Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Dünya Dinleri, Mitoloji & Antik Uygarlıklar > Mitoloji & Esoterisizm > Sufizm

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 25-02-2006, 01:39
pante - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pante pante isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
Standart Diyalektik Tasavvuf

"Diyalektik Tasavvuf" , Turan Dursun sitesi dışında rastlamıyacağınız , literatürde yeri olmayan bir inanç tanımlamasıdır..
Tek başına Tasavvuf'un , ehlisünnet'in esareti altında ve dejenere edilmiş durumda olmasından , ve kurucularından bugüne olan değişim ve gelişimlerden dolayı ve diyalektik'siz bir tasavvuf'u ayrı düşünemediğimden tarafımdan bu ad uygun görülmüştür..
Önce diyalektiğin tanımından başlayalım..

Kavramlar arasındaki karşıtlık ilişkisinden yola çıkarak bunu doğruya varan süreçlerin açığa çıkarılmasında bir ilke olarak kullanan düşünme ve araştırma yoluna diyalektik denir.


Hegel’e göre, gerçekleri oluşturan kavramların her biri karşıtını kendi içinde taşır. Düşünce, bir kavramdan (tez) onun içindeki karşıtına(antitez) bundan da yeniden karşıtına (yani ilk kavrama) dönmekle, diyalektik hareket içinde, iki kavramın birliğini oluşturan üçüncü kavrama (sentez) ulaşır. Bu süreç, düşüncenin kendisini kavramasını sağlayan bilinç içeriğini artırır. Hegel’e göre diyalektik, varlığı belirleyen düşüncenin kendi süreci olduğu gibi dünya tarihinin de oluşum ilkesidir.

Tasavvuf ise ;
Kainattaki canlı-cansız tüm varlıkların birliğini savunan ve sevgiyi , hoşgörüyü , barışı , dostluğu ilke edinen güzel ahlak yoludur..

Tasavvuf denince akla Mevlana gelir..

Mevlana
Sararken alnımı yokluğun tacı
Silindi gönülden neşeyle acı
Kalbe muhabbette buldum ilacı
Ben de müridinim işte Mevlana.
Edebe set çeken zulmeti deldim
Aşkı içten duydum, arşa yükseldim
Kalpten temizlendim, huzura geldim
Ben de müridinim işte Mevlana.

Nazım Hikmet
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 25-02-2006, 12:39
pante - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pante pante isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
Standart

“ Günümüzden 5000 yıl önce Mısır’da bir terzi yaşardı. Bu terzi yüzbin yıllık bilinç diyalektiğinin oluşturduğu bir düşünceydi. 5000 yıldan beri gök ve yer ölçüleri içinde parlayan bütün ışıklarda, bu terzinin kıvılcımları vardı..

Terzi Mısır papürüslerinde Hermes Tot adını taşıyordu. Yunanlılar ona ermiş ya da üç kez bilgin anlamında Trismegiste diyorlardı. Yahudilere göre HANOK dur. Araplarca Hermesül Haramis adıyla anılmaktaydı. Kuran’a göre Adem ve Şit’ten sonra gelen üçüncü peygamber İDRİS’tir. Yunan kaynaklarına göre 42 yapıtı bulunmaktadır. Fakat bu papürüsler kayıptır..

Terzi Hermes kendisinden sonra gelen düşünsel akımlara ışık tutan düşüncesi şudur :

İNSANLAR ÖLÜMLÜ TANRILARDIR , TANRILAR ÖLÜMSÜZ İNANLARDIR.

Varlık birliği düşüncesini açıklayan Hermetizm’in kökleri Hermes’den çok daha önce oluşmuştur. Gerçekte düşünceler hiçbir zaman tek kişinin malı olmamıştır. Ancak, yavaş yavaş oluşan düşünceler , evrensel diyalektikte tam yerine oturmuş bir etkileyici bir sisteme kavuşmaktadır. Hermes’te insanlık evriminin başlarını tutan talihli kafalardan biridir..

