![]() |
Dinlerin Olmadığını Hayal Edin - Richard DAWKINS
Dinlerin Olmadığını Hayal Edin
John Lennon’ın söylediği gibi, dinlerin olmadığı bir dünya hayal edin. İntihar bombacılarının, 11 Eylül’ün, 7 Temmuz’un, Haçlı Seferlerinin, cadı avlarının, Barut Komplosu’nun[1], Keşmir Sorunu’nun[2], Hindistan-Pakistan bölünmesinin, İsrail-Filistin savaşlarının, Sırp-Hırvat-Müslüman katliamlarının ve Kuzey İrlanda sorunlarının olmadığını hayal edin. Taliban’ın antik heykelleri havaya uçurmadığını, ciltlerinin bir kısmı göründü diye kadınların kırbaçlanmadığını veya kafirlerin ve dinden dönenlerin halka açık yerlerde kafalarının kesilmediğini hayal edin. Yahudilere yapılan eziyetlerin olmadığını, din ortada yokken onların, çevrelerindeki toplumlarda yaşayan yabancılarla evlenecekleri için, aslında eziyet edilecek Yahudi kalmayacağını hayal edin. Elbette günümüzün dinsel cinayetleri ve işkenceleri, teolojik anlaşmazlıklar tarafından harekete geçirilmiyor. IRA, din değiştirme konusundaki anlaşmazlıklardan ötürü Protestanları öldürmüyor (ve tersi). Güdünün daha çok, kabile intikamları şeklinde olması muhtemel. Durum, “Onlar”dan biri “Biz”den birini öldürdü şeklindeydi. “Onlar”, “bizim” büyük büyükbabalarımızı ata topraklarımızdan sürdüler. Şikayetler iktisadi ve siyasal; dinsel değil ve kan davaları uzun zaman öncesine dayanıyor. Ancak bu kabile anlaşmazlıklarının bizzat dinle bir ilgisi olmamasına rağmen, gerçek şu ki, ortada her şeyi dine dayandıran iki kabile var. Hiç şüphesiz, dil veya genetik kökenli kabile farklılıkları var ancak Kuzey İrlanda’da mesele dinden başka ne olabilir? Bu örnek aynı şekilde Hindistan-Pakistan, Sırbistan-Hırvatistan ve Endonezya ve Afrika’nın çeşitli bölgelerine uyarlanabilir. Din, grup kimliği ve düşmanlık açısından dünyanın en bölücü unsurudur. Eğer bir toplum mühendisi, günümüzün çoğu saldırgan husumetini sürdürülebilir kılmak için bir sistem tasarlamak amacında olsa, mezhepsel eğitimden daha iyi bir formül bulamaz. Bütün dinlerin karşılaştırmalı olarak öğretildiği inanç okulları daha iyi olurdu. Ancak inanç okullarının bütün amacı, “bizim” kabilenin çocuklarının “kendi” dinleri tarafından eğitilmesi. Diğer kabilenin çocukları da aynı anda rakip din tarafından, elbette kan davası temelli tarihin rakip versiyonu ile eğitildikleri için, hastalığın seyri tamamen öngörülebilirdir. Bir çocuğun “kendi” dini neyi ifade etmek ister? Keynes[3] yanlısı bir çocuktan, Hayek[4] yanlısı bir çocuktan veya Marksist bir çocuktan söz etmenin normal olduğu bir dünya hayal edin. Veya İşçi Partili çocuklar, Muhafazakar çocuklar, Liberal Demokrat çocuklar ve Monster Raving Looney Partili[5] çocukların gittiği farklı ilkokullara devlet ödeneğinin aktarılması teklifini hayal edin. Bu küçük çocukların Keynesyen veya Parasalcı, İşçi Partili ya da Muhafazakar olduklarına karar verebilmeleri için ve bu tip etiketlerin yükünü taşımak için çok genç oldukları fikrine herkes katılır. O halde neden tüm toplumumuz küçücük bir çocuğa Katolik veya Protestan, Müslüman veya Yahudi etiketi yapıştırmaktan mutlu oluyor? Şöyle bir düşündüğümüzde, çocuğa karşı bu bir çeşit zihinsel taciz değil midir? Bir keresinde, Roma Katolik Kilisesi’nin bir kadın sözcüsüyle bir yayında tartıştık. Adını unuttum ancak kendisi bir çeşit danışman köşe yazarı ve Thought For The Day[6]’in ateşli bir destekçisiydi. Bir ilkokul çocuğunun, Katolik mi yoksa Protestan mı olduğuna karar verebilmek için çok küçük olduğunu söylediğimde, saçları diken diken olmuş bir şekilde “Gelin de yerel Katolik Okulumuzdaki çocuklardan bazıları ile konuşun! Sizi temin ederim ki bu çocuklar Katolik olduklarını çok iyi biliyorlar.” dedi. Evet, buna fazlasıyla inanıyorum. “Bana yedi yaşına kadar olan bir çocuk verin, size ondan bir adam yapayım” şeklindeki Cizvit şişinmesi, (çeşitli şekilleriyle) aşina olduğumuz klişelerden biri diye daha az kötü niyetli bir şey değil ki? Ancak şöyle sorabilirsiniz, ya din gerçekse? (Aslında, “Ya belirli bir din gerçekse” diye sormalısınız; çünkü karşılıklı olarak çelişen inançların tümü doğru olamaz). Elbette, çocuğun ebedi ruhunu kurtarıyorsa dini telkin çocuk istismarı sayılmaz. Kendini beğenmiş küstahlığına rağmen, eğer Tanrı tarafından verilmiş gerçeğe samimiyetle inanıyorsanız, buna nasıl yaklaştığınızı görebiliyorum. O halde, eğer küstahlık saymazsanız, ihtiraslı olmama ve gerçeği bilmediğiniz hakkında sizi ikna etmeme izin verin. Tanrınıza duyduğunuz inanç tamamen yanlış! Tanrınıza neden inanıyorsunuz? Kafanızın içinde sizinle konuştuğu için mi? Bu kesinlikle sağlam bir argüman değil. Yorkshire Tecavüzcüsünün cinayetleri, kafasının içinde İsa’nın sesini duymasından kaynaklanmıştı. İnsan beyni, tamamlayıcı sanrılar üretir ve bu sanrılar, gerçek dünya hakkındaki inançlarımız açısından iyi zeminler oluşturmazlar. Muhtemelen siz Tanrıya, hayat onsuz çekilemez olurdu diyerek inanıyorsunuz. Bu çok daha zayıf bir argümandır. Belki hayat katlanılamaz bir şey. Çok çetin! Her şey katlanılamaz durumda ama bu, onların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Açlıktan ölüyor olmanız katlanılamaz bir şey olabilir; ama siz –ne kadar tutkulu ve samimi olursanız olun- bir taşın, peynirden yapılmış olduğuna inanarak onu yenilebilir hale getiremezsiniz. Tanrıya inanmanın en gözde nedeni, ihtimalsizlik argümanıdır. Gözlerin, iskeletlerin, kalplerin ve sinir hücrelerinin şans eseri meydana gelmesi, fazlasıyla olanak dışıdır. İnsan yapımı makineler de olanak dışıdırlar ve belli amaçlar için mühendislerce tasarlanmışlardır. Şüphesiz her aptal, böbreklerin, ve kanatların, kulakların ve kan hücrelerinin de belli bir amaç için, Efendi bir Mühendis tarafından tasarlandığını görebilir. Evet, belki her aptal bunu görebilir ama artık aptalı oynamayı bırakıp büyüyelim. Charles Darwin, tartışılabilir olması bakımından insan aklına gelebilecek en zekice fikrin ne olduğunu bizlere sunalı 146 yıl oldu. O, herhangi bir tasarımın yer almadığı, doğal kuvvetlerin oluşturduğu, yavaş