![]() |
Tüm Kitaplar Yakılacaktır.
Gelecekte bir gün insanlar oturup bir ortak karar alacaklar ve tüm kitapları yakmaya karar verecekler.
Öyleki geçmişe ait ne varsa, ne bilgi varsa, yok etmek için, adeta insanlık geçmişine kibrit çalar gibi tüm kitapları yakacaklardır. Tabii bunu yapmalarının sebebi, yeryüzüne tek bir inanç veya inançsızlık sisteminin hakim olmasından değil, aksine bugün ki yapı gibi 2 zıt kutubun gene aynı özelliklerini koruması ile olacaktır bu-ki zaten bu kutuplar ve inanları yok edilemezler. Yani bu zıt kutuplar ortak bir karar verip, onu uygulayacaklardır ve gerçeğin nasıl bir şey olduğunu anladıkları gün bunu muhakkak yapacaklardır. Şimdi bu sözleri geleceği gördüğüm için filan söylemiyorum, böyle bir yeteneğim yok, sadece bu güne yoğunlaşarak burada bahsettiğim 3. boyut düşünce misali tam da arada durmaya çalışarak söylüyorum ki gelecek gene bugünden mantık olarak çok farklı olmayacaktır. Gene aynı zıt kutuplar olacak, lakin bu zıt kutuplar bir birlerini anlayacaklar, illaki anlayacaklar..ya anlayacaklar..ya anlayacaklardır.. Zaten dünde bugünde anlasın diye "hayat" sürekli karşı karşıya getiriyor bu zıt'ları.. Mesela; Ölümden sonra hayat var mı? Sorunda zaten buradadır, "VAR diyende haklıdır, YOK diyende haklıdır." Kimse haksız bir davanın peşinden koşmaz, helede hayat/ölüm gibi bir davanın peşinden koşup, haksızlığını bile bile de haklıyım demez. Peki o halde esas sorun nedir? denirsede, sorun DOĞRULARDIR, doğrular baş döndürürler. Bu yüzden tasavvufçular, "Tecelli sonradan anlaşılır" derler ki o hâl içinde ki kişi kendini bir şey zannetmeye. O yüzden VAR ve YOK kavramlarının içinde ki DOĞRULARA dikkat etmek gerekir, zira bunlar yanılsamaya neden olurlar. Elbette kutupların ıskaladıkları şeylerde vardır ama o DOĞRULAR yok mu, işte onlardır esas mesele. Netice itibariyle insanlar DOĞRULAR ile de aldanırlar veya kandırılırlar. VAR diyende haklıdır, YOK diyende haklıdır. Meselesine tekrar gelirsem, bu konuda fazla bir şeyde demekte istemiyorum, neticede bu günün insanı BEYNİ en üst ve değişmez şekilde düşünce organı kabul ettiği için, bunun izahatı zordur. Ama zamanı geldiğinde, teknoloji iyice ilerleyipte BEYNİN düşünülenin aksine, düşüncenin menbâı olmadığı keşfedildiğindeyse, insan düşüncesi zaten resmen boyut atlayacaktır. Aslında buda bir evrimdir, gelişimdir, aşağıdan yukarı olan bir süreçtir, kalpten önce insanoğlu ne ile düşündüğünü düşünüyordu bilmiyorum ama düşünce Kalpten Beyne geçince, büyük bir aşama kaydedildi ve insanlık vites yükseltti. Aynı bunun gibi düşünce, Beyinden Ruha geçince bu çok daha farklı olacaktır. Bugünün insanı geçmişini yadırgadığı gibi, geleceğin insanı da bugünü yadırgayacaktır. (bundan hiç şüpheniz olmasın) Yani şu an bir yanlışın tamda ortasında duruyoruz diyede düşünebilirsiniz. Diğer taraftan gelişim tamamlandığındaysa, yadırgamalar son bulacak ve o günün şerefine tüm kitaplar yakılacaktır. Çünkü; Bir kişi kendini keşfettiğinde, kitaplar anlamsızlaşır. İnsanlık kendini keşfettiğindeyse, aynı şey olacaktır. Düşünce konusuda ölümsüz sözlerden birini söylediği için Mevlânâ'yı da anmak isterim. "İnsan düşüncedir, geriye kalan tarafıysa et ve kemiktir." |
Zitliklari veren temel nedir?
