![]() |
Diyalektik Tasavvuf
"Diyalektik Tasavvuf" , Turan Dursun sitesi dışında rastlamıyacağınız , literatürde yeri olmayan bir inanç tanımlamasıdır..
Tek başına Tasavvuf'un , ehlisünnet'in esareti altında ve dejenere edilmiş durumda olmasından , ve kurucularından bugüne olan değişim ve gelişimlerden dolayı ve diyalektik'siz bir tasavvuf'u ayrı düşünemediğimden tarafımdan bu ad uygun görülmüştür.. Önce diyalektiğin tanımından başlayalım.. Kavramlar arasındaki karşıtlık ilişkisinden yola çıkarak bunu doğruya varan süreçlerin açığa çıkarılmasında bir ilke olarak kullanan düşünme ve araştırma yoluna diyalektik denir. Hegel’e göre, gerçekleri oluşturan kavramların her biri karşıtını kendi içinde taşır. Düşünce, bir kavramdan (tez) onun içindeki karşıtına(antitez) bundan da yeniden karşıtına (yani ilk kavrama) dönmekle, diyalektik hareket içinde, iki kavramın birliğini oluşturan üçüncü kavrama (sentez) ulaşır. Bu süreç, düşüncenin kendisini kavramasını sağlayan bilinç içeriğini artırır. Hegel’e göre diyalektik, varlığı belirleyen düşüncenin kendi süreci olduğu gibi dünya tarihinin de oluşum ilkesidir. Tasavvuf ise ; Kainattaki canlı-cansız tüm varlıkların birliğini savunan ve sevgiyi , hoşgörüyü , barışı , dostluğu ilke edinen güzel ahlak yoludur.. Tasavvuf denince akla Mevlana gelir.. Mevlana Sararken alnımı yokluğun tacı Silindi gönülden neşeyle acı Kalbe muhabbette buldum ilacı Ben de müridinim işte Mevlana. Edebe set çeken zulmeti deldim Aşkı içten duydum, arşa yükseldim Kalpten temizlendim, huzura geldim Ben de müridinim işte Mevlana. Nazım Hikmet |
“ Günümüzden 5000 yıl önce Mısır’da bir terzi yaşardı. Bu terzi yüzbin yıllık bilinç diyalektiğinin oluşturduğu bir düşünceydi. 5000 yıldan beri gök ve yer ölçüleri içinde parlayan bütün ışıklarda, bu terzinin kıvılcımları vardı..
Terzi Mısır papürüslerinde Hermes Tot adını taşıyordu. Yunanlılar ona ermiş ya da üç kez bilgin anlamında Trismegiste diyorlardı. Yahudilere göre HANOK dur. Araplarca Hermesül Haramis adıyla anılmaktaydı. Kuran’a göre Adem ve Şit’ten sonra gelen üçüncü peygamber İDRİS’tir. Yunan kaynaklarına göre 42 yapıtı bulunmaktadır. Fakat bu papürüsler kayıptır.. Terzi Hermes kendisinden sonra gelen düşünsel akımlara ışık tutan düşüncesi şudur : İNSANLAR ÖLÜMLÜ TANRILARDIR , TANRILAR ÖLÜMSÜZ İNANLARDIR. Varlık birliği düşüncesini açıklayan Hermetizm’in kökleri Hermes’den çok daha önce oluşmuştur. Gerçekte düşünceler hiçbir zaman tek kişinin malı olmamıştır. Ancak, yavaş yavaş oluşan düşünceler , evrensel diyalektikte tam yerine oturmuş bir etkileyici bir sisteme kavuşmaktadır. Hermes’te insanlık evriminin başlarını tutan talihli kafalardan biridir.. Hermes’in öğretisi eski Mısır’ın Teb ve Memphis tapınaklarının büyük ve kutsal sırrıdır. Mermesin öğrencilerinden Askelopis büyük ustanın şu sözlerini açıklamaktadır. “ İnsanlar ölümlü tanrılardır , tanrılarda ölümsüz insanlardır. Eşyanın dışı içi gibidir. İç ve dış arasında hiçbir ayrılık yoktur. Küçük büyük gibidir , küçükle büyük arasında hiçbir ayrılık yoktur. Evrende hiçbir şey ne iç , ne dış , ne küçük , ne büyüktür. Bir tek yasa ve o yasanın gördüğü bir tek iş vardır.. Bu sözlerin anlamını anlayan, gerçeği görür. Kimi insanlar bu anlayışları olağan üstü çabaları ve yetkinlikleriyle öteki insanların görmediklerini görebilirler. Oysa nedenler nedeni daima gizlidir. Çünkü sonsuzlu , pek kısa bir son olan zaman ve gene pek kısa bir son olan mekan içinde anlaşılamaz ve anlatılamaz. Bizler ancak öldükten sonra onu anlayabiliriz. Çünkü yaşarken zaman ve mekanla sınırlıyız. SINIRSIZLIK, SINIRLILIK İÇİNDE KAVRANAMAZ.. İşte din ve felsefeleri binlerce yıldan beri etkileyen kaynak buradan gelmektedir. Hermes’e göre “ İnsanca ölümlü olmakla, Tanrıca ölümsüz olmakta elimizde. Ancak HİYOROFON denilen başrahibin inisiye olan rahibe yaptığı uyarı da çok çarpıcıdır. Ve ona şöyle seslenir : “ Her akıl bu gerçeği kavrayamaz. Büyük sırrı gönlümüzde saklayarak, eylemlerimizde söyleyelim. Bilim gücümüz, inanç kılıcımız, sukut kalkanımız olsun. Ufaklıklar ki büyük çoğunluktur. Ya aptal ya da kötüdürler. Aptallar bu gerçek karşısında akıllarını büsbütün yitirirler,. Kötüler, bu gerçeği kötüye kullanarak büsbütün kötülük ederler. Gerçeği gizlemekten başka çıkar yol yoktur. BİLMEK, BULMAK, SUSMAK , GEREKİR.” |
Yunanlı Heroleitos’a ( 576-480 ) göre olmak ve olmamak aynı anlamdadır , aynı şeydir. Eğer bunlar aynı şey olmasalardı , değişerek birbirleri olamazlardı. Yaşamın fırtınasında varlık durmadan yokluk , yokluk durmadan varlık olmaktadır..
Evren var olmakla yok olmanın sonsuza kadar birbirini kovalamasıdır. Her şey ancak karşıtların kavgasında doğar. Hava ateşin , ateş havanın ölümünü içinde taşır , başka bir deyişle ateşte havalık , havada ateşlik vardır. HER ŞEY SONSUZA KADAR DEĞİŞMEKTEDİR. ( Bu ana düşünceler Hegel ve Marx’ı doğuracaktır ) Bütün şeylerden bir şey , bir şeyden bütün şeyler. Diyebilen ilk Antikçağ düşünürüdür. Efes’li anlaşılması çok zor olduğu için KARANLIK lakaplı HERAKLEİTOS.. Tasavvufun ana düşüncesi şudur : Yaradılış diye bir şey yoktur varlık birliği vardır. Varlık evrende ne varsa canlı cansız, tümünde belirmektedir. Ne başlangıç vardır , ne son , var olan , varlığın belirtileridir.. İnsan da , hayvan da , bitki de , maden de aynı varlığın çeşitli görünüşleridir. Hiçbir şeyin kendine özgü bir varlığı yoktur.. Yukarıdaki Herakleitos’un düşüncesi ile tasavvuf düşüncesindeki ortak noktalar açık seçik bir şekilde görülmektedir.. Tasavvuf bilginleri akılcı ve bilimsel düşünür. İslam kurallarını akla ve çağlarının bilimsel verilerine göre yorumlamışlardır.. İlk tasavvufi düşünceler şöyle özetlenebilir. Tanrı, kitabında , ben her şeyi kapsarım , ben insanı ruhumdan üfledim. Önce ve sonra , açık ve gizli benim. Yüzünüzü nereye dönerseniz beni orada görürsünüz demektedir. Bu sözlerin açık anlamının altındaki gizli anlamı , her şeyin tek varlığın ürünü olgusudur. ( VAHDET-İ VUCUT ). Ama peygamberler karşısındakilere akıllarının alabileceği kadarını söyleyebilir. Putlara tapıldığı bir çağda , o taşların bile gerçekte tanrının bir tezahürü olduğunu elbette söyleyemezlerdi. Gerçek anlamın bir süre gizlenmesi , din iyice oturunca ve akıllar geliştikçe alıştıra , alıştıra açıklanması gerekiyordu. Hz.Ali de bu gizli anlamları Peygamberden açıkça öğrenmişti. O da bunları açıklayamazdı. Ki onun sıfatlarından birisi de SIRRULLAH’dır. Hz. Ali’nin torunu Zeynelabidin de şöyle diyor. “ Nice bilim cevheri var ki , eğer onları açıklayacak olsam , beni puta tapmakla suçlar , kafamı kesersiniz.. Bu ana düşünce gittikçe gelişerek tam bir maddecilik karakteri göstermektedir. “ Her şey tek şeydir. Ne başlangıç vardır ne de son , ne yaratan vardır ne de yaratılan , evrendekilerin tümü aynı varlığın tezahürleridir. Daha açık bir değişle aynı varlık.” XIV. yüzyıl mutasavvufu Şayh Bedrettin Varidat adlı yapıtında , ağacın ben tanrıyım demesi , bir insanın da bu sözü söyleyebileceğini gösterir. Değil mi ki bütün evren Tarının görünüşüdür , o halde kim ben O’yum derse yalan söylemiş olmaz.. Tasavvuf felsefesini “ Hiçbir şey yoktan var olmaz “ Parmanides ile “ Her şey karşıtı ile gelişir “ Heraklietos’un yaklaşımlarından etkilenmiştir.. Ben Tanrıyım diyen MANSUR.. Suyun rengi kabın rengidir diyen , Cüneydi Bağdadi.. Tanrıyı görmek isteyenler eşyaya bakın diyen Muhuddin-i Arabi’nin bu sözleri gibi , kimi tasavvuf bilginlerinin açık sözleri , islam tasavvufundaki Tanrı ; evrenin toplamından başka bir şey değildir diyen Panteizme yaklaşmaktadır.. Muhyiddin-i Arabi ( 1165-1240 ) İrfan Aynası adlı yapıtında şöyle der. “ O bir elçi gönderdi. Kendisinden , kendisiyle ,kendisine.. “ Şu manaları da unutma ; Ezel şu andır , ebed şu andır , kıdem şu andır , Yani ; Ezel , ebed , kıdem şu içinde bulunduğumuz ve göz açıp kapayacak kadar bir zaman içinde elden çıkardığımız vakte sığdırılmıştır. İŞ BU VAKTİN İÇİNDE KENDİNİ ARA.. Araz , cevher ne varsa ; yani öz çekirdek ve bu çekirdeklerin sonradan meydana getirdikleri ki bunlar MÜKEVVENAT tabir edilir. Bütün bunlar Hakkın vücududur. Varlığıdır. ( Mükevvenat- yaratıklar, varlıklar. ) Bütün bunların sırrı , bir zerrenin içinde saklıdır. Zerrelerden herhangi birinin sırrı çözülsün, işte o zaman görülecektir ki bütün mükevvenatın sırrı meydandadır.. Yüce Tanrının zatına bağlı sıfatlar her an bir değişik şekil almaktadır. Şeyh Bedrettin ( 1357-1420 ) Varidat adlı yapıtında “ Her nesnede hatta her zerrede bütün alemler mündemiçtir. Görülmez ki , tasavvuf itibariyle bir tanede bir ağacın hepsi gizlenmiş olduğu gibi , tane dahi ağacın her cüzünde gömülüdür , Alemler de böyledir. Bütün cüzleriyle kendi aslında , o asıl da alemlerin her birinde mevcuttur.. Öyleyse bütün alemler her zerrede bulunduğu şüphesizdir. HER GÜZEL ŞEY CENNET VE HER KÖTÜ ŞEY CEHENNEMDİR. |
Diyalektik Tasavvuf
Yüce ALLAH vacib-ül vücud'dur. Yani varlığı şarttır. Mahlukat ise mümkün-ül vücuddur. Yani varlığı olsa da olur olmazsa da... Bütün mahlukat ALLAH'ın TEKVİN sıfatının bir eseridir. Mahlukata bakarak ALLAH'ın Tekvin sıfatını görürüz. Dolayısıyla ALLAH'ı bir zat-i sıfatıyla tanırız. Bu tanıma felsefe ve bilimdeki gibi SADE MANTIK'la da olabilir, tasavvuftaki gibi AŞK'la da... Nasıl baktığınıza bağlı...