işleyebilen, aşamalı derecelerden oluşan ve karmaşıklığın neredeyse sınırsız düzeylerine ulaşan, çalışan bir süreci gösterdi. Konuyla ilgili kitaplar yazdım ve açıkçası tüm argümanı böyle kısa bir makalede tekrarlayamam. Anlaşılması için iki ana hat sunayım. Birincisi, doğal seçilim hakkındaki en yaygın safsata, bunun şans teorisi olarak gösterilmesidir. Eğer doğal seçilim gerçekten bir şans süreci olsaydı, şurası çok açık ki, tasarım yanılsamasını açıklayamazdı. Ancak doğal seçilim düzgün anlaşıldığında, şansın karşı tezidir. İkincisi, doğal seçilimin Tanrıyı gereksiz kıldığı, ancak Tanrının varlığına tamamen açık bir olasılık bıraktığı sıklıkla söylenir. Bence daha ileriye gidebiliriz. Geleneksel olarak Tanrının lütfundan gelen ihtimalsizlik argümanı, usa vurduğunuzda, Ona karşı en güçlü argüman olarak ortaya çıkar. Darwinci evrimin güzelliği, yüksek ihtimalsizliği aşamalı derecelerle açıklamasıdır. İlkel bir sadelikten (görece anlaşılması daha kolaydır) başlar ve anlaşılabilir küçük adımlarla, kademesiz bir süreç açısından ciddiye alınamayacak kadar ihtimal dışı olan karmaşık varlıklara doğru geliştirir. Tasarım, bu veya başka bir gezegende, ancak tasarımcının kendisi de doğal seçilimle ilerleyen evrim gibi bir sürecin ürünü ise gerçek bir alternatiftir. Fakat onlar da eninde sonunda kademeli ilerleme ile açıklanabilir olmalıdırlar. Başlangıçtan beri tanrıların var olduğu düşüncesi, İhtimalsizlik Argümanı tarafından bertaraf edilir, hem de bir anda ortaya çıkan gözlerden ve dirsek eklemlerinden bile daha fazla. Dinsel inanç, sadece bu dünyadaki kötülüklerin ana kaynaklarından biri değildir. Onun salt temelleri, bilimsel akıl tarafından zayıflatılmış ve reddedilmiştir. Kimsenin bu tarz düşünceleri izlemekten korkmadığı bir dünya hayal edin, düşünceler hangi sonuçlara götürecek olursa olsun. Richard DAWKINS Çeviri: AhbAp (Yardımlarından ve katkılarından ötürü sayın Ulpian'a teşekkürlerimi sunarım) [1] Yazar burada, 5 Kasım 1605’te bir grup yönetim karşıtı İngiliz Katolik tarafından, İngiltere Kralı I. James ve diğer aristokratları öldürmek amacıyla yapılan Parlamento Binasını havaya uçurma girişimine gönderme yapıyor. Robert Catesby ve Guy Fawkes’in önderliğinde yapılan ve “Barut Komplosu” olarak adlandırılan eylem başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Her yıl 5 Kasım gecesinde, Birleşik Krallık ve Krallığa bağlı eyaletlerde, Kraliyet öncülüğünde, komplonun başarısızlığa uğratılması şenliklerle kutlanır. Daha ayrıntılı bilgi için bkz. http://tr.wikipedia.org/wiki/Barut_komplosu (Ç.N.) [2] 1947’de Pakistan ve Hindistan arasında başlayan sorun. (Ç.N.) [3] John Mynard Keynes (1883-1946), devletin ekonomiye müdahale etmesini savunan Britanyalı İktisatçı. (Ç.N.) [4] Friedrich August von Hayek (1899- 1992), serbest piyasa düzeninin felsefi savunucularındandır. (Ç.N.) [5] Monster Raving Looney Party, müzisyen ve politikacı David SUTCH tarafından 1983’te Birleşik Krallık’ta kurulan, kayıtlı bir siyasal partidir. Ayrıntılı bilgi için bkz. http://en.wikipedia.org/wiki/Official_Monster_Raving_Loony_Party (Ç.N.) [6] BBC Radio 4’te yayınlanan bir program. (Ç.N.) |
Eline sağlık AhbAp, çok güzel bir yazı. Bizim taraftan baktığında daha ilk paragrafa, Maraş katliamı, Sivas Katliamı, 6~7 Eylül Olayları, Menemen olayı gibi belki daha bir çoklarını ekleyebiliriz din yüzünden dökülen kanlara.
V for Vendetta filminde, kendisinden esinlenilen Guy Fawkes ve Barut Komplosu'nun anlatıldığı gibi bireysel özgürlüklerin kısıtlanmanmasına karşı değil, Katolikliğin İngiltere'deki düşüşüne karşı bir eylem olması da manidardır. Dinler söz verdikleri gibi, güzel ahlak ve barış değil. Aksine kan, göz yaşı ve kötü ahlak getirmişlerdir. Bunların herbirine örnek verilebilir, mesela sırasıyla: haçlı seferi, kadın sünneti ve 9 yaşında cima. Dahası, Haiti'de cuntayla kanka olup, Hindistan'da 2500 kişi zehirleyen kimya şirketi için mazlumlara "affedin" diyebilen dini rol modeller var, kim? Rahibe Teresa[1]. Daha sayfalarca yazılabilir, uzun lafın kısası, Dünya dinler olmadan çok daha güzel bir yer olurdu. |
Severim Lenon'ı, emeğine sağlık dostum...
Dinlerin yönlendirdiği bir şiddet hegomonyası içeren Dünya düzeni, salt kendi başına kötülüğünün kökeni olan bir devinim değildir. İnsan ve din olgusunun zamanla griftleşmiş bir ilişkiler zinciridir aynı zamanda. İnsan kendi çıkarları için en iyi neticeyi alabileceği din kavramınıda sonuna kadar kullanır, keza aynı şekilde kurumlaşmış olan din hegomonyası da kendi çıkarları için İnsan'ı doğal olarak kitleleri kullanır. Bu çarpık ilişki ve ortak yaşam düzeni çıkarların gidip gelmesi yönünde zaman içinde değişir ama asla kendi lehine var olma gerçeğini değiştirmez... Din kurumu aynı zamanda Dünyevi gönencinde kaynağı olduğu için özellikle siyasi çıkar grupları tarafından manipüle edilirler, tüm dinsel savaşlar yada din adına estirilen terör hareketlerinin kaynağında siyaset yatar, özetle siyaset dini kurumları yada argümanları kullanarak savaşır. Kitleleri savaşlara kanalize etmenin en sağlam iki yönteminden birisidir din. İslam gibi salt din adına savaşmayı doktrine eden dinler ise başlı başına savaş ve şiddetin sorumlularıdır... Din ayrıca günlük yaşamdaki şiddeti ve diğer olumsuzluklarıda manipüle eder, bireyler arası ilişkileri yada kitlesel ilişkileri düzenlerken şiddeti tavsiye eder en ufak bir anlaşmazlıkta... |
Çeviri için çok teşekkür ederim sayın AhbAp,
müslüman ve diğer dinlerdeki arkadaşlarımız metnin dördüncü paragrafında dile getirilenler hakkında ne düşünür acaba? (Dawkins'in genel olarak üzerinde çok durduğu bir konu). ''Komünist çocuk'', ''liberal çocuk'' gibi ifadeler hepimiz tarafından garipseniyorken, aynı şekilde ''müslüman çocuk'', ''hıristiyan çocuk'' gibi etiketlerin de kulağımızı yırtıyor olması gerekmez miydi aslında? saygılarımla |
Çok güzel bir yazıydı, emeği geçenlere ben de teşekkür ediyorum. Umarım bunun arkasını rastlantı ve ol emrini konu alan başka bir başlıkla sürdürür, varsa güncellersiniz.
