![]() |
Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük
kitabın arka kapağından... İlhan Arsel - ŞERİATIN GETİRDİĞİ HOŞGÖRÜSÜZLÜK İslami kesim, Hz. Muhammed'in bir hoşgörü insanı olduğunu, "hoşgörü usulleri ve ikna yoluyla" iş gördüğünü, İslamın dışındaki din ve inançlara saygılı davrandığını iddia ediyor. Prof. İlhan Arsel, Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük başlıklı kitabında, İslamın ve İslami kesimin hoşgörü kavramının sınırlarını Kur'an'a dayanarak ortaya koyuyor. İşte kitaptan bazı hoşgörü ayetleri: "Ey inananlar (Müslümanlar)! Yahudi ve Hristiyanları dost olarak benimsemeyin; onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onlarla dost olursa o da onlardandır (kafirdir)." (Maide Suresi, ayet 51) "...Yalnız Allah'ın dini (İslam) ortada kalana kadar onlarla savaşın." (Bakara Suresi, ayet 193) "...Müşrikleri nerede görürseniz öldürün..." (Tevbe Suresi, ayet 5) Prof. Arsel, bu ve diğer ayetlerden hareketle İslami kesimin ve özellikle de AKP iktidarının hoşgörüsünün nasıl icra edileceğini kanıtlarıyla gösteriyor. İlhan Arsel, Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük, Kaynak Yayınları: 531, 2. basım, Mayıs 2009, ISBN: 978-975-343-545-1 |
GİRİŞ "Kesin olarak Tanrı katında (gerçek) din yalnızca İslamdır. Kitap verilenler (Hristiyanlar, Yahudiler) kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarında kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler, Allah'ın ayetlerini inkar edenler bilmelidirler ki Allah'ın hesabı çok çabuktur." (İmran Suresi, ayet 19) "Kim İslamiyet'ten başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O, ahirette de kaybedenlerdendir." (İmran Suresi, ayet 85) "Her kim dinini (ki Müslümanlıktır) değiştirirse, onu hemen öldürünüz." (Muhammed) "Türk'ü öldür baban olsa da" (Muhammed) "Ey inananlar (Müslümanlar)! Yahudi ve Hristiyanları dost olarak benimsemeyin; onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onlara dost olursa o da onlardandır (kafir'dir). Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez..." (Maide Suresi, ayet 51) "Ey inananlar Müslümanlar! Birbirinizi bırakıp da (başka inançtakileri) dost (edinmeyin)... İşte siz o kişilersiniz ki onları seversiniz, fakat onlar sizi sevmez... De ki; 'Geberin kininizle...'" (İmran Suresi, ayet 118-119) "Onlardan (Münafıklardan) ölen kimsenin namazını sakın kılma, mezarı başında da durma..." (Tevbe Suresi, ayet 84) "Ey inananlar! Babalarınızı kardeşlerinizi, -Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa- dost edinmeyin." (Tevbe Suresi, ayet 2) "...içinizden onlara (münafıklara-müşriklere) sevgi gösteren kimse, şüphesiz doğru yoldan sapmıştır..." (Mümtehine Suresi, ayet 1-3) "...Akraba bile olsalar müşrikler için mağfiret dilemek Peygambere ve müminlere yakışmaz." (Tevbe Suresi, ayet 113) "Münafıklarla gönüllerinde hastalık olanlar ve ikiyüzlüler kalplerinde fesad bulunanlar. Şehirde bozguncu haber yayanlar... Lanetlenmiş olarak nerede bulunurlarsa yakalanır ve hem de öldürülürler." (Ahzab Suresi, ayet 60-61) "(İslamı) bütün dinlerden üstün kılmak için peygamberini Kur'an ve gerçek dinle gönderen O'dur." (Saff Suresi, ayet 9) "(Ey Muhammed!) Sen yüzünü kanıt olarak dine (İslama), Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru budur. (İslamdır)..." (Rum Suresi, ayet 30) "O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini (İslam'ı) bütün dinlere üstün kılmak için Resulunü hidayet ve Hak Din (İslam) ile gönderendir." (Tevbe Suresi, ayet 33) "...Yalnız Allah'ın dini (İslam) ortada kalana kadar onlarla savaşın." (Bakara Suresi, ayet 193) "Ben inkar edenlerin kalplerine korku salacağım: Artık onların boyunlarını vurun. Parmaklarını doğrayın... Bu onların Allah'a ve Peygamber'ine karşı koymalarındandır..." (Enfal Suresi, ayet 12-13) "(Arap Ceziresi'nde) iki din bir arada bulunmayacak." (Muhammed) "Ey Muhammed! Bedevilerden, geride kalanlara de ki: 'Güçlü... bir millete (Rumlara, Acemlere) karşı, onlar Müslüman olana kadar savaşmaya çağırılacaksınız. İtaat ederseniz Allah size güzel bir ecir verir'..." (Fetih Suresi, ayet 16) "Ey Muhammed! (müşriklere) de ki: 'Doğrusu Tanrı'nızın tek bir Tanrı olduğu bana şüphesiz vahyolundu. Artık Müslüman olacak mısınız?' Eğer yüz çevirirlerse, de ki: '...Tehdit olunduğunuz şeyin yakın mı uzak mı olduğunu bilmem..." (Enbiya Suresi, ayet 108-109) "...Müşrikleri nerede görürseniz öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekatı verirlerse artık yollarını serbest bırakın..." (Tevbe Suresi, ayet 5) "Kitab verilenlerden (Yahudilerden, Hristiyanlardan)... Hak dini (İslam'ı) din edinmeyenlerle boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın." (Tevbe Suresi, ayet 29) "Biz (Müslümanlar) (Ehl-i Kitab'a nazaran) en sonra gelmişler (ken) kıyamet gününde (faziletçe) en başa gelecek olanlarız..." (Muhammed) "Allah ve Peygamberleriyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğrayanların cezası öldürmek veya asılmak, yahut çapraz olarak el ayakları kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir. Onlara dünyada bir rezilliktir. Onlara ahirette büyük azab vardır." (Maide Suresi, ayet 32) İlhan Arsel, Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük, Kaynak Yayınları: 531, 2. basım, Mayıs 2009, ISBN: 978-975-343-545-1, s.7-10 |
İslamcılar, Muhammed'in hoşgörü insanı olduğunu, "hoşgörü usulleriyle ve ikna yoluyla" iş gördüğünü, İslamdan gayrı din ve inançlara saygı beslediğini ve getirdiği dinin, yani İslamın, hoşgörü dini olup insanlar arasında sevgi ve kardeşlik yarattığını iddia ederler. Oysa yalandır; çünkü Muhammed, ne hoşgörü insanı olmuştur, ne İslamı hoşgörü usulleriyle ya da ikna yolu ile yerleştirmeye çalışmıştır, ne yerleştirdiği dini, hoşgörü esaslarına oturtmuştur ve ne de insanlar arası sevgi ve kardeşlik ilkelerine sarılmıştır. Aksine tarih içerisinde hoşgörüsüzlüğün en kararlı temsilcilerinden biri olmuştur. Hem de öylesine ki, kendi öz anasına ve babasına, sırf Müslüman olarak ölmediler diye, mağfiret dilemeyi bile gereksiz bulmuş, babasını ve kendisine babalık eden amcasını (Ebu Talib'i) cehennemlik saymıştır.
Öte yandan yeryüzünde yaşayan insanları, genel olarak "Müslümanlar" ve "Kafirler" diye ikiye ayırmış ve kafirleri de "müşrikler" (Tanrı'ya eş koşanlar-puta tapanlar), "Kitaplılar" (Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiiler), "Münafıklar" (İslama inanmadıkları halde inanmış gibi görünenler) olarak üç grupta toplamış, hepsini de cehennemlik saymıştır. Muhammed'in söylemesine göre Müslümanlar, kafirlere karşı savaşmalıdırlar.(1) Çünkü güya Tanrı, herşeyden önce "müşriklerin" yok edilmeleri için; "...müşrikleri nerede bulursanız öldürün..."(2) diye buyurmuştur. Bu durumda "müşrikler" (puta tapanlar, yani Tanrı'ya eş koşanlar) için, ya İslam olmak, ya da ölümü göze almak gibi iki şık vardır. "Kitaplılara" (Yahudilere, Hristiyanlara) gelince: Muhammed'in söylemesine göre Tanrı, onlara karşı da "cihad edilmesini" (savaşılmasını) emretmiştir, ta ki İslamı kabul etmelerine, ya da "cizye" (kafa parası) vermelerine kadar. Eğer "küçülerek" ve "aşağılanmış olarak" kendi elleriyle "cizye" verecek olurlarsa, canları bağışlanır (bkz. Tevbe Suresi, ayet 29). Bütün bu hususları ilerideki sayfalarda ele alacağız; fakat başlangıç olarak şimdilik şunu söyleyelim ki Muhammed, İslamcıların iddialarının aksine, ömrü boyunca ne hoşgörüye ve ne de farklı din ve inançtaki insanlar arasında sevgi ve eşitlik ilkesine yer vermiştir. Getirdiği din, tıpkı diğer semavi dinler gibi ve hatta onlardan da çok daha katı şekilde, hoşgörüsüzlük kaynağı olarak iş görmüştür. Gerçekten de, irade özgürlüğüne zerrece yer vermeyen, kişi ve toplum yaşamlarının her yönünü "vahiylerle" düzenleyen ve İslamdan gayrı dine yönelenleri "sapık" ilan eden, ana-baba-kardeş vs. gibi akraba ve yakınlar arasında dahi, inanç farkı nedeniyle düşmanlık tohumları eken, yeryüzünü "Dar-ül İslam" (Müslümanların yaşadıkları yerler) ve "Dar-ül Harb" (kafirlerin yaşadıkları yerler) diye ikiye bölüp Müslümanları "kafirlere" karşı savaşa sürükleyen İslam şeriatını "hoşgörü" dini olarak tanımlamak gülünç olur. Öte yandan kendi ana ve babasına ve kendisine babalık etmiş amcasına (Ebu Talib'e) dahi, Müslüman imanında ölmediler diye "mağfiret" dilemeyen ve ana-baba-kardeş çocuklar arasına, inanç farkı nedeniyle düşmanlık yerleştiren, ya da "İslam'dan gayrı (gerçek) din yoktur" ve "Her kim İslam'ı terk ederse onu hemen öldürünüz" diyen, ya da ömrünün son 20 (ya da 23) yılını, elinde kılıç "kafirlere" karşı saldırılarla geçiren, ganimetler edinen ve nihayet ölüm döşeğinde; "Arap ceziresinde iki din bir arada bulunmayacak" diyerek son nefesini veren Muhammed gibi bir kimseyi "hoşgörü şampiyonu" şeklinde tanımlamak çok yanlış olur. Hemen ekleyelim ki, Muhammed'e özgü bu "hoşgörüsüzlük" öğesi, daha sonraki dönemler boyunca Müslümanlar için, izlenmesi gereken bir örnek olmuştur. Yerleştirdiği buyruklar, onun ölümünden sonra, yine onun vasiyetine dayalı olarak, aynı bağnazlık sürdürülegelmiştir. Örneğin Ömer bin Hattab, halifeliğe gelişinden hemen sonra, ilk iş olarak Yahudileri Hicaz topraklarından sürmüş ve "Ehl-i Kitab" (Yahudiler ve Hristiyanlar) hakkında "insafsız" denebilecek nitelikte bir emirname yayınlamıştır: Bu emirnameye göre Yahudiler ve Hristiyanlar Mekke'ye adım atamayacaklar; Hicaz bölgelerine seyahat ettikleri takdirde üç günden fazla kalamayacaklar; Müslüman halk ile iş münasebetinde bulunurlarken İslami esaslara bağlı kalacaklar; İslamın yasak ve haram saydığı şeyleri (örneğin şarap, domuz eti, vs.) satamayacaklar; Müslümanların karşısında yiyip içemeyecekler; Müslüman kadınlarla evlenemeyecekler; kendi dinlerinin alametini (haç işareti, vs.) taşıyamayacaklar; kilise ve havra gibi ibadet için yeni inşaatta bulunamayacaklar; dinsel inanışlarını ortaya koyamayacaklar; Müslümanlar gibi giyinmeyecekler (sokakta dolaşırlarken kendilerini Müslümanlardan ayırt edici giysiler giyecekler, örneğin başlarına sarı bez saracaklardır); yolun ortasından yürümeyecekler (daima kenardan yürüyecekler); pazar yerlerinde Müslümanların dolaşmalarını engellemeyecekler; yerlerde oturmayacaklar; her yıl belli bir miktar cizye (kafa parası) ödeyecekler; ayrıca da vergi verecekler, vs.(3) Daha sonraları, 9. yüzyılın ortalarında (850'lerde) halife al-Mütevekkil, yine aynı doğrultuda olmak üzere yayınladığı bir emirname ile Yahudilerin ve Hristiyanların, Müslümanlardan farklı şekilde giyinmelerini ve o şekilde sokaklarda dolaşmalarını; başlarını belli renkte türban bezle sarmalarını (Yahudiler sarı renkte, Hristiyanlar mavi renkte türban saracaklardı); hayvana bindikleri zaman tahtadan yapılmış semer üzerinde oturmalarını; yeni yapılmış kiliselerini yıkmalarını; evlerinin bulunduğu arsaların yüzde 10 miktarındaki kısmını terk etmelerini, eğer bu kısım genişçe bir yer ise buralara camiler yapılmasını, aksi takdirde açık saha olarak bırakılmasını; evlerinin Müslüman evlerinden ayırt edilebilmesi için tahtadan yapılmış şeytan resmini evlerinin kapılarına asmalarını; devlet memuriyetlerinde ve kamu işlerinde kullanılmamalarının, ayet işaretler taşımalarının suç olduğu, bildirilmiştir.(4) 14. yüzyılda Kahire'de yayınlanan bir emirnamede, yukarıdaki hususlar tekrar edilirken, Yahudilerin ve Hristiyanların, at ve katır gibi hayvanlara binmelerinin yasaklandığı ve ancak eşeğe binebilecekleri; yeni yapılmış kilise ve havra gibi yerleri kapatmaları gerektiği; çocuklarına Kur'an okutamayacakları; kılıç kuşanamayacakları; evlerini Müslümanların evlerinden yüksek şekilde inşa edemeyecekleri; devlet hizmetinde iş göremeyecekleri; Yahudi ve Hristiyan kadınların, Müslüman kadınlar gibi giyinemeyecekleri ve onların hamamlarına gidemeyecekleri belirtilmiştir.