Hallac-ı Mansur'un ENE'L HAK demesi bu TEKVİN sıfatının eseri olduğunu belirtmektedir. Bu söz AŞK SARHOŞLUĞU halinde söylenmiştir. Derecesi yüksek mutasavvıflar böyle söz söylemezler. Daha sakin davranırlar. |
Giordino Bruno , Aristotales’in evreni bölümlere ayırmasına karşı çıkarak, Tanrı ve evren bir ve aynı şeydir . Tanrı , evrenin yaratıcısı değil kendisidir. Ne yaratan vardır ne de yaratma eylemi , olmakta olan şey vardır. Evren-Tanrı sonsuz büyüklükte nasıl bulunuyorsa , sonsuz küçüklükte de öylece bulunur. Sonsuz gerçek olarak onun her yerde bulunması yüzünden doğada her şey canlıdır. Ve hiçbir şey yok olmaz..
İngiliz düşünürü White Head 'e göre , Tanrı 'nın her türlü değişmenin ötesinde değişmez bir niteliği ve bunun yanında bir de değişen ve oluşan bir niteliği vardır. Tanrı değişmeyen yanıyla devinimi başlatmıştır ve Evrenin bilincindedir. Ancak Tanrı bu konumda kalmış olsaydı , ilk devindirici , özgür , öncesiz ve yetkin olarak kalacak ama varoluşa katılmamış olacaktı. Diğer niteliği ile ise Tanrı , değişme ve oluşma sürecinin içinde ve bilincindedir. Bu nedenle Tanrı 'nın evrende içkin (evrenin maddesine karışmış-içinde bulunan) olduğunu söylemek de doğrudur. Evrenin Tanrı 'da içkin olduğunu söylemek , Tanrı-Evren ilişkisinin karşılıklı olmasına farkına varışın göstergesidir.. Felsefesi yanlış anlaşılan ve panteist sanılan Spinoza'nın görüşleri ise özde panenteist olup , tasavvufla özdeşleşmektedir..Büyük düşünürün özellikle Vahdet-i Vücut anlayışına sahip olduğu dikkat çekicidir.. “Varolan her şey Tanrıda vardır ve Tanrı olmadan hiçbir şey var olamaz ve tasarlanamaz.” Dikkat edilirse , varolan her şey Tanrıdır demez , varolan her şey Tanrıdadır, der. Buradaki ayrım çok önemlidir. İstese , bilinçli bir şekilde bunu derdi.. Ancak böyle bir şeyi iddia etmenin sonunda Tanrıya sınır koymuş olacağının farkındadır. Ayrıca Spinoza böylelikle cevherin/ Tanrının dışındakilerin ona bağlı olduğunu da dile getirmiş olur. Bunu şu sözlerinde de görmekteyiz ; “...Tanrı dışındaki bir şey , varolmak için yalnızca Tanrı’nın yani cevherin yardımına , istemine gereksinim duyar.” "Doğada Tanrı’nın evrensel yasalarını izlemeyen hiçbir şey olamaz".. "Tanrının özü varlığı kuşatır , ancak varolanların tümünün varlığı Tanrının özünü kuşatmaz".. |
Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel... Mevlana'nın bu çağrısını , bir diyalektik materyalist olan büyük şair Nazım Hikmet bile kabullenmiş ve müridi olduğunu ifade etmişti..Tekrar yazalım.. Sararken alnımı yokluğun tacı Silindi gönülden neşeyle acı Kalbe muhabbette buldum ilacı Ben de müridinim işte Mevlana. Edebe set çeken zulmeti deldim Aşkı içten duydum, arşa yükseldim Kalpten temizlendim, huzura geldim Ben de müridinim işte Mevlana. Peki bu teslimiyet sadece Tasavvuftaki aşka , sevgiye miydi dersiniz? Hayır..Tabi ki en önemli faktör , ancak Tasavvuf felsefesindeki akılcılık ve bilimsellik ve diyalektik ortaklık.. Evet..Diyalektik Materyalist anlayışa en yakın inanç olarak görmüştür Tasavvuf'u Nazım.. Açıklıyalım ; Tasavvuf düşüncesinin temeli Parmanides ve Heraklietos'a dayanır dedik ya , aynı Heraklietos Hegel'i ve Marks'ı da etkilemiştir.. Diyalektiğin üç büyük adı Herakleitos ( 576 480 ), Hegel ( 1770-1831 ) ve Karl Marks (1813- 1883 ) tır. Diyalektik materyalizmin dört yasası vardır. 1) Evren, her şeyin her şeye bağlı bulunduğu ve birbirinin koşulu olduğu maddesel bir bütündür. 2) Evrim, diyalektik devim ve değişmeyle gerçekleşir. 3) Her şey , her şeyle çelişerek devinir. 4) Her şey nicesel değişmelerin , nitel değişmelere sıçramasıyla gelişir. Bu yasalar , Diyalektik Tasavvuf'un da yasalarıdır özündeki fark hariç.. Hegel , değişme ve gelişmeyi doğada ve toplumda somutlaşan “mutlak tin”in ya da ideanın bir dışavurumu olarak görür. Tasavvuf'ta ise herşey ilk ve tek olan varlıktan oluşmuştur ve herşey yine ondadır.. Bir buluşmalarında Yunus Emre , Mevlana'ya : "Mesnevi'yi çok uzun yazmışsın , ben olsam şu söze sığdırırdım hepsini" der : ''Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm'' |
devamını bekliyoruz!!!
|
Re: Diyalektik Tasavvuf
Yunus Emre , vahdet-i vücut (varlığın birliği) öğretisine ulaşan bir tasavvuf felsefi yorumunu benimsemiştir. Vahdet-i vücut felsefesine göre ; "Tanrıdan başka varlık yoktur. Var olan her şey onun çeşitli biçimlerde görünmesidir".
Yunus Emre şiirlerinde insan , Tanrı, varlığın birliği , sevgi , yaşama sevinci , barış , ölüm , olgunluk , alçakgönüllülük gibi konuları dillendirmiştir. Bütün bu kavramları insanların anlayabileceği sözcüklerle yalın bir şekilde belirtmiştir. Yunus Emre’ye göre insan bir sevgi varlığıdır. Yunus Emre sevgiyi Tanrı ve onun yarattığı tüm varlıklara karşı diye yorumlar. "Yaratılanı severiz yaratandan ötürü". Sevginin amacı yüce yaratıcıyla bütünleşmektir. Sevginin olduğu yerde öfke , kırgınlık , kızgınlık olmaz. Sevginin değerini yalnız seven bilir. Sevmek bilgelik , emek , olgunluk ister. Tanrı ışığından mahrum kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur. Bütün varlıkları birbirine bağlayan , onları tanrısal evrene yönelten sevgidir. Yaşamak belli nesnelerle sahip olmak , sadece gelip geçici varlıklar edinmek için çırpınmak değildir. Böyle bir yaşam biçimi insanı sevgiden dolayısıyla yüce yaratıcıdan uzaklaştırır. Yunus Emre’ye göre gerçekte ölüm yoktur. Ölüm ruhun bedenden ayrılıp yaratıcısına dönmesidir. Bu nedenle ölüm ruhla beden arasında bir ayrılıktır. Yunus Emre’yi anlamak , ondaki derin sevgiyi çözmek günümüzde yaşanan sorunları da çözmek anlamına gelir. Tevrat ile incili, Furkan ile Zeburu, Bunlardan beyanı, cümle vücudda bulduk. Yunusun sözleri hak, cümlemiz dedik saddak, Kanda istersen anda HAK, cümle vücudda bulduk. |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Yunus Emreye gore ve ayni zamanda Kuran inancina gorede olum yoktur....olum sadece bedene aittir...olum esnasinda disconnect bir durum yoktur......bunu o ani yasarken anlayacagiz ki bizim icin sonsuzluk devam edecektir...bu dunyada hayatamizi surdurebilmek icin gerekli olan beden giysimiz....bu bedenin benlik oldugunu kabul etmek ruhtan vazgecmek cok anlamsizdir...