|
Sevgili AhbAp,
Guzel bir gorusu cevirnile bizlere sunmussun, eline emgine sagli, harcadigin zamana hakikaten deymis, keep on the good work.:) |
Alıntı:
Teşekkürler! |
Alıntı:
Sevgili ulpian ; Buraya yazan arkadaşlar, Katolik veya Protestan Müslüman ya da Yahudi "Çocuk" dendiğinde garipsiyorlar. Buradaki yazan arkadaşların tamamı, Sosyalist-Komünist Ulusalcı-Vatansever vb vb, "Dinlerden özgür" ama başka yaftalı-etiketli "Çocuk" dendiğinde de, çocukların, tıpkı dinler de olduğu gibi, ister milliyetçi, ister ideolojik anlamda da, zihinsel tacize uğrayacağı veya uğradığı veye uğrar mı ? konusunda ne düşünürler. Veya şöyle sorayım. Yazıdaki kavramların herkes için geçerli olduğunu varsayalım. (Gerçi yaşanan bazı olayları da örnek göstermek gerekecek.Site tüzüğü birilerine işlerken,birilerine işlemeyince bunu söyleyenlerin-savunanların samimiyetinden şüphe doğsa da.) Çocukları zihinsel tacizden nasıl koruyabiliriz ? Çünkü, zihinlerinin içine ne koysak, bir başkası "Tacizzz" diye ayağa kalkacak. O halde İnsanlığın "Ortak mirası" çocuklarımızın, zihinlerini, -Her ama her kim olursa kendi bakış ve anlayışını "MEŞRU" saymadan- her ama her, her ama her, her ama her nev'i tacizden nasıl koruruz ? |
Sevgili frodo bir başlıkta,
İsrailli psikologlar tarafından 10-15 yaş grubu 100 kadar "Çocuk"la yapılan bir araştırmayı bizlerle paylaşmıştı. Olay kısaca şöyleydi : -Yanlış bir anımsama olursa sevgili frodo doğrusunu anımsatırsa sevinirim.- Rab Yehova,Hz.Davud'a "Git filanca şehri ele geçir" diye emir verir. Hz.Davud askerleri ile tabiri caiz ise taş üstünde taş baş üstünde baş bırakmaz ve şehri de yakar. Çocuklara sorulur -Bu öyküde yapılanlar iyi mi kötü mü ? diye. "Aynı çocuklar"a bir yıl sonra, "Aynı öykü" Kahramanları değiştirilerek, -Çin imparatoru,bir generaline emir verir.- yine çocuklara bu öyküde yapılanlar iyi mi kötü mü ? diye sorulur. Sonucu anlatmak için bu anektodu yazmadım. Sonucu oluşturan etmenlerin, Yahudi çocuk-Rab Yehova-Hz.Davud üçgeninde, "Çocuk"ların sonuca büyük bir kitle ile iyi demesi kaçınılmazdı. Ama Yahudi çocuk-Çin imparatoru-Çinli general durumunda da "Çocuk"ların sonuca büyük bir çoğunlukla kötü demesi kaçınılmazdı. Ama aynı soru Yahudi Çocuklara değil de, Çinli çocuklara sorulsa ne olurdu sonuç ? Ve de ikinci öykü Çinli çocuk-Çin imparatoru-Çinli general olarak gitseydi, sonuç ne olurdu. Aldostu diye bir ağabeyimiz vardı. Şu : "Aynı tahtırevallinin "Farklı" iki ucunda oturanlar" sözünü çok sevmiştim ve daha da emin olarak sevmeye devam ediyorum. |
Alıntı:
sevgili Psiko, ben ''milliyetçi, komünist, liberal çocuk'' gibi etiketlendirmeleri de, aynen ''müslüman, katolik, yahudi çocuk'' etiketlendirmeleri kadar garipsiyor, garipsenmesi gerektiğini savunuyorum zaten. Şahsi algım, ''milliyetçi, komünist, liberal'' etiketleri için Türk insanının çoğunluğunun da böyle düşündüğü yönünde. Gözlemleyebildiğim, sadece ''Atatürkçü çocuk'', ''Atatürk'ün çocukları'' gibi yakıştırmaların normal görüldüğü, ki (islam forumunda siyasi tartışmalara girilmesine karşıyım ama) bu da bence, ''Atatürkçülüğün'' aynı dinler gibi totaliter yapısından kaynaklanıyor. Yani bir müslüman anne-baba, müslüman olmayı zaten en doğal, tek doğru, aksi kabullenilemez gördüğünden dolayı, çocuğunu ''müslüman çocuk'' olarak vasıflandırmayı normal görüyor. Aynı şekilde de Atatürkçüler genelde, Atatürkçülüğü tek doğru, aksi kabullenilemez gördüklerinden çocuklar için bu etiketin kullanılmasında mahsur görmüyorlar. İkisinin de altında yatan zihniyetin aynı olduğu ve aynı derecede yanlış olduğu görüşündeyim. Alıntı:
Öncelikle asıl konu, çocukların hangi zihniyetle yetiştirilmesi değil, çocukların herhangi bir ''etiketle'' adlandırılmasının doğru olup olmamasıydı. Yani, bir müslüman aile, çocuğunu islami geleneklere göre yetiştirse de, akıl baliğ olmamış çocuğu için ''müslüman çocuk'' etiketnin kullanılması ne denli doğru idi, soru. Fakat, haklısın elbette, bu ''etiket'' sorusunun altında yatan asıl mesele ise, çocukların hangi zihniyette yetiştirilmesi gerektiği. Burada bence, farklı derecelere ayırarak tartışmak lazım. Namaz kılan müslüman bir babanın, çocuğunu dinsel/ideolojik yüklemelerden özgür yetiştirip kararı büyüdüğünde kendisine bırakmak adına, çocuğundan gizli namaz kılmasını beklemek gerçekçi bir yaklaşım değil. Fakat müslüman olmayan insanların da olduğunu, onların da senin benim gibi insanlar olduğunu, içlerinde çok iyilerin de çok kötülerin de bulunduğunu vs. öğretmek talep edilebilir bir husus. Ama neticede her zaman, ne denli açık-görüşlü, hoş-görülü olsalar da, anne ve babalar ister istemez kendi doğrularını çocuklarına da belli bir oranda aşılayacaklardır. Burada tabii devlet okullarına iş düşmekte. Zorunlu din dersi yerine, bütün din ve mezheplerin -hem objektif/dışardan bakışla, hem de o dinlerin temsilcilerinin anlatımları ile- öğretildiği bir müfredat yılmadan, ısrarla talep etmemiz gereken hedef olarak muhafaza edilmeli. (Ve aynı şey, diğer sosyal derslerin müfredatı için de aynı şekilde talep edilmeli. Müfredatın resmi dini de, resmi ideolojisi de olmamalı.) Alıntı:
Bu bence aşırı rölativist bir yaklaşım. Çocuklara, bu gibi kırım ve katliamların kim tarafından işlenmiş olursa olsun, her halükarda yanlış olduğu öğretilebilir ve öğretilmelidir. Bazı milletler, kendi tarihlerinde kendi atalarının yapmış oldukları haksızlıkları haksızlık olarak görmeyi başarabilmekte. Darısı da başımıza. İdealin bu olduğu, sürecin bu istikamette ilerlemesi gerektiği konusunda sanırım hemfikirizdir. Ama verdiğin örnekte Yahudilerin bizzat Kutsal Kitaplarında, bir katliam güzel, örnek ve ibret alınası bir kıssa olarak anlatılıyor. Yani burada ''din'' bizzat bu birlikte arzuladığımız sürecin önüne duvar örmekte. frodo'dan naklettiğin deneyden çıkartmamız gereken sonuç budur. saygılarımla |
