalif olmaklıktan inkar etme noktasına mı götürmüş oldu!

Defalarca anlattık, anlamak ve kabullenmek istemedin, adalet bahsinden ötürü kulları fiillerinin yaratıcısı sayma telakkisinden sonra kullar ve fiilleri bahsinde tevile gitmeleri işin mahrecini değiştirmez dedik!

Yine verdiğimiz misale döndük, dedikki doktor bize bir kalori sınırı tayin ettikten ve biz buna riayeti kabul ettikten sonra bu sınırı tek başına aşacak misalen patates kızartması yemeyi kendimize yasaklarız, bunu yemeyi akli bulmayız!

Pekiyi bunu neden yaparız!

Patatez kızartmasını yemek akla muhalif olmaklığından mı! Elbette değil "şu kadar kaloriyi aşmamak icab eder" kabulünden!

Bu sebeple cebr bahsinde caiz olmama manasız olma olarak nitelenen her hal adalet telakkileri sebebiyle böyle nitelendirilmiştir!

Bu kadar açık bir mevzuda hala idrak edememe halinin olabileceğine senin içün inanmak istemediğimden sıkıntının gerçeğe sadakat olduğunu artık açıkça görmekteyim!

En son sana yetmişaltı numaralı mesajımda sarahaten dedimki "Bana islamda mezhepler tarihini ele alan muteber tek bir eserde mutezile içün kaderi akla muhalif gördükleri içün reddediklerinin anlatıldığını gösteriver!

Ben sana aksi onca örneği göstermiş iken sen kendini teyit eden tek bir örnek ver söz ben sen haklısın diyeceğim"

Ben bunu demiş iken sen seksen numaralı mesajında herzamanki hatan ile cebr bahsine ait itaat ile küfür örneğini ele alır bir misal verip yine defaatle tekrarladığın şeyi yapıyor patates kızartması yemek akla muhaliftir demek istiyorsun!

Halbuki mutezile telakkisi yaradan adil olduğu içün kulunu küfre icbar edip sonra ona iman teklif etmez! Yoksa kudret olarak buna muktedirdirki bunu sende kabul etmiş idin!

İmdi mana ve mahreç bu iken sen bu seni teyit eden bir halmiş gibi eserde akla aykırı ibaresi geçmesinden mütevellid haklıyım demektesin!

Muhterem evvela mutezilenin bu bahiste caiz olmama ve manasız olma kavramlarını kullandığını bildiğimden şunu çok rahat söyleyebilirimki o ifade eserin müelliflerinin yorumudur! Yani benim bildiğim hiçbir mutezili alim lafzen dahi bunu dememiştir gerçi lafzen söylenmesi dahi işin mahreci düşünülürse bir tezatlık oluşturmaz!

Benim kalori sınırını kabul etmemden sonra bu patatez kızartmasını yemem akla muhaliftir bunu yapmamalıyım demem gibi! Bunu deme sebebimin bizzat patatez kızartması yemenin akla muhalif olduğunu kabul etmekten kaynaklanmadığı sarahaten ortada iken!

Zati verdiğin eserin kesb bahsinde mutezile ve kesb mevzusuna fiillerde adalet ve zulüm bahsinde mutezilede adalet zulüm anlayışı mevzusuna teklif bahsinde mutezilede teklif anlayışı mevzusuna ve kaza ve kader bahsinde mutezilede kaza ve kader anlayışı mevzularına nazar edersen dediğimi görebileceksin diyeceğim amma bundan evvelkileri görmedinki bunu göresin :)

İmdi muhterem ben yinede, "hata ettim, haklıymışsınız" deme kemalatına sahip olmadığını gördüğümden ve bu bahsi manasız yere bunca uzatmayada devam edeceğini görmüş bulunduğumdan birde zaten konuyu tetkik etmek isteyen herkesin gerçeği rahatlıkla öğrenebilecek olmalarından, yazdıklarımızın bu noktada okuyan herkese yetecek bilgiler içermesinden diyorumki muhterem müsterih ol, ben hatalıyım sen haklısın!

Tamam mıdır :)

ulpian
20-10-2009, 18:54
Muhterem,

sana artık ne denir ki, pes yani! Ettiğimiz bunca laf tamamen boşuna imiş.

Aynı laf kalabalığına devam etmeyeceğim muhterem, sadece senin kaç sayfadır karşı çıktığın cümlenin tekrar altını çizmekle yetineceğim.

=> Mutezile mezhebi, kaderi sadece adalete değil, aynı zamanda akla da aykırı bulduğu için reddetmiştir.


hörmetlerimle

mehmetsalih
20-10-2009, 19:24
Selam,

Sebepte İnsanlar, sonuçta... Gazali gibi bir kafa, sadece o ortamın sonucu. Burada suçlu aramanın veya kahraman aramanın bir ihityacı varsa "Oda Türklerin Bu Uygarlığı Çöktürdüğüdür" Çünkü Abasi ailesine sızmaları ve yeniden Osmanlı gibi bir kahraman ve kılıçüzerinde imparatorluk/emperyalist rejimüretmeleri İslam Bilimini engelemiştir.Bayraktarlığı ise Batı üstlenmiştir. Benim ,için fail değilşuan Bilimin aktif olmasıdır. Sonuçta ortak mal.

