Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   Tarih (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=29)
-   -   Osmanli Üzerİne... (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=26493)

kilimanjaro 07-10-2011 13:22

Osmanli Üzerİne...
 
OSMANLI ÜZERİNE…
(1.bl.)


“Osmanlı tarihi baştan nihayetine kadar hakanların, padişahların, şahısların, en nihayet zümrelerin hâl ve hareketini kaydeden bir destandan başka bir şey değildir. Mazinin, asırların elimize tarih diye uzattığı kitabın mahiyeti bundan ibarettir.”



BAŞLARKEN…

Değerli okuyucu, kitabımızın bu bölümünde tarihi gerçekler ışığında ve alışılmışın dışında Osmanlı’ya farklı pencerelerden bakan “0smanlı üzerine” adlı sıra dışı yeni bir yazı ile karşınızdayım. Resmi ideoloji dışı bir incelemenin ürünü olarak her türlü önyargı ve subjektif değerlendirmelerden uzak, tümüyle yansız, objektif bir bakış açısı ile kaleme aldığım bu yazının her satırında, bugüne kadar belleklerinize altın harflerle kazınan “yüce Osmanlı” imajını oturup yeniden değerlendirmenizi istiyorum. Altı asrı aşkın bir süre bu milletin kaderine hükmeden, Türklüğünün yanı sıra İslamlığı da tartışmalı bir hanedanın, bir milleti hamaset edebiyatı ile uyutup nasıl köleleştirdiğini, Atatürk’ün deyimiyle bilimden, fenden ve her türlü seküler değerlerden mahrum bırakarak onu nura koşmaktan nasıl men ettiğini ve nihayetinde “hasta adam” durumuna düşürdüğünü gözlerinizle görmenizi istiyorum. Yine Atatürk’ün deyimiyle “elimize tarih diye uzattıkları bu kitabın mahiyeti” hakkında bir karar vermenizi bekliyorum.
Hem Atatürkçü, ayni zamanda Osmanlıcı olunamayacağı gerçeğini altını çizerek vurgulamaya mecburum. Türk ün, “damarlarında hangi kanı taşıdığı bile belli olmayan” bir hanedanın elinde yitip giden, milletimize acıdan, dertten, kederden, yoksulluk ve perişanlıktan başka bir şey vermeyen 600 yılının, sonunda elinde kırık bir kılıçtan başka bir şey bırakmayan acı öyküsünü bir ibret vesikası olarak takdirlerinize sunuyorum.
Okuyunuz ve öykünün son sayfasına geldiğinizde bana, tatlı hayalleri mi, yoksa acı gerçekleri mi tercih ettiğinizi lütfen söyleyiniz. Peşinen söylemeliyim ki; kendisini hamasetin büyülü cazibesinden kurtaramayıp Osmanlıyı hala baş tacı edenler ve tatlı hayalleri tercih edenler bilsinler ki sonsuza dek kaybettiler. Kararsızlar için ise hala bir umut ışığı var.
Biliyorum, birçok hayaller yıkılacaktır. Onların bu eksilmişlik duygusunu, bel bağladıkları, ama bir şekilde yıkılmak zorunda olan hayalleri üzerine gerçekleri inşa ederek telafi edeceğiz.
Saygılarımla.

("Tabuların Gölgesinde" adlı felsefe kitabımdan alınmıştır. Her hakkı saklıdır. Hiçbir yerde yayımlanamaz.)

ozgur_beyin 07-10-2011 22:18

sevgili kilomanjaro, felsefeyle tarihi nasıl bir araya getirdin. sözünü ettiğin kitap felsefe kitabımı tarih kitabımı?

kharon 08-10-2011 01:42

sn.kilimanjaro,

Yazının ilk bölümünü koysaydınız keşke, osmanlıyı çok okuduk bide sizden okuyalım, nerden başlayıp nerde bitireceksiniz merak ettim.

Saygılar

kilimanjaro 08-10-2011 11:52



OSMANLI ÜZERİNE...
(2.bl.)



OSMANLI’YA GENEL BİR BAKIŞ VE “OSMANLILIK” KAVRAMI;