(5) Daha sonraki yüzyıllar boyunca durum aynı; İslam tarihi bu tür hoşgörüsüzlük örnekleriyle doludur. Her ne kadar Muhammed'in koyduğu hükümler arasında; "Din'de zorlama olmaz" ya da "Sizin dininiz size, benim dinim bana..", ya da: "Kur'an alemler için bir öğütten başka bir şey değil- dir; dileyen kimse Rabbine doğru giden bir yol tutar" şeklinde ve sanki hoşgörü ilkesine dayalıymış gibi görünenleri varsa da bunlar, onun henüz fazla taraftar toplayamadığı, yani henüz güçlenmediği bir dönemde (genellikle Mekke döneminde), ya da günlük siyaset gereğince koymuş olduğu şeylerdir. Ne var ki hoşgörü niteliğindeymiş gibi görünen bu hükümleri o, taraftarlarının çoğalması sayesinde güçlenmeye başladığı ve insanları kılıç yoluyla İslama zorladığı an'dan itibaren geçersiz bilecektir. Yine bunun gibi, her ne kadar Muhammed'in ölümünden sonraki dönemler itibariyle, İslam ülkelerinde zaman zaman hoşgörü niteliğinde sayılabilecek bazı uygulamalar görülmüş ise de, bunun nedeni yöneticilerden bazılarının, sırf kendi çıkarları bakımından hoşgörü siyaseti izlemelerinden ve daha doğrusu İslam şeriatının bağnazlıklarla dolu buyruklarını gözardı etmelerindendir. Örneğin Ömer bin Hattab ve daha sonra al-Mütevekkil gibi halifeler, Kur'an'ın Yahudilerle ve Hristiyanlarla dostluk kurulmasını yasaklayan ve onları aşağılatan hükümlerine (örneğin İmran Suresi, ayet 118; ya da Maide Suresi, ayet 51) dayalı olarak Müslüman olmayanların devlet hizmetinde kullanılmalarını yasaklamışken(6), biraz olsun açık görüşlü ve çıkarlarına fazlaca önem veren halifeler zamanında bu hükümler kısmen gözardı edilmiştir. Örneğin Harun Raşit gibi Abbasi halifelerinden bazılarının İslam şeriatının hoşgörüsüzlükle dolu hükümlerine ve Muhammed'in yasak emirlerine aldırış etmedikleri biline bir gerçektir. Bu gibi halifeler zamanında Eski Yunan'ın Aristo, Eflatun, Galen, Hipokrat, vs. gibi bilim kaynaklarının Arapçaya çevrilmesi mümkün olmuş ve bu sayede "İslam uygarlığı" diye bilinen ve kısa bir süreyi içeren bir dönem oluşmuştur.(7) Bu dönemin yapıcıları (örneğin al-Razı, Farabi, İbn Sina, İbn Rüşt, İbn Haldun vs.) hep bu Eski Yunan kaynaklarından yararlanarak ilim yapabilmişlerdir. Ne var ki İmam Gazali ya da İbn Teymiyye vs. gibi, bağnaz zihniyetin temsilcileri "Kur'an dışında ilim olmaz; gerçeklere ancak Kur'an ile erişilebilir" diyerek ve Eski Yunan'dan yararlananları "zındık" diye ilan ederek ve İslam şeriatının hoşgörüsüzlüklerle dolu özünü pekiştirerek, İslam uygarlığını kökünden kurutmuşlardır. İlhan Arsel, Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük, Kaynak Yayınları: 531, 2. basım, Mayıs 2009, ISBN: 978-975-343-545-1, s.10-16 _______________________ (1) Bu konuda benim İslama Göre Diğer Dinler, (Kaynak Yayınları, Mart 1999) ve Kur'an'daki Kitaplılar (Kaynak Yayınları, Nisan 1999) adlı kitaplarıma bakınız. (2) Tevbe Suresi, ayet 5; Bakara Suresi, ayet 191; Nisa Suresi, 89-91 vs. (3) Al-Şafii, Kitab al-Umm, c.IV, s.118 vd. Yukarıdaki alıntı için bkz. Bernard Lewis, İslam, From Prophet Muhammad to the Capture of Constantinople, Edited and Translated by B. Lewis, New York, 1974, Volume II, s.221 vd. (4) Bu hususlar için bkz. al-Tabari, Tarih al-Rusul va'l-Mülk, Edition J. Goeje, Leiden 1879-1901, c.III, s.1389-1390. Alıntı için bkz. Lewis, age, C.II, s.225 (5) Bu konuda bkz. al-Makrizi, Kitab al-Suluk li-ma'rifat düvel al-mulük, Edition M. M. Ziyada, Kahire 1934; c.I, s.909-913. Alıntı için bkz. Lewis, age, c.II, s.232 (6) İbn Kuteybe'nin Uyun el-Ekber ve al-Nevevi'nin al-Manzurat adlı yapıtlarına bakınız. Ayrıca bkz. Lewis, age, C.II, s.228-229 (7) Bu konuda benim Aydın ve 'Aydın' (Kaynak Yayınları, 3.basım, Mart 1997) adlı kitabıma bakınız. |
"CAHİLLİYE" DİYE TANIMLANAN İSLAM ÖNCESİ DÖNEMİN, İSLAMİ DÖNEME KIYASLA ÇOK DAHA HOŞGÖRÜLÜ OLDUĞU HAKKINDA Kendisini "Peygamber" olarak ilan ettiği tarihten, Medine'ye hicret edeceği tarihe kadar (yani 10, ya da 13 yıllık bir süre boyunca) Muhammed, henüz yeterince taraftar toplayamadığı için, şiddet ve saldırı siyasetine yönelememiştir. Fakat güçsüz durumda bulunduğu bu dönemde dahi "hoşgörü" yanlısıymış gibi görünüp "hoşgörüsüzlük" siyaseti izlemiştir. Ve bunu, Mekke'nin sayılı kişilerinden biri olan amcası Ebu Talib'in kendisini koruyacağından emin olduğu için yapabilmiştir. Her ne kadar Kureyşlilerin kendisine zulmettiklerini söylemekle beraber, aslında her vesileyle onları huzursuz kılan, çileden çıkaran kendisidir. Ve şu muhakkak ki, Kureyşliler, Muhammed'e nazaran çok daha hoşgörülü olmuşlardır: Ta ki Muhammed onların ilahlarını alaya alana ve sabırlarını tüketene kadar! Şu bakımdan ki; Kureyşliler, hiç kimseye zarar vermeden, hiç kimseleri rahatsız etmeden, kendi atalarının inançlarına ve geleneklerine bağlı bir şekilde yaşarlarken, Muhammed onları akılsızlıkla ve sapıklıkla suçlamış, ilahlarına küfürler savurmuştur. Bütün bunları yaparken, kendisine babalık etmiş olan Ebu Talib'e güvenmiştir; çünkü Ebu Talib, her ne kadar İslam olmamış ise de yeğenini her zaman için Kureyşlilere karşı korumuştur. O kadar ki, bir defasında Kureyş ileri gelenlerinden bir grup, Muhammed'in taşkınlıklarından bıkmış olarak Ebu Talib'e gidip şikayette bulunmuş, şöyle demişlerdir: "(Ey Ebu Talib), kardeşinin oğlu ilahlarımıza sövüyor, dinimizi eleştiriyor, bizi akılsızlıkla itham ediyor, babalarımıza 'sapık' diyor... Ya onu bize saldırmaktan vazgeçirirsin, ya da onunla bizim aramıza giremezsin..."(1) Durum böyle olduğu halde Kureyşliler, yine de hoşgörü'den vazgeçmemişler ve Muhammed'e; "Bizi kendi inançlarımızda serbest bırak, biz de seni senin inançlarında serbest bırakalım" diyerek büyük bir sabır ve olgunluk göstermişlerdir.(2) Öyle anlaşılıyor ki bu sabır ve olgunluklarını, kendi ilahlarının Muhammed tarafından hakir kılınmasına kadar sürdürmüşlerdir. İbn İshak'ın açıklaması şöyle: "Fakat (Kureyşliler), kendi ilahlarına dokunduktan sonra (Muhammed'in) sözlerini inkarla karşıladılar... Bu nedenle kavminin insanları ona muhalefette ve açıktan açığa düşmanlıkta bulunmaya oybirliğiyle karar verdiler..."(3) Fakat Kureyşliler, bu düşmanlıklarını dahi, hemen öyle saldırı şekline sokmamışlardır; Muhammed'i öldürmeye kalkmamışlardır (isteseler, pekala öldürebilirlerdi). Önceleri Ebu Talib'e şikayette bulunmaya devam etmişlerdir; biraz önce değindiğimiz gibi, ondan yeğeninin saldırganlıklarına engel olmasını istemişlerdir. Fakat Muhammed'in değişmediğini, hatta giderek saldırganlaştığını ve Ebu Talib'in de buna ses çıkartmadığını gördükleri içindir ki, kendileri bakımından giderek büyüyen tehlikeye karşı tedbir almak gerektiğini düşünmüşlerdir. Nitekim bir gün Ebu Talib'i karşılarına alarak şöyle konuşmuşlardır: "Ey Ebu Talib! Aramızda yaş ve şeref bakımından en büyüğümüz sensin; biz senden, kardeşinin oğlunu bu işlerden men' etmeni istedik; sen onu men' edemedin. Tanrı adına and içerek bildiriyoruz ki, onun (analarımıza ve babalarımıza) sövüp saymasına, bizi 'akılsızlar', 'ahmaklar' diye anmasına, ilahlarımızı ayıplamasına tahammülümüz yoktur. Sen onu bundan men' edeceksin, yoksa iki taraftan biri helak oluncaya kadar savaşacağız."(4) Fakat buna rağmen Ebu Talib, Muhammed'i ölçülü olmaya, "itidal" ile davranmaya çağırmaktan başka bir şey yapamamıştır. Şu bir gerçektir ki, eğer Muhammed Kureyşlilerin inançlarına saygılı olmuş olsaydı, Mekke'de huzursuzluk diye bir şey doğmayacaktı. Nitekim o dönemde Mekke'de, çeşitli din ve inançta insanlar vardı (örneğin Yahudiler, Hristiyanlar, vs.). Ve Kureyşliler onlarla yan yana ve dostça yaşarlardı; kimse kimsenin ibadetine karışmazdı. Ne var ki Muhammed, hem onların inançlarını yerer ve hem de kendi taraftarlarını, onları rahatsız edecek şekilde davranışlara sürüklerdi. Örneğin sokak ortalarında namaz kıldırır, yüksek sesle Kur'an okuturdu. Fakat buna rağmen Kureyşliler, her ne kadar Muhammed'in Ashabı'nı eleştirmekle beraber, ilk başlarda onların ibadetini fiilen engellememişlerdir, onlara karşı saldırıya geçmemişlerdir. Bütün yaptıkları şey, Müslümanların sokakları işgal edip namaz kılmalarından ve kendilerini rahatsız etmelerinden şikayetçi olmaktı. Ebubekir'le ilgili şu olay, bunun ilginç örneklerinden biridir: Muhammed, birtakım nedenlerle kendi taraftarlarından bazılarını Habeşistan'a göç etmeye teşvik ettiği bir sırada, Ebubekir de heveslenip gitmeye karar verir. Tam yola çıkacağı sırada Kare Kabilesi'nin reisi olan İbn Değine'ye rastlar ve ona: "Kavmin beni memleketten çıkardı! Şöyle bir seyahat etmek, Rabbime ibadet eylemek istiyorum." diye yakınır. Bu sözleri dinleyen İbn Değine üzülür ve onun gitmesine engel olmak için şöyle der: "(Ey Ebu Bekr) Senin ayarında bir insan ne memleketinden çıkar, ne de çıkarılır. Sen halka ...ihsan edersin; sen akra- bana manen (ve bedenen yardım edersin); sen acizleri (ko- rursun)... (sen) hak yolunda (kötülük görenlere yardımcı olursun). Ey Ebu Bekr, ben sana hürmetkarım, (seni) hima- ye ederim. Geri dön ve Rabbına memleketinde ibadet et." Bunları söyledikten sonra Ebubekir'i yanına alır ve doğruca Kureyş eşrafından kişilere götürür ve her birine şöyle der: "Ebu Bekr, sizden gördüğü tazyik (baskı) üzerine Mekke'yi bırakıp gidiyormuş! Yoldan çevirdim. Ebu Bekr misali faziletli bir zat ne memleketten çıkar, ne de çıkarılır... Ayıptır, siz böyle kamil bir insanı mı Mekke'den çıkarmak istiyorsunuz?" Bu sözler üzerine Kureyş eşrafı, Ebubekir'in Mekke'de kalmasına razı olduklarını söylerler, fakat kendilerini rahatsız etmeyecek tarzda ibadetine devam etmesini bildirirler. Bu hususta İbn Değine'ye verdikleri yanıt şudur: "Ebubekir'e söyle: Rabbine evinde ibadet etsin, evinde namaz kılsın, ne isterse okusun. Bizi rahatsız etmesin, aleni (şekilde, sokak ortalarında) namaz kılmasın. Biz kadınlarımızın ve çocuklarımızın iğfal edilmelerinden korkuyoruz." Bu söylenenleri Ebubekir dahi makul bulmuş olmalıdır ki, Habeşistan'a gitmekten vazgeçer ve o andan itibaren ibadetini evinde yapar; evinden başka bir yerde Kur'an okumaz. Bununla beraber az zaman sonra, kuşkusuz ki Muhammed'in ısrarları üzerine, yeniden evinin önünü namazgah yaparak sokak kapısının önünde ve herkesin göreceği şekilde, sokak ortalarında namaz kılmaya ve Kur'an okumaya başlar.(5) Görülüyor ki, Muhammed'in "müşrik" olarak küçültmeye çalıştığı Araplar, Müslümanların inançlarına ve ibadetine karışmayan ve fakat sadece bu işlerin, başkalarını rahatsız etmeyecek şekilde yapılmasını isteyen kimselerdir. İlhan Arsel, Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük, Kaynak Yayınları: 531, 2. basım, Mayıs 2009, ISBN: 978-975-343-545-1, s.17-21 ____________________ (1) Bkz. İbn İshak, Siyer, Akabe Yayınları, İstanbul, 1988, s.204 (2) Taberi Ebu Cafer bin Cerir, Milletler ve Hükümdarları Tarihi, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara 1966, c.II, s.128 vd. ve s.136 vd. Ayrıca bkz. İbn Sa'd, Tabakat (3) Taberi, age (1966), c.II, s.128 (4) Taberi, age (1966), c.II, s.129-142 (5) Buhari'nin Ayşe'den rivayeti için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.VII, s.411-412 |
Bu vesileyle verilebilecek diğer ilginç bir örnek Ömer bin Hattab'la ilgili olarak şöyle:
Kaynaklardan öğrendiğimize göre, Ömer bin Hattab son derece sert ve hoşgörüsüz bir kimseydi. Bu nedenle ilk başlarda Muhammed'in ve İslamın başdüşmanı kesilmişti. O kadar ki, kız kardeşi Fatima'nın Müslüman olduğunu duyduğu zaman öfkelenmiş, küplere binmiştir. Günlerden bir gün onu evinde Kur'an okur bulunca kılıcını kınından çıkarır ve: "Evvela gidip (Muhammed'in) kafasını keseyim, ondan sonra senin işine bakayım." der ve pür hiddet evden çıkarak Muhammed'i aramaya gider. Tam o sırada Muhammed'le karşılaşınca, güya nurdan bir okun kalbine saplandığını söyleyerek İslam olur. Az geçmeden kendisine, neden dolayı Müslüman olduğunu soran babasının kellesini keser.(6) Çünkü İslam olduğu andan itibaren tam bir bağnaz kesilmiştir. Bu bağnazlığını Kureyşlilere karşı göstermekte gecikmez; her vesileyle onlara ve ilahlarına atıp tutmaya başlar. Her ne kadar Kureyşlilerden bazıları, "Ömer atalarının dininden çıktı..." diyerek ona karşı tedirgin olurlarsa da, fazla ileri gitmezler. Hatta Ömer hakkında bu şekilde konuşanları kendi aralarında ayıplarlar. Örneğin bir kez Kureyşlilerden birkaç kişi, Ömer'le ağız kavgasına girişmişlerken, Kureyş ulularından biri onlara: "Bu ne haldir?" diye çıkışır. Oradakiler, "Ömer dinini değiştirdi!" diye konuşunca, bu kez onlara, "Ne (oluyor yani)? Bir adam kendisine bir din seçmiş ise, bundan size ne?" diyerek onları azarlar. Bunun üzerine Kureyşli grup oradan uzaklaşarak Ömer'i kendi haline bırakırlar.(7) Oysa bu aynı Ömer, daha sonraları, özellikle Muhammed'in Medine'ye geçip de güçlenmeye başlamasından sonra, başta Kureyşliler olmak üzere, farklı inançta kim varsa herkese karşı düşmanlık saçacaktır. Yine İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz ki Kureyşliler, Arabistan'ın çeşitli bölgelerinden Kabe'yi ziyarete gelenlere, hangi din ve inançta olurlarsa olsunlar, engel çıkarmazlardı. O kadar ki, Muhammed Medine'ye göç edip de kendilerine düşmanlık gösterirken dahi, onlar Müslümanların Ümre haccı kılmak üzere Mekke'ye gelmelerine izin vermişlerdir. Bu tutumları, Muhammed'in kendilerine karşı çete saldırıları tertiplemelerine rağmen Bedir Savaşı'na kadar sürmüştür. Bedir Savaşı'nda Muhammed, Kureyşlilerin ulularından Ebu Süfyan'ın oğlu Amr'ı esir edip hapsedince, Ebu Süfyan da, sırf karşılık olsun diye, Ümre haccı kılmak üzere Mekke'ye gelen Sa'd bin Nu'man bin Ekkal adındaki yaşlı bir Müslümanı yakalatıp hapsettirmiştir. Daha başka bir deyimle Ebu Süfyan'ın bu davranışına sebep olan şey hoşgörüsüzlük değil, fakat oğlu Amr'ı kurtarma isteğidir. Nitekim Muhammed, Arm'ı serbest bırakmak suretiyle Sa'd bin Nu'man'ın iadesini sağlayabilmiştir.(8) Fakat ne zaman ki Muhammed, Mekke'yi ele geçirme siyasetine yönelip Kureyş'e karşı niyetlerini iyice ortaya koymuştur, işte o zamandan itibaren Kureyşliler de şiddet yolunu seçmişlerdir. Fakat yine de Muhammed'i, Kabe'yi ziyaret hakkından bütün bütün yoksun kılmamışlardır. Sadece Mekke'ye silahlı olarak girmemesini şart koşmuşlardır. Hüdeybiye Andlaşması, bunun en bariz kanıtıdır. Buna karşılık Muhammed, Mekke'yi ele geçirdikten sonra Kureyşlilere ve onlar gibi diğer "müşrik" (puta tapan) Araplara, ya da Yahudilere ve Hristiyanlara, daha doğrusu İslamdan gayrı din ve inançta olanlara, Kabe'yi ziyaret etmek şöyle dursun, Mekke sınırlarına yaklaşma olasılığını dahi tanımamıştır. Kur'an'a, "Puta tapanların, Allah katında ve peygamberi önünde nasıl bir andlaşmaları olabilir?" (Tevbe Suresi, ayet 7) şeklinde hükümler koyarak, onlarla olan ahidlerini bozmuş ve böylece "müşrikleri" Kabe'ye sokmamak için bahane yaratmıştır.(9) Mekke'yi fethedinceye kadar Kureyşliler, kendisine ve Müslümanlara, bazı güvenlik koşulları altında, hac için Kabe'yi ziyaret olanağını tanıdıkları halde o, Mekke'yi fethettikten sonra ilk iş olarak, "Bu yıldan sonra müşriklerin müminlerle birlikte hac etmeleri yasaklanmıştır" şeklinde emirler yayınlamıştır. Ali'ye okuttuğu bu emirlerde, kendileriyle "muahede" (antlaşma) yapılmamış olan Arap kabilelerinin dört ay içerisinde İslam olmaları gerektiğini, aksi takdirde yok edileceklerini bildirmiştir. Kendileriyle "muahede" yapılmış olan Araplara gelince, onların da "muahede" sonunda Müslüman olmalarını emretmiştir.(10) Fakat bununla da yetinmemiş, bir de Kur'an'a; "müşrikleri nerede bulursanız hemen öldürünüz..." (Tevbe Suresi, ayet 5), ya da: "Kitaplılardan Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslam'ı) kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın..." (Tevbe Suresi, ayet 29) ya da: "...Güçlü bir millete karşı, onları Müslüman yapana kadar savaşacaksınız..." (Fetih Suresi, ayet 16) şeklindeki buyruklardan tutunuz da İslamdan çıkanların ya da İslamı eleştirenlerin yok edilmelerini öngören hükümlere varıncaya kadar, hoşgörüsüzlükle ilgili ne varsa her şeyi yerleştirmiştir. İslamda İlk Kan Dökme Olayına, Muhammed Taraftarlarının (Müslümanların) Hoşgörüsüzlükleri ve Saldırganlıkları Sebep Oluyor Yukarıda belirttiğimiz gibi, Kureyşliler, sabırlarını taşırmış olmasına rağmen, Muhammed'e karşı pek saldırgan olmamışlardır; yaptıkları şey, onun hoşgörüsüzlüklerine ve tahriklerine karşı Ebu Talib'e şikayette bulunmaktı. Fakat olumlu sonuç alamayınca, nihayet onlar da ona, onun yaptığı şekilde karşılık verir olmuşlardır. Böyle yaptıkça Muhammed taraftarları daha da aşırı davranışlarda bulunmuşlardır. Nitekim İslamda ilk kan dökme olayı, onların aşırı saldırganlıklarının sonucu ortaya çıkmıştır. Şöyle ki: Tekrar anımsatalım ki, ilk başlarda Muhammed, az sayıdaki sahabeleriyle birlikte dağ aralarına giderek, kavmine görünmeden gizlice ibadet eder, namaz kılardı. Bu namazlardan birinde, oradan geçmekte olan Kureyşlilerin kendisini ve taraftarlarını alaya aldıklarını görür. Bu yüzden iki tarafın arası kızışır. Müslümanlardan Sa'd bin Ebi Vakkas adında biri, Kureyşlilere saldırarak onlardan birini oracıkta öldürür. İslamcıların iddialarına göre güya bu "İslamiyet'i korumak için ilk kan akıtma" olayıdır.(11) Oysa ortada İslamiyeti korumak diye bir şey yoktu, sadece Muhammed taraftarlarının (Müslümanların) yersiz alınganlıkları vardı. "Yersiz alınganlıkları" diyoruz, çünkü Kureyşlilerin yaptıkları şey, Müslümanların kendilerine yaptıklarının karşılığı idi. İlhan Arsel, Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük, Kaynak Yayınları: 531, 2. basım, Mayıs 2009, ISBN: 978-975-343-545-1, s.21-25 _______________________ (6) Bütün bu hususlar için bkz. Mevlana, Fihi Mafih, İstanbul, 1954, s.240 vd. (7) İbn İshak, Siyer, Akabe Yayınları, İstanbul 1988, s.244 (8) Taberi, age, c.II, s.322; ayrıca bkz. İbn İshak, Siret-i İbn İshak, Türkçe çevirisi için bkz. Akabe Matbaası, İstanbul, 1988; İngilizce çeviri için bkz. A. Guillaume, The Life of Muhammad; A Translation of İbn İshaq's Sirat Rasul Allah, Oxford University Press, 6th impression, 1980, pp.313 (9) Taberi, age, 1966, c.II, s.777; İbn İshak, age, 1980, s.617 (10) Sahih-i Buhari Muhtasarı Terid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, c.V, s.332 (11) Taberi, age (1966), c.II, s.122. Ayrıca bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.II, s.723. Bu olay için ayrıca İbn İshak'ın Mağazi'sine bakınız. |
MUHAMMED'İ "HOŞGÖRÜ" ÖRNEĞİ OLARAK VE GETİRDİĞİ DİNİ "HOŞGÖRÜ DİNİ" ŞEKLİNDE GÖSTERME ÇABALARI Yukarıda değindiğimiz gibi İslamcılar, Muhammed'i hoşgörülü ve getirdiği dinin de: "En son, en mükemmel ve en hoşgörülü din" olduğunu iddia ederler ve bu iddialarını gerçek dışı verilere dayandırırlar. Güya İslam şeriatı bütün insanların Adem ile Havva zürriyeti olarak, tek bir kaynaktan çıktığını ve bu nedenle birbirleriyle kardeş olduklarını kabul etmiştir! Güya İslam dini, diğer dinleri (örneğin Yahudiliği, Hristiyanlığı, vs.) ve bu dinlerin geçmişteki peygamberlerini "kutsal" bilmiş olup farklı din ve inançta olanlar arasında sevgi ve saygı esasını benimsemiştir! Güya İslam "dinde zorlama olmaz" (Bakara Suresi, ayet 139) şeklinde hükümler getirmiş ve "ikna" yolunu seçmiştir ve bu nedenle "şiddet" denen şeye yer vermemiştir! Güya İslam "Kitap ehline" (Yahudilere, Hristiyanlara, Sabiilere) Tanrı katında ecir (mükafat) verileceğini bildirmiştir! Güya Muhammed, "uyarıcı", "tebliğ edici", "Tanrı buyruklarını ortaya vurucu" bir peygamber olarak iş görmüştür. Güya Kur'an, zorlayıcı değil fakat sadece "öğüt verici" bir kitaptır, vs. Oysa kısa bir inceleme yoluyla bütün bu ve benzeri iddiaları çürütmek kolaydır. Şöyle ki: 1) İslam Şeriatının Bütün İnsanları Kardeş Bildiği ve Bu Nedenle "Hoşgörü" İlkesine Dayalı Bulunduğu İddiasındaki Geçersizlik İslamcılar, İslam şeriatını "hoşgörü dini" olarak göstermek gayretkeşliğiyle Kur'an'daki Adem masalına sarılırlar ve bütün insanların Adem ile Havva'dan gelme olduğuna dair şu ayeti örnek yaparlar: "Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır..." (Hucurat Suresi, ayet 13). Güya bu ve benzeri ayetler, bütün insanların Adem ile eşinin zürriyetinden olmak üzere yaratıldıklarını ve bu cihetle "kardeş ve eşit durumda" olduklarını bildirmektedir. Ve güya böyle olduğu içindir ki, insanların birbirlerine karşı üstünlük duygusuna kapılmamaları, övünmemelerini, yani "...şu kavim, bu kavim" diye birbirlerini küçültmemeleri gerekir.(1) Bu vesileyle belirtelim ki, İslam kaynaklarına göre Muhammed bu ayeti, Mekke'yi fethettiği zaman esir aldığı halka hitaben okumuş ve okurken halkı affettiğini bildirmiştir. Bundan dolayıdır ki İslamcılar, Kur'an'ın yukarıdaki ayetini 1789 tarihli Fransız Devrimi ile kıyaslarlar ve Muhammed'in sözlerini "İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi"ne üstün nitelikte bulurlar. Güya Muhammed, "Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık..." diye başlayan bu ayet ile insanların Tanrı indinde eşit ve birbirleriyle kardeş oldukları fikrini dile getirmiştir ve "farklılığın" sadece "günahkarlık" bakımından söz konusu olduğunu bildirmiştir!(2) Oysa bu iddiaların gerçek olan hiçbir yönü yoktur, çünkü daha önce değindiğimiz ve ilerdeki sayfalarda da ayrıca değineceğimiz gibi yukarıdaki ayet, insanlar arası kardeşliğe ya da sevgi ve eşitlik ilkesine yer vermek şöyle dursun, fakat böyle bir ilkeye ters düşen hükümlere temel işini görmüştür. Çünkü Muhammed'in söylemesine ve Kur'an'a koyduğu buyruklara göre, Tanrı insanlardan bir kısmının gönlünü açıp Müslüman yapmış, bir kısmının da gönlünü kapatıp kafir kılmıştır. Bunu yaptıktan sonra Müslümanları kafirlere saldırtıp boğazlatmak için buyruklar yollamıştır. Örneğin müşrikleri "müşrik" yaptıktan sonra Müslümanlara "Müşrikleri nerede bulursanız öldürün" (Tevbe Suresi, Ayet 5) derken, ya da kafirleri "kafir" yaptıktan sonra Müslümanlara hitaben: "Kitaplılara (Yahudi ve Hristiyanlara) saldırın, Müslümanlığı kabul etmelerine (ya da cizye vermelerine) kadar onlarla savaşın" (Tevbe Suresi, ayet 29) diye buyruk gönderirken yaptığı budur. Öte yandan Muhammed'in söylemesine göre Tanrı, insanları eşitsizlikler ve özgürsüzlükler içerisinde tutmak için yaratmıştır. Örneğin insanlardan bir kısmını gönüllerini açmak suretiyle "Müslüman" yaptığını, bir kısmının da gönlünü kapayıp, "kafir" kıldığını bildirmiştir; ya da insanlardan bir kısmını doğru yola soktuğunu, bir kısmını da saptırdığını; bir kısmının kulaklarını tıkayıp, ruhlarına perde astığını anlatmak için şöyle konuşmuştur: "Allah isteseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Ama O, istediğini saptırır, istediğini doğru yola eriştirir." (Nahl Suresi, ayet 93) "(Vahyettiklerimizi) anlamamaları için gönüllerine perdeler gerer, kulaklarına ağırlık veririz..." (İsra Suresi, ayet 45) Bu söylediğini pekiştirmek maksadıyla şöyle demiştir: "Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslamiyete açar; kimi de saptırmak isterse... kalbini dar ve sıkıntılı kılar." (En'am Suresi, ayet 125); "Allah kimin gönlünü İslam'a açmışsa, o Rabbi katında bir nur üzere olmaz mı?" (Zümer Suresi, ayet 22-23). Yine Muhammed'in söylemesine göre Tanrı insanları "köleler" ve "köle sahipleri" olarak iki farklı sınıfta toplamış ve bunlar arasında eşitlik olamayacağını açıklamıştır. (Nahl Suresi, ayet 75) Yine Muhammed'in söylemesi göre Tanrı, kadınları "aklen ve dinen dun" (eksik) yaratmış, erkeklerin egemenliğine terk etmiş, şahitlik ya da miras gibi konularda iki kadını bir erkeğe denk ve bu doğrultuda olmak üzere nice eşitsizliklere layık bilmiştir.(3) Bu örnekleri çoğaltabiliriz; fakat söylemek istediğimiz şudur ki, Muhammed'in Tanrı'sı, "bir erkekle bir dişiden" yarattığını söylediği insanları her bakımdan "özgürlükten" ve "eşitlikten" yoksun kılmışa benzer. Bütün bunlar böyle iken İslam şeriatının insanlar arası kardeşliğe ve eşitliğe yer verdiğini söylemek yanlış olmaz mı? Muhammed'in, Mekke fethi sonucunda Mekke halkını esir alması ve onları affetmesi ve ederken de Hucurat Suresi'nin yukarıdaki ayetini (ayet 13) okuması olayına gelince: Bir kere şunu belirtelim ki, Mekke halkı, Muhammed'e karşı "affedilecek" bir kötülük yapmamıştır. Mekke'yi savunma yoluna bile girişmemiştir. Muhammed'e karşı husumet, halktan değil fakat Kureyş eşrafından gelmiştir. Yine bunun gibi Muhammed'in Mekke'de esir aldığı halka hitaben: "...Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır..." şeklinde konuşmasının, insanlar arası kardeşlik ya da eşitlikle ilgisi olmayıp, sadece esirleri Allah korkusu (ve kılıç zoru) yolu ile İslama sokmak açısından ilgisi vardır. Nitekim yukarıda tekrarladığımız gibi getirdiği din, insanların tümünü "Müslümanlar" ve "Müslüman olmayanlar" (kafirler) diye iki grupta toplayan, Müslümanları Müslüman olmayanlara üstün bilip saldırtan, Müslümanlar arasında bile eşitsizlikler yaratan bir dindir. İlhan Arsel, Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük, Kaynak Yayınları: 531, 2. basım, Mayıs 2009, ISBN: 978-975-343-545-1, s.26-30 ____________________ (1) Bkz. Elmalılı H. Yazır, Hak Dini, Kur'an Dili, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1993, c.VI, s.4477. (2) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.X, s.314. (3) Bu konuda benim Şeriat ve Kadın (Kaynak Yayınları, 16. basım, Ekim 2006) adlı kitabıma bakınız. |
