![]() |
Müslümanlık ve Nurculuk
TURANDURSUN
Müslümanlık ve Nurculuk Nurculuk hiristiyanlığa atılan ilk adımın adı vede dinlerarası diyalogda müslümanları hiristiyanlaştıramanın adıdır. Unutmayın ki din haramilerin sizden istediği inamınızdır. ÖNSÖZ Bugün halkımızın büyük bir kısmını meşgul eden ve tesiri altına almış olan, Bedi-üz-Zaman Said-i Nursi'nin eserlerine karşı bende bir tecessüs belirdi. Gerek Risale-i Nur talebeleri (Nurcular) ile yaptığım te-maslardaki intibalar, gerekse elime geçen bazı eserlerini karıştırmak suretiyle edindiğim bilgiler beni bu mevzuda derinliğine bir araştırma yapmaya sevk etti. Böylece Risale-i Nur'ları, Kur'an-ı Kerim ayetleriyle mukayese etmek suretiyle, onun Kur'an-ı Kerim'e, zıt düşen taraflarını ortaya koymaya çalıştım. Bu araştırmalardan edindiğim bilgilerden hayretten hayrete düştüm. Büyük bir halk kitlesini arkasından sürükleyen ve bugün devletin karşısına umulmaz bir yara olarak çıkan Nurcular hakkında şöyle düşünmekten kendimi alamadım: Bu kadar ağdalı, müsbet ilmin zıddı, gramer hataları ile dolu, aklı selime zıt düşen fikirleri benimseyenler, ya körü körüne bir inanç içerisine girmişler veya Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifleri hiç karıştırma lüzumu duymadan okudukları bu saçmalıkları hak olarak kabul etmişler, onun esiri durumuna düşmüşlerdir. İsrâ Suresi'nin 9. ayetinin anlamı şöyledir: "Gerçek bu Kur'an (insanları) öyle bir şeye (yola) doğrultup götürür ki o, en adil ve doğru yoldur. Güzel güzel amel (ve hareketlerde bulunan mü'minlere kendileri için muhakkak bir ecir olduğunu da müjdeler o." Kur'an-ı Kerimrm insanları yönelttiği belirtilen "en gerekli, en doğru olan yol" birçok ayetlerde belirtilen "Sırat-ı Müstakim" doğru yoldur. İnsanlar bu yola çağrılır. Acaba bu yol "Sırat-ı Müstakim" hangi yoldur? Çeşitli ayetlerin ışığı altında hemen söyleyebiliriz ki, bu yol bilim (akıl ve nakil) yoludur. Çünkü Kur'an-ı Kerim her şeyden önce akla ve nakle önem verir. Her ikisinin gayesi de insanın saadetini, selametini, mutluluğunu temindir. Din, insan mutluluğunu, ruhi kuvvetleri geliştirerek, manevi kıymetlere dayanan bir ahlak nizamını cemiyete yerleştirmekle sağlar. İslam düşünürleri dini tarif ederlerken "Aklı olanları kendi istekleriyle en iyiye, en doğruya, en güzele doğrudan doğruya ileten bir ilahi kurumdur" diyerek dinin temelinde aklın olduğunu, yani gerçek din anlayışının akıl temeline dayanması gerektiğini belirtmişlerdir. Bu durumda şunu belirtmek isterim ki; akıl, görünürler, duyulurlar âleminin sınırlarını aşacak bir kudrete sahip olmadığı için onun gücü maddi âlemde kendini gösterir. Bu bakımdan Allah'a ve Ruh'a ait meselelerde iman ile işbirliği yapmadığı zaman, ilahi kontrolden uzaklaşmış ve gerçekten sapmıştır. Ruhlara ilahi kanunlar akılla beraber yerleştiği zaman insanlar mutlu olmuşlardır. Fakat aklın faydacılığı ve materyalist çıkarcılığı rehberlik ettiği müddetçe insanlar birbirlerini canavarlar gibi boğazlama yoluna sapmışlardır. Din yolu ve din anlayışı, paranın iki yüzü gibi ele alınması gerekirken esas çığnndan saptırıldığı zaman insanlara yararlı olmaktan çıkmış, zararlı olmaya başlamışür. Bugün vitrinlerimizi dolduran, perde ve sah-nelerimizde temsil edilen yüzlerce eserin ne kadarı gerçeklere uygun, İslam ve Türk ananelerine bağlı gerçek tarih sahnelerini dile getirmektedir? İslam dininin inançlarını, emirlerini ve yasaklarını dile getiren binlerce eser kaleme alınmıştır. Hatta bunların çoğu yabancı dillere tercüme edilmiştir. Buna karşılık bozuk düşünceli, kendisini hurafenin girdabından kurtaramamış, birtakım sahte ve sapık fikirleri ile peygamberlik iddiasında bulunacak kadar ileri giden fikir yoksunları da çıkmıştır. İşte akıl yolundaki ışık ve dengeyi saptıranlar, bilerek veya bilmeyerek dine en büyük darbeyi indirmeye çalışmışlardır. Kendi çıkarları uğruna koskoca bir din müessesesine leke sürmekten çekinmemişlerdir. Nitekim Said-i Nursi de bunlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Dikkat ve rikkatle incelendiği zaman birbirinin tekrarından başka bir şey olmayan; haddi zatında hiçbir şey anlaşılmayan ağır ağdalı gramer hataları ile dolu eserlerinde bunu görmek her zaman mümkündür. Elinizdeki bu kitabı bir bütün olarak okuyup incelediğiniz zaman göreceksiniz ki, Said-i Nursi'nin kitaplarında yer alan düşünceleri, İslam dininin en başta yer verdiği akıl temelinden tamamıyla uzaktır. Risale-i Nur ve Nurculuk hiçbir zaman gerçek din anlayışı ile bağdaşmamıştır, bağdaşamaz da. Kur'an-ı Kerim ayetleriyle bol bol karşılaştırma imkânı bulacağınız bu kitapta yukarıda zikredilen hususları açıkça müşahede edeceksiniz. Allah ve Onun Resulünün söylemiş olduğu hususları Said-i Nursi kendi çıkarına nasıl tevil etmiş; bu imkânı bu eserde görmeniz mümkün olacaktır. Velhasıl bu kitabı okurken, bir yandan Said-i Nursi'nin nasıl bir emel peşinde koştuğunu görecek, bir yandan da Risale-i Malarda yazılı olanları ayetlerle karşılaştırma imkânı bulacaksınız. Nurcuların kendisi hakkında yazdıklarını nasıl tasvip etmiş, kendi kendini nasıl göklere çıkarmış; bu hususları bitaraf olarak izah etmeye çalıştık. Bu kitap özellikle saf Müslümanların uyarılmasına yararsa ne mutlu bize. Çalışma bizden başarı Allah'tan. |
BİRİNCİ BÖLÜM
GİRİŞ Nurculuk denen akımın ne olduğunu anlamak için 3 konu hakkında bilgi sahibi olunması şarttır. Bu 3 konudan birincisi: Said-i Nursi. İkincisi: Risale-i Nur. Üçüncüsü: Nur Şakirtleri (Nurcular). Bu konularda çok şeyler söylenmiş ve yazılmıştır. Değişik açılardan konular üzerinde durulmuştur. Biz de, dinimiz açısından değerlendirme yoluna gideceğiz. Acaba gerek Said-i Nursi, gerek Risale-i Nur ve gerek Nurcular, dinimize uygun bir çizgide mi bulunuyorlar? İşte bu sorunun cevabını bulmaya çalışacağız. Said-i Nursi Kimdir? Said-i Nursi 1873 yılında Bitlis'in Nurs köyünde doğmuştur. Kısa bir süre, Molla Mehmet Emin adında bir hocada okumuş ve bu adamdan aldığı yanm yamalak bilgilerle kendini erişilmez bir "âlim" saymıştır. Sonradan yazdığı risalelerinden de anlaşıldığı gibi, edindiği yetersiz bilgilerin büyük bir değer taşıdığını sanarak büyüklük taslamaya başlamış, şuna buna rastgele sorular sorup mahcup etme çabalarına girişmiştir. Gösterişe ve riyaya çok düşkün olması yanında, hayalci de olan Said-i Nursi, kurmaya çalıştığı "Medrese-tüz-Zehra" adlı medreseye yardım toplamak için İstanbul'a gitmiş ve burada birtakım siyasi işlere girişmiştir. "İttihad-ı Muhammed-î" fırkasının 5 kurucuları arasında yer alan Nursi, bir ara Akıl Hastanesine de yatırılmıştır. 13 Mart sanıklarından biri olarak da yargılanan Said-i Nursi, her ileri adımın karşısına çıkmış, İttihat-Terakki'ye, Jön Türklere ve Batı'ya yönelenlere düşman olanların safına katılmış, Volkancılann safında türlü fesatlıklar yapmaya çalışmıştır. 31 Mart'a temel olan görüşlerini, "Di-van-ı Harp" önünde de tekrarlayan Nursi, bu görüşlerini 1957'lerde de yaymaya çabalamıştır. Kurtuluş Savaşı'nda, bu savaşın amacının Halifeliği yaşatmak olduğunu sanarak savaşı desteklemiş, Dürrizade Fetvasına karşı Anadolu hareketine katılanları savunmuştur. Ama Ankara'ya gidip de Mustafa Kemal'le görüşünce, savaşın gerçek amacını anlamış, karanlık emelleri için bu savaştan bir yarar sağlayamayacağını düşünerek harekete karşı çıkmıştır. Ankara'dan ayrılarak Van'a gitmiş ve orada Risale-i Nur adı altında saçmalıklarla dolu kitapçıkları yazmaya başlamıştır. Kürt isyanı sırasında Barla'ya sürgün edilen Nursi, daha sonra Kastamonu'ya ve Emir-dağı'na sürülmüştür. Saçmalıklar yüklü kitapçıklarını buralarda da yazmaya devam eden, üstelik bazı saf Müslümanlar gözünde bir Müslüman kahramanı olarak tanıtmayı başaran Said-i Nursi, birbirinin tekrarı olan 130 parça risale yazmıştır. Kitapçıklarının Kur'an-ı Kerim derecesinde olduğunu, hatta bazı risalelerinin birçok surelerden daha veciz ve daha anlamlı bulunduğunu iddia etmekten çekinmeyen Said-i Nursi, 1960 yılında Urfa'da ölmüştür. 6 Said-i Nursi, çarpık görüşlerini dinimize mal etmek için durmadan çaba harcamış ve bu yolda özellikle iki zümreden yararlanmıştır. Bunlardan biri; saf ve Müslümanlığı gerçek anlamıyla bilmeyen imanlı zümre; öteki de, az çok her şeyi kavrayan, bilen fakat, menfaatlerini dinin de imanın da üstünde tutanlardan meydana gelen zümredir. Nurculuk akımı, işte bu iki zümre arasında yayılmış ve dinimizin de milletimizin de başına bela olan bir durum almıştır. Said-i Nursi, Nurculuğu bu iki zümrenin omuzları üstüne kurmuş ve ölünceye kadar, hiçbir din ve iman kaygısı taşımadan geliştirme çabasını göstermiştir. Bugün bazı saf Müslümanlar, Said-i Nursi'nin gerçek yüzünü bilmedikleri, bilemedikleri için, onun Müslümanlığa taban tabana ters düşen görüşlerinin yayılmasında, farkında olmayarak rol almış bulunuyorlar. Oysa Said-i Nursi'nin gerçek yüzünü, nasıl bir riyakâr olduğunu ve aşağılık emellerini gerçekleştirmek için kutsal dinimizi nasıl kendine alet ettiğini bilseler, onun yaydığı karanlık akıma yardımcı olmaz, tersine karşı çıkarlardı. Amacımız, Said-i Nursi'nin kim olduğunu, gerçekte neler yaymaya çalıştığını bu saf Müslümanlara anlatıp onları uyarmaktır. Said-i Nursi'yi kısaca anlatmak gerekirse şöyle denebilir: Said-i Nursi, karanlık emellerini gerçekleştirmek için dinimizi alet eden, gerçekte dinin temel ilkelerine bile inandığı şüpheli olan, riyakâr bir insan olarak yaşamış ve hayatının sonuna kadar bu tutumunu sürdürmüştür. 7 SAİD-İ NURSİ'NİN, KUR'AN-I KERİM AYETLERİNDEN KENDİSİ VE RİSALE-İ NUR İÇİN ÇIKARDIĞI MÂNALAR VE RİSALE-İ NUR HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ a) Kur'an-ı Kerim Ayetlerinden Kendisi İçin Çıkardığı Mânalar Nûr Suresi'nin 35. ayeti şöyle demektedir: "Onun nuru içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık bir cam içindedir, cam ise, sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır, bu, ne yalnız Doğu'da ve ne de Batı'da bulunan bereketli zeytin ağacından yakılır. Ateş değmese bile neredeyse yağın kendisi aydınlatacak! Nûr üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur. Allah insanlara örnekler verir, o her şeyi bilir." Said-i Nursi, anlamı yukarıda yazılı ayeti bakın nasıl yorumluyor: "Hem işaret eder ki: Risale-i Nurları müellifi (Said-i Nursi) de Ateşsiz yanar, Tahsil için külfet ve ders alma zorluğuna katlanmadan nûrlanır âlim olur."1 "Evet âyetteki bu cümlenin bu mucizeli 3 işareti elektrik Risale-i Nurlar hakkında doğru olduğu gibi müellifi (Said-i Nursi) hakkında da tamamiyle doğrudur... Said-i Nursi) medrese usulünce 15 yıl ders alınarak ancak okunabilen kitapları, yalnızca 3 ayda okuyup öğrenmiştir."2 (Ek:l) Said-i Nursi'nin kendi ifadeleri çok dolaşık ve ağdalı 8 olduğundan ifadeler genellikle anlaşılır biçime sokularak yazılmıştır. Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.60, sat. 14-17. (Ek: 1) 9 Ek: l'de fotokopisini gördüğünüz bu ifadelerle Said-i Nursi demek ister ki: "Allah Nur'undan söz ederken elektriği Risale-i Nur'u ve beni anlatmak istemiştir. Bu âyette benden ve eserimden özellikle söz edilmek istenmiştir. Benim özelliğimde bir başka kimse, kitabımın özelliğinde de bir başka kitap bulunmadığı için Allah'ın Nuruyla ancak ben ve kitabım anlatılmış olabilir. Kitabım da bir nurdur ben de bir nurum. Çünkü ben herkesin ancak 15 yılda okuyabildiği kitapları, sadece 3 ayda okuyup öğrendim..." Bir insan nasıl kendinden böyle söz edebilir, kendisini nasıl elektriğe benzetebilir ve nasıl Allah'ın Nuru diye tanıtabilir? Sonra; "herkesin ancak 15 yılda okuyabildiği kitapları, ben sadece 3 ayda okuyup öğrendim", anlamındaki sözler hangi tevazu anlayışına sığabilir? Soruların karşılığını okurlarımıza bırakarak başka örnekler verelim: Hûd Suresi'nin 112. ayetine, "Ey Muhammed emrolunduğun gibi doğru hareket et", anlamındaki bir cümleyle başlanır. Said-i Nursi Tann'dan doğrudan doğruya emir aldığını anlatmak ve kendisine bir peygamber süsü vermek için, bu ayetle kendisine hitap edildiğini ileri sürüyor. Aynı surenin 105. ayetinde, "...İçlerinde bedbaht olanlar da, Said olanlar da vardır", anlamında bir cümle bulunmaktadır. Said-i Nursi bu cümlede mutlu anlamına gelen Said sözüyle de kendisinin kastedildiğini iddia ediyor. Ve amacına ulaşmak için cifir oyunlarına baş-vurarak iddiasını şöyle ispatlamaya çalışıyor: ".. 'İçlerinde bedbaht olanlar da, Said olanlar da vardır', anlamındaki âyetin cifır yönünden sayı değeri 1303 eder. Hûd sûresinde 'Emrolunduğun gibi hareket et', anlamında bir âyet olduğu gibi şûra sûresinin 2. âyetinde de aynı anlamda bir âyet vardır. 'Vav'la başlayan Şûra süresindeki âyetin cifır yönünden sayı değeri de 1309 eder. Bu tarihte 10 bütün muhataplar içinde özellikle birine Kur'an adına iltifat ediliyor, doğru olmak yolunda buyruk veriliyor. Birinci tarih (1303) de ise, Risale-i Nurlar müellifi (Said-i Nursi) nin ilim tahsiline başladığı tarihtir. İkinci âyetin tarihi ise O müellif (Said-i Nursi) nin Hârika bir şekilde pek az bir zamanda ilimce en son noktaya ulaştığı, tahsili bitirdikten sonra ders vermeye başladığı ve 3 ayda, bir kış içinde, 15 senede ancak okunabilen 100'den çok kitap okuduğu ve o zamanın o muhitte en ünlü âlimlerinin yanında o 3 ayın mahsulü fakat 15 yılın mahsulü kadar olan ilimleri kazandığı, ne kadar büyük bir âlim olduğunu; hangi ilimden olursa olsun sorulan her soruya en doğru cevap vermekle ispat ettiği tarihe rastlar."3 (Ek: 2) Bunları iddia eden, Said-i Nursi'nin kendisidir. O'nu, kendisinden öğrenmeye devam edelim: Said-i Nursi'ye göre Said-i Nursi, bakın ne büyük bir âlimmiş... Said-i Nursi, kendisini şöyle tanıtıyor: "İngiltere'nin en yüksek bilim kurulu, Şeyhûlislâmlık'a 6 soru sorup cevabını istediği zaman; o 6 soruya, 6 kelimeyle son derece beğenilen bir cevap veren; "Yabancıların en çok önem verdikleri ve bilginlerinin en esaslı düstur saydıkları ilkelerine, gerçek ilim ve marifetle karşılık verip, üstün çıkan; "... Gerek Avrupa Filozoflarına, gerek Üleması'na ve gerek okullarda yetişmiş olanlara meydan okuyan, kendisi hiç soru sormadan sorulan sorulan eksiksiz cevaplandıran; "Bütün ömrünü bu milletin mutlu olması için harcayan; "100'den çok kitap yazarak ve Türkçe yayınlayarak bu milleti aydınlatan... bir marifet ehli olan kişi..."4 Bu sözler başkası tarafından söylenmiyor, Said-i Nursi'nin kendisi tarafından yazılıp kitabına konuluyor (!) yani; Said-i Nursi kendisinde böyle meziyetler bulunduğunu kitaplarında anlatıyor. Said-i Nursi demek ister ki: "Ne Şeyhülislâmlıkla ne de 11 |
okuldan yetişmiş olanlar arasında benden daha büyük bir âlim bulunmadığı için İngiltere'den gelen Bilim Kurulu'nun bütün sorularına ben cevap verdim. Ve ben bütün bilim adamlarına meydan okudum. Hangi ilimden olursa olsun sorulan, bana yöneltilen soruların hepsine cevap