Sevgili ulpian ;
Kabuller ortak amaçların gerçekleştirilmesinde en önemli etkenlerden biridir. Kabul etmemiz gereken olgulardan biri de, İNSAN dır. Üzerindeki tüm etiketleri, yani dini,ırki ve ideolojik tüm etiketleri kaldırdığımızda, karşımızda duran varlığın adı İNSAN değil midir ? Dinsel,ırksal ve ideolojik bir çok etiketin oluşmasına neden olan Bu "AYNI" insan değil midir. İnsanı bir çiçeğe benzetirsek, nasıl ki çiçeğin ve çiçeklerin tümünün kökü, BİR toprakta ise, İnsan denen varlık, nasıl ve nereden geldiği tartışmaları bir yanda dursun şimdilik, AYNI kökten türemiş değil midir ? Dolaşım,sindirim,solunum,üreme vb sistemleri ile biyolojik olarak birbirinin aynı olan bu insanoğlunu, ayıran tüm olgu, düşünce ve duygularında ve bunların yaşam yansımasında, yek diğerinden farklı olması değil mi ? O halde gelişte aynı, (Yaradılış da desek,evrim de desek) biyolojik özelliklerde aynı, duygu ve düşüncelerinin yaşam yansımasında farklı olan, İNSAN ı nasıl BİR leştirebiliriz ? Eğitimle olabilir mi ? |
Alıntı:
Yoksa onları bir eğitim yuvası (İnsanlığı modernleştiren, Bilimde yeni buluşlar peşinde koşan) olarak mı görüyorsunuz? |
Sevgili mitch ;
Din denince sizin aklınıza gelen nedir ? bilemiyorum ama, şahsen din dindir diyorum tıpkı bilimin bilim olduğu gibi. Din :İlahi vahiyler yoluyla sürekli bir şekilde göz önüne serilen insani değerleri ayırdedip ifade eder, Bilim :İinsan aklının sınırlarını keşfettiği ve etkisini maddesel dünya üzerinde hep daha kesin bir şekilde hissettirdiği araçtır. Din :Evrimsel sürece hizmet eden hedefleri belirler. Bilim :Bu hedeflerin başarılmasını sağlar. Dini yaşayan da insandır.Bilimi uygulayan ve yapan da. Gövdenize bağlı olan sağ ve sol ellerinizi ayrı mı görürsünüz ? Dünya yuvarlaktır deyip, Güya Tanrıyı temsil eden Kilise'nin hışmına maruz kalan Galileo, "Tanrının iki kitabı var.Biri İncil öteki dünya-tabiat ikisini de iyi okumak lazım. Tanrı bize akıl ve duygular verdi.Bunları iyi kullanmak gerek." Sözünü ettiğini düşünürsek, Galieo'yu kim sahiplenmeli ? Dindarlar mı ? Bilimdarlar mı ? Yoksa İNSAN mı ? Kim ? |
Alıntı:
Bu da birşeydir fakat; dinler'in dünya tarihinde evrim geçirmiş olduklarını binlerce Tanrı ve Binlerce Din Geçmişi olan yine dünya tarihinden öğrenmemiz mümkünken; ola gelen süreçteki esas tanrı sizce Allah mıdır? Değilse adını bize söyleyebilirmisiniz? Diğer bir husus ise belkiçok konu dışı olacak fakat affınıza sığınarak ve sizi tamamen şahsi kanaatlerim çerçevesinde tanımak istememden kaynaklanan ve ilerde belki sizi daha iyi tanımamın verdiği rahatlıkla çok daha iyi tartışabileceğimizi düşünerek sormak istiyorum; çünkü siz çok derin bir kişiliğe sahip ender insanlarımızdansınız... Sorum şu; Harun Yahya'nın Evrim konularındaki düşüncelerinin neresindesiniz? Veya şöyle sorayım; onun evrim konularındaki bize göre çok ters olan düşüncelerine katılıyormusunuz? Özel düşünce ve fikirleriniz de olabilir! Bunları bizimle paylaşmak istermisiniz? Sevgiler. |
Sevgili mitch ;
Müsaaden ile ilkönce, Çocukların zihinlerinin zehirlenmesi ile ilgili bir kaç söz etmek istiyorum. Din,ırk ve ideolojik tüm olgular çocukları zehirliyor ise, -Kurulan mantığa göre öyle görünüyor- Çocukların zihinsel zehirlenmesini engellemek için, gereken "NORM veya NORMLAR" nedir veya neler olabilir ? Sitemizde, evrim konusunda bir hayli bilgili olduğunu düşündüğüm, Liopleurodon nickli bir arkadaşımız vardı. Bu arkadaşımıza, tüm samimiyetim ve saflığımla şunları sormuştum. Nev-tür nedir ? Herhangi bir toprağa, Elma tohumu attığımızda, Armut alabilir miyiz ? İnsan denilen varlık, hayvanımsı bir görünüm arzederken, dik değil hafif kamburumsu iken, de nev-tür olarak İNSAN mıydı acaba ? Şu ana kadar insan ve herhangi bir hayvanın seks yapması sonucu ortaya bir varlık çıkmış mıdır ? Evrim denildiğinde, herhangi bir insana hiçbir vechile benzemeyen, nutfe ve yumurtanın buluşması neticesinde, değişik evrelerden geçerek, bizim olmamızı sağlayan zigot-embriyonun, izlediği sürece evrim diyebilir miyiz ? İnancımızın ana maddelerinden biri de, Bilim ve dinin elele yürümesidir. Bu ana maddeyi, Her türlü önyargı ve taaasuptan arınarak,gerçeğin serbestçe aranması maddesi ile buluşturduğumuzda, Bunun bizim için anlamı, İnsanın varoluşu ile ilgili tüm detayları zamanla bilimin bizlere anlatacak olmasıdır. |
Alıntı:
Tanrı’nın Elçileri arasında, birini diğerine göre yüceltmek yoluyla fark gözetmeye çalışmak, Sonsuz ve Her Şeyi Saran Varlığın insanoğlunun keyfine ve kuruntularına maruz olduğu yanılgısına kapılmaktır. Hz.Bahaullah’ın sözleri tam olarak şöyledir: “Şurasını çok iyi bilirsin ki, bütün Peygamberler Tanrı emrinin başka başka libaslar içinde görünen heykelleridir." İnanç insan ırkının, bu nedenle, önemli bir çağdaş düşünür tarafından “Evrim kendi kendinin bilincine vardı” diye tanımladığı şekilde gerekli ve yadsınamaz bir itici gücüdür. Eğer, yirminci yüzyılın olaylarının üzücü ve kuvvetli bir tanıklık ortaya koyduğu gibi, inancın doğal bir şekilde ifadesi yapay olarak engellenirse inanç, kesinliğe duyulan güçlü özlemi belli ölçüde yatıştıran tapınma nesnelerini ne kadar da değersiz -hatta alçaltıcı- olsa yaratacaktır. Bu inkâr edilemeyecek bir dürtüdür. http://www.bahaitr.org/yayinlar/tekortakdin.htm |
Çocuktum.