2) Muhammed'in "Zorlayıcı" Değil Fakat Sadece "Uyarıcı ve Tebliğ Edici" Olduğu,
Kur'an'ın ise Sadece "Öğüt Verici Bir Kitap" Niteliğini Taşıdığı İddiasındaki Yanılgılar Daha henüz taraftarlarının sayısının az olduğu ve dolayısıyla güçsüz durumda bulunduğu yıllarda (özellikle birinci Mekke döneminde) Muhammed, hoşgörü insanıymış gibi görünür ve örneğin kendisini, Tanrı tarafından sadece "vaaz etkmek", yani "öğüt vermek" üzere gönderilen bir "Peygamber" olarak tanıtırdı. Kur'an'ı da "emredici" değil fakat, "öğüt verici bir kitap" niteliğinde tanımlamıştır. Bu maksatla Kur'an'a koyduğu ayetlerden bir kısmı şöyle: "Ey Muhammed! Sen onların üzerinde bir zorba değilsin; (onlara) öğüt ver..." (Kaf Suresi, ayet 45) "O halde (Resulüm), öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin. Ancak yüz çevirip inkar edene gelince, işte öylesini Allah en büyük azap ile cezalandırır..." (Gaşiye Suresi, ayet 21-26) "...Eğer yüz çevirirlerse, ey Muhammed! Sana düşen sadece açıkça tebliğ olduğunu bil" (İmran Suresi, ayet 20; Nahl Suresi, ayet 82) "Ey Muhammed! Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki biz seni onlara bekçi göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir..." (Şura Suresi, ayet 48) "(Ey Muhammed!) Bu Kur'an sana ve ümmetine bir öğüttür..." (Zuhruf Suresi, ayet 44) "(Ey Muhammed!) Faydalı olacaksa (onlara) öğüt ver..." (Müzzemmil Suresi, ayet 9) "...Doğrusu, bu anlatılanlar birer öğüttür..." (Müzzemmil Suresi, ayet 19) "...Kur'an, alemler için bir öğütten başka bir şey değildir..." (Kalem Suresi, ayet 51-52) Bu yukarıdakilere benzer daha birçok ayetten başka, bir de Kur'an'ı kabul edip etmemenin, kişilerin dileğine kalmış bir iş olduğunu ve öğüt alanların cennete, almayanların cehenneme gideceklerini söylemiştir. Bu doğrultuda olmak üzere Kur'an'a koyduğu ayetlerden iki örnek şöyle: "Şüphesiz Kur'an bir öğüttür. Dileyen kimse öğüt alır..." (Müddessir Suresi, ayet 53-54) "Doğrusu bu anlatılanlar birer öğüttür. Dileyen kimse Rabbine doğru giden bir yol tutar..." (Müzzemmil Suresi, ayet 19) Bununla beraber, Kur'an'ı benimsemek istemeyenlerin azaba uğrayacaklarını belirtmekten geri kalmamış ve örneğin Kur'an'a şu tür ayetler eklemiştir: "Allah'ın ayetlerini inkar edenlere azab var..." (İmran Suresi, ayet 21) "Allah'tan korkan öğüt alacaktır; bedbaht olan ondan kaçınacaktır; o en büyük ateşe atılacaktır..." (A'la Suresi, ayet 9-13) Dikkat edileceği gibi, hoşgörü kılığına sokulmuş yukarıdaki ayetlerde "ateşe atılacaklardır", "azab var" şeklinde, ileriye yönelik tehditler bulunmakla beraber, yine de yumuşak bir dil kullanılmıştır; daha doğrusu "kişileri ürkütmeme" taktiği izlenmiştir. Öğüt almaktan kaçınmanın, gelecek dünya itibariyle kötü sonuç yaratacağı anlatılmaktadır. Bu taktik sayesinde Muhammed, çevresindekileri biraz daha kolaylıkla kazanabileceğini sanmıştır; daha başka bir deyimle "Güzel söz yılanı deliğinden çıkarır" formülüne sarılmakta yarar bulmuştur. Bu doğrultuda olmak üzere Tanrı'nın kendisine şu tür ayetler gönderdiğini bildirmiştir: "Ey Muhammed! Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir..." (Nahl Suresi, ayet 125) "Puta tapanların söylediklerine sabret; yanlarından güzellikle ayrıl..." (Müzzemmil Suresi, ayet 10) Yine bunun gibi, Kur'an'ı benimsemeyen ve örneğin: "Bu (Kur'an Tanrı sözü değil) bir insan sözüdür..." (Müddessir Suresi, ayet 24-25); ya da: "(Kur'an'ı Muhammed) kendi uydurdu" (Tur Suresi, ayet 33-34) diyerek kendisini alaya alanları, ya da Kur'an hakkında "Şeytan sözüdür" (İnfitar Suresi, ayet 25-28) diye konuşanları dahi, gelecek dünyadaki cezalarla korkutmaya çalışırdı. Bu maksatla Kur'an'a koyduğu ayetlerde Tanrı'yı şöyle konuşur göstermiştir: "Ey Muhammed! Senin milletin Kur'an'ı yalanladı. 'Cezanızı ben verecek değilim' de" (En'am Suresi, ayet 66) "...Seni yalanlayanları Bana bırak... Şüphesiz katımızda onlar için ...Cehennem ...can yakıcı bir azab var..." (Müzzemmil Suresi, ayet 11-13) "Kur'an yalnızca bir insan sözüdür diyenleri yakıcı bir ateşe yaslayacağım." (Müddessir Suresi, ayet 24-25) "(Kur'an) Şeytan sözü değil... bir öğüttür." (İnfitar Suresi, ayet 25-8) Kur'an'ın "Tanrı sözü değil fakat yalnızca bir insan sözü" olduğunu söyleyenler arasında al-Mugire gibi Kureyş eşrafından ve kendi yakın akrabalarından olanlar vardı. Onlara karşı, Tanrı'dan küfürler ve tehditlerle dolu şu sözlerin geldiğini söylerdi: "Ey Muhammed! ...kendisine oğullar ve nimetler verdiğim... O kimseyi Bana bırak, cezasını ben vereyim... Canı çıkası ...büyüklük taslayıp 'bu sadece öğretilen bir sihirdi. Bu Kur'an yalnızca bir insan sözüdür' dedi. İşte bu adamı yakıcı bir ateşe yaslayacağım..." (Müddessir Suresi, ayet 11-28) Bu arada Kur'an'ın insanlar tarafından "uydurulamayacak" kadar mükemmel bir şey olduğunu anlatmak üzere: "Eğer iddialarında samimi iseler Kur'an'ın benzeri bir söz meydana getirsinler (görelim)" (Tur Suresi, ayet 33-34) diye eklerdi. Yine bunun gibi kendisini "sahte peygamberlikle" damgalayan ve "incitenlere" karşı Tanrı'nın ağzıyla lanetler yağdırır ve tehditler savururdu: "(Ey Muhammed!) ...Seni yalanlamış olanların (Kıyamet günü geldiğinde) vay haline!.." (Mürselat Suresi, ayet 14-19) "Allah'ı ve peygamberi incitenlere, Allah... lanet eder; onlara alçaltıcı bir azab var" (Ahzab Suresi, ayet 57) Öte yandan kendisine, "Sen mutlaka delisin" (Hicr Suresi, ayet 6-7) diye hakaret edenler vardı ki, bunlar arasında yakın akrabaları dahi (örneğin al Mugire, Ebu Leheb, vs. gibi kimseler) bulunurdu. Onları, zor kullanarak susturmaya muktedir olmadığı için, Tanrı'dan geldiğini söylediği şu tür ayetlerle susturmaya çalışırdı: "Arkadaşınız Muhammed, asla deli değildir" (Tekvir Suresi, ayet 22) "Düşünmüyorlar ki arkadaşları olan peygamberde deliliğin eseri yoktur; o ancak açıkça bir uyarandır." (A'raf Suresi, ayet 184)(4) Kendisiyle din konusunda tartışmak isteyenler vesilesiyle de hoşgörü kılığına bürünür ve örneğin Tanrı'dan şu tür vahiyler indiğini söylerdi: "...(Ey Muhammed!) Ayetlerimizi çekişmeye dalanları görünce, başka bir bahse geçmelerine kadar onlardan yüz çevir... (onlarla) beraber oturma..." (En'am Suresi, ayet 68) Şeriatçılar, bu ve benzeri ayetlere bakarak Muhammed'in "hoşgörü" insanı ve İslamın da "hoşgörü dini" olduğunu iddia ederler. Oysa Mekke dönemini izleyen Medine döneminde Muhammed'in yerleştirdiği şiddet hükümleri ve uyguladığı dehşet saçan usullerini gözden geçirecek olursak anlarız ki, Mekke döneminin yukarıda belirttiğimiz yumuşak görüntülü ayetleri ödün siyasetinin sonuçlarından başka bir şey değildir. Daha başka bir deyimle Muhammed, hoşgörü niteliğinde sayılabilecek bu yukarıdaki hükümleri, henüz güçsüz durumda bulunmak nedeniyle, kuzu postuna bürünmüş olarak yerleştirmiştir. İlhan Arsel, Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük, Kaynak Yayınları: 531, 2. basım, Mayıs 2009, ISBN: 978-975-343-545-1, s.30-35 __________________________ (4) Kalem Suresi'ne de şunu koymuştur: "Doğrusu inkar edenler, Kur'an'ı dinlediklerinde neredeyse seni gözleriyle yiyeceklerdi; 'delidir' diyorlardı. Oysa Kur'an, alemler için bir öğütten başka bir şey değildir..." (Kalem Suresi, ayet 51-52) |
Gerçekten de, Medine'ye geçip de güçlenmeye başladığı andan itibaren hoşgörülü tutumunu terk etmiş ve şiddet uygulamalarına yönelmiştir. Örneğin güçsüz bulunduğu dönemde:
"Kur'an bir öğüttür... dileyen öğüt alır" (Müddessir Suresi, ayet 53-54) şeklinde, ya da; "(Ey Muhammed!) Sana düşen yalnızca duyurmaktır..." (İmran Suresi, ayet 20) diyerek konuşurken, güçlendikten sonra bu yumuşak tutumu terk edecek ve "Kur'an'a uymayanlar ve Muhammed'i peygamber saymayanlar kafirdirler" şeklindeki formüllere sarılarak kılıçla iş görmeye başlayacaktır. Müşriklerin (puta tapanların) yok edilmeleri için Kur'an'a: "...Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün..." (Tevbe Suresi, ayet 5) şeklinde ayetler koyarken, kendisine ve Tanrı'ya karşı gelenlerin ve "yeryüzünde (hak-Tanrı) düzenini bozmaya çalışanların" asılmalarını, ya da "el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesini", ya da bulundukları yerden sürülmelerini öngören hükümler getirecektir. (bkz. Maide Suresi, ayet 33) Ayrıca da Yahudilere ve Hristiyanlara karşı cihad ilan edip, onları Müslüman olmaya çağıracak, olmazlarsa "cizye" (kafa parası) veremeye zorlayacak (Tevbe Suresi, ayet 29) ve İslamdan gayrı din kalmaması için: "Allah dini (İslam) ortada kalana kadar onlarla savaşın" (Bakara Suresi, ayet 193) ve "Onlar Müslüman olana kadar savaşmaya çağırılacaksınız..." (Fetih Suresi, ayet 16) şeklinde dehşet saçıcı hükümler yerleştirecektir. Yine bunun gibi, güçsüz bulunduğu dönemde Kur'an'a ve kendisine karşı kafa tutan ve örneğin: "Bu Kur'an düpedüz bir uydurmadan başka bir şey değildir" (Sebe' Suresi, ayet 43) diyenlere karşı sadece Tanrı tarafından cezalar verileceğini anlatmak maksadıyla: "Ey Muhammed! Gerçekten senin milletin Kur'an'ı yalanladı. (Onlara) 'cezanızı ben verecek değilim' de... Onlara Kur'an ile öğüt ver..." (En'am Suresi, ayet 66, 69, 70) şeklinde ayetler koyarken ve onlarla tartışmaya girişmekten çekinirken (En'am Suresi, ayet 68), ya da onları sadece Tanrı azabıyla uyarırken (bkz. Zariyat Suresi, ayet 50-51)(5), Medine'ye geçip de güçlendikten sonra Kur'an'ı ve kendisini inkar edenlerin ellerini, kollarını ve kafalarını kestirecektir (örneğin bkz. Maide Suresi, ayet 33). Taraftarlarını da kendisi gibi şiddet yanlısı yapmak için, Tanrı adına vuruşmanın ve kan dökmenin "Tanrı yolunda olmak" demek olduğunu anlatmak üzere şöyle diyecektir: "Herk kim: Kelimetü'llah (yani 'Kelime-i Tevhid' 'Allah tektir') daha ali olsun diye kıtal ederse (vuruşursa) onunkisi Allah yolundadır."(6) Güçsüz olduğu zamanlar kendisine "delidir" diyenlere karşı Tanrı'yı: "Ey Muhammed! (İnkar edenlere) de ki: arkadaşınızda bir delilik yoktur. O yalnız çetin bir azabın öncesinden sizi uyarmaktadır..." (Sebe' Suresi, ayet 46) şeklinde konuşur gösterirken, güçlendikten sonra onları kılıçla susturacak, cesetlerini kuyulara attırıp küfürler ederek intikam alacaktır.(7) Yine güçsüz bulunduğu zamanlar Tanrı ağzıyla: "Puta tapanlardan yüz çevir" (En'am Suresi, ayet 106) derken ve: "Şüphesiz Kur'an bir öğüttür; dileyen öğüt alır" (Müddessir Suresi, ayet 53-54) şeklinde, yani hoşgörülüymüş gibi konuşurken, Medine'ye geçip de yavaş yavaş güçlenmeye başlayınca (ve özellikle Bedir Savaşı'nı kazandıktan sonra) Kur'an'ın bir öğüt değil ve fakat mutlaka kabul edilmek ve uyulmak gereken "buyruklar kitabı" olduğunu kanıtlamak üzere saldırılarını şiddetlendirecek, örneğin bir yandan: "Müşrikleri nerede görürseniz öldürün" (Tevbe Suresi, ayet 5) ya da; "İkiyüzlüler, kalblerinde fesad bulunanlar, şehirde bozguncu haberler yayanlara seni... mücadeleye davet ederiz... Lanetlenmiş olarak nerede bulunurlarsa yakalanır ve hem de öldürülürler..." (Ahzab Suresi, ayet 60-61) diyerek dehşet saçacaktır. Diğer yandan da Medine'deki Yahudilere İslamı kabul ettirmek için: "Eğer Müslümanlığı kabul etmezseniz, İslama girmeyen Arapların başına gelen felaket sizin de başınıza gelir" diyecek ve İslamı kabul etmediler diye üzerlerine yürüyecek, kimini kılıçtan geçirecek, kimini de yurtlarından sürecektir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün, fakat yine tekrar edelim ki hoşgörü görünümündeki hükümlerin büyük çoğunluğunu Muhammed, biraz önce değindiğimiz gibi, henüz güçssüz durumda bulunduğu Mekke döneminde koymuştur. Medine'ye geçip de güçlenmeye başlayınca, korku ve dehşet saçar nitelikteki hükümlerle bütün bu yukarıdaki hoşgörü görünümündeki hükümleri geçersiz kılmış olacaktır. Bununla beraber şiddet siyasetine yöneldiği bu dönemde dahi bazen, günlük gereksinimleri uğruna göstermelik bir hoşgörüye ya da ödün siyasetine yer verdiği haller de olmamış değildir. Örneğin Yahudileri ve Hristiyanları Müslüman yapabilmek için onlara karşı yakınlık göstermiş, onların bazı geleneklerini benimsemiş, onların peygamberlerini ve kitaplarını saygı ile anıyor görünmüştür, yine bunun gibi ilk başlarda Mekke'yi Kıble yapmış ve Kabe yönünde namaz kılmaya başlamışken, Yahudilerin ve Hristiyanların kutsal bildikleri Kudüs'ü, Müslümanlar için Kıble yapması bunun nice örneklerinden biridir. Fakat her şeye rağmen onları İslama sokamayacağını anlayınca, bu yaptıklarını geçersiz saymış, örneğin Kıble yönünü Kudüs'ten tekrar Mekke'ye çevirmiş(8) ve onlara karşı saldırı siyasetine geçmiştir. İlhan Arsel, Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük, Kaynak Yayınları: 531, 2. basım, Mayıs 2009, ISBN: 978-975-343-545-1, s.35-39 ______________________ (5) Örneğin Kur'an'a ayrıca: "Dinlerini oyun ve eğlenceye alanları... bırak. Kur'an'la öğüt ver..." (En'am 70) şeklinde ayetler koymuştur. (6) Buhari'nin Ebu Nusa'dan rivayeti için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.I, s.124-125, h.103. (7) Bedir Savaşı'nda ölü olarak ele geçirdiği kimselere yaptığı gibi. (8) Örneğin Bakara Suresi'ne koyduğu hükümlerden biri şöyle: "...Sen de onların kıblesine uyacak değilsin..." (Bakara Suresi, ayet 145). |