Hermes’in öğretisi eski Mısır’ın Teb ve Memphis tapınaklarının büyük ve kutsal sırrıdır. Mermesin öğrencilerinden Askelopis büyük ustanın şu sözlerini açıklamaktadır.

“ İnsanlar ölümlü tanrılardır , tanrılarda ölümsüz insanlardır. Eşyanın dışı içi gibidir. İç ve dış arasında hiçbir ayrılık yoktur. Küçük büyük gibidir , küçükle büyük arasında hiçbir ayrılık yoktur. Evrende hiçbir şey ne iç , ne dış , ne küçük , ne büyüktür. Bir tek yasa ve o yasanın gördüğü bir tek iş vardır..

Bu sözlerin anlamını anlayan, gerçeği görür. Kimi insanlar bu anlayışları olağan üstü çabaları ve yetkinlikleriyle öteki insanların görmediklerini görebilirler. Oysa nedenler nedeni daima gizlidir. Çünkü sonsuzlu , pek kısa bir son olan zaman ve gene pek kısa bir son olan mekan içinde anlaşılamaz ve anlatılamaz. Bizler ancak öldükten sonra onu anlayabiliriz. Çünkü yaşarken zaman ve mekanla sınırlıyız. SINIRSIZLIK, SINIRLILIK İÇİNDE KAVRANAMAZ..

İşte din ve felsefeleri binlerce yıldan beri etkileyen kaynak buradan gelmektedir.

Hermes’e göre “ İnsanca ölümlü olmakla, Tanrıca ölümsüz olmakta elimizde. Ancak HİYOROFON denilen başrahibin inisiye olan rahibe yaptığı uyarı da çok çarpıcıdır. Ve ona şöyle seslenir :

“ Her akıl bu gerçeği kavrayamaz. Büyük sırrı gönlümüzde saklayarak, eylemlerimizde söyleyelim. Bilim gücümüz, inanç kılıcımız, sukut kalkanımız olsun. Ufaklıklar ki büyük çoğunluktur. Ya aptal ya da kötüdürler. Aptallar bu gerçek karşısında akıllarını büsbütün yitirirler,. Kötüler, bu gerçeği kötüye kullanarak büsbütün kötülük ederler. Gerçeği gizlemekten başka çıkar yol yoktur. BİLMEK, BULMAK, SUSMAK , GEREKİR.”
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 25-02-2006, 14:28
pante - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pante pante isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
Standart

Yunanlı Heroleitos’a ( 576-480 ) göre olmak ve olmamak aynı anlamdadır , aynı şeydir. Eğer bunlar aynı şey olmasalardı , değişerek birbirleri olamazlardı. Yaşamın fırtınasında varlık durmadan yokluk , yokluk durmadan varlık olmaktadır..
Evren var olmakla yok olmanın sonsuza kadar birbirini kovalamasıdır. Her şey ancak karşıtların kavgasında doğar. Hava ateşin , ateş havanın ölümünü içinde taşır , başka bir deyişle ateşte havalık , havada ateşlik vardır. HER ŞEY SONSUZA KADAR DEĞİŞMEKTEDİR. ( Bu ana düşünceler Hegel ve Marx’ı doğuracaktır )

Bütün şeylerden bir şey , bir şeyden bütün şeyler. Diyebilen ilk Antikçağ düşünürüdür. Efes’li anlaşılması çok zor olduğu için KARANLIK lakaplı HERAKLEİTOS..

Tasavvufun ana düşüncesi şudur :

Yaradılış diye bir şey yoktur varlık birliği vardır. Varlık evrende ne varsa canlı cansız, tümünde belirmektedir. Ne başlangıç vardır , ne son , var olan , varlığın belirtileridir.. İnsan da , hayvan da , bitki de , maden de aynı varlığın çeşitli görünüşleridir. Hiçbir şeyin kendine özgü bir varlığı yoktur..