Önceki bölümlerimizde insanlarla hayvanlar arasındaki farka işaret ederken hayvanların tümüyle iç dürtüleriyle, diğer bir deyişle sevki tabii ile hareket ettiklerine dikkat çekmiştik. İnsanların ise insanlık bilincinin öne çıkmasıyla aslında ayni kökten neşet eden hayvani duygularını, bir anlamda hayvani dürtülerini, uygarlık süreci ile birlikte akıl, mantık, daha da önemlisi başat insani duygularla bastırarak medenileştiğinden bahsetmiştik. Bu bağlamda günümüzde yeterince uygarlaşamamış, bir başka ifade ile evrimleşememiş kişi ve toplumlarda hayvani dürtülerin layığı ile bastırılamamasından kaynaklanan, özellikle şiddete dayalı eğilimlerin ağırlık kazandığını görmekteyiz. İlkel şiddet dürtüsü, hususiyle çağın uygarlık felsefesine ayak uyduramamış bazı toplumlarda o denli ağırlıklıdır ki, tüm insani değerlerin de üstüne çıkarak sosyal karakter yapılanmalarında baskın, belirleyici öğeler olarak öne çıkar.
Bütün bunlarla bağlantılı olarak denebilir ki, Osmanlı imajının şekillenmesinde hanedan ve yönetim kadroları başta olmak üzere, imparatorluğun sosyal karakterinin ve sosyo-kültürel yapısının önemi büyüktür. Osmanlı’nın hamaset duygularıyla özdeşleşen sosyal karakteri, değişim ve gelişim olgusuna geçit vermeyen sosyo-kültürel yapısı ile birleştiğinde 600 yıllık tarihi boyunca batı ile arasındaki gelişmişlik farkının giderek açılmasında en önemli faktör olarak gözükmektedir.
Tarihçilerin “kuruluş”, “yükselme”, “duraklama” ve “gerileme” devri olarak kabaca dört ayrı bölümde ele aldıkları Osmanlı İmparatorluğu, gerek idari ve sosyal yapılanması, gerek mali ve ekonomik dayanakları, gerekse bürokratik, askeri ve siyasal örgütlenmesi ile tümüyle kendine özgü karakteristik bir devlet yapılanmasını ortaya koyar. Sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik yapısı ile de çağdaşlarından oldukça farklı bir konumdadır. Bu bağlamda devletin siyasi otoritesinin idari, askeri ve diğer örgütsel planlamalarının dışında kalan sosyal manzarası hayli ilginçtir. Özellikle imparatorluğun yükselme süreci ile başlayan “çok ulusluluk”, kültürel farklılıkları, buna bağlı olarak da hemen her konuda farklı toplumsal eğilimleri birlikte getirir. Bu itibarla Osmanlı’yı ve Osmanlılığı bir bütün olarak homojen bir yapı içinde görmek ve değerlendirmek olanağı yoktur.
İmparatorluğun nüvesini teşkil eden ve asli unsurun menşei ve membaı durumundaki Anadolu Yarımadası dışında kalan ve genişleme sürecinde fetihlerle Osmanlı topraklarına katılan ülkelerin sosyolojik olgularını Osmanlı ve “Osmanlılık” kavramı dışında farklı kategorilerde değerlendirmek zorunluluğu vardır. Esasen “Osmanlı” tanımlamasının çok da somut olmayan hanedan, yönetim ve karar erkinde söz sahibi yönetici kadro ve daha alt sınıflardaki görece etkin, nüfuzlu bir kesim ile sınırlı kalması gerekirken, tümüyle pasifize olmuş edilgen bir sınıf olan “reaya” yı da ayni kimlik altında görmesi hatadır. Buna çoğu kez yine hatalı bir yaklaşımla, kılıç zoru ile fethedilen ülkelerin toplumlarının Müslümanlığı kabul edip “teba” statüsüne geçen bireyleri de dâhil edilir.
Dolayısıyla bir dönemin yargılanması gündeme geldiğinde, o döneme damgasını vuran, olumlu ya da olumsuz her şeyi kotaran, yönlendiren etkin güç ile, görece daha az etkili kesim ve tümüyle pasif bir konumda nötralize olmuş kesimlerin ayni suçlamanın ya da övgünün muhatabı olmak gibi adil olmayan, dengesiz ve isabetsiz bir bakış açısının ortaya çıktığını görmekteyiz. Oysa tarihi bir olgunun etken ve edilgen unsurlarının tarihsel olayların şekillenmesindeki payları dikkate alınmaksızın ayni kategoride değerlendirilmesi isabetli bir algılama biçimi olarak görülemez. Bu bağlamda hak ve sorumlulukların istimal olunan güç ile orantılı olarak dağıtılması esas alınmalıdır. Bu itibarla “Osmanlı” tanımı hanedan, yönetici kadro ve diğer etkin güçler kapsamında sınırlı bir tanımlama olarak ele alınmak ve telaffuz edilmek zorundadır. Esasen “Osmanlı” sözcüğü, adından da anlaşılacağı üzere bu devleti kuran ve “Devlet-î Aliyeî Osmanîye” adıyla 600 yıllık bir hükümranlık dönemine damgasını vuran bir hanedanın adıdır. Bunun, yani “Osmanlı” sözcüğünün, hanedanın yönetim, yaşam ve dünya görüşünü paylaşan etkin yönetim kadroları ile özdeşleştirilerek sosyal yaşam ve diğer tüm etkinlikleri düşünce ve eylem bazında yönlendiren totaliter bir güce dönüşmesi gerçek anlamından bir sapmaya neden olmaz.
Osmanlı’yı bu şekilde tanımladıktan sonra, üç kıtaya yayılan ve döneminin küresel anlamda süper gücü konumunda olan bu imparatorluğun askeri, siyasi, ekonomik ve sosyal gelişmişlik açısından farklı dönemlerde kimi zaman şahlanan, kimi zaman sahip olduğu bu muazzam potansiyel güçle orantısız bir gelişim çizgisi takip etmesi her yönüyle incelenmeye değer bir konudur. Bu itibarla, kuruluş yıllarına denk gelen 14.üncü yüzyılın başından başlayarak dört yüz çadırlık bir aşiretin Asya, Afrika ve Avrupa da pek çok ülkeyi hâkimiyeti altına alarak Viyana kapılarına kadar uzanan bu tarihi serüveninde bu gücü nereden aldıklarının yanı sıra, 17.inci yüzyılın sonlarından itibaren başlayan ve 20.nci yüzyılın ilk çeyreği ile noktalanan çöküş sürecini etkileyen olayları ve bu olayları tetikleyen temel faktörel olguları ortaya koymak gerekir.