3) Kur'an'daki: "Sizin Dininiz Size, Benim Dinim Banadır" (Kafirun Suresi, ayet 6);
ya da: "Bizim Yaptıklarımız Kendimize, Sizin Yaptıklarınız da Kendinize Aittir" (Bakara Suresi, ayet 139) Şeklindeki Ayetlerin Hoşgörü Amacını İçermediği Hakkında İslam şeriatını "hoşgörü dini" imiş gibi göstermeye çalışanların öne sürdükleri hükümlerden biri de Kafirun Suresi'ndeki şu ayettir: "Ey Muhammed! De ki: 'Ey kafirler... Sizin dininiz size, benim dinim de banadır." (Kafirun Suresi, ayet 6) Çoğu yorumcular bu ve buna benzer ayetleri, Muhammed'in çeşitli dinlerin varlığını kabul ettiğine ve bu dinlere (ve örneğin Yahudiliğe ve Hristiyanlığa) karşı saygı beslediğine ve herkesi kendi dininde serbest bırakmak istediğine delil sayarlar. Güya Muhammed bu sözleriyle şöyle demek istemiştir: "Biz Müslümanlar bağlı bulunduğumuz imanımız gereğince diğer dinlere mensub kimselerin kendi itikadlarına göre yaptıkları dinsel eylemlere karışmayız, din özgürlüğüne ve vicdana riayet ederiz..."(9) Oysa gerçek şu ki Muhammed, ne İslamdan başka bir dinin varlığını kabul etmiştir ve ne de yukarıdaki sözlerini Yahudilere ya da Hristiyanlara hitaben söylemiştir. Bu sözleri, "müşrik" (puta tapanlar) diye tanımladığı Kureyşlilere hitaben söylemiştir. Nitekim yukarıdaki tümce, Kur'an'daki şekliyle şöyle: "(Ey Muhammed!) De ki: 'Ey kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam; benim taptığıma da sizler tapmazsınız; ben de sizin taptığınıza tapacak değilim; benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz; sizin dininiz size, benim dinim de banadır'" (Kafirun Suresi, ayet 1-6) Daha başka bir deyimle, yukarıdaki ayetin, hoşgörü ile ve hele Yahudilerin ve Hristiyanların inanç özgürlükleriyle hiç ilişkisi yoktur. Bu ayeti, kendisini Araplara gönderilmiş peygamber olarak tanımladığı "birinci Mekke döneminde" koymuştur. Muhatabı Müslüman yapmaya çalıştığı Kureyşli Araplardır. Bu Araplar ikide bir kendisine gelip, "Sen bizim taptıklarımıza bir yıl müddetle tap, biz de senin taptığına bir yıl tapalım" şeklinde konuşurlar ve barış yolu bulmaya çalışırlardı.(10) İslam kaynaklarından öğrendiğimize göre, bir aralık Muhammed, sırf ödün (taviz) verip onları kazanma ümidiyle, tekliflerini kabul etmiş ve örneğin Kur'an'a, "Bana Lat, Uzza ve üçüncü olarak Menat'ı haber verin" şeklinde ayet koymuş ve "Bu putlar yüksek mahalden uçan turna kuşlarıdır, bunların şefaati beklenir", şeklinde konuşmuştur.(11) Fakat bunu yapmakla kendi taraftarlarını hayal kırıklığına uğrattığını anlayınca "Şeytan beni kandırdı" deyip söylediklerinden vazgeçmiştir. Bundan dolayıdır ki, bu vesileyle koyduğu ayetler "Şeytan Ayetleri" diye anılır: Güya Şeytan, Muhammed'i kandırmış ve gönlüne yukarıdaki ayetleri koymuştur. (Hac Suresi, ayet 52-53) Ve işte, yine bundan dolayıdır ki Muhammed, kendisine yukarıdaki şekilde teklifte bulunanlara, Tanrı'dan geldiğini söylediği şu ayetlerle cevap vermiştir: "(Ey Muhammed!) De ki: 'Ey kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam; benim taptığıma da sizler tapmazsınız; ben de sizin taptığınıza tapacak değilim; benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz; sizin dininiz size, benim dinim de banadır'" (Kafirun Suresi, ayet 1-6) Burada "sizin dininiz size, benim dinim banadır" derken, bu sözleri hoşgörü maksadıyla değil, fakat bir bakıma onları küçültmek ve hatta geleceğe matuf bir tehditle düşündürmek istemiştir.(12) Bu şekilde yumuşak bir dille konuşması, Kureyşlilere karşı güçlü durumda bulunmamasındandır. Medine'ye geçip de iyice güçlendikten sonra "sizin dininiz size, benim dinim bana" şeklinde konuşmayı bırakıp, "Müşrikleri nerede görürseniz öldürün" (Tevbe Suresi, ayet 5) şeklinde konuşarak Arapları zorla ve kılıçla, ölüm ve kan saçarak İslama sokacaktır. Medine'ye geçtikten sonra aynı şeyi Yahudilere ve Hristiyanlara da yapmıştır. Onlara karşı da bir aralık: "...Bizim yaptıklarımız kendimize, sizin yaptıklarınız da kendinize aittir..." (Bakara Suresi, ayet 139) şeklinde konuşurdu. Kendi söylemesine göre bu şekilde konuşmasının sebebi şuydu: Güya Yahudiler, Müslümanları ayartmak için: "Yahudi olun ki doğru yolu bulasınız" derler ve kendi peygamberlerinin Yahudi dininden olduğunu belirtirlermiş. Aynı şekilde Hristiyanlar da güya Müslümanlara gelip, "Hristiyan olun ki hidayete erişesiniz" derler ve İsa'nın Hristiyan peygamber olduğunu bildirirlermiş (bkz. Bakara Suresi, ayet 135-137). Ve işte onların bu şekilde hareket ettiklerini öne sürerek Muhammed, Kur'an'a şu ayetleri koymuştur: "(Ey Muhammed!) De ki: 'Allah hakkında bizimle mücadeleye mi girişiyorsunuz? O, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbiniz. Bizim yaptıklarımız bize ait, sizin yaptıklarınız size ve biz bütün kalbimizle Allah'a bağlıyız. Yoksa İbrahim de, İsmail de, İshak da, Yakub da, oğulları da Yahudi, yahut Nasraniydi mi diyorsunuz? ...Siz mi daha iyi bilirsiniz, Allah mı?" (Bakara Suresi, ayet 139-140). Bununla Yahudilere ve Hristiyanlara şunu anlatmak istemiştir ki, kendisinden önce gönderilen peygamberler (örneğin İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve oğulları) "Yahudi" ya da "Hristiyan" olmayıp "Müslüman" idiler; ve Tevrat ile İncil, Müslümanlığın esaslarını kapsamaktadır; ve kendisi de en son gönderilen Müslüman peygamberdir. Böyle olduğu içindir ki Yahudiler ve Hristiyanlar kendisini peygamber saymalı ve Kur'an'ı da Tevrat ve İncil yerine uygulamalıdırlar ve bunu yapmayacak olurlarsa, yaptıklarından sorumlu tutulacaklardır. İlhan Arsel, Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük, Kaynak Yayınları: 531, 2. basım, Mayıs 2009, ISBN: 978-975-343-545-1, s.39-43 _______________________ (9) Bkz. Taberi, age (1966), c.II, s.152. Ayrıca Beyzevi ile Celaleddin'in bu ayetlerle ilgili açıklamalarına bakınız. Ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, age, C.I, s.517. (10) İbid. (11) Taberi, age (1966), c.II, s.152 vd. (12) Bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.8, s.6218 vd. |
4) "...İnananlar(ın), Yahudi ve Hristiyanların
Ecirleri Rableri'nin Katındadır..." Kandırması İslamın diğer dinlere ve bu dinlerin saliklerine saygılı olduğunu iddia edenler, Kur'an'daki şu tür ayetleri örnek verirler: "Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hristiyanlar ve Sabiilerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlar için artık korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir..." (Bakara Suresi, ayet 30; ayrıca bkz. Maide Suresi, ayet 69) İslamcıların açıklamalarına göre güya Tanrı, bu tür ayetlerle, başka dinden olanlara, örneğin Yahudilere ve Hristiyanlara "huzur" ve "ecir" (ödül) sağlayacağına dair söz vermiştir. Oysa hiç de öyle değil, çünkü yukarıdaki ayetlere göre kendilerine "ecir" verilecek olanlar, Muhammed'e ve Kur'an'a inanmış olanlardır. Daha başka bir deyimle, Yahudilerden ve Hristiyanlardan Muhammed'i "Peygamber" olarak kabul etmeyen ve Kur'an'ı Tanrı sözü olarak benimsemeyen Yahudiler ve Hristiyanlar için Tanrı katında ecir söz konusu değildir. Çünkü bu ayetleri Muhammed, daha henüz tam manasıyla güçlenmediği bir dönemde ve sırf Yahudileri ve Hristiyanları kendisine bağlayabilmek için koymuştur; koyarken de esneklik yaratma yolunu seçmiştir. Şu bakımdan ki, kendisini peygamberlerin sonuncusu olarak kabul eden Yahudileri ve Hristiyanları Tanrı'nın inayetine kavuşacakmış gibi göstermiştir. Bu düşüncesini pekiştirmek maksadıyla Kur'an'a koyduğu ayetlerden biri şöyle: "Kim Allah'ı, meleklerini, Kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır" (Nisa Suresi, ayet 136) Burada geçen "Allah'ın Kitapları ve Peygamberleri" deyiminden anlaşılması gereken şu ki, Yahudilerden ve Hristiyanlardan Kur'an'ı ve Muhammed'i inkar edenler "sapıklığa sapmışlardır" ve onlara "ecir" değil, "cehennem" ateşi layık görülmüştür.(13) Daha başka bir deyimle, güya Tanrı, Yahudilere Tevrat'ı ve Hristiyanlara da İncil'i vermiş ve onlara peygamberler göndermiş ve fakat Yahudilerle Hristiyanların bu kitapları tahrif etmeleri ve peygamberlerini inkar etmeleri nedeniyle en son olarak Muhammed'i ve onun aracılığıyla Kur'an'ı göndermiştir ve işte bundan dolayıdır ki Muhammed'i ve Kur'an'ı kabul etmeyen Yahudiler ve Hristiyanlar cehenneme gidecektir. İlhan Arsel, Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük, Kaynak Yayınları: 531, 2. basım, Mayıs 2009, ISBN: 978-975-343-545-1, s.43-44 __________________ (13) Bu konuda benim İslama Göre Diğer Dinler (Kaynak Yayınları, Mart 1999) ve Kur'an'daki Kitaplılar (Kaynak Yayınları, Nisan 1999) adlı kitaplarıma bakınız. |
5) "Din'de Zorlama Yoktur..." Kandırması
Kur'an'ın Bakara Suresi'nin 256. ayetinde "Dinde zorlama yoktur" şeklinde bir hüküm var.(14) Şeriatçılar bunu "din ve vicdan özgürlüğünün temel taşı olarak göstermeye çalışırlar. Oysa yalandır, çünkü bu ayetin "din ve vicdan özgürlüğü" ya da "hoşgörü" kavramıyla hiç ilgisi yoktur. Şu nedenle ki, bir kere Muhammed, İslamdan gayrı(15) bir dinin varlığını kabul etmediği gibi, güçlendiği dönemde insanları İslama sokmak ve İslamda tutmak için zor kullanarak, daha doğrusu kılıçla iş görmüştür. Taraftarlarını bu işe hazırlamak üzere Kur'an'a: "...Yalnız Allah'ın dini ortada kalana kadar onlarla savaşın" (Bakara Suresi, ayet 193), ya da: "...(Ey Muhammed!) De ki 'Güçlü kuvvetli bir millete karşı, onlar Müslüman olana kadar savaşmaya çağırılacaksınız'..." (Fetih Suresi, ayet 16) şeklinde nice hükümler koymuştur. Burada geçen "Güçlü kuvvetli bir millet" deyimi, bazı yorumculara göre İranlıları ve bazılarına göre de Yemen'de yerleşik Benu Hanife kavmini kapsar.(16) Fakat her ne olursa olsun bundan çıkan anlam şudur ki, İslamı kabul ettirmek için Muhammed kılıçla zorlama yolunu seçmiştir. Ebu Hüreyre'nin rivayetine dayalı bir hadise göre, müşriklere karşı savaşmanın gerekli olduğunu anlatmak üzere de şöyle demiştir: "Biz Müslümanlar, 'La ilahe ill'llah' diyene kadar (müşriklerle savaşmaya) memuruz, kim ki bu şehadet kelimesini söylerse hakk-ı şer'isine tevfikan benden malını ve canını muhafaza etmiş olur..."(17) Öte yandan, Müslümanlığı kabul etmemiş olan "Müşriklere" karşı şu ölüm saçan ayeti koymuştur: "Müşrikleri nerede görürseniz öldürün..." (Tevbe Suresi, ayet 5) Yahudiler ve Hristiyanlar ve Sabiiler gibi "Kitab Ehl-i" (kendilerine Kitap verilenler) diye bilinenlere gelince, onlara karşı dahi "Cihad" emrini vermiş ve fakat onlar için "Müslümanlığı kabul etmek" ya da "Aşağılanmış olarak cizye (kafa parası) vermek" gibi iki yoldan birini seçme şıkkını öngörmüştür ki, zorlama uygulamasından başka bir şey değildir. Bakara Suresi'ne koyduğu şu ayete göre "Kafirlere" karşı savaşmak ve bu savaşı İslamın koşullarını onlara kabul ettirene kadar sürdürmek gerekir. Ayet şöyle: "Fitne tamamen yok edilinceye ve dinde yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın." (Bakara Suresi, ayet 193) Yani, bu ayete göre İslamdan gayrı bir din "fitne" (azgınlık) demektir ve azgınlık yok oluncaya kadar savaşmak gerekir. Şunu da ekleyelim ki Muhammed, sadece insanları Müslüman olmaya zorlamakla kalmamış, fakat Müslümanlıkta tutmak için de zorlama usullerini uygulamıştır. İslamdan çıkanlara karşı sadece "Kim İslamiyetten gayrı bir dine yönelirse onunki kabul edilmeyecektir" (İmran Suresi, ayet 83-85) şeklinde hükümler sevk etmekle ve onları sadece Tanrı'nın "lanetlemesine" terk etmekle (İmran Suresi, ayet 87) kalmamıştır. Bu gibi kimseler hakkında, sadece gelecek dünyada (cehennemde) uygulanmak üzere değil, asıl bu yeryüzü dünyasında uygulanmak üzere ayrıca cezalar tertiplemiştir. Örneğin Ahzab Suresi'ne; "...Lanet edilmişler, boyunları vurularak öldürülmelidirler..." (Ahzab Suresi, ayet 61) şeklinde ayetler koyarken,(18) Maide Suresi'ne de: "Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (İslami) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öl- dürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da ...sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüs- valığıdır." (Maide Suresi, ayet 33) (19) şeklinde ayetler eklemiştir. Bu hükümleri İslamdan çıkan kişilere ve kitlelere en acımasız bir şekilde uygulamaktan geri kalmamıştır. Nice iç sızlatıcı örneklerden biri olmak üzere Ükl ve Ureyne kabilelerine mensup bazı kişilere uyguladığı cezayı hatırlatalım: Medine'ye gelerek Müslüman olduktan ve bu sayede kendisinden bazı yardım sağladıktan sonra İslamdan çıkan bu kişileri Muhammed, işkenceye tabi tutmuş, ayaklarını ve ellerini kestirtmiş, kızgın güneşin altında onları bu halde ölüme terk etmiştir.