Ailemiz ekonomik olarak iyi bir durumdaydı. 6 kardeş ve bize bedel bir de baba olunca, hali ile annemin canı çıkıyordu. Anneme yardımcı bir hanım gelmişti. Yaşıtım bir oğlu vardı. Kadıncağız para kazanıp çocuklarına bakabilmek için çalışmalıydı. Oğluna bakacak kimsesi de olmadığından, Oğlunu da mecburen yanında getiriyordu. İşe başladığı ilk gün, işlerini yaparken, öğle vakti sofrayı hazırlamıştı. Annem sofranın başına geldiğinde, sofrada iki tabağın eksik olduğunu söyledi Kadın ilk etapta şaşırdı ve -Abla sen ve çocuklar 7 tabak koydum sofraya.Eksik mi koymuşum ? dediğinde annemin -Sabiha hanım 7 tabak koymuşunuz da,senin ve oğlunun tabakları nerede ? dediğinde,Sevgili Sabiha teyzemizin hıçkırarak ağladığı ve o güne kadar onları İNSAN yerine koyupta böyle bir şeyin asla vuku bulmadığından kendine ve oğluna mutfakta yer hazırladığından bahsettiğinde annemin şu güne kadar yaşamımızda temel olan İNSAN anlayışımıza muhteşem katkısı olan -Sabiha hanım sen iş gücünü bize veriyorsun.Biz senin iş gücünü satın alıyoruz.Seni ve oğlunu değil.Sen de oğlun da bizim gibi İNSAN sınız nasıl olur da bizden ayrı olduğunu düşünürsün ? Bize her geldiğinizde sen de oğlunda sofrada bizimle yemek yiyeceksiniz. Bu bir eğitim olabilir mi ? Biz ailemizden konuşmayı değil "Davranmayı" öğrendik. |
Seni bilmem ama annene kocaman bir bravo:)
|
Saygideger psiko;
Bosuna demiyorum, tarih ilerledikce, belki teknik ve bilim gelisiyor, ama; dusunce ve davranistaki insanoglunun BILINCSIZ/ICTEN GELEN insan ozu ve insanligi geriliyor. Eski degerlerin getirdigi bu bilincsiz insani degerler de; yerini insani olmayan degerlere birakiyor. Iste onemli olan, bu bilincsiz insan yapisinin, ozde bilincini kazanmak icin; birey bilincinin insansal yonu bir kez daha one cikiyor. Ben, bu masum/ bilincsiz insanligi ailemden almasaydim, bu ulke de cok farkli bir yapiya burunurdum. Benim bugunku evrensel-insan dusuncesinin temelini; 20 yasina kadar Turkiye'de ailemden ve cevremden aldiklarim, atmistir. Senin hikayelerin gibi, hikayeler; bizlerde cok, ama; simdiki nesilin boyle seyler yasamasi, sanki artik bir hayal. Saygilarimla; evrensel-insan |
:)
Sevgili dostum. Kişinin birisi,bir dizi seyrediyor, dizide bir anne kızı sevgilisinden hamile kaldı diye, kızına yapmadığını bırakmıyor ve sonunda evden kovuyor. Diziyi seyreden kişi "İki gözün körolmaya emi insan kızına bunu yapar mı ? Sende hiç ana şefkati yok mu ?" diyor. Aradan yarım saat geçip kendi kızı eve bir saat geç geldi diye ortalığı birbirine katıyor. Bu durumun her ikisine deşahit olan kişi de hayretten küçük dilini yutacak gibi oluyor. Sevgili dostum, insanlık medeniyet dediğimiz alanda mağaralardan başladığı yolculuktan bir hayli yol katetti ve değişti, Ama ilk günden bu yana kendinde bulunan , kıskanmak-açgözlülük,hırs-tamah-cimrilik vb adil-cömert-merhametli-vefalı vb "İçsel" durumlar, sanki hiç değişmedi gibi ne dersin ? Bilim denilen kavram, dış yüzeyi cilalarken, din dediğimiz yan da iç yanı cilalıyor olmasın ? Tabi ki eskide kalındığında daha beter karartıyor da oluyor :) |
Saygideger psiko;
Ama ilk günden bu yana kendinde bulunan , kıskanmak-açgözlülük,hırs-tamah-cimrilik vb adil-cömert-merhametli-vefalı vb "İçsel" durumlar, sanki hiç değişmedi gibi ne dersin ?-psiko- Bu insanoglunun kendinde yok, yani; dogustan gelmiyor. Sadece dogal dusuncenin, kendi yapilanisinin ve isleyisinin bir tezahuru bu. Bunda insanoglu da suclu degil. Ama; uzerine gidebilenler ve bu dogal dusuncenin insanligin onunde bir engel oldugunu gorenler, en azindan sorgulama ile, bu dogal dusunceyi irdeliyor ve insan ozunun de gayretiyle, bilincsiz gelisen insanligini; bilince tasiyor. Sonucta, bu elde olan, insanligin tarih ilerledikce, kaybedilmesi de dogal. Cunku, insanoglunun dogal dusuncesi; hem hayvani, hem de ayrimci/bencil/cikarci v.s. Oyuzden, elde edilen insanligin ne oldugunun algilanabilmesi icin, zaten bilinc gerekiyor. Eger, bu algilanirsa; o zaman insanoglu bu bilincle, icinde bulundugu dogal dusuncenin; insandisi ve insanlikdisi yapisini algilar ve dusunce/davranista da; insan olmak ve insanlik sunmak icin hem kendi bunyesinde, hem de davranisinda mucadele eder. En zor verilen mucadele, dusunce/davranista insan olma/insanliksunma mucadelesidir. Cunku olmadigini farkindalik ve dusunsel devrim ister. Saygilarimla; evrensel-insan |
Alıntı:
|
kıskanmak-açgözlülük,hırs-tamah-cimrilik vb
Sevgili psiko Üç senedir bunun tersini anlatmaya çalışıyorum, demek ki başarılı olamamışım. İnsanlıgın temeli ve gelişimi ortaklaşmacılık üzerine kurulu. kıskanmak-açgözlülük,hırs-tamah-cimrilik vb ise özel mülkiyetin gelişimi ile ortaya çıkıyor. Her şeye ortaklaşa sahip olan bir toplumda açgözlülük, hırs ve tamah olabilir mi. Antropolojik veriler olmadıgını gösteriyor. Ancak ilginç olan bir şey de var. Bu toplum biçimlerinde tanrı da yok. Senin dedigin güdülerin gelişimi tanrı düşüncesinin gelişimi ile başlat bir seyir arz ediyor. adil-cömert-merhametli-vefalı vb ise bizim insanal özümüz ve bu temelde gelişebiliyoruz. İkisini birbirinden ayırmak gerekiyor. Birinciler özel mülkiyetin gelişimi ile birlikte ikincilerin yerini alıyor. ASncak hala ikincilerin az da olsa varlıgını devam ettirebilmesi insanlıga karşı umudumuzun nesnel temelini oluşturmakta. saygılarımla |
Saygideger psiko;