Yukarıdaki Herakleitos’un düşüncesi ile tasavvuf düşüncesindeki ortak noktalar açık seçik bir şekilde görülmektedir..

Tasavvuf bilginleri akılcı ve bilimsel düşünür. İslam kurallarını akla ve çağlarının bilimsel verilerine göre yorumlamışlardır..

İlk tasavvufi düşünceler şöyle özetlenebilir.

Tanrı, kitabında , ben her şeyi kapsarım , ben insanı ruhumdan üfledim. Önce ve sonra , açık ve gizli benim. Yüzünüzü nereye dönerseniz beni orada görürsünüz demektedir. Bu sözlerin açık anlamının altındaki gizli anlamı , her şeyin tek varlığın ürünü olgusudur. ( VAHDET-İ VUCUT ). Ama peygamberler karşısındakilere akıllarının alabileceği kadarını söyleyebilir. Putlara tapıldığı bir çağda , o taşların bile gerçekte tanrının bir tezahürü olduğunu elbette söyleyemezlerdi. Gerçek anlamın bir süre gizlenmesi , din iyice oturunca ve akıllar geliştikçe alıştıra , alıştıra açıklanması gerekiyordu. Hz.Ali de bu gizli anlamları Peygamberden açıkça öğrenmişti. O da bunları açıklayamazdı. Ki onun sıfatlarından birisi de SIRRULLAH’dır. Hz. Ali’nin torunu Zeynelabidin de şöyle diyor. “ Nice bilim cevheri var ki , eğer onları açıklayacak olsam , beni puta tapmakla suçlar , kafamı kesersiniz..

Bu ana düşünce gittikçe gelişerek tam bir maddecilik karakteri göstermektedir. “ Her şey tek şeydir. Ne başlangıç vardır ne de son , ne yaratan vardır ne de yaratılan , evrendekilerin tümü aynı varlığın tezahürleridir. Daha açık bir değişle aynı varlık.”

XIV. yüzyıl mutasavvufu Şayh Bedrettin Varidat adlı yapıtında , ağacın ben tanrıyım demesi , bir insanın da bu sözü söyleyebileceğini gösterir. Değil mi ki bütün evren Tarının görünüşüdür , o halde kim ben O’yum derse yalan söylemiş olmaz..

Tasavvuf felsefesini “ Hiçbir şey yoktan var olmaz “ Parmanides ile “ Her şey karşıtı ile gelişir “ Heraklietos’un yaklaşımlarından etkilenmiştir..

Ben Tanrıyım diyen MANSUR..

Suyun rengi kabın rengidir diyen , Cüneydi Bağdadi..

Tanrıyı görmek isteyenler eşyaya bakın diyen Muhuddin-i Arabi’nin bu sözleri gibi , kimi tasavvuf bilginlerinin açık sözleri , islam tasavvufundaki Tanrı ; evrenin toplamından başka bir şey değildir diyen Panteizme yaklaşmaktadır..

Muhyiddin-i Arabi ( 1165-1240 ) İrfan Aynası adlı yapıtında şöyle der. “ O bir elçi gönderdi. Kendisinden , kendisiyle ,kendisine..
“ Şu manaları da unutma ; Ezel şu andır , ebed şu andır , kıdem şu andır , Yani ; Ezel , ebed , kıdem şu içinde bulunduğumuz ve göz açıp kapayacak kadar bir zaman içinde elden çıkardığımız vakte sığdırılmıştır. İŞ BU VAKTİN İÇİNDE KENDİNİ ARA..

Araz , cevher ne varsa ; yani öz çekirdek ve bu çekirdeklerin sonradan meydana getirdikleri ki bunlar MÜKEVVENAT tabir edilir. Bütün bunlar Hakkın vücududur. Varlığıdır. ( Mükevvenat- yaratıklar, varlıklar. ) Bütün bunların sırrı , bir zerrenin içinde saklıdır. Zerrelerden herhangi birinin sırrı çözülsün, işte o zaman görülecektir ki bütün mükevvenatın sırrı meydandadır..