verdiğim için yapılan ilmi tartışmada herkese karşı üstün çıktım, ne Avrupa Filozofları ne İstanbul uleması bana yetişebildi, ben işte böyle bir âlim böyle bir marifet ehliyim." Evet, Said-i Nursi, açık açık böyle diyor, bunu anlatmaya çalışıyor. En'âm Suresi'nin 161. ayetinde Peygamberimize şöyle hitap edilir: "De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola iletmiştir." Said-i Nursi bu ayetle de kendisine hitap edildiğini iddia ediyor. Ve şöyle ispatlamaya çalışıyor: "Bu âyetin sayı değeri 1316 eder ki; Risale-i Nur yazarı (Said-i Nursi) nin Nurları hazırladığı tarihi gösterir."5 Demek ki, Said-i Nursi'ye göre; Tanrı bu ayetle Said-i Nursi'ye sesleniyor. Çünkü Said-i Nursi'nin nurları hazırladığı tarihle bu ayetin cifir yönünden sayı değeri aynı rakamları ifade ediyor; aynı tarihe denk geliyormuş!.. O zaman Said-i Nursi'ye göre ayetin anlamı şu demek oluyor: "Ey Said-i Nursi de ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola iletmiştir." Said-i Nürsi, bu ayet hakkında yaptığı yorumla; bir yandan kendisine Peygamber süsü vererek Hz. Muhammed'in yerine koyuyor ve bir yandan da doğru yolda olduğuna Allah'ın ayetini şahit gösteriyor, daha doğrusu alet ediyor. Bakara Suresi'nin 269. ayetinin anlamı şöyledir: "Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona büyük iyilik edilmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır." Aynı surenin 151. ayetinin anlamı da şöyledir: 12 5Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.67. 6Aynı kitap, s.67-68. 13 "Nitekim biz size aranızdan, âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmekte olduklarınızı bildirecek bir peygamber gönderdik." Said-i Nursi bu ayetleri de kendi hakkında yorumluyor ve bu ayetlerde; "Kendisine anlatılan, hikmet verilen, kitabı hikmeti öğreten ve herkese bilmediği şeyleri bildiren" kişinin kendisi olduğunu iddia ediyor. Bu iddialarını da cifır hesaplarıyla ispatlamaya çalışıyor.6 O zaman Said-i Nursi'ye göre ayetlerin anlamı şu demek oluyor: "Allah hikmeti Said-i Nursi'ye vermiştir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona büyük iyilik edilmiştir. Nitekim biz size aranızdan, âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmemekte olduklarınızı bildirecek bir Peygamber, Said-i Nursi adlı bir zat gönderdik " Said-i Nursi, Hûd Suresi'nin, "Onlardan kimileri bedbaht (Cehennemlik), kimileri de Said=mutlu (Cennetlik)tirler" anlamındaki 105. ayetini tekrarlıyor. Said-i Nursi, bir yandan ayette geçen Said kelimesiyle kendisinin anlatıldığını ileri sürerken, bir yandan da cennetliklerden olduğunu kabulleniyor. Tevbe Suresi'nin 33. ve Saff Suresi'nin 8. ayetinde şöyle buyurulur: "Onlar istiyorlar ki, Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürsünler. Oysa Allah kâfirler hoşlanmasalar bile, nurunun tamamlayıcısıdır." Said-i Nursi'ye göre: "Bu Nur, Risale-i Nur'un nurudur. Daha doğrusu Risale-i Nur'un kendisidir. Bu nuru ağızlarıyla söndürmek isteyenler de Said-i Nursi'ye ve kitabına karşı olanlardır."7 Said-i Nursi bunu ispatlamak için de şöyle diyor: 5Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.67. 6Aynı kitap, s.67-68. 14 "'Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah nurunun tamamlayışıdır.' anlamındaki cümlenin sayı değeri 1316 ya da 1317'dir. Bu sayıda Avrupa Müstemlekeler Bakanının, Kur-an'ın ışığını söndürmeye çalışmasına karşılık Risale-i Nur yazarının O nuru parlatmaya çalıştığı tarihe denk geliyor. Bu kadar âyetlerin sayı değeri de aynı tarihin denk gelmesi, işaretten de ötede bir anlam taşır ve Risale-i Nur'un yazan (Said-i Nursi) nin Kur'an âyetlerinde sözü edildiğini açıkça gösterir."8 (Ek: 3) Yalnızca bu ayetler değil; Nur kelimesinin yer aldığı başka ayetler, hatta Peygamberimize seslenen birçok ayet de, Said-i Nursi ve Risale-i Nur hakkında inmiş gibi gösteriliyor Said-i Nursi tarafından. b) Din Büyüklerinin Kitaplarından, Kendisi İçin Çıkardığı Mânalar Said-i Nursi, Kur'an-ı Kerim ayetlerinden başka, Ulu kişilerin sözlerinde de kendisinin ve Risale-i Nur'un konu edildiğini ileri sürer. Yani geçen Ulu kişiler'de Said-i Nursi ve kitabını haber vermişlerdir gelecek nesillere! Bununla ilgili de birkaç örnek vermeyi uygun görüyorum: Hazreti Ali Said-i Nursi İçin Ne Demiş (!)? Hazreti Ali, Kaside-i Cel Celûüye 'sinde bakın neler söylemiş, Said-i Nursi'ye seslenerek (!): "Ey Değeri Yüce Olan İsm-i A'zam'mı Taşıyan kişi! "Dövüş korma! Savaş; çekinme!"9 Said-i Nursi, bu sözlerle kendisine seslenildiğini nereden mi biliyor? Bunu Said-i Nursi şöyle açıklıyor: "Kaside-i Cel Celûtiye'de okumadığım birkaç sayfa vardı. Kitabı açarken o sayfaları atlıyor, okuduklarımı ilâveten iki sayfa daha okuyordum. "Ne var ki; kitabı her açışımda, okumak istemediğim sayfalar arasında bulunduğu halde; bu kasideyle başlayan 5Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.67. 6Aynı kitap, s.67-68. 15 sayfa açılıyordu kendiliğinden. Ama ben yine de okumuyor; atlıyordum. Bu durum, 70 kez hadda belki 100 kez böyle oldu. Yani: -Ey Değeri Yüce Olan İsm-i A'zam-ı Taşıyan kişi! seslenişiyle karşılaştım. İşte o zaman hayret içinde hayret ettim. "Bir aralık; acaba bu sayfa neden açılıyor onu da okursam ne olur diye düşündüm. Baktım ki Kaside-i Cel Celûtiye-yi okumaktaki asıl amacı bu sayfa gösteriyormuş. Bunun üzerine daha önce o sayfayı okumamakla ne kadar hata ettiğimi anladım. Ondan sonra okumaya başladım. "Bu sayfa yine kendiliğinden açıldı birçok kez. Ve ben durumu arkadaşlara anlattım. Onlar da hayret içinde hayrette kaldılar. Dedim ki bu durum Cel Celûtiye'nin bir kerametidir. (Yani sayfa, benimle ilgili olduğunu, bir keramet olarak bildiği için, kendiliğinden açılıyor ben seninle ilgiliyim demek istiyordu.) "Sayfanın kendiliğinden açılması, "beni yaz, kaleme al!" demekti. Bir işaret içindi inanmıyanlara, inandırmak için yazdırmak istiyordu kendisini. Şükürdü bu, benim davama da büyük bir delil durumundaydı. .. Tam zamanında imdadımıza yetişmişti.. Davam için de-' lilsiz kaldığım bir zamanda, açılan sayfadaki hitaplanyla elimden tutmuştu. Hazreti Ali: 'Ey değeri yüce olan İsm-i A'zam'ı taşıyan ki-şi! Dövüş korkma! savaş; çekinme!' diye seslenmişti bana. "Birinci mısra ile başlayan 3-4 satırda 3-4 tane kuvvetli delil ve belirti vardır ki, -Ey Değeri Yüce Olan... İsm-i A'zam'ı Taşıyan! şeklindeki genel hitabıyla özellikle Bana sesleniyor!.."10 Said-i Nursi bu açıklamasından sonra; o 3-4 delili (!) de Cifır yoluyla belirtmeye çalışıyor. Yani kelimelere sayı değeri vererek yorumlar yapıyor kendine göre. Tıpkı yukarıda ömek olarak verdiğimiz ayetlerde yaptığı gibi... 10 5 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.67. 6Aynı kitap, s.67-68. |
15
Cifır'in ne demek olduğunu, ileride ayrıca göreceğiz. Said-i Nursi, Delil adını verdiği saçma sapan şeyleri sayıp dökerken; "...1353 yılında İsm-i A'zam-ı taşıyan kişinin kendisi olduğunu ve taşıdığı İsm-i A'zam'la kendisini nasıl korunduğunu ve Ey Yüce İsm-i A'zam-ı taşıyan kişi hitabındaki harflerin sayı değerlerinin, bu tarihi nasıl tutuğunu, hattâ aynı sayı değerleriyle; Molla Kürt, Molla Said, Bedi gibi Said-i Nursi'nin lakaplarının birbirine nasıl uygun düştüğünü..."11 de anlatmaya çabalar. Yine Hz. Ali, Kaside-i Ercuze'sinde geleceğin bazı olaylarından haber vermiş. Sonra özellikle Said-i Nursi'ye seslenerek (!) şöyle demiş: "-Ey Molla Said; Ey Said-i Kürdi; Ey Bediüz-Zaman! O zamana yetiştiğinde, o zamanın belalarından kurtulman için sana ders verdiğim İsm-i A'zam'la dua et! Biz, Peygamberin Ailesi olarak, sıkıntılı zamanlarda yardımcı çıkarıp imdada koşuyoruz!"12 Hazreti Ali, böyle söylemiyor ama; Said-i Nursi, böyle yorumluyor. Çünkü işine öyle geliyor. Abdulkadir Geylâni de, Said-i Nursi'den ve eserlerinden söz ederek (!) Said-i Nursi'ye şöyle seslenişleri olmuş: "-Ey Müridim! sen, zamanın Abdulkadir Geylânisi ol! Tanrıya içtenlikle yönel, Said ve mutlu olarak yaşarsın!" Said-i Nursi, bu cümlelerle kendisinden bahsedildiğini birtakım Cifır oyunlarıyla açıklayarak; kimler tarafından korunduğunu anlatır: "...Ben müridimi, bütün korktuklarına karşı korurum! Bütün şer ve fitnelerden koruyacak bir bekçisiyim onun." Bu beytin yorumu şöyle yapılıyor: "-14. yüzyılda Elkürdi lakabıyla anılan Molla Said, benim mü-ridim'dir. O fitne ve belâ çağının bütün şer ve fitnesinden, Allah'ın izniyle onun koruyucusuyum. 10 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s. 119-120. 11 Aynı kitap, s. 120-129. 12 Said-i Nursi, Lem'alar, Sinan Matbaası, İstanbul, 1958, s.417-418. |
16
"Evet bu beyt, Hürriyetten 20-30 sene sonraya işaret eder. Gavs'ın, yani Abdulkadir Geylani'nin Müridi (Said-i Nursi), 20 belâ'dan, olağanüstü bir şekilde kurtulmuştur. Bu kurtuluş, gizli bir kurtarıcı aracılığıyla olmuştur."13 "Müridim, ister doğuda, ister batıda olsun; hangi ülkeyi dolaşırsa dolaşsın; mutlaka korurum onu!" Bu beyt de şöyle yorumlanıyor: "-O Gavs'ın müridi olan Said-ül-Kürdi Rusya'da esirken, Asya'mn Doğu-Kuzeyi'nden, türedilerin eliyle Asya'nın Baü'sına sürgün edildiği sırada, Sibirya dolaylannda firar etmişti. Dolayısiyle çok yer gezmişti. Çok ülke dolaşmıştı. İşte o zaman, Tann'nm izniyle ona yardım ettim. İmdadına yetiştim. Demek istiyor Abdulkadir Geylâni. "Gerçekten de, Hz. Gavs'ın müridim dediği Said-i Nursi, 3 yıl esir kalmış, Asya'nın Doğu-Kuzey'inde, nice korkunç durumlardan kurtulmuş. 3-4 aylık mesafeyi kaçarak çiğnemiş ve kaçarak kurtulmuştur. Bu arada birçok şehir gezip görmüştür."14 "Ey Benim nazmımı okuyan, onu oku; korkma! sen, gerçek bir yardımın çevresi içinde korunmaktasın!" Bunun yorumu da şöyle yapılıyor: "Abdülkadir Geylâni, Bediüz Zaman Molla Said adıyla bilinen ve Düzenli Virdler'ini okuyan Mürid'ine der ki: Benim nazmımı, yani tutumumu ve karakterimi gösteren ve cihadlarımı isbatla-yan sözlerimi oku. Benim sözlerimden maksat, senin Risalelerindir. Özellikle, Sözler ve Mektubat adlı risalelerindir!.. Bunları şerbetçe ortaya koy; korkma!"15 Bakın daha neler anlatıyor Said-i Nursi: "Yani-ben müridimin koruyucusuyum! anlamındaki cümle, Cifır yoluyla, 1336'yı gösterir. Demek Hazreti Abdülkadir Geylâni, bu tarihte gelecek müridi'ni, Tanrı 10 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s. 119-120. 11 Aynı kitap, s. 120-129. 12 Said-i Nursi, Lem'alar, Sinan Matbaası, İstanbul, 1958, s.417-418. |
17
"Evet bu beyt, Hürriyetten 20-30 sene sonraya işaret eder. Gavs'ın, yani Abdulkadir Geylani'nin Müridi (Said-i Nursi), 20 belâ'dan, olağanüstü bir şekilde kurtulmuştur. Bu kurtuluş, gizli bir kurtarıcı aracılığıyla olmuştur."13 "Müridim, ister doğuda, ister batıda olsun; hangi ülkeyi dolaşırsa dolaşsın; mutlaka korurum onu!" Bu beyt de şöyle yorumlanıyor: "-O Gavs'ın müridi olan Said-ül-Kürdi Rusya'da esirken, Asya'mn Doğu-Kuzeyi'nden, türedilerin eliyle Asya'nın Baü'sına sürgün edildiği sırada, Sibirya dolaylannda firar etmişti. Dolayısiyle çok yer gezmişti. Çok ülke dolaşmıştı. İşte o zaman, Tann'nm izniyle ona yardım ettim. İmdadına yetiştim. Demek istiyor Abdulkadir Geylâni. "Gerçekten de, Hz. Gavs'ın müridim dediği Said-i Nursi, 3 yıl esir kalmış, Asya'nın Doğu-Kuzey'inde, nice korkunç durumlardan kurtulmuş. 3-4 aylık mesafeyi kaçarak çiğnemiş ve kaçarak kurtulmuştur. Bu arada birçok şehir gezip görmüştür."14 "Ey Benim nazmımı okuyan, onu oku; korkma! sen, gerçek bir yardımın çevresi içinde korunmaktasın!" Bunun yorumu da şöyle yapılıyor: "Abdülkadir Geylâni, Bediüz Zaman Molla Said adıyla bilinen ve Düzenli Virdler'ini okuyan Mürid'ine der ki: Benim nazmımı, yani tutumumu ve karakterimi gösteren ve cihadlarımı isbatla-yan sözlerimi oku. Benim sözlerimden maksat, senin Risalelerindir. Özellikle, Sözler ve Mektubat adlı risalelerindir!.. Bunları şerbetçe ortaya koy; korkma!"15 Bakın daha neler anlatıyor Said-i Nursi: "Yani-ben müridimin koruyucusuyum! anlamındaki cümle, Cifır yoluyla, 1336'yı gösterir. Demek Hazreti Abdülkadir Geylâni, bu tarihte gelecek müridi'ni, Tanrı buyruğuyla koruyacağını bildiriyor. "Evet biçare Said olarak ben de derim ki: "İnsanlığın başına gelen en büyük bela olan dünya savaşı sırasında, ben çok sıkıntılar geçirdim. Tehlikelerle karşı karşıya kaldım. İşte Hazreti Abdülkadir Geylâni'nin gösterdiği Arabî tarihte, ya da biraz önce şaşılacak şekilde kurtuldum. Kurtuluşum bir harikaydı. Bir kez öyle oldu ki: Aynı dakikada 3 kurşun birden geldi bana. Tam ölecek yerlere yöneldi kurşunlar. Sonra bana üçü de isabet ettiği halde, tesir etmediler! "Bitlis'in düşmesi sırasında, bazı öğrencilerimle birlikte; bir Rus taburunun çemberine düştük. Bizi sardılar her yanımızdan. El-El ateş ettiler bize. 4 tanesinin dışında bütün arkadaşlarım şehid oldu. Sonra çemberi dört yanından yararak çıktık. "Bir yere geldik: Yine onların içine düştük. Onlar, üstümüzde çevremizde bulunuyor; sesimizi, hattâ öksürüğümüzü bile işitiyorlardı. Ama bizi göremiyorlardı! 30 saat çamurlar içinde o durumda kaldık. Ben yaralıydım da. Fakat, kalbimde bir ferahlık vardı. Ve muhafaza edildim. "Bunun gibi çeşitli tehlikelerde, büyük yardımcı Abdülkadir Gey-lâni'nin gösterdiği tarihte, gerçekten Tann'sal bir korunma içinde olduğumu anlıyordum. Tanrı, o kutsal üstadını, bir koruyucu Melek gibi, koruyuculuğuma vermişti. İşte Abdülkadir Geylâni'nin ben müridimin koruyuçuşuyum! anlamındaki cümlesi, benim ma-caralanmı gösteriyor. Benimle birlikte arkadaşlarımın durumlarına işaret ediyor... Ben onu her türlü şer ve fitneden korurum! anlamındaki cümle de, Cifır hesabıyla, 1344 tarihini gösterir. Bü tarihten şimdiye kadar çok önemli fıtne'den, bela'dan kurtuldum. İşte bu kurtuluşlarımın, gaybi bir yardım sayesinde olduğunu ve o şekilde 15 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s. 151. 18 kurtulduğumu,bir nimeti anmak için ilân ediyorum! "Sonra: 'Müridim, ister doğuda, ister batıda olsun; hangi ülkeyi dolaşırsa dolaşsın; mutlaka korurum onu!' Beytinin gerçek anlamı şudur: "-Müridim, doğuda esir olduğu zaman da... Ben onu koruyacağım! "Bu cümlenin, Cifır hesabı 1337'yi gösterir. Ben bu tarihte de Rus esaretinde tek başına bulunuyordum. Ve tek başıma Pptrograd'ın 1 ay mesafe doğusunda bir aylık mesafeden kaçtım. Gizli koruyuculuk altında, birçok ülkeleri dolaştım. "Ta Varşova.. Avusturya., yoluyla İstanbul'a geldim...'•Hazreti Gavs'ın, yani Abdülkadir Geylâni'nin de söylediği gibi, doğu esaretinde ve yaptığım gezilerde; Tanrı'nın izniyle her yardım istediğimde yardım görüyordum. Demek ki, Tanrı izniyle Abdülkadir Geylâni, koruyucu melek gibi bu yardım görevini yapmış. Dua ederek yapmış bu yardımı bana. "-Müridim batıda da olsa korurum onu... anlamına gelen cümlenin Cifır hesabıyla değeri: 1351'dir... İşte Abdülkadir Geylâni'nin işaret ettiği bu tarihte yani 1351'de Müslümanlık belirtilerinde önemli değişmeler olmuştu. O sırada ben bütün gücümle; Müslümanlık belirtilerini korumaya hizmet etmek bakımından kendimi görevli saymıştım. İşte o manevi kargaşadaki fırtınalar, bizi sarsmadı. Tenvin sayılırsa o zaman cümlenin değeri 1292 eder ki, bu tarih, benim dünyaya geldiğimden bir yıl öncesini gösterir. Ya da anamın karnında olduğum tarihe işaret eder... "Cümle, 1314 tarihini de gösterir. Abdulkadir Geylani'nin bu müridi, 1314 tarihinde de önemli bir tehlikeden kurtulmuştur. Şeyhinin yardımıyla. Abdulkadir Geylâni bu tarihe işaret eden cümlesiyle:O önemli tehlikede, onun imdadına yetişeceğim demek istiyor. "Eski talebelerim bilirler ki: 1314 ile 1315 ya da 1316 yıllarında 2 minare yüksekliğinde dağ gibi bir taştan ibaret olan Van Kal'esi'nde çok eskiden kalma bir İn'in kapısına gidiyorduk. Ayağımdan kunduralar kaydı. İki ayağım birden sürçtü. Tehlike; yüzde yüzdü. Çünkü hiçbir dayanak kalmamıştı. Tutunabileceğim hiçbir şey yoktu. İşte tam o sırada büyük bir dayanağa basmışçasına kendimi toparlayıp, 3 metrelik bir kavis çizerek mağaranın kapısına atılmışım... İşte Abdulkadir Geylâni kasidesinde, hayat maceralarının önemli noktalarına işaret ettiğine göre: bu cümlesiyle de başımdan geçen bu tehlikeli olaya işaret ediyor demektir... Bütün bunlar tesadüf işi olamaz elbette.. ."16 Abdulkadir Geylâni, bir "münacaaf'ında da şöyle diyormuş: "-Kurtuluş kıyısına çıkan, Tann'nın kendisine yaklaştırdığı Said'dir. Yok olup giden de, Tann'nın kendisinden uzaklaştırdığı ve azap vereceği bedbaht kişidir." Said-i Nursi'ye göre: Bu kurtuluş kıyısına ulaştığı belirtilen kişi, kendisidir. Yani Said-i Nursi'dir. Ve yine Said-i Nursi'ye göre: Abdulkadir Geylani'nin bu ifadesi, "Said" ve "Şaki"den söz eden ayetin bir çeşit tefsiri durumundadır.17 Said-i Nursi, kendisinin "Bir nefer iken müşirlik, yani mareşallik makamına yükseltildiği"ni anlatıyor18 ve Ulu kişiler tarafından, "Parmakla gösterildiği"ni yazıyor.19 Abdulkadir Geylâni, şu beyitiyle de Said-i Nursi'ye sesleniyormuş: "-Bütün korku ve kötü durumlarda, benim yardımıma yönel, yönel ki, sana eşya içinde himmetimle yardım edeyim!" Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s. 151-153. |
Aynı kitap, s. 155. 18/4)7» kitap, s. 157. 19 Aynı yerde.