Demekki, oyle onemli ve can alici bir noktaya temas ettinki; uc farkli yasnit geldi. Seni bilen bir birey olarak, bu uc farkli icerikteki mesaji okuyup, hepsini kendi bunyesinde ayri ayri degerlendirecegini dusunuyorum. Umarim, yanilmiyorumdur. Birincisi;insanoglu dusunce koken ve temelinin insan ve insanligi adina kendi devrimiyle yenilenmesi icerikli Ikincisi;insanoglu yapisalligi, dogalligi ve kendi icindeki degisebilirligi nitelikli Ucuncusu ise, insandisi kaynakli ve maddesel/totoliter devrim icerikli. Saygilarimla; evrensel-insan |
Sevgili evrensel-insan ;
Zamanız insanların bir çoğu, pozitif olan değerlere "Yükselen değerler" adını verir. Yani sanki içimizde yokmuş,doğuştan bunlara doğal olarak sahip değilmişiz de, çalışarak kazanılmış değerler gözü ile bakar. Gördüğüm kadarı ile sen de şu : "Sadece dogal dusuncenin, kendi yapilanisinin ve isleyisinin bir tezahuru bu." e-i cümle ile bu bakış ve anlayışa atıfta bulunmuşun. Tanrının 99 isim ve sıfatı var denilir. Bunlar da tek tek sayıllır. Yaşam denilen laboratuar bizlere, gerek ilk başta kendimiz sonra ailemiz sonra da çevremizdeki insanları ve davranışlarını gözlemle şansı vermez mi ? Bugün burada tartışma konusu olan bir çok konunun nedeni nedir ? Söylemler (Teori)ile davranışlar(Pratik)ın uyumsuzluğunu, söylemleri yapanlara, gözlemlerimiz ve geçmiş gözlemlerin kayıtları sayılabilecek tarihin de şahitliği ile göstermek değil midir ? Bilim'in ilk adımı gözlem ile başlamaz mı ? Yaptığımız gözlemlerde, Tanrının 99 isim ve sıfatının yansımalarını insanlardan görmüyor muyuz ? Tüm bu yansımalar, kendi kendine edinilen bir öğrenme metodu ile mi bize mal edilebilir ? yoksa zaten var olan değerin zamanla bizde kalıcılık (Karakter) haline dönüşmesi midir ? Gözlemlerimizi, -Şahitliğimiz doğru yapmak-doğru sözlü olma adına gereği,sadece etiketi inanan olanlara ait değil,Etiketi ne olursa olsun sadece İNSAN'a ait bir gerçek olduğunu düşünüyorsak- nasıl dile getirmeliyiz ? Şahsım diyor ki : Her ama her insan doğuştan bu isim ve sıfatlardan en az birisine sahiptir. Eğer bu değerlerin, tıpkı bilimdeki kazanımlar gibi, bilgi ve birikim neticesinde yükseleceği düşünülüyor ise, bugün insanlığın geldiği noktada, neden medeniyetin maddi kısmı inanılmaz bir ivme ile yükselirken, bizim manevi sizlerin de içsel dediğiniz değerlerde tam aksi bir gidiş var ? Bilimin bu kadar ilerlediği, doğan her çocuğun kendi ailesinden daha ileri bir akıl donanımı ile doğduğunu da göz önüne alacak olur isek, denklemde bir terslik yok mu sizce de ? İlk etapta insanın düşünce ve davranışlarına etki eden içsel değerlerin varlığı veya yokluğu konusunda aynı düzleme ayak basabilirsek, bu değerleri etkileyen iç ve dış etkenlere daha sonra devam edebiliriz gibi. Sevgilerimle.. |
Saygideger psiko;
Tanrının 99 isim ve sıfatının yansımalarını insanlardan görmüyor muyuz -psiko Daha onceki bir kac yazimda, ben; tanri-insanoglu iliskisine deginmistim. Aslinda garip olan; insanoglu bu yarattigi insani degerleri, kendi bunyesine almak, kendine uygulamak yerine; Kavram olarak yarattigi Tanrisina bahsetmekle kalmamis, hem kendini bu degerlerin pesinde hayali ve erisilmez bir maceraya suruklerken, hem de tanriya bahsederek, erisilmez kilmis. Mukemmel, iyilik, guzellik, dogruluk, hosgoru, sevgi, saygi, anlayis, birlik, beraberlik, mutluluk, v.s. kavramlarinin ne oldugunu ortak olarak ortaya koyamadigi gibi; bu kavramlari kendinde aramak yerine, kendi disina tasimis ve bu kavramlara erismenin yolunu da; guce-otoriteye-iktidara teslim etmis. Para, zenginlik, zumre v.s. gibi; ayrimci/secici degerlerle de bu yukarida sayilanlari elde etmeye yonelmis. Bunu yaparken de; kendine tek rakip, yine kendini gormus. Madem insanoglu, boyle degerler yaratabilecek bir dusunceye sahip; demekki tek noksan olan, bu degerleri kendinde aramama/gorememe oldugunun farkina varamama v.s. Iste dogal dusunce, maalesef bu bilince izin vermiyor. Cunku, hala bunlari ayrimcilik temeline oturtmaya ve tum insanligin hizmetine sunmamaya ugrasiyor. Ustelik dogal dusuncenin bu yapilanisi ve isleyisini de; bilimi, felsefesi, dili, her turlu yasamsal ve iliskisel duzen ve sistemi eliyle de "degismez/kalici/tabi v.s. kilmaya calisiyor. Iste insanoglunu dogal dusunceye esir ve teslim eden; bu temelin tek yanilgisi, insan ozu yerine yasam ve iliskiyi ve de duzenini/sistemini insandisi ve insanlikdisi uzerine kurmak. Kendi gucunu, yine kendi eliyle gucsuz kildigi kendine kabullendirmeye ugrasiyor. "Kendi dusen aglamaz" diyecegim ama; maalesef; ozunde insan ve insanlik oldugu icinde egliyor. "Kendi etti, kendi buldu" diyecegim ama, ettigi/buldugundan da memnun gozukmuyor. "Ne ekersen, onu bicersin", diyecegim; ama, ne ne ektiginin, ne de ne bictiginin bilincinde degil. Cunku ekilen/bicileni normal algilatiyor. Ama elbet birgun; kendi dahil, neyi, ne/kim olarak olduranin kendisi oldugunun ve kendisini, kendisinin ayirdiginin tursel olarak, farkina varacak. Yukarida sayilan degerleri, sadece kendinde ve degerleriyle ayrimlastirdiginda degil; tum turunde arayacak. Iste o zaman, ne kendini cezalandiracak, ne de suclayacak. Hayvandan tecrube edinerek, sosyallestirdigi turunun, bu dogal dusuncesinin aslinda hayvandan da geri biraktigini ve daha vahsi, ve soyutlara dayandigini gorecek. TUM SOYUTLARIN, YARATICISININ DA; UYGULAYICISININ DA, SORUNUNUN KOKENI OLDUGUGUNUN DA SADECE VE SADECE KENDI OLDUGUNU elbet bir gun algilayacak. Saygilarimla; evrensel-insan |