beynimizdeki serotonin maddesinin eksikligi yuzunden kendimizi mutsuz ve kaygili hissederiz.....daha dogrusu mutsuz ve kaygili keyifsiz oldugumuzda serotonin seviyesi duser.....ama panik atak hastaligi icin bunu soylemek dogru degildir.....cunku hastalik herhangi bir sebep yokken serotonin dusuklugune yol acar.....kisi ne oldugunu bilmeden kalp carpintisina magruz kalir...kalp krizi gecirdigini veya beyin kanamasi gecirdigini sanar o an...ne zaman ki panik atak oldugunu ogrenir nobetleri seyreklesmeye baslar....demek ki duygularimiza eslik eden beynimizin disinda bir benlik var.....hemde tesaduf olmasi imkansiz bir benlik http://turandursun.com/modules.php?n...=asc&&start=15 |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Konunun anlaşılması için bugünün bilimsel bulgu ve verilerinden de yararlanabiliriz.Şöyleki ;
Bugün, bilim çevrelerince , Evrenin yapısı ve bununla direkt bağlantılı olarak , Evreni algılayan yorumlayan insan beyninin işleyiş tarzı hakkında bir takım görüşler ortaya atılmaktadır.. 1940'lı yıllarda fareler üzerinde bir takım deneyler yapıldı. Farelerin beyninin bir kısmı alındı ve göstereceği tavırlar izlendi. Sonuçta fare , kendisine öğretilen yolu , beyninin bir kısmı alınmadan önceki gibi bulabilmekteydi.. Yine görme merkezinin yüzde 98'i alınmış bir kedi , görme fonksiyonunu eskisi gibi yerine getirebilmekteydi. Bu durum , bilimadamlarını şaşırttı.. Nörofizikçi Karl Pribram , beynin holografik özellik gösterdiğini düşünerek , bu husustaki çalışmalarına ağırlık verdi.. 1960'lı yıllarda hologram prensibi ile ilgili okuduğu bir yazı , kendisinin düşündükleriyle paraleldi. Pribram'a göre , beyin fonksiyonları holografik olarak çalışmaktaydı.. Beyinde görüntü yoktu , peki o zaman neyin hologramı oluşmaktaydı. Gerçek olan neydi? Görünen dünya mı , beynin algıladığı dalgalar mı , yoksa bundan da öte bir şey mi? Bugünkü fizik anlayışımıza göre Evren , birbirini kesen pek çok elektromanyetik dalgalardan meydana gelmiştir.. Bu tanıma göre , uzayda boşluk yoktur , her yer doluluktur.. Ünlü fizikçi David Bohm , atomaltı parçacıklarla ilgili araştırmaları neticesinde Evren'in de dev bir hologram olduğu kanısına vardı.. Bohm'un en önemli tesbitlerinden biri , günlük yaşantımızın gerçekte bir holografik görüntü olduğudur. Ona göre Evren , sonsuz ve sınırsız "TEK" bir holografik yapıdır ve parçalardan söz etmek anlamsızdır.(Hologram konusunu daha önce Sodomo arkadaşımız işlemişti) Bilim bu tesbitleri henüz yapmamış iken , Tasavvuf ehli kişilerin çok uzun yıllardan beri , dille getirdiklerini düşündüğümüzde , esasında çok farklı şeyler söylemediklerini görüyoruz. Üstelik , onlar bunu bir hal olarak yaşarlarken , bir kısmı yaşadıkları bu hakikatı dışarıya aksettirmemiş , bazıları ise , içinde bulundukları toplumun anlayış seviyesine uygun , bir tarzda açıklamaya çalışmıştır. Bu bir acaip haldir bu hale kimse ermez Alimle davi kılar, Veli değme göz görmez İlm ile hikmet ile, kimse ermez bu sırra Bu bir acaib sırdır, ilme kitaba sığmaz Alem ilmi okuyan, dört mezhep sırrın duyan Aciz kaldı bu yolda, bu aşka el uramaz Yunus canını terk et, bildiklerini terk et Fena olmayan suret, şahına vasıl olmaz * * * * * * * * * * * * * * *** Unuttum din diyanet, kaldı benden Bu ne mezheptir, dinden içeri Dinin terk edenin küfürdür işi Bu ne küfürdür imandan içeri Geçer iken Yunus şeş oldu dosta Ki kaldı kapıda andan içeri * * * * * * * * * * * * * * *** Yunus bu cezbe sözlerin cahillere söylemegil Bilmezmisin cahillerin nice geçer zamanesi * * * * * * * * * * * * * * *** Ey sözlerin aslın bilen, gel de bu söz kandan gelir Söz aslını anlamayan, sanır bu söz benden gelir Söz karadan aktan değil, yazıp okumaktan değil Bu yürüyen halktan değil, halık avazından gelir |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Şimdi biz bir takım bilimsel verilerin ışığı altında , onların bir zamanlar ne demek istediklerini daha iyi anlayabilmekteyiz. Hologram prensibi , tasavvufun anlatmak istediğinin , kısmen de olsa daha iyi anlaşılabilmesini sağlamıştır. Genel anlamda TÜM'ün sahip olduğu bütün özelliklerin boyutsal olarak her birimde nasıl mevcut olabildiğini açıklar.. Bu ifade tarzının anlaşılması ile , bizden ayrı , ötelerde olduğu düşünülen Tanrı imajı yıkılarak , gerçek Tanrı kavramı ortaya çıkmaktadır.
Hologram , en kısa tanımıyla üç boyutlu görüntü kaydetme yöntemi'dir. Hologram tekniğinin en önemli özelliği , hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil ; o görüntünün elde edilmesi için gerekli bilgilerin kaydedilmesi , dolayısıyla hologram plakasının en küçük parçasının bile , Bütün'ün tüm bilgilerini içerebilecek kapasiteye sahip olmasıdır. Aslında plaka üzerinde görülen üç boyutlu cismin gerçekte bir varlığı yoktur , dalga boylarının oluşturduğu bir modeldir (ya da hayaldir) biz onu var gibi görmekteyiz.. Bunun gibi , insan beyni de bu noktada tıpkı bir hologram gibi çalışmaktadır ve biz beş duyumuzun kapasitesi gereğince kendimizi bir birim gibi kabul edip , çevremizde gördüğümüz her şeyin de varolduğunu sanırız. Gerçekte , o hologram plakasındaki görüntünün bir gerçekliği olmadığı gibi , çevremizde görüp var kabul ettiğimiz bir takım şeylerin de bir varlığı yoktur. Fiil diye algılananlar tamamiyle manalardır. Tasavvuf erleri bu anlamda "eşyanın menşe-i"ni düşünmek tevhiddir demiştir. Her mana ise , belli frekanstaki bir dalga boyudur. Böylece beyin holografik olarak evreni algılamaktadır. Buradan hareketle , makro plandaki Evren de tıpkı beyin hücreleri gibi , kökeni kuantsal enerjiden ibaret bir hologramik yapıdır. Mutlak manadaki Evreni bir an için , hologram plakası gibi düşünün. Sonsuz , sınırsız tek olan Allah , kendindeki manaları seyretmeyi dilemiş ve bu manaları çeşitli şekillerde terkiplendirerek sonsuz sayıda varlıkları meydana getirmiştir.. Fakat bu varlıklar , o tek varlığın ilmiyle ve ilminde yoktan var ettiği ilmi suretlerdir. Bu yoktan var ettiği bütün birimler , O'nun ilmiyle , O'nun ilminden ve O'nun varlığından meydana gelmiş olması nedeniyle , o varlıklarda kendi varlığının dışında hiçbir şey mevcut değildir.. Tasavvufi anlatımla da olsa evren tek bir ruhtan meydana gelmiştir ve evrende mevcut olan herşey hayatiyetini bu ruhtan alır. Ve bu ruh , aynı zamanda şuurlu bir yapı olması nedeniyle, ilme , iradeye ve kudrete sahiptir.. İşte bu evrensel ilim , güç ve irade hologramik bir şekilde Evrenin her katmanındaki her birimin , her noktasında mevcuttur. Bu gerçeğe ermişlerin , "Zerre küllün aynasıdır" şeklinde anlatmaya çalıştığı konu , mutlak bir iradenin yanında bir de irade-i cüz'iyenin var oluşu şeklinde anlaşılmıştır. |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Sizin vücudunuzun her zerresinde o kozmik güç , ilim ve irade aynı orijinal yapısıyla mevcut bulunmaktadır.. Ve siz bir şeylerin olmasını istediğiniz zaman , ötelerdeki bir varlıktan talep etmiyorsunuz , kendi varlığınızdakinden , Öz'ünüzden istiyorsunuz.. Yani Öz'ünüzde mevcut olan Tanrı ilmi , kendi dilemesiyle ve kendi kudretiyle isteğinizi açığa çıkarıyor. Holografik yapının önemli bir diğer özelliği ise , zaman ve mekan kavramları olmaksızın, geçmiş , şimdi ve gelecek diye bildiğimiz her şeyi yani tüm bilgileri bir arada bulundurmasıdır. Zaman , mekan , geçmiş , gelecek diye algılananların hepsinin , algılayanın kapasitesinden kaynaklanan göreceli değerler olduğu , bir kez de hologram prensibi ile destek görmüştür.. Tüm'ün bilgisi , her zerrede özü itibariyle mevcuttur ancak : zerrenin de o tüm bilgiyi değerlendirebilmesi , mevcut kapasiteyi kullanabildiği ya da açığa çıkartabildiği orandadır.
Tanrı platformda ise her şey bilgi olarak , tasarım olarak tüm varoluş gerekçesiyle mevcuttur. Burada zaman ve mekan kavramı olmaksızın ezelden ebede kadar her şey bilgi olarak mevcuttur. İşte bu platform alemlerin aynasıdır ve evrenin geni hükmündedir. Evrende ve onun boyutsal tüm katmanlarında meydana gelmiş olan tüm varlıklar , bu üst boyutun tafsiliyle meydana gelmişlerdir. Burada mevcut olan her birim , galaksiler , burçlar , güneşler , planetler ve dünya üzerindeki her şey varlığını Allah'ın varlığından alır. Ve her biri kendi boyutunun algılayıcısına göre vardır. Gerçekte var olan , sadece ve sadece tek'tir , varlık Vahidül Ahad olan Allah'dır.. Evrende mevcut olan bu mana suretlerinin hepsinin de tek'in tüm özelliklerini içermesi ve müstakil bir varlıklarının , mevcudiyetlerinin olmaması ve Allah her zerrede zatıyla , sıfatlarıyla ve esmasıyla mevcut olduğu içindir ki , evren de holografik özellik göstermektedir. Bunu tespit eden ermişler de "Alemlerin aslı hayaldir" diyerek bu gerçekliğe temas etmişlerdir.. Aşk ile ister idik yine bulduk ol canı Gömlek edinmiş giyer suret ile bu teni * * * * * * * * * * * * * * ** Yunus imdi sen senden, ayrı değilsin candan Sen sende bulmaz isen, nerde bulasın anı |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Alemdeki varlıkların oluşumu her an devam etmektedir. Tanrı katında zamanın ve mekânın bir anlamı yoktur ; Tek bir an vardır ve o an devr-i daim ederek , Allah'ın kudret ve iradesine göre şekillenmektedir.. Başlangıç ve bitiş zamanı aynıdır. Oluşlar noktanın sürekli deveranıdır.