(20) Her ne kadar İslamcılar, bu kişilerin Muhammed'e ihanette bulunduklarını, örneğin onun çobanlarını öldürüp sürülerini götürdüklerini iddia ederlerse de yalandır. Yine İslam kaynaklarından öğrendiğimize göre Muhammed, ölümünden az önce, Hicret'in 11. yılında Yemen'de, Esved'i Ansi' adında birinin kışkırtmasıyla kitle halinde dinden çıkma olayları başlayınca, aynı cezaları onlara da uygulamıştır.(21) Hemen ekleyelim ki, dinden çıkanlara ("mürted" sayılanlara) karşı onun zamanından bugüne kadar uygulanan cezalar, aşağı yukarı hep bu olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki bu cezalar ve bu zorlamalar sadece bu yeryüzünde değil fakat cennette de sürüp gidecektir; nitekim bir hadisinde: "Cennet, kılınçların gölgesi altındadır" (bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.IV, s.214) demiştir. Hoşgörüsüzlük doğrultusunda koyduğu hükümleri, kendi yaşamı boyunca bizzat uygulamak suretiyle kendinden sonra iktidara gelecek olanlara örnekler yaratmıştır. Nitekim ölümünden sonra halifeliğe gelen Ebubekir, O'nun yukarıdaki emrine uyarak Yemen'deki Benu Hanife kavmine saldırmış ve yendikten sonra onlara: "La ilahe illa'llah" dedirtmiştir.(22) Aynı işi, Ebubekir'den sonra halifeliğe gelen Ömer bin Hattab, Farsları İslama çağırarak yapmak istemiştir. Fakat gücü yetmediği için fazla ileri gidememiştir. Sadece Arap kabilelerini İslama zorlamakla, örneğin Medine, Cüheyne, Müzeyne bedevilerini "ehl-i Fürs"e karşı savaşa çağırmakla(23) ve Yahudi kabilelerini sürgün etmekle yetinmiştir. Bütün bu ve benzeri örnekler, "İslamda zorlamak yoktur" sözlerinin, "höşgörü" ilkesiyle ne derece ilişkisiz olduğunu göstermeye yeterlidir. Şimdi geliniz hep birlikte, "dinde zorlama olmaz" şeklindeki sözlerin ne maksatla söylenmiş olduğunu inceleyelim. İlhan Arsel, Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük, Kaynak Yayınları: 531, 2. basım, Mayıs 2009, ISBN: 978-975-343-545-1, s.44-48 _____________________ (14) Ayet şöyle: "Din'de zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tağatu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir." (Bakara Suresi, ayet 256). Burada geçen "Tağut" sözcüğü "Şeytan ve Allah'tan başka tapılan her şey" anlamına gelmekte. (15) Bu konuda benim İslama Göre Diğer Dinler (Kaynak Yayınları, Mart 1999) adlı kitabıma bakınız. (16) Beyzevi'nin görüşü budur. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.VIII, s.189 (17) Bu hadis için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.V, s.19-20, h.689 (18) "İnandıktan sonra inkar eden, gönlünü kafirliğe açanlara Allah katında büyük bir gazab var." (Nahl Suresi, ayet 106-108) (19) Her ne kadar bu ayetin eşkıya ve yol kesiciler hakkında indiğini söyleyenler varsa da, Buhari gibi kaynaklar bu hükmün "kafirleri ve mürtedleri (İslamdan dönenleri)" kapsadığını belirtmekteler. Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.XII, s.257-8. (20) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.XII, s.252-258 (21) Esved'i Ansi adında biri Sana denilen bölgede halkı İslamdan çıkmaya teşvik edince Muhammed, derhal üzerine asker göndermiş ve eline geçirdiklerinin ayaklarını ve ellerini çaprazlama kestirmek suretiyle öldürtmüştür. Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.V, s.22 ve Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.X, s.362-378 (22) Yemame kasabasında yerleşik bulunan Benu Hanife kabilesi. (23) Müseylemetü'l-Kezzab adında birinin idaresinde idi. Hicretin 12. yılında cereyan ettiği kabul edilen bu savaş sırasında Müslüman askerlerden 450 kadarı ölmüştür. Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.VIII, s.304 |
6) "Dinde Zorlama Olmaz" Şeklindeki Buyruk, Farklı Din ve İnançtakilere Karşı Hoşgörü
Beslemekle Değil, Fakat Sadece İslami Emirleri Kolaylıkla Yerine Getirmekle İlgilidir Biraz önce belirttiğimiz gibi, Bakara Suresi'nin "Dinde zorlama yoktur" şeklindeki 255. ayetinin hoşgörülülük ile ilgisi yoktur. Ayet, sadece Müslüman kişiye, dinsel görevlerini (namaz, oruç, vs. gibi) yerine getirirken kolaylık sağlama amacını gütmektedir; örneğin hastalık ya da seyahat nedeniyle oruç tutamayan kimselerin, diğer günlerde oruç tutma olasılığına sahip olabilmeleri gibi. Ne var ki bu amacın altında, kişileri şeriatın olumsuz ve akla sığmaz ya da güçlük arz eden (taşıyan) buyruklarına kolaylıkla baş eğer durumda kılma kurnazlığı yatar. Daha başka bir deyimle, dinsel görevleri kolaylık sağlayıcı usullerle benimsetmek içindir ki Muhammed; "...Allah'ın dini kolaydır, kolaylıktır" ya da "Kolaylaştırın, dini belletirken halkı güce koşmayın" şeklinde konuşurdu. Yine bunun gibi: "İbadette güçlük ihtiyar edilmez" diyerek kişilere, sanki kolaylık sağlıyormuş gibi görünür ve bu yoldan onları istemedikleri ya da zor nitelikteki işlere sürmek ve hizmetinde iş gördürmek taktiğini izlerdi (örneğin ibadet ettirmek, ya da savaşa götürmek, vs. gibi). Örneğin kişiler genellikle namaz kılmaktan hoşlanmazlar, namaz kılmak istemezlerdi. Oysa Muhammed, onların namaz kılmalarını kendi çıkarları bakımından önemli sayardı, çünkü getirdiği namaz usulünde kişiler Tanrı'ya ve Tanrı'nın elçisi olduğunu kabul ettikleri Muhammed'e hayırdua ederlerdi. Bundan dolayıdır ki Muhammed, çoğu kez vaaz verirken, dinleyenlere bıkkınlık gelmesin ve kaçıp gitmesinler diye, onların durumlarına uygun düşen, gün ve saati kollar ve gecenin ve günün bazı zamanlarında namaz kıldırmazdı; bunu yaparken de: "Kolaylık yolunu gösterin, güçlüğe gitmeyin. Tebşir edin, tenfir etmeyin" derdi.(24) İbadet etmeyi de güya kişinin gücüne göre ayarlamıştı. Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadisinde: "İbadetlerinizden gücünüz yettiği derecede tekellüf ediniz" derdi.(25) "İbadet" derken, genellikle namaz kılmak, oruç tutmak gibi görevleri kastederdi. Örneğin namaz sırasında uykusu gelen ya da tükürmek isteyenlere kolaylık olsun diye, "Biriniz namazda uyuklarsa uyusun...", ya da "Namazda yorulunca hemen oturun" der(26) ya da: "Tükürmek isteyen tükürsün" diyerek bizzat kendisi, namazda iken elbisesinin içine tükürmek suretiyle başkalarına örnek teşkil ederdi.(27) Yine bunun gibi mevsime ve güne göre namazı soğuk zamanlarda erken kıldırır, şiddetli sıcaklarda da serinlik vaktine tehir ederdi; özellikle cumaları böyle yapardı.(28) Namaz kılmayı Müslüman kişiler bakımından kolaylaştırmak için namazın fazla uzatılmamasını emretmişti. Örneğin Ebu Mes'ud Ensari, bir gün gelip Muhammed'e "Filanca bize namaz kıldırırken o kadar uzatıyor ki adeta namazı terkedecek gibi oluyorum" dediğinde, Muhammed: "Ey Nas... (içinizden) halka namaz kıldıran olursa hafif tutsun. Çünkü cemaatin içinde hastası var, zaifi var, iş-güç sahibi olanı var" demiştir.(29) Taraftarlarının, namaz kılarken "misvak" kullanmaktan pek hoşlanmadıklarını bildiği için, onlara kolaylık olsun diye şöyle derdi: "Ümmetime... meşakkat vermek korkusu olmasaydı, kendi- lerine her namaz kılarken misvak (istimalini) emrederdim."(30) Bununla beraber namaz kılmayı kolaylaştırıcı nitelikteki bu sözlerini zaman zaman unutup namazda iken iki ayağı ve iki baldırı şişene kadar ayakta durduğu olurdu. Muhtemelen Tanrı'ya fazlasıyla tapar görünerek ve şükrederek günahlarından kurtulacağını düşünmüş olmalıdır. Nitekim onun bu şekilde meşakkate katlanarak namaz kıldığını görenler: "Allah, senin işlenmiş ve işlenmesi farzedilmiş günahlarını mağfiret etmiştir. İbadet hususunda niçin bu kadar meşakkat ihtiyar ediyorsun?" şeklinde sorduklarında şöyle cevap verirdi: "Ben, bu gufran-ı ilahiye (ilahi bağışa) karşı gece namazı ile şükreder bir kul olmayayım mı?"(31) Burada geçen "gufran-ı ilahiye" deyimi "Tanrı'nın bağışı" anlamına geldiğine göre şunu demek isterdi: "Evet biliyorum ki Tanrı benim işlenmiş ve işlenmesi farzedilmiş günahlarımı affetmiştir.Ve işte ben, bundan dolayıdır ki Tanrı'ma şükretmek için namaz kılmaktayım." Onun bu tür davranışı, kişileri namaz kılmaya teşvik bakımından çok etkili olurdu. Oruç tutmak gibi güçlük arz eden ibadet konusunda da kolaylık yollarını aramıştır. Bir kere hastalık ya da yolculuk (sefer) halinde oruç tutamayanların, tutamadıkları günler sayısınca başka günlerde oruç tutabileceklerini söylemiş ve: "Tanrı size kolaylık ister, zorluk istemez" (Bakara Suresi, ayet 185) diye eklemiştir. Öte yandan "tan yeri beyaz ipliği siyah iplikten seçilinceye kadar" bütün gece yemek yenebileceğini bildirmiş (bkz. Bakara Suresi, ayet 187) ve oruca dayanamayanlara "...bir düşkünü doyuracak kadar fidye" vermek suretiyle oruç tutmaktan kurtulma kolaylığını sağlamıştır. (Bakara Suresi, ayet 183-184) Yine bunun gibi hastalık ya da yolculuk nedeniyle oruç tutamayanlara, diğer günlerde oruç tutup telafi olasılığını sağlamak üzere Kur'an'a şunu koymuştur: "...Hasta ve yolculukta olan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutsun. Allah size kolaylık ister, zorluk istemez..." (Bakara Suresi, ayet 185) Öte yandan oruç tutma işini, kişilerin isteğine uydurabilmek maksadıyla oldukça etkili bir usul bulmuştur ki o da, şehevilikle ilgilidir. Araplarda şehvet azgınlığının derecesini herkesten iyi bildiği için oruçlu zamanlarda bile onları bu zevkten mahrum etmenin pek mümkün olmayacağını hesaplamıştır. Nitekim bazı kişilerin, oruçlu iken dayanamayıp şehvet gailesini gidermeye kalkıştıklarını, sonra da tevbe ettiklerini fark edince, Tanrı'nın Müslümanlara oruçlu iken kadının vücudundan yararlanma olasılığını sağladığını söyleyerek Kur'an'a şu ayeti koymuştur: "Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı, onlar sizin örtünüz, siz de onların örtülerisiniz. Allah, nefsinize güvenemeyeceğinizi biliyordu, bu sebeble tevbelerinizi kabul edip sizi affetti; artık onlara yaklaşabilirsiniz..." (Bakara Suresi, ayet 187). İlhan Arsel, Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük, Kaynak Yayınları: 531, 2. basım, Mayıs 2009, ISBN: 978-975-343-545-1, s.49-52 ______________________ (24) Bu konuda Abdullah bin Mes'ud'un ve Enes'in rivayetlerine dayalı hadisler için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.I, s.77, h.63-64; ayrıca bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.II, s.526-529, h.347-349-350-351 (25) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.VI, s.291, h.933 (26) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.IV, s.121 (27) Bu konuda Ayşe'nin ve Enes'in rivayetlerine dayalı hadisler için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.I, s.173, h.160, 161; ve s.195, h.178 (28) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.III, s.59, h.492 (29) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.I, s.92, h.79 (30) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.III, s.484 (31) Mugire İbn Şube'nin rivayetine dayalı bu hadis için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.VI, s.51, h.580 |
Bu gibi hallerde, kadının vücudunun hangi kısmının "helal" ve hangi kısmının "haram" olduğu hususunda sorulan bir soruya, Muhammed'in eşlerinden Ayşe şöyle cevap vermiştir:
"Oruçlu olan kocaya, karısının vücudunun her yeri halaldır. Yalnız avret-i galiza mahalli değil." (32) Yine Ayşe'nin söylemesine göre Muhammed: "...oruçlu iken takbil eder (öper), mülamese (vücudunu vücuduna dokundurur) ve müaneka buyururdu (kucaklaşırdı)."(33) Oruçlu kişilerin gece vakti sabaha kadar yiyip içmelerini (ve tabii bu arada karılarıyla sevişebilmelerini) kolaylaştırmak için Kur'an'a şunu eklemiştir: "Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar yiyin, için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın." (Bakara Suresi, ayet 187) Yine bunun gibi erkek kullarına kolaylık olsun diye onların "cünüb" iken yatmalarına izin vermiştir.(34) Bu tür kolaylıkları abdest yapmak ("istinca") ve işemek ("istibra") gibi işlere de uygulamayı ihmal etmemiştir. Bundan dolayıdır ki İmam Gazali, Muhammed'in bu konudaki hadislerini açıklarken, istinca zamanında kişinin fazla sıkıntıya katlanmamasını söyler ve "Kaza-yı Hacet" bitince üç kerpiç taşını sol el ile necaset bulunan yere sürmek ve sonra su ile temizlenmek gerektiğini belirtir ve: "...İstinca (temizlenme) zamanında (kişi) kendini fazla sıkmamalıdır. Rahat durmalıdır. Bu vaziyette suyun ulaşmadığı yer, içten sayılır ve necaset hükmüne girmez... Vesvese etmemelidir" şeklinde öğütler verirdi. Ve bunu, "dinde zorlama yoktur" şeklindeki hükmün uygulama alanını belirlemek için yapardı. Bunu gibi "istibra" sırasında (yani işedikten sonra temizlenirken): "(kişi) elini üç kere zekerin altına koyup sallar ve üç adım yürür, üç defa öksürür. Bundan daha fazla kendine eziyet vermemelidir" diyerek bu işi de dinsel bir kolaylığa sokmuştur.(35) Örnekleri çoğaltmak mümkün. Fakat söylemek istediğimiz şudur ki, bu tür kolaylık sağlayıcı usuller sayesinde Muhammed, tembel ve miskin diye tanımladığı Arap bedevisini, fazla zorlamadan ve mümkün olduğu kadar kolaylık içinde tutarak kendine boyun eğdirtmeye çalışmıştır. Bu düşüncesini şu sözleriyle biraz daha açıklığa kavuşturmuştur: "Ümmetime meşakkat vermek korkusu olmasaydı, kendi- lerine her namaz kılarken misvak (isti'malini) emrederdim... (Yatsı namazını da gecenin sülüsüne kadar te'hir ederdim)."(36) Belirtelim ki misvak bir cins ağaçtır ve bu ağacın dallarından ağzı ve dişleri temizlemeye yarayan alet (bir nevi diş fırçası) yapılır. Bu ağacın dalı yerine zeytin dalının kullanıldığı da olur. İşte kendi ümmetinin, yani Arap'ın tembelliğini herkesten iyi bilen Muhammed, ağız yıkama zorunluğunun bedeviyi namaz için camiye gelmekten engelleyebileceğini düşünerek yukarıdaki şekilde konuşmuştur. Daha başka bir deyimle bu şekilde kolaylık sağlamayı, hoşgörü düşüncesiyle değil, fakat sırf fazla taraftar toplamak bakımından kendi çıkarlarına uygun bulmuştur. Aslında yukarıda bazı örneklerini verdiğimiz kolaylıkları istemeyerek sağladığı muhakkaktır. Nitekim namaza gelmeyenlere karşı öylesine bir düşmanlık beslerdi ki, bir gün Ebu Hüreyre'ye şöyle demiştir: "...Nefsin yed-i kudretinde olan Allah'a kasem olsun, içimden öyle geçiyor ki, (birçok) odun yığdırayım, sonra namaz için ezan okunmasını emredeyim ve birine cemaate imam olsun diyeyim. Sonra o cemaati bırakıp (namaza gelmeyen) kimselerin üzerlerine gidip evlerini (kendileri içerde iken) yakıvereyim..."(37) Bununla beraber taraftarlarını çete saldırılarına ya da savaş (cihad) gibi zor işlere sürükleyebilmek için: "İnsanoğlunu zorluklara katlanacak şekilde yarattık." (Beled Suresi, ayet 4) şeklinde ayetler koymayı da ihmal etmemiştir. Bu zorluğu yükleyebilmek için cennet vaatleri yanında, ele geçirilecek ganimet mallarının paylaşılması usullerini öngörmüştür. Fakat taraftarlarını, savaş ya da çetecilik gibi zor sayılan işlere sürüklerken dahi Arap'ı yıldırmamak için bazı kolaylık yollarını terk etmiş değildir. Örneğin sefer sırasında oruç tutmayı gerekli görmemiş ve hatta bunu bir bakıma yasaklamıştır. Cabir'in söylemesine göre Muhammed, sefer sırasında oruç tutmanın "ibadet cümlesinden" sayılmadığını bildirmiştir. Bundan dolayı, seferde oruçlu olanlar oruçsuzları ve oruçsuzlar da oruçluları ayıplamaz olmuşlardır.(38) Fakat yine tekrar edelim ki, yeteri kadar güçlendikten sonra, dinsel görevlerin ifası konusunda taraftarlarına kolaylık sağlama ihtiyacını pek fazla duymaz olmuştur. Yukarıda belirttiklerimizden anlaşılmalıdır ki, Muhammed "Dinde zorlama yoktur" hükmünü yerleştirirken bununla "Dinsel hoşgörü"yü öngörmüş değildir. Sadece dinsel görevleri, özellikle ibadeti kolaylaştırmak ve böylece Arap bedevisine dilediğini yaptırtmak istemiştir. Fakat her ne olursa olsun izlediği siyaset, esas itibariyle "hoşgörüsüzlük" anlayışı üzerine bina olunmuştur. Bu hoşgörüsüzlüğü o, namaza gelmeyen kimselerin evlerini yakmak gibi hayallere kapılmaktan(39) ya da "Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir" şeklinde konuşmaktan tutunuz da(40) "müşrikleri nerede görürseniz öldürün...", "çaprazlama ellerini ve ayaklarını kesin" ya da "ehl-i kitab'a karşı İslamı kabul etmelerine veya cizye vermelerine kadar savaşın" şeklindeki emirlere ve nihayet ölüm döşeğinde gözlerini hayata kaparken: "Arap ceziresinde iki din bir arada bulunamaz" şeklindeki son vasiyetine varıncaya kadar tüm yaşamı boyunca sürdürmüştür. İlhan Arsel, Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük, Kaynak Yayınları: 531, 2. basım, Mayıs 2009, ISBN: 978-975-343-545-1, s.53-56 _____________________ (32) Kadının hangi mahalli saim olan (oruçlu olan) Zevci için haramdır? sorusuna Ayşe'nin verdiği yanıt şudur: "Kadının saim olan zevcine her tarafı halaldır. Yalnız avret-i galiza mahalli değil", bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.VI, s.273 (33) "Takbil" sözcüğü "öpmek" karşılığıdır, "mülamese ve müaneka" sözcükleri de koyun koyuna çıplak şekilde yapışıp yatmak anlamına gelir. Yukarıdaki hadis için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.VI, s.71-72, h.916 (34) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.I, s.214, h.280 (35) Örneğin Velid b. Mugire'nin bu şekilde konuşması üzerine Kur'an'ın Müdessir Suresi'ne bu tür ayetleri sıralamıştır. Bkz. Müdessir Suresi, ayet 24. (36) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.III, s.35, h.484. Yukarıdaki hadisin parantez içine alınan kısmı, Zeyd İbn Halid Cüheyni'nin rivayetine dayalıdır. (37) Buhari'nin Ebu Hureyre'den rivayeti olan bu hadis için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.II, s.603-604. (38) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.V, s.539 vd., 551. (39) Ebu Hüreyre'nin rivayetine göre Muhammed şöyle der: "...İçimden öyle geçiyor ki, (birçok) odun yığdırayım, sonra namaz için ezan okunmasını emredeyim de birine cemaate imam olsun diyeyim. Sonra o cemaati bırakıp (namaza gelmeyen) kimselerin üzerlerine gidip evlerini (kendi içerde iken) yakıvereyim..." Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.I, s.603-604. (40) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.XI, s.255. |
HOŞGÖRÜSÜZLÜK, İSLAM ŞERİATINI ELEŞTİRİLMEZLİĞE VE DOLAYISIYLA DEĞİŞMEZLİĞE VE GELİŞMEZLİĞE MAHKUM KILMIŞTIR İslamiyet, tıpkı diğer semavi dinler gibi, eleştirme (tenkid) ve tartışma kabul etmeyen bir dindir. Fakat diğer dinlerden farklı olarak daha ilk anlardan itibaren, en yıldırıcı usullerle ve kişileri bu usullerin uygulayıcıları haline getirmek suretiyle, her türlü eleştiri ve tartışmayı, kesin olarak önleme olanağını sağlamıştır. Her ne kadar diğer dinlerin ve özellikle Hristiyanlığın, din eleştiricilerine karşı insanlık dışı işkence usullerini uyguladığı tarihi bir gerçek olmakla beraber, bu usuller dinin kendinden değil fakat kilisenin ve din adamlarının gayretkeşliklerinden doğma şeylerdir. Örneğin, Hristiyanlıkta "Müşrikleri (putperestleri) ya da İslamdan çıkanları (mürtedleri) öldürün" diye, ya da "Kitaplılara (Yahudilerle Hristiyanlara) karşı savaşa çıkın ve İslamı kabul etmelerine ya da cizye (kafa parası) vermelerine kadar savaşı sürdürün" şeklinde buyruk yoktur. Oysa ki İslam şeriatının özelliği her Müslüman kişiyi, Tanrı'nın ve Peygamber'inin yeryüzündeki jandarması haline getirmiş olmaktır. Hristiyanlıkta kilise ve din adamları ortaçağ boyunca "münafıkları" ve "din düşmanlarını" işkenceye sokarak susturmuşlar, ya da ölüm cezasıyla yok kılmışlardır. Fakat bu işi yaparlarken İsa'dan gelme bir yetkiye dayanmamışlardır, çünkü İsa "farklı inançtakileri öldürün" şeklinde bir şey söylememiştir; aksine "öldürmeyeceksin" ya da "komşunu kendin gibi sev" şeklinde konuşmuş ve kötülük edene iyilikle davranma gereğini öngörmüştür; hem de öylesine ki, tokat yiyen kişiye diğer yanağını çevirmesini emretmiştir. Daha başka bir deyimle İsa, kendisini ya da dini eleştirenleri öldürtmek üzere terör yaratmamıştır; kiliseyi ve din adamlarını terör yaratmakla görevli kılmamıştır; Hristiyan kişileri, din adına terör gönüllüsü birer yardımcı yapmamıştır. Oysa İslam şeriatında durum böyle değil. Çünkü Muhammed: "Ey inananlar! Babalarınızı, kardeşlerinizi, -Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa- dost edinmeyin." (Tevbe Suresi, ayet 23) "...Akraba bile olsalar, müşrikler için mağfiret dilemek Pey- gamber'e ve mü'minlere yakışmaz" (Tevbe Suresi, ayet 113) şeklindeki buyruklarından tutunuz da "Müşrikleri nerede görürseniz öldürün..." şeklinde ve daha buna benzer nice buyruklar getirmiştir. Bu buyruklara göre Tanrı'yı, ya da Peygamber'i yermek ve eleştirmek ya da inkar etmek büyük günah, büyük suç sayılmış ve bu suçu işleyenler en ağır cezalara (örneğin elleri, kolları, bacakları çaprazlama kesilerek öldürülme cezasına) mahkum kılınmıştır (örneğin bkz. Maide Suresi, ayet 33). Üstelik bu buyrukları herkesten önce bizzat kendisi uygulamış ve kendisine ya da yerleştirdiği dine karşı gelenleri en acımasız usullerle yok ederek, daha sonraki kuşaklara Tanrı'nın ve Peygamber'inin koruyuculuğunu yapma gereğini aşılamıştır. Daha başka bir deyimle hoşgörüden yoksun ve özellikle eleştiriye tahammülsüz karakterde olması ve getirdiği din aracılığıyla taraftarlarının da karakterini bu yönde yoğurmuş bulunması yüzünden İslam dünyasında dini eleştirmek gibi bir gelenek görülmemiştir. Ve bundan dolayıdır ki İslam, diğer dinlerden farklı olarak gelişememiş, gericiliği yenememiştir. İlhan Arsel, Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük, Kaynak Yayınları: 531, 2. basım, Mayıs 2009, ISBN: 978-975-343-545-1, s.57-59 |
1) Muhammed'in Aleyhinde Laf Edenler (Fiskos Edenler)
Tanrı Aleyhinde Laf Etmiş Sayılırlar Nasıl ki Hristiyanlıkta, kilisenin (ve din adamlarının) hoşgörüsüzlükleri nedeniyle, koca bir Ortaçağ boyunca İncil'in eleştirilmesi, ya da şüphe konusu edilmesi en büyük günah sayılmış idiyse ve örneğin Meryem'in bakire olmadığını söyleyenler yakılmış idiyseler(1) İslamda da, Kur'an'ı Tanrı sözleri kabul etmemek, ya da Muhammed'i "Peygamber" olarak benimsememek, ya da ona saygı beslememek benzeri cezaları gerektirir olmuştur. Şu farkla ki, biraz önce değindiğimiz gibi, Hristiyanlıkta hoşgörüsüzlüğün kaynağı, bu dinin kutsal bildiği Kitap (yani İncil) ya da bu dinin kurucusu olan İsa değildir. Oysa İslam şeriatında hoşgörüsüzlüğün kaynağı Muhammed'in Kur'an olarak bıraktığı Kitap ve Kur'an olmayarak bıraktığı hadis (ve sünnet) hükümleridir. Ve çünkü Muhammed, Kur'an'ı Tanrı sözleri olarak kabul etmeyenleri, örneğin: "Bu Kur'an yalnızca bir insan sözüdür" şeklinde konuşanların yakıcı bir ateşe yaslanacaklarını bildirmiştir (Müddessir Suresi, ayet 24-25).(2) Kur'an ayetleri üzerinde tartışmanın Tanrı'nın öfkesini arttıracağını söylemiştir (Mü'minun Suresi, ayet 35).(3) Öte yandan kendisini eleştirenleri susturmanın çok şiddetli yollarını denemiştir. Bir kere bu gibi kişileri "Fitneci, ya da ikiyüzlü" (münafık) diye ilan etmiş ve halkın gazabını onların üzerine yöneltmiştir.(4) Yine bunun gibi, kendisine "eza" edilmesini Tanrı'ya eza edilmiş gibi görmüş ve göstermiştir. "Eza"dan anladığı şey kendisi ve nesebi hakkında olumsuz laf söylenmesidir.(5) Yine aynı şekilde kendisini ve Tanrı'yı incitenlere dünyada lanet ve ahirette azab bulunduğunu bildirmiştir (Ahzab Suresi, ayet 57). Fakat sadece lanetlemekle ya da ahiret azabını "müjdelemekle" kalmamış, aynı zamanda dehşet verici cezalar öngörmüş ve uygulamıştır. Örneğin Ahzab Suresi'ne koyduğu bir ayet şöyledir: "Lanet edilmişler, nerede bulunurlarsa yakalanırlar ve boyuna öldürülürler..." (Ahzab Suresi, ayet 61) Kendi aleyhinde konuşulmasını önlemek için fısıldaşmayı ya da "fiskos" etmeyi dahi yasaklamıştır. Bu konuda Kur'an'a koyduğu ayetlerden biri şöyle: "Ey iman edenler! Aranızda gizli konuşacağınız zaman... Peygamber'e karşı gelmeyi fısıldamayın..." (Mücadele Suresi, ayet 9) (6) İlhan Arsel, Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük, Kaynak Yayınları: 531, 2. basım, Mayıs 2009, ISBN: 978-975-343-545-1, s.59-60 __________________ (1) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.XII, s.406 (2) Örneğin Velid bin Mugire'nin bu şekilde konuşması üzerine Kur'an'ın Müdessir Suresi'ne bu tür ayetleri sıralamıştır. Bkz. Müdessir 24. (3) "Bunlar Allah'ın ayetleri üzerinde... tartışırlar. Bu Allah katında, inananların yanında da, öfkeyi arttırır..." (Mü'minun Suresi, ayet 35) (4) Örneğin Uhud Savaşı sırasında bazı kişiler, Muhammed'in bir takım boş vaatlerle halkı kandırdığını söylemişlerdir. Bunu duyan Muhammed Kur'an'a: "İkiyüzlüler ve kalplerinde hastalık olanlar: 'Allah ve Peygamber'i bize sadece kuru vaatlerde bulundular' diyorlardı..." şeklinde ayetler koymuştur. (Ahzab Suresi, ayet 12-17). Ayrıca bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.X, s.199 (5) Diyanet İşleri Başkanlığı, Sahih-i Buhari Muhtasarı... adlı yayınlarda bunu söyler. Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.V, s.277 (6) İlgili hadisler için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.XII, s.327 vd. |
