Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   Önerdiğimiz Başlıklar (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=97)
-   -   Kuran’daki Kısas ve Diyet Hükümlerinin Eleştirisi (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=15012)

ulpian 01-12-2009 00:22

Kuran’daki Kısas ve Diyet Hükümlerinin Eleştirisi
 
Kuran’daki Kısas ve Diyet Hükümlerinin Eleştirisi

Kısas, islam hukuku terimi olarak, adam öldürme veya yaralama suçlarında, suçluya uygulanan cezanın adıdır ve katilin öldürülmesi veya adam yaralayanın aynı şekilde yaralanması anlamına gelir.(1)

Diyet ise (bu bağlamda), kısas hakkından feragat edildiği durumlarda, suçlunun, yaraladığı kişiye veya öldürdüğü kişinin yakınlarına -bir nevi tazminat olarak- ödemesi gereken bedeldir.(2)

Bu çalışmada, 1) kısaca Kuran’daki düzenlemeyi aktardıktan sonra 2) bu hükümlerin İslam açısından (inananlar için) bugün de bağlayıcı ve geçerli olduğunu yine Kuran ile göstermeye çalışacağım. 3) Ardından Bakara/178’deki sorunlu bir ibarenin yol açtığı ikilemi (dilemmayı) işleyeceğim. 4) Hukuki bir takım ayrıntıların İslam alimlerince nasıl değerlendirildiğini özetle ve çok kısa naklettikten sonra, 5) Kuran hükümlerinin, günümüzün evrensel hukuk ilkeleri ve insanlığın ortak kazanımları açısından eleştirisini sunmaya çalışacağım.


I. Kurandaki Düzenleme

II. Hükümlerin Kuran Açısından Günümüzdeki Geçerliliği ve Bağlayıcılığı

III. "Hüre Hür, Köleye Köle, Kadına Kadın" İbaresindeki İkilem

IV. Kısasla İlgili Üç Hukuki Mesele
1. Kısasta Hür ile Köle Farkı
2. Kısasta Müslüman ile Gayri-Müslim Farkı
3. Kısasın İnfaz Şekli

V. Kısas ve Diyet Hükümlerinin Eleştirisi
1. Eleştirinin Kıstası
2. Ölüm Cezası
3. Kısastaki Vahşilik
4. Vahşeti Savunmak
5. Kısas/Diyet İlişkisindeki Dengesizlik

(Dipnotlar)

ulpian 01-12-2009 00:24

I. Kurandaki Düzenleme

Kuran’daki düzenleme şu şekilde:

(Büluğ çağına girmiş ve aklı yerinde) Bir kimse, kasten ve haksız yere başka birini öldürürse, öldürülen kişinin varisleri/velileri iki seçenekli bir hakka sahipler: İsterlerse "cana can" hükmünü uygulatıp katilin öldürülmesini sağlayabilirler, isterlerse katili affedip bir diyet (tazminat) ödemesiyle yetinirler. Kuran, müslüman aileler/kavimler arasında husumeti önlemek için, affetmeyi ve diyetle yetinmeyi tavsiye etmekte, fakat bunu zorunlu kılmamakta. Yani öldürülenin varisleri/velileri isterlerse "cana can" hükmünü işletebilirler, bu bir haktır.
Aynı düzenleme, insan yaralama suçları için de geçerlidir (Maide/45). Yaralanan şahıs, isterse affeder ve suçludan diyet alır, isterse de kısas hakkını kullanır ve suçlunun aynı şekilde yaralanmasını sağlar.

(Kısas hükümleri kasten ve haksız yere işlenen suçlar için geçerlidir. Yanlışlıkla adam öldürmenin yaptırımı Nisa/92'de düzenlenmiştir.)


Ayetler

  • Bakara/178
    Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir. Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin vârisi, velisi) tarafından affedilirse, aklın ve dinin gereklerine uygun yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem dolu bir azap vardır.
  • Bakara/179
    Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki (bu hükme uyarak) korunursunuz.
  • İsra/33
    Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın, öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın. Kim haksız yere öldürülürse, biz onun velisine yetki vermişizdir. Ancak o da (kısas yoluyla) öldürmede meşru ölçüleri aşmasın. Çünkü kendisine yardım edilmiştir.
  • Şura/40
    Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a aittir.
  • Nahl/126
    Eğer ceza verecekseniz, size yapılanın misliyle cezalandırın. Eğer sabrederseniz, elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır.
  • Maide/45
    Onda (Tevrat’ta) üzerlerine şunu da yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir. Yaralar da kısasa tabidir. Kim de bu hakkını bağışlar, sadakasına sayarsa o, kendisi için keffaret olur. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, zalimlerin ta kendileridir.

Hadisler

  • Her kimin bir yakını öldürülür ise o, iki hayırlı şeyden birisini yapmakta serbesttir. Ya fidye alır ya da (kısas gereği onu) öldürür.
    (Buhari, Diyat 8, İlim 39; Müslim, Hacc 447; Tirmizi, Diyat 13; Ebu Davud, Diyat 4; Nesai, Kasame 29)
  • Kim mü’min bir kimseyi öldürürse, katil bu sebeple kısas olunur. Kim bu kısasa engel olursa Allah’ın lânet ve gazabı onun üzerine olsun! Allah onun farz veya nâfile hiçbir hayrını kabul etmez.
    (Ebu Davud, Diyat 17; Nesai, Kasame 29)
  • Müslümanın kanı ancak üç şeyden birisi ile helâl olur. Zina eden evli, cana karşılık can (kısas), dinini terk edip İslâm cemaatından ayrılan kimse
    (Buhari, Diyat 6; Müslim, Kasame 25, 26; Tirmizi, Diyât 10, Hudud 15; Ebu Davud, Hudud 1; Nesai, Tahrim 5, 11, 14; Ahmed: 1/61, 63,70, 163,382, 428,444,465,6/181,214, Derami, Siyer, 11)

ulpian 01-12-2009 00:28

II. Hükümlerin Kuran Açısından Günümüzdeki Geçerliliği ve Bağlayıcılığı

Yukardaki Kuran ayetleri, haksız yere adam öldürmenin veya yaralamanın sadece günah olduğunu, öbür dünyada cehennem ile cezalandırılacağını değil, (müslüman toplumlar için) bu suçların BU DÜNYADA nasıl cezalandırması gerektiğini düzenlemekte. İslam’a göre, somut durumda kısas uygulama kararını verecek olan merci ulu’l-emr yani devlet yönetimi (veya devletin yetkili mercileridir).(3) Dolayısı ile ayetlerdeki hükmün muhatabı sadece müslüman fertler değil, aynı zamanda devletin kendisidir. Kuran, müslüman toplumlara, ceza hukukunu bu hükümler uyarınca şekillendirmeyi ve bu hükümleri fiilen uygulamayı emretmektedir.

"Ben müslümanım" diyen herkes, Kuran’da (ve sünnette) apaçık bir şekilde emredilen bu hükümlerin bugün de uygulanmasını (dininin bir gereği olarak) en azından arzu etmelidir. Şiddet yolu ile islami düzen kurmaya karşı olabilir. Günümüz Türkiyesinde bu hükümlerin uygulanmasına siyasi sebeplerden dolayı herhangi bir ihtimal de vermeyebilir. Siyasi şartlar el vermediği için bu uğurda siyasi bir mücadelede de bulunmayabilir. Fakat en azından kendi kendisine "Evet, Kuran'da bu hükümler emredilmiştir. Ve aslolan, doğru olan, müslüman toplumların bu hükmüleri bugün de uygulamasıdır." demeli. Aksi takdirde söyledikleri objektif olarak ancak, "Ben aslında Kuran’da yazan bazı şeyleri kabul etmiyorum. Fakat ne yapayım işte, Kuran’a inanmadığımı da -kendi kendime- kabul edemiyorum, etmek istemiyorum. Bu yüzden Kuran'ın emrettiklerini benimseme yerine, benim şahsen benimsediğim şeyler Kuran'da varmış, hoş bulmadığım şeyler ise Kuran'da yokmuş gibi inanıyorum." şeklinde değerlendirilebilir.

Bazı (din adamları arasında azınlıkta olan, fakat Türk medyasında en çok temsil edilen) yenilikçi/modernist din adamlarının, İslam’ı seküler demokrasi ve çağdaş değerler ışığında yeniden "yorumlama" (üstelik zaten 1400 senedir işte bu seküler, demokratik, çağdaş değerleri öğütlüyormuş gibi sunma) gayretleri (özellikle Türkiye’de) hepimizin malumu.(4) Bu gayretleri, dinlerden özgür olanlar, İslam’ı törpüleme, çağdaş değerlere uydurma faaliyeti olarak -sonuçları açısından- belli bir ölçüde tebrik de edebilirler belki. Fakat bu faaliyetin baştan aşağıya ilmi samimiyetten yoksun olduğu gerçeğine göz yumamayız. Yukardaki ayetleri hangi şekilde yorumlarsak yorumlayalım, Kuran'da adam öldürme ve yaralama suçunun bu dünyadaki cezası hakkında bir hüküm olduğu (dolayısı ile İslam dininin sadece bireysel inanç alanını değil, devlet düzenini de doğrudan ilgilendirdiği) gerçeğini inkar edemeyiz.

Herkes dini tercihinde de, kendi dinini yorumlamada da hukuken özgürdür ve özgür olmalıdır elbette. Fakat bazı temel mantık kurallarına dahi riayet edilmezse, kişinin bu tercih ve yorumu (fikri anlamda) ciddiye alınacak herhangi bir özelliğe sahip olmaz. "Ben Müslümanım" demek, en azından ve bütün islami mezhep ve ekollerin ortak paydası olarak "Kuran’ın Allah sözü olduğuna inanıyorum"' demektir. Kuran’da da adam öldürme ve yaralama suçlarına bu dünyada hangi cezanın uygulanması gerektiği açık-seçik bir şekilde emredilmiştir.


Bu gerçeği tevil yöntemleri ile ortadan kaldırmak mümkün olmadığından, modernist din adamları da zaten, Kuran’da bu suçların (bu dünyadaki) cezasının düzenlendiğini inkar etmez, edemez. Üstelik İslam alimleri arasında tartışmalı olan "nesih" meselesinin, yani bazı ayetlerin daha sonra gelen ayetlerle yürürlükten kaldırılması konusunun da burada işlenen kısas/diyet hükümleri ile (genel anlamda) ilgisi yok. Çünkü Kuran’da bu hükümleri yürürlükten kaldırdığı varsayılabilecek hiçbir ayet yok ve dolayısıyla zaten böyle birşey savunan herhangi bir islami ekol de mevcut değil.

Bu yüzden -kısas/diyet hükümlerini bugün içine sindiremeyen- "modernist müslümanlar"a bu konuda ancak şöyle bir manevra kalmakta:
  • "Bu somut cezalar, Kuran’ın nazil olduğu zaman ve mekanda hakim olan sosyal şartlara, örf ve töreye göre en uygun cezalar idi. Fakat aradan 1.400 yıl geçti, şartlar değişti. Kuran’daki bu somut hükümler (bu somut halleri ile) artık geçerli/bağlayıcı değil. Fakat Kuran’ın bu hükümlerle vermek istediği evrensel mesajın özü geçelirdir. O da, bu suçların cezalandırılması gerektiği ve cezanın da caydırıcı nitelikte olmasıdır. Kuran’ın nüzulü zamanında bu ceza kısas idi. Bugün ise hapistir."

Türkiye’de adeta moda haline gelmiş olan bu tür açıklamalar -en azından bu açıklamalar eğer sarih Kuran hükümlerine dahi uyarlanmaktaysa- nereden bakarsak bakalım, İslam’ı öz kaynaklarından koparma ve eğip bükerek çağdaş normlara uydurma çabasından başka birşey değildir.


(1) Kuran’ın altı farklı ayetle somut olarak kısas hükmünden bahsetmesini, "yaşadığın zaman ve mekanda caydırıcı ve uygun ceza ne ise, onu uygula" olarak "okumak" artık "yorumlama, anlamaya çalışma" değil, kişinin kendi doğru bulduğu şeyi zorla, adeta kaba kuvvetle Kuran’a söyletme çabasıdır.

(2) Allah’ın "Toplumlar, cinayet ve yaralama suçlarını cezasız bırakmasın. Yaşadığı zaman ve mekanda caydırıcı ve uygun ceza ne ise, onu uygulasın." gibi zaten her toplumun fiilen uygulamakta olduğu birşeyi altı farklı ayetle bildirmeyi gerekli görmüş olması, açıklanması zor bir durumdur.

(3) 1400 yıl boyunca, farklı coğrafyalarda farklı asırlarda yaşamış, farklı mezheplere, kültürel kimliklere sahip bütün müslümanların, alimlerin, fakihlerin, müfessirlerin -tamamına yakın derecede- ezici çoğunluğunun, bu kadar önemli bir noktayı yanlış anlamış (aslında "yaşadığın zaman ve mekanda caydırıcı ve uygun ceza ne ise, onu uygula" denmek istenmişken, yanlışlıkla "her zaman kısas ve diyet hükümlerini uygula" manasını almış) olması, Allah’ın buna müsaade etmiş olması, apaçık olduğunu söyleyen Kuran’ın buna müsait olması inanan açısından izahı zor bir durumdur.

(4) Daha da önemlisi, bu gibi yorumları Kuran ayetleri için de getirenler, sınırın nerede çizileceğine hangi kriterlere göre karar vermekteler? Kuran’ın hangi somut hükümleri bugün geçerli, hangilerinde ise somut hüküm değil de, vermek istediği "evrensel mesajın özü" geçerli. Neticede altı farklı ayette açık seçik bir şekilde yer almış bir hükümden söz ediyoruz. Eğer bu somut hükmün -yukardaki tarihsellik yorumu ile- (Kuran’a göre) bugün uygulanması istenmiyor dersek, aynı şeyi hangi hüküm için diyemeyiz? Geriye Kuran’dan ne kalır?

(5) Ve hepsinden önemlisi de, zaten bu yorumu bizzat Kuran yanlışlamakta ve lanetlemektedir. Kuran’ın hiçbir yerinde "Zaman geçer de şartlar değişirse, somut hükümlerimi aynen uygulamak zorunda değilsiniz. O hükümlerin içerdiği evrensel mesajlar çerçevesinde kendinizce yeni hükümler koyabilirsiniz" şeklinde yorumlanabilecek bir ayet bulamıyoruz. Fakat tam tersine, Kuran’da geçen hükümlerin, aynen ve olduğu gibi, tüm zamanlarda uygulanması gerektiğine, (müslüman toplumlar için) zaman ve mekan üstü bağlayıcı olduklarına dair birçok ayet var.
  • Maide/44
    O halde insanlardan korkmayın, benden korkun, ayetlerimi hiçbir değerle değiştirmeyin; Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kafirlerdir.
  • Maide/49
    O halde, Allah'ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet, Allah'ın sana indirdiği Kuran'ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın, heveslerine uyma; eğer yüz çevirirlerse bil ki, Allah bir kısım günahları yüzünden onları cezalandırmak istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fasıktırlar.
  • Maide/50
    Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?
  • Hac/51
    Ayetlerimizi geçersiz kılmak için çaba gösterenler var ya, işte onlar cehennemliklerdir.
  • Bakara/85
    Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir.
  • Nisa/65
    Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.
  • Nisa/105
    Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab'ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma!
  • Enam/115
    Rabbinin kelimesi (Kur’an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
  • Ahzab/62
    Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın kanununda asla değişme bulamazsın.
  • Fetih/23
    Allah’ın öteden beri işleyip duran kanunu (budur). Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.
  • Nisa/150/151
    Allah'ı ve peygamberlerini inkar eden, Allah'la peygamberleri arasını ayırmak isteyen, "Bir kısmına inanır bir kısmını inkar ederiz" diyerek ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar gerçekten kafir olanlardır. Kafirlere ağır bir azab hazırlamışızdır.


Bütün bu ayetlerden açıkça anlaşılıyor ki, Kuran’da geçen somut bir hüküm için "Bu hüküm 1400 sene önce uygundu. Fakat bugün bu somut şekliyle artık bağlayıcı değil. Bağlayıcı olan, bu hükmün içerdiği evrensel mesajdır ve bu evrensel mesajın çerçevesinde somut hükümler değişebilir" gibi bir yorumu, yine Kuran’ın kendisi açık ve ağır bir şekilde eleştirmiş ve yasaklamıştır.


Aynı sonucu daha birçok ayet, hadis ve bağlamdan da çıkartabiliriz. Örneğin Maide Suresi’nin 43. ve devamındaki ayetlerde, Muhammed zamanında yaşayan Yahudiler’in Tevrat’ta yazan somut hükümleri uygulamayışları eleştirilir. Kuran’a göre Tevrat’ın sonradan tahrif edilip edilmediği sorusundan bağımsız olarak, Maide/43’e göre Muhammed zamanındaki Yahudilerin (günümüzde de aynı olan) kutsal kitaplarında Allah tarafından konulmuş bir hüküm muhafaza edilmiştir: Zina yapanların (kadın evli ise) öldürülmesi hükmü (Yasa’nın Tekrarı/Tesniye 22:22).
Fakat Muhammed zamanında yaşayan bir Yahudi topluluk, işte bu hükmü kendi aralarında zina yapmış olanlara uygulamak istemez ve hatta konuyu Muhammed'e danışırlar. Bu konu ile iligili "gelen" Kuran ayetleri ise şöyle der:


  • Maide/43
    İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında olduğu halde nasıl seni hakem kılıyorlar da sonra, bunun arkasından yüz çevirip gidiyorlar? Onlar inanmış kimseler değildir.
  • Maide/44
    Biz, içinde doğruya rehberlik ve nur olduğu halde Tevrat'ı indirdik. Kendilerini (Allah'a) vermiş peygamberler onunla yahudilere hükmederlerdi. Allah'ın Kitab'ını korumaları kendilerinden istendiği için Rablerine teslim olmuş zahidler ve bilginler de(onunla hükmederlerdi). Hepsi ona (hak olduğuna) şahitlerdi. Şu halde (Ey yahudiler ve hakimler!) İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.
Tevrat, Muhammed'den (en az) 1400 yıl önce "gelmiştir" (doğrusu: oluşmuştur). Buna rağmen Kuran, "Tevrat'taki (zina için) ölüm cezası, artık eskilerde kaldı, o dönem için geçerliydi" dememiş, aradan (en az) 1400 yıl geçmiş olmasına rağmen Tevrat'ta yazılı olan hükmü uygulamadıklarından dolayı Yahudileri çok ağır bir dille tenkid etmiştir.




(6) Kuran'da yer alan, örneğin hırsızın elinin kesilmesi, zaninin kırbaçlanması gibi diğer cezalardan farklı olarak, kısas/diyet hükümlerine özgü bir nitelik de, bunun mağdura veya mağdurun yakınlarına verilmiş bir hak, bir yetki olduğudur. Kararı verecek olan devletin yetkili mercileri, fakat devlet sadece zanlının suçlu olup olmadığını tespit etmekle yükümlü. Kısası uygulayıp uygulamamada devlet özgür değil. Eğer mağdur veya mağdurun yakınları, kısas istiyorsa, devlet bunu Kuran'a göre uygulamak zorundadır. Çünkü bu onlara verilmiş bir haktır. Bizzat Kuran, öldürülenin velisine kısas yetkisi verdiğinin altını çizmekte. Peygamber, kısas hakkını engelleyene lanet okumakta ve hiçbir hayrının kabul edilmeyeceğini bildirmekte. Kuran'ın diğer bütün hükümlerinin zamana göre değişebileceği -en zorlama yorum ve tevillerle- varsayılabilse bile, aynı şeyi kısas hükümleri için söylemek -inanan açısından- hiçbir şekilde izah edilemez ve "Ben Kuran'dan hoşuma gideni alıyorum, hoşuma gitmeyeni de 'bunun zamanı geçmiş' diyerek reddediyorum" demekten başka birşey olmaz.


Netice itibariyle, kısas/diyet hükümlerinin (somut halleriyle) -Kuran açısından- bugün geçerli/bağlayıcı olmadığını savunmak, birçok açıdan tutarsız ve sorunlu olduğu gibi, hepsinden önemlisi Kuran’ın kendisiyle açıkça çelişmektedir.


Zaten İslam coğrafyası genelinde günümüzün müslüman din adamlarının tamamına yakın çoğunluğunun, kısas hükümlerinin (Kuran açısından) bugün de aslen bağlayıcı olduğu hakkında herhangi bir şüphe içerisinde olmadığını rahatlıkla varsayabiliriz.


Örneğin İslam Hukuku’nu çağımızın şartlarına göre nisbeten daha esnek ve yenilikçi yorumlamasıyla bilinen Hayrettin Karaman bile kısas konusunda şöyle diyor:
  • "(Beşi müstesna olmak üzere) İslâm hukuku suçların çoğunun cezasını tayin etmemiştir.* Çünkü bu cezaların, zaman ve mekanın değişmesiyle değişikliğe uğraması îcabeder. Teşrî organı bu esasa göre cezaları kanuna bağlayabileceği gibi, kanun bulunmadığında hakim, zaman, yer ve şahsın durumunu göz önüne alarak cezayı takdir edecektir. İslâm'ın tahdit etmediği ve ulü'l-emre bıraktığı bu cezalara "ta'zir" ismi verilmektedir.

    İslâm Hukuku yalnız cana kıyma suçuna "kısas" ismiyle misilleme cezası vermiş, maktulün yakınları ısrar ettikleri takdirde kasten öldürenin öldürülmesini gerekli kılmıştır.

    * Cezasını dinin tayin ve tesbit ettiği suçlar: Adam öldürmek, zina etmek, içki içmek, kazf (iffete iftira), hırsızlık ve soygundur.
    " (5)
Yani İslam, çoğu suçların cezasını belirlememiş –zaman ve mekanın şartlarına uygun şekilde toplum tarafından belirlenebilsin diye. Fakat beş suçun cezasını ayet ile belirlemiştir, dolayısı ile bu cezalar (müslüman toplumlar için) her zaman ve mekanda geçerli ve bağlayıcıdır. Bu belirlenmiş cezalardan biri de kısastır.


Sonuç olarak, bu alt-başlığın en başında yazılanı tekrarlamak gerekirse, "Ben müslümanım" diyen herkes, bu hükümlerin bugün de uygulanmasını en azından arzu etmek durumundadır. Şiddet yoluyla islami düzenin ikamesine karşı olabilir, bugün ve yakın gelecekte Türkiye’de bu hükümlerin uygulanabilmesine siyasi şartlardan ötürü ihtimal vermeyebilir ve bu yüzden bu uğurda aktif mücadelede bulunmayabilir, fakat en azından kendi içinde bu hükümlerin bugün de uygulanmasını arzu etmeli, "aslollan, olması gerek budur" diye düşünmelidir. Aksi takdirde tutumu objektif olarak ancak "Ben aslında müslüman değilim, ama bunu bir türlü –kendime karşı- kabullenemiyorum" olarak değerlendirilebilir.

ulpian 01-12-2009 00:33

III. "Hüre Hür, Köleye Köle, Kadına Kadın" İbaresindeki İkilem

Bakara/178'de "Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın (kısas edilir)" denilmekte.

Bu ibare, lafzi manasından çıkan sonuç itibariyle ele aldığımızda, kimsenin kabul edemeyeceği, son derece adaletsiz bir düzenleme getiriyor gibi gözükmekte. Eğer öldüren (katil) ile ölen (maktul) aynı kategoridenseler sorun yok. Fakat örneğin bir erkek bir kadını öldürdüyse, bu ibarenin lafzi manasına göre (kadına kadın), katilin öldürülmemesi gerekir. Bu durumda ya kimse ceza almayacak, ya da "kadına kadın" ibaresi katilin karısını veya kızını öldürmek şeklinde yorumlanacak. Yani örneğin A, B’nin kızını kasten ve haksız yere öldürürse, suç ya cezasız kalacak, ya da B de "kadına karşı kadın kısas edilir" hükmünü işleterek, A’nın kızının öldürülmesini isteyebilecek.

En baştan söylemek gerekirse: Her türlü adalet algısına aykırı gelen bu hükmü, (kısmen ve farklı bir açıdan da olsa Seyyid Kutub hariç) İslam alimleri de kabul etmemiş, türlü tefsir ve tevillerle bu ibarenin "niyetinin farklı" olduğunu açıklamaya çalışmışlar.

Bir sonraki alt-başlıkta da görüleceği üzere, İslam alimlerin çoğunluğu bu ibareye (de) dayanarak, köle ile hürün kısasta eşit olmadığına hükmetmişler. Fakat tek başına ele alındığında ibarenin lafzi manasından çıkan sonucu tam olarak (sadece bazı durumlar için de olsa Seyyid Kutub hariç) hiçbir alim kabul etmemiş. Çünkü, ayetin lazfi manasından çıkan sonuç, sadece köle öldüren hür kişinin öldürülmeyeceği değil, aynı zamanda hür birini öldüren kölenin de öldürülmeyeceği şeklinde ("hüre karşı hür, köleye karşı köle").

Kuran’ın müellifinin (bize göre Muhammed’in, inananlara göre Allah’ın) bu ifadenin lafzi manasından çıkan sonucu bütün durumlar için murad etmemiş olması gerçekten de muhtemeldir. Fakat o halde, en azından bu ifadenin "yersiz", "talihsiz" veya "kafa karıştırıcı" olduğunu söylemeliyiz. Çünkü bu ibarenin (eğer murad edilen hüküm, lafızdan çıkan sonuç değilse) düzenlemeye kattığı herhangi birşey de yok. Yani ibareyi lafız manasının dışında yorumlayan alimler, aslında bu ibareyi yorumlamıyorlar, tamamen yok sayıyorlar. Ayetin ilk cümlesinde zaten kısas emredilmiş. Bu ibareyi "katil öldürülsün" şeklinde yorumlamak mümkün mü? (Eğer "yorumlamak" kelimesinin herhangi bir mantıklı anlamı kalacaksa). "Katil öldürülsün" anlamını vermek için "hüre hür, köleye köle, kadına kadın" ifadesini kullanmak, "yersiz", "talihsiz" veya "kafa karıştırıcı" olarak değil de, ne olarak vasıflandırılabilir.