Zitliklar biribirine zittir. Ikisi birden hangi temelden kaynaklanir. Fonksiyon bir uclemdir. Yani harekete ilistirilmis sey. Zitlik ile ikilem farki nedir? Mesela var yoka zittir. Seyin varligi ise ikilemdir. Kisaca zitlik SADECE TEKI ONE SURULEN VE HANGISI OLURSA OLSUN DIGERINE ZIT OLAN IFADESEL TEKLIKTIR. Ifade ise bir seye aittir. Var ve yok kenmdi basina ifade edilmez. Ortada olan bir seye yonelik karsitli bir ifadedir. Ne var ya da yok ta mutlaka bir yanit vardir. Yadirgama bilinc ile paraleldir. Beyinler bir bilincten diger bilince gectiginde ya da bir bilinc diger bilinci yadirgar. Sadece yadirgamaz, ona giderek yabancilasir. O yuzden de ALGI AYNI BILINC DUZEY ICIN GECERLIDIR. Ya da BIR UST BILINC DUZEYI, BIR ALT BILINCI ALGILADIGI ICIN ONU BIRAKMISTIR. Mesela bir seyin anti si, onun kendisinin bilincini de icerir. Hic bir bilgi yakilarak yok edilemez. Bilgiler sadece kendi kendilerikni yeniler ve eskiye gerek duymazlar. Cagdaslik iste bu yeni bilgiyi algilayabilmek ve eski bilginin artik yasamini yitirdigini de algilayabilmektir. |
Sevgili @evrensel-insan
Bahsettiğim şey bir çağdaşlık, bilinç, algı meselesinden çok daha öte bir şey, resmen bir devrim olacak. Yani şuan bildiğimiz bilinç altı/üstü meselesinin bizatihi kendine ulaşmayı kast ediyorum, bu ne beyin nede kalptir. Öte yandan bu düşünce devrimi teknoloji destekli olacağı için, kimse buna kayıtsızda kalamayacaktır. Dolayısıyla ortak bir hareket neticesinde o günün şerefine tüm kitaplar yakılacaktır diyorum. Belki bu söylemim çok fantastik gelebilir, ama dediğim gibi bir kişi kendini keşfettiğinde, yazılı kitapların bir anlamı kalmaz, anlamsızlaşır. Bu geçmişten beri az/çok bireysel/kişisel olarak yapılabilen bir şeydi, ama teknoloji işi değiştirecektir. Tasavvufi ağızla söylersem, Vahdet-i vücut ---> Kesret-i vücut olacaktır, yani bireyselden evrensele geçiş olacaktır. Encyclo kanalda ki "Ruh bilimi" adlı belgeseli seyredince bilim adamlarının bu işe adeta kendilerini adadıklarını gördüm ki, açıkcası bu da beni bu yazıyı yazdırmama sebep oldu diyebilirim. Elbette daha çok yolları var, henüz başlarında bile değiller ve halihazırda ki teknolojinin imkanları da kısıtlı ama bu illaki gelişecektir. Öyle veya böyle şu an bizler yanlışların tamda merkezinde duruyoruz. Sanırım bu cümleyi kimse üzerinede almak istemez, almayacaktırda ama gelecekte ki torunlarımız bizleri yadırgayacaktır. Moda tabirle YANLIŞLAYACAKLARDIR Çünkü bizler yanlışız hakikatende, yanlış zaman, yanlış mekan, yanlış düşünce vb. Ata sözünde geçtiği gibi, "son gülen iyi güler." Sondakiler en iyi bilenler olacaktır..müthiş bir şey. |
Alıntı:
Bilgi mi/her turlu basin/yayin mi? Gorsel medya mi? Yoksa bildigimiz kitap mi? Cunku sonujcta kitapta da dusunce ve bilgi paylasilir. Kitaplarin yakilmasi demek, DUSUNCE VE BILGIGI PAYLASIMINA ZARAR VERMENIN YANINDA; KITAP DISINDA KASLAN DUSUNCE VE BILGIYI DE GALE ALMAMAK DEMEK. O yuzden "kitap" ve "yakilmak" eylemini neye gore sectigini v.s. biraz daha aciklarsan; belki vermek istedigin daha bir net olarak algilanir. Yani kitap neye ima ediyor, neyi temsil ediyor ve yakmak fiilinin altinda yatan ima nedir, yasak mi/yok etmek mi? v.s. Sonucta kitap ve yakmak bir arada kendi basina cagdisi bir yaklasim. Boyle bir yaklasim; ancak YASAKCI BIR ZIHNIYETIN URUNUDUR ve her turlu insan hak ve ozgurlukleri evrensel hukuk temelinde de bir BILGI KATLIAMI dir. |
Alıntı:
Alıntı:
Diğer taraftan bu kitaplar da bir şekilde KAVGALARI körüklediği içinde insanlar onları adeta geldiği yere gönderecek, yani hayale geri gönderecekler. Daha öncede demiştim "Harfler ve Rakamların ruhu yoktur", işte ruhi bilgiye erişen insanlık bunu daha açık ve seçik anlayacaktır. Alıntı:
Yani ruh direk yaşayarak, deneyimleyerek bilir ki bazı kaza anlarında insanların hayatı gözlerinin ününden bir şerit gibi geçer. Bu ruhtaki kayıtların görüntülü olmasından kaynaklanır, çokları bunu anlık bir şey olarak yaşamışlardır bile. Özetle bilginin asıl kaynağına ulaşıldığında-ki o da ruhtur-diğer kaynakların hükmü kalmaz. Güneş doğunca karanlığın kalmaması gibi bir şeydir bu. Bu anlamda "baskı altında ki düşünce" diye yepyeni bir kavramdan da bahsetmek isterim ki bu da nedir diye sorulacak olursa; Hastalık, işsizlik gibi dibe vurulmuş anlarda ki düşünceler "baskı altında ki düşünce" ler kapsamındadır, bunlarda ölüme en yakın haller olup, frekansı insanları oldukça rahatsız eder. Bu halde ki düşüncelerden insanlar biran önce kurtulmak isterler, oysa bu anlarda ki düşünceler ruhi düşünceye en yakın anlar olup, daha fazla yoğunlaşılsa, bu da düşünceye küçükte olsa vites attıracak hallerdendir. Normalde insanlar "baskı altında ki düşünceyi" değilde, baskı altında olmayan düşünceyi yeğlerler. Alıntı:
Şuan ki bilgilerimiz geleceğin cehaleti olacak ister istemez. Ayrıca şunu bir daha vurgulayayım, İnanan ve inanmayan bunlar temel olarak iki zıt kutuptur. Bunlar gene iki zıt kutup olarak kalacaklar, biri diğerine hükmedemeyecek, bu eşyanın kanununa terstir zaten, her iki tarafın insanları gene olacak. Ama bu mevzuda ORTAK BİR KARAR da alacaklar, illaki alacaklar. Dediğim gibi geleceğin bilgisi de insanları da yaşamı da farklı olacak. |
Alıntı:
Yani bir cesit radyonun iletisim araci olarak, cagdisi kalmasi gibi. Yalniz kimse radyosunu parcalamadi. O yuzden hala yakmak ya da yakilmak eylemini vermek istedigin sekli ile algilayabilmis degilim. Sonucta kitaplar ragbet gormezse zaten kendi kendine tarih olabilirler. Yani, cagdas olarak kitabin verdigi gereksinimi baska olanaklar sagliyabilir ve kitaba ihtiyac kalmayabilir. Yakma geregi neden olsun ki! |
Alıntı:
Çağdışılık sadece teknolojik olarak değilde, zihinsel faaliyet olarakta gelecekte farklı olacak. Daha nasıl denilir bilemiyorum bugünün doğruları, geleceğin yanlışları olacak, bunu herkeste bilecek, artık gerisine kitapların insanları yanlış yöne ittiği için mi diyelim, kafaları bulandırdığı için mi diyelim, yoksa ruhi bilgiye ulaşmayı engelleyen bir şey olduğu için mi diyelim, tam isim veremem ama insanı geliştiren bir bir şey olmadığı da ortaya çıkacaktır. |
Alıntı:
Evde bulunan butun kitaplarin her biri altin degerinde, ama; bakimsizliktan muzdaripler. Yine fiil olarak yakmak fiili pek bir insan temelli fiil degil. Bunu soyle aciklayabiliriz. Yani bir cesit, marxizmdeki devletin komunizm de kendi kendini lav edecegi seklinde. Yani kitaplar da teknikve bilimsel gelisime bilisim ve bilgi toplumu muracaat fenomeni olmak islevini sonlandiracaklar. Zaten bilim ve teknigin de cagdasligi bu degil mi? DVD ler nasil videolarin kullanimini tarihe gomdu ise, ayni sekilde kaset calarlarin tarihe gomulmesai, pilak ve pikaplarin ve de radyolarin oldugu gibi. Kitaplarda cagin bu gelisimine ayak uyduracak. Buna en guzel ornek kindle lar (Turkcesini bilmiyorum) Yani bir kitabin tableti. |
Gene aynı şeyleri demek istemem, öyle bilmiş bilmiş yazdığıma da bakmayın, sonuçta bu mesele benim için bile, beni ciddi şekilde zorlayan bir meseledir.