("Tabuların Gölgesinde" adlı felsefe kitabımdan alınmıştır. Her hakkı saklıdır. Hiçbir yerde yayımlanamaz.)

kilimanjaro 10-10-2011 12:11


OSMANLI ÜZERİNE...
(3.bl.)

HİLAFETİN GETİRDİKLERİ…

600 yıllık bir süreçte devletin kaderi üzerinde etkin rol oynayan iç ve dış faktörleri incelediğimizde, dış faktörlerden çok içeride zaman içinde sosyo kültürel yapının yozlaşmasına neden olan bazı ithal kültürel anlayışların egemen olduğunu görürüz. Bu yabancı kültürel anlayışlar yalnızca toplumsal yapının bozulması sonucunu doğurmaz, ayni zamanda devletin yönetim anlayışı ve uluslararası ilişkileri üzerindeki yönlendiren etkisiyle bir dizi olumsuzlukların ve sorunların kaynağını oluşturur.
1300 ila 1517 yılları arasında Osmanlı toplumu aşırılıklara kapalı, değişim ve gelişim yolunda her türlü yeniliklere açık, özgün kültürel yapısı ile rasyonal bir çizgide iken, 1517 yılında Yavuz Sultan Selim’in Memlûk devletini yıkarak hilafet makamını İstanbul’a taşıması ve kendisini Halife, ilan etmesi Osmanlı tarihinde yeni bir dönemin, daha açık bir ifade ile şerî idare sürecinin kapısını aralar. Bu itibarla, Osmanlı’nın 1299 yılında Osman Gazi ile başlayıp dördüncü Mehmet Vahidettin ile noktalanan 620 yıllık “Devlet-î Aliyeî Osmanîye” adıyla hüküm süren ve de tümüyle hamaset kokan dönemini kuruluş, yükselme ve gerileme devri olarak kategorize etmeden önce hilafet öncesi ve sonrası diye ayırmanın isabetli bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.
Bu olay, hilafetin yaklaşık 600 yıl aradan sonra ilk kez Arap kavmi dışında biri tarafından temsili olayıdır ki, bu yönüyle ilginç bir tartışmaya konu olabilir. Daha da önemlisi, son Abbasi halifesi Mustasım’dan sonra gücünü ve işlevini tümüyle yitiren, yalnızca sembolik bir değer olarak bir anlam ifade eden bu makamın Yavuz Sultan Selim ve hanedanın sonradan gelen üyelerince neden bu denli önemsendiği meselesidir. Yavuz Sultan Selim ola ki, hilafetin Osmanlı’nın devasa gücü ile birleştiğinde tüm İslam dünyası üzerinde birleştirici, bütünleştirici ve bağlayıcı otoriter bir güce kavuşacağına inanmış olabilir. Dolayısıyla, düşünü kurduğu “dünyada tek hâkim güç” olma ihtirasını gerçekleştirme yolunda bir büyük gücü arkasına almış olduğunu vehmetmiş olabilir. Ancak ne kendi döneminde, ne de sonrasında Osmanlı toprakları dışındaki İslam ülkelerinde böyle bir otoritenin hissedildiğini tarih kaydetmiyor. Osmanlı ile İran arasında uzun savaşlara neden olan hasmane ilişkiler buna güzel bir örnek teşkil eder. Yavuz’un böyle bir gücü arkasına almak adına İslam dünyasında birleştirici, bütünleştirici bir anlayışla hareket etmesi beklenirken, “şia” mezhebini İslam dışı gören yaklaşımı, tasavvurları açısından önemli bir handikap ve kayda değer bir paradoks oluşturur. İkincil olarak, Yavuz ile Osmanlı’nın doğuya dönen yüzünün, Kanuni Sultan Süleyman ve sonrasında yeniden batıya yönelerek Asya steplerinde hatırı sayılır bir coğrafi bölgeyi içine alan bugünkü Türkî cumhuriyetlerin müslüman topluluklarıyla Pakistan ve Afganistan gibi ülkelerin ihmal edilmesi de oldukça düşündürücüdür. Kanaatimiz odur ki, Yavuz’un İslam imparatorluğu, ya da İslam toplumlarının potansiyel gücüne dayalı tek süper güç olma hayali ve çelişkili de olsa uyguladığı uluslar arası politika kendinden sonra gelenlerce önemsenmeyerek terk edilmiştir.
Kutsal emanetlerin İstanbul’a getirilişi ile başlayan süreçte bir yandan toplumsal yaşamın, diğer yandan yönetim esaslarının ve dış ilişkilerin İslami kural ve kaidelere bağlanarak şerî idarenin temel altyapısının hazırlandığını görmekteyiz. Osmanlı halkı, esasen Müslüman bir halk olarak kökü yüzyıllar öncesine dayanan İslami kimliğiyle İslam kültürüne, bu kültürün gelenek, örf ve adetlerine yabancı bir toplum da değildir. Ancak uzun yıllar bu dinsel bağlılığını katı kurallarla çevrelemeksizin etnik karakteri ve binlerce yıllık özgün kültür anlayışları ile uyum içinde sürdürebilmiştir.