Bu konuda (birçok açıklamanın içerisinden) müfessirler tarafından en çok öne sürülen açıklamaları üç kısıma ayırabiliriz:

(1) Birinci kısım, bu ayette geçen "hüre hür, köleye köle, kadına kadın" ibaresinden çıkan hükmün daha sonraki nasslarla yürürlükten kaldırıldığını (ilga edildiğini, nesh edildiğini) savunmakta.
  • Örnek: İbn Kesir’in bildirdiği rivayetler
    "Ancak bu ayet-i kerime'deki "hür hür ile, köle köle ile, dişi dişi ile" ayeti "cana can" (Mâide, 45) ayeti ile neshedilmiştir. Ali İbn Ebu Talha "dişi dişi ile" konusunda İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder: Zîra onlar; dişiye mukabil erkeği öldürmüyorlardı. Erkeğe mukâbil erkeği öldürüyorlar, dişiye mukabil dişiyi öldürüyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ cana can, göze göz emrini inzal buyurdu. Ve ister cana, ister candan aşağıya tecavüz etmiş olsunlar, kasıtlı oldukları takdirde hür erkekle hür kadını kendi aralarında eşit kıldı. Aynı şekilde köleler arasında da kasıtlı olarak cana ve candan aşağıya tecâvüz halinde erkeklerle kadınları eşit kıldı. Bu ayetin cana can (Mâide, 45) ayeti ile neshedildiği Ebu Malik'ten de rivayet edilir. " (6)


(2) İkinci kısım (sadece Hanefilere özgü olmak üzere), daha "ince" bir açıklama getirmekte. Anlaşılması için fıkıh usulü terimlerinden olan "mefhumu muhalefet" kavramını biraz açmak gerekiyor. (Bu kavramın Batı hukuk metodolojisindeki karşılığı argumentum e contrario, Almancası Umkehrschluss).

Örneğin Talak/6’da "(Boşadığınız kadınlar) Eğer hamile iseler, doğurmalarına kadar nafakalarını verin." yazar. Bu ayetten, ayetin kendisinde her ne kadar sadece hamile kadınlardan bahsedilmiş olsa da, aynı zamanda hamile olmayan kadınlara (boşanma durumunda) nafaka verilmesinin şart olmadığı hükmü çıkar (argumentum e contrario – mefhumu muhalefet). Eğer başka bir ayette veya hadiste hamile olmayan kadınlara da nafaka verilmesi gerektiği ayrıca ifade edilmemişse, demek ki, hamile olmayan kadınlara nafaka vermek vacib değildir. Bu durumda kıyas (argumentum a simile, analoji) yolu ile de hüküm, hamile olmayan kadınlara genişletilemez. Çünkü ayetin mefhumu muhalifinden hamile olmayan kadınlara nafakanın şart olmadığı hükmü çıkmaktadır. Genel bir hukuk metodolojisi kaidesi olan bu yöntemi, Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhepleri -genel olarak- kabul etmişken, sadece Hanefiler reddetmiş ve ayetlerin mefhum-u muhaliflerinden hüküm çıkartmamışlar.(7)

Dolayısı ile Hanefiler, yukardaki ayette geçen "hüre hür, köleye köle, kadına kadın" ibaresi için şunu diyebilmekteler: "Bu ayette sadece (1) "hüre karşı hür, köleye karşı köle kısas edilir" yazmakta, fakat (2) "hüre karşı köle, köleye karşı hür kısas edilmez" yazmamakta. Dolayısı ile zaten herhangi bir sorun yok ortada. Çünkü bizim benimsediğimiz fıkıh usulüne göre Cümle (1)’den Cümle (2) çıkmaz."

Bu açıklamanın hukuk metodolojisi açısından ne denli tatmin edici olduğu sorusu bir kenara(8), yukarda sorulan sorunun aynısını tekrarlamak gerekir: "Cana can" veya "katili öldürün" anlamını vermek için "hüre hür, köleye köle, kadına kadın" ifadesini kullanmak, "gereksiz, yersiz, kafa karıştırıcı" değil de ne. Bu ifadenin, düzenlemenin kendisine veya ayetin daha iyi anlaşılmasına sağladığı en ufacık bir katkı mı var? Ayetten bu ibareyi çıkartınca (ki zaten tefsir ve tevil yoluyla yapılan da bu), vermiş olduğunuz hükümde herhangi birşey değişir miydi?
  • Örnek: Elmalılı Hamdi Yazır’ın Açıklaması
    "Özellikle hür hüre, köle köleye, dişi dişiye, yani bir hür bir hürü, bir köle bir köleyi, bir dişi bir dişiyi öldürdüğü zaman, öldürülen hür karşılığında o katil hür, öldürülen köle karşılığında o katil köle, öldürülen dişi karşılığında o katil dişi, kısaca her öldürülen kimsenin karşılığında kendi katili aynı şekilde öldürülür. Bu öldürme yeterli bir kısas olur. Cahiliye devri âdeti gibi şeref ve kıymet davasıyla katilden başkasının öldürülmesine kalkışılmaz.
    Bu kayıtlar, âyetin nüzul sebebi olan olayda olduğu gibi, katilden başkasının öldürülmesinden kaçınılması içindir. Bundan başka bir mefhûm-i muhalifi kastedilmiş olmadığında ittifak vardır.

    Biz Hanefilerce zaten mefhum-i muhalif delil yerinde geçerli değildir
    ".(9)
    (Elmalılı, elbette argümanını bununla sınırlandırmıyor ve diğer iki kısımda yer alan gerekçelerle birlikte daha farklı açıklamalara da yer veriyor).


(3) Üçüncü kısım ise, "Aslında ayetin manasından çıkan sonuç bu. Fakat bu sonucu ben adaletsiz buluyorum. Dolayısı ile bu kastedilmiş olamaz" şeklinde yalın, sade ve kolaycı bir yöntem izlemekte.
  • Örnek: Muhammed Esed’in açıklaması:
    "Bu pasajın girişindeki "kısas” terimi ile bağlantılı olarak okunduğunda, "hür için hür, köle için köle, kadın için kadın” şartının sınırlı, lafzî anlamıyla alınamayacağı -ve bu niyeti taşımadığı- açıktır: çünkü bu, birçok öldürme olaylarını, mesela bir hürün bir köle tarafından veya bir kadının bir erkek tarafından öldürülmesini veya tersini dışarda bırakırdı." (10)


Bu açıklamaları makul ve tatmin edici bulsak da bulmasak da, tarafsız olarak baktığımızda, şunu kabul etmeliyiz ki, Bakara/178’deki "Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın" ifadesi her halükarda, (eğer lafzi manasından çıkan sonucu kabul etmiyorsak), düzenlemenin kendisine veya daha iyi anlaşılmasına kattığı hiçbir şey olmadığı gibi, tam tersine "talihsiz", "kafa karıştırıcı", lafzi manadan çıkan sonucun kastedilmediğine dair uzun uzun açıklamaları (gereksiz yere) zaruri kılıcı bir ifadedir.


Mahmut Toptaş, Şifa tefsirinde bu hususu şöyle anlatır:
  • "Bu âyet-i kerîme biraz kapalı ama Maide sûresinin 45. âyet-i kerîmesi onu açmış. Eğer Maide sûresinin 45. âyet-i kerîmesi nazil olmamış olsaydı, o zaman şöyle bir yanlış anlama doğabilirdi. Hür insana karşı hür insan. Yani hür bir insan hür bir insanı öldürürse ceza olarak o hür insan öldürülür. Ancak hür bir insan kadını öldürürse, hür insan öldürülemez. Veya kadın bir hür insanı öldürürse, kadın ceza olarak öldürülemez gibi bir mânâ çıkabilir idi. Fakat Allah (c.c.) buna da gidilmemesi için yani daha da açıklık getirmek üzere bu Maide sûresinin 45. âyet-i kerîmesini nazil kılmış. Halkımızın diline de "dişe karşı diş" şeklinde geçmiş." (11)
Yani bu yoruma göre, Bakara/178’in ilk cümlesinde zaten kısas emredilmişken, ikinci cümlede "katil kimse, onu öldürün" anlamını vermek için, durduk yere yanlış anlaşılmalara çok müsait olan "hüre hür, köleye köle, kadına kadın" ifadesi kullanılmış. Daha sonra da, işte bu tamamen gereksiz yere oluşturulmuş olan kargaşayı yok etmek için, Maide/45’deki ifadelerle "açıklama" getirilmiş.

Sonsuz güç ve bilgiye sahip, mükemmel bir varlık tarafından "apaçık bir dilde" (Sonsuz güç ve bilgiye sahip, mükemmel bir varlık tarafından "apaçık bir dilde" (Şuara/195, Zuhruf/2), herkesçe anlaşılması için (Zuhruf/3), bütün zaman ve mekanlara gönderildiği iddia edilen bir kitapta, hem de uyulması istenen somut hükümler içeren bir ayetinde, kesinlikle olmaması gereken bir durum.


Hangisini esas alırsak alalım, bütün bu ve buna benzer açıklamalar, "hüre hür, köleye köle, kadına kadın" ibaresini "yorumlamak" değil, ancak "yok saymak" olarak değerlendirilebilir. Bu ibare olmasa idi, bu açıklamaların öngördüğü hükümde hiçbir şey değişmeyecek, üstelik bu ibarenin lafzi manasından çıkan sonucun niçin kastedilmiş olamayacağına dair uzun uzun açıklamalara da gerek kalmayacak, çünkü ortada zaten kafa karıştırıcı bir söz olmayacak ve herşey çok daha yerli yerinde olacaktı.

Yani, hangi açıdan bakarsak bakalım, eğer bu ibarenin lafzi manasından çıkan sonucu kabul etmeyeceksek, ancak "gereksiz, yersiz ve kafa karıştırıcı" olarak nitelendirebileceğimiz bir ibareyle karşı karşıyayız.


Bu yargıyı bertaraf etmenin tek yolu, ibarenin lafzi manasından çıkan sonucu kabul etmektir ve benim bulabildiğim kadarı ile bunu -özgün bir yorumla- bir tek Seyyid Kutub yapmış.
  • "Fakat benim anladığıma göre bu ayetin (Bakara/178’in) yeri ile "cana can" ilkesini ortaya koyan ayetin (Maide/45’in) yeri farklıdır, bu ayetlerin birbirininkinden ayrı uygulama alanları vardır. "Cana can" ilkesini getiren ayetin uygulama alanı, belirli bir kişiden yine belirli bir kişiye ya da belirli birkaç kişiden belirli bir veya birkaç kişiye yöneltilmiş ferdî saldırılardır. Bu durumlarda eğer cinayet kasıtlı biçimde işlenmiş ise katil sorumlu tutularak cezalandırılır.

    Fakat bizim şu anda incelemekte olduğumuz ayetin (Bakara/178’in) uygulama alanı, tıpkı yukarda anlatılan iki Arap kabîlesinin olayında olduğu gibi, toplu saldırılardır. Bu tür olaylarda bir ailenin başka bir aileye, bir kabilenin başka bir kabileye, bir toplumun başka bir topluma saldırarak karşı tarafın bir bölüm hür insanını, kölesini ve kadınını öldürmesi ya da yaralaması sözkonusudur. Bu durumlarda kısas ilkeli adalet terazisi ortaya konduğunda, bu tarafın hür bir kişisi karşı tarafın hür bir kişisine, bu tarafın bir kölesi karşı tarafın bir kölesine ve bu tarafın bir kadını karşı tarafın bir kadınına denk tutulur. Aksi halde bir toplumun ortaklaşa olarak başka bir topluma saldırı düzenlediği bu tür olaylarda kısas ilkesi nasıl uygulanabilir?
    "(12)
Görüldüğü gibi Seyyid Kutub, ayeti metne son derece sadık kalarak yorumlamış ve şöyle bir hükme varmış:
"Cana can" ibaresini içeren Maide/45 ile "Hüre hür, köleye köle, kadına kadın" ibaresini içeren Bakara/178 zaten iki farklı durumu düzenliyor. Eğer belirli bir kişi, belirli birini öldürürse, Maide/45’e göre "cana can" hükmü uygulanır ve katil öldürülür. Fakat eğer örneğin bir kabile, başka bir kabileye saldırmış, bir miktarda hür, köle ve kadın öldürmüş ise ve kimin kimi öldürdüğü belirlenemiyorsa, saldırgan kabileden de eşit derecede hür, köle ve kadın öldürülür. Bakara/178 sadece katillerin tam olarak belirlenemediği toplu kabile saldırıları için geçerlidir.

Yukarda saydığımız bütün sorunlar, Seyyid Kutub’un bu yorumuyla ortadan kalkıyor, "Hüre hür, köleye köle, kadına kadın" ibaresi anlamlı, mantıklı, fuzuli olmayan, düzenleme işlevi gören bir konuma kavuşuyor.

Fakat Seyyid Kutub’un çıkarttığı bu hükmün ne denli adaletsiz olduğunu uzunca açıklamaya gerek yok. Saldırgan kabile, diğer kabileden mesela 10 hür erkek, 10 köle ve 10 kadın öldürmüşse ve kimlerin bilfiil öldürme eylemine katıldıkları belirlenemiyorsa, bu yoruma göre Bakara/178 uyarınca, saldırgan kabileden de 10 hür erkek, 10 köle ve 10 kadının öldürülmesi gerekiyor. Öldürülmesi gereken örneğin bu 10 kadının, cinayet eylemine fiilen katılıp katılmadıkları önemli değil, çünkü zaten Bakara/178 katillerin belirlenemediği bu gibi durumlar için geçerli.


Sonuç olarak, Bakara/178’de yer alan "Hüre hür, köleye köle, kadına kadın" ibaresindeki ikilemi (dilemma’yı) şu şekilde ifade edebiliriz: Ya lafzi manadan çıkan sonucu ve böylece adalet duygumuza aykırı gelen bir hükmü kabul edeceğiz, ya da ibarenin gereksiz, yersiz, fuzuli ve kafa karıştırıcı olduğunu kabul edeceğiz.

ulpian 01-12-2009 00:36

IV. Kısasla İlgili Üç Hukuki Mesele


1. Kısasta Hür ile Köle Farkı

Yukardaki başlıkta görüldüğü gibi, Bakara/178'de yer alan "hüre karşı hür, köleye karşı köle ... (kısas edilir)" ifadesinin salt lafzi manasından çıkan sonucu (olduğu gibi ve bütün durumlar için) hiçbir alim hüküm olarak kabul etmemiş. Çünkü lafzi manadan çıkan sonuç şöyle: Hür kişi bir köleyi öldürürse, katil olan hür öldürülmez (çünkü "köleye karşı köle"). Fakat aynı zamanda bir köle, hür birini öldürürse, katil olan köle de öldürülmez (çünkü "hüre karşı hür"). Dolayısı ile bu ayetin salt lafzi manasından, kısasta hürün köleye karşı üstün olduğu çıkmıyor, hür ve köle sadece iki farklı kategoriye ayrılıyor. (Söz konusu ibarenin hangi sorunları ve açmazları içerdiği yukardaki başlıkta incelendi).

Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhepleri kısasta hürü köleden üstün saymışlar. Üç mezhebe göre de, hür birini öldüren köle öldürülebilir, fakat köle öldüren hür öldürülemez.(13)

Bu çoğunluk (cumhur) görüşü bazı ayet, hadis ve akli argümanların yanısıra, yukardaki başlıkta işlenilen "hüre hür, köleye köle" ibaresini de delil olarak gösterir. Her ne kadar ifadenin lafzi manasından çıkan sonuç (hürün köleye, kölenin de hüre karşı kısas edilemeyeceği) olduğu gibi alınmasa da, bu görüşe göre burada bu kategoriler zikredilerek aradaki farka işaret etmek istenmiştir. Yani Bakara/178'deki "hüre hür, köleye köle" ifadesi İslam alimlerinin çoğunluğu tarafından, kısasta (köle ile hür arasında) eşitsizliğe işaret olarak algılanmıştır.(14)


Dört sünni mezhepten sadece Hanefi mezhebi, kısasta köle ile hürün eşit olduğuna hükmetmiş ve kendi görüşü için yine Kuran ve Hadislerden bazı dayanakların yanısıra, akli argümanlar da öne sürmüş.(15) Hanefilere göre, katil ile maktulün hür mü köle mi olduğuna bakmaksızın, katil öldürülebilir.

Ancak Hanefi mezhebine göre bile, eğer efendi kendi kölesini öldürmüşse, kısas uygulanmaz.(16)



2. Kısasta Müslüman ile Gayri-Müslim Farkı

Bu konuda da İslam alimlerinin çoğunluğu (cumhuru), kafir birini öldüren müslümanın kısas yolu ile öldürülemeyeceği görüşündedir.(17)

Bu çoğunluk görüşünün ana dayanak noktası ise şu Hadisler:
  • "Kafire karşılık müslüman öldürülmez."
    Ebu Davud
    , Cihat 147; Nesai, Kasame 9; İbn Mace, Diyat 21; Ahmed, 1/191, 122, 2/180, 192, 194, 211
aynı manayı içeren diğer hadis rivayetleri için ayrıca bkz:
Buhari, Diyat 31, İlim 39, Cihad 171; Tirmizi, Diyat 16 (1412); Ebu Davud, Diyat 11; Nesai, Kasame 8 (8, 19), 12 (8, 23);


Hanefi mezhebi ise, bu konuda da çoğunluğun görüşüne uymayıp, nisbeten biraz daha eşitlikçi bir görüş benimsemiş. Hanefilere göre kısasta müslümanlar, zımmilerle, yani İslam devletine tabi olan, cizye ödeyen gayri-müslimlerle eşittir. Yukardaki sahih hadisi ve benzerlerini de Hanefiler bu görüş ışığında tevil ederek, hadisteki "kafir" kelimesinden bütün kafirlerin değil sadece "zımmi" olmayanların (İslam devletine tabi olmayan, cizye ödemeyen gayri-müslimlerin) kastedildiğini savunmuşlar.(18)

Fakat Hanefi mezhebine göre de, İslam devletine cizye ödemeyen gayri-müslimi öldüren müslümana kısas uygulanmaz.
Ayrıca yine Hanefi mezhebine göre bile, müslüman katil, bir mürtedi (daha önce müslüman olup, sonradan dinden çıkan birini) öldürdüğü için, kısasa tabi tutulmaz.(19)


3. Kısasın İnfaz Şekli

Yine İslam alimlerinin çoğunluğuna göre, katil maktulü nasıl öldürdüyse kısasen o şekilde öldürülür.(20) Kılıçla öldürmüşse kılıçla, boğarak öldürmüşse boğarak, başını kayalar ile ezmiş ise onun da başı kayalar ile ezilir vs.

Bu çoğunluk görüşü gerekçe olarak bilhassa şu ayet ve hadisleri gösterir:(21)


Ayetler:
  • Şura/40
    Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür.
  • Bakara/194
    O halde kim size saldırırsa, size saldırdığı gibi siz de ona saldırın.
  • Nahl/126
    Eğer ceza verecekseniz, size yapılanın misliyle cezalandırın.
  • Mü'min/40
    Kim bir kötülük yaparsa, ancak onun kadar ceza görür.

Hadisler:
  • "Kim yakarak öldürürse, biz de onu yakarak öldürürüz. Kim, boğarak öldürürse, biz de onu boğarak öldürürüz." (22)
  • Enes'den:
    "Bir Yahudi tarafından kafası iki taş arasında ezilmiş halde bulunan bir cariyeye: 'Bunu sana kim yaptı, filan mı filan mı?' diye sordular. Nihayet bir Yahudinin adı geçince başı ile 'Evet' diye işaret etti. Bunun üzerine Yahudi tutuklandı ve suçunu itiraf etti. Bunun üzerine Rasulullah (sav) da onun başının iki taş arasında ezilmesini emretti."

    Buhari, Diyat 7, 4, 5, 12, 13, Husumat 1, Vesaya 5; Müslim, Kasame 15 (1672); Tirmizi, Diyât 6 (1394); Ebu Davud, Diyat 10 (4527-4529), 14 (4538); Nesai, Kasame 11 (8, 22).

Hanefi mezhebine göre ise, katil maktulü nasıl öldürmüş olursa olsun, kısas cezası her zaman kılıç ile uygulanır. Hanefiler bu görüş için bilhassa şu hadisi delil olarak gösterirler:
  • "Kısas, ancak kılıçladır"
    İbn Mace
    , Diyât, 25.

Ancak hadis ve fıkıh alimleri, bu hadisin zayıf olduğu görüşüne varmışlardır.(23)

Bununla birlikte bütün mezheplere göre, katil eğer aynı cinayet şeklini birkaç kez tekrarlamışsa (örneğin bir seri katil, birden çok kişiyi işkenceyle öldürmüşse), aynı şekilde (işkenceyle) öldürülür. Bu hususta icma vardır.(24)

ulpian 01-12-2009 00:45

V. Kısas ve Diyet Hükümlerinin Eleştirisi

1. Eleştirinin Kıstası
1.400 yıl önce Arap Yarımadasında hakim olan anlayışı, örf ve töreyi bugünün varmış olduğu düzeyden sınırsızca eleştirmek ve yargılamak, elbette anakronik bir yaklaşım olur. Ortada, o çağ ve coğrafyadan kalmış ve bugün de geçerliliğini beyan eden bir "kutsal" Kitap ve buna inanan bir milyar insan olmasa idi, zaten 1400 yıl önce Arap Yarımadasında olup bitenler, ancak spesifik tarih ilgisi olanların isterlerse uğraşabileceği bir alan olarak kalırdı. Fakat realite böyle değil. Önümüzde, bir milyar insanın hala inandığı bir kitap var ve bu kitap, inanan toplumlara (inanan toplumların devletlerine) zaman ve mekandan bağımsız olarak, yukarda ele alınan kısas ve diyet hükümlerini uygulamayı salık veriyor, hatta emrediyor.

Dolayısı ile inanmayanların da -böyle bir talep şu an fiilen gündemde olmasa dahi- bu sosyal gerçeklikle bir şekilde yüzleşmesi gerekmekte (bu arada diğer yandan, özellikle Türkiye'de "Ben müslümanın" diyen birçok insanın da kendi dinleri ve din kaynakları ile samimice yüzleşmelerinde fayda var). Bu yüzleşmeyi de, -eğer kendimize sadık kalmak istiyorsak- ancak bugün varmış olduğumuz bilgi ve bilinç düzeyinden hareketle gerçekleştirebiliriz. Bugünün varmış olduğu "bilgi ve bilinç düzeyi"nin mutlak olmadığı gibi, homojen de olmadığının farkındayım elbette. Diğer yandan, yüzyılların siyasi, sosyo-ekonomik, bilimsel, felsefi gelişmelerinin sonucu olarak bugün en azından dünyanın asgari düzeyde gelişmiş ülke halklarının çoğunluğu tarafından -fiiliyatta daha katetmesi gereken çok yol olsa da- genel kabul gören ve "insanlığın ortak kazanımları" olarak adlandırabileceğimiz, demokrasi, insan hakları, kadın ve erkeğin hukuki eşitliği, fikir özgürlüğü gibi değerlerimiz ve bu değerlerimizin zeminini oluşturan çağdaş devlet, hukuk, fert, toplum ve adalet anlayışlarımız var. Bu zemine oturan günümüz anlayışlarının arasında her ne kadar farklılıklar, uyuşmazlıklar, hatta ilkesel uzlaşmazlıklar olsa da, yine de hepsini, 1400 yıl önceki Arap çöl ve kabile anlayışlarından ayrıştıran ortak paydaların olduğu inkar edilemez. Eleştirinin çıkış noktasının, kriterlerinin, daha açık bir ifadeyle "taraf"ının da işte bu ortak paydalarımızca belirlenmesinden başka bir yol zaten düşünülemez.


2. Ölüm Cezası
Ölüm, diğer adıyla idam cezası, yakın bir geçmişe kadar dünyada genel kabul gören hukuki bir yaptırımdı. Aydınlanma akımının etkisiyle ilk olarak 18. yüzyıldan itibaren bazı Avrupa ülkeleri ölüm cezasını fiilen kaldırmaya başladı. Bu süreç, özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, 1970'lerde ve 2000'li yıllarda ivme kazanarak günümüze kadar işledi.

Bugün 139 devlet, ölüm cezasını hukuken veya fiilen kaldırmış vaziyette. Bunların 94'ü ölüm cezasını topyekun ve hukuken kaldırdı, 10'u ağır savaş suçları gibi çok istisnai suçlar haricinde kaldırdı, 35'inde ise ölüm cezası hukuken öngörülse de en az on yıldır infaz edilmemiş, yani fiilen kaldırılmış durumda. (25)

Ve bu süreç hızla devam etmekte. Bütün dünyada insan hakları dernekleri, sivil toplum örgütleri, hümanist oluşumlar, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler'in ilgili kurulları, aydınlar, kanaat önderleri vs. ölüm cezasının kaldırılması için uğraş veriyor. Sadece son 4 yıl içerisinde, tam 12 devlet ölüm cezasını hukuken veya fiilen kaldırdı. (26) Üstelik ölüm cezasını kaldıran ülkelerde, daha önce bu cezayı öngören suçlarda herhangi bir artış olduğuna dair hiçbir işaret de yok.

Bugün, bütün dünyada infaz edilen ölüm cezalarının 93%'ü sadece 5 ülkede gerçekleşmekte:
Çin Halk Cumhuriyeti, İran Cumhuriyeti, Suudi Arabistan Krallığı, A.B.D. ve Pakistan.(27)


Ölüm cezasının artık günümüzün genel hukuk ve adalet anlayış(lar)ına uymadığını söyleyebiliriz. Ne var ki, işte Kuran, maktulün yakınları (onlara Allah tarafından verilmiş bir yetki olarak) isterlerse, katilin kısas yoluyla öldürülmesini müslüman toplumlara bütün zamanlar için emretmektedir (bkz. yukarıda II. Hükümlerin Kuran Açısından Günümüzdeki Geçerliliği ve Bağlayıcılığı).


Türkiye'de ölüm cezası 2006 yılında topyekun kaldırıldı ve bu noktaya da farklı evrelerden geçerek gelinebildi. Daha önce 2003 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ek Ölüm Cezasının Kaldırılmasına İlişkin 6. No.lu Protokol imzalanmış ve 2006'ya kadar bir dizi yasal değişiklikler yapılmıştı. Bundan da önce, henüz 2001 yılında, ölüm cezası savaş, yakın savaş tehdidi ve terör suçları ile sınırlandırılmıştı. Bundan önce de aslında ölüm cezası fiilen kaldırılmış durumdaydı, idama hükmedilse de, ceza infaz edilmiyordu. Türkiye'de son idam infazı 1984'te gerçekleşmiştir. Ondan önce de ölüm cezasının infazını mümkün oldukça zorlaştırmak için bir takım prosedürler öngörülmüş durumdaydı. Mahkeme tarafından verilen idam kararının önce Yargıtay, ondan sonra bir de meclis tarafından onaylanması gerekiyordu.(28) Görüldüğü gibi, ülkemizde de onyıllar öncesinden başlayan süreç, ölüm cezasını gittikçe daha az kabul edilebilir kılmış.