Said-i Nursi'ye göre: "Bu beytin başındaki kelime, '-Ey Said!' kelimesiyle aynı Cifır değerinde birleşiyor ve aynı tarihi gösteriyormuş. Yalnızca bir yıl fark varmış arada. Biri, 1293; öbürü de 1294'müş. Bu ta-rihler de, Said-i Nursi'nin doğum ya da çocukluk yıllarına raslıyormuş. Beytin öteki kelimeleri de Cifır hesabına vurulduğu zaman, yine Said-i Nursi'yle ilgili olduğu meydana çıkarmış."20 Said-i Nursi, kendisinin Abdulkadir Geylâni'den falan aşağı kalmadığını anlatmak için, Abdulkadir Geylani'nin olduğunu ileri sürdüğü şu şiiriyle ispatlamaya çalışıyor: "-Said-i Nursi, Ey Müridim! sen zamanın Abdulkadir'isin!" Said-i Nursi devamla şöyle diyor: "-Bu şiirin Cifır hesabıyla değeri: 1309 dur. Bu tarih, bu acayip yüzyılın başlangıcıdır. Aynı zamanda; yaşayan Said'in medreselerde 10 yıl okunan ilimleri, 3-4 ayda, harika biçimde okuyup öğrendiği bir tarihtir."21 c) Kur'an-ı Kerim Ayetlerinden Risale-i Nur İçin Çıkardığı Mânalar Risale-i Nur'un doğruluğuna ve değerine, Tanrı Kur'an-ı Kerim'de; Peygamber, hadisinde; Hazreti Ali ve birçok ulu kişiler kasidelerinde, kitaplarında "imza basmış"lardır. (Çeşitli risalelerde bu iddia aynen yer alıyor. Yeri geldikçe örnekler verilecek.) Said-i Nursi'ye göre: Tanrı Kur'an-ı Kerimin çeşitli ayetleriyle Risale-i Nur'u (!) haber vermiştir. Ve Said-i Nursi, ayetleri kendine göre şöyle açıklıyor: '"Allah göklerin ve yerin nurudur' anlamındaki bir cümleyle başlayan nur âyetindeki nur, risale-i nur'dur." Bu ayet, Said-i Nursi'ye göre; Risale-i Nur'a 10 parmakla işaret ediyormuş.22 Ayetin Türkçe anlamı şöyledir: "Allah, göklerin ve yerin nurudur. "O'nun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık bir cam içindedir. Cam ise, sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Bu, ne yalnız doğuda ve ne de yalnız baüda bulunan bereketli bir zeytin ağacından yakılır. Ateş değmese bile yağın kendisi aydınlatacak olur. Nur üstüne nurdur. Allah dilediğini, nuruna ka-vuşturur. Allah insanlara örnekler verir. O, her şeyi bilir."23 Said-i Nursi'nin Cifır yoluyla yaptığı yoruma göre; bu ayetin anlamı şöyle oluyor: "Allah'ın Nuru olan Risale-i Nur, içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık, bir cam içindedir. Cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Risale-i Nur ne yalnız doğunun, ne yalnız batının malıdır. O, bereketli bir zeytin ağacı gibi olan Said-i Nursi'den ya da doğrudan doğruya Kur'an-ı Kerim'den yakılır. Ri-sale-i Nur, hiçbir aydınlatma kaynağı olmasa bile aydınlatır. Risale-i Nur, bir elektrik gibidir. Risale-i Nur, nur üstüne nurdur. Allah dilediği için Said-i Nursi'yi Nur'una kavuşturmuştur."24 Said-i Nursi diyor ki: "Bu âyete göre: Risale-i Nur da, onun yazan da ateş dokunmadan yanan bir elektriğe benzer. "Risale-i Nur neden bir elektriğe benzer? Çünkü O, ne doğunun bilgilerinden, ne de batının felsefe ve fenlerinden gelmiştir. O, Doğunun da Batı'nın da üstünde bulunan, Kur'an-ı Kerim'in geldiği yüce arş mertebesinden alınmıştır."25 (Ek: 4) Said-i Nursi, Asa-yt Musa (Meyvenin üçüncü meselesi Emirdağ çiçeği, Arap harfleriyle teksir), s.86. Nûr Suresi, ayet 35. Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.58-59. Aynı kitap, s.60, sat.3-6. (Ek: 4) Said-i Nursi, kendisinin neden elektriğe benzediğini de açıklarken aynen şöyle diyor: "Risale-i Nur Müellifi (yani kendisi) de ateşsiz yanar! Tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır Âlim olur."26 (Ek: 5) Yani Said-i Nursi'ye göre, ayetle işte bu anlatılıyor. Said-i Nursi, daha sonra: "Ancak 15 yılda okunabilecek kitapları, sadece 3 ayda okuduğunu" yazıyor.27 Yani demek istiyor ki: "-Elektrik, ışığını herhangi bir yerden almadan nasıl yanıyorsa; ben de herhangi bir kimseden ışığını almadığım bir ilim tahsil etmiş bulunuyorum. 3 ay gibi kısa bir zamanda ancak 15 yılda okunabilecek kitapları okuyup öğrenmiş olmam bunu gösterir. Ben, ışığımı görünmez bir kaynaktan alıyorum. Tıpkı elektrik gibi. Yine Said-i Nursi'ye göre: "Bu âyet, Said-i Nursi ve Risale-i Nur'a işaret etmekle kalmıyor, aynı zamanda; gerek Risale-i Nur'un ne zaman yazılıp meydana getirileceğini, ne zaman yayılıp dünyayı aydınlatacağını, hatta adının ne olacağını, hangi bölümlerden meydana geleceğini, bölümlerde neler bulunacağını; gerek bukitabın yazarının kim olacağını, yazarın ne zaman dünyaya geleceğini, adının hatta lakabının ne olacağını, çocukluk devresinin nasıl geçeceğini, ne zaman Arapça'ya başlayacağını ve sonra hangi yoldan âlim olacağını da anlatıyor. Bunların hepsi, bu âyette bildiriliyormuş." |
Hûd Suresi'nin 110. ayetiyle de Risale-i Nur'a. işaret ediliyormuş.
Bu ayetle Said-i Nursi'ye sesleniyor ve dolayısıyla Risale-i Nur doğrultusunda hareket etmesi isteniyor kendisinden, ayetin Türkçe anlamı şöyledir: "-Sana nasıl buyuruyorsa o çizgide yürü." Said-i Nursi'ye göre: "Bu âyet, Risale-i Nur'un doğmasına yarayacak ilimlerin, kendisi tarafından ne zaman okunmaya başlanacağını 'Cifır' yoluyla haber veriyormuş."28 Hûd Suresi'nin bu özeti Risale-i Nur'un doğrultusuna işaret edi-29 yormuş/' Yani Allah Said-i Nursi'ye seslenerek şöyle diyormuş: "Sen, Risale-i Nur'un çizgisinde, istikametinde ol." Ankebût Suresi'nin 69. ayetiyle de, Risale-i Nur'a. işaret ediliyormuş. Ayetin Türkçe anlamı şöyledir: "Onlar ki bizim uğrumuzda Cihad yaptılar, onları dosdoğru yolumuza ileteceğiz." Said-i Nursi'ye göre, "bu âyet, Cifır yoluyla, Said-i Nursi'nin besmeleye başladığı bu birinci yaşama girdiği tarihe de işaret ediyor. Bir yandan buna işaret ediyor, bir yandan da; Said-i Nursi'nin bir mücahit olarak ortaya çıkacağı tarihi gösteriyor."30 Hicr Suresi'nin 87. ayetiyle de Risale-i Nur'a işaret ediliyormuş. Ayetin Türkçe anlamı: "And olsun ki sana her zaman tekrarlanan yedi âyetli 26Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), sat. 13-14. (Ek: 5) 27Aynı kitap, s.60. 28Aynı kitap. s.62. 24 kitabın yazarının kim olacağını, yazarın ne zaman dünyaya geleceğini, adının hatta lakabının ne olacağını, çocukluk devresinin nasıl geçeceğini, ne zaman Arapça'ya başlayacağını ve sonra hangi yoldan âlim olacağını da anlatıyor. Bunların hepsi, bu âyette bildiriliyormuş." Hûd Suresi'nin 110. ayetiyle de Risale-i Nur'a. işaret ediliyormuş. Bu ayetle Said-i Nursi'ye sesleniyor ve dolayısıyla Risale-i Nur doğrultusunda hareket etmesi isteniyor kendisinden, ayetin Türkçe anlamı şöyledir: "-Sana nasıl buyuruyorsa o çizgide yürü." Said-i Nursi'ye göre: "Bu âyet, Risale-i Nur'un doğmasına yarayacak ilimlerin, kendisi tarafından ne zaman okunmaya başlanacağını 'Cifır' yoluyla haber veriyormuş."28 Hûd Suresi'nin bu özeti Risale-i Nur'un doğrultusuna işaret edi-29 yormuş/' Yani Allah Said-i Nursi'ye seslenerek şöyle diyormuş: "Sen, Risale-i Nur'un çizgisinde, istikametinde ol." Ankebût Suresi'nin 69. ayetiyle de, Risale-i Nur'a. işaret ediliyormuş. Ayetin Türkçe anlamı şöyledir: "Onlar ki bizim uğrumuzda Cihad yaptılar, onları dosdoğru yolumuza ileteceğiz." Said-i Nursi'ye göre, "bu âyet, Cifır yoluyla, Said-i Nursi'nin besmeleye başladığı bu birinci yaşama girdiği tarihe de işaret ediyor. Bir yandan buna işaret ediyor, bir yandan da; Said-i Nursi'nin bir mücahit olarak ortaya çıkacağı tarihi gösteriyor."30 Hicr Suresi'nin 87. ayetiyle de Risale-i Nur'a işaret ediliyormuş. Ayetin Türkçe anlamı: "And olsun ki sana her zaman tekrarlanan yedi âyetli 26Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), sat. 13-14. (Ek: 5) 27Aynı kitap, s.60. 28Aynı kitap. s.62. 25 fatihayı ve büyük Kur'an'ı verdik." Bu ayet hem Fatiha suresine, hem de onun bir aynası durumunda olan Risale-i Nur'a işaret ediyormuş. Şu halde Said-i Nursi'ye göre ayetin anlamı şu demek oluyor: "-Ey Said-i Nursi, sana Kur'an'ın Ünlü 7 temelini parlak bir şekilde isbatlayan ve Fatihanın, nuruna mazhar bir aynası olan Risale-i Nur'u verdik. "31 En'âm Suresi 120. ayetiyle de Risale-i Nur'a işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe anlamı: "-Yahut ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine halk içinde dolaşıp yayacağı bir nur verdiğimiz kimse, hiç çıkmayacağı bir karanlıkta bulunan kimseye mi benzer?.." "Said-i Nursi, Risale-i Nur gelmezden önce bir ölü gibiydi. Ama Risale-i Nur gelince onunla dirildi. Sonra yine Said-i Nursi, Dünya Savaşı'nda, maddi ve dehşetli bir ölümden "harika" bir şekilde kurtuldu. Bir de, Felsefe ve gafletten gelen manevi bir ölümden kurtuldu... "Bu âyet, Said-i Nursi'nin birinci doğum yıldönümüne de işaret eder. Kısacası: Bu âyet, birçok 'tabaka'lar içinde bir 'işaret tabakasından, Risale-i Nur'a, onun yazarına, yazarın yaşadığı yüzyıla ve Risale-i Nur'un yazılmaya başladığı zamana işaret, hatta delalet yoluyla bakar."32 Bakın daha ne açıklamalar yapıyor, Said-i Nursi: "Bu âyetin kuvvetli işaretini hem güçlendiren, hem de güzelleştiren 3 münasebet birden Ramazan'da kalbime geldi. Kesin bir kanaat verdi ki, 'Ölü İken' sözüne tam münasip olan Said'dir. Bu âyetin, Risale-i Nur'un Tercüman'ı olan Said-i 'ölü iken' sözüyle nitelemesinin hikmeti odur ki: Ölüm muammasını ve tılsımını o açmış. Ölümün dehşetli yüzünün altında, iman ehline çok uysal ve güleç bir nurlu hakikat bulunduğunu keşfedip isbat 26Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), sat. 13-14. (Ek: 5) 27Aynı kitap, s.60. 28Aynı kitap. s.62. |
25
etmiş. Ve ölümle dolu fani hayatta boğulan sapıklara ebedi hayat dolu bir geçici ve zahiri ölümle karşı koyar... Sapıklar, meşru olmayan arzularının helâl görmesiyle süslenirken, Risale-i Nur ölümü karşı çıkarıp, hayatın tadını da, süsünü de paramparça eder... İşte bunun içindir ki, ölümün bu büyük hakikati, Risale-i Nur'da son derece önemli ve geniş bir yer almıştır. Hattâ çoğu saldırılarında, ölümü elinin altında tutup, sapıkların başına vurur. Akıllarını başlarına getirmeye çalışır. "İkinci anlatacağım münasip şey: "Tarikatçıların, özellikle Nakşilerin 4 temel ilkelerinden en başta gelen ölüm rabıtası'dır. "Bu ölüm rabıtası, eski Said-i Yeni Said'e çevirmiştir ve her düşünce hareketinde yeni Said'e yoldaş olmuştur."33 Said-i Nursi şöyle devam ediyor: "Öyleyse âyetin özel işaretine tam tamına uyan biri varsa o da Said-i Nursi'dir. Onun sabrı, doğruluğunun bir kerameti'dir. "Ben namazdan sonra bu açıklamayı yazarken, S iddik Süleyman'ın Halefi: Emin, Sümri'nin, bu âyetiyle ilgili parçayı aldığını ve Ra-mazan'ın feyzinden onun izahı gibi nurlar istediğini gördüm. Yazdığımı Emin'e gösterdim. Şaşırarak: 'Bu, hem Sabri'nin, hem de Risale-i Nur'un bir kerametidir' dedi. Bu âyetteki Kur'an muvazenesini düşünürken, Hûd süresindeki: Onlar ki mutsuz oldular... bölümüne karşılık olarak: (Ve onlar ki, Said oldular. İşte onlar Cennettedirler! Mutlaka Cennete girecekler!) âyetindeki muvaze-ne=uygunluk aklıma geldi, dikkatimi çekti... "Sabri'nin mektubu yoldayken, yani daha bana gelmeden önce; o mektubun manevi etkisiyle bu âyeti düşünürken şu sonuca vardım: 26Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), sat. 13-14. (Ek: 5) 27Aynı kitap, s.60. 28Aynı kitap. s.62. 26 |
"Risale-i Nur'un bu derece kuvvetli Kur'an işaretlerine ve şakirtlerinin bu kadar değerli Kur'an müjdelerine ve en ulu kişilerin iltifatlarına mazhar olmasının sırrı ve hikmeti vardır. Bu sır ve hikmet de, karşılaşılan belanın büyüklüğü ve korkunçluğudur. İşte bu yüzden; Risale-i Nur, Hiçbir eserin erişemiyeceği bir kutsal takdir almıştır Kur'an 'dan...
"Kur'an işaret eder ve müjdeler ki; Risale-i Nur'un dairesi içine girenler, tehlikede olan imanlarını kurtarırlar. Bu imanla kabre girerler ve cennete girecekler... "34 (Ek: 6) Hadîd Suresi'nin 28. ayetiyle de Risale-i Nur'a işaret ediliyormuş. Ayetin Türkçe anlamı: "Ve Allah size bir nur yaratsın ki, siz o nur'la yürüyesiniz." Said-i Nursi'ye göre; "bu Nur da; Risale-i Nur'dur." O zaman ayetin anlamı şu demek oluyor: "—Ve Allah size yolunuzu aydınlatan, yürümenizi sağlayan Risale-i Nur'u verecek." Yunus Suresi'nin 82. ayeti de Risale-i Nur'a işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe anlamı: "-Ve Allah hakkı, kelimeleri'yle yerine getirecektir." Said-i Nursi'ye göre; "Bu âyetteki 'Kelimeler' sözüyle, Risale-i Nur anlatılmak isteniyor. Risale-i Nur bütünü içindeki 'Sözler' adlı Risale'nin Arapça karşılığı da 'Kelimeler'dir." Öyleyse ayetin anlamı şu oluyor: "Ve Allah, kelimeleri yani Risale-i Nur'la hakkı yerine getirecektir." En'âm Suresi'nin 161. ayeti de Risale-i Nura işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe anlamı: "De ki, Rabbim beni, doğru yoluna iletti." Said-i Nursi'ye göre; "bu âyetteki 'doğru yol' sözüyle de, Risale-i Nur anlatılmak istenmektedir. Sonra bu âyette Cifır yoluyla öyle bir tarihe işaret ediliyor ki, bu tarih Risale-i Nur yazarının, Nurları hazırlamaya çalıştığı, tahsil 26Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), sat. 13-14. (Ek: 5) 27Aynı kitap, s.60. 28Aynı kitap. s.62. 27 yaptığı tarihe denk geliyor." O zaman ayetin anlamı şu oluyor: "—Ey Said-i Nursi de ki, Rabbim beni doğru yol olan Risale-i Nur'a kavuşturdu." Lokman Suresi'nin 22. ayeti de Risale-i Nur'a işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe anlamı: "İyilik yaparak kendini Allah'a veren kimse, şüphesiz en sağlam kulpa sarılmış olur..." Said-i Nursi'ye göre; "bu âyette sözü edilen 'en sağlam kulp', Risale-i Nur'dur." O zaman ayetin anlamı şu oluyor: "Kim iyilik yaparak Risale-i Nur okursa o, en sağlam kulpa sarılmış olur." "Kime hikmet verildiyse, ona hayırdan çok şey verildi demektir." "Allah onlara kitabı ve hikmeti öğretir. Ve onları arıtır." "Sizi arıtır ve size kitabı ve hikmeti öğretir" anlamındaki ayetler de Risale-i Nur'a işaret ediyorlarmış. Said-i Nursi'ye göre; "Âyetlerde belirtilen 'Hikmet' sözüyle anlatılmak istenen, Risale-i Nur'dur." Buna göre ayetlerin anlamları şu oluyor: "Kime Risale-i Nur verildiyse, ona hayırdan çok şey verdi demektir." "Allah onlara kitabı ve Risale-i Nur'u öğretir. Ve onları arıtır." "Allah sizi arıtır ve size kitabı ve Risale-i Nur'u öğretir." Âli İmran suresinin 7. âyeti de Risale-i Nur'a ve Nurculara işaret edermiş, bu âyetin Risale-i Nur ve Nurcularla ilgili kısmı; "O'nun yorumunu bir Allah, bir de ilimde ileri gitmiş olanlar bilirler." anlamındaki cümleymiş. Said-i Nursi'ye göre: "Âyetteki 'ilimde ileri gidenler' sözüyle anlatılmak istenen; Risale-i Nur ve onun şakirtleri, 32 |
yani Nurculardır."