Eğer Muhammed gelmeseydi Mekke-Medine merkezli veya araplar/ABASİLER OLMAZDI. DEMEKİ ABASİLERİN VE PARLAK DÖNEMİNİN NEDENİ iSLAM.
kıvançla...

sargon
20-10-2009, 23:51
Mehmet Salih, sen de basliga hosgeldin. Alchindus ile tartismamizin bana kazandirdigi bazi seyler oldu. Alchindus’tan da yeni seyler ögrendim. Ancak bu topigin ana argümani olarak ifade ettigim seyi degistirmedi. Temel argümanimi degistirecek bir durum ortaya cikmadi. Bir kez daha konuyu toparlamam izin verirseniz, kendi argümanimi tekrar ortaya koyayim. Sonra da Alchindus’un ve mehmetsalih’in argümanini (mehmetsalih argümanini aciklamadi, ama bu argümanin cok kullanilan bir argüman oldugunu bildigim icin deginecegim) neden yanlis buldugumu aciklayayim.

Islam devletinin Emeviler döneminde fetihler araciligiyla hizla yayilmasi gerceklesti. Ancak bu dönemde yogun bir Arap milliyetciligi uygulaniyor olmasi ve baski politikasi tepkilerin büyümesine yol acti. Abbasi ailesi bu firsati politik ihtiyaclari icin kullanmasini bildi. Siyah bayrakli Abbasi devrimi, diger uluslara ve dini düsüncelere daha genis özgürlükler vaadiyla hizla taraftar topladi ve sonunda Emevileri devirmeyi basardi.

Emeviler döneminde ortaya cikmis olan Mutezile akimi, akili ön plana cikaran bir akim olmasi itibariyla dikkat cekmistir. Abbasilerin iktidari ile birlikte Mutezile akiminin önemi giderek artti. Hatta bazi halifeler resmen Mutezile akimina baglandilar. Ayni dönemde Yunan ve Hint kültürel birikimi de islam dünyasina akmaya basladi. Once ceviri calismalariyla baslayan Yunan felsefi etkisi giderek büyüdü. Islam dünyasina bu sayede (Mutezile’yi saymazsak) “felsefe” girmis oldu. El Kindi, Aristo, Platon ve Plotinus’un görüslerinin bir sentezini yapti. Ilk islam felsefecisi ve Messai akiminin da kurucusu sayiliyor. Razi, mantik alaninda Aristocu, metafizik, siyaset ve ahlak alanlarinda Platoncu görüsleriyle tanindi. Farabi, Aristo düsüncesinin islam anlayisina gore yorumlamaya calismistir. Bilimleri siniflandirmaya calisti. Farabi’nin ögrencisi olan Ibn-i Sina yeni Platonculuktan etkilenen bir düsünürdü, özgün akilci düsünceleri ile “islam dünyasinin bas üstadi” (eş-Şeyhu’r-Reis) olarak anilmaya basladi.

Görüldügü gibi akilci düsünce islam dünyasinda ön plana cikmis ve dünyanin o güne kadarki düsünsel mirasi bu düsünürler tarafindan yeniden ele alinip, gelistirilmeye calisilmistir. Ayni dönemde bir matematik, tip, kimya, astronomi gibi pozitif bilim alanlarinda da büyük gelismeler yasanmistir. Bu dönemin en önemli özelligi olarak görülen sey insan aklina verilen önemdir.

Felsefenin islam düsün hayatinda bu kadar öne cikmasi, özgün akilci düsüncelerin adeta patlamasi elbette tepkiler yaratacakti. Nitekim Esarilik akiminin bu sürecte gelismeye basladigini görüyoruz. Ancak bu sürece en büyük tepki Gazzali’nin cikisi oluyor. Bu yükselis sürecinin bir ürünü olan Gazzali de derin bir felsefe bilgisine sahiptir. Insan aklinin varligin bilgisine ulasamayacagini söyleyen Gazali, özellikle Farabi ve Ibn-i Sina’yi agir sekilde elestirdigi „Felsefecilerin Tutarsizliklari“ kitabini yaziyor. Bu kitaba daha sonra Ibn-i Rüsd „Tutarsizligin Tutarsizligi“ kitabi ile cevap verecektir.

Diger taraftan Endülüs okulu öne cikmaya basliyor ve burda da ayni sekilde akilci düsünürleri görüyoruz. Endüslüs okulunun ilk önemli ismi Ibn-i Bacce, daha cok Farabi’nin ardili sayiliyor. Tanri’yi faal akil olarak nitelendiriyor, Gazali’ni tersine „gercek“in ve „Allah“in sezgi ile degil akil ile anlasilabilecegini savunur. Ibn-i Rüsd Endülüs okulunun yetistirdigi en büyük isim kabul edilir. Ibn-i Rüsd ile islam felsefesinde yeni Platoncu anlayistan Aristocu anlayisa bir dönüs yasanir. Yine ayni sürecteki felsefecilerden Ibn-i Tufeyl’de ise hem Gazzali hem Farabi ve Ibn-i Sina etkisi vardir.

Bu sürecin toplamina bakarsak, islam düsünce dünyasinin en önemli isimleri akli ön plana cikarmis, Aristo ve yeni Platonculuktan etkilenmis, bunu yeni bir bicimde savunmus kisilerdir.

Bütün bu sürecin Mutezile akimi ve Yunan ve Hint düsünsel eserlerinin cevirisi ve düsünsel hayatin gelismesine verilen önemle iliskisi oldugu aciktir. Islam dünyasinin bundan sonraki sürecte akla verdigi önem giderek azalir, bu akimlarin islami anlayisa uymadigi, giderek sapkinlik oldugu görüsleri öne cikmaya baslar. Islam dünyasinin gerilemesine paralel olarak bu görüsler güc kazanir ve özgün akilci düsünceler giderek silinir.

Bu süreci ben erken yasanmis bir islam rönesansi olarak degerlendiriyorum. Ozgun düsüncelerin gelisebildigi bu süreci, akilci yorumlarin zindiklik, kafirlik olarak degerlendirildigi gerici bir sürec izler ve aydinlanma süreci bir daha acilmamak üzere kapanir. Bundan sonraki aydinlanma hiristiyan dünyasinda yasanacak ve günümüze kadar sürecektir.