Bu kez İslami anlayışların baskın değerler olarak öne çıkmasıyla herhangi bir adaptasyon sorunu ile karşılaşmaksızın bu yeni durumu kolaylıkla benimsemeleri mümkün olmuştur. Dinsel esaslara dayalı bu yeni düzen, sosyal yaşam biçiminde ve yönetim birimlerinin dayandığı esaslar üzerinde radikal değişimlere de neden olmaktadır. Bunun en somut örneğini “şeyh-ül İslamlık” makamının, - padişah buyrukları da dâhil olmak üzere - tüm yönetim kararlarını onaylama ya da reddetme yetkisiyle donatılarak çok daha geniş hak ve yetkilere kavuşturulmasında görmekteyiz. Devlet işlerinin şerî hükümlere, yani Kuran’la bildirilen ilahi buyruklara uygunluğunu denetleyen bu makam – sık rastlanır bir olay olmamakla beraber - gerektiğinde padişahların emirlerine dahi karşı çıkabilmekte, padişahların cülusunda ya da azlinde önemli rol oynayabilmektedir. Şeyhülislamlar, adından da anlaşılacağı üzere “İslamların şeyhi” sıfatı ile, yönetimle ilgili tüm kararlarda olduğu gibi savaş, barış gibi önemli kararlarda da söz sahibidir. Yine doğaldır ki, Şeyhülislamlık makamı sosyal yaşamın şerî hükümlere uygun bir biçimde sürdürülmesinde de en üst düzeyde denetim ve karar mercii olarak önemli bir yere sahiptir.
Şunu da belirtmek gerekir ki şeyhülislamlık, kutsal emanetlerin İstanbul’a getirilişi ile hayat bulan dinsel esaslara dayalı devlet olgusunun altyapısını oluşturmak adına 16.ncı yüzyılın ilk çeyreğinde kurulmuş bir makam değildir. Bu makam esasen din işlerinin yürütülmesi adına, Osmanlı’nın kuruluşundan itibaren “müftilik” adıyla fetva veren bir makam olarak hep vardı. Fatih Sultan Mehmet’in kanunnamesinde ulemanın reisi olduğu bildirilen şeyhülislamın uzunca bir süre dinsel meseleleri çözümlemekle görevli “müftü” yani “fetva verici” olarak adlandırıldığı bilinmektedir.
Ancak başlarda dini konularda akıl danışılan, etkisi ve yetkisi oldukça sınırlı sıradan bir makam iken, Yavuz Sultan Selim döneminde giderek artan popülaritesiyle devlet yapılanmasının önemli bir unsuru haline gelmiştir. Yine de Şeyhülislamlığın dini konularda fetva veren sıradan bir kurum olmanın da ötesinde tüm ilmiye sınıfının başı olarak sistemli bir yapıya kavuşması için 1574 yılına kadar beklemek gerekecektir. Bu tarihten itibaren mevcut eğitim ve adalet mekanizmalarının gücünü de arkasına alan şeyhülislamları cülus törenlerinden azil kararlarına, savaş ve barış kararlarından önemli memuriyetlerdeki tayin ve terfilere varıncaya kadar hep etkin konumda göreceğiz.
16. yüzyıla kadar az bir maaşla hizmet gören, divan heyetine dahil olmayan, ancak gerekli görüldüğünde divana davet edilerek dini meseleler hakkında görüşü alınan şeyhülislamların din işlerinin başı olarak medrese işlerinde ve müderrisler ile yüksek dereceli kadıların tayinlerinde yetkili olmaları ve kazaskerin üstünde sadrazamdan sonra en yüksek mevkie getirilmeleri şerî düzene geçiş çerçevesinde 16. yüzyılın sonlarına rastlar. Giderek gelişen ve zaman içinde yenileriyle desteklenen bu yetkiler 17.yüzyıla gelindiğinde şeyhülislamı hanedan içi çekişmelerin ve siyasi entrikaların içine çeken üstün yetkilerle donanmış ayrıcalıklı bir konuma getirecektir. Şeyhülislamlığın giderek artan bu itibarı doğal olarak bu makama talebi de arttırdığından, şeyhülislamlar kişisel hırs ve menfaatten kaynaklanan kin ve düşmanlıkların da hedefi haline gelecek, birkaç istisna dışında kimsenin bu makamda uzun süreli kalamadığı da görülecektir.