Var oluş konusunda üç durum söz konusudur ; Birincisi mutlak varlıktır. “Var olmak” kendisidir. Onun yüce zati sıfatıdır.. İkincisi mutlak yokluktur. Sadece mutlak varlığın bilinmesi için mefhum olarak ortaya çıkarılmış durumdur. Yoktur.. Üçüncüsü mümkünattır yani mevcudattır. Varlık verilenlerdir ki ; var olabilirde , var olmayabilirde.. Bu mevcudatın varlığı , kendinden menkul değil , varlığını verene aittir.. Bu mevcudatın iki yönü söz konusudur. Birincisi , varlıktan gelen ve ona ait olan varlık yönüdür. ikincisi ise , varlığı kendinden olmamakla , kendisine ait olan hiçlik - yokluk - çirkinlik - ayıp - terslik yönüdür. Bu mevcudatın benzeri , eşi , dengi veya zıddı olur. Bu mevcudat , mümkünattır.. Yani var olmasıda , olmamasıda mümkündür. Varoluş NOKTA ile başlar.Bu nokta herşeyin içinde olduğu tohum anlamında olduğu gibi ;Mutlak varlığın bilinmesi için , ortaya çıkarılan YOKLUK anlamındadır. Mevcudatın tümü , içinde yokluk mefhumu olan noktadır. Nokta , tüm mevcudatın-varlıkverilenlerin kendisi ve özetidir. İlmin başı noktadır. Nokta konulmuştur ki bununla varlık (vücud) bilinsin.Herşeyin izahı-beyanı bu noktada mevcuttur. İlim şehrinin tanıtımı burdadır.Yokluğun ortaya çıkarılması , varlığın bilinmesi içindir. Çünkü bu boyutta (mevcudat içinde) her anlam karşıtı ile bilinir. Tasavvufta nokta , ahadiyete işaret eder. Vahidiyetin batını AHADİYET , zahiri RAHMANİYET'tir. Ne dün vardır ne de yarın! Evren her an oluş halindedir. "O her an yeni bir ilahi tasarruftur.. Varlıkların özünde Allah olunca , tabiatta iyi-kötü , hayır-şer olamayacağı gibi , ölüm diye bir şey de yoktur. Var olmak ve yok olmak aslında bir değişimdir. Varlık ve yokluk da bize göredir. Gerçek anlamda ölüm yoktur. Koğıl ölüm endişesin, Aşıklar ölmez bakidir Ölüm aşıkın nesidir cun nur-u ilahidir Ölümden ne korkarsın çünkü hakka yararsın Bil ki ebedi varsın, Ölmek fasid işidir *** Kal u bela denmeden, Kadimde bile idik Biz bir uçar kuş idik , vücut can budağıdır Yunus beşaret sana, gel derler dosttan yana Ol kimseye ol ana KULLUN YERCİ aslıdır |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Yunus, evrenle kaynaşmıştır , her nereye baksa orada Hak'kı müşahade eder. Orada son derece dinamik , canlı , sürekli bir oluş vardır. O oluşa katılma , Allah'ın tecellilerini bir başka gözle görmektir.Evrende asıl olan aşktır , sevgidir. Aşkın kaynağı Allah katındadır ve oradan bir parça aşk bütün evrenlere yayılmıştır. *Allah'ın oluşu idare eden sevgisi bütün varlık ve olaylarının en içine , onu karakterize edecek şekilde yerleşmiştir.
Varlıkların ve olayların gerçek anlamına , oradan evrenin anlamına ve Allah gerçeğine ulaşmak için , her şeyin özüne doğru gidilmelidir. "Fenâ mertebesi"ne ulaşan mutasavvıf , ancak o mertebede kendisini Allah'ın halifesi gibi görüp bütün oluşa , Allah'ın bu evren ve evrendeki varlıklara çizdiği boyutlar içerisinde , ama bütün zaman ve mekânlarda , bütün varlık katmanlarında ve hallerinde katılır. Nihayet , "sonun başlangıçla birleştiği safha" ya geçilir. O Makam zaman *ve mekanın olmadığı hiçlik , yokluk makamıdır ki ,orada sadece Allah vardır. Anlaşılır ki bilinen tüm mekan ve zamanlar izafi ve zan imiş sadece tek bir "An" varmış. “Sadece Allah vardı başka hiçbir şey yoktu işte bu an da o andır” *Hz Ali. Sadece O vardı. Bilinmeyi istedi bunu sevgiyle varlık hâline getirmeye karar verdi ve uyguladı. Bütün âlem, maddesi ve mânâsıyla var oldu. Mekânın yaratılışıyla zaman da yaratılmış oldu. Bâ*zı*ları bu*na genesis , bâzıları yaratılış , bâzıları da Big Bang der. Bu ilk yaratılış belli bir yerde olmadı , çünkü ondan evvel mekân yoktu ; belli bir zamanda da olmadı , çünkü ondan evvel zaman yoktu. Bu se*bepledir ki , bizim ölçülerimize göre değer*lendirmek için zihnimizi zorlarsak , yaratılış her yerde ve her zaman oldu , olmakta ve olacak ; Big Bang aslâ bitmedi , bit*meyecek , tâ ki yaratılanların farklılıkları bitip de her şey aynı hâle gelinceye kadar.. Bâzıları bu farklılıkların azalması , her şeyin sürekli dağılıp gitmesi olayına entropi der. Çünkü var oluş ancak farklılıkla , izafiyetle mümkün ve farklılıklar orta*dan kalkınca ne zaman kalacak , ne de mekân. Bâzıları bu mukadder hadiseye kıya*met der ; ne zaman kopacağı sorulduğunda "ölçü*lemeyecek kadar u*zun bir süre sonra" cevabını verirler , çünkü o olduğunda ölçü*lecek zaman kalmayacaktır.. Üstelik Big Bang de , kıyamet de hep var olmakta. Bütün madde ve mânâ âlemi her an yeniden yok olup varlığa kavuşmakta.. Böyle olduğu için de mâzî , hâl ve âtî hep aynı , O hepsini biliyor ve her şey zâten O'nda. Bâzıları "yaratılışa ne gerek var*dı , O'nun ihtiyacı mı vardı" diye sordular zaman zaman ; halbuki yaratılış kaçınıl*mazdı , çünkü bütün bu olup bitenler akl-ı hikmet, kudret ve gü*zellikle dolu O'nun bu vasıflarının bir yansıması , bir yanılsaması sâdece ; ha*ki*katte ne yaratılış var , ne de yaratılmış.. Zâten her şey O! Bu mutlak hakikati kâlbinde hisseden Hallâc-ı Mansûr'u yaşadığı ruh hâlini konuşma lisanının kifayetsizliği içinde dile getirdi diye , dini-dar olanlar yaktılar. Bir sakiden içtik şarap, Arştan yüce meyhanesi Ol sakinin mestleriyiz, canlar onun meyhanesi Bir meclistir meclisimiz, anda ciğer kebap olur Bir şemdir burda yanan, güneş onun pervanesi *** *** Aşk oduna yananların, Kulli vücudu nur olur Ol od bu oda benzemez, hiç belirmez zebanesi Ondaki mest olanların, "Enel hak" tır sözleri Hallac Mansur gibidir en kemine divanesi *** *** Ol meclisin bekrileri, şol şah-ı Edhem gibidir Belh şehrinde yüzbin ola her guşede viranesi Yunus bu cezbe sözlerin cahillere söylemegil Bilmezmisin cahillerin nice geçer zamanesi |
Re: Diyalektik Tasavvuf
En küçük zerrelerden son*suz bütünlüğe kadar bütün evren bilginin düzeni içe*risinde sev*giyle birbirine yaklaştı. Bâzıları buna gravite , zayıf güç , çekirdek gücü gibi isimler taktılar ; Einstein diye birisi hep*sinin aynı gücün yansımaları olduğunu göstermeye çalıştı , hattâ “Tanrı’nın formülünü bulmak üzereyim” der gibi , bâzılarına çok ters gelen lâflar etti.. Nötronlar , atomlar , moleküller , gök ci*simleri , yıldızlar , geze*genler oluştu. Bâzıları bunlara kapalı ve açık sistemler dediler.
En azından bir tanesinin varlığından emin oldu*ğumuz bazı ge*zegenlerde oksijen , karbon ve azot denen elemanlar öylesine sevgiyle ve bilgiyle birleştiler ki , organik mole*kül*ler teşekkül etti . Sonradan bunlar bâzılarının ko*zervat de*dik*leri canlılık öncesi oluşumlar hâline geldiler. Daha sonra bun*lara , sevginin kaçınılmaz gereği olarak can verildi.. Bazıları buna ruh , bazıları soul , bazıları spirit , bazıları başka isim*ler verdiler ; bu isimlerin hemen hepsi soluk , rüzgâr veya gölge anlamına gelen köklerden türedi , çünkü canın uçucu , ölümle cesedi terk edip giden bir cevher olduğu düşü*nül*dü.. Can , O'nun mahlûkatın bir kısmına bahşettiği bir ay*rı*calıktı âdeta ama , evrimin kaçınıl*maz özelliği olarak , canlılıkla cansızlığın sınırları da kesin değildi. Bâzılarının virüs , prion gibi isimler taktıkları yaratıklar bu belirsiz sınırda yerlerini aldılar.. Bâzılarının canlıları en mütekâmil açık sistemler olarak tanımlamaları , yâni entropiye karşı çıkarken (negentropi yaparken) çevre*deki entropiyi arttırdıklarını söylemeleri pratik açıdan çoğu kişinin işine yaradı ama ekserîsi düşü*nemedi ki , kâinatın kendisi en büyük açık sistemdi ve eğer canlılığın tarifi buysa , hareketlilikse , reakti*vi*teyse , malzemeyi alıp kendi işine yarayacak şekilde kullanıp artıkları atmaksa ve eninde so*nunda gene entropiye mağlûp düşüp dezorganize olmaksa , bütün bu kıstaslara en mükemmel şekil*de uyan yaratık kâinatın ta kendisiydi. Yâni can her yerdeydi , ruh her şeydeydi. Canın ne olduğu , mahiyeti gibi sorular , pek çok zihni binlerce yıl meşgûl etti. Halbuki can , mutlak hakikât olan O’ndan , sadece ve sadece O’ndan başka bir şey değildi. Bunu insan beyninin kavraması mümkün olmadığı için , farklı algılandı , farklı empoze edildi.. Daha güzele ve bilgiliye doğru yolculuk devam etmeliydi tabiî ki , öyle de oldu , çünkü O, kendinin sûretini , yan*sımasının oluşumunu istiyordu. Tek hücreliler , zamanla , bir*le*şerek daha karmaşık çok hücreli canlıları , onlar da , zamanla , muhafaza e*dilmesi daha zor ama gelişmiş büyük canlıları husûle getirdiler. Güzelliğin ve bilginin gereği , her şeyin hep zıddıyla kâim olması gerekiyordu. Elektronun pozitronu , cansızın canlısı , dirinin ölüsü , erkeğin dişisi , hayvanın bitkisi... gibi sonsuz sayıda zıtlıklar oluştu.Buna DİYALEKTİK de*nildi. Bu zıtlıklar birbirlerini tamamladılar , yeni güzel*lik*ler oluş*turdular. Hayvanlar âlemindeki gelişme , aynı minvâl üzre , bâ*zılarının me*meliler , primatlar , hominidler dedikleri yaratıklara kadar ilerledi ve sonunda , beyni bilinen bütün diğer can*lılardan daha çok gelişmiş , soyut düşünme yeteneğine hâiz , kendi kendini aşmaya mecbur ve mahkûm , O'nun hakkında tefekkür etme mazhariyetine sa*hip bir varlık gelişti ; bâzıları ona insan , bâzıları eşref-i mahlûkat , bâzıları homo erektus , homo sapiens , homo faber , homo ekonomikus... gibi isimler taktılar.İlk yaratılıştan insana kadar olan bu tekamül tamamlanmış , insanın tekamülü başlamıştı.Bu tekamülü kimileri kör bir bağnazlıkla reddetti , kimileri ise Tanrı'yı yoksayarak tesadüflere bağladı..O'nun varlığı idrak edilebilecek, kavranabilecek bir şey olmadığı için , ancak sezilebilirdi , hissedilebilirdi.Sonsuz bir öncelik ve sonsuz bir gelecek sahibi , beş duyu ile tesbit edebildiğiniz veya edemediğiniz tüm varlık O'dur. Hiç bir kişi bilmez bizi, biz ne işin içindeyiz Ne hırsımız baydır bizim, ne nefsimiz içindeyiz Bir kimsenin devletine, ta'nediben biz gülmeyiz Ne munkiriz alimlere, ne tersanın Hacındayız Yunus eydur hey sultanım, özge şahım vardır benim Ko dünya altın gümüşün, ne bakır-u tacındayız. |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Bütün yolların O’na , sâdece O’na çıktığını fark edemeyen , çokluktaki birliği göremeyen pek çok insan toplulukları asırlarca birbirleriyle beyhude harbetti. Çünkü dinlerin O’na ulaşmak için sadece bir araç olduğunu idrak edemeyip , birer gâye hâline getirilmesi hatâsına düştüler! Dinleri kurumlaştırdılar.Herkesi zorla dine soktular , dinden çıkanı öldürdüler.Dini yönetim biçimi haline getirdiler.Devlet üzerinden zorbalıklara giriştiler.Farklı inançta olan kitleler üzerine katliamlara varacak kadar terör estirdiler.Sevgiyi , hoşgörüyü yokettiler.Dinin savaşla , cihatla , zorla yayılmasıyla ve dünyaya hakim kılınmasıyla , huzur ve saadete erişileceğini sandılar. Öyle olunca da , Tanrı’nın sevgi , akıl , hikmet ve güzelliğine ters düşen taassup , yâni yobazlık doğdu. Şeytanın ta kendisi olan bu illet sırf din plânında ortaya çıkmadı zâten ; bâzılarının ideoloji , bâzılarının felsefe , bâzılarının dünya görüşü dediği çeşitli inanç sistemlerinin de mutaassıpları , yobazları oluştu birbirlerinin ve kendilerinden farklı gördükleri herkesin gözlerini oymak üzere...