Bu basliktaki temel argümanim yukardaki anlatida icerilmis durumda zaten. Islam aydinlanmasi iman sayesinde degil, akilci özgün düsüncelere önem verilmesi sayesinde gelismistir diyorum. Bu sürecin maddi nedenleri üzerinde ayri bir tartisma yapilabilir tabii ki. Bu anlamda Alchindus’un islam dünyasinin fetihler yoluyla diger toplumlarla karsilasmasi ve onlardaki düsünsel birikimi almasi düsüncesini onun verdigi negatif anlamin tersine pozitif anlamla dogru buluyorum. Bu sürecin bitisinin maddi nedeni olarak ise Alchindus’a katiliyorum. Gerileme ile birlikte katilasma ve tutuculasma öne cikar. Gerilemeye karsi verilen tepki imana sarilma ve daha cok yobazlasma, akli tümüyle arka plana itme seklinde olur.

Gelelim Alchindus ve mehmetsalih’in görüslerine. Alchindus’un „islam inkisafi“nin nedeni olarak islama karsi bir „meydan okuma“ oldugu degerlendirmesine katilmiyorum. Diger toplumlarla karsilasmanin yarattigi dinamizm düsüncesi ise dogrudur. Bunun bir dinamizm yaratmis oldugunu zaten yukardaki anlatimdan görüyoruz. Messai olarak adlandirilan ve yunan felsefesinden etkilenen bu isimler gelismis gördükleri düsünce akimlarini iceriye tasiyorlar. Burda bir etkilesim sözkonusudur. O yillarda diger uygarliklarin düsünsel üretimi cok zayiflamisti ve dolayisiyla islam düsüncesine meydan okuyacak bir durum söz konusu degildi. Messai akiminin kendisini bir meydan okuma olarak degerlendirmek mümkündür, ama bu degerlendirme ancak Gazzali gibi düsünürlerin ortaya cikmasini aciklar. Diger düsünürleri, El Kindi, Razi, Farabi, Ibn-i Sina, Ibn-i Bacce, Ibn-i Rüsd gibi isimleri aciklamaz. Kaldi ki, islam düsüncesine meydan okuma sonraki yüzyillarda cok daha büyük boyutlarda yasanmistir, su anda da sürmektedir, ancak islam dünyasinda hicbir düsünsel gelismeye taniklik edemiyoruz.

Mehmetsalih’in düsüncesi ise bu gelismenin Türk’lerin islama gecisleri, Abbasi ailesine sizmalari ve kilicla islami yaymaya calismalari seklinde. Bu elestiri de yaygin olarak yapiliyor. Ancak yukarda gördügümüz üzere fetihler yoluyla diger uygarliklarla karsilasmalar bir etkilesim dogurabiliyor. Gazneli Mahmut’un Hindistan’i fethetmesi, Selcuklularin Avrupa’ya kadar ilerlemeleri gibi önemli etkilesim olanaklari vardi. Hatta 2. Mogol isgali, yani Timur döneminde bir rönesans yasanmis oldugu, Anadolu’da Mevlana, Haci Bektas, Seyh Bedrettin gibi büyük düsünürlerin ciktigi da bir gercektir. Dolayisiyla Türklerin sürecin gelismesini engellemis olduklari iddiasi bence oldukca ayaklari havada kalan bir iddia.

Sonraki dönemde Avrupa’da yasanan reform ve rönesans hareketlerini göz önüne getirecek olursak, ordaki aydinlanmanin da sonucunun kör imanin yerine akilin öne cikmasi oldugunu görüyoruz. Ayni sekilde islam dünyasinda akilin ikinci plana itilmesi gerileme sürecinin isaretidir. Bu sürecin sorumlusu olarak ne Gazzali’yi gösteriyorum, ne de insan aklinin yeterli olmadigini, en dogru yol gösterici olanin iman oldugunu söyleyenleri. Bence bunlar sonuctur ve gerilemenin isaretleridir. Sürecin maddi nedenleri konusunda daha cok tartismaya ve degerldendirmeye ihtiyac var elbette. Ancak genel bir degerlendirme yaparak bakis acimi özetlemenin yararli oldugunu düsündüm.

Alchindus
21-10-2009, 13:25
Efendim başlığı ikinci sahifeden okumaya devam ediyoruz!

Bilindiği gibi o da akılcı. Peki neden Gazali, Fahreddin Razi, İbn-i Teymiyye gibi isimler tarafından küfüre sapmış sayılıyor. Bir kere Aristocu. Ne olacak demeyin. Adam ahireti reddediyor. Çünkü İbn-i Sina'ya göre Allah ezelidir, dünya da onun düşünmesi ve bilmesi demektir. Bu durumda dünya da ezelidir. Yani kıyamet falan olmayacaktır. Ee, bu durumda kıyamet gününde dirilme diye birşey de olmayacaktır. Bakın, kadının saçı başıyla uğraşmayı bırakın, adam İslam'ın beş şartından birini reddediyor. Ama "İslam alimi". Buyrun.