Üstelik bu gelişmelerden önce de, Türk Ceza Kanunu her türlü insan öldürme suçu için idam cezasını öngörmüyor, üç kısma ayırıyordu: ağır hapis, müebbet ağır hapis ve idam. İdam cezası sadece kanunen belirlenmiş bazı özel şartlarda (örn. kendi çocuğunu öldürmüşse, canavarca bir his sevki ile veya işkenceyle öldürmüşse vs. gibi) öngörülmüştü. (Fakat Kuran, her türlü kasıtlı insan öldürme durumunda, maktulün yakınlarına kısas hakkı tanımakta).


Kısaca ana hatlarıyla çizilen bütün bu gelişmeler gösteriyor ki, günümüz dünyasında, ölüm cezası büyük ölçüde artık kabul edilemez olarak algılanmakta ve bu süreç hızla devam etmektedir. İnsan her ne kadar suç işlemiş ve cezayı haketmiş olsa da, devlet eliyle hayatını sonlandırmak, çağdaş normlarımızla uyuşmuyor. Ne olursa olsun devletin insan haysiyeti ve yaşam hakkına saygı göstermesi isteniyor, devletin (teslim alınmış) suçluya "misilleme" ile karşılık vermesi, onunla aynı düzlemde buluşması uygun bulunmuyor.

Üstelik, ne yaparsak yapalım, hukuk hatalarını sıfıra indirgeyemeyeciğimizi de artık net olarak biliyoruz. Deliller her ne kadar yeterli, hatta kesin gözükse de, mahkeme kararından çok sonra bile, bazı hataların yapıldığı, şahitlerin yanlış veya yalan söylediği, itiraf eden sanığın (herhangi bir sebeple) itirafının yanlış veya yalan olduğu ortaya çıkabiliyor. Sürekli gelişen teknolojik imkanlarla, henüz kısa bir zaman öncesine kadar mümkün olmayan incelemeler yapılabiliyor ve sanığın haksız yere hüküm giydiği sonradan tespit edilebiliyor. Bu salt teorik bir mülahaza değil. Dünyanın çok farklı hukuk sistemlerine sahip ülkelerinde belirli aralıklarla, yeniden gözden geçirilen davaların bir kısmında hüküm giymişlerin suçsuz olduğunun sonradan anlaşıldığı vuku bulmaktadır. Oysa ölüm cezası infazından dönüş yok, hatalı karar ile öldürülen kişiye ve yakınlarına yapılan haksızlığın telafisi hiçbir şekilde mümkün değil.


3. Kısastaki Vahşilik
Ayrıca Kuran'daki kısas hükümlerinin günümüz açısından uygunsuzluğu sadece ölüm cezasını öngörmesinden ibaret de değil. Yukarda kaynaklarıyla gösterildiği üzere, üç sünni mezhep ayetlere ve sahih hadislere dayanarak, katilin maktulü nasıl öldürdüyse, o şekilde öldürülmesi gerektiği görüşünde. Zaten ayetlerin lafzi manası da buna işaret ediyor. Boğarak öldürmüşse boğarak öldürülür, işkenceyle öldürmüşse işkenceyle öldürülür vs. Bu vahşetin devlet eliyle suçlulara uygulanmasını istemek, üçüncü binyılda tekrar vahşi çöl hukukunu hakim kılmayı önermekten başka birşey değildir.

Türkiye müslümanı, öldürme şekli konusunda hanefi mezhebinin gölgesine sığınarak farklı bir görüş benimseyebilir gerçi. Fakat yaralama durumlarında bütün mezhep ve görüşlere göre, suçluya aynen misilleme yapılması gerektiği hususunda hiçbir ihtilaf yok. Çünkü ayetlerin lafzı çok açık:
  • Maide/45
    Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir. Yaralar da kısasa tabidir.
  • Şura/40
    Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür.
  • Nahl/126
    Eğer ceza verecekseniz, size yapılanın misliyle cezalandırın.
Kuran, inanan toplumlardan işte bunu istiyor. Başka birinin gözünü çıkartan kişinin devlet eliyle gözü çıkartılsın, burun kesenin burnu kesilsin...

Kendisi veya bir sevdiği böyle bir suça maruz kaldığında, şüphesiz çok kişi suçlunun da aynen bu şekilde cezalandırılmasını isteyebilir. Hatta çocuğunun tek gözü çıkartılmış olan bir anne, suçlunun iki gözünün de çıkartılmasını, sonsuz işkencelere maruz bırakılmasını, herşeyi isteyebilir, ne de olsa ateş düştüğü yeri yakıyor. Ama bu aşırı tepkiselliklerin doğallığını teslim etmekle birlikte, devlet -günümüzün anlayışlarına göre- yine de serinkanlılıkla, akli selimle hareket etmeli, elbette suçluyu, hem toplumu diğer suçlarından korumak, hem caydırıcı olmak, hem de mağdurların hissiyatlarına karşılık verebilmek için cezalandırmalı, fakat vahşete vahşetle cevap vermemelidir.

Müslümanlar, bütün bu yargılarımızı, mutlak olmayan, ispatı zaten mümkün olmayan "taraf"lı yargılar olarak, salt "tercihler" olarak görebilir. Tartışma eğer bu noktaya varırsa -ki genelde varır- söylenmesi gereken tek şey kalır: Evet, o halde herkes kendi "taraf"ını "tercih" etsin. Günümüzün insanlığının büyük çoğunluğu tarafından kabul gören, daha çağdaş, daha medeni, daha insani normları mı benimseyip savunacağız, yoksa 1.400 yıl önce katı çöl örfünden çıkan normları mı?


4. Vahşeti Savunmak
Gerek kısas hükmünün öngördüğü ölüm cezasını, gerekse göz, kulak, burun kesme cezalarını savunmak için din adamlarının başlıca öne sürdüğü üç argümanı şu şekilde sıralayabiliriz:

(a) "Kuran, kısası emretmiyor ki! Affedip diyetle yetinme imkanını da sunuyor. Hatta bunu tavsiye ediyor."

Doğru. Fakat konumuzla ilgisiz. ("Diyet" opsiyonundaki dengesizliklere aşağıda değinilecek.) Kuran, mağdura/yakınlarına kısası hak olarak vermiş, bu haktan vazgeçip diyetle yetinmeyi tavsiye etse de, kısas uygulamak istediği takdirde bunun mutlaka uygulanması gerektiğini söylemiş. Böyle bir hakka sahip kimsenin, yakını öldürüldüğünde veya kendi kulağı kesildiğinde, kısas hakkını -aksi yöndeki tavsiyeye rağmen- kullanmak isteyebileceği (ki pratikte daha çok böyle olduğundan yola çıkabiliriz) hesaba katılmış. Ve zaten Peygamber döneminde de kısas uygulanmış ve kısas hakkını kullanmak isteyenler ayıplanıp, horlanmamış. Dolayısı ile sadece ikinci opsiyona işaretle, kısas hükümlerinin vahşiliğine getirilen eleştiriler es geçilemez.


(b) "İslam öncesi Arap örfleri daha adaletsiz ve vahşiydi."
Bu da doğru. Bütün tefsirlerin anlattığına göre, İslam öncesi Araplar'da güçlü, itibarlı olan kabileler, "Bizden bir can alan kabileden iki can alırız. Bize şu kötülüğü yapana şu kadar mislini yaparız." şeklinde ferman verip, bunu uyguluyorlarmış. Dolayısı ile hem kabileler arasında eşitsizlikler oluyormuş, hem de (örneğin iki güçlü, itibarlı kabile karşı karşıya gelirse) bitmez bilmeyen kan davaları oluşuyormuş. Muhammed de, işte bu kısas ve diyet hükümleriyle nisbeten daha adil denebilecek, kan davalarının çıkmasına engel olacak veya sonlandırılmasına vesile olacak düzenlemeler getirmiş.

Zaten bu alt-başlığın en başında da vurgulandığı gibi, Muhammed'i günümüz açısından modern normlar getirmedi diye eleştirmek abes olur. Her kabilenin kendine özgü bir devletçik olduğu, kabileler-üstü egemenlik ve cebir-tekeline sahip bir devletin henüz olmadığı, üstelik bugünkü anlamda hapishane gibi ceza infaz kurumlarının da olmadığı bir dönemde, fiilen uygulanabilecek en uygun çözümlerden birini getirmiş.

Ama zaten -yine en başta vurgulandığı gibi- burada eleştirilen, 1.400 yıl önce Arap Yarımadasında olup bitenler değil. Önümüzde o dönemden kalan ve bugün hala bir milyar insanın "kutsal" olarak gördüğü bir kitap var ve bu kitap işte bu hükümleri uygulamayı inanan toplumlara hala emretmekte (bkz. yukarıda II. Hükümlerin Kuran Açısından Günümüzdeki Geçerliliği ve Bağlayıcılığı). Herhangi bir Roma imparatorunu, Bizans kralını, Rus çarını, Çin imparatorunu vs. eleştirmekle Muhammed'i eleştirmek arasındaki fark burada. Muhammed sadece diğer bütün hükümdarlar gibi, hedef ve idealleri uğruna zamanının şartlarına uygun şekilde mücadele vermekle kalmamış, aynı zamanda insanlara, doğrudan Yaratıcı'dan geldiğini iddia ettiği bir kitap bırakmış. Evet, bazı alanlarda "iyileşme, düzelme" sağlayan bir takım reformlar getirmiş, bazı alanlarda da getirmeyip var olan örfü olduğu gibi devralmış. Ve işte bu şekilde varılan kültürel evrim basamağının önemli bir bölümünü, ilahi olduğunu iddia ettiği bir kitapta sabitleştirerek, (bunu öngörmüş olmasa da) gelişmeye kapatmış ve dondurmuş. Aradan 14 asır geçmiş olmasına rağmen bir milyar civarında insan, işte bu Kitap'ın sonsuz güç ve bilgi sahibi bir Tanrı tarafından bütün zamanlara mutlak adalet ve huzur getirmek için seslendiği ve gerek bu kitabın, gerekse Muhammed'in hayatının günümüz için bile bir bilgi, feyiz, ilham ve norm kaynağı olduğu inancında. Bu yüzden doğal olarak, Kuran'da yazanları da bugünün normları, anlayışları açısından ele almak durumundayız. Ve bunu yaptığımızda, ortaya işte yukarda sayılan uyuşmazlıklar ve uzmaşlazlıklar çıkmakta.


(c) "Cezanın ağır olması caydırıcılık için şarttır."
Bu argümanı da hemen her tefsirde bulabiliriz. "Kendisinin öldürüleceğini bilen kimse, başkasını da öldürmez; kendisinin kulağının kesileceğini bilen başkasının da kulağını kesmez" vs.
Caydırıcılık için yasada öngörülen cezaların belli bir ağırlıkta olması gerektiği elbette doğru. Fakat bugün artık biliyoruz ki, caydırıcılık işlevinin etkin olabilmesi için, yasalarda yazan cezaların ağırlığından çok daha önemlisi pratikteki suçların tespit edilme ve suçluların yakalanma oranı. Farklı bilim dallarının yürüttüğü ampirik araştırmalar bunu göstermekte.(29) Caydırıcılık işlevi için asıl önemli olan, cezaların aşırı şiddetli olması değil, devletin suçları ve suçluları tespit etmekte gösterdiği fiili başarı oranı. Ölüm cezasını kaldıran ülkelerde, daha önce bu cezayı öngeren suçların oranında ölüm cezasının kaldırılmasından kaynaklı herhangi bir artış tespit edilmedi.Ayrıca cinayet suçlarının zaten önemli bir bölümü fevri, yani yüksek bir öfke ve heyecan halinde gerçekleşmekte. Eylemi böyle bir durumda gerçekleştiren suçluların büyük kısmı, eylem anında fiilin sonuçlarını aklından bile geçirmiyor. Sonuçları "göze alarak" suçu işyelenler için ise -suçu işleme anında- örneğin 30 yıl ağır hapis, müebbet hapis veya ölüm arasında çok fazla bir fark olmayacağını söyleyebiliriz. Nitekim suçlunun ölümü de "göze aldığı", hatta işledikten sonra kendisini öldürdüğü vakalar da malum. Bunun ötesinde eğer suçlunun gözünde ölüm cezasının ayrı bir ürkütücüğü var ise, bu aynı zamanda, suçu işledikten sonra artık kaybedecek birşeyi olmadığı hissine ve dolayısı ile daha fazla cinayete (örneğin şahitlerin öldürülmesine) yol açabilmekte.


5. Kısas/Diyet İlişkisindeki Dengesizlik
Modern hukuk sistemlerinde, ceza ve tazminat birbirinden farklı hukuk dallarının alanına girer. Bir insanın örneğin kolunu kesmiş olan suçlunun cezası, mağdurun talebine bağlı değildir. Mağdur aff da etse, ceza da istese, devlet suçluyu ceza hukuku gereği cezalandırır. Aynı zamanda mağdur, eğer isterse, dava açarak suçludan medeni hukuk gereği tazminat talep edebilir. Aynı şekilde, cinayet suçlarında da devlet, katili öldürülenin yakınlarının ne istediğine bakmaksızın ceza kanunu uyarınca cezalandırır. Bundan bağımsız olarak eğer maktulün yakınları isterlerse, dava açıp ayrıca tazminat talep edebilirler.

Kuran'daki düzenleme ise, kısas cezasının uygulanıp uygulanmayacağını -Allah tarafından verilmiş bir yetki olarak- mağdurun veya öldürülenin yakınlarının inisiyatifine bırakmakta ve ayrıca diyet (tazminat) talebini de buna bir alternatif olarak koymakta. Ya kısas cezası uygulanacak, ya da diyet alınacak. Bu düzenleme, günümüzün devlet ve hukuk yapısına uymuyor. İnsan öldürmüş veya yaralamış birisinin ceza alıp almayacağını mağdurun veya mağdur yakınlarının inisiyatifine bırakmak, bugünün kamu/fert anlayışlarına aykırı gelmekte. Günümüzün anlayışına göre devlet, suçluyu her halükarda cezalandırır. Mağdurlar ise, isterlerse -buna alternatif olarak değil- bunun yanısıra suçludan tazminat talep edebilirler. Ayrıca Kuran'daki düzenleme hem zenginlerle fakirler arasında ceza eşitsizliğine yol açmaya müsait (diyeti ödeyemeyecek olan fakir katilin, maktulün yakınları tarafından affedilmesine hiçbir sebep yok), hem de bir takım manipulasyon ve hakkı kötüye kullanma durumlarına açık (örneğin zengin birinin varisleri mirası hemen alabilmek için, önceden katille onu "affedeceklerine" dair gizli anlaşma yapabilirler, ceza yetkisinin maktulün yakınlarına verilmesi bu açıdan da sakıncalı).

Muhammed öncesi Araplarda henüz modern anlamda bir devlet yoktu. Kabile içi cinayet vakalarını, her kabile kendi arasında halletmekteydi. Sorun, daha çok kabileler arası işlenen cinayetlerdi. Bu durumları düzenleyebilecek, kabileler üstü egemenlik sahibi herhangi bir kurum olmadığından, kan davaları çıkıyor ve fiilen güçlü olanın "hukuku" işliyordu. Bir kabilenin ferdi başka kabileden birini öldürdüğünde, bu durum öldürülen kişinin kabilesine yapılan bir haksızlık, sınır tecavüzü olarak algılanıyordu. Dolayısı ile bu suçu cezalandırmak da, o kabileye ait bir hakk olarak görülüyordu. Zaten Bakara/178 de (tefsir rivayetlerine göre) ilk olarak iki (müslüman olmuş) kabile arasındaki kan davasını bitirmek üzere "gelmişti". Müslüman kabileler arasındaki husumeti sonlandırmak ve bir çözüme kavuşturmak için gelen bir düzenlemede, henüz ortada modern anlamda bir devlet ve devlet anlayışı yok iken, haliyle kabilelere "ceza devletin işidir, sen karışamazsın" denemezdi. Kuran'daki kısas ve diyet hükümleri ile o gün için en uygun olan çözüm bulunmuş oldu. Ne var ki, Kuran'da yer alması ile işte bu hükümler (Kuran'ın kendi iddiasına göre – inananlar açısından) zaman ve mekan üstü bir geçerlilik "kazanmış" da oldu. Çöl ve kabile hukukundan devlet hukukuna gidiş sürecinde mecburen geçilmesi gereken bir "basamak" bütün zamanlar için bağlayıcı olduğunu iddia eden bir kitapta yer aldı ve donduruldu.

ulpian 01-12-2009 00:56

- DİPNOTLAR -

(1)
Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiyye ve Islahatı Fıkhiyye Kamusu, Cezai husular ile ilgili ıstılahlar (7. Kitap), No: 106
"Esasen müsavat mânâsını müş 'ir olub bir şeyin izine tâbi olmak, onun mislini ityan etmek demekdir. Cürm ile ceza arasında mümaselet matlûb olduğundan bu cihetle cezayı mahsusa kısas denilmiştir. Şöyle ki: Kısas, şer'an katili maktul mukabilinde öldürmek veya mecruh veya maktu olan bir uzuv mukabilinde carih ile katilin ona mümasil olan uzvunu cerh veya kat etmekdir."

(2) Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiyye ve Islahatı Fıkhiyye Kamusu, Cezai husular ile ilgili ıstılahlar (7. Kitap), No: 54
"Cinayet sebebiyle mecniyyün aleyhe veya varislerine - bir nevi tazminat mahiyetinde olarak - tediyesi ical eden maldır. Diğer bir tarif ile diyet, katl suretiyle vuku bulan cinayetde maktulün nefsine bedel ve uzuvlarda yapılan cinayetde de yaralanan veya kesilen uzva bedel cani veya cani ile âkilesi üzerine lâzım gelen muayyen mikdar maldır. Cem'i: diyatdır."

(3) "Öldürme halinde kısası ancak Ulu'l-Emr'in uygulayacağı hususunda görüş ayrılığı yoktur." İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Bakara/178

(4) Günümüz Türkiyesinin en güçlü müslüman kalemlerinden sayılabilecek olan Ebubekir Sifil ve Dücane Cündioğlu’nun, bu modernist akımı İslam'ın kendi kaynakları ve mantığı içerisinden eleştiren çalışmalarında, söz konusu gayretkeşlerin adeta maskesi düşürülmekte, metodolojik tutarsızlıkları ve sakatlıkları gözler önüne serilmektedir.

(5) Hayrettin Karaman, İslam Hukuku, Birinci Tebliğ, Ceza Hukuku.

(6) İbn Kesir Tefsiri, Bakara/178.

Bakara/178’deki "Hüre hür, köleye köle, kadına kadın" ibaresinin, daha sonra Maide/45’deki "cana can" ibaresi ile neshedildiğine (yürürlükten kaldırıldığına) dair, ayrıca bkz.:

• "Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hür hür ile, köle köle ile, dişi dişi ile
Bu ayetin mefhumu muhalefetine göre; köleye karşılık hür, kadına karşılık olarak da erkek öldürülemez. Ancak bu mefhum, ilga ve iptal edilmiş olup bununla amel edilemez. Zira bunun tam tersine işaret eden bir başka nass vardır."
Abdurrahman Maliki, İslam Hukukunda Ceza, 16. Başlık (İkinci Bölüm)

• "Burada incelemekte olduğumuz ayetlerden ilkinin hükmünde bir değişikliğe gidildiği göze çarpmaktadır. Nitekim bazı müfessirler cana can" ifadesini içeren Maide 45 ayetinin incelediğimiz iki ayetten (Bakara/178 ve 179) ilkini değiştirdiğini ya da neshettiğini söylemişlerdir."
İzzet Derveze, Et-Tefsiru’l-Hadis, Bakara/178

Ebu Hanife de Bakara/178'in Maide/45 tarafından neshedildiği görüşünü benimsemiştir.
bkz. Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, Bakara/178, ayrıca bkz. Kur'an Yolu - Türkçe Meâl ve Tefsir, Heyet: Prof.Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağırıcı, Prof. Dr. İ. Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Bakara/178


(7) bkz. Muhammed Ebu Zehra, İslam Hukuku Metodolojisi (Fıkıh Usulü), 2. Bölüm: Hâkim Ve Hükümlerin Kaynakları (Deliller), 2- Delalet Yolları, Mefhum-ı Muhalefet

(8) Her cümlenin mefhumu muhalif'inden hüküm çıkartılamaz elbette. Örneğin "Kardeşlerine zulmetme" cümlesinden kardeş olmayanlara zulmetmenin caiz olduğu hükmü çıkmaz. Eğer bu cümle, bir anne tarafından kardeşlerini döven evlada deniliyorsa, böyle bir sonuç çıkartmak zaten abes olur. Çünkü somut bağlamda zaten sadece kardeşler söz konusudur. Fakat bu cümle eğer genel hüküm koyan bir kitapta yer alırsa en azından kardeşlere zulmetmenin daha büyük bir suç olduğu, kardeşlere olan ilişkilerde normalin üstünde özen gösterilmesi gerektiği gibi manalar kastedilmiş, özel bir teşvik murad edilmiş olmalıdır. Aksi takdirde cümle, "Trakyalılar iki gözlüdür" gibi fuzuli ve gereksiz birşey ifade etmekte olur.
Mefhumu muhalefet (Batı'daki tabiriyle argumentum e contrario) yöntemi genel kabul gören ve her hukuk sisteminde uygulanan bir hüküm çıkartma metodudur. Fakat bu, yöntemin her yasa/ayet için uygulanabileceği anlamına elbette gelmez. Cümlenin lafzı, bağlamı, içerdiği normatif düzenleme ışığında, somut cümlenin mefhumu muhalif'inden hüküm çıkartmanın uygun olup olmayacağı her yasa maddesi için ayrı ayrı belirlenir.
Tartışmalı ve zor durumlar az değildir, fakat çoğu zaman bu yöntemin uygun olup olmadığı, yasanın kendisinden anlaşılır.


Örneğin bir yönetmelikte "Yolcuların uçağa binerken yanlarında çanta almaları yasaktır." yazıyorsa, bundan "çanta hariç herşey alınabilir" hükmünün çıkmayacağı açıktır. Fakat mesela "yanlarında 2 kiloyu geçmeyen çanta alabilirler" yazıyorsa, bundan iki kiloyu geçen çantaların alınamayacağı hükmü çıkar. Mefhumu muhaliften hüküm çıkartmayı topyekun reddetmek hiçbir hukuk sisteminde baştan sona muhafaza edilemez.
"Yasada sadece iki kiloyu geçmeyen çanta alınabilir deniliyor, fakat iki kiloyu geçen çanta alınamaz denmiyor." gibi bir açıklama abes olur. Aynı şekilde "hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir" ibaresi için de, "ayette sadece "hüre karşı hür, köleye karşı köle kısas edilir" yazıyor, fakat "hüre karşı köle, köleye karşı hür kısas edilmez" yazmıyor" şeklinde bir açıklama da ancak abes olarak değerlendirilebilir.

(9) Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Bakara/178

(10) Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, Bakara/178 No. 147

(11) Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Bakara/178

(12) Seyyid Kutub, Fizilal’il Kur’an, Bakara/178

(13) Muhammed Ali Sabuni, Ahkam Tefsiri, Bakara Suresi, 8. Ders, Ayetlerdeki Şeri Hükümler, Birinci Hüküm;
Abdurrahman Ceziri, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı, Kısas, Hür Kimsenin Köle Nedeniyle Öldürülmesi

(14)

• "İlim adamlarının cumhuru ise köle karşılığında hürün öldürülmesini kabul etmezler. Çünkü âyet-i kerimede türler ayrı ayrı ele alınmış ve buna göre bir bölümleme yapılmıştır. "
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Bakara/178 (6. Hür ile Köle arasındaki kısas).

• "Cumhura (Maliki, Şafiî. Hanbeli) göre, hür köleyi, müslüman zımmiyi öldürürse, hür ve müslümana kısas yapılamaz. (...) Cumhur, Kur'andan, hadisten ve akli yoldan delil getirerek, görüşünü isbatlamıştır. A. Kur'andan delilleri: "Ey İman edenler, maktuller hakkında size kısas (misilleme) yazıldı (farz kılındı)... " âyetinde, kısasta eşitliği emreden Allah (cc). daha sonra "...Hür hür ile, köle köle ile, dişi dişi ile (kısas olunur)..." âyetiyle de kısasta eşitliğin nasıl olacağını beyan etmiştir. Allah (cc). sanki ayette "öldüren, öldürülene eşit ise onu öldürünüz" der gibidir. Hür ile köle, müslüman ile zımmi arasında kısas bakımından bir eşitlik yoktur. O halde hür köle ile, müslüman zımmi ile kısas (misilleme) yapılarak öldürülemez."
Muhammed Ali Sabuni, Ahkam Tefsiri, Bakara Suresi, 8. Ders, Ayetlerdeki Şeri Hükümler, Birinci Hüküm

• ''köle olana karşılık köle, kadına karşılık kadın kısas yoluyla öldürülür. İmam Şafii işte bu âyete dayanarak, hür yani özgür olan bir kimse, bir köleye karşılık olarak öldürülemez, demektedir.''
Ebu'l Berekat En-Nesefi, Nefesi Tefsiri, Bakara/178


(15) Muhammed Ali Sabuni, Ahkam Tefsiri, Bakara Suresi, 8. Ders, Ayetlerdeki Şeri Hükümler, Birinci Hüküm

(16) bkz.
Abdurrahman Ceziri, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı, Kısas, Kasten Öldürmüş Olsa Bile Kendisine Kısas Uygulanmayacak Olan Kimse Bahsi;
Fetavayi Hindiyye, Kitâbü'l-Cinâyât, 2- Kısasen Öldürülecek Ve Öldürmeyecek Olan Kimseler;
El Mavsili, El-İhtiyar, 53-Cinayetler, Kısas Gereği Öldürülecek Ve Öldürülmeyecek Kimseler
İbn-i Abidin, Redd'ül Muhtar, Cinayetler, Kısası Gerektirip Gerektirmeyen Haller

Bu eserlerden görülebileceği üzere, kölesini öldüren efendinin kısasen öldürülemeyeceği, Hanefi mezhebi de dahil dört (sünni) mezhebin ortak görüşüdür. Efendinin de öldürülebileceğine dair delil olarak öne sürülen "Kim kölesini öldürürse biz de onu öldürürüz. Kim de kölesinin bir organını keserse, biz de onun organını keseriz." şeklindeki hadis rivayetinin zayıf olduğu, diğer delillerle çeliştiği ve bu hadise göre amel edilemeyeceği, yine hadis ve fıkıh alimleri tarafından tespit edilmiştir.
bkz. Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkam Hadisleri, 12- Kasden Adam Öldürme Ve Kısas, Kafire Karşılık Müslüman, Köleye Karşılık Hür Öldürülür Mü?, Konuyla İlgili Diğer Hadisler ve Rivayetler.
ayrıca bkz: İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Akçağ, C-14, S. 177-178


(17) bkz.İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Bakara/178 (7. Kafire karşılık müslümanın öldürülmesi);
Muhammed Ali Sabun
i
, Ahkam Tefsiri, Bakara Suresi, 8. Ders, Ayetlerdeki Şeri Hükümler, Birinci Hüküm.