Gelecek şöyle böyle olacak demek hiç kolay değildir. Kitap yakmak konusuda, benim olayı hani nasıl derler bir kurmacam olarakta görebilirsin, bu bana ait kurgudur neticede. Ama düşünce dediğimiz şey bir üst boyuta çıkınca-ki onada ben ruhi boyut dedim-bildiğimiz bu kitapların bir anlamı kalmayacaktır, ona ayrıca iddia ederim. Hatta bazı yazılarımda "Harfler ve Rakamların ruhu yoktur" derkende bu anlamsızlığı dile getirmeye çalışmışımdır. Belkide şu hayata farklı bakışlardır diyede düşünebilirsiniz. Aynen bende sizin gibi kitap yerine bilgi için interneti tercih ediyorum, eğer bir şey arayacaksam iki kelime arama satırına yazıp, sonuçlarda geziyorum. Öteki türlü elime kitap alınca 1 sayfa bile okuyamıyorum, artık kitap denilen kağıttan yazılmış şey bende hakikaten anlamını çoktan yitirdi. Öyle veya böyle bu zamanda yaşadığım için, araştırma için, ilgimi çeken şeyleri netten okuyorum. Mesela geçenlerde "Suyun ruhu var mıdır" cevabına ilişkin bir araştırma yaptım, belki bu çoklarına uçuk gelebilir, çıkan sonuçlardan kendimce bir çıkarım yaparak, bir tedavi uygulamaya bile başladım. Hayatın kaynağı suysa, imzam da ki gibi, "Suyun olduğu yerde Hayat, hayatın olduğu yerdeyse ölüm vardır." düşüncesine, birde hastalık ilave ettim. Yani hayatın başladığı yerden hastalıklarda başlar sonucu çıktı ki su üzerinde hâlâ bilinmeyen noktalarda varmış onu gördüm, bakalım sonu neye çıkacak. |
Alıntı:
Sence ruh nedir ve seni varligina inandirmasi neye dayanir. Eger ruh nefestir, dersen; bak o baska! |
Tasavvufun içinde insanın yolu ister istemez Ruh ile kesişir, daha doğrusu kesişiyormuş bende sonradan öğrendim bunu, yoksa ilk başlarda böyle ilgilide değildim elbet.
Ruh tasavvufta kavram olarak sık olarak geçer ama tanım/tabir olarak geçmez, yani adı bilinir ama kendi pek bilinmez, o yüzden şudur budur diye tarifi edilmez. Burada bahsettiğim üzere "Ruh = yaşam enerjisidir" diye diyebiliyorum ben. İşin içine yaşam girince, otomatikman ölümde giriyor ki bunların hepsi bir bütünün bir parçası olunca, Ruh ta bu bütünden ayrılamıyor. Aslında evrim veya gelişim denilen sürecinde bir parçası ama şuan ki teknoloji bunu tespit edemediği için, bunu evrime oturtamıyor, dolayısıyla evrimde ki eksik parçadır ama zamanı geldiğinde ruhta evrimde ki yerini alacaktır. Alıntı:
Tabii görülmeye bir şeye nasıl inanılır da denilebilir, burada ki görmek rüzgar gibidir. Rüzgarında kendi görülmüyor ama etkileri açıkca görülüyor. Ruhta böyledir, kendi görülmesede etkileri açıkca görülür. Alıntı:
|
Alıntı:
Yalniz burada alinan gozlem zaten karsitlik. Kisaca nefes ALINIR VE VERILIR. Nefesini TUTARSAN OLURSUN. Benim senin adina algilayamadigim, neden bu alinan gozlemin arkasina BIR AKIL ARANMASI. Yani halk deyimi ile "Okuzun altinda buzagi aramak" Dun bir kanalda yasamin olusmasi icin bir araya gelen degerlerin bilmem kacta kac olasilikta dusuk bir deger oldugundan bahsediyor. Iyi de neden sonra BUNUN ARKASINSA ILLA BASKA BIR AKIL ARIYORSUN? Su anda yasam var. Bu neden yeterli degil ki! Iste ben bir turlu gozlemin arkasindaki ARANAN GOZLEM DISI BASKA BIR AKILI (yaratici, tanri, akilli tasarimci v.s.) ARAMA VE BULMA VE DE ONA KENDINI TESLIM ETMEYI bir turlu algilayamiyorum. |
Alıntı:
Teknoloj ile vs tespit edilemediği için söylemi işin bir tarafı, ya diğer tarafı? Tespit edilemediği için değil, tespit edilemez(metafizik) yani insanların hayal dünyalarında çıkarım yaptıkları bir şey olduğu için olabilir mi? Benim bu konuda diyeceğim eğer Alice bir yere oturtulabilrise ruhta oturtulabilr. Kavramlar hiç bir çağda aynı anlam ve içeriği yansıtmazlar. Zira insanlığın tüm soyutlamaları, somut üzerine yaptıkları analizlere göre değişir. Örneğin atomun parçalanamaz en küçük yapı taşı olması düşüncesi, özünde parçacık mantığından ileri gelir. Örneğin bir elmayı parçalanamaz en küçük yapısına kadar parçaladığını düşünen bir insan, sonuçta parçalanamaz en küçük bir parçaya erişeceğini düşünür. Eğer parçalanamaz bir yapı olmaz ise elmanın o bütünlüğü sağlanamaz. Çünkü bu bakışa göre elma bir bütün de olsa parçalardan meydana gelmektedir. O halde bu parçalar parçalanamaz olmalı... Şimdi burada belirleyici olan nedir? zamanın bakış açısıdır ve kavramlarda buna göre gelişir. Ruh kavramına gelince, böyle bir şeyin varlığını aramak bana göre saçma. Zira temelinde yatan hayal gücüdür. Bu gün bilincin, düşüncenin, duyguların yeri, yurdu, adı, sanı zaten belirlenmiştir. Bu nedenle ruh evrimdeki yerini çoktan almıştır, tabi bir hayal ürünü olarak. Ruh kavramı-tanımı da hala günümüzde maddi zemine dayanmayan, maddi zemini olmayan, fiziğinde ötesinde -ve fiziğide olmayan- bir tanımdır. E yani eni sonu, yokluğun tanımıdır. Evrimi geçelim, felsefe de dahi ruhu bir yere koymak mümkün değil. Tabi felsefe metafizik değilse... Felsefe metafizik alanında ise zaten elle tutulur bir şeyimzi olmayacak, ha Alice harikalar diyarında ha da metafizik temelli felsefe anlayışı. Bir sonuca varılamaz, zira herhangi bir konuda bir sonuç elde etmek için elle tutulur verilerimiz olması gerekir. Tabi idealist-metafizik yöntemli söylemlerle tartışmak, fikir alışverişi yapmak, döverek suya şekil vermek gibi bir şeydir. Örneğin madem Alice gerçek değil o halde nasıl oluyorda bir tavşanı olabiliyor? Hadi buyrun buradan yakın... İdealist felsecilerle tartışmak, deveyi iğne deliğinden geçirmekten daha zordur ne yazık ki :) Superman yok mu? Olmayan şey uçar mı? hadi buyrun buradan yakın.... |
Meta-fizik = Fizik ötesi.
Fizik nedir? Ötesi ne anlama gelir? İyi anlaşılamıyor bunlar. Kavramların içini farklı anlıyor olmak bana kalırsa farklı felsefi ekollerden değil de kavramları yalan yanlış "bilmekten" kaynaklanıyor. Bugüne kadar fiziki metodlarla tespit edilemeyenler manzumesi midir meta-fizik? Öyleyse içeriği ne olabilir bunun? Hayaletler, evrenin sonundaki şeyler, güneşin çekirdeğinde gezinen metalden yapılmış yılanlar... Metafiziğin dediğimiz sepetin içi pek de ciddiye alınabilecek şeylerle dolu değil bence. Nerde kaldı bu sepetin fiziken bir şeyleri tamamlama olasılığı... |
Metafizik her iki anlamda da fizik otesidir. Hem varliksal hem de varlik otesi.
Yani varliksal olarak ortaya atilan her bir FIKIR IDEOLOJISI ZATEN METAFIZIKTIR. Yani materyalizm bir fikir olarak metafiziktir, ayni idealizm ve pozitifizm gibi. Burada materyalist fikrin yani metafizigin, dayandigi temel de nesnel oldugundan madde oldugundan fizige dayanir. Yani MATERYALIZM IDEOLOJIK BIR FIKIR OLARAK FIZIGE DAYANAN BIR METAFIZIK YANI VARLIKSAL ONE SURUMDUR, IDEOLOJIDIR. O yuzden de felsefenin varliksal dali olan metafizik dalinin bir fikir one surumu ideolojisi yani metafizigidir. Idealizmden farki, one surdugu FIKIR YANIU FIZIK OTESI; FIZIK OTESINE DEGIL, FIZIGE DAYANMASIDIR. Yani NESNEL MADDEYE. Idealizm ise one surdugu FIZIK OTESI, FIZIGE DEGIL, DUSUNCEYE YANI OZNEL DUSUNCEYE dayanmasidir. Dolayisi ile MATERYALIZM ILE IDEALIZM, FIKIRLERININ FIZIK OTESI OLMASINDAN DEGIL; ONE SURDUKLERI TEMELIN FARKINDAN FARKLILASIR VE KUTUPLASIRLAR. Ama ikisinin de CIKTIGI ORTAK NOKTA YANI FIKIR, ONE SURUM, IDEOLOJININ KENDISI FIZIK OTESI VE METAFIZIKTIR. |
Alıntı:
Gelecekte insanlar RUH keşfedildi veya Ruhi akıla geçti diye top-yekün Tanrıya iman edeceklerse, TESLİMET olacaksa, insanı hiç tanımamış demektir. :) Bugün biz geçmişin doğrularıyız, hatta bir yönde Tanrılarıyız bile diyebiliriz, teknoloji ile yaptığımız şeyleri onlar hayal bile edemezlerdi. Mevlana'yı kaldırsak, radyo dinletsek ve desek ki, gaipten haberler veya Tanrıdan haberler alıyoruz desek, inanır mı inanmaz mı? İnanacaktır, ama bunu bugün 5 yaşında ki çocuğa bile inandıramazsınız. Dolayısıyla gelecekte ki bu gibi şeylerde, İNANÇ kapsamında olmayacaktır. Ha bugün bu böyle algılanıyorsa da bu da bugünün yanlışıdır, aslında korkusudur, zira insanlar geleceği pek tasavvur etmek istemezler, sıkıntıları olan bir konudur. Alıntı:
İnsanlar büyüdükçe oturaklaşır ama diğer yandan da YENİYE KARŞI OLAN HEYECANLARINI kaybederler. Bu yüzden ben o çocuk HEYECANIMI KAYBETMEK İSTEMİYORUM, bu meselenin üzerinde gidebildiğim kadar gidecek, fikir üretebildiğim kadar fikir üreteceğim. Neticede oldukça bâkir bir alan. Alıntı:
Mesela Alice ne zamanları yazıldı bilmiyorum, netten bakınca 1865 denmiş, diyelim ki insanlar o zamanlar uçamıyordu, ama bugün aletler sayesinde uçabiliyor. Hatta bunu çeşitli tekniklerle de deniyorlar bunu, uçmak geçmişin soyutu iken, bugünün kısmide olsa somutu olabiliyor artık. Çocukken Jules Verne 'nin Aya seyahatini okumuştum, çok keyifliydi, dev bir topla Aya insan gönderiliyordu, bu da o zamanlar oldukça uçuk karşılanmış olabilir, koca bir fanstastik hayalmiş ama bugün bu biraz değişik olsada gerçekleşmiş durumdadır. O yüzden hayaller gelecekten bir şeyleri işaret edebilirler bana göre. Zaten bende bire bir böyle olacak demiyorum ama benzeri şeyler olacaktır. Tekrar geçmeme gerek yok, yukarıda değinmiştim. Alıntı:
Bana göre daha hiç bir şey bulunmadı, belirlenmedi, bu da işe HEYECAN katıyor işte :) Alıntı:
Teknoloji ilerledikçe, taşın içinde gezmeye başladılar, ötesi olmayan şeyini içinde gezdikçe mineraller materyaller vs. ler çıktı. Bu seferde taşın ötesi kavramı oldu. Gördüğün taş taş değildir mevzusu. Ama bu taş bir zamanlar fiziğin ta kendisiydi ve öteside yoktu. Bu bugünde böyle, fizik ötesi, yani insanın ötesi gibi bir kavram gelecekte, insanın kendiyle aynı olacak. O yüzden geçmişin doğruları olan bizler aynı zamanda da geleceğin yanlışları olacağız diyorum. Zira şu an ki fikirlerimizi o güne taşısak, bize anca güleceklerdir..bu müthiş enteresan bir şeydir. Aslında fizik mizik veya ruh muh tan öte, sormamız gereken, durduğumuz zaman ne kadar doğru? veya zamanımız ne kadar doğrular içeriyor? bunu irdelemeliyiz. Geleceğin yanlış diye yargılayacağı bir şeyleri, bizler bugün doğru diyorsak, sepetimize zaten yanlış şeyleri doldurmuşuz demektir. |
Alıntı:
Bu eğilim için açılımım: mutlak özneliği beyinin ürettiği bir yanılsama olarak ele alıyorum ve her türlü mutlaklığın olanak dışı olduğunu düşünüyorum. Bu yanılsama dediğim süreçlerin belirtilerini, muğlak özne nesnesinin hep bir tekillik, bütünlük arayışı, kendisini merkeze yerleştirici yanında görüyorum. (Kendisini merkeze yerleştirmediği durum için: nesneleri biçimlendiren erk, insanın yaratıcı gücü ile bütünleşip öznel bir kimlik kazanıyor; veya nesnenin kendisi kıyaslama yoluyla elde edebileceği büyüklük, yücelik ile özneliğe bürünüyor.) Muğlaklığın mutlaklaşma, ideale ulaşma istenci, parça olmanın benimsenmemesi ve bütünün yeğlenmesi. Atomun kararlı olma eğilimi gibi. |
Felâsife gardaşım sen akil bir insana benziyorsun da bu teorilerin bir acaib. Bir zamanlar taş taş idi de, ötesi yalan idi. O yalanları üfürükçüler, büyücüler kullanırdılar.