Yüce Tanrının zatına bağlı sıfatlar her an bir değişik şekil almaktadır.

Şeyh Bedrettin ( 1357-1420 ) Varidat adlı yapıtında “ Her nesnede hatta her zerrede bütün alemler mündemiçtir. Görülmez ki , tasavvuf itibariyle bir tanede bir ağacın hepsi gizlenmiş olduğu gibi , tane dahi ağacın her cüzünde gömülüdür , Alemler de böyledir. Bütün cüzleriyle kendi aslında , o asıl da alemlerin her birinde mevcuttur.. Öyleyse bütün alemler her zerrede bulunduğu şüphesizdir. HER GÜZEL ŞEY CENNET VE HER KÖTÜ ŞEY CEHENNEMDİR.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 25-02-2006, 18:29
jeolog jeolog isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 09 Jan 2006
Bulunduğu yer: istanbul
Mesajlar: 20
jeolog - AİM üzeri Mesaj gönder jeolog - MSN üzeri Mesaj gönder jeolog - YAHOO üzeri Mesaj gönder
Standart Diyalektik Tasavvuf

Yüce ALLAH vacib-ül vücud'dur. Yani varlığı şarttır. Mahlukat ise mümkün-ül vücuddur. Yani varlığı olsa da olur olmazsa da... Bütün mahlukat ALLAH'ın TEKVİN sıfatının bir eseridir. Mahlukata bakarak ALLAH'ın Tekvin sıfatını görürüz. Dolayısıyla ALLAH'ı bir zat-i sıfatıyla tanırız. Bu tanıma felsefe ve bilimdeki gibi SADE MANTIK'la da olabilir, tasavvuftaki gibi AŞK'la da... Nasıl baktığınıza bağlı...

Hallac-ı Mansur'un ENE'L HAK demesi bu TEKVİN sıfatının eseri olduğunu belirtmektedir. Bu söz AŞK SARHOŞLUĞU halinde söylenmiştir. Derecesi yüksek mutasavvıflar böyle söz söylemezler. Daha sakin davranırlar.

her koyun kendi bacağından asılır !
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 25-02-2006, 19:51
pante - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pante pante isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
Standart

Giordino Bruno , Aristotales’in evreni bölümlere ayırmasına karşı çıkarak, Tanrı ve evren bir ve aynı şeydir . Tanrı , evrenin yaratıcısı değil kendisidir. Ne yaratan vardır ne de yaratma eylemi , olmakta olan şey vardır. Evren-Tanrı sonsuz büyüklükte nasıl bulunuyorsa , sonsuz küçüklükte de öylece bulunur. Sonsuz gerçek olarak onun her yerde bulunması yüzünden doğada her şey canlıdır. Ve hiçbir şey yok olmaz..

İngiliz düşünürü White Head 'e göre , Tanrı 'nın her türlü değişmenin ötesinde değişmez bir niteliği ve bunun yanında bir de değişen ve oluşan bir niteliği vardır. Tanrı değişmeyen yanıyla devinimi başlatmıştır ve Evrenin bilincindedir. Ancak Tanrı bu konumda kalmış olsaydı , ilk devindirici , özgür , öncesiz ve yetkin olarak kalacak ama varoluşa katılmamış olacaktı. Diğer niteliği ile ise Tanrı , değişme ve oluşma sürecinin içinde ve bilincindedir. Bu nedenle Tanrı 'nın evrende içkin (evrenin maddesine karışmış-içinde bulunan) olduğunu söylemek de doğrudur. Evrenin Tanrı 'da içkin olduğunu söylemek , Tanrı-Evren ilişkisinin karşılıklı olmasına farkına varışın göstergesidir..

Felsefesi yanlış anlaşılan ve panteist sanılan Spinoza'nın görüşleri ise özde panenteist olup , tasavvufla özdeşleşmektedir..Büyük düşünürün özellikle Vahdet-i Vücut anlayışına sahip olduğu dikkat çekicidir..