(18) bkz. El Mavsili, El-İhtiyar, 53-Cinayetler, Kısas Gereği Öldürülecek Ve Öldürülmeyecek Kimseler

(19) bkz. Fetavayi Hindiyye, Kitâbü'l-Cinâyât, 2- Kısasen Öldürülecek Ve Öldürmeyecek Olan Kimseler ve 7- Ölüm Halinde Neye İtibar Edileceği

(20) bkz. Muhammed Ali Sabuni, Ahkam Tefsiri, Bakara Suresi, 8. Ders, Ayetlerdeki Şeri Hükümler, Dördüncü Hüküm.

(21) bkz. Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/284-285 (Bakara Suresi (170-186), Kısas, İkinci Mesele
ve Abdurrahman Ceziri, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı, Kısas, Cana Can Kısasının Uygulanış Tarzı.

(22) bkz. Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, Cinayetler, Kısas ne ile yapılır? (C.4, 47.10),
ve Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/284-285 (Bakara Suresi (170-186), Kısas, İkinci Mesele

(23) bkz. İbn Recep El-Hanbeli, Camiu'l-ulum Ve'l-Hikem, On Yedinci Hadis, Her Şey Üzerine İyilik
ve Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, Cinayetler, Kısas ne ile yapılır? (C.4, 47.10)

(24) bkz. Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkam Hadisleri, 12- Kasden Adam Öldürme Ve Kısas, Hadislerin Işığında Mezheb İmamlarının Görüş ve İstidlalleri, a).

(25) http://europa.eu/rapid/pressReleases...guiLanguage=en
ve
http://europa.eu/rapid/pressReleases...guiLanguage=en

(26) bkz. dipnot (25)

(27) bkz. dipnot (25)

(28) İstanbul Barosu: Türkiye’de Ölüm Cezasının Kaldırılması Süreci ve Avrupa Birliği’nin Sürece Katkısı

(29) bkz. Jack P. Gibbs, 1968, Crime, Punishment and Deterrence, Southwestern Social Science Quarterly, Cild 48, S. 526.
veya: Theodore C. Chiricos / Gordon P. Waldo, 1970, Punishment and Crime: An Examination of some empirical evidence, Social Problems 1970, S. 200-217
veya: veya: http://www.vwl.tu-darmstadt.de/vwl2/...MetaStudie.pdf

AhbAp 01-12-2009 02:31

Sayın Ulpian,

Müthiş! Tek kelime (ve kelimenin tam anlamı) ile müthiş!

Saygılarımla...

mongus 01-12-2009 03:42

Sayın Ulpian, güzel ve tartışılabilecek konular açıyorsun , ancak çok uzun oluyor ve okumaya üşeniyorum hepsini, bunların hepsini okumam 1 günümü alır.

saroz 01-12-2009 11:19

Sevgili Ulpian muhteşem bir çalışma, beynine, gözlerine ve ellerine sağlık:)

Mongus okumadığın için karanlıklarda yüzüyorsun:) Tembelliği bırak kendine bir iyilik yap ve oku:)

güneşinzaptıyakın 01-12-2009 11:19

Tebrikler Ulpian, yazıda bir yerde kısas'ın sadece cinayette uygulanacağı gibi izlenim olmuş, onun dışında açıklayıcı ve net. Ben 30 dk.da okudum. Mongus'un dediği gibi uzun yazıları kimse okumak istemiyor malesef net aleminde...

Bilmeyen arkadaşlarımız için dipnot için not: Ömer Nasuhi Bilmen, 20. yy reformist İslam Hukukçu'larındandır, seküler çözümleri ile İslam'ı kendi düşüncesi nezdinde eğip bükebilmiştir, şerri hükümleri yoksayabilmek için uzun bir akedemik hayat sürmüştür...

ulpian 01-12-2009 11:39

Alıntı:

GUNESINZAPTIYAKIN´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265213)
Tebrikler Ulpian, yazıda bir yerde kısas'ın sadece cinayette uygulanacağı gibi izlenim olmuş, onun dışında açıklayıcı ve net. Ben 30 dk.da okudum. Mongus'un dediği gibi uzun yazıları kimse okumak istemiyor malesef net aleminde...

Bilmeyen arkadaşlarımız için dipnot için not: Ömer Nasuhi Bilmen, 20. yy reformist İslam Hukukçu'larındandır, seküler çözümleri ile İslam'ı kendi düşüncesi nezdinde eğip bükebilmiştir, şerri hükümleri yoksayabilmek için uzun bir akedemik hayat sürmüştür...

teşekkürler sevgili GÜNES ve diğer arkadaşlar,

evet, net için uzun bir yazı oldu. Ama bizim forumumuz için aslında çok da sıradışı değil sanırım. Forumumuzun arka sayfalarının derinliklerinde nice göz nuru dökülmüş çalışmalar var. Keşfettikçe şaşıyor ve hayran oluyorum hala. Bu arada doğrusu ilk başladığımda bu kadar uzayacağını tahmin etmemiştim ben de. :)

Hepsini okumak istemeyenler (mesela sevgili mongus :)) ilk mesajda link şeklinde verilen başlıklardan ilgisini çekene tıklayıp sadece o alt-başlığıda okuyabilirler.

Ömer Nasuhi Bilmen, aslında gelenekçi din adamlarındandır. Elmalılı ile birlikte günümüzün Türk islami cemaatlerinden en genel kabul gören müellifdir diyebiliriz. 1960'lı yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığı da yapmıştır. Büyük İslam İlmihali hemen her müslüman evde bulunur. Daha ''modernleşmiş'' olarak bilinen cemaatlerden, en tutucu cemaatlere, örneğin İsmail Ağa Cemaatine kadar kabul edilen, güvenilen bir din adamıdır. Zaten savunduğu çizgi de klasik ehli sünnet çizgisidir.

Hayrettin Karaman, Süleyman Ateş gibi günümüz din adamları müslümanlar arasında nisbeten daha tartışmalıdır. Tutucu kesimlerden, İslam hukukunu çok ''tavizkar'' yorumladıklarına dair eleştirilirler. Fakat bunlar dahi, belli sınırları muhafaza ederler. Tamamen pervasızca İslam'ı eğip bükmezler. Örneğin metinde alıntıladığım gibi, kısas hükümlerinin aslında dinen bugün de uygulanması gerektiğini söyler Hayrettin Karaman.

Benim metinde ''modernist din adamları'' olarak adlandırdıklarım ise, artık neredeyse tamamen Kuran'dan bağımsız olarak, tamamen çağdaş değerler ışığında ve aslında tamamen kafalarına göre yorum getiren bazı din adamları. Yaşar Nuri Öztürk bunlardan biri. Ama ondan daha ileri gidenler dahi var. İnsanın sorası geliyor, ''yahu madem Kitap'ta yazan herşeyi bu kadar eğip bükeceksiniz, neticede hiçbir şeyi kabul etmeyeceksiniz, o zaman neden hala 'kutsal kitap' diye tututtursunuz'' diye. (Bu arada 4. dipnotta değindiğim yazarlar bu modernist din adamlarının ne denli çürük yorumlar yaptığını, metodolojik açıdan tamamen tutarsız olduklarını çok net bir şekilde göstermekte).

saygılarımla

güneşinzaptıyakın 01-12-2009 11:52

Yaşar Nuri Öztürk vb setter siyasi kişileri şahsen ben din adamı olarak değilde yeni bir dinin yapıtaşları yada sözcüleri veyahut inkişafçıları olarak görüyorum. Onlar aslında senin bahsettiğin İslam içinde bir yorumlama kaygısından uzak yenibir İslam yaratma derdinde olan tarikat yada siyasi grupların adamlarıdır. Bilmen ve diğer 20. yy İslam hukukçuları bu grubun dışındadır, onlar mevcut İslam söylemi içinde kalarak ama verileri yorumlama şeklini değiştirerek yada şerri hükümleri uygulama alanını minumuma indirgeyip yerine modern hukuk'u uygulamak gibi kaygılar içindedirler. Bilmen'in İslam hukukunda reform adlı kitabında zina suçunun içine tecavüzü de ekleyebilmek için ayetleri farklı yorumlaması nüzul şeklini dikkate almaması en güzel örnektir bu konuya.

Şüphesiz ki en büyük gerçek, özellikle 20. yy İslam din adamlarının mevcut Kur'an ceza hadlerinin ve İslam hukukunun çözemediği sorunlarla baş başa kalmaları, bir çok ceza uygulamasının çağdaş yaşamla çelişiyor olması, alttan yavaş yavaş gelen İslam kadın hareketine karşı çözüm üretme çaresizlikleri ve şeriat yanlıların Kur'an gerçeğinden uzaklaşmak isteyenlere karşı sapmayı önleyici sübap görevi görmeleridir...

ulpian 01-12-2009 12:01

Alıntı:

GUNESINZAPTIYAKIN´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265225)
Yaşar Nuri Öztürk vb setter siyasi kişileri şahsen ben din adamı olarak değilde yeni bir dinin yapıtaşları yada sözcüleri veyahut inkişafçıları olarak görüyorum. Onlar aslında senin bahsettiğin İslam içinde bir yorumlama kaygısından uzak yenibir İslam yaratma derdinde olan tarikat yada siyasi grupların adamlarıdır. Bilmen ve diğer 20. yy İslam hukukçuları bu grubun dışındadır, onlar mevcut İslam söylemi içinde kalarak ama verileri yorumlama şeklini değiştirerek yada şerri hükümleri uygulama alanını minumuma indirgeyip yerine modern hukuk'u uygulamak gibi kaygılar içindedirler. Bilmen'in İslam hukukunda reform adlı kitabında zina suçunun içine tecavüzü de ekleyebilmek için ayetleri farklı yorumlaması nüzul şeklini dikkate almaması en güzel örnektir bu konuya.


Bu açıdan bakınca tabii ki haklısın.

Bugün ''modernist/reformist din adamları'' deyince akla daha çok Yaşar Nuri gibileri geliyor. Veya hiç olmazsa Yaşar Nuri'den çok daha ciddi olan, Fazlur Rahman, Muhammed Esed vs. gibi isimler.

Ama söylediğin gibi hangi bakış açısından baktığımız önemli. Eğer bunları zaten aslen İslam-dışı olan, bir şekilde İslam temelinden hareket ederek aslında yeni bir din kurma çabaları olarak algılarsak (ki bence objektif açıdan doğru bir algı olur bu), o zaman Ömer Nasuhi Bilmen gibileri İslam-içi ''reformist'' olarak durmakta. Hatta sınırı biraz daha öteye çekersek, aslında Ebu Hanife (Imam-ı Azam) bile kelimenin tam anlamıyla reformistti. Çalışmada da değinmeye çalıştığım gibi, nerede bir şekilde imkan görmüşse, İslam hukukunu hep nisbeten daha eşitlikçi, daha insani yorumlamaya çalışmış. Ama tabii, bir yere kadar. En nihayetinde ayetlerin müsaade ettiği yorumun en dış sınırları aşılmamış. Çünkü bu sınırı da aşarsan, ''ben bu kitaba inanıyorum'' demenin bir anlamı kalmıyor artık. Bugün ''modernist/reformist'' denilince akla gelenler de işte bunu yapmaktalar.

saygılarımla

güneşinzaptıyakın 01-12-2009 12:10

Kendilerine ''modernist/reformist'' denilen bu din adamları yaptıklarını veya düşünsel kökenlerini Ebu Hanife (Imam-ı Azam) dayandırmak kaygısı içinde olmaktan da geri kalmıyorlar...

Doğal olarak en büyük savunmaları, o hükümler sadece Muhammed dönemine özgü çözümlerdi, Kur'an evrenseldir ve günümüzde günümüze uygun uygulamalar kullanılmalı gibi İslamı red eden bir yaklaşım içinde olmalarıdır...

Halbuki İslam açısından konu açık ve nettir, sonsuza kadar uygulanmak üzere Kur'anda tanrı kısas'ı emreder adalet olarak İnsanoğluna...

Eğer yakarak öldürdüyse sizde yakın der, günlerce işkence yaparak öldürdüyse sizde öyle öldürün der. Göze göz, dişe diş İslam tanrısının adalet anlayışıdır...

Alchindus 02-12-2009 13:34

ulpianın bu başlığına tesadüf ettiğimde ilk iki mesajı okumakla bir taaccübe gark oldum!
Düşündüm ulpian ne demek istiyor!

İmdi kendisi ölüm cezasını mı tenkit etmek istiyor, öyle ise bunca yazıya ne gerek vardır "ben ölüm cezasına karşıyım" diyebilir idi!

Yok ulpianın derdi bazı müslümanlara "siz anca böyle inanmalısınız aksi makbul değildir" demek midir, bu ise buda pek bir acayiptir çünkü bir müslümana bu telkin bir ateistin işi değildir ve müslümanların "böyle inanmalısınız" dediği minvalde yani kısasın bir hak olduğuna inanmadıklarını nereden çıkarmaktadır!

Yok eğer derdi "niçün kısası hayatınızda tatbik etmiyorsunuz" demek ise diye düşünecektimki gördüm kendiside ifade etmişki kısas tatbiki devlet otoritesinin işidir!

Pekiyi o vakit ulpianın derdi nedir!

Ben bunları düşünür iken diğer mesajlarda beklediğim "karıştırıcıkla" tesadüf ettim ve esas derdini böylece anladım!


Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265114)
III. "Hüre Hür, Köleye Köle, Kadına Kadın" İbaresindeki İkilem

Bakara/178'de "Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın (kısas edilir)" denilmekte.

Bu ibare, lafzi manasından çıkan sonuç itibariyle ele aldığımızda, kimsenin kabul edemeyeceği, son derece adaletsiz bir düzenleme getiriyor gibi gözükmekte. Eğer öldüren (katil) ile ölen (maktul) aynı kategoridenseler sorun yok. Fakat örneğin bir erkek bir kadını öldürdüyse, bu ibarenin lafzi manasına göre (kadına kadın), katilin öldürülmemesi gerekir. Bu durumda ya kimse ceza almayacak, ya da "kadına kadın" ibaresi katilin karısını veya kızını öldürmek şeklinde yorumlanacak. Yani örneğin A, B’nin kızını kasten ve haksız yere öldürürse, suç ya cezasız kalacak, ya da B de "kadına karşı kadın kısas edilir" hükmünü işleterek, A’nın kızının öldürülmesini isteyebilecek.

En baştan söylemek gerekirse: Her türlü adalet algısına aykırı gelen bu hükmü, (kısmen ve farklı bir açıdan da olsa Seyyid Kutub hariç) İslam alimleri de kabul etmemiş, türlü tefsir ve tevillerle bu ibarenin "niyetinin farklı" olduğunu açıklamaya çalışmışlar.

Bir sonraki alt-başlıkta da görüleceği üzere, İslam alimlerin çoğunluğu bu ibareye (de) dayanarak, köle ile hürün kısasta eşit olmadığına hükmetmişler. Fakat tek başına ele alındığında ibarenin lafzi manasından çıkan sonucu tam olarak (sadece bazı durumlar için de olsa Seyyid Kutub hariç) hiçbir alim kabul etmemiş. Çünkü, ayetin lazfi manasından çıkan sonuç, sadece köle öldüren hür kişinin öldürülmeyeceği değil, aynı zamanda hür birini öldüren kölenin de öldürülmeyeceği şeklinde ("hüre karşı hür, köleye karşı köle").

Kuran’ın müellifinin (bize göre Muhammed’in, inananlara göre Allah’ın) bu ifadenin lafzi manasından çıkan sonucu bütün durumlar için murad etmemiş olması gerçekten de muhtemeldir. Fakat o halde, en azından bu ifadenin "yersiz", "talihsiz" veya "kafa karıştırıcı" olduğunu söylemeliyiz. Çünkü bu ibarenin (eğer murad edilen hüküm, lafızdan çıkan sonuç değilse) düzenlemeye kattığı herhangi birşey de yok. Yani ibareyi lafız manasının dışında yorumlayan alimler, aslında bu ibareyi yorumlamıyorlar, tamamen yok sayıyorlar. Ayetin ilk cümlesinde zaten kısas emredilmiş. Bu ibareyi "katil öldürülsün" şeklinde yorumlamak mümkün mü? (Eğer "yorumlamak" kelimesinin herhangi bir mantıklı anlamı kalacaksa). "Katil öldürülsün" anlamını vermek için "hüre hür, köleye köle, kadına kadın" ifadesini kullanmak, "yersiz", "talihsiz" veya "kafa karıştırıcı" olarak değil de, ne olarak vasıflandırılabilir.

İmdi burada görüldüğü gibi ulpian bir çok "karıştırıcılığı" taammüden ifa ediyor!

Evvela lafzi yorumdan anlamadığı diğer bir çok başlıkta sarahate kavuşmuş bu arkadaşımız yine hatalı yorumunu once kurana sonra müfessirlere mal etmeye kalkıyor arada seyyid kutuba da iftira ediyor bu iftirayı sonradan tekzib eden sözleride yine kendisi yazıyor!

İmdi diyorki ulpian "En baştan söylemek gerekirse: Her türlü adalet algısına aykırı gelen bu hükmü, (kısmen ve farklı bir açıdan da olsa Seyyid Kutub hariç) İslam alimleri de kabul etmemiş, türlü tefsir ve tevillerle bu ibarenin niyetinin farklı olduğunu açıklamaya çalışmışlar."

Evvela "bu hükmü" diyerek taammüden çarpıttığı şeyi "hüküm" diye tesmiye ediyor, sonradan ise "kısmen ve farklı bir açıdan" diyerek gizlemeye de çalışsa seyyid kutuba iftira ediyor.

[B]Sanki seyyid kutub "bir kadın bir adamı öldürür ise öldüren kadın değil onun kocası veyahut başka bir erkek öldürülür" demiş yada tersini, bu büyük bir iftira!

Burada değinmemiz icab eden başkaca bir husus ulpianın bozuk muhakemesinin nasıl çalıştığını sarahate kavuşturmak.

Farzı muhal diyelimki seyyid kutub bu muhteremin dediği gibi diyor, amma yine kendisinin söylediği gibi bundan hariç müfessiran böyle demiyor!

ulpianın bozuk muhakemesi varmak istediği sonuç içün misalen bin kişiden dokuzyüzdoksandokuzunun dediğini değil kendisinin varmak istediği sonuca kendisini götürür sandığı bir kişinin dediğini "sahih yorum" olarak kabul ediyor ve böylece yukarıda onca gereksiz lafın niçün edildiğini bize gösteriyor!

ulpianın bozuk muhakemesi ayrıca kendisini hangi tefsir sahih hangisi değil bahsinde de otorite sayıyor :)

İmdi muhterem diyorki "bu ifade kafa karıştırıcı"

Muhteremin kafası karışmış, halbuki "lem yehıdna" mevzubahis olduğunda nuzuli esbaba bakmayı akleden kafası burada da nuzuli esbaba bakmayı akletse kafası karışmayacak!

Alıntı:


1- Şa'bî dedi ki: "Arab Kabileleri'nden iki kabile arasında bir savaş vardı. Bu iki kabi¬lenin birisinin diğerine üstünlüğü vardı. Bu sebeple dedi ki: "Bizim kölemize karşılık si¬zin hür olanınızı, kadınımıza karşılık da erkeğinizi kısas edeceğiz. Bu sebeple Allah Teala bu âyeti indirdi."

2- Katade'den şöyle rivayet edilmiştir: Câhiliye devri insanlarında zu¬lüm ve şeytana itaat hüküm sürüyordu. Onlardan, güçlü olan bir kabilenin kölesini başka bir kabilenin kölesi öldürdüğünde, "buna karşılık kesinlikle hür bir adamdan başkasını öldürmeyi kabul etmeyiz" derlerdi. Diğer kabile-lerden bir kadın bunlardan bir kadını öldürdüğünde de "bunun yerine bir er¬kekten başkasını öldürmeyi kabul etmeyiz" derlerdi. Yüce Allah, bu haksızlığı ortadan kaldırmak için "Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürü¬lür" mealindeki âyeti indirdi.

3- Saîd İbni Cübeyr'den (r. a.) İbnu Ebî Hatim anlattı: İslamdan biraz önce, Araplardan iki kabîle câhiliyet döneminde savaştılar. Aralarında öldürme ve yaralama vardı. Ta Müslüman oluncaya kadar, köleyi ve kadınları öldürürler, bâzısı bâzısından bir şey almazdı. İki kabileden biri diğerinden mal ve adet bakımından çoktu. Onlar bizden bir köle ölünce, onlardan bir hür, bizden bir kadın ölünce, onlardan bir erkek ölmedikçe razı olmayız diye yemin ettiler. Onlar hakkında, Bakara: 2/178 ayeti indirildi.

Esbab-I Nuzul-Abdulvahid Metin
Yani arap islam evvelinde neseb mal evlat çokluğu sebebiyle cinayet suçlusunu hatta bu suçlunun kabilesini cezalandırmada böylesi bir adaletsizliğe tevessül ediyor, öldürülen bir kölesi var ise buna karşı hür öldürüyor, öldürülen bir kadın var ise buna karşı bir erkek öldürmek istiyor idi!

İşte bu adaletsiz bozuk ve batıl istek uygulama ayet ile yasaklanıyor!

ulpianın bundan habersiz olduğuna bizim inanmamızı beklemesini boş görürüz çünkü bazı müfessirlerden ve elmalılıdan iktibaslar yapmış, madem bunu yaptı bu tefsirlerdeki açıklamalarıda görmüş olmalı idi! Gördüğü halde bilmemezlikten gelmek neyin nesi!

İmdi sonraki mesajımızda bir elmalılıya nazar edelim!

Alchindus 02-12-2009 13:45

Alıntı:

İNİŞ SEBEBİ: Hz. Muhammed'in peygamberliğinden önce adam öldürmeye karşı hıristiyanlar, yalnız affın vacib olduğunu söylüyorlardı. Yahudilerin hükümlerinde de af yok, yalnız öldürme vardı. Bununla birlikte Buharî ve Nesaî'nin rivayetlerine göre İsrailoğulları diyeti, öldürmeden önde tutuyorlardı.
Araplar ve onlarla beraber yahudilerin bir kısmı bazan öldürmenin vacib olduğuna, bazan da diyetin vacib olduğuna hükmediyorlardı. Fakat bu iki hükümden her birinde haksızlık yapıyorlardı. Şöyle ki: Öldürmede: Biri, diğerinden daha şerefli olan iki kabile arasında bir öldürme olayı meydana gelince, daha şerefli olanlar; herhalde bizden bir köle karşılığında onlardan bir hür, bir kadın karşılığında bir erkek ve bir erkek karşılığında iki erkek öldüreceğiz derlerdi. Kendi yaralarını hasımlarının yarasının iki katı sayarlar ve bazan daha da ileri giderlerdi.

Rivayet ediliyor ki; bir kere birisi, ileri gelenlerden bir insan öldürmüştü. Katilin yakınları, öldürülenin babasının yanında toplandılar ve "ne istersin?" dediler.
O da: "Üçten biri!" dedi. "Nedir onlar?" diye sordular. Cevaben: "Ya oğlumu diriltirsiniz veya evimi semanın yıldızlarıyla doldurursunuz yahut da bütün kavminizi bana teslim edersiniz, hepsini öldürürüm. Sonra da oğluma bir karşılık aldığım görüşünde bulunmam." demişti.

Diyete gelince; onda da zulmedenler, çoğunlukla ileri gelenlerin diyetini, diğerlerinin birkaç katı yaparlardı. İşte böyle Arap kabilelerinden Ensar'ın iki kabilesi arasında cahiliye devrinden kalma kan davaları vardı. Bir taraf, şeref ve kuvvetine güvenerek diğerine karşı ileri gidip bizden bir köle karşılığında sizden bir hür, bir kadın karşılığında bir erkek öldüreceğiz diye yemin etmişlerdi. Müslüman olduktan sonra Resulullah (s.a.v.)'a gelip muhakeme olmak istediler. Bu sebeple, bu âyet indi.

Kısasın vacib oluşunu, bu vacibliğin ancak öldürülenin ehlinden birinin affı ile düşebileceğini, bu affın daha iyi ve daha uygun olacağını, bununla beraber af sırasında mal üzerine anlaşmanın da caizliğini tesbit etti. Yahudilerin, affın meşru olmadığına ve diyetin kısastan önde bulunduğuna dair olan hükümlerini ve kısas yoluyla öldürmenin asla meşru olmadığını söyleyen hıristiyan hükümlerini ve insanlık eşitliğine riayet etmeyip, şeref davasıyla haksızlığa ve tecavüze giden Arab âdet ve hükümlerini ortadan kaldırdı. Yaşama hakkındaki eşitliği kurup ilan etti. Gelelim mânâsına:

KISAS: Sözlükte ayniyle karşılık vermek, herhangi bir hakkı dengiyle takas etmek demektir. "katlâ" kelimesi "katîl"in çoğuludur. "Katîl" de maktûl, öldürülmüş kimse demektir. "öldürülenler hakkında" ifadesindeki "fî" harfi, sebebiyet içindir. Ey iman edenler! zulmedilerek öldürülenler hakkında, yani bunların öldürülmesinden dolayı karşılık o larak katillerine kısas uygulanması üzerinize yazıldı, yazılmış bir kanun oldu, farz kılındı.