Alıntı:
Mevlana der ki : Eğer sen, can konağını arıyorsan, bil ki sen cansın. Eğer bir lokma ekmek peşinde koşuyorsan, sen bir ekmeksin. Bu gizli, bu nükteli sözün manasına akıl erdirirsen, anlarsın ki Aradığın ancak sensin, sen. Madendeki inciyi aradıkça madensin. Ekmek lokmasına heves ettikçe ekmeksin. Şu kapalı sözü anlarsan, anlarsın her şeyi; Neyi arıyorsun, sen osun. Senin canın içinde bir can var, o canı ara! Beden dağının içinde mücevher var, o mücevherin madenini ara! A yürüyüp giden sufi, gücün yeterse ara; Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara. |
Sevgili dostum ;
Nesnellik ve öznellik adına şunu meşveret edebilir miyiz ? görme, duyma, koklama, dokunma, tad alma şeklinde 5 duyumuz var. Bilim dünyası, Bu duyularımızı nasıl gerçekleştirdiğimizin yanı sıra, nesnel olarak beyindeki yerlerinin "VARLIĞI"nı-bürolarını da buldu. Anlama dediğimiz şeyin ise, beyinde nasıl oluştuğunu bulduğu-bildiği halde, nesnel olarak beyindeki bürosunun varlığını henüz bulamadı. Yoksa anlayan ...... ?? Sence neden ? |
Saygideger psiko;
Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara.-psiko- Iste sozun ozu de bu. Birey bilincini almis, bir bireyin; kendi insansal/evrensel devrimi. Bu konuda bir grubumuz var, siari "Bu devrim, baska devrim" Sonucta, dogal dusuncenin kokenini teskil eden "ben" egosunun da onunu kesecek olan ve su an dunyaya musallat olmus, amerikan idealizminin ve nihilizmin insanoglunu canavarlastiran, bireyci akilciligin da onunu kesecek olan, birin kendini kendi tur butunu olarak en genis mekan evren de gorebilmesi, algilayabilmesi ve birin yasam ve iliskisinin insanliginin da; turun yasam ve iliskisinin insanligi oldugunu algilayabilmesinin ve dogal dusuncenin "kokune kibrit suyu" ekecek, devrimidir. Bu devrim ayni zamanda; insani yasatan ve kendi disinda yasayan herseyin de devrimi olacaktir. Cunku, hicbir insanlik degerin, bir olarak ve kariliksiz olarak degeri yoktur. Mutluluk, sadece yasayan da degil; yasatandadir. Sevgi, sadece sevende degil; sevilendedir. Saygi sadece gosterende degil; uzerine gosterilendedir. Oyuzden de insanoglu en az bir ucluden olusur. Erkek/disi/urun. Ben ve bencillik, egolar, alt ve ust, v.s. bunlarin hepsi, dogal dusuncenin insan olma ve insanlik sunma cikmazlari ve engelleridir. Cunku insanlasan birey, hem kendini "yok ederken" hem de kendini var kilar. Saygilarimla; evrensel-insan |
Sevgili evrensel hocam ;
Konu ile çok alakalı değil ama, bir drama yapmak istiyorum müsaadenle. Amerikada (Herhangi bir başka ülke de olabilir bu ) muhteşem büyüklükte bir bahçe içinde kocaman bir malikane. Harika bir golf sahası. Vatandaşlar golf oynuyorlar. Ansızın 9-10 yaşlarında şirine mi şirine,tatlı mı tatlı bir kız çocuğu, -Merhaba dedeciğim sizi seyredebilir miyimmm ? diyor.Saçlarına ak düşmüş dede büyük bir sevgi ile kıza sarılıyor. Onu kaldırıp kucağına alarak onunla konuşuyor,şakalaşıyor ve sevgisini hasrediyor. Küçük şirin kız gittikten sonra, telefonunu açıp bir yeri arıyor. Ertesi gün gazete ve tv lerde -Filanca yer bombalandı annesinin kucağında,annesi ile birlikte şekil a da görüldüğü gibi can veren kız-erkek çocuk vb gibi haberler. Emri veren bu adam, o şirinenin dedesi. Şirineye gösterdiği, sevgi sahnesindeki sevgi yapmacık falan da değil. Çok doğal ve içten. Bu ikili nasıl olup yanyana gelebiliyor ? |
Bu tür filmlerde en sevdiğim replik şudur :
-Biri diğerini öldürecektir.- -Arkadaş bu şahsi birşey değil :D |
Saygideger psiko;
Bu ikili nasıl olup yanyana gelebiliyor ? -psiko- Iste dogal dusuncenin kokenini olusturan temellerden biri. ITILAF, KARSITLIK,ZITLIK ve bunun iki ayri degilde; tek bunyede olusmasi. Iste dogal dusuncenin, beni ile bizinin celiskisi. Sen neden Turkiye de olan bir olaya, disarida olandan daha cok uzuluyorsun? Bu bencillik, ayrimciligin genisligi kadar ilerler. Ama; sonucta daha once de acikladigim gibi, ben hep ondedir. Ilk ben, kizi seven bendir. Ikinci ben insana kiyan bendir. Bu iki ben AYNI DUSUNCE VE BIRIN URUNUDUR. Bir kisi, gider baskasinin kiz kardesine goz koyar; ama, ayni kisinin kendisi kiz kardesine goz koyani kabullenmez. Birinci bencil cikar, kendi nefis tatmini, ikinci bencil cikar, kendi namus algisinin tatminidir. Iste dogal dusuncenin beni celiskili, itilafli, rakipli, celiskili ve kaotiktir. Ama; bu disaridan gorunene, bunyenin kendisi gormez. Cunku celiskinin her ucunun ben icin bir ayrimci cikari sozkonusudur. Saygilarimla; evrensel-insan |
Saygideger psiko;
görme, duyma, koklama, dokunma, tad alma şeklinde 5 duyumuz var.-psiko- Goren goz degil; dusuncedir. Duyan kulak degil; dusuncedir. Koklayan burun degil; dusuncedir. Dokunan ten degil; dusuncedir. Tadan dil degil; dusuncedir. Sonucta butun bu sinirsel uyarilar, beynin urettigi dusunce ile ifade edilir. Dusunce de; kendi ideolojik/inancsal dogrusu ve kendi icin sahiplendigi tabulari/verileri degerleri ile hareket eder. O yuzden; cirkin/guzel gorunur. O yuzden; gurultulu/hos, dogru/yanlis duyulur. O yuzden; kotu/nefis koklanir. O yuzden; tesaduf/kazara/manali dokunulur. O yuzden; aci/tatli/eksi/bozuk tadilir. Sana bir de atasozu "Kargaya yavrusu, anka gorunur" Saygilarimla; evrensel-insan |
Sevgili evrensel hocam ;