Buna göre ayetin anlamı şu oluyor: "O'nun yorumunu bir Allah, bir de Risale-i Nur ve Nurcular bilir." Nisa Suresi'nin 173. ayeti de Risale-i Nur'a. işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe anlamı: "Ey insanlar, size Rabbinizden bir delil geldi. Ve size açık bir nur indirdik." Said-i Nursi'ye göre: "Burada sözü edilen Nur da, Risale-i Nur'dur." O zaman ayetin anlamı şu oluyor: "Ey insanlar, size Rabbinizden bir delil geldi. Ve size apaçık bir nur olan Risale-i Nur'u indirdik." "İnanan-iman edenlere, hidayet kaynağı ve her türlü dertlerine şifa verdik" anlamındaki âyet de Risale-i Nur'a işaret ediyormuş. Said-i Nursi'ye göre; "Kur'an nasıl bir hidayet kaynağı ve dertlere şifaysa; Risale-i Nur da öyle hidayet kaynağı ve dertlere şifadır." O zaman ayetin anlamı şu oluyor: "—İnanan-iman edenlere, hidayet kaynağı olan ve her derde şifa veren Kur'an-ı Kerim'i ve Risale-i Nur'u verdik." Tevbe Suresi'nin 130. ayeti de Risale-i Nur'a işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe anlamı: "-Eğer yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. Ondan başka Tanrı yoktur. Ona güvendim ve ona dayandım." Said-i Nursi'ye göre; "bu âyet, Risale-i Nur kitaplarından olan işaret-ül İcaz adlı kitabın yazıldığı tarihi gösteriyor. Birinci Dünya Savaşı'nin başlangıcı sayılan olaylar meydana geldiğinde, hiç kimseden yardım görmeden nurların yayıldığına işaret ediyormuş." Buna göre ayetin anlamı şu oluyor: "Ey Risale-i Nur, eğer senden yüz çevirirlerse de ki; Allah 32 bana yeter. O'ndan başka Tanrı yoktur. O'na güvendim ve O'na dayandım." "Şüphesiz, Allah'ın askerleridir galip olanlar" anlamındaki ayet de Risale-i Nur'a işaret ediyormuş. Said-i Nursi'ye göre; "bu âyetteki Allah'ın askerleri' sözünün kapsamında özellikle, Risale-i Nur Şakirtleri vardır. Âyet, Risale-i Nur Şakirtlerinin bir zaman hapse girmelerine karşılık, manevi yönden galip olduklarına işaret ediyor ve tesellide bulunuyor." Nursi'ye göre; "Risale-i Nur Şakirtleridir. Galip olanlar." Ayetin Türkçe anlamı: "Onlar ki O'nun birlikte inandılar, iman ettiler. Onların nurları, önlerinden ve sağlarından koşuşmaya ve uçuşmaya başlar. Yani nurları çevrelerine saçılır. Onlar o zaman, -Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla ve bizi bağışla! derler." Said-i Nursi'yi göre; bu ayette de, özellikle Risale-i Nur şakirtleri, yani Nurcular anlatılmaktadır. Nursi'ye göre; ayetin anlamı şu oluyor: "Said-i Nursi'yle birlikte inananlar ve ifnan edenlerin nurları çevrelerine saçılır. O zaman onlar, -Ey Rabbimiz nurumuzu tamamla ve bizi bağışla! diye dua ederler." İsrâ Suresi'nin 82. ayeti de Said-i Nursi'ye göre; Risale-i Nur'a işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe anlamı: "-Biz Kur'an'ı imanlara rahmet ve şifa olsun diye indiririz." Said-i Nursi'ye göre; "Risale-i Nur da, 'Kur'an'ın semasından indiği için', bu âyette Risale-i Nur da anlatılmaktadır." O zaman ayetin anlamı şu oluyor: "...Biz Kur'an-ı Kerim!i ve O'nun semasından gelen Risale-i Nur'u, inananlara rahmet ve şifa olarak indirdik." "Yunus", "Ra'd", "Hicr", "Şuarâ", "Kasas" ve "Lokman" 32 surelerinin başlarında bulunan "-İşte bunlar, kitabın ayetleridirler!" anlamındaki ayetler de Risale-i Nur'a işaret ediyormuş... Said-i Nursi'ye göre; "Bu yüzyılda Risale-i Nur denilen 33 adet söz, 33 adet mektup, 31 adet Lem'alar; bu zamanda kitab-ı mübindeki âyetlerin âyetleri'dirler."35 Yine Said-i Nursi'ye göre ayetteki: '"İşte bunlar' sözüyle, Risale-i Nur'un parçaları anlatılmak isteniyor." O zaman ayetin anlamı şu oluyor: "-İşte bunlar, yani Risale-i Nur'un parçaları olan: 33 adet söz, 33 adet mektup ve 31 adet Lem'alar; Allah'ın kitabının ayetleridirler!" Kalem (Nun) Suresi'nin 32. ayeü de Risale-i Nur'a işaret ediyormuş... Ayetin anlamı: "Belki Rabbimiz, daha hayırlısına çevirerek bundan daha iyisini bize verir." Said-i Nursi'ye göre; "Risale-i Nur'un yazılması ve yayılması sırasında çok olağanüstü olaylar oldu. Yazarına, yani Said-i Nursi'ye büyük sıkıntılar verildi. O sırada, 'Küçük bir mescid'ine de ilişildi!' İşte o zaman Risale-i Nur şakirtleri 'Güçlü bir rica' ve yakarışla Allah'a yalvardılar: 'Ya Rab! Bu korkunç Rü'yayı hayre çevir!' dediler. Herkes umutsuz bulunurken, Risale-i Nur şakirtleri, umud'lu oldular ve Müslümanların morallerini güçlendirdiler. Onun için de Allah dileklerine göre daha hayırlısını verdi. İşte âyette, bu olaya işaret ediliyor." Buna göre ayetin anlamı şu oluyor: "Risale-i Nur şakirtleri dediler ki: Umarız ki Rabbimiz, bundan daha iyisi, hayırlısını bize verecek." Zümer, Câsiye, Ahkaf surelerinin başlarında bulunan "-Kitabın indirilişi, aziz ve hâkim olan Allah'tandır" anlamındaki ayetler de Risale-i Nur'a işaret ediyorlarmış... Said-i Nursi'ye göre; "bu âyetlerde Risale-i Nur'un adına 32 36 kendisine, ne zaman yazılacağına ve ne zaman yayılacağına Cifır yoluyla işaret ediyor. Çünkü Risale-i Nur, Kur'an Semasından ve âyetlerin yıldızlarından inmiştir."36 (Ek: 7) |
"İndirilen kitapla hem Kur'an-ı Kerim, hem de Risale-i Nur anlatılmak isteniyor."37
"Kitabın indirilişi" sözü, ebced hesabıyla, "Risalet-ün-Nur" adının sayı değerine, çok az bir farkla denk geliyor."38 Nursi'ye göre; ayetlerin anlamı şöyle oluyor: "Kur'an-ı Kerim'in ve Risale-i Nur'un indirilişi, aziz ve hakim olan Allah'tandır." . Secde Suresi'nin 1. ve 2. ayetleri de Risale-i Nur'a. işaret ediyorlarmış... Ayetlerin anlamları: "Hamim, Rahman ve Rahim olan Allah'ın indirişidir." Said-i Nursi'ye göre; "indiriliş" "sözünün sayı değeri de, Risale-i Nur'un sayı değerine denk geliyor. Ebced hesabıyla ve cifır yoluyla bu sonuç elde ediliyor. O zaman, ayetlerin anlamlan şu demek oluyor: "Kur'an-ı Kerim ve Risale-i Nur, Rahman ve Rahim Olan Allah 'ın bir indirişidir." "Onlar isterler ki, Allah'ın Nuru'nu ağızlarıyla söndürsünler. Oysa, inanmayanlar hoşlanmasalar bile Allah nurunu tamamlayıcı ve parlatıcıdır" anlamındaki âyet de Risale-i Nur'a işaret ediyormuş... Said-i Nursi'ye göre; "bir yabancı ülkenin sömürgeler bakanının, Kur'an'ın nurunu söndürmeye çalışmasına karşılık, kendisinin ortaya atıldığına ve o nur'u parlattığına işaret ediliyor." Yani Said-i Nursi olmasaymış, "o sömürgeler bakanı, Allah'ın Nur'unu söndürecekmiş. İşte o Nur, hem Kur'an-ı Kerim'dir, hem de Risale-i Nur'dur."39 36Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.76, sat.9-10. (Ek: 7) 37Aynı kitap, s.76-80. 38Aynı kitap, s.78. |
36
"Risale-i Nur'un 129 parçası, Kur'an'dan uzanan elektrik telinin ucuna takılan 129 elektrik lambası gibidir."40 Nursi'ye göre; anlam şöyle oluyor: "-Onlar isterler ki Allah'ın Nur'u olan Kur'an'ı ve Risale-i Nur'u ağızlarıyla söndürsünler. Oysa inanmayanlar hoşlanmasalar bile, Allah gerek Kur'an'ı ve gerek Risale-i Nur'u tamamlayıcı parlatıcıdır." İbrahim Suresi'nin 1., Sâd Suresi'nin 29. ayetlerinde de Risale-i Nur'a. işaret ediliyormuş... Ayetlerin Türkçe anlamı: "Bu öyle bir kitaptır ki, insanları karanlıktan ışığa çıkarasın diye sana indirdik." Said-i Nursi'ye göre; "bu âyetlerdeki Nur, yani ışık sözüyle anlatılmak istenen yine Risale-i Nur'dur." Ve bu âyetlere Said-i Nursi şu anlamı vermektedir: "Bu öyle bir kitaptır ki, sen onunla insanları Risale-i Nur'un ışığına çıkarasın diye onu sana indirdik. '41 Fussilet Suresi'nin 33. ayeti de Risale-i Nur'a işaret ediyormuş. Ayetin anlamı: "Allah'a çağıran, güzel işler yapan ve ben Müslümanlardanım diyen kimsenin sözünden daha güzel ne olabilir!?" Said-i Nursi'ye göre: "Hiçbir sözün kendisininkinden daha güzel ola-mıyacağı 'Söz', Risale-i Nur Külliyatı'ndan olan 'Sözler' adlı Risale yani kitaptır. Âyetle, işte bu kitap anlatılmak istenmiş ve övülmüştür." Said-i Nursi, ayetin kelimelerinden sayılar çıkarıyor ve bir tarih meydana getiriyor. Ayetle, o tarihte "her sözden daha güzel bir söz" bulunduğuna işaret edildiğini anlattıktan sonra şöyle diyor: "-Demek ki; biri, o tarihte son derece güzel sözlerle 36Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.76, sat.9-10. (Ek: 7) 37Aynı kitap, s.76-80. 38Aynı kitap, s.78. 36 |
meydana çıkacak, sözlerinin güzelliği ile halkı büyüleyecek. Bu özellikse bu zamanda; Risale-i Nur'un sözler adlı: San'at, güzellik, tesir, büyüleyicilik yönünden yüksek bir mertebede bulunan Risalenin kelimelerinde ve güçlü sözlerinde bulunur. Demek ki, bu âyet işaret anlamı ile, Risale-i Nur'u övmektedir."42
Said-i Nursi'ye göre; ayetin anlamı şöyle oluyor: "Allah'a çağıran, güzel işler yapan ve ben Müslümanım diyen Said-i Nursi'nin: Sözler adlı kitabından daha güzel ne olabilir?" Nisa Suresi'nin 42. ayeti de Risale-i Nur'a işaret ediyormuş... Ayetin anlamı: "-Eğer hasta olur, yahut yolculuk yaparsanız, ya da herhangi biriniz büyük abdestini yapar veya kadınla cinsi birleşmesi olursa işte o zaman suyu bulamadığında - temiz toprakla teyammüm etsin." Said-i Nursi'ye göre: "Bu âyetteki 'Temiz Toprak' sözüyle, Risale-i Nur'a işaret edilmiştir. Âyetin işaret anlamı şöyledir: Yüce Allah diyor ki: 1357 yılında; Manevi Ab-ı Hayât'ın kaynakları kapatıldığı zaman, temiz toprağa yönelin! Onda bir yaşayış kaynağını ve nur madeni bulursunuz." "Bu âyetin özellikle Risale-i Nur'u anlattığını gösteren iki delil vardır."43 Said-i Nursi bu iki delili, uzun uzun anlatır kitapta.44 İbrahim Suresi'nin 24. ayeti de Risale-i Nur'a işaret ediyormuş... Ayetin Türkçe anlamı: "-Görmez misin Allah nasıl örnek veriyor: Temiz ve güzel bir gözü, güzel bir ağaca benzetiyor. Öyle bir ağaç ki, kökü yerde dallan da gökte bulunur." 36Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.76, sat.9-10. (Ek: 7) 37Aynı kitap, s.76-80. 38Aynı kitap, s.78. 36 |
Said-i Nursi'ye göre:
"Bu âyetteki: 'Güzel bir söz' ifadesiyle anlatılmak istenen, Risale-i Nur'dur. 'Güzel ağaç' sözüyle de Risale-i Nur anlatılmak istenmiştir. Kur'an gibi, Risale-i Nur'un da kökü yerin derinliklerinde, dallarıysa yücelerde bulunur."45 Said-i Nursi'ye göre, ayetin anlamı şu demek oluyor: "Görmez misin Allah nasıl örnek veriyor: Temiz ve güzel bir söz olan Kur'an ve Risale-i Nur, güzel bir ağaç gibidir. Öyle bir ağaç ki, onun kökü yerin derinliklerinde, dalları da göklerde, yücelerde bulunur." Enbiyâ Suresi'nin 107. ayeti de Risale-i Nur'a işaret ediyormuş... Ayetin Türkçe anlamı: "Seni ancak rahmet olarak gönderdik âlemlere." Risale-i Nur şakirtlerinden birinin kaleme aldığı bir şiirde; "Risale-i Nur, âlemlere rahmet olarak nitelendirildiği"ni gören Said-i Nursi, bu ayeti ele alıyor ve nur şakirdi yani Nurcunun görüşüne katılarak: "-Evet, Risale-i Nur âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir", anlamına gelen bir açıklamada bulunuyor.46 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.87. Aynı kitap, s.90. Aynı kitap, s.94. Aynı kitap, s. 131. Said-i Nursi'ye göre; ayetin anlamı şu oluyor: "-Ey Risale-i Nur, biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik." "Risale-i Nur'u, Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Allah imzaladığı gibi, başta Hazreti Muhammed olmak üzere: Hazreti Ali, Abdülkadir Geylâni, Muhyiddin-i Arabî ve öteki ulu kişiler de 'imza basmışlardır' Risale-i Nur'a."47 İşte Said-i Nursi denen adam, kendi kitabı olan Risale-i Nur'dan böyle söz ediyor. Neden mi böyle söz ediyor? Said-i Nursi buna şöyle cevap veriyor: 39 "Ben Risale-i Nur'u, övmekle, ondan överek söz etmekle aslında Kur'an'ı övmüş oluyorum. Çünkü Risale-i Nur, Kur'an'ın en güçlü bir tefsiridir. Hattâ ondaki olanlar, Kur'an'daki olanlardan sızmış, süzülmüş şeylerdir. Onun için Risale-i Nur'u haklı olarak övüyorum."48 İşte Said-i Nursi'ye göre, Said-i Nursi budur. Böyle bir ulu kişi (!) dir. Kendisini böyle tanıtıyor Said-i Nursi. Bir insanın, kendisinden böyle söz etmesi, kendisini böyle tanıtması için akıl ve ruh hastası, veya maksatlı olması gerekir. Acaba bu ihtimallerden hangisi doğrudur? Yoksa ikisi de doğru mudur? Bu noktalar üzerinde ileride daha çok durup, açıklamalar yapmaya çalışacağız |
d) Nur Risaleleri Hakkındaki Düşünceleri
Said-i Nursi Risale-i Nur hakkındaki görüşlerini şöyle açıklamaktadır: "Risale-i Nur, düşmanlan teslim olmak zorunda bırakan elmas bir kılıçtır."49 "Risale-i Nur, kalbi, ruhu, duyguları aydınlatan ve insanların her derdine ilâç olan bir kitaptır."50 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i GayM (Arap harfleriyle teksir), s.92-164. Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası, s.46-48. Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.2. 50/1)7» kitap, s.2; Said-i Nursi, Lem'alar, Sinan Matbaası, İstanbul, 1958, s.6. "Risale-i Nur'un kerameti vardır." "Risale-i Nur, girdiği yerleri mübareklendirmiş, bu arada; bir ilimizi, yani İsparta'yı mübareklik makamı kazandırmıştır. Eski zamanların mübarek kenti Şam-ı Şerifin mübarekliği, Risale-i Nur vasıtasıyla, İsparta'ya nasip olmuştur. Risale-i Nur, İsparta'ya bütün vilâyetlerin üstünde bir dindarlık meziyeti de kazandırmıştır. Onun için 39 buvilâyetin bütün insanları hattâ dinsizleri bile; beni ve Risale-i Nur'u savunmak zorundadırlar... "52 Said-i Nursi, Risale-i Nur okumanın askerlikten ve kutsal savaştan bile üstün olduğunu iddia ederek der ki: "Risale-i Nur öyle değerü bir kitaptır ki, Kur'an'ın onda yansıyan nurlarına hizmet etmek, askerlikten ve kutsal savaştan bile üstündür. Benim elimde fırsat ve param olsa, Risale-i Nur hizmetinde olan değerli kardeşlerimi askerlikten kurtarmak için; bin lira karşılığında bile olsa bedeli; öder ve kurtarırım onları."53 Said-i Nursi, Risale-i Nurların Kur'an-ı Kerimin bir aynası olduğunu ve kimsenin yazamayacağı birer harika kitap olduğunu da aşağıdaki cümlelerle açıklar: "Risale-i Nur, Kur'an'ın bir aynasıdır. Bir mucize durumundadır."54 "Risale-i Nur'a karşı konulamaz ve onunla boy ölçüşülemez."55 "Risale-i Nur, sönmez ve söndürülemez. O, üfledikçe parlayan bir nurdur."56 "Ölüm hakikatinin muammasını, yalnızca Risale-i Nur çözmüştür."57 "Nur Risaleleri içinde bazıları birer harikadır."58 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.20; Said-i Nursi, Mesnevi-yi Nuriye, s.6; Said-i Nursi, Nur Meyveleri, s.66; Said-i Nursi, Lem'aları Risalesi, s.259. Said-i Nursi, Lem'alar Risalesi, s. 153. Aynı kitap, s.95. Said-i Nursi, Sönmez Risalesi, s.29. Aynı kitap, s.28. Aynı kitap, s.29. Said-i Nursi, Meyve Risalesi, s.6; Said-i Nursi, Miftah-ul-İmam, s.20. Miftah-ül-İmam, s.65. 39 |
"Risale-i Nur'un yayılması, yağmurun yağmasıyla çevrenin yeşillik ve çiçeklerle donatılması gibi sonuçlar verir."59
"Risale-i Nur'un bölümlerinden bazıları 6 saatte yazıldıkları halde, en güçlü dindar filozoflar, o parçaları 6 günde bile yazıp meydana getiremezler." Said-i Nursi aynen şöyle diyor: "-Ve bir günde 6 saatlik bir Risale olan, 30. sözü, ne ben, ne de en müdakkik dindar filozoflar, 6 günde o hakikati yapamazlar... Demek ki, en zengin bir mücevherat dükkânının dellalı... Olmuşuz..."60 "Risale-i Nur, Said-i Nursi'ye Allah tarafından verilmiş."61 Said-i Nursi, Risale-i Nurların Kur'an-ı Kerimin cesedine girdiğini ve Kur'an'm bir mucizesi olduğuna iddia edecek kadar ileri giderek der ki; "Kur'an-ı Kerim'in Ruhu, Risale-i Nur'un cesedine girmiştir."62 Bunun böyle olduğunu bir Nurcu söylediğinde üstad, bunu aşırı bir iltifat şeklinde düşünecek olmuş sonra vazgeçmiş bu düşüncesinden. Nedenini de şöyle açıklıyor: "-O Nurcunun sözünü aşırı bir şeymiş gibi düşündüğüm zaman, Kur'an'm hakikati bana manen şöyle dedi: '"-Cesede, elbiseye bakma; bana bak. O, benim hakkımda konuşuyor. Doğru söylemiş!' Kur'an böyle söyleyince ben de artık itiraz etmedim... "63 "Risale-i Nur, Kur'an'm bir mucizesi olduğu için, her şeyde bir marifet penceresi açmıştır. Bu kitap, Kur'an'a mahsus bir sun da çözerek, bir yıllık işi, bir saatte görecek duruma ulaşmıştır... Risale-i Nur, Musa Peygamberin asası gibi, nereye vurmuşsa su çıkarmıştır..."64 Said-i Nursi, Bediüzzaman Cevap Veriyor, Medeniyet Matbaası, Ankara, 1960, s.123. Aynı yerde. Aynı kitap, s. 122. Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası, s.79. Aynı kitap, s.79. Said-i Nursi, Mesnevi-yi Nuriye, s.6. 42 Nursi, Risale-i Nurların hayvanları etkilediğini ve kendisine önem vermeyenleri de tokatladığını anlatır. Risale-i Nur, yalnızca insanlarda değil, hayvanlarda, kuşlarda bile kerametini göstermiştir (!) "Risale-i Nur'un, birtakım olaylara karşı yararlı olduğunu, kuş'lann da anlayıp anlamadığını ve nasıl anlayabileceklerini" soran Nurculara Said-i Nursi, şu karşılığı veriyor: "Elcevap: Bütün hayvanların bir çobanı, bir bakanı olduğu gibi, kuş'lann da bir çobanı vardır. Onlar bilmeseler bile, onların çobanlan, Tann'nın buyruğuyla kendilerini sevk eder. Kuşlar bu şekilde yürürler. Kuşlann bu tutumlan, onlara gelen İlham'a dayanır... "Diğer yaratıklar nasıl Risale-i Nur'la ilgileniyorsa, kuşlar da, ilgilenirler elbette onunla... Kuşlar Risale-i Nur'u, başarılarından dolayı tebrik edip alkışlarlar.."65 "Risale-i Nur'u sadece kuş'lar değil; gökte ve uzayda bulunan her şey de alkışlıyor. Bu kitabın kerameti, yalnızca insanlarda, hayvanlarda, uçan kuşlarda değil; cansız cisimlerde bile kendini gösteriyor. Bu keramet karşı koyuyorsa, yağmur yağmıyor. Aylarca kuraklık oluyor. Gerekli kılıyorsa yağmur yağıyor. Yağmur ve şimşek meleği, Risale-i Nur'u alkışlıyor. Ona saygısızlık gösteril-diği, aleyhine bir iş yapıldığı zaman yeryüzü, itiraz ediyor. Bu yüzden deprem oluyor. Kâinat, Risale-i Nur'un serbest bırakılmasına sevinirken, onun mahkûm edilmesi, toplattırılması karşısında hiddet ve şiddetini gösteriyor; öfkeleniyor."66 "Risale-i Nur, kerametiyle; bela ve felaketleri önlüyor. Böylece; Risale-i Nur'un kerameti, sadece yaratıklarda değil; olaylarda da etkisini gösteriyor. Anadolu'ya gelecekbela ve felâketlerin önüne geçmekte Risale-i Nur, en önemli bir rol oynuyor."67 "İkinci Dünya Savaşı'na katılmamızı önleyen de Risale-i Nur olmuştur."68 Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası, s.88. Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.44-45; Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası, Nur Matbaası, Ankara, 1959, s.30. Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası, Nur Matbaası, Ankara, 1959, s.26. Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.40. "Risale-i Nur'un Kerameti, öldürücü zehirlerin 9 kat daha tesirlisini yutan adamı bile ölümden kurtarıyor. Risale-i Nur'un kerametiyle, bu kadar tesirli ve öldürücü zehir, üstad'a yutturulmuş ama, ona tesir etmemiş."69 Tabii rivayet kendinden. "Risale-i Nur'un kerameti, kendisine önem vermekte kusur edenlere tokat vurmak biçiminde de kendini gösterir. Bu tokatlardan kimileri zecr ve ceza tokatıdırlar. Kimileri de şefkat tokatıdırlar. Risale-i Nur tarafından vurulan tokat olayları'nın sayısı, yüzden fazladır. "Vurulan tokatlarla bazı kimselerin işleri bozulmuş, durumları sarsılmıştır. Bazı kimselerin sağlıkları bozulmuş, hattâ kalem tutan elinin parmakları kırılmıştır. Bazı kimselerin malları, hattâ hayatlan ellerinden gitmiştir."70 Risale-i Nur, kendisine hizmet etmekte kusur edenlere nasıl tokatlar vuruyorsa; eksiksiz hizmet edenlere de olağanüstü (!) yardımlarını göstermeyi biliyor; böylelerini, kazalardan belalardan kurtanyor (!) Bakın Said-i Nursi, bir açıklamasında neler anlatıyor: "Aziz ve Candan Kardeşlerim! "Size Risale-i Nur'un kerameti'ni gösteren çok anlamlı hayret verici bir olay anlatacağım: |
"Dünya ehli, Risale-i Nur talebelerine, Risale-i Nur'a ve onun 'Âyet-ül Kübra' adlı bölümüne ilişmek, zarar vermek amacını güttükleri için; karşımda: Eskiden Belediyenin bulunduğu Hükümet binasının dairelerinden biri, hiç görmediğimiz şaşıp kaldığımız biçimde birden parladı... Tam bitişiğinde Risale-i Nur'un çalışkanlanndan bir talebesi, iki kardeşinin ve masum Ceylan'ın sermayesinin bulunduğu büyük mağazalan, yangının çok yakınında olduğu ve dehşetli yangın bütün şiddetiyle mağazalara doğru ilerlediği için; biçare Ceylan'la birlikte bana geldiler: 'Biz yanı-yoruz, mahvoluyoruz!' dediler.