Bundan dolayı kasden bir insan öldürmenin asıl gereği kısastır. "el-katlâ" kelimesi çoğul ve başında lâm-ı tarif bulunduğundan, kasden ve haksız yere öldürülenlerin hür, köle, erkek, dişi, müslüman ve müslümanların himayesinde bulunan diğer din mensuplarının hepsini kapsamaktadır. Her birinin katili kim olursa olsun, karşılığında kısas yapılır. Açıklanacağı üzere, kısası düşürme sebebi olan af veya anlaşma olmadıkça bu kısasın uygulanması, bütün iman edenlere farzdır.

Özellikle hür hüre, köle köleye, dişi dişiye, yani bir hür bir hürü, bir köle bir köleyi, bir dişi bir dişiyi öldürdüğü zaman, öldürülen hür karşılığında o katil hür, öldürülen köle karşılığında o katil köle, öldürülen dişi karşılığında o katil dişi, kısaca her öldürülen kimsenin karşılığında kendi katili aynı şekilde öldürülür. Bu öldürme yeterli bir kısas olur. Cahiliye devri âdeti gibi şeref ve kıymet davasıyla katilden başkasının öldür ülmesine kalkışılmaz.
Bu kayıtlar, âyetin nüzul sebebi olan olayda olduğu gibi, katilden başkasının öldürülmesinden kaçınılması içindir. Bundan başka bir mefhûm-i muhalifi kastedilmiş olmadığında ittifak vardır.

Biz Hanefilerce zaten mefhûm-i muhalif delil yerinde geçerli değildir. Ancak siyak gibi açık bir karine bulunursa o başka. O zaman da mefhûm-i muhalif, kelime-i tevhidde olduğu gibi, mânâ sayısına dahil olur. Burada da bu türden olmak üzere nüzul sebebi karinesi ile katilden başkasının öldürülmemesi hakkında mefhûm-i muhalifi geçerli olabilirse de başkası hakkında söz söylenmemiş olur. Geçmiş usule göre amel edilir. Bundan dolayı âyetin başındaki genel ifadeyi özelleştirmez. Hürün köleye, erkeğin dişiye karşılık ve bunun aksi olarak kısas edilebilmelerini yasaklamaz. Bunun için dişinin erkek, erkeğin dişi karşılığında kısas yoluyla öldürüleceği imamlar arasında üzerinde ittifak edilmiş bir husustur. Bunu teyid ve açıklamak üzere Mâide sûresindeki kısas âyetinde "Cana can " (Mâide, 5/45) buyurulmuş ve bununla kısasta aranan benzerlik ve eşitliğin nefis ve can benzerliği olduğu gösterilmiştir. Yaşama hakkı herkes için eşittir. Kısas bu eşitliğe dayanmaktadır.

Öldürülen kim olursa olsun, onun katili veya katilleri, o öldürülenden daha fazla bir yaşama hakkına sahip değildir. İşte bu şekilde âyetin başı genel, "hüre hür, köleye köle, dişiye dişi" ifadesi de "cana can" benzemesiyle can eşitliğini beyan ile tecavüzden kaçınmak içindir.

Bununla beraber İmam Malik ve İmam Şafiî hazretleri, erkek ve dişi arasında fark olduğu görüşünde bulunmadıkları ve öldürülen bir hür karşılığında katil köleyi kısas yoluyla öldürmeyi yeterli gördükleri halde, öldürülen bir köle karşılığında bir hürün ve öldürülen bir gayri müslim karşılığında müslümanın öldürülmesini caiz görmemişlerdir. Fakat bunu, bu âyetin mefhûm-i muhalifinden de çıkarmamışlardır.

Çünkü "dişiye dişi"nin mefhûm-ı muhalifine mutlak olarak, "köleye köle"nin mefhûm-i muhalifine bir yönden itibar etmediklerinde söz yoktur.
Buna karşılık "Hüre hür"ün mefhûm-i muhalifinin geçerli olması da çelişki olur. Ancak her iki İmam da bu hususta Hz. Ali'den rivayet edilen şu hadislere dayanmışlardır.

Buyurmuştur ki:

1- "Bir adam kölesini öldürmüştü. Resûlullah ona celde vurarak bir yıl sürgüne gönderdi. Kaved yani kısas yapmadı."

2- "Müslümanların himayesinde olan bir gayri müslim karşılığında müslümanın, bir köle karşılığında hür kimsenin öldürülmemesi sünnettendir."

Bir de, "Hz. Ebu Bekir ve Ömer, köle karşılığında hürü öldürmezlerdi, ashabdan buna itiraz eden de olmamıştır." diye delil ileri sürmüşler ve bunu organ kısasına kıyas etmişlerdir.

Fakat biz Hanefilerce köle karşılığında, onun sahibi olmayan hür katil, aynı şekilde müslümanların himayesinde bulunan kâfir k arşılığında müslüman katil de kısas yoluyla öldürülür. Çünkü "cana can" buyurulmuştur.

Birinci hadis, kölenin sahibi hakkında özeldir. Diğerleri de bu nassı neshedecek derecede kuvvetli değildir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in bir zimmî karşılığında bir müslümanı kısas etmiş ve "Taahhüdünü yerine getirmeye en layık olan benim." buyurmuş olduğunu da Evzâî, senediyle Ebu Hüreyre'den rivayet etmiştir. Bu hususta başka haberler de vardır.

Kısas, yaşama hakkında, masumlukta, eşitliğe dayanır. Bu masumluk da din ve yurtta sabit olur. Onlar ise bu konularda eşittirler. Burada şu da anlaşılır ki, vasıf gibi sayıda farklılık da masumlukta eşitliği bozmaz. Bunun için bir şahsı, birçok kimseler birlikte öldürürlerse, hepsi de ittifakla kısas yoluyla öldürülürler.

Elmalılı
İmdi anlaşılmayacak hiçbir husus kaldı mı?

Bu ayetin "kafa karıştırmak" şöyle dursun kısasta zulmedenleri bundan men ettiği sarih değil mi!

Mevhum-i muhalif bahsinde ulpianın gereksiz zorlamaları görüldü mü?

Maliki ve Şafiilerin vardıkları hükme bu ayetin mevhum-i muhalifinden varmadıklarını gördüğü halde ulpian ne yapmak istiyor!

Kurana iftira etmek istiyor!

Yine ulpian hanefilerin maliki ve şafiilerden farklı hükme varmalarını sanki nasslara bakmadan "onlar biraz sert veyahut içimiz elvermiyor" gibi bir düşünce ile vardıklarını ima ediyor, halbuki böylesi arazlar müslümanlarda fukahada olmaz, fukaha bir hükme ancak nass ile ve nassın gösterdiği şekilde varır! Kuranın en büyük hususiyeti kendisini tefsir etmesidir, maide suresinde yer alan ayete nazar edilmeden kısas noktai nazarından kuranın hangi hükmü ortaya koyduğu eksik anlaşılır! Yine hanefi fukahası vardıkları sonuca bu açık kuran ayeti ile birlikte elmalılının zikrettiği Hz. Muhammedin söz ve uygulamasınıdan varmıştır!

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265114)
Bu yargıyı bertaraf etmenin tek yolu, ibarenin lafzi manasından çıkan sonucu kabul etmektir ve benim bulabildiğim kadarı ile bunu -özgün bir yorumla- bir tek Seyyid Kutub yapmış.

Bu kadar gerçeğe sadakatsizlik de fazla!

Kutup ne demiş! Senin batıl hükmün gibi "bir kadın bir adamı öldürdüğünde kadın değil kocası veyahut başka bir erkek öldürülür" mü demiş!

"Özgün yorum" vs diyerek meseleyi nasılda çarpıtıyorsun, kutubun dediği sarih!

Alıntı:

Fakat benim anladığıma göre bu ayetin yeri ile "cana can" ilkesini ortaya koyan ayetin yeri farklıdır, bu ayetlerin birbirininkinden ayrı uygulama alanları vardır. "Cana can" ilkesini getiren ayetin uygulama alanı, belirli bir kişiden yine belirli bir kişiye ya da belirli birkaç kişiden belirli bir veya birkaç kişiye yöneltilmiş ferdî saldırılardır. Bu durumlarda eğer cinayet kasıtlı biçimde işlenmiş ise katil sorumlu tutularak cezalandırılır.

Fakat bizim şu anda incelemekte olduğumuz ayetin uygulama alanı, tıpkı yukarda anlatılan iki Arap kabîlesinin olayında olduğu gibi, toplu saldırılardır. Bu tür olaylarda bir ailenin başka bir aileye, bir kabilenin başka bir kabileye, bir toplumun başka bir topluma saldırarak karşı tarafın bir bölüm hür insanını, kölesini ve kadınını öldürmesi ya da yaralaması sözkonusudur. Bu durumlarda kısas ilkeli adalet terazisi ortaya konduğunda, bu tarafın hür bir kişisi karşı tarafın hür bir kişisine, bu tarafın bir kölesi karşı tarafın bir kölesine ve bu tarafın bir kadını karşı tarafın bir kadınına denk tutulur. Aksi halde bir toplumun ortaklaşa olarak başka bir topluma saldırı düzenlediği bu tür olaylarda kısas ilkesi nasıl uygulanabilir?

Eğer bu görüş doğru ise


Fizilal
İmdi ne diyor kutup! Rivayetlerdeki gibi bir kabile, bir aile topluca bir başka kabile veyahut aileyi katlettiğinde katil konumundaki aile kabileye uygulanacak hüküm burada var diyor ve bunuda "eğer bu görüşüm doğru ise" diyerek ihtiyatla ifade ediyor!

Kutup yada başka bir müfessir "bu ayete göre bir erkek bir kadını öldürdüğünde erkeğe kısas uygulanmaz" hükmü çıkarmıyor, zati böyle bir hüküm çıkarılamaz çünkü ayetin başı "kısas" diyor ve nuzuli esbab bu ayetin niçün indiğini ortaya koyuyor birde kuranın diğer ayetleri kısas ahkamını muhkemleştiriyor!

Gerçeğe sadakat noksanlığı kişiyi ne kadar kötü bir hale sokuyorki bu ayetten çıkmayacak manaları birde hiç bilgisi olmadığı "lafzi mana" gibi sözlerle çıkarmaya yeltendiriyor!

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265114)
Fakat Seyyid Kutub’un çıkarttığı bu hükmün ne denli adaletsiz olduğunu uzunca açıklamaya gerek yok. Saldırgan kabile, diğer kabileden mesela 10 hür erkek, 10 köle ve 10 kadın öldürmüşse ve kimlerin bilfiil öldürme eylemine katıldıkları belirlenemiyorsa, bu yoruma göre Bakara/178 uyarınca, saldırgan kabileden de 10 hür erkek, 10 köle ve 10 kadının öldürülmesi gerekiyor. Öldürülmesi gereken örneğin bu 10 kadının, cinayet eylemine fiilen katılıp katılmadıkları önemli değil, çünkü zaten Bakara/178 katillerin belirlenemediği bu gibi durumlar için geçerli.

Bozuk muhakemeye içün güzel bir numune daha!

Ne demektir öldürme eylemine iştirak belirlenemiyorsa!

Ne diyor kutub!

"Bu tür olaylarda bir ailenin başka bir aileye, bir kabilenin başka bir kabileye, bir toplumun başka bir topluma saldırarak karşı tarafın bir bölüm hür insanını, kölesini ve kadınını öldürmesi ya da yaralaması sözkonusudur."

Saldırıya iştirak etmiş olan cinayet veyahut yaralama fiiline de iştirak etmiştir!

Kutup topluca gerçekleştirilmiş bir eylemden söz ediyor, failleri belirsiz bir eylemden değil!

"cinayet eylemine fiilen katılıp katılmadıkları önemli değil"

Niçün kendini bu denli garip hallere düşürmektesin ulpian!

Gerçeğe sadakat şart, olmadan olmaz!

Alchindus 02-12-2009 13:51

Bunlara işaret ettikten sonra arada gördüğüm ve değinmek icap eden husus ulpianın varmak istediği sonuç ile tenakuz oluşturan bir hadis gördüğünde bu hadis içün misalen bir yada iki muhaddisin "bu hadis zayıftır" demesine sarılması amma kendi maksadını doğrulatmak içün zikrettiği hadisler içünde bunların dendiğine hiç bakmaması!

Sormak icab ediyor ulpiana bu zamana dek sen kaç "zayıf hadis" ile islama saldırdın bunu bilmekte misin, bir muhasebesini yaptın mı!

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265119)
3. Kısastaki Vahşilik
Ayrıca Kuran'daki kısas hükümlerinin günümüz açısından uygunsuzluğu sadece ölüm cezasını öngörmesinden ibaret de değil. Yukarda kaynaklarıyla gösterildiği üzere, üç sünni mezhep ayetlere ve sahih hadislere dayanarak, katilin maktulü nasıl öldürdüyse, o şekilde öldürülmesi gerektiği görüşünde. Zaten ayetlerin lafzi manası da buna işaret ediyor. Boğarak öldürmüşse boğarak öldürülür, işkenceyle öldürmüşse işkenceyle öldürülür vs. Bu vahşetin devlet eliyle suçlulara uygulanmasını istemek, üçüncü binyılda tekrar vahşi çöl hukukunu hakim kılmayı önermekten başka birşey değildir.

Türkiye müslümanı, öldürme şekli konusunda hanefi mezhebinin gölgesine sığınarak farklı bir görüş benimseyebilir gerçi.

ulpian türkiye müslümanının hangi görüşü ve hangi gölgeye sığındığında mutlu olacağını da söylede rahatla bari :)

Canın mı sıkılıyor türkiye müslümanının ekseriya hanefi ekolüne mensup olmasına!

Hanefi ekolü acaba seni üzen hükmüne keyfince mi varmış yoksa nass ile mi!

Tabiiki nass ile!

Amma diğer ekoller için söylediğin "vahşet" benzetmesi bozuk muhakemene güzel bir emsal teşkil etmekte!

Suçluya fiilinin misli ile mukabele demek vahşet olmakta, pekiya suçlunun fiili!

Ben sana asıl vahşeti söyliyeyim, oda şudurki karabulut ailesine "kızınızın başını keserek öldüren, onu bir çöp bidonuna atan katil bir kaç sene yatıp çıkacak, bununla mütmain olun, rıza gösterin" demektir asıl vahşet!

Tabii anlayana bilene!

Gerçeğe sadakat şart!

ulpian 02-12-2009 13:58

muhterem hoşgelmişsin,

ama maalesef metni tam olarak okuma zahmeti göstermemişsin sanırım.

Tam olarak ne demek istiyorsun?
''Hüre hür, köleye köle, kadına kadın'' ibaresi ancak Elmalılı'nın açıkladığı şekilde anlaşılabilir. Olay bu kadar basit ve nettir, mi diyorsun.

Veya Şafi ve Maliki kısasta hür ile kölenin eşit olmadığına hükmederken, bu hükmü ayetteki ''hüre hür, köleye köle'' ifadesine dayandırmamışlardır, Elmalılı'nın dediği gibi Ali rivayetine dayandırmışlardır, mı diyorsun?

Alchindus 02-12-2009 15:04

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265659)
ama maalesef metni tam olarak okuma zahmeti göstermemişsin sanırım.

ulpian ben bir metni okumadan onu iyice kavramadan yorum yapmam, keşki sende böyle hareket etsen!

Getirdiğim tenkitlere mesajlarının hangi kısmında bir cevap varki böyle demektesin :)

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265659)
Tam olarak ne demek istiyorsun?
''Hüre hür, köleye köle, kadına kadın'' ibaresi ancak Elmalılı'nın açıkladığı şekilde anlaşılabilir. Olay bu kadar basit ve nettir, mi diyorsun.

Veya Şafi ve Maliki kısasta hür ile kölenin eşit olmadığına hükmederken, bu hükmü ayetteki ''hüre hür, köleye köle'' ifadesine dayandırmamışlardır, Elmalılı'nın dediği gibi Ali rivayetine dayandırmışlardır, mı diyorsun?

Esasen ne dediği meçhul olan sensin!

Neyi tenkit ediyorsun islamda ölüm cezası olmasını mı, o vakit konuyu bu minvalde açarsın onca gereksiz ve yanlış kelama gerek kalmaz!

Yok demek istediğim bakara suresindeki ayeti herkes yanlış anlamış birtek ben ile seyyid kutub doğru anlamış mı!

Bu ise buda kulliyen yanlış çünkü seyyid kutubun dediği ile senin dediğin arasında hiç bir münasebet yok, ona da iftira etmişsin.

İmdi diyorsunki "Hüre hür, köleye köle, kadına kadın ibaresi ancak Elmalılı'nın açıkladığı şekilde anlaşılabilir. Olay bu kadar basit ve nettir, mi diyorsun"

Evet bu kadar sarihtir diyorum ve hatta nuzuli esbaba bakman yeter diyorum!

Ayetin niçün indiği belli, sarih, ihtilaf yok!

Ayet metninin neyi yasakladığı da malum ve sarih!

Sonra diyorsunki "Veya Şafi ve Maliki kısasta hür ile kölenin eşit olmadığına hükmederken, bu hükmü ayetteki ''hüre hür, köleye köle'' ifadesine dayandırmamışlardır, Elmalılı'nın dediği gibi Ali rivayetine dayandırmışlardır, mı diyorsun?"

Elmalılının dediğini dahi iyice idrak edemiyorsun, elmalılı

Alıntı:

Bununla beraber İmam Malik ve İmam Şafiî hazretleri, erkek ve dişi arasında fark olduğu görüşünde bulunmadıkları ve öldürülen bir hür karşılığında katil köleyi kısas yoluyla öldürmeyi yeterli gördükleri halde, öldürülen bir köle karşılığında bir hürün ve öldürülen bir gayri müslim karşılığında müslümanın öldürülmesini caiz görmemişlerdir. Fakat bunu, bu âyetin mefhûm-i muhalifinden de çıkarmamışlardır.
Elmalılının dediği sarih, bu iki mezhebin vardığı "hür köleye mükabil kısas edilmez" sonucunu ayetin mefhumi muhalifinden çıkarmadılar diyorki bunda da haklıdır!

Sen şafii ile malikilere dair kelam eder iken niçün bunların fıkıhlarına nazar etmedin!

Bak şu iktibas büyük şafii fıkhından!

Alıntı:

4. Katil ile maktul arasında denklik olmalıdır.

Maktul katile, küfür, kölelik nedeniyle denk olmazsa, katil kısas edilmez. Bu bakımdan bir müslüman, bir kâfirden ötürü -bu kâfir ister zımmî, ister ahidli, ister harbî olsun- öldürülmez. Bir hür de bir köleden ötürü -bu köle ister mudebber, ister mükâteb, ister kına, ister müba'az olsun- öldürülmez.

Bir müslümanın, bir kâfirden ötürü öldürülmeyeceğinin delili Hz. Ali'nin rivayet ettiği şu hadîstir: 'Rasûlullah (s.a), bir müslümanın bir kâfirden ötürü öldürülmesini yasakladı'.

Ebu Davud'un diğer bir rivayetinde ise şu şekildedir: 'Bir hür, bir köleden ötürü öldürülmez'.

Ey iman edenleri Öldürmelerde üzerinize kısas farz kılındı. Hüre karşılık hür, köleye karşılık köle (kısas edilir). (Bakara/178)

Bu ayet bir hürün, bir köleden ötürü öldürülmeyeceğine delalet eder. Kısas için şart koşulan bu denklik, cinayet esnasında bulunan denkliktir. Cinayetten sonra meydana gelen denklik nazar-ı itibara alın*maz.

büyük Şafii Fıkhı
Görebileceğin gibi ayetin mevhumi muhalifinden böyle bir sonuca varmıyorlar, zikrettikleri hadis rivayetler esas olmak üzere birde ayet metnindeki denkliği işaret eden sözlerden hür ile köle kısasında bu sonuca varıyorlar!

Şafii ve malikiler senin ima etmeye çalıştığın gibi bu ayetlerden "bir kadın bir erkeği öldürdüğünde kadın değil kocası veyahut başkaca bir erkek öldürülür" gibi bir manayı asla nazara vermemiştir!

Bu ayetin kısas bahsinde hür köle münasebeti ile şafii ile malikilerce zikredilmesi görüldüğü gibi başkaca bir manada olup, denklik bahsinde ele alınmıştır, bu denkliğin ne olduğu da "Maktul katile, küfür, kölelik nedeniyle denk olmazsa, katil kısas edilmez" ifadesinde zahirdir!

İman ile hürriyettir!

Metinleri okur iken kafanın arkasında taşıdığın niyetleri değil metni nazari itibara almalısın!

Gerçeğe sadakat şart!

ulpian 02-12-2009 15:13

muhterem,

kusura bakma ama laf etmiş olmak için laf etmektesin. Yani İslam'ı eleştiriyoruz ya hani, ''dur şunu cevapsız bırakmıyayım, birşeyler yazayım'' güdüsü olsa gerek.

Alıntı:

Alchindus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265681)
Görebileceğin gibi ayetin mevhumi muhalifinden böyle bir sonuca varmıyorlar, zikrettikleri hadis rivayetler esas olmak üzere birde ayet metnindeki denkliği işaret eden sözlerden hür ile köle kısasında bu sonuca varıyorlar!

demişsin.

Ben de bu konuda şöyle yazmışım:
  • ''Yani Bakara/178'deki "hüre hür, köleye köle" ifadesi İslam alimlerinin çoğunluğu tarafından, kısasta (köle ile hür arasında) eşitsizliğe işaret olarak algılanmıştır.(14)''

Şimdi bana itiraz mı etmiş oldun?

Ama bak, sana gerçekten de merak ettiğim için bir soru sormak istiyorum. Lütfen samimice cevap ver:
Kuran'daki kısas hükümlerinin -şartlar elverişli olsaydı- bugün de müslüman toplumlar tarafından aynen uygulanmasını arzular mıydın?

Alchindus 02-12-2009 17:08

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265684)
muhterem,

kusura bakma ama laf etmiş olmak için laf etmektesin.

ulpian Alchindus ile konuşmaktasın, kendin ile değil!

Nazarından kaçmasın bu husus!

Daima icra ettiğini başka birine yükleme!

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265684)
Ben de bu konuda şöyle yazmışım:

ulpian senin mesajların içinde bir dediğini sonra tekzib etmene biz alışğız, şu bahiste seyyid kutub için yaptığın gibi!

Doğru bu dediğini demişssin amma evvelinde ne demişsin!


Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265114)
(2) İkinci kısım (sadece Hanefilere özgü olmak üzere), daha "ince" bir açıklama getirmekte. Anlaşılması için fıkıh usulü terimlerinden olan "mefhumu muhalefet" kavramını biraz açmak gerekiyor. (Bu kavramın Batı hukuk metodolojisindeki karşılığı argumentum e contrario, Almancası Umkehrschluss).

Örneğin Talak/6’da "(Boşadığınız kadınlar) Eğer hamile iseler, doğurmalarına kadar nafakalarını verin." yazar. Bu ayetten, ayetin kendisinde her ne kadar sadece hamile kadınlardan bahsedilmiş olsa da, aynı zamanda hamile olmayan kadınlara (boşanma durumunda) nafaka verilmesinin şart olmadığı hükmü çıkar (argumentum e contrario – mefhumu muhalefet). Eğer başka bir ayette veya hadiste hamile olmayan kadınlara da nafaka verilmesi gerektiği ayrıca ifade edilmemişse, demek ki, hamile olmayan kadınlara nafaka vermek vacib değildir. Bu durumda kıyas (argumentum a simile, analoji) yolu ile de hüküm, hamile olmayan kadınlara genişletilemez. Çünkü ayetin mefhumu muhalifinden hamile olmayan kadınlara nafakanın şart olmadığı hükmü çıkmaktadır. Genel bir hukuk metodolojisi kaidesi olan bu yöntemi, Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhepleri -genel olarak- kabul etmişken, sadece Hanefiler reddetmiş ve ayetlerin mefhum-u muhaliflerinden hüküm çıkartmamışlar.(7)

Dolayısı ile Hanefiler, yukardaki ayette geçen "hüre hür, köleye köle, kadına kadın" ibaresi için şunu diyebilmekteler: "Bu ayette sadece (1) "hüre karşı hür, köleye karşı köle kısas edilir" yazmakta, fakat (2) "hüre karşı köle, köleye karşı hür kısas edilmez" yazmamakta. Dolayısı ile zaten herhangi bir sorun yok ortada. Çünkü bizim benimsediğimiz fıkıh usulüne göre Cümle (1)’den Cümle (2) çıkmaz."

Burada sarahaten şöyle bir manayı nazarlara veriyorsun!

"Hanefiler mevhumi muhaliften hüküm çıkarmadıkları içün bu ayeti benim anladığım gibi anlamadılar amma diğer fıkıh ekolleri mevhumi muhaliften hüküm çıkarır!"

İmdi bu ne demek!

-Diğer ekoller misalen şafii ve malikiler bu ayeti benim gibi anlamakta!
-Bunu da mevhumi muhaliften hüküm çıkarmakla yapmakta!

Bunların ikiside kulliyen yanlış batıl sözler!

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265684)
Şimdi bana itiraz mı etmiş oldun?

Ettim tabiiki amma sana tek tenkidim bu mevzu değil ki!

-Diyorumki evvela "kafa karıştırıyor" dediğin ayet değil sen karıştırıyorsun çünkü ayetin ne içün indiği nuzuli esbab rivayetlerinden sarihtir, ayetin nazara vermeye çalıştığın batıl yoruma açık hiç bir ciheti bulunmamakta!

-İkincisi diyorumki ayeti senin çarpıtarak zikrettiğin gibi anlayan kimse yok, buna seyyid kutub dahil!

-Üçüncü olarak hanefi fukahasının içtihadlarını sanki nasstan beslenmiyor gibi göstermek istiyorsun buda hilafı hakikattır çünkü hanefiler diğer fukaha gibi nassa dayanarak hüküm verir!

-Dördüncüsü maksadın önünde mania gördüğün bazı hadisler içün bazı muhaddislerin "zayıftır" sözüne sarılıyorsun amma kendini teyid içün kullandığın bazı hadislere muhaddislerin "zayıf" dediğine hiç bakmıyorsun!

Hataların çok hangisini zikredelim!

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265684)
Kuran'daki kısas hükümlerinin -şartlar elverişli olsaydı- bugün de müslüman toplumlar tarafından aynen uygulanmasını arzular mıydın?

Karabulut ailesi içün söylediklerimden bu mevzuda ne düşünüp arzu ettiğimi çıkaramadın mı!

Elbette kuranın kısas ahkamının ben bütün toplumlarda tatbikini isterim çünkü "kısasta hayat vardır!"

ulpian 02-12-2009 17:26

Gerçi ''metnin tamamını okudum'' da diyorsun ama... Bilemiyorum ki, artık ne önersem sana.