Efendim ibni sinanın zikrolunan isimlerce tenkid edildiği pek doğru olmakla birlikte ahireti reddettiği bilgisi yanlıştır! Burada ifade ettiğiniz gibi o alemi ezeli yani bidayeti olmayan kabul etmiştir amma ahiret hayatı noktai nazarından kendisine getirilen tenkidler cismani haşrı tevil etmesi bahsindedir! Bu noktada ona riyakarlık isnadıda yapılmıştır çünkü bazı eserlerinde kuran ayetlerinden hareketle cismani haşrı anlatıp kabul ettiği görülmüştür! İbni sinanın ahireti inkar ettiğini söyleyen o vakit cehennem azabı daimi olmayacak demesini izah etmelidir :)

Bazı İslamcılar İbn-i Sina ile övünürler ama acaba düşüncelerini bilseler aynı şeyi sürdürebilirler miydi. Bu yzüden de sadece adından bahsedilir. Kısaca Aristocu'ydu denir, fazlaca detaya girilmez. Amaç sadece bir put yaratmak ve ondan yararlanmaktır. Halbuki ehli sünnet anlayışın en temel argümanlarına karşı çıkan, akıl ve bilimi kendine rehber edinmiş birisi vardır ortada.


İşte tenkit ettiğimiz tavır budur!

Evvela burada müslüman olmayan birisinin müslümanlara

-Müslüman nasıl olmalıdır
-Müslüman kimleri beğenip takdir etmelidir
noktai nazarından değerlendirmeleri telkinleri var, bu pek tabii olarak abesle iştigal etmek diye tesmiye olunur!

Evvela islami telakki farklılıkları sebebiyle niçün bir müslüman başka bir müslümanın başkaca bir noktadaki güzelliklerini takdir etmesin!

Mesela ben ehli sunnetim, size nasruddin tusiden söz etmiş idimki şiidir! İmdi şiidir deyu ben onun ortaya koyduğu güzelliklere niçün sırt döneyim!

Veyahut bir mekanikçi matematikçi veyahut bir tıpcıki ibni sinanın sahasıdır islamı anlamada bazı noktalarda benden farklı düşünmekte diye ben niçün onu takdir edemiyeyim veyahut bazı müslümanların bu farklı anlayışları sebebiyle bu isimleri tenkid etmeleri niçün bu isimleri islam dairesi dışına çıkarsın ve bu gün islam medeniyetinin temsilcileri olarak bu zevatın anılmasına bu mani olsun!

Niçün!

Abes değilmi bu beklenti!

Evvelinden söylediğim gibi yapılmak istenen islam medeniyeti içinde o iklimde neşet etmiş kendilerinide müslüman olarak kabul etmiş kişiler ve bunların üretimleri ile islam arasındaki rabıtayı kesme işidir!

Bu beyhude bir çabadır ayrıyeten gerçeğede sadakatsizliktir!

Alchindus
21-10-2009, 17:42
Gazali'yi anlatmıyorum. Aslında Gazali de önemli bir felsefecidir. Gelişmeyi engelleyen kişi olarak anılması bana pek doyurucu gelmiyor. O da sayısız eser vermiş. Temel yaklaşımı ise İslamiyete Yunan felsefesinin girmesine duyduğu tepkidir. Tabii aynı şekilde akılcılığa da bir tepki.

Efendim işte bunlar klişelerdir meseleler hiç böyle basit olmamıştır gazzalinin yunan felsefesine veyahut akılcılığa tepkili olduğu bahsi sizin kullandığınız kaynakların sathiliğidir!

Evvelinden belirttiğim gibi gazzali aristo mantığını dini ilimlerde bir vasıta olarak kullanan ilk kişi olarak anılmaktadır! Onun karşı olduğu husus vahyi bilgi gerektiren bir mevzuda bir filozof aksi görüş beyan etti diye nassların tevili bahsidir veyahut bir matematikçinin ilmine vukufiyetinin ölüm ve ötesi içün görüş serdettiğinde de isabeti icbar etmediğidir!

Bakınız akılcılığa karşı olduğunu söylediğiniz gazzali munkızda kendisi içün şüphecilik tabiatımda vardır demekte! Gazzalinin şüpheciliği o boyutlardadırki akıldan dahi şüphe etmektedir!

Aktaracaklarım diyanetin islam anskiklopedisindendir!

el-Münkız'da anlattığına göre Gazzâ¬lî'nin sistemli şüpheciliği, eşyanın gerçek mahiyetinin ne olduğunu sorması ve bu konuda kesin bilgiye ulaşmak istemesiyle başlamıştır. Fakat bu temel soru onu daha önce bilginin ne olduğunu araştırmak gerektiği kanaatine götürdü. Gazzâlî bu sorulan mevcut telakkilere, çeşitli akımların verdiği cevaplara bakarak çözümleyemezdi. Çünkü hakikatin bir tek olması gerektiği halde bu akımlar kendilerine göre farklı gerçek-lerden söz ediyorlardı. Şu halde sorularına her türlü "aktarma kanaatler"den (el-akâidü'l-mevrûse) bağımsız olarak kendi zihnî ve amelî çabalarıyla cevap bulmaya çalışmalıydı. Şundan emindi ki kesin bilgi her türlü şüphe ve hata ihtimalinden arınmış olmalıdır. Gazzâlî, kendisinde böyle kesin bilgilerin bulunduğunu ve bunların şüphe götürmediğinden emin olduğunu farketti. Matematik bilgiler bu kabildendi. Böylece Gazzâlî, bu şekilde güvenilirliğini kesin olarak kavramadığı hiçbir bilgiyi kesin bilgi saymadı. Meselâ biri kalkıp da, "Üç ondan daha büyüktür" der ve bunun bir kanıtı olmak üzere sopayı yılana çevirmek gibi olağan üstü bir iş başarırsa Gazzâlî yine de on sayısının üçten daha büyük olduğu hakkındaki bilgisinin sarsılmaz olduğu düşüncesini koruyacak ve sopanın nasıl olup da yılana dönüştürülebildiğine sadece hayret edecekti. Fakat yine de şüphe sürecini mantıkî sonucuna kadar götürebilmek İçin bu tür apaçık önermelerin gerçekten kesin olup olmadığından emin bulunması gerekirdi.