Ahmakça bir tevekkülle sâdece duâya , ibâdete sığındılar ve bu dünyanın gereklerini yerine getirmediler. Yenilik ve inkişaf*tan kaçındılar , aklın önderliğini bir tarafa atıp nakilcilik batağına düştüler. Her zerresi tekâmül için yaratılmış bu kâinatta en ufak bir ilerlemeye dahi karşı çıkar oldular. Bu gibilerin elinde , O’nun in*sana bahşettiği en ulvî ve hakikî huzur aracı olan din bir işkence mekanizmasına dönüştürüldü. Din adı altında sevgiden yoksun , içtihad nâmı altında tıkanmış tefsir yumaklarına dayandırılmış kör bilgiye istinad eden , hikmetten mahrum bir zulüm sistemi ortaya çıktı. Buna tepki verenlerin bir kısmı ne yazık ki *inançlarından oldular , ümitlerini kaybettiler ya da sahte peygamberlere kapıldılar , yoldan çıktılar.Eski putperest dönemlerindeki adetler dinler içinde yeniden yer edindi.Tek Tanrılı din adı altında , Tanrıya eş koşacak şekilde inançlar geliştirdiler.Kimi dinler , peygamberlerini Tanrının oğlu , kimisi ise Tanrı'nın en sevgili peygamberi haline getirdiler.Mezarları süslü türbelere dönüştürüp , ölülerin ya da taşların etrafında dönerek ibadet ettiler.Onlardan dilekte bulundular , taşları öpüp , yüz sürdüler.Allah'ın emri diye isnat ederek , şeytan taşladılar , şeytanı içlerinde göremediler , birbirlerini çiğneyip , ezerek öldürdüler yine de vazgeçmediler.Din turizmi , din tüccarlığı para kazanmanın vazgeçilmezleri içinde yer aldı. "Hoca, Istersen bin var Hacca, Hepisinden iyice, Bir gönüle girmektir... |
Re: Diyalektik Tasavvuf
panteidar harika yorumlar yapmışsın tebrik ederim özellikle son metin tek kelime ile mükemmeldi.
şu hologram ile bağlantılı bir eren sözü ekleyelim istersen, "Muhiddinem, dervişem Hak yoluna girmişem Onsekizbin alemi Bir zerrede görmüşem" aslında bayağı mesafe katediyoruz gerçeği anlama konusunda farkındamısın ? taşlar yerine oturuyor gün be gün |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Tasavvufun İslam inançlarıyla gelen pekişen bir akım olduğu söylenemez. tasavvufun bütün ilkeleri İslam dinine Kuran ile gelen ilkelere aykırıdır. Özellikle tasavvufun tanrı anlayışını islamın özü ile bağdaştırmanın olanağı yoktur. İslam anlayışına göre tanrı evreni yoktan varetmiştir oysa tasavvuf buna karşıdır, tasavvufta *yaratma yoktan varetme değil tanrının görünür duruma gelmesidir. Öte yandan insan-tanrı özdeşliği vardır, tanrı konuşan insan kılığında görünmüş, insan bilinmeyen tanrının bilinen tanrıya dönüşmesini sağlamıştır.
Tasavvufu herhangi bir dinle özdeşleştirmenin olanağı yoktur. "72 millete bir gözle bakmayan bizden değildir" anlayışı tasavvufun olmaz ise olmaz anlayışıdır. Hem dünya üzerinde biz-onlar, müslüman-hiristiyan, türk-yunan, şii-sunni gibi ayırımlara gidip hemde tasavvuf yolunda ilerleyemezsiniz. Bu anlamda Kuran dahil hiçbir ilahi kitap tasavvufi bir değer taşımaz çünkü tamamıyla ayırımcılığa hizmet ederler. Mevlana ile devam edelim ; Şunu bilesin ki müslüman değildir aşık, Aşk mezhebinde ne küfür, ne iman, Ne ten var, ne akıl var, ne gönül ne de can, aşıktan sayılmaz böyle olmayan. devam edeceğim.... |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Yaratılış bir görünüştür, yokluktan varlığa geliş değildir. Tanrının görünür duruma gelmesi evrenle onun kapsadığı varlık türlerinin oluşmasını sağlamıştır. Bu nedenle bütün görünenler tanrısal yansımalardır. Biz buna çokluk diyoruz. Bir olan tanrının görünümü çokluktur.
Şeriat bu konuda da yanıltıcı ve gerçeği kavramaktan uzaktır. Çünkü şeriata göre statik bir tanrı anlayışı vardır bu statik tanrı olup biten herşeyi dışarıdan seyretmekte bununla da kalmayıp insanlar ile ilgili gözlemlerinde meleklere görev vermekte onlarda sevap ve günahların takibini yapmaktadırlar. *Bu açıkça tanrının dışında bir varlık alanı tanımı yapmak demektir ki bu imkansızdır. Klasik şeriatçı anlayışa göre tanrı yalnızca gözlemcidir. |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Bütün insanlar tanrısal bir öz ile birbirine bağlantılıdır. Yani her kim bir başkasına kötülük veya iyilik yaparsa aslında kendisine yapar.
Ayrılık-başkalık bir yalancı yorumdur ve dinler büyük ölçüde bu ayrılığı beslerler. Gerçekte tek din vardır bu da insan-tanrı özdeşliğine dayanan sevgidir. Sevmek ibadettir. Cennet-cehennem gerçek değildir.Şeriatın yanıltıcı bir yorumudur. Cehennem tanrıdan ayrılık, cennet tanrı ile birlikte olmaktır. Şeriat bu iki sözcük ile "havuç-sopa" anlayışını benimser. Bu anlayış sakat bir anlayıştır ve genellikle hayvan terbiyesinde kullanılan ilkel bir eğitim anlayışıdır. Klasik şeriatçı mantık ruhlara korku salmayı kendisine görev edinmiştir halbuki uzun süre korku altında yaşayan bireyler psikolojik -patolojik problemler yaşarlar ve karar alma, düşünme, hissetme yetenekleri dumura uğrar. Bu şeriatın insan üzerinde yaptığı büyük bir tahribattır. İlahi özde böyle saptırıcı ayırımlar yoktur. İlahi öz birleştiricidir ve bütün ayırımları ortadan kaldırır. *Yolu sevgiden geçen herkes birgün bir yerde buluşur. |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Şeriatda ibadet aldatıcı bir kurumdur. Kişinin özünü, ruhunu eğitici değildir bunun yerini biçimsel ibadet almıştır. Adeta diyebiliriz ki biçimsel ibadet şeriatın merkezindedir. Gerçek tanrı evi ibadethaneler değil insan kalbidir, gönlüdür ve *bütün tapınaklar birer kuru yapı olmaktan öteye geçemez. Oysa insan gönlünde bütün tanrısal özellikler ışır.