("Tabuların Gölgesinde" adlı felsefe kitabımdan alınmıştır. Her hakkı saklıdır. Hiçbir yerde yayımlanamaz.)

kharon 23-10-2011 01:24

Alıntı:

kilimanjaro´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 417082)
Bu itibarla, Osmanlı’nın 1299 yılında Osman Gazi ile başlayıp dördüncü Mehmet Vahidettin ile noktalanan...

sn.kilimanjaro,

Vahidettin 6.Mehmet'tir, 4.Mehmet (Avcı Mehmet) 1693'e kadar tahtta kamıştır, Osmanlı'nın ömrünü kısaltmışsınız :)

Alıntı:

17.inci yüzyılın sonlarından itibaren başlayan ve 20.nci yüzyılın ilk çeyreği ile noktalanan çöküş sürecini etkileyen olayları ve bu olayları tetikleyen temel faktörel olguları ortaya koymak gerekir.
Bence bunun için Osmanlı'nın millet sistemini ve Osmanlıcılık akımının ne olduğunu tanımlamak gerekir, ilk fırsatta bu millet kavramını yazarım, önemli bir konu bence.

Saygılar

kilimanjaro 24-10-2011 19:32

Sn. kharon;
Öncelikle "6.ncı Mehmet Vahidettin..." uyarısı için size teşekkür borçluyum.
Ne kadar dikkat ederseniz edin, beşyüz küsur sayfalık bir kitapta bu tür yanlışlıklar her zaman olabilmektedir.
Basılı kitaplarım için bu yanlışlığı düzeltme şansım yok. Ancak, genişleterek kaleme aldığım "Tabuların Gölgesinde" nin ikinci baskısı için gereken düzeltmeleri yapacağım.
Sevgili kharon, siz de bilirsiniz ki, Osmanlı etnisiteye değil, ümmetçiliğe dayalı bir devlet idi. Bu itibarla teb'a, ırk farklılıkları dikkate alınmaksızın sadece müslüm - gayrimüslüm olmak üzere iki ayrı kimlik altında toplanmakta idi. Dolayısıyla, Osmanlı'da "millet" kavramı diye bir kavramdan söz edemeyiz.
Sözünü ettiğiniz "Osmanlıcılık" akımı, imparatorluğun çöküş döneminde Tanzimat Fermanının ardından başlatıldı. Avrupanın yükselen değeri "milliyetçilik" akımlarına karşı imparatorlukta birlik bütünlüğü sağlamak amacıyla başlatılan, bilahare meşrutiyetin ilanı ve meclis-i mebusanın açılmasıyla siyasi ve hukuki altyapısının da hazırlandığı bir harekettir ki, 1877 Osmanlı-Rus savaşı ile büyük darbe yedi. 1908 Balkan savaşı ile de "Osmanlıcılık" tümüyle ortadan kalktı.
"Osmanlı Üzerine", "Tabuların Gölgesinde" adlı kitabımın 30 ana başlık altında topladığım bölümlerden sadece biridir. Osmanlı'nın 6 asırlık geçmişinde yer alan tarihi olayları kronolojik bir sıralama ile ortaya koyan "tarih" hükmünde bir yapıt değildir. Daha çok geçmişin muhasebesini nedenleri ve sonuçları itibariyle ele alan felsefi bir dille kaleme aldığım mütevazi bir eserdir.
Saygılarımla...

ozgur_beyin 24-10-2011 20:20

sevgili klimanjaro eğer yanlış anlamıyorsam eleştirilere kapalı birisin .
uğraşın için tebrik ederim. osmanlı üzerine 500 sayfa yazabilmek büyük iştir.
benim merak ettiğim tarihle ilgili bir akademisyen kimliğin varmı? yoksa ne gibi tarihi eğitimin var.
biliyorsun türkiyede osmanlı tarihi denince,akla ilk gelen HALİL İNALCIK hocadır.
son kitabı devleti aliyyede osmanlının kuruluşunu . 1302 olarak tarihlemiştir.
sen ise osmanlının kuruluşunu klasik tarih olan1299 olarak almışsın.
demekki osmanlıyı yazarken hep klasik anlatımlaı sende kabullenmişsin
sevgili arkadaşım. osmanlının ilk 200 yılı bilinmez etrafındaki devletlerin tarihçilerinin sayesinde biliriz.
bu kitabının en önemli yanı osmanlıdaki tabuları açıklamakmı ? yoksa osmanlıyı anlatmakmı
açıklarsan sevinirim. eğer tarihe meraklıysanki öyle görünüyor.
çağdaşı ve avusturya macaristan imparatorluğunu araştırman gerekir.
osmanlı bir dsin devleti değildi . devlete kafa tutmayan hiç bir dini(islami) akımı tepelememiştir

kharon 24-10-2011 21:31

sn.kilimanjaro,

Osmanlı'da millet kavramı vardı ama bugün kullanıldığı gibi değildi, sizin de söylediğiniz gibi milletler din ve mezheplere göre ayrılıyordu,ör:1828 Ermeni tehciriyle taşraya sürgün edilen Katolik Ermeniler, 1829 Rus harbi sonrası savaştaki başarıları sebebiyle ayrı bir millet olarak tanınmıştır.

Osmanlıcılık devlet politikası olarak uygulanmış, gayrimüslümlerin bu politikaları samimiyetsiz bulmuş, (Mustafa Reşit Paşa devletin asli özelliklerinden taviz verilmemesi gerektiğini söylemiştir) devlet eski gücüne kavuştuğunda verdiği hakları geri alacağını düşündükleri için yapılan düzenlemeleri ciddiye almamışlar, Balkan Savaşı sonrası Osmanlıcılığa gerek kalmamış ve yerini İttihat ve Terakki nin milliyetçilik politikası almıştır.