"Yangının hücum ettiği mağazada; Risale-i Nur külliyatından Âyet-ül-Kübra vardı. Ben, yangından iki gün önce, bu kitabın bana getirilmesini söylemiştim de getirilmemişti. Yangın zamanında anlaşıldı ki, kitap orada; yangını söndürmek için kalmış. Ben de Risale-i Nur-u ve Âyet-ül-Kübra adlı o Risale'yi şafaatçı kılıp: "'-Ya Rabbi kurtar!' dedim. 3 saat o dehşetli yangın hücumunda devam etti. "Bütün o büyük dâireyi, altında ve bitişiğindeki dükkânların hepsini yaktı. Ama, Risale-i Nur-un ve Âyet-ül-Kübra adlı bölümünün koruyuculuğu'nda olan mağazaya, hiç mi hiç ilişmedi. Ve altındaki Risale-i Nur talebesinin dükkânına da dokunmadı. Bu dükkân da sağlam kaldı... Bu, Risale-i Nur'un bir kerameti'dir. Kastamonu'da meydana gelen yangında da aynı durum görülmüştür. "Risale-i Nur Şakirtlerinden Hafız Ahmet'in evi, "Hârika" nevinden kurtulmuştur. Bununla birlikte onun kız kardeşinin, üçüncü kat yangınında elmas ve altın mücevherlerini kurtarması yine bir 'Hâri-ka'ydı. Kadıncağız, hem canını, hem de mücevherlerini kurtarmıştı ki, bu; Risale-i Nur'un bereketiyleolmuştu. Bundan başka, Risale-i Nur'un çalışkan talebelerinden ve çalışkan evsahiplerinden 4 kişi, kendilerini o yangından kurtarmışlardı. Bunun da, Risale-i Nur'un ve Âyet-ül-Kübra adlı Risalenin bir kerameti olduğuna hem ben, hem de bütün arkadaşlar kanaat getirdik.. ."71 Risale-i Nur'un kerametiyle "Mürekkep"lerin, boyaların rengi bile değişiyormuş (!) Said-i Nursi, bir olayı şöyle anlatıyor: "..Tahsin'e: "-Yaz! dedim. O da yazmaya başladı... İkinci Cilt Fihristi'nin mak-buliyetini, değerini göstermek için o siyah mürekkep, güzel bir kırmızı renge girdi. Ta yarım saat süren bu olağanüstü durumu biz şaşarak seyrettik. Sonra mürekkep, yine siyah renge döndü. Sayfanın bir yansı kırmızı iken, öteki yansı: Aynı kalem ve aynı hokka ile; Sim-Siyah yazıldı. "Bir zamanlar Barla'da bağlardaki köşkte Şam'lı Hafız Mesut ve Süleyman'la birlikte bulunurken de aynı durumu yani buna benzer bir olayı gördük. Şöyle ki: Ben sevmediğim için elimdeki siyah mürekkebi biraz döktüm. Kalan kısmı, birden güzel bir kırmızı renge döndü. Risale-i Nur şakirtlerini neşelendirdi. Risale-i Nur bizlere, keramet dizisi'nin bir ucunu, bir sızıntısını gösterdi."72 (Ek: 8) Said-i Nursi, Risale-i Nurlara, ekmek ve su kadar ihtiyaç olduğunu ve hayvanlara da etki ettiğini anlatıyor: "Ekmek ve su'ya ne kadar ihtiyaç varsa, Risale-i Nur'a da o kadar ihtiyaç vardır."73 "Risale-i Nur'a, çekirgeler, kuşlar bile ihtiyaç duyarlar. Onun için Risale-i Nur okunurken gelir; onu dinlerler. Hattâ yalnıza Risale-i Nur'u değil; Risale-i Nur Şakirtlerinden gelen mektupları bile dinledikleri olur bunların. "...Marangoz Ahmet'in gönderdiği mektubu arkadaşlara 71 Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 104-105. |
okuduğum zaman; iki çekirge'nin, mektubun başına gelip, ta bitinceye kadar dinlediklerini gördüm. Birkaç gün önce biz mektup yazarken; iki güvercin, mektubun makbuliyeti'ni nasıl doğruladılar, müjdeci serçe ve kuddus kuşlan'nın müjdelerini tasdik ettilerse; marangozun iki çekirgesi de, güvercinleri ve müjdeci kuşları tasdik ederek:
"-Biz de Risale-i Nur'u tanıyoruz diyerek durumlarıyla çok güzel ve anlamlı bir şekilde anlattılar..."74 "Risale-i Nur, çekirge'lerden, serçelerden, güvercinlerden kısacası hayvanlardan başka: Yer küre'sini, hattâ hava tabakası'nı (Atmosferi) bile kendisiyle meşgul etmektedir."75 Said-i Nursi, Risale-i Nur hakkındaki saçmalıklarına devamla şöyle der: Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.20. (Ek: 8) Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası, s.205. Aynı yerde. Said-i Nursi, Hizmet Rehberi, s.22. "Risale-i Nur'lan okumak, okutmak, yazmak ve buna benzer şekilde onunla meşgul olmak; kalbe rahatlık, ruha genişlik, rızka bereket, vücuda sıhhat veriyor."76 "Risale-i Nur'a karşı konulamaz. Onunla kimse başa çıkamaz... O sönmez ve söndürülemez. O üfledikçe parlayan bir nurdur."77 "Risale-i Nur bir mucize durumdadır.. O'nda öyle parçalar vardır ki, kimisi 6 saatte, kimisi 2 saatte, kimisi 1 saatte, hattâ kimisi 10 dakikada yazıldığı halde yemin ederim ki: 10 saatte yazıp meydana getiremiyorum... Ve 6 saatte yazılmış olan otuzuncu sözü ben de, en yeterli ve dindar filozoflar da çalışsak 6 günde yazamayız. Ve kimse yazamaz."78 71 Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 104-105. 45 "Risale-i Nur'da üstad konuşur."79 "Ama, O'nda yazılı olanlar Kur'an'm malıdır; Allah'tandır."80 "Peygamberimiz nasıl Kur'an-ı Kerim'in sadece bir Tercümanı idiyse, üstad da Risale-i Nur'un sadece bir tercümanı (!) durumundadır."81 "Risale-i Nur, Peygamberimizin Risaletinin yani Peygamberliğinin bir mirasını verir Üstad'a."82 "Onun için üstad da dersini Risale-i Nur'dan alıyor ve ondan öğreniyor."83 Risale-i Nur'un verdiği derslerde de bir özellik olduğu anlatılır: "Risale-i Nur, başka bilginlerin eserleri gibi yalnız aklın ayağı ve bakışıyla ders vermiyor. Evliyaların yaptığı gibi yalnız kalbin keşif ve zevkiyle de hareket etmiyor, akıl ve kalbin birleşmesi, kay- Said-i Nursi, Sönmez Risalesi, s.28. Aynı kitap, s.28-29. Said-i Nursi, Bediiizzaman Cevap Veriyor Risalesi, s. 122. Aynı kitap, s.39. Said-i Nursi. Hizmet Rehberi, s.92. Aynı kitap, s.73 (ve çeşitli kitapları). Said-i Nursi, İmam Hakikatleri, s. 162. Said-i Nursi, Hizmet Rehberi, s.92 (ve birçok risaleleri). naşması ve ruhun ve öteki manevi güçlerin birbirlerine yardımı aracılığıyla, böyle bir ayakla hareket ederek yücelerin tepesi'ne çıkıyor. Ona aykırı olana felsefe'nin değil ayağı, gözünün bile erişemediği yerlere yükseliyor... "84 Said-i Nursi, uydurmuş olduğu saçmalıkları; Kur'an'm tefsiriymiş gibi göstererek, kimleri cennete göndereceğini açıklıyor: "Risale-i Nur, bu çağda, bu tarihte bir urvetül-vüska kopmayan kulptur... Kopmaz bir zincirdir. Bir Allah 71 Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 104-105. 45 |
ipidir. Bu Allah'ın ipine elini atıp tutunan kurtulur."85
"Şeriate, ruha nüfuz etmenin en kısa, en hatasız, en zevkli yolu; Risale-i Nur'a bağlanmaktır.. ."86 "Risale-i Nur, Kur'an-ı Kerim'in en hakikî tefsiridir."87 "Risale-i Nur, kendisine hizmet edenler, başta talebelerini mutlaka cennete götürecek."88 Bakın neler söylüyor Said-i Nursi bu konuda: "Birinci Şua'da bir-iki âyetin işaretinde: Risale-i Nur'un sadık talebelerinin iman ile, kabr'e girecekleri ve ehli cennet olacakları hakkında kutsal bir müjde ve güçlü bir sevindirici haber bulunduğu gösterilmiştir. Fakat, bu pek büyük meseleye ve bu çok değerli işarete, tam güç kazandıracak yeterli bir delil ister diye beklerdim. Çoktan beri bu bekleyiş içindeydim. "Şükür ki, iki emare birden kalbime geldi: "Birinci emare: Tahkiki imân, 'bilgi planındaki kesinliği'nden, 'Gerçek Planındaki kesinliği'ne yaklaştığı zaman, artık 'Selp' edilemi-yeceği, şeytan tarafından çalınamıyacağına 'Keşif ve 'Tahkik Ehli', hükmetmiştir. 'Keşif ve tahkik ehli' şöyle demişlerdir: Said-i Nursi, Hizmet Rehberi, s.73. Aynı kitap, s.31 ve Meyve Risalesi, s. 150. Aynı kitap, s.73. Said-i Nursi, Hutbe-i Şamiyye, s.6; Said-i Nursi, Âyet-iil-Kübra, s.76. Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s. 19. "-Ölüm sarhoşluğunda, şeytan, vesveseleriyle ancak, akla şüphe verebilir. İnan-ı Tahkiki ise; (gerçek plandaki kesinliğe ulaşan iman) sadece akılda durmuyor. Kalbe, ruha, sırr'a, ve daha birçok şeylere işliyor. Ve kökleşiyor. Onun için şeytanın eli, bu imanın varacağı yerlere yetişemez. Bu duruma gelmiş imanlar, zevaldan, çalınmaktan kurtulur... 71 Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 104-105. 45 "Böyle bir imana ulaşmanın iki yolu vardır: Birinci yol: Veli-lik'tir. Velilikle, bu imana ulaşılabilir. Çünkü; velilikte gözle görülür gibi bir durum meydana gelir. İman edilen şey, gözle görülmüş gibi olur. Bu yol, en özel kişilere mahsus bir yoldur. "İkinci yol: Vahy'ın bereketiyle; akıl ve kalbin birleşmesiyle Kur'an'ın burhanı biçiminde 'hakkelyakîn' yani gerçek plandaki iman derecesine ulaşır. Bu derece güçlü bir iman, inanılan şeye açıklık kazandırır ve insanı ister istemez inanmaya zorlar. Bu iki yolun da, Risale-i Nur'un esası, mayası, temeli, ruhu, hakikati olduğunu gözde talebeler görüyorlar. Başkaları da insafla baksalar, aynı gerçeği görecekler. "Risale-i Nur talebelerinin cennetlik olduklarına ikinci emare: Risale-i Nur'un sadık şakirtlerinin güzel bir şekilde ölmelerine, imanla çene kapamalarına o kadar makbul ve samimî dualar yapılıyor ki; o dualardan hiç değilse birinin kabul olmamasına akıl, imkân vermez. Meselâ: "Risale-i Nur'un bir hizmet edicisi ve talebesi: (Said-i Nursi) 24 saatte en az 100 kerre: Risale-i Nur talebelerinin son nefeslerini iyi bir şekilde vermelerine, ebedî mutluluğa erişmelerine dua ediyor. Bu arada, en az 20 kere de: Onların imanlarının Şeytan tarafından ça-lınmamasına, özel olarak onların imanla kabre girmelerine dua ediyor. Hem de bu duaları, duaların en çok kabul olacakları saatlerde ve kabul olma şartlarına dikkat ederek yapıyor. "Sonra Risale-i Nur talebeleri, şu zamanda her yönden hücuma ve dumura uğrayabilecek olan imanın selâmeti için, birbirlerine içten ve masum dilleriyle dualar ediyorlar. Bu dualar o kadar güçlüdür ki, Allah'ın rahmeti ve hikmeti, onların kabul olmamasına imkân vermez. Bunların hepsi red edilse de, yalnızca birinin duası kabul olsa, yine Risale-i Nur talebelerinin sağlam imanla kabre 71 Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 104-105. 45 girmelerineyeterli olur. Çünkü duaların hepsi de, bütün Risale-i Nur talebelerini içine alıyor."89 "Sadakat ve kanaatla Risale-i Nur dairesine girenlerin imanla kabre gireceklerine çok güçlü emareler vardır."90 Said-i Nursi, Risale-i Nurları okuyanların birer âlim olacaklarını ve ölmezlik suyu içeceklerini de anlatarak der ki: "Risale-i Nur, herkese, Ab-ı Hayat=Hayat suyunu, yani ölmezlik suyunu içiriyor. Musa Peygamberin asası, nasıl bir taştan 12 çeşme akıttıysa ve gerek Hazreti Musa'yı, gerek beraberindekileri nasıl susuzluktan kurtardıysa, Risale-i Nur da öyledir. Bir Kur'an asasıdır."91 "Risale-i Nur ve talebelerinin uğraştıktan görev, yeryüzündeki bütün önemli görevlerden daha önemlidir."92 "Risale-i Nur'u okumak, O'na hizmet etmek bir ibâdet'tir. Ona hizmet, üç aylarda yapılan zikirlere bile tercih edilmelidir."93 "Risale-i Nur'dan alınan bilgiler, onu yazarken akıtılan mürekkepler, şehitlerin kanından daha üstündür! Risale-i Nur'a yapışmak suretiyle Peygamberin yolundan gidenler, şu fesat zamanda yüz şehit sevabından daha çok sevap kazanırlar." (Aynı kitapta aynı sayfada bu anlama gelen ifadeler var.) "Risale-i Nur'u okumak ya da yazmak, âlim olmak için yeterlidir. Başka şey istemez."94 Bir Nurcu, şöyle bir soru soruyor, Said-i Nursi'ye: "-Alimlerin mürekkepleri, şehitlerin kanlarından ağır gelir anlamındaki hadiste âlim sözü geçiyor. Bizim bir kısmımız ise, sa- Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s. 19-20. Said-i Nursi, Hizmet Rehberi, Sinan Matbaası, İstanbul, 1960, s.49. 71 Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 104-105. |
45
Said-i Nursi, Miftah-ül İmam, Nur Matbaası, Ankara, 1959, s.87. Said-i Nursi, Hizmet Rehberi, Sinan Matbaası, İstanbul, 1960, s.90. Said-i Nursi, Nur Meyveleri, s.66. Aynı yerde. dece: Kâtip'tir. Bu durumda biz nasıl olur da; hadisteki âlim sözünün şümulüne, kapsamına gireriz? Ve nasıl olabilir de; Risale-i Nur'u yazarken kullandığımız mürekkepler, şehit'lerin savaşta döktükleri kanlarından sevapta daha ağır gelir? Sonra sadece kâtip olduğumuz halde, bin şehit'in sevabından daha çok sevap kazanmamız mümkün müdür? Hadisteki âlim sözü, bizi nasıl kapsamına alabilir de bu kadar sevap kazanabiliriz?" Nurcunun bu anlamdaki sorusuna Said-i Nursi şu karşılığı veriyor: "Fazla değil yalnızca 1 yıl bu risaleleri ve onun verdiği dersleri anlayarak ve benimseyerek okuyan kimse, bu zamanın en önemli, en gerçek bir âlimi olabilir. Hattâ hiç anlamasa bile, değil mi ki, Risale-i Nur talebelerinin manevi bir kişilikleri vardır; öyleyse bu zamanın bir âlimidir. Sizin kalemleriniz de, o manevi kişinin parmak-larıdır... Öyleyse; hadiste gösterilen sevabı alırsınız!"95 "Risale-i Nur bir elektriğe benzer. Son derece yüksek ve derin bir ilimdir o. Öyleyken; ne tahsile, ne ders çalışmaya, hacet kalmadan; zahmet bile çekmeden herkes onu anlayabilir. Ondaki derin bilgileri alabilir."96 Said-i Nursi bir yerde böyle diyor, Risale-i Nur'un herkes tarafından anlaşılabileceğini, onun için de ondaki meseleleri öğrenmek için ders falan almaya ihtiyaç olmadığını ileri sürüyor ama, bir başka yerde de başka türlü şeyler yazıyor. Sikke-i Tasdik-i Gaybî adlı kitabının baş tarafında bakın ne diyor: "Şimdi resmen izin verilen din tedrisatı için özel 71 Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 104-105. 45 95 Said-i Nursi, Nur Meyveleri, s.66. 96 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir, başlangıçta numarasız sayfalardan ikincisi). 51 dershaneler açılmış, bu izinden yararlanarak, Nur Şakirtleri, mümkün olan her yerde Nur dershanesi açmalıdırlar. Gerçi herkes kendi kendine de bir şeyler öğrenebilir. Ama, Risale-i Nur'un her meselesini öyle herkes anlayamaz. "Nur medreseleri, yani Risale-i Nur okutulan yerler, eski medreselerden çok farklıdır. Eski medreselerde 5-10 yıl okumaya karşılık, Risale-i Nur okutulan yerlerde 5-10 hafta okumak yeter. Çünkü Risale-i Nur, 5-10 haftada 5-10 yıllık sonucu verebilir."97 "Risale-i Nur'a itiraz edilemez. Yapılacak bir itiraz, en ulu kişilerden Kutb-u A'zam'dan da gelse aldırış edilmemelidir."98 Said-i Nursi, Risale-i Nurların günahlara kefaret ve kuvvetli olduğunu şöyle izah ediyor: "Risale-i Nur, günahlara kefarettir."99 "Risale-i Nur, herhangi bir sünnetin terk edilmesinden doğacak ı günahı bağışlattırır."100 "Risale-i Nur, Tek başına bir ordu kadar güçlüdür."101 "Risale-i Nur'daki güç, hiçbir cemiyette, hiçbir komitede yoktur."102 Risale-i Nur daha yazılmadan, yazan ve yazarının köylülerini, övünmeye zorlamış, Said-i Nursi ve O'nun köylüleri farkında olmadan övü-nürlermiş. İşte bu övünme, ileride yazılacak Risale-i Nur'dan geliyormuş. Risale-i Nur'un değerinden ve büyüklüğünden dolayı, elde olmayan bir övünmeymiş. Risale-i Nur'un değeri de, "Hiss-i Kablel Vuku" ile, yani daha meydana gelmemiş olan olaydan önce doğan bir duyguyla seziliyor-muş. Gerek Said-i Nursi, gerek köylüleri, hatta Nurs köyü ve yakınlannda bulunan herkes, ileride Risale-i Nur'un,bu 95 Said-i Nursi, Nur Meyveleri, s.66. 96 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir, başlangıçta numarasız sayfalardan ikincisi). |
son derece değerli kitabın yazılacağını ve yayılacağını "Ruhen" sezdikleri için kendilerinde bir övünme hakkı görüyorlarmış. Övünmeleri bundan ileri geliyormuş.