“Varolan her şey Tanrıda vardır ve Tanrı olmadan hiçbir şey var olamaz ve tasarlanamaz.”

Dikkat edilirse , varolan her şey Tanrıdır demez , varolan her şey Tanrıdadır, der. Buradaki ayrım çok önemlidir. İstese , bilinçli bir şekilde bunu derdi.. Ancak böyle bir şeyi iddia etmenin sonunda Tanrıya sınır koymuş olacağının farkındadır. Ayrıca Spinoza böylelikle cevherin/ Tanrının dışındakilerin ona bağlı olduğunu da dile getirmiş olur. Bunu şu sözlerinde de görmekteyiz ;

“...Tanrı dışındaki bir şey , varolmak için yalnızca Tanrı’nın yani cevherin yardımına , istemine gereksinim duyar.”

"Doğada Tanrı’nın evrensel yasalarını izlemeyen hiçbir şey olamaz"..

"Tanrının özü varlığı kuşatır , ancak varolanların tümünün varlığı Tanrının özünü kuşatmaz"..
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 26-02-2006, 00:55
pante - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pante pante isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
Standart

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...


Mevlana'nın bu çağrısını , bir diyalektik materyalist olan büyük şair Nazım Hikmet bile kabullenmiş ve müridi olduğunu ifade etmişti..Tekrar yazalım..

Sararken alnımı yokluğun tacı
Silindi gönülden neşeyle acı
Kalbe muhabbette buldum ilacı
Ben de müridinim işte Mevlana.
Edebe set çeken zulmeti deldim
Aşkı içten duydum, arşa yükseldim
Kalpten temizlendim, huzura geldim
Ben de müridinim işte Mevlana.


Peki bu teslimiyet sadece Tasavvuftaki aşka , sevgiye miydi dersiniz?
Hayır..Tabi ki en önemli faktör , ancak Tasavvuf felsefesindeki akılcılık ve bilimsellik ve diyalektik ortaklık..
Evet..Diyalektik Materyalist anlayışa en yakın inanç olarak görmüştür Tasavvuf'u Nazım..
Açıklıyalım ;
Tasavvuf düşüncesinin temeli Parmanides ve Heraklietos'a dayanır dedik ya , aynı Heraklietos Hegel'i ve Marks'ı da etkilemiştir..

Diyalektiğin üç büyük adı Herakleitos ( 576 480 ), Hegel ( 1770-1831 ) ve Karl Marks (1813- 1883 ) tır.

Diyalektik materyalizmin dört yasası vardır.

1) Evren, her şeyin her şeye bağlı bulunduğu ve birbirinin koşulu olduğu maddesel bir bütündür.
2) Evrim, diyalektik devim ve değişmeyle gerçekleşir.
3) Her şey , her şeyle çelişerek devinir.
4) Her şey nicesel değişmelerin , nitel değişmelere sıçramasıyla gelişir.

Bu yasalar , Diyalektik Tasavvuf'un da yasalarıdır özündeki fark hariç..
Hegel , değişme ve gelişmeyi doğada ve toplumda somutlaşan “mutlak tin”in ya da ideanın bir dışavurumu olarak görür.
Tasavvuf'ta ise herşey ilk ve tek olan varlıktan oluşmuştur ve herşey yine ondadır..

Bir buluşmalarında Yunus Emre , Mevlana'ya :
"Mesnevi'yi çok uzun yazmışsın , ben olsam şu söze sığdırırdım hepsini" der :

''Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm''
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 01-03-2006, 01:17
suskun suskun isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Aday Üye
 
Üyelik tarihi: 11 Feb 2006
Mesajlar: 8
Standart

devamını bekliyoruz!!!