Bu şekilde Gazzâlî. apaçık olduğunu söyledikleri de dahil olmak üzere bütün bilgilerini ve bunun zorunlu gereği olarak bilgi vasıtalarını eleştiriden geçirdi. Bu arada önce duyu algılarından kuşku duydu. Algı yanılmaları bunun en açık kanıtıydı ve bu tür duyu verilerinin yanlışlığını bize akıl bildiriyordu. Ancak aklın önermeleri gerçekten güvenilir ve sarsılmaz bilgiler midir? Aklın zorunlu önermelerine olan güveni duyulur bilgiye olan güvenden farklı kılan sebep nedir? Burada Gazzâlî tıpkı aklın duyu algılarındaki yanılmaları kanıtlaması gibi aklın ötesindeki başka bir "hâkim"in de aklın hükümlerindeki yanlışları kanıtlayabileceğini düşündü. Nitekim rüyalar uyku halinde kaldığımız sürece doğru olabilir; fakat uyandığımızda rüyadaki hayal ve inançların birçoğunun asılsız ve saçma olduğunu anlarız. Bunun gibi hayatın da bir tür rüya olması mümkündür. İnsan bu hayatın ötesinde bir hal yaşayabilir ve o halde iken şimdiki aklî bilgilerin çoğunun yanlış olduğunun farkına varabilir. Belki de bu, sûfîlerin yaşadıkları ve aklî bilgilerle uyuşmayan şeyler gördüklerini ileri sürdükleri haldir veya aklın hükümlerinin de sorgulanacağı bu hal ölüm sonrasındaki hayattır; o hayata göre dünya hayatı bir tür uyku, burada olup bitenler de bir tür rüyadır.

Gazzâlî'yi bütün apriorikve aksiyomatik bilgilerin güvenilirliğini irdelemeye kadar götüren bu kuşkucu yaklaşımla herhangi bir hükmün kesinliğini kanıtlamak mümkün değildi. Çünkü her kanıtlama delile dayanmalıdır; delil ise önceden doğruluğu kabul edilen bilgilerin götürdüğü sonuçlardan ibarettir. Bu kuşkuculukta güvenilir bilgi kalmadığına göre delil ve kanıtlamadan söz edilemez. Gazzâlî "hastalık" ve "safsata" olarak nitelediği bu şüphe krizinin iki ay kadar sürdüğünü, nihayet "Allah'ın kalbine attığı bir nurla" kendisini bu hastalıktan kurtardığını, böylece sıhhat ve itidale kavuştuğunu, yeniden aklın zorunlu bilgilerini bütün kesinliğiyle kabul ettiğini ve onlara güvendiğini ifade eder. [169]

Aklın otoritesine ve güvenilirliğine yeniden dönüşü net bir şekilde ifade eden bu açıklamalara rağmen Macdonald'ın, "Bundan sonra Gazzâlî aklın ödevinin sadece kendisine güvenimizi öldürmekten İbaret olduğunu öğretmeye koyuldu" (El (ing),III 146) şeklindeki ifadesi şaşırtıcıdır. Zira Gazzâlî şüpheciliğiyle ilgili anlattıklarının amacının, aranmaması gerekeni arama noktasına gelinceye kadar araştırma çabasını tam bir titizlikle sür¬dürmek olduğunu belirttikten sonra aksiyomatik bilgilerin yani aklın ilk prensiplerinin aranmaması gerektiğini, çün¬kü onların zaten mevcut olduğunu, mevcut olanın araştırılması halinde bunların gözden uzaklaşıp gizleneceğini ifade eder [170].

Şüphesiz bu açıklama. Fârâbî'nin ilk tasavvurlar ve ilk tasdiklerle ilgili söylediklerinin [171] bir tekrarı mahiyetindedir. Şu farkla ki Gazzâlî, şüphe krizi sırasında araştırılmaması gerekenden kuşku duyup onu araştırmak isteyince bunların gözden kaybolduğunu bizzat tecrübe etmiştir. Ayrıca onun aklî kesinliğe verdiği önem, filozoflan eleştirirken onların matematik ve mantıkta yaptıklarının aksine ilâhiyyât meselelerinde tahkik ve kesinlik ilkelerini gözetmeden zan ve tahminlerle hüküm verdiklerini İfade etmesinden de açıkça anlaşılmaktadır[172]. Esasen Gazzâlî aklın mantık ve matematikteki, hatta tabiat bilimlerinin deneysel alanlarındaki yetkisini kabul etmekle birlikte beşerî aklın metafizik problemlerin çözümünde âciz olduğunu ve bu çözüme ulaşabilmek için bâtını keşfe veya vahyin desteğine muhtaç bulunduğunu düşünmüştür.

İbn-i Rüşt de bir Aristocu. Arsitoculuğun nasıl sonuçlar doğurduğunu Farabi ve İbn-i Sina'dan biliyoruz artık. İbn-i Rüşt'le bir "ahiret günü" reddiyecisi daha doğmuş oluyor. Ona göre de evren ezelidir yani kıyamet olmayacaktır. Evrenin yaratılışı konusu da İbn-i Rüşt açısından tartışmalıdır. Bir ilk hareket ettirici düşüncesi ile deist bir noktaya varır.


Efendim bunlar eğer kasıtlı çarpıtmalar değil ise kullandığınız kaynaklarla derhal ilişiğinizi kesmenizi öneririm, evvela bilinen inkar manasıyla farabi dahi ahireti inkar etmemiştir bırakınız ibni rüşdü!

Aynı kaynaktan şu bilgiye nazar ediniz!