''hüre hür, köleye köle, kadına kadın'' ibaresi aynen Elmalılı'nın açıkladığı gibi anlaşılmalıdır, ortada bir sorun da yok, diğer ayetlerle çelişki de, bu çok açık ve nettir, aksini söylemek mümkün değildir... diyorsun. Ve bunları metnin tamamını okduğunu söylediğin halde diyebiliyorsun. Daha ne diyiym ki sana? Bizzat mensubu bulunduğun mezhebin kurucusu Ebu Hanife niçin Bakara/178'deki ''hüre hür, köleye köle'' ibaresinin Maide/45'deki ''cana can'' ifadesiyle neshedildiğini, yürürlükten kaldırıldığını savunmuş acaba?


Alıntı:

Alchindus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265742)
Elbette kuranın kısas ahkamının ben bütün toplumlarda tatbikini isterim çünkü "kısasta hayat vardır!"

Çok şükür, en azından bir konuda açıkça gericiliğini beyan eden bir müslüman üyemiz oldu forumda. :)

oldschool 02-12-2009 19:51

yine tartışılacak güzel bir konu ulpian'dan. çok uzun olduğu için iyi okuyamadım. sitede zaten bu tarz konularla ilgilenecek bir kaç kişi var, onlarda yazıyor zaten. :)

Alchindus 02-12-2009 21:55

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265745)
Ebu Hanife niçin Bakara/178'deki ''hüre hür, köleye köle'' ibaresinin Maide/45'deki ''cana can'' ifadesiyle neshedildiğini, yürürlükten kaldırıldığını savunmuş acaba?

Evvela dediklerimi çarpıtmayasın ulpian!

İlgili ayetin niçün indiği zahir, ilk dönem müslümanlarınca da bilinmekte!

Sonradan şaz, istisnai bazı ters yorumlar yapılması keyfiyeti bizi alakadar etmez, çünkü biz senin gibi bin kişiden dokuzyüzdoksandokuzu bir manayı işaret eder iken bunlara sırt çevirip tek bir kişinin oda metne muhalif olan yorumuna itibar etmeyiz!

Bir diğer husus acaba Ebu Hanife nerede "bu ayet maide kırkbeş ile nesh olmuştur" demiştir!

Bizim bildiğimiz ebu hanifenin kısasta hür ile köle arasında fark görmediği, hürün köle içün kısas edileceğini maide kırkbeşten mütevellid söylediğidir!

Bu hususta ebu hanife yanlız da değildir!

Misalen Said bin Museyyeb, es-sevri, davut, katade, ibni leyla ve bakşaca muhakkiklerde bu kanaattedir ve bu hususta da sahabiden ibni mesut ve alinin de böyle dediği rivayet olunur!

İmdi mesajları içinde uzun uzun hanefi fukahasının "bu ayetin mevhumi muhalifinden hüküm çıkarılamaz" dediğini zikreden ulpian diyorki ebu hanifeye göre bu ayet nesh edilmiştir!

O vakit talebeleri yoksa ebu hanifeye bu görüşünde iştirak etmemişlermide zikrettiğin izahatları yapmışlar ulpian :)

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265745)
Çok şükür, en azından bir konuda açıkça gericiliğini beyan eden bir müslüman üyemiz oldu forumda. :)

Demek biz gericiyiz sen de ilerici :)

Niçün!

Ana ile oğulun cimasında mahsur görmeyip "takibata luzum yoktur" dediğin amma karşılıklı rıza ile akdedilmiş evlilikleri batıl kıyaslarla pedofili diye tesmiye ettiğin içün mü!

Yada biz başı testere ile kesilmiş gencecik bir kızın ailesine kısas hakkı tanınmalıdır dediğimiz ve sen "hayır cani birkaç sene yatıp çıkacak, buna da rıza gösterilecek" dediğin içün mü!

Gerçeğe sadakatsizlik kişiye siyahı beyaz, beyazı siyah yaptırır!

Hakiki mürteci olur tekamülcü, gerçek tekamülcüde olur mürteci :)

ulpian bir sualde ben sorayım sana!

Biz ne vakit bu forumda aralarında seninde olduğun islam münekkitlerinde irtifa yükselmesi göreceğiz ve ne vakit islamı bilenler içünde o zaviyede eleştiri görebileceğiz!

Veyahut suali değiştirelim!

Niçün tenkitlerinizin hedef kitlesi islamı bilmeyen ilmi kifayet etmeyen bu manada olmak üzere "cahiller" olmakta!

Aynı zümreden olduğunuz içün mü yoksa zikredilen irtifada tenkide mecaliniz olmadığı, ilminiz yetmediği içün mü!

Ah gerçeğe sadakat, neredesin!

ulpian 03-12-2009 08:26

Alıntı:

Alchindus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265831)
Bir diğer husus acaba Ebu Hanife nerede "bu ayet maide kırkbeş ile nesh olmuştur" demiştir!

bkz. dipnot 6. :)


Alıntı:

Alchindus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265831)
Yada biz başı testere ile kesilmiş gencecik bir kızın ailesine kısas hakkı tanınmalıdır dediğimiz ve sen "hayır cani birkaç sene yatıp çıkacak, buna da rıza gösterilecek" dediğin içün mü!

Maalesef yine tartışmanın suyunu çıkartmışsın muhterem. Nerede, ne zaman demişim bunu?

Kısas hükümlerinin bugün de uygulanması gerektiği düşüncen günümüz dünyasında ''gerici'', senin lisanınla ''mürteci'' olarak adlandırılmakta. Bu gibi kavramların objektif ve mutlak kıstasları zaten olamaz, zamana göre izafet arzeder. İçinde bulunduğumuz zamanda ise, mürteci olan sensin, biz değil.

Alchindus 03-12-2009 14:57

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266012)
bkz. dipnot 6. :)

Benim sana sualim ne idi!

Ebu Hanife nerede "bu ayet maide kırkbeş ile nesh olmuştur" demiştir!

Ebu Hanifenin bir eserinde mi, onun talbelerinin bir rivayetinde mi geçiyor bu diye sual ediyoruz!

Sen ibn-i kesir tefsirinden ebu mukatilin kendine ait görüşü içün olan rivayetini veriyorsun, sonra dip notta da bazı tefsirler!

Mesela kuran yolunda ben dediğin hususu göremedim, bu eserin elektronik haline baktım! Onun nesih bahsinde bakara yüzyetmişsekiz yer almıyor!

Diğer zikrettiğin furkan tefsirine de baktım, malumat şundan ibaret!

"Ebu Hanife'ye göre bu ayet, Maide Süresi nin anılan ayetiyle neshedilmiştir"

Kaynak yok, şundan nakille demek yok, şu eserinde zikretmiştir veyahut şu talabesi zikretmiştir deme yok!

Ebu Hanifeye bu eserlerin muelliflerinden çok daha yakın taberide ise ebu hanifeden böyle bir nesh görüşü hiç yok!

Sana düşünmen içün bir misal veriyorum, diyorumki madem ebu hanife bu görüşteya hanefi fukahasından niçün uzun uzun mevhumi muhalif istidlal olmayacağı meselesinde iktibas yapıyorsun!

Öyle olsa derlerdiki "bize göre bu ayet nesh edilmiştir!"

Nasih mensuh bahsinin incelikleri ve böyle esas sahibine isnat edilemeyen rivayetlerle bir ayet içün nesh edilmiş denilemeyeceğini anlaman içün sana bir makale veriyorum!

http://www.scribd.com/doc/14591349/K...ler-Remzi-Kaya

Burada bakara yüzyetmişsekiz de var!

Bu ayet kısasta adaletten ayrılmamayı zulmü men ediyor, maide suresindeki ayetin bunu nesh etmesi nasih mensuh bahsindeki kaidelere aykırıdır ve bildiğimiz ebu hanifeden böyle bir görüş belirtilmediğidir!

Görmedik duymadık!


Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266012)
Maalesef yine tartışmanın suyunu çıkartmışsın muhterem. Nerede, ne zaman demişim bunu?

Sen o genç kızın başını kesen caniye ölüm cezası tatbik edilmesini canilik olarak görmekte misin görmemekte misin!

Sen o genç kızın başını kesen caniye ölüm cezası tatbik edilmesini meşru görmekte misin görmemekte misin!

Bu suale vereceğin cevap kısas içün vahşet demenden bellidir ve bundan mütevellid "nerede ne zaman dedim" dediğin hususu kısasa vahşet dediğin yerde ve zamanda dedin!

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266012)
Kısas hükümlerinin bugün de uygulanması gerektiği düşüncen günümüz dünyasında ''gerici'', senin lisanınla ''mürteci'' olarak adlandırılmakta. Bu gibi kavramların objektif ve mutlak kıstasları zaten olamaz, zamana göre izafet arzeder. İçinde bulunduğumuz zamanda ise, mürteci olan sensin, biz değil.

Bana göre asıl mürteci sizlersiniz!

Avrupalının suistimallere dayanan yıllarının ve iki cihan harbinin tesiri ile ölüm cezasın tatbikinde tefrite kaçmasını bütün beşeriyetin kabul ve tatbik edilesi bir hüküm olarak kabul etmesini istemek ve bellemek mürteciliktir!

Bu bir kere insan fıtratına terstir!

Bu gün dünyanın yönetici gücü olduğu söylenen amerikada yine geleceğin süper gücü denen çinde başkaca pek çok memlekette ölüm cezaları tatbik edilmekte!

Cana kastteden için en adil cezalandırma kısastır, bu bir haktır!

Amma islam birde "dileyen affeder" demiştir, bunu da makbul ve meşru saymıştır!

Bunun dışında kalan bütün telakkiler bu anlayışın gerisidir ve mürteciliktir!

ulpian 03-12-2009 18:02

Alıntı:

Alchindus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266057)
Benim sana sualim ne idi!

Ebu Hanife nerede "bu ayet maide kırkbeş ile nesh olmuştur" demiştir!

Ebu Hanifenin bir eserinde mi, onun talbelerinin bir rivayetinde mi geçiyor bu diye sual ediyoruz!

Her ikisi de olabilir. Ebu Hanife'nin de bu görüşü benimsediğine dair benim ilgili dipnotta kaynak olarak verdiklerim şu iki eserdir:
  • Kur'an Yolu - Türkçe Meâl ve Tefsir, Bakara/178:
    Heyet:
    Prof.Dr. Hayrettin Karaman,
    Prof. Dr. Mustafa Çağırıcı,
    Prof. Dr. İ. Kafi Dönmez,
    Prof. Dr. Sadrettin Gümüş:

    ''Mâide süresindeki âyet Tevrat ehline ait olmakla beraber Kur'ân-ı Ke-rîm'de zikredildiğinden ve onu yürürlükten kaldıran bir nas bulunmadığından müslümanlar için de geçerlidir.Hatta İbn Abbas'a göre bu âyet (Maide/45), tefsir etmekte olduğumuz âyeti (Bakara/178'i) neshetmiş ve yalnızca cinsler arasında değil, karşı ve farklı cinsler ve statüler arasında da kısasın uygulanması hükmünü getirmiştir. Bu yorumu Nehaî, Sevrî, Ebû Hanîfe gibi müctehidler de benimsemişlerdir. Bu yorum, iki âyet arasında -getirdikleri hüküm bakımından- çelişki bulunduğu anlayışına dayanmaktadır.''
  • Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, Bakara/178:

    ''Ebu Hanife'ye göre bu ayet, Maide Süresinin anılan ayetiyle neshedilmiştir.''

Hangi kaynaktan istifade ederek bunu yazdıkları, eğer çok isteniliyorsa, birinci eserin sahiplerine, örneğin Hayrettin Hoca'ya mail yollayarak öğrenilebilir muhtemelen.

Ama bundan bağımsız olarak, Bakara/178'deki ''hüre hür, köleye köle'' ifadesinin daha sonra Maide/45'deki ''cana can'' ifadesi tarafından neshedildiği, yani yürürlükten kaldırıldığı zaten birçok alim tarafından savunulmuş. Bu görüş örneğin şu eserlerde zikredilir:

  • İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Bakara/178:
    ''Yine İbn Abbas'tan bu âyet-i kerimenin el-Maide süresindeki âyet (45. âyet-i kerime) ile neshedildiği de rivayet edilmiştir ki, Iraklı ilim adamlarının görüşü de budur.''

  • İbn Kesir Tefsiri, Bakara/178.
    "Ancak bu ayet-i kerime'deki "hür hür ile, köle köle ile, dişi dişi ile" ayeti "cana can" (Mâide, 45) ayeti ile neshedilmiştir. Ali İbn Ebu Talha "dişi dişi ile" konusunda İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder: Zîra onlar; dişiye mukabil erkeği öldürmüyorlardı. Erkeğe mukâbil erkeği öldürüyorlar, dişiye mukabil dişiyi öldürüyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ cana can, göze göz emrini inzal buyurdu. Ve ister cana, ister candan aşağıya tecavüz etmiş olsunlar, kasıtlı oldukları takdirde hür erkekle hür kadını kendi aralarında eşit kıldı. Aynı şekilde köleler arasında da kasıtlı olarak cana ve candan aşağıya tecâvüz halinde erkeklerle kadınları eşit kıldı. Bu ayetin cana can (Mâide, 45) ayeti ile neshedildiği Ebu Malik'ten de rivayet edilir. "
  • İzzet Derveze, Et-Tefsiru’l-Hadis, Bakara/178:
    "Burada incelemekte olduğumuz ayetlerden ilkinin hükmünde bir değişikliğe gidildiği göze çarpmaktadır. Nitekim bazı müfessirler ''cana can" ifadesini içeren Maide 45 ayetinin incelediğimiz iki ayetten (Bakara/178 ve 179) ilkini değiştirdiğini ya da neshettiğini söylemişlerdir."
  • Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Bakara/178:
    ''Bunun üzerine: ''Ey îman edenler, ölüler hakkında sizin boynunuza kısas farz kılındı. Hürre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir'' âyetini indirdi.'' İbni-Abbas ''Bu âyet, ''Nefse karşı nefis kısas edilir'' âyetiyle neshedildi.'' dedi.''

  • Abdurrahman Maliki, İslam Hukukunda Ceza, 16. Başlık (İkinci Bölüm):
    Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hür hür ile, köle köle ile, dişi dişi ile. Bu ayetin mefhumu muhalefetine göre; köleye karşılık hür, kadına karşılık olarak da erkek öldürülemez. Ancak bu mefhum, ilga ve iptal edilmiş olup bununla amel edilemez. Zira bunun tam tersine işaret eden bir başka nass vardır.

  • Muhammed Hüseyin Fadlullah, Min Vahyi’l Kur’an, Bakara/178:
    Yine bazı İslami içtihatlarda bu karşılıklılığın, andığımız gibi olmadığım ileri süren Müslümanlar da vardır. Bunlar meseleye bu ayetin şu ayeti kerime ile neshedildiğini kabul yönünden yaklaşmaktadırlar:''Onlara cana can... yazdık.'' Çünkü bu ayeti kerime, cana can demek suretiyle, hür ile köleyi kadın ile erkeği birbirinden ayırmamıştır.
  • Taberi Tefsiri, Bakara/178:
    Ali b. Ebu Talha'nın, Abdullah b. Abbastan naklettiğine göre ise o, bu âyetin izahında şöyle demiştir: "Önce insanlar kadının karşılığında erkeği öldürmüyorlardı, ancak erkeğin karşılığında erkeği kadının karşılığında da kadını öldürüyorlardı. Daha sonra ise Allah teala, Maide suresinin kırk beşinci âyetini indirerek kadınla erkeği kısasta eşit kıldı.
Görüldüğü gibi, alimlerin bir kısmı ''hüre hür, köleyi köle'' ifadesiyle ''cana can'' ifadesi arasında bir çelişki görmüş ve dolayısı ile Maide/45'in Bakara/178'i neshettiğini, yürürlükten kaldırdığını savunmuş. Senin bu görüşe katılmıyor olman bu gerçeği değiştirmez. Zaten ben de metinde, bu görüşü (yani Bakara/178'in neshedildiği görüşünü) çoğunluk görüşü olarak değil, birçok görüşün içerisinden bir görüş olarak ele almışım.


Senin asıl karşı çıktığın, benim ''hüre hür, köleye köle, kadına kadın'' ibaresini ''kafa karıştırıcı, gereksiz, yersiz bir ifade'' olarak değerlendirmem. Bir müslüman olarak bu karşı çıkman da gayet doğal zaten.


Allah hiç gereksiz, yersiz laf eder mi?!
Senin gözünde böyle birşey diyen ya cahildir, ya kafasız, ya kötü niyetli, ya da bunların hepsi.

Ama tabii sen meseleye bu açıdan baktıkça, herhangi bir anlamlı tartışma da mümkün olmamakta.

Ben bu görüşteyim ve neden bu görüşte olduğumu metnin III. alt-başlığında (ve ilgili dipnotlarda) açıkladım. Sen de buna itiraz ettin ve kendince gerekçelerini yazdın. Daha fazla yapabileceğimiz birşey de yok zaten...

Alchindus 03-12-2009 20:15

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266143)
Hangi kaynaktan istifade ederek bunu yazdıkları, eğer çok isteniliyorsa, birinci eserin sahiplerine, örneğin Hayrettin Hoca'ya mail yollayarak öğrenilebilir muhtemelen.

Sorarız elbet, sorarız sormasına da şu adreste bulduğumuz kuran yolu çalışması ise kastettiğin orada furkan tefsirinde naklettiğini bulduk amma diyerini bulamadık!

http://www.darulkitap.com/oku/kuran/...fsirkulliyati/

Bu tali bir mevzudur, sana esas tenkitlerimle alakalı değildir, amma yine de vuzuha kavuşması iyi olur!

Eğer hanefiler haklı olarak bakara yüzyetmişsekizin mevhumi muhalifinden "bir kadın bir erkeği öldürür ise kadın değil kadının kocası veyahut yakını bir başka erkek kısas edilir" gibi bir mana çıkamayacağını düşünüyorlar iseki böyle düşünmekteler, o vakit maide kırkbeş sebebi ile bu ayetin nesh edildiğini düşünmeleri içün hiçbir sebep yoktur!

Biz bunu söylüyoruz!


Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266143)
Görüldüğü gibi, alimlerin bir kısmı ''hüre hür, köleyi köle'' ifadesiyle ''cana can'' ifadesi arasında bir çelişki görmüş ve dolayısı ile Maide/45'in Bakara/178'i neshettiğini, yürürlükten kaldırdığını savunmuş. Senin bu görüşe katılmıyor olman bu gerçeği değiştirmez. Zaten ben de metinde, bu görüşü (yani Bakara/178'in neshedildiği görüşünü) çoğunluk görüşü olarak değil, birçok görüşün içerisinden bir görüş olarak ele almışım.

Evvelinden zikrettiğim gibi, bin kişiden dokuzyüzdoksandokuzu bir istimatte görüş serdedip, bir tek kişi başka bir görüş serdetmiş ve bu görüşte metne muhalif ise elbet onu nazarı itibara alacak değiliz!

Biz bu ayet neshedilmiştir diyen olmadı demiyoruz, esas tenkidimiz senin de ifade ettiğin gibi

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266143)
Senin asıl karşı çıktığın, benim ''hüre hür, köleye köle, kadına kadın'' ibaresini ''kafa karıştırıcı, gereksiz, yersiz bir ifade'' olarak değerlendirmem. Bir müslüman olarak bu karşı çıkman da gayet doğal zaten.


Allah hiç gereksiz, yersiz laf eder mi?!
Senin gözünde böyle birşey diyen ya cahildir, ya kafasız, ya kötü niyetli, ya da bunların hepsi.

Buradadır!

Amma burada da işi hafife almış esasta muhakeme hatanı setretmişsin!

İmdi bir yasa metnini ele aldığında sadece senin kafan karışıyor ise bu yasa metni kafa karıştırıcı demek midir!

İşte muhakeme hatan evvela budur!

Ayetin niçün indiği bahsindeki rivayetler kafa karıştıracak bir husus olmadığını ortaya koymakta, kısasta zulme varılmamasını tembih eden bir ayetin toptan "cana can" ayeti ile neshedilmiş olması da akla uzaktır!

Çünkü birinci ayet evvela aşılmaması gereken bir sınırı ifade etmektedir ikinci ayet ise kısasın mahiyetini!

Kuran kendisini tefsir eden bir kitaptır ve maide suresindeki ayet kısas ahkamına ait diğer ayetler gibi meselenin bütün cihetleri ile anlaşılmasına yaramaktadır!

Bunun olması içün bakara yüzyetmişsekizin neshi gerekmez!

Zati bu ayet içün "nesh varid olmuştur" diyenler sebep sadedinde "kafalarımız karışmasın ondan" demiyorlar, birinci ayetin mevhumi muhalifinden bir hüküm çıkardıkları içün maide suresindeki ayetin hükmü ile bunun ortadan kalkmış olduğunu zikrediyorlar.

Bunlar birbirinden farklı hususlar!

Senin iyi niyetinden şüphe eder olmamızın görünür sebepleri vardır!

"Lem yehıdne" ile kimler ifade edilmiş olmalı sualinin cevabı içün nuzuli esbaba bakıyorsun, amma "kafa karıştırıcı" bellediğin ayetteki ifadeler içün nuzuli esbaba bakmayı ve orada sarih gerçeği görmeyi ihmal ediyorsun!

Daima dediğimle sözlerimi nihayetlendireyim!

Gerçeğe sadakat şart, olmadan olmuyor!

ulpian 03-12-2009 20:37

Alıntı:

Alchindus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266231)
Sorarız elbet, sorarız sormasına da şu adreste bulduğumuz kuran yolu çalışması ise kastettiğin orada furkan tefsirinde naklettiğini bulduk amma diyerini bulamadık!

http://www.darulkitap.com/oku/kuran/...fsirkulliyati/

Bu tali bir mevzudur, sana esas tenkitlerimle alakalı değildir, amma yine de vuzuha kavuşması iyi olur!

Verdiğin linkte ''Diyanet Tefsiri'' olarak geçmekte söz konusu kaynak (Diyanet Vakfı'nın adı geçen dört İlahiyat Profesörüne hazırlattığı tefsir).

Alıntı:

Alchindus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266231)
Eğer hanefiler haklı olarak bakara yüzyetmişsekizin mevhumi muhalifinden "bir kadın bir erkeği öldürür ise kadın değil kadının kocası veyahut yakını bir başka erkek kısas edilir" gibi bir mana çıkamayacağını düşünüyorlar iseki böyle düşünmekteler, o vakit maide kırkbeş sebebi ile bu ayetin nesh edildiğini düşünmeleri içün hiçbir sebep yoktur!

Biz bunu söylüyoruz!

Haklısın da! Eğer zaten dediğin görüşü savunuyorsa biri, ''nesih''den yola çıkmasına gerek yoktur. Zaten ben de ''hanefi mezhebi nesihten yola çıkmış'' değil, ''Ebu Hanife nesihten yola çıkmış'' demekteyim. Çünkü Ebu Hanife'nin talebeleri Bakara/178'in neshedildiği görüşüne karşı çıkmış.



Alıntı:

Alchindus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266231)
Evvelinden zikrettiğim gibi, bin kişiden dokuzyüzdoksandokuzu bir istimatte görüş serdedip, bir tek kişi başka bir görüş serdetmiş ve bu görüşte metne muhalif ise elbet onu nazarı itibara alacak değiliz!

Bunu daha önce de yazdın. Ama tam olarak hangi nokta için söylüyorsun bunu? ''Nesih'' bahsi için söylüyorsan, bunun çoğunluk görüşü olduğu iddiası yok zaten metinde.

Tam tersine, senin Elmalılı'dan alıntıladığın açıklama sadece Hanefi mezhebince kabul görmüş bir açıklamadır.

Ayrıca İslam alimlerinin çoğunluğu, cumhuru, söz konusu ifadeyi ''köle ile hür''ün eşitsizliğine işaret olarak algılamıştır.

Yani ortada 1000 görüşün 999'ı A diyor 1'i B diyor, ben de sadece bu 1'e takıyorum, gibi bir durum yok. Tam tersine, ''hüre hür...'' ibaresini senin doğru bulduğun şekilde (Elmalılı'da geçen şekilde) ele alan görüş azınlıkta.


Alıntı:

Alchindus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266231)
Amma burada da işi hafife almış esasta muhakeme hatanı setretmişsin!

İmdi bir yasa metnini ele aldığında sadece senin kafan karışıyor ise bu yasa metni kafa karıştırıcı demek midir!

İşte muhakeme hatan evvela budur!


:)
Muhterem bak,

(aslında metnin III. başlığında herşey yazıyor, ama tekrar özetleyelim)

(1) bir kısım alim söz konusu ayetin neshedildiğini çünkü hüküm açısından ''cana can'' ile çeliştiğini savunmuş,

(2) alimlerin çoğunluğu, cumhuru ise ''hüre hür, köleye köle, kadına kadın'' ibaresine (de) dayanarak, köle ile hürün kısasta eşit olmadığına hükmetmiş. Fakat aynı ibareden ''erkek-kadın'' ilişkisi için böyle bir hüküm çıkartmamış. Yani hem bu ifadeye dayanarak, köle ile hür arasındaki eşitsizliği gerekçelendirmişler, hem de aynı ifadede ''kadına kadın'' geçmesine rağmen erkekle kadının kısasta eşit olduğunu söylemişler (ki Hanefiler de bunu cumhur'a bir karşı argüman olarak getirmiş)

(3) diğer bir kısım da, Hanefilere özgü olarak, senin de savunduğun ve Elmalılı'da geçen açıklamayı benimsemiş. Ve bu görüşün benimsediği hükme göre ''hüre hür, köleye köle, kadına kadın'' ifadesi ''cana can'' ifadesiyle eşdeğerdir. Her ikisinden de çıkan hüküm aynıdır. Ayrıca ''Hüre hür, köleye köle, kadına kadın'' denilerek kısasta herhangi bir eşitsizliğe de işaret edilmemiştir.

Yani bu senin de savunduğun, üçüncü görüşe göre -farzı muhal- ''hüre hür, köleye köle, kadına kadın'' ibaresi yazmasaydı ayette, hükümde hiçbir şey değişmeyecekti. Artı, eğer farzı muhal yazmasaydı- birinci ve ikinci görüştekiler yanlış hükme de varmayacaktı.