Osmanlı devleti bu süreci çağdaşlarına göre daha hoşgörülü ve ikna yoluyla aşmayı denemişse de başarılı olamamış.



sn.kilimanjaro,
Kitabınızın tarih hükmünde bir yapıt olmadığını yazmışsınız, felsefi dille kaleme aldım demişsiniz, sn.özgür_beyin ilk iletisinde tarih ve felsefeyi nasıl bir araya getirdiğinizi sormuş, bende aynı soruyu tekrar etmek istiyorum,felsefesiz tarih olmaz diyenlerdenmisiniz ?

500 sayfa yazabilmek ciddi emek ister, bunun için ayrıca tebrik ederim.

Saygılar

kilimanjaro 25-10-2011 23:29

Sevgili özgür beyin,
Sevgili

kilimanjaro 25-10-2011 23:42

Sevgili özgür beyin,
Sevgili kharon;
İlgi ve alakanız için sizlere çok teşekkür ederim.
Öncelikle bir yanlış anlamayı düzeltmem gerekiyor.
Ben Osmanlı üzerine 500 sayfa yazdığımı söylemedim. Söylediğim aynen şuydu:
("Osmanlı Üzerine", "Tabuların Gölgesinde" adlı kitabımın 30 ana başlık altında topladığım bölümlerden sadece biridir.)
Soru ve eleştirilerinize gelince, onları ilk fırsatta yanıtlayacağım.
Saygılarımla...

kilimanjaro 25-10-2011 23:53

OSMANLI ÜZERİNE...
(4.bl.)

ULEMA SINIFI VE ÇIKAR HESAPLARINA DAYALI “SEKTÖREL
DİN” ANLAYIŞININ YAYGINLAŞMASI:

Bireyin uhrevi yaşamını esas alarak buna hazırlık bağlamında dünyevi yaşamını disipline eden dinsel kural ve kaidelerle belirlenen yaşam biçimi, esas itibariyle ebedi yaşamı hedef aldığından, dünya gerçeği ile çok da uyuşmayan yer yer aşırı kısıtlamaları da birlikte getirir. Bunu bireyden genele uyarladığınızda tatminsizliği yaşam felsefesine dönüştürmüş toplum manzaraları ile karşılaşırsınız. Bir yanda insanoğlunun doğasında var olan daha iyiye, daha güzele, daha doğruya, daha mükemmele ve daha iyi bir yaşama ulaşma tutkusu, diğer yanda sahip oldukları ile yetinmeyi öğütleyen kader ve kanaat kavramlarını öne çıkararak bir anlamda dünya nimetlerine sırt çeviren ve teslimiyetçiliği zihinlere kazıyan katı kurallar… Böyle bir tercihle yüz yüze geldiğinizde büyük bir olasılıkla geçici dünya hayatı için ebedi yaşamı feda etmeme eğilimi ağır basacaktır. İşte Osmanlı’nın dinsel kuralları esas alan şerî yönetimi, halkına tümüyle cehaletin bir ürünü olan böylesine dünya gerçeğinden uzak bir yaşam felsefesini dayatır.
Kuran hükümlerine dayandırılarak sunulan ve tabu haline getirilen bu “dünyayı ve yaşamı algılama” biçimi, aslında İslamî kural ve kaidelerin öngördüğü bir yaşam tarzı da değildir. Kuran referans gösterilerek dayatılan pek çok şeyin Kuran’la ilişkisi ya hiç yoktur, ya da yok denecek kadar azdır. Yönetim biçiminin türettiği, kendisini “ulema” diye altın tepsi içinde sunan bir sınıfın yarattığı “sektörel din” anlayışı zaman içinde cahil halkın masum din duygularını sömürerek nemalanan ve günümüzde de varlığını bütün ihtişamı ile sürdüren kârlı bir sektörün doğmasına yol açtı. Kendilerine “din adamı” payesi vererek dini bir köşe dönme aracı olarak kullanan bu din tacirlerinin, bir anlamda kendi hükümranlık alanları olarak gördükleri dinsel meseleleri orijininden saptırarak olabildiğince çetrefil, içinden çıkılmaz bir muammaya dönüştürmeleri, tabiatıyla cahil halkı dinsel konularda bu sınıfa bağımlı kılmıştır. Kendilerine olabildiğince karmaşık, bakir bir alan yaratarak “zor meselelerin çözümleyicisi!” gibi ayrıcalıklı bir konum edinmek adına en açık, en sade Kuran hükümlerinin bile kasten farklı yorumlamalarla anlamlarından saptırılması ve kavram karmaşasına dönüştürülmesi ile karışan kafalar, doğal olarak bu sınıfa olan gereksinimi de arttırmıştır. Kabul etmek gerekir ki, bu din tacirleri kendi bakir iş alanlarını yaratmayı ve bu alanı bilinmezlerle! donatarak cahil halkın gözünde bir cazibe merkezi haline getirmeyi, kendilerini de adeta Allah ile kul arasında bir “tercüman” gibi lanse etmeyi başarabilmişlerdir. Oysa Allah’ın tercümana ihtiyacı yoktur. Kuran hükümleri de müteşabih ve muhkem ayetleri ile birlikte tamamı dağdaki çobanın da, üniversitedeki profesörün de kolaylıkla anlayabileceği kadar açık ve nettir.