Fârâbiye göre nefis manevî bir cevher olduğuna ve akıl da onun en gelişmiş fonksiyonu sayıldığına göre ister güç ister fiil isterse müstefâd seviyesinde bulunsun akla sahip bulunan her nefsin ölümsüz olması gerekir; yani ölümsüzlük aklın bilgiyle aydınlanmasına bağlı olmayıp tamamen iradesi dışında insana verilen bir olgudur. Ancak Fârâbî ölümsüzlüğün aklî melekelerini çalıştırıp geliştirenlerin hakkı olduğunu da savunarak bir çelişkiye düşmektedir. Bu ikinci açıdan filozof nefisleri üç kategoride değerlendirir.

1- Doğuştan sahip oldukları akıl gücünü çalıştırıp (fiil alanına çıkarıp) bilgiyle aydınlanmayan cahillerin nefsi bedenle birlikte ebediyen yok olacaktır.

2- Güç halindeki akıllarını çalıştırıp fiil alanına yükselttikleri (bilgi ürettikleri) halde davranışlarını olgunlaştırmak için herhangi bir çaba göstermeyen fâsikların nefsi ölümsüzdür, fakat ebedî olarak işkence görecektir.

3- Müstefâd akıl düzeyine yükselen ve ahlâkî erdemlerle de bezenmiş bulunanların, yani nazarî ve amelî hikmete sahip olanların nefisleri ise ebediyen mutlu olacaktır. [4]

Fârâbî'nin ruhun ölümsüzlüğüyle ilgili görüşleri arasındaki bu çelişkiye İbn Tufeyl dikkat çekmekte ve bu konuda daha büyük sakıncalar içeren bir başka iddiada bulunmaktadır. Ona göre Fârâbî, Aristo'nun Ethica Nicomachea's üzerine yazdığı ve günümüze ulaşmayan şerhinde mutluluğun sadece bu dünyada gerçekleşen bir olgu olduğunu, bunun dışında anlatılan her şeyin hurafeden ibaret bulunduğunu söylemiştir [5]. Fakat İbn Tufeyl'in aktardığı bu bilgiyi eldeki veriler karşısında kabul etmek mümkün değildir. Çünkü Fârâbî temel eserlerinde ruhun ölümsüzlüğünü ve âhiret hayatının varlığını her vesile ile savunmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki İbn Tufeyl, Fârâbinin cahil ve sapık şehir halkının âhiretteki ceza ve mükâfatıyla ilgili görüşlerini aktarırken, "Bütün bunlar, bazı kimselerin diğerlerini aldatmak için kullandığı hile ve sahtekârlıktan başka bir şey değildir" şeklindeki ifadesini [6] onun kendi düşüncesi sanmıştır. Ayrıca Fârâbiye yönelttiği eleştirinin devamında onun nübüvvet nazariyesini de yanlış yorumladığı görülen İbn Tufeyl'in verdiği bilgileri ihtiyatla karşılama zarureti ortaya çıkmaktadır.

Fârâbî, "Beden öldükten sonra ruh için ya mutluluk veya azap vardır. Her ruh lâyık olduğu şekilde farklı bir mutluluğa erecek veya azap görecektir; bu da adaletin gereği ve zorunlu bir olgudur" [7] diyerek âhiret hayatının ruhanî olduğunu savunur. Dinî naslara ters düşen bu görüş maddenin her türlü eksikliği temsil ettiği, onun bulunduğu yerde mutluluğun tam olamayacağı fikrine dayanmaktadır. Stoa ve İskenderiye felsefelerinin uzantısı olduğu bilinen bu düşünceyi daha sonra İbn Sînâ er-Risâletü'l-adhaviyye adlı eserinde felsefî açıdan temellendirmeye çalışacaktır. Gazzâlî ise âhirette cesetlerin dirileceğini açık bir şekilde bildiren Kur"an âyetlerine ters düşen bu görüşlerinden dolayı iki filozofu da tekfir etmiştir. Daha sonra gelen Ebül-Hasan el-Âmirî ve İbn Rüşd gibi filozoflar âhiretteki bedenin daha mükemmel bir yapıda olacağını, sonsuz ve sınırsız bir mutluluğu veya işkenceyi tadabilecek özellikte bulunacağını söyleyerek kelâmcılarla bir ortak noktada birleşmeye çalışmışlardır.

Birde şuraya, ibni rüşde ait kısma nazar ediniz!İbn Rüşd'ün metodunda te'vil yöntemi ana unsur olarak yer alır. Filozof, görünen âlemle görünmeyen âlem arasında ayırım yaptığı ve her iki âlemi incelemek için ayrı ayrı usuller vazettiği gibi vahiy ve akıl ayırımında da benzer bir yol takip etmektedir. Ona göre vahiy ile akıl uyum halindedir. Bu uyum, ya doğrudan nassın zahirinden anlaşılan mâna ile veya hakikatin birliği ilkesine dayalı olarak yapılan tevillerle gerçekleşir. Hakikat tek olduğuna göre dinî söylemle felsefî söylem arasındaki farklılık, hakikatin anlatılması ve açıklanması noktasında her ikisinin dayandığı ilkeler ve kullandığı yöntemlerden kaynaklanmaktadır. Akıl burhan yöntemini kullanır, vahiy ise hem akla hem hayale hem de hisse hitap eder; dolayısıyla akıl yürütme (burhan), diyalektik (cedel) ve retorik (hitabet) yönteminin üçünü birden kullanır. Nitekim Allah Teâlâ, "Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel şekilde tartış [769] buyururken bu konuda her üç yöntemin hikmet, öğüt ve cedel kullanılmasını istemektedir. İbn Rüşd'e göre kesin bilgi burhana, diyalektik bilgi zan ve tahmine, retorik ise hayale dayanır. Şu halde te'vil demek, diyalektik ve retorik söylemi burhanı söyleme çevirmek demektir.