Buradan bakınca epey bir ''karışıklığa'' yol açmış gibi görünüyor ilgili ifade. :)

Alchindus 04-12-2009 00:46

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266237)
Verdiğin linkte ''Diyanet Tefsiri'' olarak geçmekte söz konusu kaynak (Diyanet Vakfı'nın adı geçen dört İlahiyat Profesörüne hazırlattığı tefsir).

İmdi oldu!

Senin yaptığın iktibasın bittiği yerin hemen devamında söylenenler, meseleye dair zikrettiklerimizin hakikatini ortaya koymakta!

Alıntı:

a) Mâide süresindeki âyet Tevrat ehline ait olmakla beraber Kur'ân-ı Kerîm'de zikredildiğinden ve onu yürürlükten kaldıran bir nas bulunmadığından müslümanlar için de geçerlidir. Hatta İbn Abbas'a göre bu âyet, tefsir etmekte ol duğumuz âyeti neshetmiş ve yalnızca cinsler arasında değil, karşı ve farklı cinsler ve statüler arasında da kısasın uygulanması hükmünü getirmiştir. Bu yorumu Nehaî, Sevrî, Ebû Hanîfe gibi müctehidler de benimsemişlerdir. Bu yorum, iki âyet arasında -getirdikleri hüküm bakımından- çelişki bulunduğu anlayışına dayanmaktadır. Halbuki âyetin geliş sebebi göz önüne alındığında getirdiği hükmün, "Köleye karşı hür, kadına karşı erkek kısas edilmez" şeklinde değil, "Kısas bakımından -kabileleri ve sosyal statüleri ne olursa olsun- hürler, köleler, kadınlar arasında fark yoktur" şeklinde anlaşılması gerekir. Konumuz olan âyet bunu açıklamış, Mâide âyeti de cinsler arasında -can farkı gözetilmeksizin- kısas uygulanacağını açıklığa kavuşturmuştur; âyetler arasında zıtlık yoktur, bir bütünün kısımlar halinde açıklanması söz konusudur. Ebû Yûsuf cinsler arasında kısas yapılacağı hükmüne varırken âyetleri böyle yorumlamış, neshi kabul etmemiştir.[536] Âyetin başında yer alan "Öldürülenler hakkında kısas size gerekli kılındı" mealindeki cümle tek başına mâna ve hüküm ifade eden ve hükmü umumi olan (hem hüre hür, hem köleye hür; hem kadına kadın, hem kadına erkek... kısas edilir diyen) bir cümle olduğu için Mâide âyetine başvurmadan da bu âyetten, kısasta eşitlik ve genellik hükmüne ulaşmak mümkündür.
Görüldüğü üzre meseleyi böyle ele almak her iki ayete nazar edildiğinde esasta zaruridir ve böylece hanefi fukahasının görüşleri mana kazanmış oldu!

Ebu hanifenin bu fikrini bilmiyordum, bu vesile ile öğrenmiş olduk!

Vesile olmaklığından sana da teşekkür ediyoruz muhterem!

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266237)
Bunu daha önce de yazdın. Ama tam olarak hangi nokta için söylüyorsun bunu?

İki bahiste!

-Nesih
-Kafa karışlıklı

Ayetin nesh edildiğini söyleyenler azınlıktadır, kafası karışan ise hiç yoktur!

Bir ayetin nesh edildiğini söylemek içün kişinin kafasının karışması yetmez :)

Neshin nasıl anlaşılacağı veyahut nasıl anlaşıldığı bahsi ayrı bir tartışma konusudur amma kesin olan neshin emir ve yasaklarda olduğu, bir hükmün yerine başka bir hükmün gelmesiyle olabileceğidir!

Bir misal kıble meselesidir!

Neshin tanımı bahsi de ayrı bir mevzudur, icmalen ve imam maturidiye göre nesih "Allah Teala'nın ilk hüküm ile murad ettiği vaktin sonunu bitişini beyandır"

Bu tariflerden anlaşılacağı gibi eğer bir ayet içün "bu şu ayet ile nesh edilmiştir" deniyor ise bu iki ayet arasında bir tenakuz olmaklığından değil, nesh ettiği söylenen ayetin nesh edilen ayetteki hükmün yerine geçmiş olmasından, diğerinin fiiliyattaki vaktinin bittiğini beyanındandır!

Bakara yüzaltıya nazar edilmesi kafidir!

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266237)
Muhterem bak,

Bakıyorum ve zikrettiklerin içün diyorumki

1-Bu müçtehidin kafasının karıştığını değil, maide kırkbeşteki hükmün bakara yüzyetmişsekiz yerine geçtiğini düşündüklerindendir!

2-Bu madde seninle yaptığımız müzakerelerle alakadar değildir! Zikrettiğin ulemanın "kadına kadın" ifadesine rağmen erkek ile kadının kısasta eşit olduğunu söylemeleri hem bir çok hadise hem kurana dayanmaktadır!

3-Bu madde muhakeme hatanı tekrar nazara veriyor!

"Yani bu senin de savunduğun, üçüncü görüşe göre -farzı muhal- ''hüre hür, köleye köle, kadına kadın'' ibaresi yazmasaydı ayette, hükümde hiçbir şey değişmeyecekti. Artı, eğer farzı muhal yazmasaydı- birinci ve ikinci görüştekiler yanlış hükme de varmayacaktı."

O muhakeme hatasından ilki bakara yüzyetmişsekizin nehyettiğini anlayamamaktır! Ayet misalen öldürülmüş bir kadın içün asalet davası güderek "sizden bir erkek" veyahut öldürülmüş bir köle içün "sizden bir hür" diyen telakkiyi nehyediyor ve bunu o ifade ile yapıyor!

Bundan mütevellid ve nuzuli esbabdan anlaşıldığı üzre ifade çok anlamlı ve yerindedir!

Bir diğer muhakeme hatan ise bu ayetteki o ifade sebebiyle senin şafii ve maliki fukahasının vardıkları hükme mevhumi muhaliften vardıklarını sanmam!

Halbuki nazarına elmalılıyı da vermiş idik!

Alıntı:

Bununla beraber İmam Malik ve İmam Şafiî hazretleri, erkek ve dişi arasında fark olduğu görüşünde bulunmadıkları ve öldürülen bir hür karşılığında katil köleyi kısas yoluyla öldürmeyi yeterli gördükleri halde, öldürülen bir köle karşılığında bir hürün ve öldürülen bir gayri müslim karşılığında müslümanın öldürülmesini caiz görmemişlerdir. Fakat bunu, bu âyetin mefhûm-i muhalifinden de çıkarmamışlardır.

Çünkü "dişiye dişi"nin mefhûm-ı muhalifine mutlak olarak, "köleye köle"nin mefhûm-i muhalifine bir yönden itibar etmediklerinde söz yoktur.

Buna karşılık "Hüre hür"ün mefhûm-i muhalifinin geçerli olması da çelişki olur. Ancak her iki İmam da bu hususta Hz. Ali'den rivayet edilen şu hadislere dayanmışlardır.
Devamını ve hanefilerin bu iki imamın dayandığı bu deliller içün dediklerini de mesajımda zikretmiştim!

Sözün kısası hatalısın muhterem!

ulpian 04-12-2009 00:58

Alıntı:

Alchindus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266334)

Ayetin nesh edildiğini söyleyenler azınlıktadır, kafası karışan ise hiç yoktur!

Bir ayetin nesh edildiğini söylemek içün kişinin kafasının karışması yetmez :)

Sanırım, iletişim sorunu yaşamaktayız. Ben de zaten şu alimin kafası karışmış demiyorum. Veya herhangi bir alimin bu ayeti ''kafa karıştırıcı'' olarak gördüğünü söylemiyorum.

Söz konusu ibare şu şu şu yorumlara yol açmış diyorum. Dolayısı ile ibare ''kafa karıştırıcı'', ''yersiz'', ''talihsiz'' olarak durmaktadır, diyorum. Yani bu hükümler bana ait, herhangi bir alime isnat etmiyorum.


Alıntı:

Alchindus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266334)
Bir diğer muhakeme hatan ise bu ayetteki o ifade sebebiyle senin şafii ve maliki fukahasının vardıkları hükme mevhumi muhaliften vardıklarını sanmam!

Böyle bir genel değerlendirmem de yok.

Bakın gayet açık yazmışım metinde:

  • Yani Bakara/178'deki "hüre hür, köleye köle" ifadesi İslam alimlerinin çoğunluğu tarafından, kısasta (köle ile hür arasında) eşitsizliğe işaret olarak algılanmıştır.(14)
Ardından'da 14. dipnotta:

(14)
  • "İlim adamlarının cumhuru ise köle karşılığında hürün öldürülmesini kabul etmezler. Çünkü âyet-i kerimede türler ayrı ayrı ele alınmış ve buna göre bir bölümleme yapılmıştır. "
    İmam Kurtubi
    , el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an
    , Bakara/178 (6. Hür ile Köle arasındaki kısas).

  • "Cumhura (Maliki, Şafiî. Hanbeli) göre, hür köleyi, müslüman zımmiyi öldürürse, hür ve müslümana kısas yapılamaz. (...) Cumhur, Kur'andan, hadisten ve akli yoldan delil getirerek, görüşünü isbatlamıştır. A. Kur'andan delilleri: "Ey İman edenler, maktuller hakkında size kısas (misilleme) yazıldı (farz kılındı)... " âyetinde, kısasta eşitliği emreden Allah (cc). daha sonra "...Hür hür ile, köle köle ile, dişi dişi ile (kısas olunur)..." âyetiyle de kısasta eşitliğin nasıl olacağını beyan etmiştir. Allah (cc). sanki ayette "öldüren, öldürülene eşit ise onu öldürünüz" der gibidir. Hür ile köle, müslüman ile zımmi arasında kısas bakımından bir eşitlik yoktur. O halde hür köle ile, müslüman zımmi ile kısas (misilleme) yapılarak öldürülemez."
    Muhammed Ali Sabuni, Ahkam Tefsiri, Bakara Suresi, 8. Ders, Ayetlerdeki Şeri Hükümler, Birinci Hüküm

  • ''köle olana karşılık köle, kadına karşılık kadın kısas yoluyla öldürülür. İmam Şafii işte bu âyete dayanarak, hür yani özgür olan bir kimse, bir köleye karşılık olarak öldürülemez, demektedir.''
    Ebu'l Berekat En-Nesefi
    , Nefesi Tefsiri, Bakara/178

=> Yani alimlerin çoğunluğu (cumhuru) -Elmalılı'nın alıntıladığınız ifadelerinden doğabilecek olan algının aksine- kısasta köle ile hürün eşit olmadığı hükmünü Bakara/178'deki ''Hüre hür, köleye köle'' ibaresine (de) dayandırmışlardır.

Alchindus 04-12-2009 01:11

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266339)
Sanırım, iletişim sorunu yaşamaktayız. Ben de zaten şu alimin kafası karışmış demiyorum. Veya herhangi bir alimin bu ayeti ''kafa karıştırıcı'' olarak gördüğünü söylemiyorum.

Söz konusu ibare şu şu şu yorumlara yol açmış diyorum. Dolayısı ile ibare ''kafa karıştırıcı'', ''yersiz'', ''talihsiz'' olarak durmaktadır, diyorum. Yani bu hükümler bana ait, herhangi bir alime isnat etmiyorum.

ulpian dön ve yazdıklarına nazar et!

Kafa karışıklığının sana mahsus olduğunu biz ifade etmesek o ifadelerin öylece kalacak ve şu itirafı yapmayacaksın!

Senin kafan karışabilir, evvelinden zikrettiğimiz gibi bir yasa metnini ele aldığında sadece senin kafan karışıyor ise bu yasa metni kafa karıştırıcı demek değildir!

Sen "bu ayet benim kafamı karıştırıyor" demiyorsun "bu kafa karıştırıcı" diyorsun, aradaki farkı tefrik edebilmelisin!

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266339)
Böyle bir genel değerlendirmem de yok.

Dediklerimi tekrar etmeyeceğim, bu mevzuda şuradaki tenkidim hala caridir!

http://www.turandursun.com/forumlar/...2&postcount=22

ulpian 04-12-2009 01:31

Alıntı:

Alchindus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266348)
ulpian dön ve yazdıklarına nazar et!

Kafa karışıklığının sana mahsus olduğunu biz ifade etmesek o ifadelerin öylece kalacak ve şu itirafı yapmayacaksın!

Senin kafan karışabilir, evvelinden zikrettiğimiz gibi bir yasa metnini ele aldığında sadece senin kafan karışıyor ise bu yasa metni kafa karıştırıcı demek değildir!

Sen "bu ayet benim kafamı karıştırıyor" demiyorsun "bu kafa karıştırıcı" diyorsun, aradaki farkı tefrik edebilmelisin!

İletişim sorunumuzu aşmayı bir kez daha deniyelim. :)

Ben ''benim kafam karıştı'' demiyorum elbette. Ayetteki ''hüre hür, köleye köle...'' ifadesi objektif olarak kafa karıştırıcı, yersiz ve talihsiz bir ifadedir, diyorum. Ama bu yargım bana ait. Yani şu alim de bu ayet için kafa karıştırıcı demiş demiyorum (bir müslüman, hiç ayet için ''kafa karıştırıcı'' der mi?).

Ama siz kalkıp bana ''Bir ayetin nesh edildiğini söylemek içün kişinin kafasının karışması yetmez'' diyorsunuz. Yani sanki ben, neshi savunan alimler ayeti ''kafa karıştırıcı'' bulmuş, demişim gibi.

Tekrar toparlayalım o halde:
Aşağıdaki üç maddenin üçünde de hemfikiriz artık sanırım.

''Hüre hür, köleye köle'' ifadesi hakkındaki alim görüşleri
(1) Ebu Hanife de dahil bazı alimler Bakara/178'deki ''Hüre hür, köleye köle...'' ifadesiyle Maide/45'deki ''cana can'' ifadesi arasında hüküm açısından bir çelişki olduğunu düşünmüş, ve dolayısı ile ''hüre hür...'' ifadesinin ''cana can'' ifadesiyle neshedildiğini, yürürlükten kaldırıldığını savunmuştur. (bkz. Dipnot 6)

(2) Alimlerin çoğunluğu/cumhuru ise (Maliki, Şafii ve Hanbeli mezhepleri), ''hüre hür, köleye köle'' ifadesine (de) dayanarak, kısasta hür ile köle arasında eşitsizlik olduğuna hükmetmiştir. (bkz. Dipnot 14)

(3) Hanefi alimler de (Ebu Hanife'nin farklı görüşünün aksine) neshi kabul etmemiş, ''hüre hür, köleye köle'' ifadesiye ''cana can'' ifadesi arasında hüküm açısından çelişki görmemiş. Ayrıca coğunluğun aksine, ''hüre hür, köleye köle'' ifadesinde köle ile hürün kısasta eşitsiz olduğuna dair bir delalet de görmemiş.

Sizin doğru bulduğunuz 3. görüş. Bu görüş, İslam alimlerinin arasında azınlıktır. Ama olsun, belki de en ''doğrusu'' bu azınlık görüşüdür, olabilir.

Ben hangisinin daha doğru olduğu hakkında birşey söylemiyorum. Ben bu üç farklı yoruma bakıyor ve diyorum ki, ''hüre hür, köleye köle'' ifadesi epey bir karışıklığa yol açmış. Kuran'da değil de, herhangi bir yasa metninde yer alsa idi bu ifade buna ''yersiz, talihsiz, gereksiz yere kafa karıştırıcı'' derdik, yasa koyucuyu eleştirirdik. Ben de zaten Kuran'ın insan ürünü olduğunu düşündüğüm için, aynı yargıları bu ifade için de vermekteyim.

Çellist 04-12-2009 02:17

Tartışma akışının dışında kalarak ben de notumu düşüyorum:

Ulpian Beyefendi,

2-3 hafta sonra siteye ilk defa uğradım ve bir saattir onca iş güç içinde sizin yazınızı da okuyup bitirdim.

Muazzam bir makale yazmışsınız.

Saygı ve hayranlıkla sizi selamlarım. Sağ olun, var olun!

Alchindus 04-12-2009 19:22

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266352)
İletişim sorunumuzu aşmayı bir kez daha deniyelim. :)

Ben ''benim kafam karıştı'' demiyorum elbette. Ayetteki ''hüre hür, köleye köle...'' ifadesi objektif olarak kafa karıştırıcı, yersiz ve talihsiz bir ifadedir, diyorum.

Bir sıkıntımız olduğu doğrudurda ben menşei olarak seni görmekteyim, bu tali mevzu bunu geçelim!

İmdi tekrar edeyim, eğer elinde o ayetin niçün indiğine dair rivayetler olmasa dediğine hak verebilir "bu ayette müşkil var" diyebilir idik!

Amma ayetin niçün indiği belli, bundan mütevellid ifadelerin maksadı da belli ve sarih!

Ortada bir müşkül yok!

Fukahanın müzakere ettiği hükmün isabet ettikleri ile hükmün icrası bahsi!

Bu müzakere hemen hemen diyebilirizki bütün ahkam ayetleri içün dahi yapılmakta, bundan mütevellid böyle bir müzakere fikir ayrılığının vucut bulması da tek başına bir kafa karışıklığına delalet etmemekte!

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266352)
(1) Ebu Hanife de dahil bazı alimler Bakara/178'deki ''Hüre hür, köleye köle...'' ifadesiyle Maide/45'deki ''cana can'' ifadesi arasında hüküm açısından bir çelişki olduğunu düşünmüş, ve dolayısı ile ''hüre hür...'' ifadesinin ''cana can'' ifadesiyle neshedildiğini, yürürlükten kaldırıldığını savunmuştur.

ulpian netice itibari ile söyleyeceğim ile söylediğin benzer şeyler olacaktır amma ilmi müzakerede ıstılah ve ıstılahın mazrufu çok muhimdir!

Bundan mütevellid söz şöyle tashih edilmelidir!

Bazı fukaha maide kırbeş ile bakara suresindeki bu ayetteki hükmün nesh edildiğini söylemiştir!

Fark nedir der isen, neshe dair evvelinden söylediklerime bakmalısın! Nesh bir hükmün tatbik zamanının bittiği manasına gelir, yeni bir hüküm eski hükmün yerine geçmiştir, bu hal içün iki hüküm arasında tenakuz bir zaruret değildir! Neshe konu olmuş amma bir tenakuz söz konusu olmayan misaller vardır!

Burada bu ayet içün "nesh edilmiştir" diyenlerinde üzerinde durdukları husus maide kırkbeş ile kısas ahkamında sarahat vuzuha geldiği, bu ayet ile hükmün tatbik biçiminin kesinleştiği olmalıdır! Dikkat eder isen zati bunlar evvela haberlere dayanıyorlar, ibni abbastan gelene ebu mukatilden gelene!

Aradaki fark budur!

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266352)
Ben hangisinin daha doğru olduğu hakkında birşey söylemiyorum. Ben bu üç farklı yoruma bakıyor ve diyorum ki, ''hüre hür, köleye köle'' ifadesi epey bir karışıklığa yol açmış. Kuran'da değil de, herhangi bir yasa metninde yer alsa idi bu ifade buna ''yersiz, talihsiz, gereksiz yere kafa karıştırıcı'' derdik, yasa koyucuyu eleştirirdik.

Efendim aynı yere tekrar dönüyoruz, yasa koyucunun yasayı niçün vaaz ettiği bilgisi bilinmekte ise hükmün kafa karıştırıcı hiç bir yönü yoktur!

Ve yine muhimi, ayetlerden fukahanın farklı hükümlere varması "karışıklığa sebebiyet" diye tesmiye olunamaz, o vakit bütün kuran için bunu demen lazım gelirki buda ciddiye alınacak bir tenkit olmaz!

Mesela abdest ayetini nazara al, mesh etme ve yıkama bahsi etrafında neticede iki mezhep doğmuş!

Bu hal ayetin "kafa karıştırıcı" olduğu veyahut buna sebebiyet verdiği manasına gelmez!

İnsanların birikimi ilmi yaşadıkları zaman ve başkaca bir çok husus aynı metinden başkaca sonuçlara varmalarını netice vermiştir bundan sonra da verecektir!

Bu ayet içün "kapalılık müphemlik var" desen onu daha makbul sayar iştirak etmessemde "hükmün tatbiki konusunda sarahati maide kırkbeş açıkladığı içün bu söze itiraz etmiyorum, kuran kendini tefsir eden bir kitaptır sarahat için maide ayetine bakmalısın" der idim!

Misalen kuranda müteşabih diye tesmiye olunan ayetler vardır, bunları mevzu bahis etsen yine aynı şeyi söyler idim!

Amma bu ayetin niçün indiği de metnide sarihtir!

Ayetin başı ve zulmü yasaklaması gibi karinelerle buradan mevhumi muhalif ile bir mana çıkmayacağı belli, birde maide kırkbeş var!

Hepsi beraber düşünüldüğünde "karıştıracak" hiç bir husus yoktur diyorum!

ulpian 04-12-2009 20:43

Alıntı:

Alchindus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266470)

İmdi tekrar edeyim, eğer elinde o ayetin niçün indiğine dair rivayetler olmasa dediğine hak verebilir "bu ayette müşkil var" diyebilir idik!


Amma ayetin niçün indiği belli, bundan mütevellid ifadelerin maksadı da belli ve sarih!

Ortada bir müşkül yok!

Benim eleştirim açısından -netice itibariyle (çünkü verilmiş olan farklı hükümler ortada)- çok fazla bir ehemmiyeti yok aslında bu hususun, ama yanılıyorsun Alchindus.

Bakara/178'in nüzul sebebi ''belli ve sarih'' değil, tartışmalı ve kapalıdır. Elmalılı ve diğer birkaç tefsire bakınca ''belli ve sarih'' intibaı oluşabilir. Ama genel için böyle bir hüküm veremezsin.

Bak, örneğin Taberi, kendi tefsirinde ayetin dört farklı nüzul sebebi rivayetini nakleder (bunlardan birisi de senin esas aldığın rivayettir). Hatta dördüncü rivayet şu şekilde:
  • d- Ali b. Ebu Talha'nın, Abdullah b. Abbastan naklettiğine göre ise o, bu âyetin izahında şöyle demiştir: Önce insanlar kadının karşılığında erkeği öldürmüyorlardı, ancak erkeğin karşılığında erkeği kadının karşılığında da kadını öldürüyorlardı. Daha sonra ise Allah teala, Maide suresinin kırk beşinci âyetini indirerek kadınla erkeği kısasta eşit kıldı.
Ve sonra Taberi nüzul sebebi bahsinde şu yargıya varır:
  • "Görüldüğü gibi âyetin nüzul sebebi hakkında ihtilaf vardır. Bu sebeple bizlerin, âyeti, kesin delillerin gösterdiği mânâda anlamamız gerekmektedir.''

Fahruddin Er-Râzi de (yine senin esas aldığın rivayetin de içinde bulunduğu) 4 farklı nüzul sebebi rivayetini yazar. Dördüncüsü şöyledir:
  • Dördüncü bir veçhe göre; Muhammed b.Cerir et-Taberî birisinden, o da İbn Ebî Talip ve Hasan el-Basrî'den şunu rivayet etmişlerdir: Bu âyetten maksat, iki hür, iki köle, iki erkek ve iki dişi arasında kısas yapılabileceğini ve sadece bunun kâfi geleceğini beyan etmektir.

    (...)
    Râvîler sözlerine devamla şöyle dediler: İşte bundan ötürü Allah'u Teâlâ, iki hür, iki köle, iki dişi ve iki erkek arasında kısas ile yetinmenin meşru olduğunu; cinsler farklı olduğu zaman kısas ile yetinmenin meşru olmadığını beyan etmek için bu âyeti indirmiştir.
    (Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb)



=> Gördüğün gibi, farklı nüzul sebebi rivayetleri de var ve bu rivayetlerden senin doğru bulduğun görüşten çok farklı hükümler çıkmakta.


Yani senin ''belli ve sarih'', ''herşey açık ve ortada'' dediğin rivayet, rivayetlerden sadece biridir. O rivayetten çıkan (ve senin doğru bulduğun) yorum, yorumlardan sadece biridir.

Hatta Muhammed Ali Sabuni'nin Ahkam tefsirinde (Elmalılı'da da geçen) senin esas aldığın rivayet ve yorum -''hanefilerin argümanı'' olarak- aynen nakledilmekte, tartışılmakta ve çoğunluk tarafından reddedildiği söylenmektedir.



Zaten baştan beri söylediğim, kaynakları ile gerekçelendirdiğim (bkz. Dipnot 6 ve 14) ve senin de itiraz etmediğin üzere, İslam alimlerinin çoğunluğu/cumhuru senin doğru bulduğun yorumu ve hükmü benimsememiştir. Senin doğru bulduğun, Elmalılı'da geçen yorum ve hüküm azınlık görüşüdür.


Alıntı:

Alchindus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266470)
ulpian netice itibari ile söyleyeceğim ile söylediğin benzer şeyler olacaktır amma ilmi müzakerede ıstılah ve ıstılahın mazrufu çok muhimdir!

Bundan mütevellid söz şöyle tashih edilmelidir!
Bazı fukaha maide kırbeş ile bakara suresindeki bu ayetteki hükmün nesh edildiğini söylemiştir!

Fark nedir der isen, neshe dair evvelinden söylediklerime bakmalısın! Nesh bir hükmün tatbik zamanının bittiği manasına gelir, yeni bir hüküm eski hükmün yerine geçmiştir, bu hal içün iki hüküm arasında tenakuz bir zaruret değildir! Neshe konu olmuş amma bir tenakuz söz konusu olmayan misaller vardır!


Istılahı bilerek, seçerek böyle kullanmaktayım. Nesihden yola çıkmak için her durumda ayetler arası çelişki görmek şart olmayabilir. Ama biz burada somut ayetler hakkında konuşuyoruz. Bakara/178'in Maide/45 tarafından neshedildiğini savunan alimler, bu iki ayetin arasında hüküm açısından çelişki görmüşlerdir.

bkz:
  • Kur'an Yolu - Türkçe Meâl ve Tefsir, Bakara/178:
    Heyet:
    Prof.Dr. Hayrettin Karaman,
    Prof. Dr. Mustafa Çağırıcı,
    Prof. Dr. İ. Kafi Dönmez,
    Prof. Dr. Sadrettin Gümüş:

    ''Mâide süresindeki âyet Tevrat ehline ait olmakla beraber Kur'ân-ı Ke-rîm'de zikredildiğinden ve onu yürürlükten kaldıran bir nas bulunmadığından müslümanlar için de geçerlidir.Hatta İbn Abbas'a göre bu âyet (Maide/45), tefsir etmekte olduğumuz âyeti (Bakara/178'i) neshetmiş ve yalnızca cinsler arasında değil, karşı ve farklı cinsler ve statüler arasında da kısasın uygulanması hükmünü getirmiştir. Bu yorumu Nehaî, Sevrî, Ebû Hanîfe gibi müctehidler de benimsemişlerdir. Bu yorum, iki âyet arasında -getirdikleri hüküm bakımından- çelişki bulunduğu anlayışına dayanmaktadır.''