Evrimin Sebebsiz Anlamı Damarlarımda Gezinir,Şakaklarımda Kan Birikmiş,Ben Bir Cümlelik Adam değilim...
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 05-03-2006, 23:54
pante - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pante pante isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
Standart Re: Diyalektik Tasavvuf

Yunus Emre , vahdet-i vücut (varlığın birliği) öğretisine ulaşan bir tasavvuf felsefi yorumunu benimsemiştir. Vahdet-i vücut felsefesine göre ; "Tanrıdan başka varlık yoktur. Var olan her şey onun çeşitli biçimlerde görünmesidir".

Yunus Emre şiirlerinde insan , Tanrı, varlığın birliği , sevgi , yaşama sevinci , barış , ölüm , olgunluk , alçakgönüllülük gibi konuları dillendirmiştir. Bütün bu kavramları insanların anlayabileceği sözcüklerle yalın bir şekilde belirtmiştir.

Yunus Emre’ye göre insan bir sevgi varlığıdır. Yunus Emre sevgiyi Tanrı ve onun yarattığı tüm varlıklara karşı diye yorumlar. "Yaratılanı severiz yaratandan ötürü". Sevginin amacı yüce yaratıcıyla bütünleşmektir. Sevginin olduğu yerde öfke , kırgınlık , kızgınlık olmaz. Sevginin değerini yalnız seven bilir. Sevmek bilgelik , emek , olgunluk ister. Tanrı ışığından mahrum kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur. Bütün varlıkları birbirine bağlayan , onları tanrısal evrene yönelten sevgidir. Yaşamak belli nesnelerle sahip olmak , sadece gelip geçici varlıklar edinmek için çırpınmak değildir. Böyle bir yaşam biçimi insanı sevgiden dolayısıyla yüce yaratıcıdan uzaklaştırır.

Yunus Emre’ye göre gerçekte ölüm yoktur. Ölüm ruhun bedenden ayrılıp yaratıcısına dönmesidir. Bu nedenle ölüm ruhla beden arasında bir ayrılıktır. Yunus Emre’yi anlamak , ondaki derin sevgiyi çözmek günümüzde yaşanan sorunları da çözmek anlamına gelir.

Tevrat ile incili, Furkan ile Zeburu,

Bunlardan beyanı, cümle vücudda bulduk.

Yunusun sözleri hak, cümlemiz dedik saddak,

Kanda istersen anda HAK, cümle vücudda bulduk.
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 06-03-2006, 00:37
-MEV- -MEV- isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 25 Feb 2006
Mesajlar: 92
Standart Re: Diyalektik Tasavvuf

Yunus Emreye gore ve ayni zamanda Kuran inancina gorede olum yoktur....olum sadece bedene aittir...olum esnasinda disconnect bir durum yoktur......bunu o ani yasarken anlayacagiz ki bizim icin sonsuzluk devam edecektir...bu dunyada hayatamizi surdurebilmek icin gerekli olan beden giysimiz....bu bedenin benlik oldugunu kabul etmek ruhtan vazgecmek cok anlamsizdir...

beynimizdeki serotonin maddesinin eksikligi yuzunden kendimizi mutsuz ve kaygili hissederiz.....daha dogrusu mutsuz ve kaygili keyifsiz oldugumuzda serotonin seviyesi duser.....ama panik atak hastaligi icin bunu soylemek dogru degildir.....cunku hastalik herhangi bir sebep yokken serotonin dusuklugune yol acar.....kisi ne oldugunu bilmeden kalp carpintisina magruz kalir...kalp krizi gecirdigini veya beyin kanamasi gecirdigini sanar o an...ne zaman ki panik atak oldugunu ogrenir nobetleri seyreklesmeye baslar....demek ki duygularimiza eslik eden beynimizin disinda bir benlik var.....hemde tesaduf olmasi imkansiz bir benlik

https://turandursun.com/modules.php?n...=asc&&start=15
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 06-03-2006, 01:13
pante - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pante pante isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
Standart Re: Diyalektik Tasavvuf