Vahiyde te'vil edilebilecek ve edilemeyecek hususlar vardır. Allah'a, peygamberlere ve âhiret gününe imandan ibaret olan üç temel ilkede te'vile asla yer yoktur.

Bunların dışında kalan konularda usulüne uygun olmak şartıyla te'vil yapılabilir. Bu hususta Arap dilinin kurallarına riayet edilmesi, dinî söylemin iç bütünlüğünün bozulmaması ve kendilerine te'vilin yöneltildiği insanların bilgi düzeyinin gözetilmesi gerekir. Te'vilin amacı nassin söyleminden farklı bir anlamın çıkarılması değildir. Bu sebeple özü itibariyle te'vil dinî söylemin kendi bütünlüğü içinde öncüllerin sonuçlara, sonuçların öncüllere bağlanmasından ibarettir ki bu bir nevi ictihaddır.Görüyor musun muhterem sargon! Ahireti inkar ediyor dediğin ibni rüşdü! Ve yine görmekte misin gazzali kimi niçün tenkit etmiştir!

Bu yanlış bilgileri hangi kaynaklarda derlediğinizi pek merak etmekteyim!

İbni Rüşd, evrenin «ilk madde» (heyula) denilen öğeden yaratıldığını, dolayısıyla yokluktan yaratma diye bir olayın söz konu su olamayacağını savunur. Evren ezeli bir birlik bütünlüktür. Yaratma, hareketten başka bir şey değildir; her hareketin bir konu su olduğuna ve hareket ezeli-ebedi olduğuna göre varlık ezeli ve ebedidir. Bu düşünce, Müslüman kelamcıların «evren yokluktan yaratılmıştır» görüşüyle açıkça çelişmektedir. Evrenin düzenin deki sürekli değişme sürekli hareket demektir, bu da bir «Iİk Hareket Ettirici»yi gerektirir ki, o da Tanrı’dır.


:)

Muhterem bu ifadeler esasen meseleyi daha çok materialist nazariyeler hesabına tevil etme iştiyakından başka bir şey değildir, evvela birazdan nakledeceğim metinde görüleceği gibi alemin ezeli olup olmaması bahsine ibni rüşd farklı yaklaşmış esasen alemin ezeli veyahut hadis olması meselesinde hadis olmasına daha yatkın durmuş ve en muhimi son sözün vahye bırakılması icap ettiğini beyan etmiştir!

İbn Rüşd'e göre âlemin ezelî veya hadis olduğu yolundaki görüşler sanıldığı kadar birbirine uzak değildir; tartışma âdeta adlandırmadan ve aynı terime farklı anlamlar yüklemekten ileri gelmektedir. Filozof ikisi birbirine karşıt, üçüncüsü bunlar arasında yer alan üç türlü varlıktan söz eder. Birincisi, başka bir şeyden ve başkası tarafından var edilmiş olmadığı gibi zamanla da ilişkisi bulunmayan ve her şeyin faili olan Allah'tır. İkincisi su, hava, toprak, bitki, hayvan gibi zaman içinde bir başka şeyden ve bir başka şey aracılığı ile var olan şeylerdir. Allah'ın kadîm, ikinci kategorideki varlıkların ise muhdes olduğu hususunda kelâmcılarla filozoflar görüş birliği içindedir. Üçüncü varlık türü ise zamanla bir ilişkisi bulunmayan, başka bir şeyden meydana gelmeyen, fakat bir fail tarafından var edilen bütün halindeki âlemdir. Bu durumda kadîm ve muhdes birbirine tamamen karşıt iken âlem bir failin fiili olması bakımından muhdes varlığa, zamanla ilişkisi bulunmaması ve bir başka şeyden meydana gelmemesi bakımından da kadîm varlığa benzemektedir. Âlemin ezelî mi yoksa hadis mi olduğuna ilişkin tartışmalar da bu çift yönlü benzerlikten kaynaklanmaktadır. Halbuki âlem birbirine karşıt olan kadîm ve muhdes varlıktan herhangi birinin bütün özelliklerini kendinde toplamadığı, aksine bunların bir kısım özelliklerine sahip bulunduğundan âleme gerçek anlamda kadîm demek mümkün olmadığı gibi hadis demek de mümkün değildir. [792]

Meselenin insan aklının sınırlarını aşan paradoksal yapısını gören filozof âlemin kadîm mi yoksa muhdes mi olduğu, eğer muhdes ise Allah'ın ilk fiili sayılıp sayılmayacağı şeklindeki görüşlerden birini çelişkiye düşmeksizin kabul etmenin insan aklı için imkânsız olduğuna dikkat çeker ve son sözün vahye bırakılması gerektiğini vurgular. [793] Nitekim âlemin yaratılmasiyla ilgili olarak Kur'an'da ortaya konulan benzetme ve örnekler, maddî âlemde görülen ve gerçek anlamda hadis olan şeylerden seçilmiş olmasına rağmen bu anlamı ifade eden "hudûs" kelimesi yerine "halk" ve "futûr" terimlerinin kullanılmış olması ilgi çekicidir. <b>İbn Rüşd'e göre bunun sebebi, zamansız ve mutlak yoktan yaratmayı anlamanın birçok insan için neredeyse imkânsız oluşu, ayrıca bilgi ve kültür düzeyi yüksek olanların dikkatinin maddî âlemdeki oluşla bir bütün olarak âlemin oluşunun farklılığına çekilmek istenmesidir. Buna rağmen kelâmcılar kıdem ve hudûs terimlerini tercih etmiş ve bu yüzden görüş ayrılıklarına yol açmışlardır. Filozofa göre âlemin mutlak anlamda ezelî olduğu görüşü kadar onun mutlak anlamda yoktan ve sonradan yaratılmış olduğu şeklindeki yaklaşım da Kur'an âyetlerinin açık ifadesiyle bağdaşmaz.