Tekrar toparlayacak olursak,
- Bakara/178'in nüzul sebebi senin söylediğin gibi ''belli ve sarih'' değildir.

- Senin doğru bulduğun yorum, sünni alimler arasında azınlık görüşüdür.

- Ebu Hanife de dahil bazı alimler, Bakara/178 ile Maide/45 arasında hüküm açısından çelişki gördüğünden, nesihden yola çıkmıştır.

- Alimlerin çoğunluğu/cumhuru ise, ''hüre hür...'' ifadesini (senin doğru bulduğun yorumun aksine) kısasta köle ile hür arasında eşitsizliğe işaret olarak yorumlamıştır. Senin esas aldığın rivayet ve yorumu da tartışmış, fakat eleştirmişlerdir.

=> Yani Bakara/178'deki ''hüre hür...'' ifadesi çok farklı, birbiriyle zıt yorumlara yol açmıştır.

Buraya kadar herşey tamam.

Şimdi buradan sonra, ben de inanmayan biri olarak şunu diyorum ve senin buna inanan biri olarak katılmanı zaten baştan beri beklemiyorum.

Bakara/178'deki ''hüre hür, köleye köle'' ifadesi, objektif olarak yersiz, talihsiz, kafa karıştırıcı bir ifadedir. Bu ifade herhangi bir yasa metninde geçse idi, herkes buna böyle derdi ve yasa koyucuyu eleştirirdi.

Alchindus 05-12-2009 15:09

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266485)
Benim eleştirim açısından -netice itibariyle (çünkü verilmiş olan farklı hükümler ortada)- çok fazla bir ehemmiyeti yok aslında bu hususun, ama yanılıyorsun Alchindus.

Bakara/178'in nüzul sebebi ''belli ve sarih'' değil, tartışmalı ve kapalıdır. Elmalılı ve diğer birkaç tefsire bakınca ''belli ve sarih'' intibaı oluşabilir. Ama genel için böyle bir hüküm veremezsin.

Bak, örneğin Taberi, kendi tefsirinde ayetin dört farklı nüzul sebebi rivayetini nakleder (bunlardan birisi de senin esas aldığın rivayettir). Hatta dördüncü rivayet şu şekilde:

İşte benim gerçeğe sadakatsizlik dediğim bunun gibi hallerdir!

Ben bir rivayeti değil, rivayetlerin ortak manasını esas almaktayım ve sarih olan budur demekteyim!

Abdulvahid metinin esbab-ı nuzulunden üçtane rivayet verdim bu konuya dahil olur iken, bu üç rivayetteki ana mana birdir ve bu ayet içün tefsirlerde bunlara işaret emteyen de görmedik, taberi dahil!

Taberi "bunlardan birisi"ni değil esasta

Alıntı:

Şa'bî, Katade, Mücahid ve Atâ, bu âyetin izahında özetle şunları söyle mişlerdir:
Diyerek zikrettiklerimin ana manasını veren rivayeti icmalen veriyor!

Ve daha muhimi ulpian senin taberiden verdiğin dördüncü rivayet dahi ortak dediğim manaya işaret emtekte!

Ayetten evvel kadının karşılığında erkeği öldürmüyorlardı deniyor orada, bu rivayetten sadır olan da aynı manadır! Erkeği veyahut zenginlik ile asaleti nazara alıp kısasta adaletsizlik yapılıyor işte bakara yüzyetmişsekiz bunu nehyetmek içün inmiştir ve nuzuli esbab rivayetlerinin ortak manası budur benim sarih ve kesin dediğimde budur!

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266485)
Yani senin ''belli ve sarih'', ''herşey açık ve ortada'' dediğin rivayet, rivayetlerden sadece biridir. O rivayetten çıkan (ve senin doğru bulduğun) yorum, yorumlardan sadece biridir.

Öyle mi!

O vakit tekrar edelim tek bir rivayet mi var yoksa fazlaca mı!

Alıntı:

1- Şa'bî dedi ki: "Arab Kabileleri'nden iki kabile arasında bir savaş vardı. Bu iki kabilenin birisinin diğerine üstünlüğü vardı. Bu sebeple dedi ki: "Bizim kölemize karşılık si¬zin hür olanınızı, kadınımıza karşılık da erkeğinizi kısas edeceğiz. Bu sebeple Allah Teala bu âyeti indirdi."

2- Katade'den şöyle rivayet edilmiştir: Câhiliye devri insanlarında zulüm ve şeytana itaat hüküm sürüyordu. Onlardan, güçlü olan bir kabilenin kölesini başka bir kabilenin kölesi öldürdüğünde, "buna karşılık kesinlikle hür bir adamdan başkasını öldürmeyi kabul etmeyiz" derlerdi. Diğer kabile-lerden bir kadın bunlardan bir kadını öldürdüğünde de "bunun yerine bir er¬kekten başkasını öldürmeyi kabul etmeyiz" derlerdi. Yüce Allah, bu haksızlığı ortadan kaldırmak için "Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür" mealindeki âyeti indirdi.

3- Saîd İbni Cübeyr'den (r. a.) İbnu Ebî Hatim anlattı: İslamdan biraz önce, Araplardan iki kabîle câhiliyet döneminde savaştılar. Aralarında öldürme ve yaralama vardı. Ta Müslüman oluncaya kadar, köleyi ve kadınları öldürürler, bâzısı bâzısından bir şey almazdı. İki kabileden biri diğerinden mal ve adet bakımından çoktu. Onlar bizden bir köle ölünce, onlardan bir hür, bizden bir kadın ölünce, onlardan bir erkek ölmedikçe razı olmayız diye yemin ettiler. Onlar hakkında, Bakara: 2/178 ayeti indirildi.

Esbab-I Nuzul-Abdulvahid Metin
Bunlara bir çok tefsirden aynı manada başkaca rivayetlerde ekleyebilirim, birisi seninde nazar ettiğin taberi tefsiridir!

Bunlardaki ortak mana nedir muhterem! Bu ayet öncesi kısasta erkeğin kadına üstün tutulduğu, zengin soylu olan kabilenin kendinden aşağı gördüğü kabile veyahut bu kabileye mensup kişiye kısasta zulmettiğidir!

Ayet bu bunu nehyediyor, bu mana hem ayet metninden hem iniş rivayetlerinden sarahaten zahirdir!

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266485)
Istılahı bilerek, seçerek böyle kullanmaktayım. Nesihden yola çıkmak için her durumda ayetler arası çelişki görmek şart olmayabilir. Ama biz burada somut ayetler hakkında konuşuyoruz. Bakara/178'in Maide/45 tarafından neshedildiğini savunan alimler, bu iki ayetin arasında hüküm açısından çelişki görmüşlerdir.

bkz:
[LIST][*]Kur'an Yolu - Türkçe Meâl ve Tefsir, Bakara/178:
Heyet:
Prof.Dr. Hayrettin Karaman,
Prof. Dr. Mustafa Çağırıcı,
Prof. Dr. İ. Kafi Dönmez,
Prof. Dr. Sadrettin Gümüş:

Hani derlerya ne kadar anlatsan anlaşılacak dinleyenin idraki kadardır, bu sözün hakikatliğine bir kez daha kanaat getiriyorum!

İktibas ettiğin tefsirde "çelişki" kelimesinin kullanılmasına dayanmanı anlıyorum amma buradaki neshde çelişki değil yeni bir hükmün diğerinin yerine geçmesinin murad edildiğini ifade etmemize rağmen bunu anlayamamanı anlayamıyorum!

"Müellifler niçün böyle dediler" diyebilirsin, bunu onlara sormak icab eder amma bu başlığı açar iken müracat ettiğin eski kaynakların hiç birinde "fukaha tenakuz gördüğü içün" gibi bir ifade görüp görmediğini düşünmeni isterim!

Bu yakın zamana ait çalışmada bu isimlendirme niye yapılmış onu bilemem, bence hata etmişler!

Nazarına verdiğim gibi ebu hanifeye dair bu iktibas ettiğin eserde de zikredildiği gibi o ve diğerleri esasta sahabi haberlerine dayanıyorlar çünkü o sahabilere göre bir nesh vardır veyahut o sahabiler neshin varid olduğunu bildirmiştir!

Bakara yüzyetmişsekiz ile maide kırkbeş arasında hükmün icrasında tenakuz görebilmek içün anca ayetin mevhumi muhalifinden hüküm çıkarılması icab eder!

Bunu ebu hanife yapmadığına göre, böyle bir usul onun fıkıh metodunda olmadığına ve şafii ile malikilerde ayetin nesh edildiğini düşünmediklerine göre ortada ne tenakuzu vardır!

Biraz akletmek lazım!

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266485)
=> Yani Bakara/178'deki ''hüre hür...'' ifadesi çok farklı, birbiriyle zıt yorumlara yol açmıştır.

Tabiidir, başkaca bir çok ayet içünde farklı ve zıt yorumlar olmuştur!

Bu insani bir haldir!

Bu durum, ayetteki ifadeyi "kafa karıştırıcı" yapmaz, hakikat budur!

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266485)
Bakara/178'deki ''hüre hür, köleye köle'' ifadesi, objektif olarak yersiz, talihsiz, kafa karıştırıcı bir ifadedir.

İmdi bir cemiyette zengin ve soylu bellenen öldürüldüğünde kısasta ve diyette aşırıya kaçılıyor, zengin ve soylunun kölesi öldürüldüğünde "ben buna mükabil hürün öldürülmesini isterim" deniyor, kısasta erkek kadından üstün tutuluyor bu haller görülüyor ve bir ayet gelip

Alıntı:

Ey iman edenler, öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazıldı. Hüre hür, köleye köle, dişiye dişi.
diyor sonradan da

Alıntı:

Her kim, bunun ardından yine tecavüz ederse, artık ona pek elem veren bir azap vardır
diye ekliyor ve bir kafa bunu "yersiz, talihsiz, kafa karıştırıcı" olarak görüyor!

O vakit bizde diyoruzki eğer bunu diyen kafada ve sahibi dediğinde samimi ise kusur kafa ve sahibinde, onun idrakinde!

Gerçeğe sadakat şart, olmadan olmaz!

ulpian 05-12-2009 15:29

Alıntı:

Alchindus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266769)

Bunlardaki ortak mana nedir muhterem! Bu ayet öncesi kısasta erkeğin kadına üstün tutulduğu, zengin soylu olan kabilenin kendinden aşağı gördüğü kabile veyahut bu kabileye mensup kişiye kısasta zulmettiğidir!

Ayet bu bunu nehyediyor, bu mana hem ayet metninden hem iniş rivayetlerinden sarahaten zahirdir!


Alchindus,

bu yorumu benimsediğini, ''sarih, belli ve kesin'' olarak gördüğünü yeterince anlamış bulunmaktayız zaten.

Yalnız şunu bir türlü açıklayamadın. Bak, in artık şu fildişi minberinden, Kuran'ın Allah sözü olduğuna inanmayanların da kabul edebileceği bir açıklama yap.

Bakara/178'de geçen ''hüre hür, köleye köle...'' ifadesi İslam alimlerinin çoğunluğu/cumhuru tarafından köle ile hürün kısasta eşit olmadığına delil olarak görülmüştür (bkz. Dipnot 14). Bu alimlerin arasında İmam Şafii, İmam Malik gibi Kuran ve fıkıha vukuffiyeti tartışma götürmez isimler var. Üstelik bu görüş, alimler arasında ÇOĞUNLUK görüşü.

Sen ise, Hanefi mezhebinin yorumunu doğru bulmaktasın. Bu yoruma göre, ''hüre hür, köleye köle'' ifadesi sadece bahsi geçen nüzul sebebi rivayeti bağlamında anlaşılabilir ve dolayısı ile herhangi bir eşitsizliğe işaret etmez. Bu yoruma göre ''hüre hür, köleye köle...'' ifadesi, ''katil her kimse, kısasen o öldürülür'', ''hür ve köle olduğuna bakılmaz'' hükmünü desteklemekte.

Şimdi anlaşamadığımız nokta şurası:
Sen bana ısrarla hanefi mezhebinin yorumunun doğru, sarih, kesin vs. olduğunu ispatlamaya çalışıyorsun.

Ama bu, benim söylediklerimle alakasız. Ben sana, bu yorumlardan hangisinin ''doğru'' olduğunu söylemiyorum ki!

Şunu söylüyorum:
Senin benimsediğin yorum ve hüküm ''doğru'' olabilir. Ama alimlerin çocuğunluğu bu yorum ve hükmü benimsememiş, ''hüre hür, köleye köle'' ifadesini hür ile köle arasında kısasta eşitsizliğe delil olarak görmüş.

=> Dolayısıyla bilhassa eğer senin benimsediğin yorum doğru ise, bu demektir ki, ''hüre hür, köleye köle'' ifadesi alimlerin çoğunluğunu yanlış bir yoruma sevkedebilmiş.


Üstelik: kader bahsi, şefaat meselesi, Allah'ın sıfatları gibi itikadi konularda değil, namazın şartları, haccın vakti gibi ibadetle ilgili konularda da değil, ceza hukukunu ilgilendiren bir düzenlemede, HAYAT-MEMAT konusunu işleyen bir ayette, kısasen ölüm cezası ile ilgili somut hüküm koyan bir ayette yer almış bu ifade.


Bu kadar önemli hukuki bir konuda, uyulması istenen somut hükmü açıklayan bir ayette öyle bir ifade kullanılmış ki, bu ifade -eğer senin doğru bildiğin yorum gerçekten doğru ise- İslam alimlerinin çoğunluğunu yanlış bir yoruma sevketmiş.

Böyle bir durum ''beşeri'' yasa metinlerinde yer alsa idi, biz buna ''talihsiz, yersiz, kafa karıştırıcı'' bir ifade derdik. Olay bundan ibarettir.

Alchindus 05-12-2009 16:53

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266775)
Bakara/178'de geçen ''hüre hür, köleye köle...'' ifadesi İslam alimlerinin çoğunluğu/cumhuru tarafından köle ile hürün kısasta eşit olmadığına delil olarak görülmüştür (bkz. Dipnot 14).

"Karıştırıcı" ulpian müzakeremiz bu değilki!

Böyle fetva verenler oldu mu olmadı mı meselesini müzakere etmiyoruzki, veyahut ben böyle fetva veren olmadı demiyorumki!

Müzakere ettiğimiz husus konuya en başından girdiğimde gösterdiğim karıştırıcılığın, sonrada muhakeme hataların, arada seyyid kutuba ve en muhimi kurana iftiran!

Galiba serencamı tekrar bir baştan ele almak gerek!

Sen bu ayet metninden hareket ile

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265114)
Bu ibare, lafzi manasından çıkan sonuç itibariyle ele aldığımızda, kimsenin kabul edemeyeceği, son derece adaletsiz bir düzenleme getiriyor gibi gözükmekte. Eğer öldüren (katil) ile ölen (maktul) aynı kategoridenseler sorun yok. Fakat örneğin bir erkek bir kadını öldürdüyse, bu ibarenin lafzi manasına göre (kadına kadın), katilin öldürülmemesi gerekir. Bu durumda ya kimse ceza almayacak, ya da "kadına kadın" ibaresi katilin karısını veya kızını öldürmek şeklinde yorumlanacak. Yani örneğin A, B’nin kızını kasten ve haksız yere öldürürse, suç ya cezasız kalacak, ya da B de "kadına karşı kadın kısas edilir" hükmünü işleterek, A’nın kızının öldürülmesini isteyebilecek.

En baştan söylemek gerekirse: Her türlü adalet algısına aykırı gelen bu hükmü, (kısmen ve farklı bir açıdan da olsa Seyyid Kutub hariç) İslam alimleri de kabul etmemiş, türlü tefsir ve tevillerle bu ibarenin "niyetinin farklı" olduğunu açıklamaya çalışmışlar.

diyorsun. Bizde bundan mütevellid konuya girer iken bu "karıştırıcılığını nazara verip

Alıntı:

Alchindus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 265648)
İmdi burada görüldüğü gibi ulpian bir çok "karıştırıcılığı" taammüden ifa ediyor!

Evvela lafzi yorumdan anlamadığı diğer bir çok başlıkta sarahate kavuşmuş bu arkadaşımız yine hatalı yorumunu once kurana sonra müfessirlere mal etmeye kalkıyor arada seyyid kutuba da iftira ediyor bu iftirayı sonradan tekzib eden sözleride yine kendisi yazıyor!

İmdi diyorki ulpian "En baştan söylemek gerekirse: Her türlü adalet algısına aykırı gelen bu hükmü, (kısmen ve farklı bir açıdan da olsa Seyyid Kutub hariç) İslam alimleri de kabul etmemiş, türlü tefsir ve tevillerle bu ibarenin niyetinin farklı olduğunu açıklamaya çalışmışlar."

Evvela "bu hükmü" diyerek taammüden çarpıttığı şeyi "hüküm" diye tesmiye ediyor, sonradan ise "kısmen ve farklı bir açıdan" diyerek gizlemeye de çalışsa seyyid kutuba iftira ediyor.

Sanki seyyid kutub "bir kadın bir adamı öldürür ise öldüren kadın değil onun kocası veyahut başka bir erkek öldürülür" demiş yada tersini, bu büyük bir iftira!

Burada değinmemiz icab eden başkaca bir husus ulpianın bozuk muhakemesinin nasıl çalıştığını sarahate kavuşturmak.

Farzı muhal diyelimki seyyid kutub bu muhteremin dediği gibi diyor, amma yine kendisinin söylediği gibi bundan hariç müfessiran böyle demiyor!

ulpianın bozuk muhakemesi varmak istediği sonuç içün misalen bin kişiden dokuzyüzdoksandokuzunun dediğini değil kendisinin varmak istediği sonuca kendisini götürür sandığı bir kişinin dediğini "sahih yorum" olarak kabul ediyor ve böylece yukarıda onca gereksiz lafın niçün edildiğini bize gösteriyor!

ulpianın bozuk muhakemesi ayrıca kendisini hangi tefsir sahih hangisi değil bahsinde de otorite sayıyor :)

İmdi muhterem diyorki "bu ifade kafa karıştırıcı"

Muhteremin kafası karışmış, halbuki "lem yehıdna" mevzubahis olduğunda nuzuli esbaba bakmayı akleden kafası burada da nuzuli esbaba bakmayı akletse kafası karışmayacak!

dedik ve nuzuli esbab rivayetlerini nazara verdik!

Yani en başından

-Evvela bu ayetten hiçkimsenin "örneğin bir erkek bir kadını öldürdüyse, bu ibarenin lafzi manasına göre (kadına kadın), katilin öldürülmemesi gerekir. Bu durumda ya kimse ceza almayacak, ya da "kadına kadın" ibaresi katilin karısını veya kızını öldürmek şeklinde yorumlanacak." gibi bir manaya çıkaracak kadar akıldan yoksun olmadığını, bu manada ayetin tevile ihtiyacı olmadığını, "erkek kadını öldürürse kısas edilir" hükmünün ayet tevil edilerek ulaşılmış bir hüküm olmadığı ayet ve diğer ayetlerin bunu sarahaten ortaya koyduğunu, aksinin senin "karıştırıcılığın" olduğunu!

-Ayetin inişi içün zikredilen rivayetlerden ayetin maksadının ve neyi nehyettiğinin zahir olduğunu, kafaların karışmasının mümkün olmadığını ilk dönem müslümanlarının bu hususları bildiğini ve naklettiğini!

- Seyyid kutuba açıkça iftira ettiğini!

ortaya koyduk!

Müzakerenin üzerinde yürümeye başladığı ana hat bu idi!

Sen sonradan meseleyi bakarayüzyetmiş sekizi hanefilerden kısasta hür ile köle bahsinde farklı ele alan fukahanın varlığından hareketle ile ayetin kafa karıştırıcılığına delil diye sunmaya kalkakar bu minvale getirdin!

O vakitten bu yanada biz farklı hükümlere varılmasının esas kaynağının hem fıkıh metodolojisinden kaynaklandığını mevhumi muhalif bahsi ile hemde sünnet bahsinde gelen bazı rivayetler ile olduğunu nazarına veriyoruz!

Sonradan da nesh bahsini açtın ve bizde buradaki yanlış tahlilinide düzeltmeye çalıştık, tali bir mevzu olan "çelişki" bahsindeki hatanı

"Bakara yüzyetmişsekiz ile maide kırkbeş arasında hükmün icrasında tenakuz görebilmek içün anca ayetin mevhumi muhalifinden hüküm çıkarılması icab eder!

Bunu ebu hanife yapmadığına göre, böyle bir usul onun fıkıh metodunda olmadığına ve şafii ile malikilerde ayetin nesh edildiğini düşünmediklerine göre ortada ne tenakuzu vardır!"

diyerek göstermeye gayret ettik amma görmekteyimki muaffak olamamışız!

Kabahat herhalde bizdedir, sende olacak değil ya :)

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266775)
Şimdi anlaşamadığımız nokta şurası:
Sen bana ısrarla hanefi mezhebinin yorumunun doğru, sarih, kesin vs. olduğunu ispatlamaya çalışıyorsun.

Hayır böyle bir "ispat" gayretim yoktur, gerçeğe sadakati olmayanlar mevzu bahis olduğunda bu beyhude bir gayret olur, bizimde "beyhude gayretle" münasebetimiz yoktur!

Ben sana "karıştırıcılığını" ve "hatalı muhakemelerini" göstermeye çalışıyorum!

Bunu tabiidirki mevzu edindiğin meseleler üzerinden yapacağım!

"Karıştırıcılığının" misallerine bu mesajda tekrar değinmiş idim, hatalı muhakeme misallerine de değineyim!

Ayetin niçün indiği bahsindeki rivayetler ayetin maksadını ortaya koymuş iken maksadın kısasta zulme varılmasını men etmek olduğu zahir iken, maliki ve şafiilerce de kısasta kadın ve erkek arasında fark gözetilmez iken senin bu ayetin mevhumi muhalifinden değil lafsından hareketle şafii ve malikilerin birde bazı hadis rivayetlerini nazara alarak kısasın fiiliyatta tatbik mevzularında biri olan "hür köle" bahsinde farklı hükme varmalarını ayetin "kafa karıştırıcı" olmasına bağlaman muhakeme hatandır!

Böyle bir muhakemede hangi tarafın görüşünü isabetli görsen, diğerinin hata sebebini kendileri olarak değil metin olarak görürsün, bu yanlış!

Sana abdest bahsini misal verdim! Mesh edilme meselesinde bir ayetin farklı yorumlanmasından farklı mezheb neşet etmiş! İmdi bu hale bakıp bu ayet kafa karıştırıcı mı denilecek!

Bir metnin farklı yorumlanmasına nazar edip, sadece buna dayanarak metnin kapalı, kafa karıştırıcı olduğunu iddia etmek muhakeme hatasıdır!

Birde maliki ve şafiilerin istinat ettikleri hadis rivayetleri vardır!

Ben burada maliki ve şafiilerin hata edip hanefilerin isabet ettikleri bahsini nazara vermiyorum, kanaatim budur o ayrı bahis, kuran onların vardıkları hükümden farklı bir hükmü ortaya koyuyor bana göre ama ben burada bunun müzakeresini değil bu durumlardan hareketle senin vardığın hükümlerin batıllığını nazara veriyorum!

Anlamak işine gelmesede yapılan budur!

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 266775)
=> Dolayısıyla bilhassa eğer senin benimsediğin yorum doğru ise, bu demektir ki, ''hüre hür, köleye köle'' ifadesi alimlerin çoğunluğunu yanlış bir yoruma sevkedebilmiş.

Fasit bir daire gibi aynı noktaya gelmektesin!

Yukarıda söylediklerime anca şunu ekleyebilirim! Varılır iken sadece ayete dayanılmayan bu yorumun sebebi olarak kuranı göstermek istiyorsunya o vakit maide kırkbeşe nazar edeceksin ve dönüp "bu açık ayet var iken bu fukaha niçün bu yoruma varmıştır, vardı ise kuran metninin bunda kabahati nedir" sualini düşüneceksin!

Ve belki o vakit bu sonuca varılmasında asıl amilin fıkıh metodları ile bazı hadis rivayetleri olduğunu görebileceksin!

Kuran kendisini tefsir eden bir kitaptır! Kısas ahkamıyla ilgili bütün ayetleri ele aldığında varılan bu sonucun isabetli olmadığı zahirdir!

İmdi benim bunu söylememde senin sandığın gibi hanefilerin görüşünün isabetli olduğunu sana isbat etme gayreti değil, nazara verdiğin maliki ve şafii fetvalarının vucuda gelmesinde bahsettiğimiz ayetin hatalı bir sevkinin değil bu fıkıh ekollerinin fıkıh metodları ile dayandıkları hadis rivayetleri olduğunun sence idrakini sağlama gayretidir!

Son olarak sana başka bir başlıkta verdiğim misali tekrar vereyim! Şu anda türkiye cumhuriyetinin anayasası çok sarih olarak meclisin anayasa değişiklik kararlarını anayasa mahkemesinin nasıl ele alabileceğini zikrediyor birde bu maddenin düzenlenmesindeki gaye varki geçmişte olduğu gibi anayasa mahkemesi şekil denetlemesi yapmayı aşmasın diyerek metin çok sarih kılınmış, yani teşbih yapar isek elde nuzuli esbab rivayetleri gibi kanun koyucunun bu kanunu niye vaaz ettiğine ait sağlam bir bilgide var!

Amma buna rağmen biliyorsun anayasa mahkemesi farklı davrandı!

İmdi şunu diyebilir misin "anayasa metni bu bahiste kafa karıştırıcı ve bu sebeple anayasa mahkemesi hatalı karar verdi!"

Demezsin!

Amma fukaha içtihadında hükmünde her daim hata edebilecekken, bunu müçtehidde kabul etmiş iken, sen müştehidin hatalı hükmünü kuran metnine bağlamaktasın!

İşte gerçeğe sadakatsizlik budur!

Göstermeye çalıştığımızda budur!


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:47 .