Lütfen yanlış anlama ama, demişsin ki "Sen neden Turkiye de olan bir olaya, disarida olandan daha cok uzuluyorsun?" konuyu biraz şahsileştirecek olur isek, şahsım tüm dünya üzerinde olan, üzülünmesi gereken herşeye üzülürüm. Çünkü üst "Kabul"lerimden-önyargılarımdan !! iki tanesi şöyledir : "Dünya bir vatan siz de onun vatandaşlarısınız." "Hepiniz bir ağacın dalları ve bir dalın yapraklarısınız." Sevgili dostum. Müsaaden var ise, ortak alanlar bulmaya çalışalım ki, kavramlar ve tanımlarda uzlaşmazlık oluşmasın. Ne dersin ? Yanlış anlama ama, bazen düğünlerde-eğlencelerde çalan sazendeler birbirine uyumlu çalmadıklarında bizim orada "İt yola bindi havası" dinliyoruz galiba denilir. Din,dil,ırk,ideoloji vb her nev'i etiketi kaldırdığımızda ortaya çıplak olarak çıkan şeyin adı sence de İNSAN mı ? İnsan denilen bu varlığın gözlenebilir alanı,laboratuarı da içinde yaşadığımız dünya mı ? |
Alıntı:
Düşünce tüm bu duyuların duyumsamasının ana etkeni diyorsun yanlış anlamıyor isem. EyvAllah, da Nesnel takılacağız burada. Biz gözün görme aracı olduğu konusunda hemfikiriz. Diğerlerinin de, Ama tüm bu fonksiyonların nesnel odacıkları-büroları var BEYİN de. Düşüncenin tümünü BEYİN yapıyor, ANLAMA yı BEYİN yapıyor deme sakın bana. Beyinde anlamanın NASIL olduğunu biliyor BİLİM. Ama, NEREDE oluştuğunu bilmiyor. Dolayısı ile bu soruyu soran psiko değil, bizatihi BİLİM in kendisi. Yani bilim diyor ki Anlama şu şu kimyasal tepkimelerin sonucunda "OLUŞUYOR" da, beyinde odacığı- bürosu neresi bulamadık. Arıyorlar İnşaAllah bulacaklar. Yine şahsım önyargımla diyorum ki, Anlayan RUH tur. Yani Mevlana'nın, Senin canın "içinde bir can var," o canı ara! Beden dağının içinde mücevher var, o mücevherin madenini ara! A yürüyüp giden sufi, gücün yeterse ara; Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara. dediği ve biz inananların İNANDIĞI Tanrı'nın, bizdeki emaneti ruhtur diye bunları söyledim. |
Bitkisel hayata gecmis bir insanin yasamin "can"in her emarelerini gosterdigi halde "ruhsuz" tabir ettigimiz durumda olusu, beyinin neresi oldugu bilinmese de butun bu algilari, duygulari bir araya getirip sentez yapanin beyini ta kendisi oldugunu gostermez mi?
Beynin kismen olmesi bile sart degil, "Ruh", alkol, uyusturucular, sentetik haplarla da etkilenir: sizin hesaba gore etkilenmemesi gerekmez mi sevgili kardesim. |
Saygideger psiko;
"Sen neden Turkiye de olan bir olaya, disarida olandan daha cok uzuluyorsun?" -psiko- Buradaki "sen", aslinda sahsina yonelik degilde, benim kullandigim bir dil uslubuydu. Din,dil,ırk,ideoloji vb her nev'i etiketi kaldırdığımızda ortaya çıplak olarak çıkan şeyin adı sence de İNSAN mı ? İnsan denilen bu varlığın gözlenebilir alanı,laboratuarı da içinde yaşadığımız dünya mı ? -psiko- Bu bir ciplaklik degil;tamamen insandisi ve insanlikdisi, dogal dusunce kulvarindan arinmak/ayrilmak/kurtulmaktir. Birincisi, hem beyinde yer etmis gereksiz kalintilari alir goturur, hem ufkunu acar, hem de beyin; yeni kulvardaki insan ozlu yasam ve iliskiyi sigdiracak yer bulur. Bunun en buyuk yarari; bir bireyin, aslinda; sucluyu fiziksel tesbiti degil; dusunsel tesbitidir. Insanogluna bakis acisini degistirir. Fiziksel goruntu kirliligini ortadan kaldirir. Yeni dogmus bir bebek dusun, iste o bebek; fiziksel insan gorunumunu, dusunsel/davranissal bir insanoglu dogal dusuncesi ile "kirletmeden/kirlenmeden" yetisip, buyuyecek. Aslinda bu konuyu cok detayli isleyen, bir cok yazim var. Hepsi de; konunun bir yonunu ortaya koyuyor. Bak sana bu konu ile ilgili bir link verecegim. Hatta gerekli gorursen, konuya o linkten de devam ederiz. Orada yazilanlari okursan, pratik yasamda da neyin ne oldugunu/olacagini algilamis olursun. Sonucta; bu dusunceyi, yasama tasimazsan; bir utopya olarak kalir. Iste, epistemolojik gerceklik te; burada devreye girer. Tabi ki, disaridan bakis acisi ve notr algi ile birlikte. http://www.turandursun.com/forumlar/...ead.php?t=9740 Beyinde anlamanın NASIL olduğunu biliyor BİLİM. Ama, NEREDE oluştuğunu bilmiyor.-psiko- Nerede olmasinin, neden bu kadar onemi var, sence? Sonucta, nerede olusursa olussun, olustugu yer; insanoglunun bunyesindeki beyni degil mi? Saygilarimla; evrensel-insan |
Alıntı:
Sevgili ağabey ; İşte anlaşamadığımız tüm detay da burada. Nesnel veri arayanlar, İş anlamaya geldimi, götürü hesap yapıyor olmaları, paradigmalar konusunda, bir daha düşünülmesini gerektirmez mi ? Hani meşhurdur. Amerikalı amiral filosu ile tatbikata çıkar. Tatbikat dönüşü radar subayı -tam bizim rotada başka bir gemi var efendim der. Amiral hiddetle -tezzz önümüzden çekilsin der.Telsiz subayı telsiz ile iletişim kurar ve yollarından çekilmeleri için "Rota değiştirmesi"ni söyler.Karşıdaki çok sakin -Ben rotamı değiştiremem siz rotanızı değiştirin der. Amiral büyük bir hiddetle telsizin başına gelir -Ben filanca amiral tatbikattan geliyorum filomla tezzz yolumuzdan çekil der ama karşı çok sakin -Mümkünü yok siz rotanızı değiştireceksiniz çünkü ben deniz feneriyim. Bilim, nesnel takılıyorsa, ki öyle o halde bu paradigmada düşünecek :) |
Sevgili dostlar ;
Madem ki, Görme İşitme Koklama, Dokunma ve Tatma duyguları beynin birer aracı, ki bu bakış ve anlayışa göre anlama da aynı kategoriye giriyor. neden 5 duyunun, beyinde NESNEL alanı var iken, anlamanın yok ? Bu durumda bilimin paradigmaları konusunda bir kez daha düşünmesi gerektiğini herhalde sizler de "Kabul" edersiniz. |
Alıntı:
|
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 23:32 . |