Bakın Said-i Nursi bu hususta da ne diyor: "Risale-i Nur doğmadan 40 yıl önce geniş bir önsezi, hem bende, hem bizim köyde, hem de Nahiyemizde meydana geldiğini, bu Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir, başlangıçta numarasız sayfalardan ikincisi). Said-i Nursi, Hizmet Rehberi, s.59. Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir, başlangıçta numarasız sayfalardan ikincisi). Said-i Nursi, Tiryak, s.54. Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.4. Said-i Nursi, Sönmez Risalesi, s.3. önsezinin çok hayret verici biçimde ortaya çıktığını, manevi bir ihtarla şimdi kesin olarak anlıyorum. Bu sun yalnızca, Şefik kardeşim ve Abdulmecid gibi eski talebelerime açmak isterdim. Şimdi Canab-ı Hak, sizlerin içinde çok Abdulmecid'leri çok Abdurrah-manlan verdiği için bu sun sizlere açıyorum. "Ben 10 yaşındayken, büyük ölçüde koltuklarım kabanyordu. Hattâ bazen övünme biçiminde ortaya çıkan bir durumum vardı. İstemeye istemeye pek büyük bir iş yapan kişinin takınabileceği büyük bir kahramanlık tavrını takınıyordum. Kendi kendime: -Sen beş para bile etmezken, nedir bu kadar övünmenin, bu kadar cesur davranmanın anlamı? diyor, düşünüyor; fakat bir sonuca varamı-yordum. Övünmemin nedenini anlayamadığım için 95 Said-i Nursi, Nur Meyveleri, s.66. 96 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir, başlangıçta numarasız sayfalardan ikincisi). |
hayretier içinde kalıyordum. O zaman düşünüp çıkaramadığım ve hayret ettiğim durumun nedeni; daha 1-2 ay önce ihtar edilmiş bulunuyor bana. İhtar edildi ki: Seni o zaman övünmeye iten ve hayret ettiğin duruma getiren şey, Risale-i Nur'du. O daha gelmeden; kendisini, senin kalbine duyuruyordu. Sen bayağı bir odun parçası gibiyken, ya da bir çekirdek durumundayken; onun kendi malın gibi hissettiğin, bir önsezi'yle bunu duyduğun için övünüyordun.
"Hemşehrilerim bilirler ki bizim köyümüz de, gösteriş ve cesaret yönünden son derece ileriydi. Köylülerimiz övünmeyi çok severlerdi. Sanki büyük bir ülkeyi fethediyorlarmış gibi, kahramanlarda görülen bir tavır takınmak istiyorlardı. "Ben o zaman kendi durumuma şaştığım gibi, onların da durumlarına şaşardım. "Şimdi gerçek bir ihtar ile öğlendim ki: O günahsız Nurs köylüleri ve Nurs köyü, Risale-i Nur ile büyük bir iftihar kazanacak. Vilâyetinin ve Nahiyesinin adını işitmeyenler bile, Nur Köyünü önemle tanıyacak. İşte sonunda işin böyle olacağını, böyle bir duruma yükseleceklerini, daha olmadan hissettikleri için: Tann'nın nimetine karşı yapacakları teşekkürlerini bir övünme biçiminde gösteriyorlardı. O çevredeki talebeler de öyleydi: Birden bire Şeyda diye ünlü Şeyh Ab-durrahman-ı Tâği'nin himmetiyle o kadar çok talebeler ve hocalar Çikü ki, bütün kürdistan onlarla iftihar ediyordu âdeta. Ben o za- manlar öyle bir durum görüyordum ki, ilim ve tarikat daireleri içinde yeryüzünü fethedecek olan bu hocalardır diyordum içimden. Bu hocalar, eski ünlü âlimlerden, allâmelerden, evliyalardan, kutuplardan söz ederlerken 95 Said-i Nursi, Nur Meyveleri, s.66. 96 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir, başlangıçta numarasız sayfalardan ikincisi). |
51
ben 10 yaşında bir çocuk olarak onları dinliyordum. Bunlar, âlim ve talebeler ilimde dinde büyük bir fütuhat yapmışlar gibi gelirdi bana. Bir parça zeki bir talebe ortaya çıksa, büyük bir önem verilirdi. Talebeler tartışsalar da, biri baskın çıksa tartışmadan o galip gelen büyük bir iftihar duyardı. Ben de hayret ederdim bu du-ruma. Talebelerin durumu, bende de vardı. Gerek nahiyemizde, gerek kazamızda ve gerek vilâyetimizde: Tarikat Şeyhleri de kendi aralarında hayret verici ölçüde tartışma yaparlardı. Bir münazara geleneği vardı. Öyle münazara ki, başka yerlerde benzerini görmedim. "Şimdi kalbime gelen bir ihtar ile anlıyorum ki, o zamanda yaşayan talebe arkadaşlarım, o üstadlar durumundaki hocalarım, o mürşitlerim, evliya ve şeyhlerim; daha olmadan sezmişler: En ihtiyaç duyulan bir zamanda, o hocaların çekirdekleri içinden ve mürşitlerin müridleri arasından parlak bir nur çıkacak. İman ehlinin imdadına yetişecek. İşte ileride böyle bir olay meydana geleceğini, onların ruhları sezmiş. "Son derece ağır ve şaşırtıcı şartlar içinde bile, muhaliflerinin karşısında bin yıllık bir sapıklıkla ve kuruntulu, hileci düşmanlarla uğraşıp üstün çıktığına ve iki mahkeme huzurunda başarılı bir galebe çalmasına, perde altındaki aydınlatmalarına ve düşmanları kendisini serbest bırakmaya mecbur etmesine baktığımız zaman anlarız ki: Risale-i Nur, bu mevkie lâyıktır. Hazreti Ali ve Abdulkadir Geylani'nin sezip kendisinden haber verdikleri gibi, bu hocalar, talebeler, evliyalar, köy, nahiye ve vilâyette bulunanlar benimle birlikte, Risale-i Nur'un geleceğini daha o zamandan anlamışlar, sevinmişler. Hepimizin ruhu sezmiş Risale-i Nur'un geleceğini. 103 Said-i Nursi. Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.57. |
54
"Sizi, eski talebelerim, eski arkadaşlarım gibi saydığım, kardeşim Abdulmecit, yeğenim Abdurrahman durumunda gördüğüm için, bu mahrem sırrı, size açtım."103 RİSALE-İ NUR BİR TEFSİR MİDİR? Gerçekte Risale-i Nur bir tefsir değildir. Kur'an-ı Kerim ayetlerinden sadece bazılannı tefsir etmiş, onun da çoğunu saçma sapan ve ilmi olmaktan tamamıyla uzak "teviller" biçiminde yapmıştır. Bir an için diyelim ki: Risale-i Nur, Kur'an-ı Kerim'm tefsiridir. Her tefsir, tefsir edene ait olduğuna göre, Risale-i Nur'un da, Said-i Nursi'ye ait olması gerekmez mi? Said-i Nursi nasıl olur da kendi yaptığı tefsir için: "O benim değil, Kur'an'm malıdır!" diyerek, yaptığı saçmalarla dolu tefsiri doğrudan doğruya Kur'an'a. mal eder ve onu övmenin Kur'an'ı övme yerine geçeceğini ileri sürer? Nasıl olur da kendi esaretinden söz ederken: "Kur'an'dan süzülmüştür!" diye bir iddia ortaya atar. Ve nasıl olur da, Kur'an ve Hazreti Muhammed hakkında inmiş olan ayetleri kendi kitabı ve kendisi hak-kında inmiş gibi yorumlar? Eğer bir tefsircinin böyle bir şey yapmaya hakkı olsaydı, başka tefsircilere de aynı hakkı vermek gerekmez miydi? Her tefsirci de aynı yola gitse, eserini Kur'an'm malı ve gökten inmiş gibi gösterse ve ayetlerde övüldüğünü ileri sürse nasıl çıkılır işin içinden? Kur'an vahiy eseri olduğuna göre, Said-i Nursi kendi kitabını bu esere mal etme hakkını nasıl kendinde buluyor? Sonra yaptığı te'vil ve tefsirlerde yanılmış olamaz mı? Kendi yanlışlarını vahiy, dolayısıyla Allah'a dayamakla büyük bir haksızlık, Tanrı'ya karşı büyük bir saygısızlık etmiş olmaz mı? Hem Said-i Nursi, kendi eserini, şimdiye dek yazılmış bütün eserlerden üstün 103Said-i Nursi. Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.57. |
54
gördüğüne göre, aradaki fark nereden ileri geliyor? Nursi'ye göre; hiçbir müfessirin tefsirinde hiçbir arifin sözlerinde bulunmayan tesir gücü Risale-i Nur'da varmış... Sikke-i Tasdik-i Gaybî adlı kitabın 228. sayfasında şöyle bir başlık var: 103 Said-i Nursi. Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.57. "Mahremce bir suale cevap". Bu başlığın altında Said-i Nursi'nin şu açıklamasını buluyoruz: "Şu sır-ı inayet, eskiden mahremce yazılmış, 14. söz'ün sonuna eklenmişti. Her nasılsa çoğu nüshalarda unutulup, yazılmamıştı. Anlaşılıyor ki, bu sır'nn uygun yeri burasıdır. Demek ki, onun için gizli kalmış." Said-i Nursi sonra şöyle diyor: "-Benden soruyorsun: "-Neden senin Kur'an'dan yazdığın sözlerde olağanüstü bir özellik var? Bu sözlerde öyle bir güç, öyle bir tesir var ki; müfessirlerin ve ariflerin sözlerinde nadiren bulunur. Bazan bir saürda, bir sayfa kadar güç var. Bir sayfada da bir kitap kadar tesir bulunur. Bu, neden böyle? diyorsun."1 (Ek: 9) Böyle bir soru Said-i Nursi'ye yöneltilmiş midir, yöneltilmemiş midir? Bunu bilmiyoruz. Ama kendisi yöneltildiğini ileri sürüyor ve cevap veriyor. Said-i Nursi'nin, böyle bir soruya normal olarak: "Estağfırullah, söylediğiniz gibi bir özelliği yok benim sözlerimin. Ben kimim ki, müfessirlerin ve ariflerin sözlerinden daha üstün söylemiş, onlardan daha güçlü bir şekilde Kur'an-ı Kerim'i tefsir etmiş olabileyim? Siz bana ve eserime, fazlaca te-veccüh gösteriyorsunuz. Ne ben, buna lâyıkım; ne de benim sözlerim, böyle bir özelliğe sahiptir" şeklinde cevap vermesi gerekirdi. Değil mi? Hayır, Said-i Nursi'den böyle bir tevazu beklenemez. Nitekim sözü edilen soruya şu karşılığı veriyor: "El Cevap: Şeref, Kur'an'ın Mucizelerine ait olduğundan ve bana ait olmadığından pervasız olarak derim ki: Ekseriyet itibariyle, yani çoğunlukla öyledir! (Yani; dediğiniz özellikler vardır benim sözlerimde.) Çünkü: Yazılan sözler tasavvur değil, tasdik'tir. Teslim değil, 1 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdiki Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.228, sat.3-5. (Ek: 9) |
56
iman'dır. Marifet değil, şahadet'tir. Şuhud'dur. Taklid değil, tahkik'tir. İltizam değil, iz'an'dır. Tasavvur değil, hakikat'tir. Da'va değil, da'valar içinde burhan'dır." Görüyorsunuz Said-i Nursi'nin verdiği cevabı. Sözlerinde bu vasıflar, bu özellikler varmış da onun için ötekilerinden farklıymış! Onun için mü-fessirler, arifler, bilginler, düşünürler.. Said-i Nursi'ninki gibi söyleyemiyorlar, yazamıyorlarmış. Onun için Nursi'nin sözlerinde olağanüstü bir güç, olağanüstü bir tesir varmış (!) Said-i Nursi, kendi sözlerinin, bütün müfessirlerin ve ariflerin sözlerinden neden daha üstün olduğunu anlatmaya devam ediyor ve bakın neler yazıyor: "Eski zamanlarda iman temelleri korunuyordu. Tann'ya ve hakikate teslim, kuvvetliydi. Teferruatta ise; ariflerin marifetleri delilsiz de olsa, beyanatları kabul oluyordu, yeterli sayılabiliyordu. Fakat şu zamanda, fennin sapıklığı, elini temellere ve köklere de uzatmıştır. Onun için acizliğime, zayıflığıma, yoksulluğuma ve ihtiyacıma ba-kılıp acınarak; Kur'an'ın bir mucizesi olmaya hak kazanmış ve Kur'an'ı temsil gücüne erişmiş şeylerin bir ışığını, Kur'an'a hizmet eden yazılarıma verildi." Said-i Nursi'nin "ÂcizUğini-Zayıflığım", burada ileri sürmesi bir tezat, bir çelişkidir değil mi? Ama o, bu çelişkiye boşuna düşmüş değildir, nedeni vardır: Sözlerin, bütün müfessirlerin, ariflerin sözlerinden neden daha üstün olduğunu anlatırken girdiği riya minaresine kılıf hazırlamak için düşmüştür bu çelişkiye. Neyse biz, üstad'ın açıklamalarını okumaya devam edelim: "Şükür Allah'a ki, temsil dürbünü'yle, en uzak.hakikatler bile, bana; son-derece yakın gösterildi. Temsil merdiveniyle, en yüksek hakikatlere ulaşmak mümkün oldu. Yine sırrının birleştirici yönüyle, en dağınık meseleler toplanabildi. Ve yine temsil sırrının 1Said-i Nursi, Sikke-i Tasdiki Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.228, sat.3-5. (Ek: 9) |
56
penceresiyle, İslâm temellerinin en gizli ve geleceği ait olan hakikatleri bile gözle görünecek derecede ortaya çıkarıldığı için, iman-ı yakini nasıl oldu. Onun için, akıl da, vehim de, hayal de, nefis de, heva da sözlerime teslim olmak zorunda kaldı. Şeytan da silâhını bırakıp teslim olmak zorunluluğunu duydu. Kısacası: Yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir varsa, ancak Kur'an'ı temsil etmiş olmanın panltılanndandır. Bunda benim payım sadece: Şiddetli bir ihtiyaçla istemek, son dereceye varan bir güçsüzlük içinde yalvarıp yakarmak olmuştur. Dert benimdir, derman, Kur'an'ındır."2 -Said-i Nursi- İddiaya bakın! Şiddetli bir ihtiyaçla istemiş, güçsüzlük içinde yalvarmış yakarmış da onun için Allah, olağanüstü özellikleri onun sözlerine vermiş. Bir de, sözlerindeki bu özellik Kur'an'ı Kerim'ı temsil etmesinden ileri geliyormuş (!) Peki ama, başkaları için de Tann'dan o kadar isteyen, Tanrı'ya onun kadar yalvarıp yakaran olmamış mı? Yoksa başkalarının duaları, yalvarıp yakarmaları kabul olmuyor da, yalnızca Said-i Nursi'ninki mi kabul oluyor? Başka müfessirlerin, İslam bilginlerinin sözleri Kur'an'ı Kerim'ı temsil etmiyor da yalnızca Said-i Nursi'nin sözleri mi Kur'an'ı temsil ediyor? Hem, Said-i Nursi'nin sözlerinde ne gibi fevkaladelik, ne gibi üstünlük, ne gibi olağanüstü özellik var? Olağanüstü tesiri varmış. Kim söylüyor? Said-i Nursi, bir de çeşitli nedenlerle ona bağlı olanlar söylüyor. Hani ne derler: "-Şeyhin kerameti kendinden menkûl!" Said-i Nursi'nin ve izindekilerin ileri sürdükleri de öyle. Nursi, kendi keramet'ini kendisi naklediyor. Onun izindekiler de daha da abartarak aynı "nakl"i yaymaya çalışıyorlar. Yani, bu iddialara aklı başında ve tarafsız kişilerden katılan yok. 1 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdiki Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.228, sat.3-5. (Ek: 9) |
56
a) Said-i Nursi, Kitabını Neden Övüyormuş? "Eski harbi umumiden önce ve bu harbin başlarında bir doğru Vak'a (Rüya) görüyordum. Görüyordum ki: Ararat Dağı denen ünlü Ağrı Dağı'nın altındayım. Birden o dağ, korkunç bir şekilde patladı. Dağlar gibi parçalar, dünyanın her yanına dağıldı. O korkunç durum karşısında baktım ki: Merhum annem yanımda. Dedim: Anne korkma! Cenab-ı Hakkın buyruğudur. O, Rahim ve Hakimdir. Birden sırada gördüm ki: Önemli bir kişi, bana şöyle emir veriyor: -Kur'an'm mucizelerini (Yani Risale-i Nur'da yapılan yo-rumları) açıkla! Uyandım, o zaman anladım ki: Bir büyük patlama olacak. Ve Devrim meydana gelecek. Patlamadan sonra Kur'an çevresindeki surlar yıkılacak. Kur'an, doğrudan doğruya kendi kendini savunacak. Kur'an'a saldırılacak, ama mucizeleri (Yani Risale-i Nur ve bölümleri,) O'nun çelikten bir zırhı olacak. Kur'an mucizelerini ortaya koymaya, -haddimden yukarı olmakla birlikte- benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğunu anladım! Madem ki Kur'an mucizelerini bir ölçüde açıklamak, sözlerle (Risale-i Nur külliyatından bir Risale'nin adıdır) oldu işte. Kur'an'ın mucizeleri demek olan ve Kur'an'dan sızılıp süzülen ve bir çeşit Kur'an'ın be-reketi durumunda bulunan hizmet ettiğim inayat-ı açıklamam, mucizelere bir yardımdır. Ve açıklamam gerekir."3 Yani Said-i Nursi, kendisine ve kitabına ait olan "Kerametleri", gördüğü "Sadık Rüya" üzerine açıklamak zorunluğunu duyuyormuş. Onun için kendi kitabını övüyormuş adamcağız (!) Said-i Nursi, Risale-i Nur'u bir de şu sebeplerle övüyormuş: "Her şeyde Kur'an-ı örnek almak gerekir. Çünkü o, önderimizdir. Üstadımızdır. Her konuda kılavuzumuzdur. 2 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Azap harfleriyle teksir), s.228. |
58
Kur'an, kendini övüyor. Madem ki o, kendi kendisini övüyor; biz de dersine uyarak, O'nun tefsirini öveceğiz. "Madem ki Kur'an-ı Kerim, birçok surelerde, özellikle (Elif-lâm Ra)larda, (Ha Mim)lerde, kendi kendisini en yüksek bir haşmette ve ululukta gösteriyor; kendi üstünlüklerini söylüyor, kendi kendini gerektiği şekilde övüyor; elbette sözlere de aksetmiştir. (Sözlerle maksat, Risale-i Nur'daki sözlerdir.) "Kur'an-ı Kerim'in mucizelerinin parıltıları durumunda olan ve Kur'an'a hizmetin makbuliyetine bir alâmet sayılan Tanrı inaya-tını (Risale-i Nur'un kerametini) açıklamak zorundayız. Çünkü üstadımız (Kur'an-ı Kerim) öyledir. (Kendi üstünlüğünü açıklıyor. Öyleyse Risale-i Nur'un üstünlüğü de açıklanmalıdır.) Kur'an öyle ders veriyor."4 Kısacası; mademki Kur'an-ı Kerim, kendi kendini övüyormuş birçok surelerinde; Risale-i Nur da kendi kendini övmeliymiş ve bunun için Risale-i Nur'u övmek gerekirmiş. Çünkü Kur'an-ı Kerim böyle yapmak gerektiği konusunda örnek oluyormuş. Risale-i Nur, Kur'an'm, bir tefsiri olduğu için, onun övmek şartmış... Şu mantığa bakın! Peki, esasen bir tefsir olmaktan çok uzak bulunan Risale-i Nur'dan başka tefsir yok mu? Neden onları övmek gerekmiyor da, ille de Risale-i Nur'u övmek gerekiyor? Bu, imtiyaz niye? b) Said-i Nursi Risale-i Nur'u Övmekte Neden Haklıymış? Nursi, açıkça demek istiyor ki, "Mademki Allah kendi kitabını övüyor; onun için ben de kendi kitabımı övmekte haklıyım!" Bunu söyleyecek ama açıkça söyleyemiyor, dolambaçlı yollardan aynı sonuca ulaşmaya çalışıyor. Neden öbür tefsirleri övmek gerekmiyor da, yalnızca Risale-i Nur'u övmek gerekiyor sorusuna şu karşılıktan 2Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Azap harfleriyle teksir), s.228. |