Mevlana dan ; Yıkılmadıkça *bu medreseler, bu minareler Kalenderlik gelişemez hiç bir zaman İman küfür olmadıkça küfürde iman Olamaz bir tanrı kulu gerçek müslüman. |
Re: Diyalektik Tasavvuf
birazda sözü Cenab-ı Aşk'a en yakın olana bırakalım ;
"Aşk nedir derler. Sen de ki ; ihtiyar ve iradenin terkidir. Aşk padişahların padişahıdır. İki alem onun ayakları altındadır. Can bir kalıp ve bir fanustur. *Ona hayat veren Canan'dır. Bedendeki ruh fanusdaki mum gibidir. Ey Canan, sensiz hangi hayat vardır ? Aşksız olma ki ölü olmayasın. Aşk'ta ol ki diri kalasın....... Kendi kendinden memnun olan, kendine yeten akıldır. Aşk ateşi alevlenince kendinden başka herşeyi yakar, kül eder. Herşey yandıktan sonra sen bahtiyar olabililirsin. Kaç bahtiyara aynada kendini görmek nasip olmuştur ? Parlak su sathındaki hayal, aynadaki akis; aklı aşkta eritmedikçe biz değiliz. Akıl ile görülen aydınlık "yalancı fecir" dir. Gerçek fecrin güzelliği gözle değil gönülle seyredilir. Akla değil, aşka iyandır. Aşk mezhebinde küfür de yoktur imanda. Aşk ta ne ten vardır ne akıl, ne gönül vardır ne can. Böyle olmayan bu hale gelmeyen kişi aşık değildir. Aşk dini, aşk mezhebi yetmişiki şeriat'tanda dışarıdır........" |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Yine büyük usta ile devam edelim ;
-İnsan öyle büyük bir sırdır ki bu sırrı söylersem bende yanarım duyan da yanar. -Çok sakal sufîlerin hoşuna gider. Fakat sufi sakalını tarayıncaya kadar, arif Allah’a ulaşır. -Gönül, göklerden de yüce, göklerden de geniş olmasaydı aya binip de dolaşmazdın şu gönülde. Gönül, pek büyük bir şehir olmasaydı bir padişah sığmazdı oraya, dolaşmazdı o gönülde. A benim canım, gönül şaşılacak bir ormandır; sen de av beyisin şu gönülde. Gönül denizinde binlerce dalgalar coşar, sen de inciler elde edersin şu gönülde. Sustum; çünkü vasıflarını saysam döksem de gönül, düşünceye sığmazsın.” - Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok -Akıl insanı dünya nimetlerine kavuşturur, ancak aşk gökleri insanın ayakları altına serer. -Hiçbir ölü, öldüğü için hasret çekmez. Ancak taatinin azlığına yanar. Yoksa ölen kimse; kuyudan ovaya çıkmış, zevk u safa meclisine ulaşmıştır. Orası doğruluk yeridir, orada yalan yoktur. Ayranla sarhoş olan, has şarabı ne bilsin? Orası öyle bir doğruluk yurdudur ki, Hak onlarla beraberdir. Su ve çamurdan (bedenden) kurtulmuş, nur ile dostturlar. Bu hayat için iki nefesin kaldı. Bari gayret et de, ercesine öl. "Sevgide ne yükseliş ne alçalış olur, Ne delilik ne akıllılık olur Hafızlık, şeyhlik müridlik olmaz Boşveriş aldırmayış başıboşluk olur " |
Re: Diyalektik Tasavvuf
http://www.innerpeacemusic.com/music_peace.html
bu yukarıdaki linki herkese tavsiye ediyorum çok hoş "iç huzur" müzik demoları var stresinizi atar. |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Pante ;
Sağol , çok güzel ve derin bir konuda güzel derlemeler ve yorumlar yapmışsın.. Sodomo , Kalbi güzel dostum.. Şerbetin çok güzel ve çok tatlı.. Ama bu şerbeti bize yudum yudum içir lütfen.. Veya arada kaybolup giden bu elmas kadeh içindeki baldan tatlı şerbetleri ayrı bir başlıkda sun da.. Susadıkça , gidip gidip o dükkandan isteyelim şerbetleri.. Sevgilerimle.. İyiliklerde görüşmek üzere.. Gönül kırdıysak affola.. Bütün dostlarıma selam ederim... (Dost olmayanlarıma da...) ***********….*************….***********….********* ****….********* Her şey Tanrı 'dan sudur etmiştir (oluşmuştur). Ruhun tek amacı, oluştuğu Tanrı 'ya dönmektir. Bunun da yolu tek evrensel yasa olan evrim/tekamül den geçmektir. |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Karnın yardım kazmayınan belinen
Yüzün yırttım tırnağınan elinen Yine beni karşıladı gülünen Benim sâdık yârim kara topraktır ............. * * *Aşık Veysel Hakk'ın kandilinde gizli sır idim Anamın beline indirdin beni Ak mürekkep idim, kızıl kan ettin Türlü irenklere yandırdın beni ............. Karacaoğlan Ben bilmez idim, gizli, *iyan, hep sen imişsin Tenlerde ve canlarda nihan, hep sen imişsin Senden bu cihan içre nişan ister idim ben Ahir bunu bildim ki, cihan hep sen imişsin. -----------Cami Serserinim düştüm aşkınla meye Nasıl girdin elimdeki şu neye Hem seversin beni Neyzenim diye Hem de serhoş diye destan edersin ----------Neyzen Teyfik |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Sevgili Dostum Sodomo ;
Ben bazen talebimi,ricamı tam anlatamıyorum.. Benim senden bir ricam olmuştu, Kod:
Veya arada kaybolup giden bu elmas kadeh ondan dolayı sen incileri saçmaya devam ediyorsun.. Bu ağabeyine ufak da olsa bir sevgin varsa.. Bu incileri saçıldığı yerlerden toplamak için , oradan oraya koşturma zahmetine sokma bizi.. Gönül şerbetinin sakiliğini yapıyorsun.. Sevdiklerin hürmetine, şarabı masamıza getir. Sevgilerimle.. İyiliklerde görüşmek üzere.. Gönül kırdıysak affola.. Bütün dostlarıma selam ederim... (Dost olmayanlarıma da...) ***********….*************….***********….********* ****….********* Her şey Tanrı 'dan sudur etmiştir (oluşmuştur). Ruhun tek amacı, oluştuğu Tanrı 'ya dönmektir. Bunun da yolu tek evrensel yasa olan evrim/tekamül den geçmektir. * |
Re: Diyalektik Tasavvuf
“Mevlana’da gaye , bir olmak , bir bulmak , bir bilmek değildir sadece. O , yolun sonunu bitmekte bulur. Tanrı vuslatına kavuşarak sevgilide yok olmak hedefidir... Vuslat , yok oluşun ancak bir başlangıç kelimesidir.”
Yaşam gerçeğinin , var oluşun , kaçınılmaz bir ürünü olan , karşıtların çatışması (diyalektiği) , Mevlana da bir yerde Habil-Kabil örneğiyle anlatır: “Tanrı ak ve kara iki bayrak dikti. Biri Ademdi öbürü yol kesen şeytan. O iki büyük ordu arasında savaşlar oldu, gelip geçti. Bunun gibi , ikinci devrede Habil geldi. Onun arı ve ak nurunun karşıtı ve aykırısı Kabil oldu.” Yok olma , bitme nedir?... Mevlana bunu da adeta bilimsel bir dille anlatır : “Yok olma , bitme , karşıtın karşıtını yok etmesiyle olur. Karşıt kalmadı mı sonsuzluktan başka birşey kalmaz.” Öyleyse kesin barışın ve huzurun tek çaresi yok olmaktır. Mevlana bu özlemi de şöyle dile getirir : “Kişi tümden yok olmadıkça kesin bir’lik olmaz. Bir’lik erişmek değil , yitmektir.” Bir başka yerde de şöyle der : “Bu evrende derviş yoktur , hak ermişi yoktur. Olsa bile , o , ermişlik katına erişmişse yok olmuş demektir.” Karşıtların çatışmasını , kendi kendine oynanan bir “huzur tavlası”na benzeten Mevlana , şunları ekler : “Bu ben’im demek , gerçekte O’dur demektir. Ey canı biz ve ben kaydından kurtulan! Ey erkekte kadında söze ve niteliğe sığmaz ruh! Erkek-kadın kaydı kalkıp bir olunca o bir sensin. Kendi kendinle huzur tavlası oynamak için bu ben ve bizi vücuda getirdik. Bu suretle ben ve bizler tümden bir can haline gelirler. Sonunda da sevgiliyle bütünleşirler.” Bu bütünleşmeyi , yine Mevlana , “Ben sudan , ateşden ve esen havadan değilim. Biçimlenen kilden de değilim. Aştım bütün onları” diye anlatır. “İkilikten usandım birlik hanına kandım”. “devşiriben ikiliğim birliğe yetmeye geldim”. “Hak cihana doludur kimseler Hakkı bilmez Onu senden iste O senden ayrı olmaz”. “Hem batınım hem zahirim hem evvelim hem ahirim hem ben O’yum hem O ben’im hem o kerim-ü han ben’im”. “tevhid imiş cümle alem tevhidi bilendir adem bu tevhidi inkar eden öz canına düşman imiş”. Yunus Emre |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Tasavvuf insana cennet ve cehennemin hakikatini öğretir.
Çünkü tasavvuf ehline göre cehennem Allah’ın olmadığı yerdir. Öyle bir yer olmadığına göre cehennem (acı ve ızdırap) yoktur. Muhammed İkbâl’e göre cennet ve cehennem birer mahâl değil , birer hâlettir(takdiridir). Cehennem , cezalandırıcı , intikam alıcı , Allah tarafından kulları için hazırlanmış ebedî bir işkence yeri değil , Allah’a ulaşmış bir varlığın , Allah’ın rahmetini , cana can katıcı rüzgârına karşı tekrar hassas kılacak uslandırma yolları getiren bir tecrübedir(rafineri). Tasavvuf, hürriyettir. Hakiki hürriyet , nefsin elinden azad olmaktır. Yoksa ben hürüm , hürriyet var demekle bir kimse hür olamaz , insan nefsinin zebunu iken , hiçbir veçhile hür sayılamaz. Meselâ bir sigara dumanına bile hüküm geçiremeyip terketmek istediği halde ona esir olmaktan kurtulamayan insan nasıl olur da hürlük iddiasında bulunabilir? Ancak , iştihalarının , iç güdülerinin , arzularının esiri değil , emiri olan insan Koca İskender’e , “Sen benim bendemin bendesisin” diyen Diyojen gibi , hakiki hür olabilir. Tasavvuf birlik demektir. İnsanlıktan maksat da her şeyi birlemektir. Lâ ilâhe illallah’ın manasını, bütün mevcudatın Allah’ın emrine mecbur ve mağlup olduğunu görmektir. Bütün mevcudat , mahiyetlerini ancak Hakk’ın emriyle açığa çıkarabilir. Gerçek mutasavvıf değerini ve derecesini düşünmekle vakit kaybetmeyen , kendi hakikatini ortaya koymak amacı ile , hayatı tabiattan aldığı gibi kabul edip , insan ve eşya münasebetlerini taşın suda yaptığı tek merkezli daireler gibi teklikten çokluğa götüren insandır. Tasavvuf aslında herhangi bir din kaydından bağımsız olup , insanla başlayan ve insanla tekâmül eden bir düşünce silsilesi ve hayat tecrübesidir. Din ise tasavvufun şerh ve tefsirine muhtaçtır. Şeriat ; “Seninki senin , benimki benim” , der. Tarikat ; “Seninki senin , benimki de senin” , der. Hakikat ; “Ne seninki senin , ne de benimki benim” , der. Gerçek mutasavvıf , dünyaya hakkını veren , kendisine verilen her güzelliği hâlinde ve üzerinde gösterip onun şükrünü ödeyen ve aynı zamanda ahirete de aynı değeri verendir. Ken’an Rifai, bu hakikati şu örnekle açıklıyor: Diyor ki , “Benim üç gözlüğüm vardır. Biri ile yakını görürüm. Yani , dünyayı...Biri ile uzağı görürüm. Yani, ahireti...Üçüncü gözlüğüm ile hem yakını hem uzağı , yani hem dünyayı hem de ahireti görürüm. İşte bu tasavvuf gözlüğüdür.” diyor. İşte gerçek mutasavvıf , dünya işi ve hizmetinden elini bir an çekmeden gönlüyle her an sevgiliyle olabilendir. "köpeklerin dudakları değdi diye deniz kirlenmez." "kargalar ötmeye başlayınca bülbüller susar." Benden başka bir sözü nakledenler olursa ; Hem o sözü söyleyenden hem o sözden uzağım..Mevlana |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Eski Yunan mitolojisinde şöyle bir konu geçer :
Tanrılar mutluluğu saklamak istemiş. Tanrılardan biri demiş ki "yıldızlara saklayalım".. "Ormanın içine" demiş birisi. "Denizlerin dibine" demiş ötekisi. Bir bir sıralamışlar önerilerini. Sonunda şöyle demiş içlerinden biri ; " Hiç biri olmaz insanoğlu arar bulur, en iyisi mutluluğu onun içine saklayalım , her yere bakar da kendi içine bakmak aklına gelmez." Kendi içimde mi? nerde? olabilir mi bu? Bakın Hz Ali ne diyor ; İlacın sende , ama bilmiyorsun sen , Derdin kendinden , ama görmüyorsun sen. Harfleriyle gizlinin apaçık olduğu Kitab-ı Mübin'sin sen. Küçük bir cisim sanıyorsun kendini ; Oysa sende dürülü en büyük alem Kendinden başkasına ihtiyacın yok senin, Bir düşünsen nefs üstünde , ama düşünmezsin ki sen. (Ali İbn Ebi Talib) Anlaşılıyor ki bunun gerçekten de kendi içimizde olduğunu kabul etmemiz gerekiyor , başlangıcı bu işin , iyi de kötü de doğru da yanlış ta , huzur da huzursuzluk ta hepsi içerde bir yerlerde. Mevlana der ki Mesnevisinde / 1/2909 : "İnsan zihni sazlık gibidir , orman gibidir , orda aslan da var , yaban eşeği de. Sen yaban eşeğinin peşine takılma. Sakın ! Endişelerden sakın ! Fikir aslan ve yaban eşeğidir , gönüller de ormanlıktır. Mevlana , her ikisinin de içerlerde var olduğunu söylerken irademize de bir tercih kadar iş düştüğünden söz ediyor. Hangisinin peşine takılmayı tercih ediyoruz? Aynadaki ne diyor? Hadi ayağa kalkıp yürümeye başlayalım artık. |
Re: Diyalektik Tasavvuf
--Hakaret , aşağılama Yok--
MuTeZiLe |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Bilindiği gibi Hallac-Mansur'u "Enel Hak"("Ben Tanrıyım") dediği için vahşice katletmişlerdi.Tasavvufun Varlık birliği görüşünü anlayamayan sunni gerici ulemanın kışkırtması üzerine düzmece bir mahkeme ile idama mahkum etmişler , önce 1000 kırbaç vurduktan sonra asmış , ardından etlerini lime lime edip , kesik başını sokaklarda gezdirerek halka gözdağı vermişlerdir.