Nitekim, "Gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur ve O'nun arşı su üzerinde idi" mealindeki âyet [794] âlemin yaratılmasından önce bir ilk varlığın yani suyun, onun yaratılmasıyla da feleğin hareketi sonucu ortaya çıkan zamandan önce bir zamanın varlığına işaret etmektedir. "Sonra göğe yöneldi ki o duman halindeydi "İnkâr edenler daha önce göklerle yerin yapışık olduğunu bilmezler mi? [795] anlamındaki âyetler göklerin ve yerin bir başka şeyden yaratıldığını, "O gün yer başka bir yerle değiştirilir, gökler de"[796] âyeti de gelecekte mutlak yokluktan söz edilemeyeceğini, dolayısıyla varlığın ezelî ve ebedî bir süreç olduğunu ortaya koymaktadır.[797] İbn Rüşd'e göre âlemin ezelî mi hadis mi olduğunu anlamanın tek yolu âlemin bir yaratıcı failinin bulunduğu gerçeğini kabul etmektir. Bu temel kabulden sonra artık probleme ilişkin görüşlerin terminolojiden kaynaklanan farklı yorumlar şeklinde değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen filozof, dilde mevcut kavram kargaşasına çözüm olmak üzere "sürekli yaratma" [798] kavram ve teorisini gündeme getirir.

Bundan sonra da ibni rüştün gazzaliyi determinizm bahsinde eleştirmesine değinmişsinizki doğrudur eleştirmiştir gazzaliyi amma zaman mutlak determinizmi reddeden gazzaliyi haklı çıkarmış gibidir, zamanımızda kuantum nazariyeleri ile bir vakitlerin tartışılmaz kabulu olan bu husus ciddi darbe yemiştir!

Alchindus
23-10-2009, 17:15
Razi'nin, El Kindi'nin, El Biruni'nin, *Farabi'nin, İbn-i Sina'nın, İbn-i Rüşt'ün, İbn-i Haldun'un kitapları akunmaz, okunması da istenmez. Çünkü bunların birçoğu küfür sayılmıştır. Örneğin İbn-i Haldun'un Mukaddime'sine çevirmek Turan Dursun'a nasip olmuştur.

Bunlarda yanlış sözlerdir çünkü zikronulan isimler islam aleminde çok okunmuşluğun yanında eserleri içün şerhler yazılmıştır bu minvalde olan külliyat ortadadır!

Mukaddimeyi ilk tercüme turan dursuna nasip oldu sözü ile kastedilen bu isimler türkiyede okunmaz idi ise buda iki cihetten yanlıştır çünkü evvela mukaddimeyi türkçeye ilk tercüme eden turan dursun değildir!

Mukaddimenin hemde başka bir lisana ilk tercümesi türkçedir yani mukaddime evvela türkçeye tercüme edilmiştir ve bu tercüme iki aşamada olmuştur, eserin birinci kısmının tercümesi binyediyüzotuzda pirizade tarafından yapılmıştır, sonrada ahmet cevdet paşa ikinci kısmı türkçeye tercüme etmiştir!

Bu tercüme zamanlarına kadar ise osmanlı uleması mukaddimeyi orjinal lisanı ile okurdu!

Alemi islamın ana lisanları arapça olan diğer bölgelerini bir kenara bıraksak dahi ibni haldunun osmanlı padişahlarının en çok okuduğu isimlerden olduğunu biliyoruz misalen farabininde osmanlı ulemasının çok tetkik ettiği birisi olması durumu ehlince malumdur!

Diğer isimler içünde ahval aynıdır!

Alchindus
23-10-2009, 17:28
Çocukken hepimize din derlerinde yada kuran kurslarında ezberlettiler. İslamın 5 şartı, imanın 6 şartı vb. Tabii bunların altında hangi çapanoğlunun yattığını anlatmıyorlardı. Nedir imanın 6 şartı:

1. Allah'a iman
2. Meleklere iman
3. Kitaplara iman
4. Peygamberlere iman
5. Ahiret gününe iman
6. Kadere iman

Acaba neden böyle bir grup oluşturulmuş, şimdiye kadar ben de düşünmemiştim. Ama "İslam aydınlanması" denen şeyin ne olduğunu görünce neden iman noktalarının böyle seçildiği anlaşılıyor. Bunlar Gazali'nin geliştirdiği ve akılcı islam aydınlanmacılarının önünü kesebilmek için derlediği iman noktaları.

Muhterem hatalı kaynaklarınız ile ve islama dair itiraf ettiğiniz bilgi noksanlığı ile öyle büyük gaflar yapmışsınızki bunlara değinirken tekrar dönüp nazar ediyorumki belkide ben yanlış görmekteyim :)

Çünkü kolay kolay böyle gaflar yapılamaz ve bu denli temel bilgi noksanlığı ile bu konularda kelam edilemez!

Efendim cibril hadisi diye meşhur bir hadis vardır bilir misiniz!

Bilmezsiniz, bilse idiniz muhtemelen böyle bir gafta bulunmaz idiniz!

Şuraya nazar ediniz http://www.akaid.net/ansiklopedi/cibril_hadisi.htm

Bunlardan son ikisinin yani Ahiret gününe ve kadere imanın yukarda saydığımız alimler tarafından kabul edilmediğini görüyoruz.

Bununda hilafı hakikat olduğunu evvelinden göstermiş idik!

Okumaya devam edelim, bakalım ilerleyen sahifelerde daha neler göreceğiz!