başka bir cevap bulamıyor. Diyor ki:
"Alçak gönüllülükle söylemiyorum, bir gerçeği anlatmak istiyorum ki: Sözler (Risale-i Nur'un bir bölümünü)ndeki gerçekler ve üstünlükler, bizim değil, Kur'an'ındır. Ve Kur'an'dan sızmıştır. Hattâ onuncu söz, Kur'an'm yüzlerce ayetinden süzülmüş birer damladır. Öteki Risale'ler de genel olarak öyledir.. ."5 Risale-i Nur, Kur'an'dan süzüldüğü için öteki tefsirlerden farklıymış. Onun için üstünlük taşıyormuş. Said-i Nursi'nin amacı, burada Kur'an-ı Kerimin üstünlüğünü göstermek değildir. Hatta dikkat ederseniz "Risale-i Nur'un sadece bir bölümünü" "Yüzlerce âyetten süzülmüş" göstermekle, bu kitabı, Kur'an'm bile üstüne çıkarmaktadır. Çünkü "yüzlerce âyetten süzülen" şey, bu ayetierin hepsini daha veciz şekilde içine alabiliyorsa, o şey, yani o bölüm, yüzlerce ayetten daha üstün demektir. Demek ki, Said-i Nursi, Kur'an-ı Kerimin üstünlüklerinden bile söz ederken amacı, kendi kitabını övmektir. Kur'an-ı Kerimi de bu amacına alet etmektedir. Bunun açığı, budur. Neymiş, üstad'ın Risale'sinin bir bölümü bile "Yüzlerce âyetten süzülmüş"müş. Ee, öyleyse, bu kadar çok ayetten süzülmüş ve bu kadar çok ayetin anlatabileceğini bir çırpıda anlatabildiğine göre, Risale-i Nur'un bölümleri, ayetlerden daha özlü, daha değerli olmak gerekmez mi? Neyse geçelim ve kendi eserini neden böyle göklere çıkardığının öteki sebeplerini okuyalım: "Alçakgönüllülük, kimi zaman nimete karşı nankörlük doğurur. Hattâ, nankörlüğün ta kendisi bile olabilir. Ama nimeti anlatmak da kimi zaman, övünme biçiminde ortaya çıkar. İkisi de iyi değildir. Bunun tek çaresi: Ne övünme olsun! Ne de nankörlük gösterilsin. Öyleyse, meziyet ve üstünlükler anlatılmalı, ama bu meziyet ve üstünlüklere sahip çıkılmamalı, nimetlerin hakiki sahibinin olduğu 2 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Azap harfleriyle teksir), s.228 belirtilmeli, öyle gösterilmelidir."6 İşte Said-i Nursi onun için Risale-i Nur'u bir yandan överken öbür yandan da Allah'a ait olduğunu gösteriyormuş. Onun için bu övünme olmuyormuş. Öyleyse herkes yazdığı eseri göklere çıkarsın; ondan sonra da "Bu eser benim değil Allah'ındır" demekle işin içinden çıksın ve övünmemiş olsun! İyi ama, ya o eser saçmalıklarla doluysa? O zaman o eserin Allah'a ait olduğu söylenmekle, saçmalıklar da Allah'a dayandırılmış olmaz mı? Said-i Nursi, Kur'an-ı Kerim'in, Risale-i Nur'un elbisesi durumunda olduğunu, Risale-i Nur'un onun için övülebileceğini, bir açıklamasında örnek vererek şöyle diyor: "Birisi tutsa da sana, çok değerli ve süslü bir elbise giydirse, sen onunla çok güzelleşsen ve halk sana: -Maşallah çok güzelsin, daha •da güzelleştin! dese, sen de: -Hayır! Ben neyim? hiç! bu gördüğünüz o kadar önemli midir ki? Nerede güzellik? Güzellik nerede, ben nerede? desen. O zaman nankörlük etmiş olursun. Elbiseyi sana giydiren usta sanatkâra karşı, saygısızlık etmiş olursun, buna karşılık: -Evet, ben çok güzelim. Benim gibi güzel nerede? diyerek övünsen, o zaman da gururlu bir övünme olur. Öyleyse bu gibi durumlarda şöyle demeli: "-Evet ben güzelleştim. Fakat bu güzellik, elbisenindir. Ve dola-yısıyle elbiseyi bana giydirenindir. Benim değildir. İşte ben de sesim yetişse bütün yeryüzüne duyurmak üzere bağırırım ki: Sözler, (Risale-i Nur) gerçekten çok güzeldir. Hakikattir. Fakat benim değil, Kur'an-ı Kerim'in hakikatlerinden yansımış ışınlardır..." Said-i Nursi, Kur'an'ı alet ettiğini, farkında olmadan itiraf ederek şöyle diyor: "Onun için şöyle derim: Ben, Kur'an'ı sözlerimle övmüyorum, sözlerimi Kur'an'la övüyorum! Yani: Kur'an'ın mucizelerinin gerçeklerini ben güzelleştirmedim, 6 Aynı yerde. 61 güzel göstermedim. Tersine, Kur'an'ın güzel olan gerçekleri, benim adi tabirlerimi, deyişlerimi güzelleştirdi, ulvileştirdi, yüceltti. Öyleyse, Kur'an gerçeklerinin güzelliği adına, sözler adındaki aynaların güzelliklerini ve o aynayı tutan kişiye yönelen Tanrı nimetlerini açıklamak, makbul bir nimet açıklamasıdır."7 Buradaki benzetiş ve mantığın ne kadar sakat olduğunu anlatmaya gerek var mı? Nursi, burada enteresan bir itirafta bulunuyor: "-Ben Kur'an'ı, sözlerimle övmüyorum. Sözlerimi Kur'an'la övüyorum" diyor. Bu sözün anlamı şudur: "-Ben, sözlerimi aracı kılarak Kur'an'ı övmüyorum. Tersine, Kur'an'ı aracı kılarak, yani alet ederek O'nunla sözlerimi övüyorum." c) Said-i Nursi'nin Düştüğü Çelişmeler Üstad bir de çelişmeye düşüyor. Biliyorsunuz, daha önce Risale-i Nur'daki sözler için: "-Benim değil, Kur'an'ındır!" demişken şimdi: "Benim sözlerim!" diyor. Sonra bir yandan göklere çıkarıyor ve Kur'an'a. mal ediyor, öbür yandan da Risale-i Nur'da ifadeleri için "Âdi tabirler" diyor. Tabirler adiymiş de sonradan yücelmiş! Herhalde bu âdi tabirler yücel- miş, sonra Kur'an'm malı olmuştur demeye getiriyor (!) Ne kadar acayip değil mi? Peki ama, Said-i Nursi'nin "âdi tabirler'i yücelip Kur'an'a mal oluyor da, öteki tefsirler niye aynı özelliğe erişmiyor? Onlar niye yücelip Kur'an'a mal olmuyor? Ya da şöyle diyelim: "Başka Kur'an tefsircileri niye kendi tabirlerini ve teksirlerini yüceltip Kur'an'a mal etmemişler? Şimdiye kadarki müfessirler neden Said-i Nursi gibi bir iddiada bulunmamışlar? Yoksa onlar Allah'ın eserine karşı nankörlük mü etmişler? Ya da Said-i Nursi kadar akıllan mı ermemiş? Daha önceki "müfessir"ler, İslam bilginleri "hadlerini" bilmişler, hele kendi eserlerini Kur'an'a. mal etmek gibi, 6 Aynı yerde. |
61
Kur'an'o. karşı saygısızlık göstermemişler. Kısacası, Said-i Nursi gibi davranıp; kendisini ve eserini göklere çıkarmak için Kur'an'ı kendilerine "alet" etmemişler. Belki "alet" edenler çıkmıştır. Ama işi, Said-i Nursi kadar ileri götüren birine belki de hiç raslanmamıştır. Said-i Nursi, eserinin meziyetlerini anlatırken, geçen İslam bilginlerinin eserlerinin, kendi eseri yanında çok önemsiz ve değersiz kaldığını belirtmeye çalışıyor. Hemen her fırsatta bunu işliyor. Sonra da, "Risale-i Nur'un (Yani kendi eserinin), bu kadar üstünlükte olmasının, bu kadar ha-rikulâdeliği'nin, nedensiz olamıyacağını, bir raslantıya filan bağlana-mıyacağını, kısacası: Kur'an-ı Kerim hangi kaynaktan gelmişse Risale-i Nur'un da aynı kaynaktan doğrudan doğruya geldiğini" ileri sürüyor.8 (Ek: 10) Biri çıkıp da; "Senin şu ağdalı, nerede başladığı ve nerede bittiği belli olmayan, üstelik saçmalıklarla dolu olan sözlerinde, eserinde, İslam bilginlerinin sözlerine ve eserlerine karşı ne gibi üstünlük, ne gibi harikuladelik var? Bozuk cümlelerinde, saçma sapan görüşlerinde böyle bir üstünlük, harikuladelik görmek ve göstermekten utanmıyor musun?" diye sorsa, acaba Nursi hazretleri (!) ne karşılık verirdi? Nursi, İbni Sinâlann, Teftezanlı Saadettinlerin ve öteki bilginlerin yazdıklanndan kendi eserinin ne kadar üstün olduğunu bakın nasıl anlatıyor: "...İman gerçekleri içinde öyleleri vardır kî, onlan kavramaktan, İbni Sinâ, Aciz kalmıştır. Akıl, bu gerçeklere yol bulamaz demiştir. Risale-i Nur'dan onuncu söz Risale'si ise; bu zatin dehasıyla 8 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.224, sat. 19-22. (Ek: 10) yetişemediği gerçekleri, halk tabakalarına ve çocuklara bile açıklıyor ve anlatıyor. Sözgelimi: Kader'in 63 sırrı ve cüzî irade'nin çözümü için Teftazanlı sadettin gibi koskoca bir Allâme (Çok büyük bilgin) bile 40-50 sayfa ayırmış, ünlü "On İki'nin önsözleri" başlıklı açıkla-malarıyla, telvin adlı kitabında ancak çözümlemişken, onu da yalnızca aydınlara anlatabilmişken, aynı meseleleri, Risale-i Nur'un 26. Söz'ünün ikinci Bahs'ı, herkese anlatabilecek biçimde hem de sadece ikinci sayfasında açıklamıştır. Bu eser-i inayet (Mucize Niteliğinde bir keramet demek ister) değil de nedir?"9 Ne gülünç bir iddia değil mi? Bu iddianın gülünçlüğünü, göklere çıkarılan kitap okunduğu zaman daha iyi ortaya çıkar. Gerçek şu ki Risale-i Afar'dakileri, değil halk tabakaları ve çocuklar; okumuş yazmış kişiler, aydınlar bile kolay kolay anlayamaz. Çünkü ne cümlelerde açık seçiklik ve normal bir dil kuralına uygunluk vardır; ne de görüşler arasında doğru dürüst bir bağlantı vardır. Yerden, gökten ve "Derin" şeylerden söz ediliyor, hissi verilmeye çalışılır ama; dikkat edildiğinde: Bütün anlatılanların bir sabun köpüğünden farksız olduğu anlaşılır. Üstelik, insan bu eseri okurken çelişkiler üstüne çelişkilerle karşılaşır. Bakarsınız bir yerde bir şey anlatılıyor; başka yerde tam tersine bir görüş ortaya atılıyor. Okuduğunuz, iyice incelediğiniz zaman, eserin sahibinin ne demek istediğini ve ne demek istemediğini açık seçik biçimde anlayamazsınız. Esasen birçok yerlerde kendisi de, Risale-i Nur'u öyle herkesin anlayamayacağını itiraf ediyor. Said-i Nursi, kitabın bir yerinde aynen şöyle diyor: "-Fakat herkes, (Risale-i Nur'un) her bir meselesini, tam anlamaz!"10 Görüyorsunuz ya; bir yerde halk tabakasının, hatta 63 çocukların bile Risale-i Nur'u anlayabileceğini ileri süren ve bu özelliğiyle, geçen bil- -ginlerin kitaplarından üstün olduğunu iddia eden adam, bir başka yerde; aynı kitabın her meselesini, herkesin anlayamayacağını yazıyor. Said-i Nursi'ye göre Risale-i Nur, hiçbir kitabın keşfedemediği sırları, tılsımları keşfediyormuş ve bir üstünlüğü de bundan ileri geliyormuş.11 Üstad'ın bu konuda daha birçok incileri (!) var ama; bir fikir vermek bakımından bu kadarı bile yeter. Gerek kendisi ve gerek eseri hakkında ileri sürdüklerinin, dinimizle ve gerçekle ne ölçüde uyuştuğunu, ileride daha geniş olarak inceleyeceğiz. 63 İKİNCİ BÖLÜM NURCULARA GÖRE SAİD-İ NURSİ VE RİSALE-İ NUR a) Said-i Nursi Said-i Nursi bir "Müceddid"dır. Yani bir "din yenileyicisi", başka bir deyişle: Bir "Din reformcusu"dm. Şam'lı Hafız Tevfik'in Said-i Nursi'nin reformculuğu hakkındaki fikirleri: "Said-i Nursi'nin hemşehrisi olan Mevlâna Hâlid'in tarihçe-i hayatında; doğumunun 1193 olduğu yazılıdır. "Malûm olsun ki: Ariflerin kutbu, Din'in ışığı, Mevlâna Şeyh Hâlid'in - Tanrı onun sırrını kutsal kılsın Zübde-Tür-Resâil Um-detül-Vesâil adlı mektubat ve Risalelerinden alınan kutsal öğütierin tercümesi olan bir kitapçığı, bundan 13 yıl önce Bursa'da Hasan Hoca Efendi'den almıştım. Almıştım ama; her nedense oku-yamamıştım. "Bugünlerde kitaplarımı karıştırırken bu kitapçık elime geçti. Kendi kendime: Hazreti Mevlâna Hâlid, Üstad'ımın hemşehrisidir. Hem de, İmam-ı Rabbani'den sonra Nakşî tarikatının en önemli bir kahramanıdır. Üstelik; Nakşî tarikatının Piri'dir. Diye düşündüm ve kitapçığı okumaya başladım. Kitapçığı okurken, Hazreti Mevlâna Hâlid'in hal tercümesinden şu parçayı gördüm: "6 kitap eshabından İmam-ı Hâkim Müstedrek ve Ebu Davûd da Sünen adlı kitabında, Beyhakî de Şuab-ı İmânında şu hadisi yazmış bulunuyorlar: '-Allah bu 67 |
ümmete, her yüzyıl başında ümmetin dinini yenileyen birini gönderir.' Yani: Her yüzyılda Cenab'ı Allah, bir din yenileyicisi, (Din Reformcusu) gönderiyor.
"Şerefli Hadisin bildirdiğine durumu tam uygun düşen; ariflerin ünlü kutbu, Allah'a erenlerin yardımcısı ve Hazreti Muham-med'in varisi, yüce tarikatın ve yenileyiciliğin olgun kişisi, iki kanatlı sırrı kutsal olan Mevlânâ Hâlid'dir. Bunu okuduktan sonra; Mevlânâ Hâlid Hazretlerinin hayat tarihçesinde de: Onun doğumunun: 1193 olduğunu gördüm. "Sonra gördüm ki Mevlânâ Hâlid, 1224 tarihinde Hindistan'ın başkenti Cihânâbad'a gitmiş; orada Nakşî Tarikatının zincirine girmiş ve Din yenileyiciliği'ne başlamış. Sonra: 1238'de politikacıların dikkatini çektiği için, yurdunu bırakmış; Şam iline göçmüş, yine gördüm okudum ki: Mevlânâ Hâlid'in soyu, Affan Oğlu Hazreti Osman'a dayanıyor. Hal tercümesinde bir de şu vardı: Mevlânâ Hâlid, doğuştan çok yetenekli ve olağanüstü ka-biliyetli bir kişi olduğundan: Daha yirmi yaşına girmeden; çağın en büyük bilginlerinden daha büyük bilgin olmuş; Süleyma-niye kasabasında da talebelere ders vermiştir. "Bir bunları düşündüm; bir de üstadımın (Said-i Nursi'nin) hayat tarihçesini düşündüm baktım ki: 4 önemli noktada uygunluk var aralarında: "Birincisi: Mevlânâ Hâlid, 1193 dünyaya gelmiş. Üstadım da: 1293 de, yani Mevlânâ Hâlid'in doğumundan tam yüz yıl sonra doğmuş. "İkincisi: Mevlânâ Hâlid'in, Hindistan'ın Başkentinde Din yenileyiciliği'ne başlaması, 1224'te olmuştur. Üstadım da: 67 Osmanlı Devleti Başkenti'nde 1324'te başlamıştır aynı göreve. "Üçüncüsü: Mevlânâ Hâlid'in ününden, politikacıların korkup da onu Şam'a naklettirmeleri: 1238 raslıyor. Üstadım da: Ondan yüz yıl sonra 1338 Ankara'ya gitmiş; siyasetçilerle uyuşamayıp onları Red etmiş; sonra yeniden Van'a gidip orada inzivâ'ya çekilmiştir. 1338 yılından sonra Şeyh Said olayı dolayısıyle si- yasetçileri ürkütmüş. Kendisinden korktukları için Üstadım, Burdur, İsparta, Kastamonu, Afyon illerinde 20 yıldan beri ikamet zorunda bırakılmıştır. "Dördüncüsü: Hazreti Mevlânâ Hâlid, daha yirmi yaşına basmadan zamanın en büyük bilgini, bilginlerin en ileri gelenlerinin de üstünde bir kişi durumuna ulaşmış, ders okutmuştur. Üstadımın Hayat Tarihçesini gören ve okuyanlar bilirler ki: Üstadım da daha 14 yaşındayken ilimleri bitirdiğine dair icazet almış, zamanın en büyük bilginlerinin karşısına dikilip onlarla tartışmıştır. Üstelik 14 yaşındayken; ilimleri bitirme durumuna yaklaşan Talebelere de ders vermiştir. "Mevlânâ Hâlid, nasıl Osman soyundan geliyor ve Hazreti Mu-hammed'in izinden gitmiş bulunuyorsa; Üstadım da, aynı soydan geliyor ve Kur'an'a hizmet etmiş olmak bakımından Hazreti Osman'ın izinden gitmiştir. Peygamberin açtığı çığın (sünnet-i seniye) yeniden diriltmek için bütün gücünü kullanmıştır. Risale-i Nur'un parçalarıyla bunu başarmıştır. İşte bu dört yön'den: Mevlânâ Hâlid ile, Üstadımın durumlarının birbirlerine uyması gösteriyor ki, tam yüz yıl sonra Risale-i Nur, din 67 yenileyiciliği görevini üzerine almış, Mevlânâ'nın Nakşî Bendi Tarikatı gibi büyük bir görev yerine getirmiş bulunuyor. "Mademki, 4 yön arada bir uygunluk vardır; öyleyse hadis'in Nass'ıyla sabittir ki Risale-i Nur, din yenileyiciliği konusunda bir yenileştirici (Reformcu) dur. "Benim üstadım her zaman der ki: Ben bir erim ama; şimdi, Mareşal görevi yapıyorum... Üstadımı kızdırmamak için, O'nun kişiliğini övmiyeceğim!1,1 Şam'lı Hafız Tevfik Düşünün bir kez: Adam, Üstadını yani Said-i Nursi'yi ancak yüz yılda gelen bir değer, bir yenileştirici olarak ilan ediyor; daha 14 yaşındayken; bütün ilimleri bitirdiğine dair icazet aldığını ve yine o yaştayken; zamanın en büyük âlimlerinin karşısına çıkıp onlarla tar-tıştığını, bu arada; ilimleri bitirme durumuna yaklaşmış talebelere ders verdiğini.. Evet, Said-i Nursi'nin daha 14 yaşındayken bu denli bilgin, bu denli yüksek bir mertebeye ulaştığını yazıyor. Sonra da, "Üstad'ını kızdırmamak için O'nun kişiliğini (Şahsını) övmüyorum, övmiyeceğim!" diyor. Bu kadar acayipliğe nerede rastlanabilir? Aslında bu övmeler, Şam'lı Hafız Tevfık'in ya da bir başka Nurcunun değil; doğrudan doğruya Said-i Nursi'nindir. Yani Said-i Nursi'nin ancak "Yüz yılda gelebilen bir değer, bir din yenileyicisi" olduğu, daha 14 yaşındayken "Bütün ilimleri bitirdiğine dair icazet" aldığı ve daha nice üstün meziyetlere sahip bulunduğu, Said-i Nursi'nin kendisinden öğrenilmiştir. Başka bir deyişle: "-Şeyh Hazretleri, kendi kerametini, kendisi ortaya atmış ve yaymıştır." Nurculara da, Said-i Nursi'nin ortaya attıklarını kabartmak, muba-lâğalandırmak düşmüştür. Onlar da bu 1 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.7-8. 69 |
görevi (!) canla başla yerine getirmişlerdir. İşte Şam'lı Hafız Tevfik'inki de bu soydandır.