Bu vahşete rağmen Tasavvufu ve varlıkların birliği düşüncesini yokedememişlerdir.. Varlıkların birliği görüşünü bir de Mevlana'dan bir menkıbe ile aktaralım.Sodomo arkadaşımızın desteği ile ; " SEN HALA TANRI OLAMADIN MI ? YAZIKLAR OLSUN SANA ! Birgün yolda idama hazırlanan bir Rum genci görüyor , darağacının dibinde asılacak. Ferecesini çıkarıp gencin üstüne atarak uzaklaşıyor. Cellatlar , Mevlana' nın himayesine aldığı bu genci asmıyorlar. Makama arzediliyor ve genç , affa uğruyor. Ölümden kurtulan Rum , doğruca Mevlana' nın medresesine gidiyor.Mevlana'dan eğitim almaya başlıyor. Süryanos adına birde Alaeddin ekliyor Mevlana , Varlık Biliğini , görgüyle , halle kavrayan Süryanos , bir müddet sonra bazı taşkın sözler söylemeye başlıyor ; "Tanrı" diyor Mevlana'ya. "Neden böyle diyorsun" diyenlere "ne yapayım diyor , Tanrılıktan daha üstün bir makam yok. Olsaydı o makamın adını takardım Mevlana'ya" Derken biraz daha taşan , biraz daha ileriye giden Süryanos , sözleri yüzünden mahkemeye sevkediliyor. Soruyorlar : --Siz Mevlana'ya Tanrı diyormuşsunuz ; öyle mi ? Süryanos cevap veriyor : --Haşa , ben böyle manasız bir söz söylemedim. Ben , "Mevlana Tanrıyı yaratandır", dedim. Hayret içinde kalan mahkeme heyetine karşı sözüne devam ediyor : --Evet. Küfür , iman , Tanrı elinde. Ölümle hayat da öyle. Ben kafirdim , bana iman verdi , ben ölüydüm , beni diriltti Mevlana. Fakat ben kuldum , beni Tanrı yaptı. Tanrı benim , o , Tanrıyı yaratandır. ! Meczuptur , aklı başında olmayana teklif yoktur , mesuliyet terettüb etmez diye bir daha böyle şeyler söylememesini tenbih ederek bırakıyorlar. Mevlana ile buluşunca Mevlana diyor ki : -Kadıya diyecektin ki ; "yazıklar olsun sana, eğer sen hala Tanrı olamadıysan ! |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Sodomo kardeşimizin gönderdiği *mesajdan aktarıyorum ;
Ahmed Sem'ani ve Ruhların Tazelenmesi (Ravhu'l-ervah) isimli *600 sayfalık eserden bazı alıntıların yer aldığı William Chittick'in Tasavvuf isimli kitabı oldukça etkileyici. Ravhu'l-ervah Farsça yazılmış , 1989 yılında Tahran üniversitesinde yayınlanmış ve Türkçesi yok. Zaten William Chittick'de tasavvuf edebiyatının büyük ölçüde keşfedilmeden durduğunu söylüyor. İşte bu kitaptan daha önce hiç bu şekilde yorumlamadığım Hz. Adem ve yasak meyve alıntıları. Ey ağaç yasla başını Adem'in tahtına ! Ey meyveye yönelen iştah, gir Adem'in kalbine ! Ey lanetli, gevşesin senin vesvesenin gemleri ! Havva sen göster yolu ! Ey Adem yeme meyveyi, tut kendini !" Ey kendini zaptediş, yaklaşma Adem'e ! Allahım, Allahım nedir bütün bunlar ? "Biz Adem'i kayıtsızlık tahtından ihtiyaç vadisine indirmek istedik. Aşkın sırrını açığa vurmak istedik." Ey kul , kaçın isyandan ve uzak dur hevesten ! Ey heves, al onun dizginlerini eline ! Ey dünya, teşhir et kendini ona ! Ey kul, *göster kendini zaptedmeyi ! Ey kendini zaptediş, yaklaşma ona ! Allahım, Allahım nedir bütün bunlar ? "Kulu biz yalvartmak istedik. Bağışlayıcılık sıfatımızı aşikar kılmak istedik" Dikkat edilirse konu "tasavvuf ve diyalektik" bağlamında işleniyor yani burada Tanrı "tavşana kaç, tazıya tut" diyor ve bir pasajda şu cümle dikkat çekici ; "Çalışıp çabalama yeri olan şu dünyaya gel. Yoksulluk denen öğretmen aşkın alfabesini sana öğretecektir." İlave olarak bu kitapta en çok beni etkileyen bölüm "Hicap Paradoxu" oldu. Bazı alıntıları ve *aşağıya ekledim. "Hicap , sözlük anlamı ile engel , mani, hakikate ulaşma yolundaki yolcunun önündeki perdeler anlamına gelir ve tasavvufi anlayışın çok önemli bir yönünü oluşturur. "Seni tomurcuk ağızlı ," dedim, gül yanaklı sevgilime , "niçin gizliyorsun yüzünü naz yapan kızlar gibi ?" Güldü ve "Dünyanızın güzelliklerinin tersine," dedi "görünürüm perdede , ama onsuz kalırım gizli." * * * *(Cami) Keşf sözcüğüde hicapların kaldırılması "peçenin açılması" anlamına gelir ki bu hicap konusu ile ilgili olarak sıkça karşımıza çıkacak bir sözcüktür. Bu konuda yazılmış pek çok tasavvufi eser olmakla birlikte asıl önemli olan 10 yy filozoflarından Niffari'nin 250 sayfalık metinlerinde buluyoruz (Mawqif of Nearness-A.J.Arberry) Konuyu çok detaylandırmadan Niffari'nin sözlerinden alıntılar ile devam edelim ; O bana dedi ki : Hicabın izhar ettiğim her şeydir; hicabın gizli tuttuğum her şeydir; hicabın ispat ettiğim her şeydir; hicabın mahvettiğim her şeydir ve hicabın, tıpkı senin hicabın perdelediğim şey olduğu gibi, açtığım şeydir. O bana dedi ki : Hicabın kendindir; o da hicaplerın hicabıdır. eğer ondan çıkarsan hicaplardan çıkarsın; dolayısıyla eğer onunla hicaplı kalırsan, hicaplarda mahcup kalırsın. O bana dedi ki : Benim nurum olmadan hicabından çıkamazsın. Öyle ki, Benim nurum hicabı delip geçer ve sen onun nasıl perdelediğini ve ne ile perdelediğini görürsün. O bana dedi ki : Eğer seni çağırırsam, Beni takip etmenle hicapların bir kenara atılacağını bekleme; zira onların sayısını hesap edemezsin ve onları bir kenara atamazsın. O bana dedi ki : Eğer hicapları bir kenara atabilseydin, nereye atardın ? Atmak bir hicaptır ve atılacak "yer" de bir hicaptır. Öyleyse bana uy. Hicaplarını Ben kaldırırım ve Benim bir kenara attığım hicaplar bir daha geri gelmez... O bana dedi ki : Ey kulum ! Eğer bilgi seni bilgiden kovmazsa ve eğer sen bilgiden yalnız bilgiye girersen, bu durumda bilgiden perdelenmiş olursun. Ey kulum ! kendini bilgiden bilgiyle perdele ; böylece yakın hicapla perdelenirsin. Kendini bilgiden cehaletle perdeleme ; yoksa uzak hicapla perdelenirsin. Ey kulum ! Bilgini de cehaletini de denize at. Ben seni kul olarak alacağım ve seni "güven içinde" diye yazacağım. .......... Ey kulum ! Benden ne arıyorsun ? Bildiğin bir şeyi arıyorsan, hicapla tatmin oldun. Yok eğer bilmediğin bir şeyi arıyorsan, bu durumda da hicabı arıyorsun demektir. O bana dedi ki : Sen Beni gördüğünde, keşif ve hicap eşit olacatır. O bana dedi ki : Ey kulum ! Açılmamış bir hicap ve perdelenmemiş bir keşif vardır. Açılmamış hicap Bana ilişkin bilgidir ve perdelenmemiş keşif Bana ilişkin bilgidir. |
Re: Diyalektik Tasavvuf
sodomo kardes,
yuvaya donecegin gunu bekliyoruz... yeter gari bu kadar hasret |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Mevlana, insanın Tanrıyı kendisinde araması gerektiğini söyler ;
Senin canının içinde bir can var, o canı ara Dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara Yürüyen dervişi arıyorsan, onu senden dışarıda arama, kendi nefsinde ara.” Mevlana’ya göre her şey insandadır. İnsan Tanrı kitabının örneğidir. “Ey Tanrı kitabının örneği, insanoğlu , Ey şahlık cemalinin aynası mutlu varlık , Her şey sensin , alemde ne varsa senden dışarda değil Sen ne ararsan kendinde ara , çünkü her varlık sende” İnsanın Tanrı kitabının örneği olması ne demektir? İnsan ve Kur’an her ikisi de Tanrı’nın ayetlerini yansıtmıyor mu? “Şah-ı Merdan Ali” “Ben konuşan Kur’an’ım” dememiş miydi? Tasavvuf , Cüneyd-i Bağdadi’nin anlatımıyla “Hakk’ın seni sende öldürüp , kendisi ile ihya etmesidir.” İnsan kendi nefsini öldürürse gerçeğin ışığı ile , Tanrının sevgisi ile dolar. Bu insan-ı kamil olma aşamasıdır. Bu , Tanrıyı yerde-gökte aramayan , O’nu insanda bulan , bir gönülde mihman eyleyen insanın halidir. Yunus , insanın ruh olarak evren kurulmadan önce Tanrı ile beraber olduğunu belirtir ; “Bu cihana gelmeden sultan-ı cihanda idim Sözü gerçek hükmü revan ol hükm-i sultanda idim Halayık bunda gelmeden