HANİ TANRI İLE KUL ARASINDA VASITA YOKTU?

Tam da burada konumuzla çok da alakalı olmamakla beraber bu konudaki cehaletimizi vurgulamak adına önemsediğim bir tespiti ortaya koymak durumundayım;
Bugün de zaman zaman kutsal günler ve bayramlar vesile edilerek yapılan televizyon programlarında, vatandaşların tereddüt gösterdikleri birtakım dinsel konularda Diyanet İşleri mensuplarına, ilahiyat profesörlerine, ya da dinsel kariyer sahibi yazar ve düşünce adamlarına aydınlanmak adına sorular yönelttiklerini hayretle, üzüntüyle bir o kadar da ibretle izliyorum. Oysa ben, yukarıda da değindiğim gibi Kuran hükümlerinde insan aklının ve havsalasının almayacağı, açıklanmaya muhtaç tek bir ayet dahi görmüyorum. Türkçe meali ile yazılarak derlenmiş tefsirli Kuranı Kerimler her şeyi açıklayan orijinalinden farksız metinler olarak elimizin altında durmaktadır. Kaldı ki Türkçemiz, 1400 yıl öncesinin Arapça metinlerini tam karşılıkları ile verebilecek zengin bir lügate sahiptir. Doğrusu, aydınlanmak ihtiyacı duyan bu vatandaşların hangi gerekçenin ardına sığınarak Yaşar Nuri’lerden, Zekeriya Beyaz’lardan ve dahi diğer din adamlarından medet umduklarını anlayabilmiş değilim.
Tekrar ve tekrar söylemeye mecburum ki; Allah ile kul arasında vasıta kabul etmeyen bir din nasıl olur da insanları Yaşar Nuri’lere, Zekeriya Beyaz’lara mahkûm eder? Bu insanların anlama, kavrama yetisindeki bir zafiyetten mi, yoksa gerçekten Kuran’ın yeterince açık olmamasından mı kaynaklanmaktadır? Ben şahsen zekâ özürlü olmayan hiçbir insanın bu konuda din adamlarına ihtiyaç duyabileceklerine ihtimal vermem. Kuran’ı da normal insanların anlayamayacağı bir ilahi buyruklar manzumesi olarak düşünemem.
Öyle bir ikilem ile karşı karşıyayız ki, ne insanlarımızı yetersizlikle suçlayabilir, ne de ilahi buyrukları “kendini ifade edememe” gibi bir zafiyet içinde görebiliriz. Bu metnin yazım ve derlenmesinde insan faktöründen kaynaklanan olası hatalar dışında, bu ilahi buyrukların özüne ilişkin bir hatadan ya da yetersizlikten söz etmemiz de mümkün görülmemektedir. O halde duralım ve düşünelim… Sonra da şu soruyu soralım; Kuran bir bilmece, ya da bir şifre kitabı olmadığına göre, Tanrı insanlara bir şekilde mesaj göndermek ihtiyacı içindeyse, bunu herkesin anlayabileceği açık ve net bir ifade ile yapmaz mı? Kolay kolay kimsenin anlayamayacağı bir üsluba neden gerek duysun? Yerine ulaşmayan, algılanamayan bir mesajın kime ne yararı var?
Eğer gerçek bizim dediğimiz gibi değilse, eğer Tanrı biz insanlarla böylesine anlaşılamaz, algılanamaz bir dille konuşuyor ve bizi “ulema” dediğimiz bir sınıfa bağımlı kılıyorsa, o zaman bu hitaplar, bu mesajlar bize değil… Bu kitap da olsa olsa Yaşar Nuri’lerin, Zekeriya Beyaz’ların kitabı olur.
Hani tanrı ile kul arasında vasıta yoktu?

("Tabuların Gölgesinde" adlı felsefe kitabımdan alınmıştır. Her hakkı saklıdır. Hiçbir yerde yayımlanamaz.)

kilimanjaro 27-10-2011 11:16

OSMANLI ÜZERİNE...
(5.bl.)