Yahu, fizik ötesi diyoruz var mı ötesi? Bilinenin ötesi. Yani bilinemeyenler topluluğu. Yani uydur uydur söylev geliştir. Bilsen zaten fizik ötesi olmaz değil mi? Bilmek demek ne demek? Bunu anlamak da sıkıntı yaşıyorsun zannımca. Cüce olsan bilinmedik bir mekandaki bilinmedik bir kahramana güvenip devlere savaş açar mıydın? Yoksa önce kahramanın varlığına fiziki deliller mi arardın? İnsanı bilime, bilimselliğe iten süreçle bu örnek bayaa bir benzeşir. Bir yerde de ruhtan falan bahsediyorsun. Ruhun tüm işlevlerini yerine getiren fiziki mekanizmaları adamlar cayır cayır açıkılıyor. Ruh nerede kalıyor? Elindeki bilgisayar soyut bir takım sayısal ve sözel verileri işleyip görsel malzemeler üretiyor, içinde ruh mu var? Sırf iyi düşünülmüş soyutlama katmanlarına sahip olduğu için? |
Alıntı:
Ama burdan gozleme gelmeyen bir suru hurafeyi cikasrmak, sadece cikarani baglar. Insanligi baglamaz. Cunku ortada gozlem yoksa, insanlari baglayan ortak nokta da yoktur. Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
Aksine bunu inanclar ve ideolojiler sinirlar ve dogmalastirir. En guzel ornegi ARADIGI TANRISI ILE YA DA AKILLI TASARIMCISI ILE SINIRLAMAK. Bu bir heyecan degil; sadece aklin teslimiyetinin tahminidir, acabasinda yeni bir tanrisini arar. Tabiki fikir uret. Ama bu neden illa bir tanri bulmak akilli tasarimci bulmak gibi sabit bir inanca dayansin. Iste bu arama bir sinirdir. Aklin kendini tatmin ve inandirma ve de teslim olma siniridir. |
Alıntı:
Alıntı:
Bu durum zaten insanlikdisi karanlik cagi getirdi ve GERCEGIN NE OLDUGUNUN EN AZINDAN DIYALEKTIGE TASINMASI TAM 2000 YIL aldi. Ustelik once idealizm temelinde. Iste insanoglu once ronesans sonra aydinlanma ile E.Kant sonrasi yeni bir BILGI DONEMINE GIRIYORDU. Bu donemde hala NUMENAL YETI INSANOGLU DISINDA IDI AKILCILIK GERCEGIN NE OLDUGU KONUSUNDA DIYALEKTIK MATERYALIZM DONEMINE GIRDI ve bilim hala klasik olarak metafizigin varliksal temelinin tartismasinin pencesinde idi. Taki 20. yuzyildaki her konudaki dil devrimlerine kadar. Dil devrimleri her soyutlama dalinda basta felsefe olmak uzere yeni bir caga girdi ve BILGININ ONEMINI ALGILADI.BOYLECE EPISTEMOLOJI METAFIZIGE TEK RAKIP OLARAK BILIMIN ALANININ VARLIK DEGIL, BILGI OLDUGUNU ORTAYA KOYDU. B urdan dogan bilimsel felsefe, ki daha once klasik varlik doneminde sadece felsefi bilim vardi. Yani FELSEFEYE BILIMSEL BAKMAK one cikti ve BILIM SADECE FIZIKI BILGININ DEGIL; NUMENAL TEMELLI SOYUT BILGININ DE INSANOGLU URUNU OLDUGUNU ALGILAYARAK, BILISSEL BILIME EL ATTI. Bugun artik insanoglu disina ve de tanriya artik bilimsel olarak bilimsde yer yok. Cunku tanri kavraminin da bir insanoglu urunu oldugu algilandi. Boylece E.Kant'in fenomenine sahip cikan bilimsel bilgi, numenin de insanogluna ait oldugunu algiladi. Iste bu temelde bilimsel felsefe YAPILANDIRMACI BILGI OLARAK GERCEGIN, DOGRUNUN, IYININ v.s. sadece bir insanoglu yapilandirmassi oldugunu gozlemsel olarak ortaya koydu ve VARLIKSAL GERCEKLIK algisi sona erdi. Tabi benim bu aciklamalarim cagdaslik duzeyinde. Turkiye hala daha dil devrimini bile yapmadi ve o klasik 18. yuzyilin akli ve bilgisi algisi ve dusuncesini yasiyor. O yuzden de varlik temelli metafizikten kurtulamiyor. Kisaca HALA AKIL ALGISI VE AKILCI ALGIYA MAHKUM. GOZLEM ALGISI VE GOZLEMCI ALGILAMA CAGDASLIGINA ERISMIS DEGIL. Benim bu tum aciklamalarimin konu ve kavram temelinde her turlu detaylarini "evrensel-insan zihniyeti" felsefe-psikoloji bolumunden bulabilirsin. [quoteBu eğilim için açılımım: mutlak özneliği beyinin ürettiği bir yanılsama olarak ele alıyorum ve her türlü mutlaklığın olanak dışı olduğunu düşünüyorum. Bu yanılsama dediğim süreçlerin belirtilerini, muğlak özne nesnesinin hep bir tekillik, bütünlük arayışı, kendisini merkeze yerleştirici yanında görüyorum. (Kendisini merkeze yerleştirmediği durum için: nesneleri biçimlendiren erk, insanın yaratıcı gücü ile bütünleşip öznel bir kimlik kazanıyor; veya nesnenin kendisi kıyaslama yoluyla elde edebileceği büyüklük, yücelik ile özneliğe bürünüyor.) Muğlaklığın mutlaklaşma, ideale ulaşma istenci, parça olmanın benimsenmemesi ve bütünün yeğlenmesi. Atomun kararlı olma eğilimi gibi.