gökler melaik dolmadan Bu mülke bünyad olmadan mülkü yaradanda idim” Yunus yere, göğe sığmayan Tanrıyı insanda bulur ; “Bu tılsımı bağlayan , cümle dilden söyleyen Yere göğe sığmayan , girmiş bu can içinde Baştan ayağa derin Hak’tır seni tutmuş Hak’tan ayrı ne vardır , kalma güman içinde Yunus artık tasavvufun sırrını açıklamaktan çekinmez olur ; “Tanrı kadim , kul kadim , ayrılmadım bir adım Gör kul kim , Tanrı kimdir , anla ey sahib-kabul” Mevlana da yaratan-yaratılan ayırımını kabul etmenin ikilik olacağını ve birlik (tevhid) inancına ters düşeceğini söyler. Benzer yaklaşımı Hacı Bektaş Veli’de de bulmak mümkündür. Onun insan-Tanrı ilişkisi üzerine söylediklerini *Makalat’ın *günümüz Türkçe’siyle şöyle ifade edebiliriz ; “Eğer Muhiblere sorarlarsa Tanrıyı nice bildiniz , Muhipler cevap verirler , kendi özümüzden bildik ve hem kendi özümüzü Çalap Tanrıdan bildik. Sözümüzün delili , şartı budur ki , Hazreti Resul , “her kim kendini bilirse Tanrıyı bilir” sözüdür. Muhiplerin söylediklerinin özü , Tanrı adem sureti içindedir , ayrı yerde onu arayan nice bulasıdır.” Tasavvuf yaratan-yaratılan ikiliğini ortadan kaldıran , yaratılanı yaratanın tecellisi olarak algılayan bir felsefedir. A. Yaşar Ocak, bu ikiliğin insan-ı kamil kavramı ile ortadan kaldırıldığını ileri sürer. Ona göre , bu kavram üstün ilahi sıfatlarla donatılarak velayet teorisi içine yerleştirilmiştir. İnsan-ı kamil mertebesine velayet sistemindeki kademelerin aşılmasıyla ulaşılır. İnsan-ı kamil tasavvufun ideal insan modelidir. Hacı Bektaş Veli’nin “Dört Kapı Kırk Makam” kuramı sadece Tanrıya ulaşma aşamalarına değil aynı zamanda toplumsal hayatın değerler sistemini , ideal davranış kalıplarını sunar. Nefsi ezmek , edep , ilim , cömertlik , kendini bilmek , kişileri aşıp iyiyi kötüyü görmek , yaratıklardan hiç birine zarar vermemek , gerçeği söylemek , sabretmek , gönül gözüyle gözlemde bulunmak ,Tanrısal bilimi öğrenmek vb. bunlar kırk makamdan sadece bir kaçıdır. |
Re: Diyalektik Tasavvuf
pante, bu forum başlığını açıp bunca bilgiyi vermen insanlara büyük bir hizmet oldu, açıkçası bugüne kadar takip ettiğim forumların içinde en güzeli bu, her nekadar ilgi olmasada isteyen referans kaynak olarak başvurabilir istediği zaman.
Bu kadar emek harcadığın için sağol, varol. |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Sodomo sen de sağol.Katkısı olan tüm arkadaşlara teşekkürler..
Ben düşündükçe var dünya; ben yok, o da yok Gören göze , güzel çirkin hepsi bir; Aşıklara cennet cehennem hepsi bir ; Ermiş , ha çul giymiş ha atlas Yün yastık taş yastık , seven başa hepsi bir. Ömer Hayyam David Bohm'un en önemli tesbitlerinden biri , günlük yaşantımızın gerçekte bir holografik görüntü olduğuydu.. *Bilim bu tesbitleri henüz yapmamış iken , Tasavvuf ehli kişilerin *esasında çok farklı şeyler söylemediklerini görüyoruz. Ey sözlerin aslın bilen , gel de bu söz kandan gelir Söz aslını anlamayan , sanır bu söz benden gelir Söz karadan aktan değil , yazıp okumaktan değil Bu yürüyen halktan değil , halık avazından gelir. Yunus Emre Hologram prensibi , tasavvufun anlatmak istediğinin , kısmen de olsa daha iyi anlaşılabilmesini sağlamıştır. Dilim dilim bende yürek Aşk nicedir gel benden sor. Savrulurum kürek kürek Aşk nicedir gel benden sor. Hallac-ı Mansur |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Arkadaşlar mevlanadan beyitler aktarırken cild ve beyit nosunu da yazında bizde bizde tasavvufçulara karşı çıkarken elimizde biraz daha fazla malzeme olsun.hadi iyiliğinizi bekliyorum.:)
|
Re: Diyalektik Tasavvuf
Tasavvufi *Tanrı anlayışının kavranamaması İsa'yı çarmıha , Hallac-ı Mansur'u darağacına göndermiştir.Öyle ki İsa'nın Tanrı tanımlarını İncil yazarları dahi anlayamamış , İsa'nın Tanrı olduğu , Tanrı'nın oğlu olduğu ve teslis gibi kavramlarla , gerçek anlamından saptırmışlardır.
Onsekizbin alemin cümlesi BiR içinde Kimse yok BiR den ayruk , söylenir BiR içinde Cümle BiR onu BiRler , cümle ona giderler Cümle dil onu söyler , her BiR tebdil içinde. Kainatın ve tüm varlıkların Tanrıdan türediği , tüm varlıkların özünde Tanrıdan bir nur , bir ışık olduğu , insanın beden ve nefs yükünden bağımsız hale gelebildiğinde geriye Tanrı özünün kaldığı gerçeğini kavrayamamışlardır.Onu Hululiye mezhebindeki "Tanrının insan suretinde görünmesi" inancı ile ilgisi yoktur.Bu anlayışın tasavvufta yeri yoktur. Ben bunda seyr eder iken , aceb sırra erdim ahi Bir siz dahi sizde görün , dostu bende gördüm ahi Bende baktım bende gördüm , benim ile BiR olanı Suretime can vereni , Kimduğini bildim ahi. Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır, Gül-i güzâr olup hâr olmamaktır. Bâr, yük demek... Bâr-ı girân , ağır yük demek... Bârgir , yük taşıyan demek... Beygir olmuş zamanla ; yük taşıyan at demek... Tasavvuf dost olmaktır ama , kimseye yük olmamaktır. Bilakis herkese iyilik yapmaktır. Gül-i gülzâr olup , gül bahçesinin gülü olup , hâr olmamaktır , diken olmamaktır. Aşkın aldı benden beni , bana seni gerek seni Ben yanarım dün ü günü , bana seni gerek seni Ne varlığa sevinirim , ne yokluğa yerinirim Aşkın ile avunurum bana seni gerek seni. |
Re: Diyalektik Tasavvuf
Bu noktada ufak bir ilave yapmak isterim.
"Her şey O'dur " ve aynı zamanda "Hiç bir şey O" değil. eğer yalnızca "Herşey O" diye düşünürseniz bu panteizme çıkar, yok eğer "hiçbir şey O değil" diye düşünürseniz bu da klasik dini anlayışların (kelam vb.) yorum biçimdir ki Tanrı'yı alıp insanın çok ama çok uzağında düşünmek ve dahi anlamamak demek. bunların ikisini bir araya getirirseniz, yani hem "herşey O'dur " hem de "hiçbirşey O değildir" birlikte düşünebilir ve anlarsanız o zaman tasavvufi bir anlayış geliştirmiş olursunuz. (tabii şu gerçeği unutmadan ; "herşeyin O" oluşu "hiç birşeyin O" olmayışında daha baskındır, hani rahmetinin gazabını geçmesi var ya işte bunun gibi) Bu da tasavvufun diyalektiğidir. Zaten tasavvuf özü gereği zıt olanları birleştiren bir anlayıştır ve bu yolda Musa ile Firavun aynı kadehten şarap içerler. Çünkü AŞK birleştirici bir gerçekliktir ve tasavvuf AŞK'a giden yolun adıdır veya başka bir ifade ile AŞK'ın dinidir. Eflatun da delirir, İbn Sina da, Aşk bir şıkırdattı mı aklın zincirlerini. (Rumi) İbn Arabi Futuhat ismli eserinde şunları söyler ; " Hiç kimse Yaratan'ından başkasını sevmez; ama O Zeynep, Suat, Hind, Leyla, bu dünya, para, makam ve dünyada sevilen herşeye duyulan sevgi dolayısıyla ondan perdelenir (hicap paradoksu). Şairler sözlerini tüm bu varlıklar üstüne tüketirler; ama onlar bilmezler. Arifler, şekillerin perdesi arkasında gizli Allah hakkında bir dize, bir muamma, bir kaside, bir aşk şiiri asla işitmezler" yine buna benzer bir şekilde Rumi Fihi Ma Fih s.35 de şunları söyler; İnsanların anne, baba, dostlar, gökler, yer, bahçeler, saraylar, bilgiler, işler, yiyecek,içecek vb. çeşitli şeylere karşı duyduğu umut, arzu ve tutkularının hepi Allah'a karşı duyulan arzulardır ve bütün bunlar perdelerdir. İnsanlar bu dünyadan göçüp Ezeli-Ebedi Padişah'ı bu perdeler olmaksızın görünce, tüm bunların birer perde ve örtüden ibaret bulunduğunu ve arzularının nesnesinin gerçekte o Tek Şey olduğunu bilirler. Onların tüm güçlükleri halledilir, kalplerindeki tüm sorular ve müşkülatlar cevaplandırılır ve herşeyi yüz yüze apaçık görürler. özetle herşeyin başı da sonuda AŞK'dır. |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:47 . |