600 YILIN BİLANÇOSU; SIFIR, ELDE VAR SIFIR…

Bu önemli ve zorunlu saptamadan sonra tekrar konumuza dönersek olay, bilindiği kadarı ile sadece basiti kaosa, ya da görünürü görünmeze dönüştürme olayı ile sınırlı da değildir. Mana ve içerik itibariyle ilahi hükümlerle taban tabana zıt, tümüyle hürafî inançların da Kuran hükmü imişcesine ilahi buyruk telakki edilerek inanç sistemine dahil edilmesi İslam dinini hurafelere gark olmuş batıl bir dine dönüştürmüştür. Bir yanda orijinal metinler ve bunun mantıksal yorumlamalardan yola çıkılarak oluşturduğu gerçek İslam, diğer yanda buna atıfta bulunularak hurafelerden oluşan ikinci bir İslam. Hiç kuşku yok ki din tacirlerinin kişisel çıkar uğruna İslam’ı yozlaştırma gayretlerinin sonucunda oluşan zararın faturası zaman içinde tüm Osmanlı’ya, daha doğru bir deyişle Osmanlı halkına ödettirilecekti. 19. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde aradan 600 yıla yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen Osmanlı’nın Müslüman halkının manzarası henüz Ortaçağ’ın tutucu zihniyetinden ve skolâstik düşünce yapısından kopamadığının gözle görünür işaretlerini taşır. Ziya Paşa’nın Gezdim diyarı küffarı beldeler kâşaneler gördüm. Dolaştım mülkü İslam ı bütün viraneler gördüm…” dizeleri, Osmanlı’nın kuruluşunun üzerinden yüzyıllar geçmiş olmasına ve üç kıtada at koşturan cihanşümul bir imparatorluğun yüreklere korku salan güç ve kudretine sahip olmasına karşın, bu topraklar üzerinde yaşayan insanların içler acısı perişanlığını gözler önüne sermesi bakımından önemsenmesi ve oturup üzerinde düşünülmesi gereken dizelerdir. Hatta bundan da ileri, bir ibret layihası olarak zihinlere kazınması gereken acı bir tarihi gerçektir. Şüphe yok ki buradaki “viraneler” tanımlaması yalnızca maddesel anlamda bir büyük perişanlığı betimlemekle kalmaz, ama ayni zamanda en az onun kadar önemli sayılmak icap eden toplumdaki ortaçağ zihniyetinin neden olduğu manevi yıkıntıları gözler önüne serer.
Bir devrin muhasebesini yaparken başı ile sonu arasında kalan süreçte yaşanan inişli çıkışlı olayların, başarı ya da başarısızlıkların, sonuçta o toplumu nereden nereye getirdiği önemlidir. Bu sürecin toplumsal yaşama yansımaları ve sonuçta refah ve mutluluk adına neler getirip neler götürdüğünün irdelenmesi gerekir. 600 yıl önce bu topraklar üzerinde ayağında yırtık bir pabuç, bacağında yamalı bir şalvar, sırtında hırpani bir mintan, ekmeğine katık edecek çökeleği zar zor bulabilen, dünyayı öküzün boynuzunda sanacak kadar cehalet içinde yaşam mücadelesi veren bir Osmanlı vatandaşı vardı. Aradan 600 yıl geçmiş olmasına karşın o vatandaş hala ayni cehalet ve perişanlık içindeyse yazık o geçen asırlara... Bu durumda ne Mohaç’ların, ne Preveze’lerin, ne Çaldıran’ların, ne de üç kıtaya hükmetmiş olmanın bir değeri ve anlamı kalmıyor. Her şey bir maksat içindir sözünden hareketle yüzyıllar boyu verilen bunca uğraşın, dökülen bunca kanın, yitip giden bunca hayatın hangi yüce değerler uğruna, ya da kim için, kimler için heba edildiğinin de ayrıca sorgulanması gerekir. Sizler yine de bana aldırmayın ve halkı bu durumda iken şahane saraylarında kuş sütünün bile eksik olmadığı sofralarında her türlü zevk ve sefa içinde debdebeli bir yaşam süren “padişah” dediğimiz o hainlerle gurur duymaya ve onları baş tacı etmeye devam ediniz! Bu da yetmez, Osmanlı’ya duyduğunuz hayranlığın bir ifadesi olarak Osmanlı’nın o üç hilalli bayrağını partinizin flamalarına amblem yapınız!
Ne yazık ki, insanoğlu binlerce yıllık evrimleşme sürecinde hamurundaki hayvani dürtüleri tümüyle ortadan kaldırmak yerine, uygarlaşma adı altında bu dürtüleri külleyerek bastırmakla yetinmek zorunda kalmıştır. Antropoloğların “gelişmiş hayvan” olarak tanımladıkları insanın, ayni kökün bir uzantısı olmak hasebiyle belirgin olarak saldırganlık ve yok etme isteği şeklinde ortaya çıkan bu dürtüleri tümüyle ortadan kaldırma olanağı yoktur. Ancak uygarlaşma sürecinde insanlık bilincinin ve hümanist yaklaşımların öne çıkmasıyla küllenerek baskı altında tutulabilmektedir. Yine de zaman zaman dış faktörlerin tetiklemesiyle birtakım değerleri korumak ve yüceltmek adına, bastırılmış bu hayvanî duyguların baskın bir öğe olarak insan davranışlarına yön verdiğini görmekteyiz. Osmanlı gibi çağının gerisinde kalmış toplumlarda ise, küllenmeye fırsat bulamamış bu dürtülerin, hamasetle özdeşleştirilerek, “kahramanlık” adı altında kendinden olmayanları yok ederek kıtalara hükmetme ihtirasına dönüştüğü görülmektedir. Daha da acı olanı, 21. yüzyılın ilk çeyreğini yaşadığımız şu günlerde dahi bazı evrimleşmemiş kafaların hamasetin cezbeden büyüsüne kendilerini kaptırarak bu ilkel duygulardan kendilerini arındıramamış olmalarıdır.

("Tabuların Gölgesinde" adlı felsefe kitabımdan alınmıştır. Her hakkı saklıdır. Hiçbir yerde yayımlanamaz.)


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 03:59 .