Konunun anlaşılması için bugünün bilimsel bulgu ve verilerinden de yararlanabiliriz.Şöyleki ;
Bugün, bilim çevrelerince , Evrenin yapısı ve bununla direkt bağlantılı olarak , Evreni algılayan yorumlayan insan beyninin işleyiş tarzı hakkında bir takım görüşler ortaya atılmaktadır.. 1940'lı yıllarda fareler üzerinde bir takım deneyler yapıldı. Farelerin beyninin bir kısmı alındı ve göstereceği tavırlar izlendi. Sonuçta fare , kendisine öğretilen yolu , beyninin bir kısmı alınmadan önceki gibi bulabilmekteydi..
Yine görme merkezinin yüzde 98'i alınmış bir kedi , görme fonksiyonunu eskisi gibi yerine getirebilmekteydi. Bu durum , bilimadamlarını şaşırttı.. Nörofizikçi Karl Pribram , beynin holografik özellik gösterdiğini düşünerek , bu husustaki çalışmalarına ağırlık verdi.. 1960'lı yıllarda hologram prensibi ile ilgili okuduğu bir yazı , kendisinin düşündükleriyle paraleldi. Pribram'a göre , beyin fonksiyonları holografik olarak çalışmaktaydı.. Beyinde görüntü yoktu , peki o zaman neyin hologramı oluşmaktaydı. Gerçek olan neydi? Görünen dünya mı , beynin algıladığı dalgalar mı , yoksa bundan da öte bir şey mi?

Bugünkü fizik anlayışımıza göre Evren , birbirini kesen pek çok elektromanyetik dalgalardan meydana gelmiştir.. Bu tanıma göre , uzayda boşluk yoktur , her yer doluluktur.. Ünlü fizikçi David Bohm , atomaltı parçacıklarla ilgili araştırmaları neticesinde Evren'in de dev bir hologram olduğu kanısına vardı.. Bohm'un en önemli tesbitlerinden biri , günlük yaşantımızın gerçekte bir holografik görüntü olduğudur. Ona göre Evren , sonsuz ve sınırsız "TEK" bir holografik yapıdır ve parçalardan söz etmek anlamsızdır.(Hologram konusunu daha önce Sodomo arkadaşımız işlemişti)

Bilim bu tesbitleri henüz yapmamış iken , Tasavvuf ehli kişilerin çok uzun yıllardan beri , dille getirdiklerini düşündüğümüzde , esasında çok farklı şeyler söylemediklerini görüyoruz. Üstelik , onlar bunu bir hal olarak yaşarlarken , bir kısmı yaşadıkları bu hakikatı dışarıya aksettirmemiş , bazıları ise , içinde bulundukları toplumun anlayış seviyesine uygun , bir tarzda açıklamaya çalışmıştır.

Bu bir acaip haldir bu hale kimse ermez

Alimle davi kılar, Veli değme göz görmez

İlm ile hikmet ile, kimse ermez bu sırra

Bu bir acaib sırdır, ilme kitaba sığmaz



Alem ilmi okuyan, dört mezhep sırrın duyan

Aciz kaldı bu yolda, bu aşka el uramaz

Yunus canını terk et, bildiklerini terk et

Fena olmayan suret, şahına vasıl olmaz

* * * * * * * * * * * * * * ***

Unuttum din diyanet, kaldı benden

Bu ne mezheptir, dinden içeri

Dinin terk edenin küfürdür işi

Bu ne küfürdür imandan içeri

Geçer iken Yunus şeş oldu dosta

Ki kaldı kapıda andan içeri

* * * * * * * * * * * * * * ***

Yunus bu cezbe sözlerin cahillere söylemegil

Bilmezmisin cahillerin nice geçer zamanesi

* * * * * * * * * * * * * * ***

Ey sözlerin aslın bilen, gel de bu söz kandan gelir

Söz aslını anlamayan, sanır bu söz benden gelir

Söz karadan aktan değil, yazıp okumaktan değil

Bu yürüyen halktan değil, halık avazından gelir
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 18:54 .