Said-i Nursi'nin "Müceddit"liği, yani "Din yenileyiciliği" üzerinde ileride duracağız. Yeri geldiğinde, buna temel olarak alınan hadisin de doğruluk derecesini belirtmeye çalışacağız. Şimdi Nurcuların, Said-i Nursi'den öğrenip ileri sürdükleri öteki iddialardan hiç değilse bazılarını görelim: "Said-i Nursi ne isterse o oluyor. Kurak bir yere gitti de Tann'dan yağmur mu istedi? Hemen yağmur yağıyor. Hem de o zamana kadar hiç görülmedik, raslanmadık biçimde. Hatta bazan onun istemesi değil; bir yere gitmesi bile yetiyor yağmur yağmaya, bolluk güllük-gülistanlık olmaya. "Barla'da böyle olmuş; İsparta'da böyle olmuş; geldiği dolaştığı yerlerde hep böyle olmuş. Bunları ileri süren Nurcular: Mustafa, Lütfı, Rüşdü, Hüsrev, Bekir Berk, Refet."2 Said-i Nursi, kfm durumundadır? Güya biri aynen şu rüyayı görmüş: "Oturduğu yere dayanmış duruyordu. Rüyamda Hazreti Mu-hammed, o anda bir ses işitildi ki: Hazreti Muhammed'in bir yaveri geliyor. Kapılar birdenbire kendi kendine açıldı. Risale-i Nur yayıcılarının Üstadı olan zat (Said-i Nursi) içeri girdi. Hazreti Muhammed, Üstadımıza şefkatli bir iltifat göstererek dayandığı yerden doğruldu, ben de ağlıyarak uyandım."3 Demek ki Said-i Nursi, Nurcuların gözünde o kadar büyük ki; Peygamberi bile onun ayağına kalmış görüyorlar rüyalarında. Said-i Nursi'nin en değersiz, en küçük buyruklarına uyulmaması, sonucunda bile, ihtar ve keramet biçiminde (!) bir olay meydana geliyor. Örnek olarak bir Nurcunun 1 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.7-8. 69 |
71
anlattığını aşağıya alıyorum: "Bu yakında Üstadımızla birlikte Kır'a çıkmıştık. Çay yapılmasını, üçer şekerle ikişer çay içilmesini emir buyurdular. Hepimiz, üçer şekerle ikişer çay içtik. Yalnız Emin kardeşimiz, bir şeker eksiğiyle içmiş. "Akşam üzeri, Üstadımızın odasına geldik. Emin, harcanan şekerlerin yerine, şeker kutusuna şeker koymak istemiş. Fakat kutu, 8 şekerden fazlasını almamış. Emin: -Fesuphanallah der: 17 şeker yerine, kutu yalnızca 8 şekerle dolsun! Bu olacak şey değil!.."4 Said-i Nursi'nin yanında, bazı besin maddeleri, kimi zaman hiç tükenmek bilmezmiş (!) Nurcuların iddiasına göre, bir Nurcu Said-i Nursi'nin kitabında şunları anlatıyor: "Yine bir bereket olayı anlatayım: Üstadımızın bir kilo Peyniri vardı. Çoğu günlerde, hoşuna gittiği için o peynirden bir iki kez yerdi. (Yani günde bir iki kez yerdi demek istiyor.) Üstelik bize de verirdi peynirden. Üstadımız yemek bulunmadığı zamanların çoğunda ondan böyle yemekte devam ettiği ve aradan 6 ay geçtiği halde peynirden hâlâ 100 gr. daha var. Bunu böyle gördü-ğümüzü, hem de yakından gördüğümüzü tasdik ederiz. cuyu askerliğe göndermek istemezdi.7 Onun için yukarıdaki uydurma olayda: Askerliğe çağrılması bir Tokat diye nitelenmiştir. Nurcular, Said-i Nursi'den aldıkları dersle, askerliği, bir yurt hizmeti görmemektedirler. Kimse Said-i Nursi'nin canını sıkacak bir davranışta bulunamaz. Bulunursa tokat hazırdır. Yiyeceği tokatla, ölüme (!) bile gidebilir. Çünkü işin şakası yoktur ve Üstad'ın kızması bile felaketleri (!) doğurmaya yeterlidir. Emin, Tahsin, Hilmi adlı Nurcular, bakın neler anlatıyorlar: 3 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.12-13. 4 Aynı kitap, s.26-27. |
"Üstadımıza ve Risale-i Nur'a 4-5 yıl hizmet etmiş, ona gerçekten taraftar olmuş bir zat, elinde Din'e ait bir gazete ile geldi. Bu zat, Risale-i Nur doğrultusuna uymayanlardan yana bir tavır takındı. Üstadımızın canı çok sıkıldı. Bir iki gün sonra, şiddetli ama şefkatli bir tokat yedi. O sırada bir doktor ona dedi ki; -Eğer ameliyat olmazsan, ameliyat yapılmazsa yüzde yüz ölüm var! O zat da, ameliyat yaptırmak zorunda kaldı. Fakat Üstad'ın şefkati imdada yetişerek çabuk kurtuldu."
"Bir memur, Risale-i Nur'u büyük bir sevgiyle okurdu. Üstadımızla görüşüyor, tam ders alıyordu. Birden bir Komiser tarafından ona bir korku ve kuruntu verildi. O da, üstadla görüşmeyi, Risale-i Nur'u okumayı bırakıp başka yere gitmeye yöneldi. Bir şehre gittiği sırada hiç sebep yokken, ayağı kırıldı. Bir ay çekti. Ama yine şefkat yar oldu ki, şimdi yeniden sevgiyle okumaya başladı. "Önemli bir kişi, Risale-i Nur'u büyük bir takdirle okur yazardı. Birden nedense, sebatsızlık gösterdi. Onun üzerine şefkatsiz bir tokat yedi. Çok sevdiği karısını kaybetti. İki çocuğu kaldı. Acınacak bir duruma geldi. "4 yıldır üstadın çarşı işi'nde hizmetine bakan bir zat, birden sadakatini bırakıp mesleğini değiştirdi. Onun üzerine hemen şefkatsiz bir tokat yedi bir yıldır daha çekiyor. "Bir de bir hocanın hak ettiği tokat var. Belki helal etmez. Biz de onu görmüyoruz. Tokatı şimdilik kaldı. Buna benzer daha nice olaylar meydana gelmiştir... "Risale-i Nur Şakirtleri Emin, Tahsin, Hilmi. Said-i Nursi evet, bu olayların meydana geldiğini ben de tasdik ederim."8 Nursi'nin sağı solu yok. Tokatı vururken (!) kimine şefkatli, kimine de şefkatsiz vurur. Kiminin hak ettiği (!) tokatı da, her nedense kaldırır, yani vurmaz. İşte Said-i 3 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.12-13. 4 Aynı kitap, s.26-27. Nursi böyleymiş... Bütün bu anlatılanları Said-i Nursi kitabına utanmadan yazmış. Talebelerinin ağzından yazdırmış, sonra da kendisi tasdik etmiş. Bir ayette Peygamberimiz hakkında şöyle buyurulur: "-Ey Peygamber! Biz seni insanlara tanık, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Allah'ın izniyle Allah'a çağırıcı ve parlak bir kandil durumda kıldık seni." Ahmet Nazif adında bir Nurcu, bu ayeti, üstadından öğrendiği Cifır yoluyla Said-i Nursi hakkında yorumluyor. Bir yandan Risale-i Nur'un, öbür yandan Said-i Nursi'nin bu ayette kastolunduğunu ileri sürüyor. Ve üstad hazretleri de saçmalıkları, kitabına yazıyor.9 Said-i Nursi, gelecek bir belayı, felaketi haber verdi mi; onu hemen dikkate almak gerek. Çünkü o kerametiyle gelecekte ne olup biteceğini bilir. Yangın mı haber verdi? Olur. Deprem mi haber verdi? Olur. Onun haber verdikleri aynen çıkar. Bu, bilinmeli; ona göre davranmalıdır. Bunu dikkate almayanlar, her zaman pişman olmuşlardır. Evet Nurcuların bir iddiası da böyledir. Hüsrev adındaki bir Nurcunun şu yazdıklarına bakın: "Üstadımız Radıyallahu anh (bu sıfat Peygamberimizin arkadaşları hakkında söylenirken, Said-i Nursi hakkında da kullanılıyor. Nurcular tarafından) Risale'lerin birçok yerinde açıkça ilân ediyordu: "Ey sapıklar! ve e^ zındıklar! Risale-i Nur'a ilişmeyin! Eğer ilişirseniz, yakında sizi bekleyen belalar, sel gibi başınıza yağacaktır. Diye 10 yıldan beri tekrar tekrar söylüyordu. "Üstadımızın anlatmak istediği felaketlerden tanık olduklarımız şunlardır: "Birincisi: 4 yıl önce, Erzincan ve İzmir çevresinde 8 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Ga>W(Arap harfleriyle teksir), s.23. 9 Aynı kitap, s.91. 73 |
meydana gelen yer hareketi (Deprem)..."10
Hüsrev bu uydurmaları, birinci, ikinci, üçüncü... diye sıraladıktan sonra şöyle diyor: "Mübarek Üstadımızın İsparta'da söylediği gibi: Masumları cennete götüren, zalimleri cehenneme yuvarlayan korkunç deprem, gönderildi. Karşısında Risale-i Nur, savunma durumundaydı. Onun için çok evler yerle bir oldu. Çok insanlar, enkaz altında ezildi. Çokları sokak ortalarında kaldı... Ahmet Nazif, Denizli hapishanesine sevk edilirken şu bilgiyi verdiler: "Deprem gece saat: Sekizde başladı. Bütün arkadaşlar, Lailahe illallah demeye başladılar. Deprem, bütün şiddetiyle devam ediyordu. O sırada aklımıza geldi: Risale-i Nur'u aşkla ve bir Saik ile 5 defa şefaatçi ederek Cenab'ı Haktan yardım istedik. Ham-dolsun deprem, hemen durdu... "Ahmet Nazif, Emin, Sadık, Mehmet, Feyzi. Üstadımızın ihbarları olan ve Risale-i Nur'un büyük kerametlerinden olup, depremler eliyle gelen belalara önem vermek istemiyorlardı. Risale-i Nur'un ilâhi ve Kur'an-ı gerçeklerine karşı olan zümrelerin başına bir 4. tokat daha geldi..."11 Onun için kimse, Said-i Nursi'nin gelecekten (!) verdiği haberlere aldırmamazlık edemez. Ederse, işte böyle belalara (!) uğrar. Said-i Nursi, o kadar hışımlı ki, aradaki masumları bile dinlemiyor, hepsini birden ezip (!) geçiyor. Ezdiklerinin kimilerini "Cennet"e, kimilerini de "Cehennem"e (!) gönderiyor. Hem de hiç acımadan. Atıyor tokatı, vuruyor, yakıyor, yıkıyor. Bütün bunlar da, "Risale-i Nur'a iliş-menin cezası" olarak gösteriliyor. Hatta Said-i Nursi'nin gayıptan verdiği haberlere kulak asmama nedenine 8 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Ga>W(Arap harfleriyle teksir), s.23. 9 Aynı kitap, s.91. |
dayandırılıyor. Yani, falanca ve filanca yerlerde meydana gelen depremler, yakılıp yıkılmalar (!) hep bu yüzden meydana gelmiş. Üstadın geleceğe ait verdiği haberler dikkate alınsay-mış, bunlar olmayacakmış (!)
Risale-i Nur'a ilişmek bir anlamda Said-i Nursi'ye ilişmektir (!) Çünkü Risale-i Nur, kimi zaman Allah'a, kimi zaman Peygamber'e mal ediliyorsa bu da kitabın Said-i Nursi'ye ait olduğu, zaman zaman belirtiyor. Öyleyse Nurculara göre, Risale-i Nur'a "İlişildiği" zaman nasıl depremler, yangınlar, felaketler meydana geliyorsa; Said-i Nursi'ye "İlişildiği" zaman da aynı felaketler meydana gelir. Çünkü Risale-i Nur'daki "Nur" da aslında Said-i Nursi'nindir. Bir Nurcu, Risale-i Nur'un "Nur"unun, Said-i Nursi'nin "Nur"u olduğunu belirtirken bakın ne diyor: "Risale-i Nur Tercümanı (Said-i Nursi), Damlayı deniz; âdem-i insan; Nur'unu da Âleme (Kâinata) sultan eylemiştir."12 Hasan Feyzi Öyleyse Said-i Nursi'ye "ilişme"ye gelmez. Çarpıverir insanı! Kâinat yerinden oynar! Görüyorsunuz Said-i Nursi'nin kudretini: "Damla"yı, "Deniz"; "Âdem"i, "İnsan"; "Nur"unu da, "Kâinat'a sultan" eylemiş! İşte Nurculara göre Said-i Nursi, böyle kudretli (!) bir adam. Hatta adam değil, bambaşka bir şey, öyle ya "damla"yı deniz, hele "Nur"unu, kâinata sultan yapmayı kim başarabilir? Böyle bir kudret sahibi, elbette ki kendisine "İlişildiği" zaman depremleri, yangınları, felaketleri gönderebilir! Nurcular, Said-i Nursi'ye açıkça "Tanrı", ya da Peygamber demiyorlar. Ama hiçbir insanın ulaşamayacağı bir 12 8 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Ga>W(Arap harfleriyle teksir), s.23. 9 Aynı kitap, s.91. "Mertebe"de gösteriyorlar. Şimdi şu övmeleri birlikte ve dikkatle okuyalım: "Üçüncü Medrese-i Yusufıyye'nin El Hüccet-üz-zehra ve Zahret Ünnur olan tek dersini dinleyen Nur Şakirtleri namına" yani Nurcular adına, Ahmet Feyzi, Ahmet Nafiz, Salahattin Zübeyr, Ceylan, Sungur, Tabancalı şöyle övüyorlar Said-i Nursi'yi: "Manevi Zat'ın ulaştığı başarı ve üstünlüğü de o ölçüde yüce ve benzersiz'dir. Bu, şüphe edilemeyecek kadar açık bir gerçektir. "Evet o zat, daha çocukken ve hiçbir öğrenim görmeden sırf za-vahiri kurtarmak için 3 aylık bir öğrenim süresi içinde: Geçmiş ve gelecek âlimlerin bilgilerini, kâinatın sırlarına ve Allah'ın Hikmetlerine varis kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle bir yüce başarıya ve mertebeye kimse erişmemiştir. Bu ilim harikası'nın (Said-i Nursi'nin) tarihin hiçbir devrinde geçmiş değildir. "Hiç şüphe edilemez ki Nur Tercümanı (Said-i Nursi), cisim-leşmiş bir iffet, olağanüstü bir duruma ulaşmış bir şecaat ve hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan insanüstü bir ahlâk metaneti ile: Bir yaratılış mucizesi'dir. Cisim haline gelmiş bir Tanrı Yardımı'dır. Tann'nın insanlara, hiçbir kayda bağlı olmayan bir hediyesi'dir. "Bu harikalar sahibi olan zat, daha erginlik çağma bile gelmeden: Dengi, benzeri bulunmayan bir yüce âlim durumuna ulaşmış, bütün ilim dünyasına meydan okumuş'tur. İlim sahipleriyle tartışmış hepsini yenmiş ve susturmuştur. Nerede olursa olsun bütün sorulara kesin bir tutarlılıkla ve hiç duraksamadan karşılık vermiştir. "14 yaşındayken, üstadlık payesini taşımış, sürekli olarak çevresine ilim feyzi ve hikmet nuru saçmıştır. "Açıklamalarındaki incelik ve derinlik, anlatışlanndaki 12 Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası, s.80. 76 |
yücelik ve güçlülük, yönelişlerindeki kavrayış ve ileri görüş, taşıdığı hikmet nuru, ilim ve irfan sahiplerini şaşırtmış ve onun için "Be-diüzzaman" (yani zamanın harikası) diye yüce bir unvan kendisine kazandırmıştır. Bu unvanı almaya hak kazanmıştır.
"Yüce meziyetleri ve ilim faziletiyle de; Hazreti Muhammed Dini'nin yayılmasında ve bu dinin isbatında en yeterli bir tutum göstermiş olan bu zat elbette ki; Peygamberlerin Efendisi Hazreti Muhammed'in en yüksek iltifatını kazanmış bir kişidir de. "Hiç şüphe yok ki, bu zat, yüce Peygamberin buyruğuna uyarak onun izinde yürüyen, onun direktifleriyle hareket eden ve onun Nuruna, hakikatlerine varis ve akis yeri olan üstün nitelikli bir zattır. "Bu zatın, Hazreti Muhammed'in nurlarını ve bilgilerini ve Allah meş'alesinin ışıklarını, en göz alıcı biçimde parlatmıştır. "Peygambere hitabeden Yüce Âyetlerin matematik kesinlikteki açıklamalarının bu zat üzerinde toplanması gösteriyor ki, bu zat: iman hizmeti yönünden Peygamberliğin parlak bir aynasıdır. Peygamberlik ağacının son ve parlak bir meyvesi'dir. Peygamberlik dili'nin, varis olmak bakımından son gerçek ağzı'dır. Tanrı kan-dili'nin, iman hizmeti yönünden son mutlu taşıyıcısı'dır. Bu zatın böyle olduğuna hiçbir şüphe yoktur. "3. Medrese-i Yusufıyye'nin el Hüccet-üz-Zehra ve Zühret-ün-Nur olan tek dersini dinleyen Nur şakirtleri namına, Ahmet Feyzi, Ahmet Nazif, Salahattin Zübeyr, Ceylan, Sungur, Tabancalı."13 İşte Risale-i Nur Şakirtlerinin yani Nurcuların övmesi böyledir. Nurcular Said-i Nursi'yi böyle görüyorlar işte. Peygamber diyemiyorlarsa da bir sürü aşırı övmelerden 13Said 12 Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası, s.80. 77 sonra, Peygamberliğin Parlak Aynası, Peygamberlik ağacının son ve en parlak bir meyvesi... diyebiliyorlar. Peki bu övmelere karşı Said-i Nursi ne diyor? Said-i Nursi'nin bu saçmalıkları reddetmesini beklemezsiniz herhalde. Çünkü birçok örnekleriyle görülmüş, anlaşılmıştır ki, Said-i Nursi, kendisinin bu nitelikte bir kişi, yani övüldüğü biçimde bir insan olduğunu doğrudan doğruya kendisi anlatmıştır talebelerine. Küçük yaşta şu kadar âlim olduğunu, kısa bir süre içinde büyük bir ilim mertebesine eriştiğini, sonra bütün ilim adamlarına meydan okuduğunu, bütün ilim adamlarını yendiğini ve susturduğunu, Kur'an-ı Kerim'de kendisinden söz edildiğini Peygamberin kendisinden haber verdiğini ve daha nice şeyleri kendisi yazmış ve yazdırmıştır kitaplarına! Bu yukarıda okuduğunuz övgüyü de kendisine sunmuşlar. Kendisi aynen şu yazıyla kabul etmiş göklere çıkarılışını: "Benim payımı, sınırımdan yüz derece fazla göstermiş olmalarıyla birlikte, bu imza sahiplerinin hatırlarını kırmaya cesaret edemedim. Onun için susarak, bu medhi (Kitabımı ve beni böyle övmelerini) Risale-i Nur şakirtlerinin manevi kişilikleri adına kabul ettim."14 Said-i Nursi Nurculara göre, Said-i Nursi, Peygamber devri hariç, insanlık tarihinde benzeri görülmedik bir âlimdir. Bakın bunu nasıl anlatıyorlar: "...Said-i Nursi, 40 yıl önce İstanbul'dayken; 'Kim ne isterse sorun' diyerek harikulade bir ilânat yapmıştır. Bunun üzerine, o zamanın ünlü âlim ve allâmeleri (ilmin en yüksek derecesine varmış olanlar) Bediüzzaman'ın odasına kafile kafile gidip, her çeşit ilim ve çeşitli konularda sorular sormuşlar, Üstad da, en zor ve karışık sorulan bile, duraklamadan doğru olarak 13Said-i Nursi, El-Hüccet-Üz-Zelıra Risalesi, s. 137-139. 14Aynı kitap s. 139. 78 |
cevaplandırmıştır.
"Böyle sınırı gösterilmeden, yani '-Şu ya da bu ilimden, ya da şu konuda kim ne isterse sorsun' diye bir kayıt konulmadan ilânat yapmak (çağrıda bulunmak) ve sonuçta daima başarmak, Peygamber devri dışında insanlık tarihinde görülmemiş, rastlanmamıştır. Böyle geniş görüş ve yüksek bir ilme sahip bir İslâm dâhisi, şimdiye kadar ortaya çıkmamıştır."15 Bir adamın çıkıp da hiçbir konu ve sınır göstermeden, "-Ne isterseniz sorun, cevap vereyim (!)" diyerek herkese çağrıda bulunması, her şeyden önce o adamın kafadan sakat olduğunu belgelemez mi? Tabii öyle. Gelin görün ki, Nurcular böyle bir "İlânat yapmayı", üstadlan için ulaşılmaz bir üstünlük olarak göstermeye çalışırlar. Diyelim ki, o zaman kendisine; matematik, fizik, kimya gibi bilim dallannda sorular sorulsaydı, hazret gene cevap verebilecek miydi? Ya da cevap verseydi, onun cevaplarının bir değeri olur muydu? Hem mademki, bu kadar ilimlere sahip bir adamdı; herhangi bir bilim dalında bir eser yazmadı da, birbirinin tekran olan bir sürü saçmalıklan yazmak ve yazdırmakla uğraştı? Sonra alçakgönüllü olması gereken bir din adamına; "-Hangi konuda ne isterseniz sorun cevap vereyim!" gibi ukalaca bir iddiayla ortaya atılmak yakışır mıydı? Kendisinden başka herkesi, ilimde daha aşağı durumda görmesi doğru muydu? Acaba Said-i Nursi'ye neler sorulmuş o çağnsı üzerine? Nurculara göre sorulmadık bir şey kalmamış, Üstad da hepsine cevap vermiş, hem de duraklamadan! Hatta bütün "İslam Uleması" Said-i Nursi'yi susturmak istemiş, ama aciz kalmış. Sonunda Mısır Ezher Üniversitesi Reislerinden ünlü Şeyh Behid Efendi'nin 16Aynı 13Said-i Nursi, El-Hüccet-Üz-Zelıra Risalesi, s. 137-139. 14Aynı kitap s. 139. 79 |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 21:20 . |