2) Dini İşlerde Aşırı İnceleyip Sık Dokuyanlar ve "Mezmun"
(Yasaklanmış) Soru Soranlar Helak Olacaklardır Herkes tarafından bilinmeyen şeyleri bilir gibi görünmek hususunda Muhammed son derece başarılı bir taktik uygulardı. Bu sayede kendisini biraz daha kolaylıkla "Peygamber" olarak kabul ettireceğini düşünürdü. Bundan dolayıdır ki, "Bana istediğinizi sorun" diye konuşmaktan kaçınmazdı. Fakat bunu, daha ziyade hoşlandığı soruların sorulması sırasında, ya da soruların ne olduğunu ve bunlara yanıt verebileceğini tahmin ettiği zamanlar yapardı. Sorulara cevap verme güçlüğü ile karşılaştığı an gazaba gelirdi. Bu hususta verilebilecek bir örnek şöyle: Ebu Musa'nın rivayetine göre bir kere kendisine hoşlanmadığı bazı sorular sorulur; hoşlanmamasının nedeni bunlara yanıt bulamayacağını anlamasındandır. Bu yüzden öfkelenir, fakat tutumunun etraftakiler tarafından iyi karşılanmadığını fark ederek, yine de, "Bana istediğinizi sorun" der. Bunun üzerine orada bulunanlardan biri kalkıp: "Benim babam kimdir?" diye sorar. "Baban Huzafe'dir" der. Bir başkası ayağa kalkar: "Ya benim babam kimdir?" diye sorunca, ona da "Senin baban Şeybe'nin azadlısı Salim'dir" der. Fakat konuşurken hala öfkeli halde göründüğü için, dinleyenlerden bazıları kendisini yatıştırmak isterler ve: "(Ey Peygamber) biz Aziz ve Celil olan Allah'a tevbe ediyoruz!" derler. Bu arada Ömer bin Hattab, başkaca soru sorulur da Muhammed karşılığını veremez, güç durumda kalır düşüncesiyle: "Allah'ın Rabbimiz olduğuna, İslamın dinimiz olduğuna, Muhammed'in Nebi olduğuna razı olduk ya peygamber" der. Bunun üzerine Muhammed'in öfkesi zail olur ve içi rahatlar.(7) Ancak ne var ki kısa süre sonra hoşlanmadığı ve yanıt bulamadığı sorularla karşılaşır; bu sefer ne yapacağını bilemez hale gelir. Bununla ilgili bir örnek şöyle: Bir aralık Yahudileri hoşnut etmek ve bu sayede kendisine çekmek maksadıyla Muhammed, kıble yönünü Mekke'den Kudüs'e çevirir. Fakat az geçmeden anlar ki bu yaptığı iş faydasızdır; zira Yahudiler ona yanaşmazlar. Üstelik de bazı Müslümanlar, kıblenin Kudüs yönüne çevrilmesini yadırgamışlardır. Yahudileri kazanamayacağını anlayınca kıbleyi Kudüs'ten tekrar Mekke yönüne çevirtir; bunu da Tanrı'dan geldiğini söylediği bir ayeti Kur'an'a koyarak yapar (Bakara Suresi, ayet 142). Tanrı'nın bu şekilde fikir değiştirmiş olmasını akla yatkın bulmayanlar, kendisine bu konuda soru sorarlar. Bu soruları soranları, "Beyinsizler" diye damgalayıp Tanrı'dan geldiğini söylediği şu ayeti koyar: "İnsanların beyinsizleri 'yöneldikleri kıbleden onları çeviren nedir? diyeceklerdir; de ki 'Doğu ve Batı Allah'ındır, O dilediğini doğru yola eriştirir." (Bakara Suresi, ayet 142) Söylemeye gerek yoktur ki, Tanrı'yı bu şekilde konuşur gösterirken karşısındakilerin: "Pekiyi ama, madem ki Tanrı dilediğini doğru yola sokabiliyor, o halde neden Yahudileri hoşnut etmek için kıble yönünü değiştirmek istesin? Neden onların kalblerini müslüman yapıp senin de işini kolay etmesin?" şeklinde soru sormaları ihtimalini düşünmüştür. Ve işte bu tür ihtimalleri kökünden yok etmek üzere bir gün halkı toplar ve şöyle der: "Ey nas! Ben sizi halinize bıraktıkça siz de beni kendi halime bırakınız (Size bir şey tebliğ etmedikçe, siz de bana sormaya kalkışmayınız)." Bunları söylerken bir de ayrıca soru sormanın tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini ekler ve örneğin daha önceki ümmetlerin soru sormak suretiyle peygamberlerine karşı geldiklerini ve bu yüzden "helak" edildiklerini hatırlatır; vaktiyle Musa'ya "Bize Allah'ı apaçık göster!" diyenlerin yıldırım çarpmasına uğradıklarını anlatır (Nisa Suresi, ayet 153-154); ve ayrıca da: "Yoksa daha önce Musa'nın sorguya çekildiği gibi, siz de peygam- berinizi mi sorguya çekiyorsunuz?" (Bakara Suresi, ayet 108) (8) diye tehditler savurur. Soru soranlarla tartışmaya girmektense Tanrı'ya sığınmanın daha iyi olduğunu anlatır (İmran Suresi, ayet 20). Ve nihayet asıl maksadını belirtmek üzere: "Ben sizi bir şeyden nehyedersem (yasaklarsam), ondan ictinab ediniz; bir şeyin ifasını da emredersem, onu da gücünüz yettiği kadar yerine getiriniz"(9) der. Bu söylediklerini biraz daha pekiştirmek üzere de, soru sormanın Müslüman kişiler bakımından "hayırlı" bir şey olmadığını anlatır ve Kur'an'a: "Ey iman edenler! Hatırınıza her gelen şeyi (Peygamber'e) sormaya kalkışmayınız. Sonra da bu (soruların karşılığı açık- lanacak olursa) fenanıza gider" (Maide Suresi, ayet 101-2) şeklinde ayet koyar.(10) İnsanlar, soru sordukları takdirde hiç de hoşnut olmayacakları bir yanıtla karşılaşma ihtimalini hesap ederek sormaktan vazgeçeceklerdir. Görülüyor ki Muhammed'in istediği şey verdiği emirlerin halk tarafından sorgusuz sualsiz, körü körüne benimsenmesidir. Bu arada en çok çekindiği ve yanıt veremeyeceğini bildiği bir soru vardır ki, o da "Tanrı'yı kim yarattı?" sorusudur. Bunu önlemek üzere şöyle konuşur: "İnsanlar birbirlerine birtakım sualler sormaktan vazgeçmeyeceklerdir. Hatta 'Her şeyi yaratan Allah'tır, fakat Allah'ı kim yaratmıştır?' diyeceklerdir..."(11) Böyle bir şeyi sormanın ve tartışmanın ve hatta bunu düşünmüş olmanın dahi "şeytani" bir şey olduğunu ve dini temelinden yıkmaya yeterli bulunduğunu bildirir. Fakat her şeye rağmen gerek Araplar ve gerek Yahudiler soru sormaya devam edince, bir yandan onlara Tanrı'nın ağzıyla yanıtlar vermeye, diğer yandan da yeni yasaklar koymaya çalışır. Örneğin "Ruh nedir?" sorusu sorulduğunda, Kur'an'a şu ayeti ekleyiverir: "Tanrı sizin hakkınızda üç şeyi iğrenç bilir: Dedikodu (yapmak), malını ortaya vurmak ve fazla soru sormak."(12) İslamcılar, her konuda olduğu gibi bu konuda da yine kandırma yolunu denerler ve soru sormanın yasak edilmediğini ve fakat soruların "Memduh" (yani "uygun sorular") ve "Mezmum" (yani "uygun olmayan", "fuzuli", "yasaklanmış sorular") diye ikiye ayrıldığını söylerler. Dayanak olarak da Kur'an'ın Nahl Suresi'nde: "...Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun..." (Nahl Suresi, ayet 43-44) diye yazılı bulunduğunu belirtirler.(13) Oysa soruları "mezmum" (uygun) sorular, ya da "fuzuli" (uygun olmayan) sorular diye ikiye ayırmak demek ve hele bu ayrımı yapma yetkisini "ehl-i ilm'e" (din adamlarına) vermek demek, soru sorma ve tartışma özgürlüğünü kökünden yok etmek, hoşgörüsüzlüğü desteklemek demektir. Kaldı ki Nahl Suresi'nde yazılı olanlar, yukarıdaki şekilde değil fakat: "Bilmiyorsanız Kitaplılara sorun" şeklindedir (Nahl Suresi, ayet 43-44). Anlatılmak istenen şey, daha önceki dönemlerde Tanrı tarafından peygamberler ve "Kitap"lar gönderildiğini ve bunun böyle olduğunun kendilerine Kitap verilenlerden öğrenilebileceğidir; yoksa dini sorular sormak değildir. Bunun içindir ki, İslam ülkelerinde soru sorma geleneği diye bir şey yerleşmemiştir.(14) İlhan Arsel, Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük, Kaynak Yayınları: 531, 2. basım, Mayıs 2009, ISBN: 978-975-343-545-1, s.61-65 ___________________ (7) Gazali, age (1975), c.II, s.106 (8) Bu konuda Kur'an'a koyduğu şu ayetlere bakınız: Bakara Suresi, ayet 108; İmran 20; Nisa Suresi, ayet 153-154; Müddessir Suresi, ayet 9-12. (9) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.XII, s.406 (10) Bu çeviri için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.XII, s.406 (11) Enes İbn Malik'in rivayeti için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.XII, s.405, h.2173 (12) "Allah'u Teala üç şeyi sizin hakkınızda kerih gördü: Dedikodu, izaa-i mal, kestert-i sual." Bu husus için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.V, s.277 (13) Ey Muhammed! Allah inananlardan, ağaç altında sana baş eğerek ek verirlerken, and olsun ki hoşnut olmuştur... Onlara yakın bir zafer ve ele geçirecekleri bol ganimetler bahşetmiştir... Allah size, ele geçireceğiniz bol bol ganimetler vaadetmiştir" (Fetih Suresi, ayet 19-20) (14) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., c.XII, s.406 |
YAŞAMÖYKÜSÜ (İlhan Arsel'in - E.A.) Cenevre (İsviçre) Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden "La Responsabilite Politique Ministerielle et la Chambre des Lord (Balkanların Siyasi Sorumlulukları ve Lord'lar Kamarası)" adlı çalışmasıyla "Hukuk Doktoru" ünvanını alan Prof. Dr. İlhan Arsel, otuz yıllık bir süre boyunca Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Anayasa Hukuku dersleri verdi. 1955 yılında, Ankara Üniversitesi ile New York Üniversitesi arasında yapılan "Öğretim Üyesi Mübadelesi" sözleşmesi gereğince 1955-1956 öğretim yılında "School of Public Administration and Social Services"te çalıştı. 27 Mayıs 1960 İhtilali'nden az önce, o zamanlar iktidarda bulunan Demokrat Parti'nin Türkiye'yi şeriat felaketine sürükleyen tutumu nedeniyle öğrencilerine, "Bu ülkede artık Anayasa Hukuku öğretimi yapılamaz!" diyerek derslerini kesti. İhtilal'den sonra yeni bir "Anayasa Ön Tasarısı" hazırlamakla görevlendirilen Ord. Prof. Sıddık Sami Onar'ın başkanlığındaki on kişilik "İstanbul Komisyonu"na atandı. Az sonra "Kurucu Meclis Ön Tasarısı"nı hazırlamak üzere kurulan beş kişilik bilim komisyonuna üye seçildi. 1966 yılında, ders vermekte bulunduğu Ankara Polis Enstitüsü'nden istifa etti; istifa nedeni, enstitü yöneticilerinin iki öğrenciyi, fikir özgürlüğünden yoksun eder nitelikteki kararlarını protesto etmekti. 1966 yılında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi Senatosu'na "Kontenjan Senatörü" olarak atandı. 1969 yılında, Ankara Hukuk Fakültesi'ndeki görevinden istifa etti; bu kez istifa nedeni, üniversite öğretim üyelerinden pek çoğunun, toplum sorunları karşısındaki susmuşluklarını ve ülkenin şeriat karanlığına sürüklenmesine karşı nemelazımcılıklarını protesto etmekti. Üniversiteden ayrıldıktan sonra, merkezi New York (ABD) olan "Inter-University Assoc" adlı kuruluşta danışman (Senior Consultant) olarak görevlendirildi ve bu kuruluşun yayımladığı "Constitutions of the Countries of the World (Dünya Ülkeleri Anayasaları)" adlı çalışmalara katıldı; 20 ciltlik bu yayınların "Türkiye" ve "Belçika" bölümlerini hazırladı (1971 itibariyle). Prof. Dr. İlhan Arsel, İslam şeriatını akılcı eleştiriden geçiren ve serbest düşüncenin öncülüğünü yapan yayımlarıyla tanınıyor. Yazarın Kaynak Yayınları'ndan çıkan diğer kitapları şunlardır: Arap Milliyetçiliği ve Türkler; Şeriat ve Kadın; Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları; Biz Profesörler; Aydın ve "Aydın"; Şeriat Devleti'nden Laik Cumhuriyet'e; Diyanet'e Cevap; Turan Dursun'a Mektuplar; Müslümanlık Sınavı; Şeriat ve Kölelik; Şeriat'tan Kıssa'lar 1; Şeriat'tan Kıssa'lar 2; İslama Göre Diğer Dinler; Kur'an'daki Kitaplılar; Tevrat ve İncil'in Eleştirisi; Kur'an'ın Eleştirisi 1; Kur'an'ın Eleştirisi 2; Kur'an'ın Eleştirisi 3; Muhammed'e Göre "Muhammed"; Şeriat, İnsan ve Akıl; Cahiliyye; Şeriat ve Eşitsizlik; Kur'an'daki Tanrı; Şeriatçıyla Mücadelenin El Kitabı. İlhan Arsel, Şeriatın Getirdiği Hoşgörüsüzlük, Kaynak Yayınları: 531, 2. basım, Mayıs 2009, ISBN: 978-975-343-545-1, s.66-67 |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:58 . |