[/QUOTE] Evet eger aklin gozlem vermeyen, her turlu teklik, ilklik, mutlaklik, sabitlik, dogma, otorite yonlendirimli alisilagelmis klasik AKILCILIGINDAN BEYNINI KURTARIRSAN; HER TURLU DUSUNCE ALGI BILGI KAVRAM V.S. ZIHIN TEMELINI VARLIK TABANIINDAN BILGI TABANINA TASIRSAN; en azindan cagdasliga yonelmissin demektir. Burada bir onemli konu da, klasik varliksal bilim ile modern bilgisel bilim farkinin bilimselligidir. Klasik bilim sadece ispata yonelir. Modern bilim ise GOZLEMSEL YANLISLANABILIRLIK ILE BILIMIN ONUNU ACAR VE BILIMI HIC BIR ZAMAN NOKTALAMAZ, SABITLEMEZ, DOGMALASTIRMAZ VE TARTISMA DISI BIRAKIR. |
@Kapitän
Teşekkür ederim ama akıllılıkta çevrenizle aynı şeyleri konuştuğunuza bir anlamı olan bir şey, öteki türlü zaten deli, çılgın, uçuk olarak mimleniyor insan. Herkes gibi düşünmemek sanırım doğamda var, bunu değiştiremem. Alıntı:
Ama hayat sadece fizik midir diye sorunca da ötesi es geçilemiyor. Bir zamanlar insanlar mikropları tespit edemezken, insanlara bundan bahsetseydik, o zamanda en hafif ifadeyle deli damgasını yiyecektik. Hoş gerçi bu anlamda aklı başında, şöhreti bilinen adamlar bile zamanında çok kâle alınmamışlar. Örn. Akşemseddin, Maddetü’l-Hayat (Sağlığın Sermayesi) isimli eserinde şu sonuçlara varmış: "Hastalıkların insanlarda teker teker ortaya çıktığını sanmak hatalıdır. Hastalık insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülemeyecek kadar küçük, fakat canlı tohumlar aracılığıyla olur." Ondan çok sonraları kimyacı Pasteur mikropları dünyaya kabul ettirmiş. Kabul işleri kolay olmuyor demek ki, bugün uzayda karanlık madde denilen gözle görülmeyen, aslında aletlerde de görülmeyen ama etkileri görülen şeyi, 40 yıl sonra Fritz Zwicky anca kabul ettirebilmiş. En basitinden suyu bile henüz tam olarak keşfedilememiş. Mpemba etkisi denilen bir şey var, en son 2012 yılında ödüllü bir yarışma düzenlenmiş filan. Tam ne olduğuda bilenmiyor. Mpemba adlı orta okul öğrencisi bu durumu fen hocasına söyleyince “Fizikte böyle şey olmaz olsa olsa Mpemba Fiziğidir bu!” diyor. +90c de ki kaynar su ile, normal ısıda ki örn. +10c de ki su ile aynı zamanda dondurucuya koyuluyor, kaynar su daha önce donuyor! Fizik ötesi, akıl ötesi gibi kavramları aslında anlamadığımız şeyler için kullanıyoruz, anladığımız gün öte olmaktan çıkıyor. Bugünde anlamadığımız çok şeyler var, bir gün teker teker hepsinin anlaşılacağına inancımda tamdır. Değilmiki insanoğlu heyecanını kaybetmesin. :) |
Alıntı:
Alıntı:
Evet bizde AR-GE denilen şey olmadığı gibi, araştırma denilen şeyde yoktur. Ama adamlar araştırıyorlar, kaynak ayırıyorlar vs. Klasik olacak ama "Çalışan kazanır" Garip olan ruh keşfedilse bile, aynı matbaa gibi, bu hurefedir deyip 200yıl sonra kabul ederiz..:\ |
Alıntı:
Alıntı:
Sen neye gore diyelim bir sey buldun, buna ruh dersin? Eger boyle bir sey denecekse, o zaman ruhun kavram olarak ortaya anlasm ve iceriginin konmasi, bunun bilimselligi gerekir. Eger bilimsel olarak bir ruh aranacak ya da belirlenecekse; once bunun bilimsel temeli gerekir. |
Alıntı:
Dediğim gibi daha henüz pek çok şey, en basitinden su bile derinliğine keşfedilmemiş. Encyclo kanal diye sloganı "BİLİM KANALI" olan bir kanalları var, onlar araştırmasında biz mi araştıralım. Okyanusların dibini, doğanın özelliklerini, uzayın ötelerini, insanın gizemlerini vs. vs. araştırıyorlar. Bizim daha nükleer teknolojimiz bile yok, uzaydan bi haberiz, daha kendi markamız olan bir arabamız bile yokken, bizdeki BİLİM diye savunular bana komikte geliyor açıkcası. Alıntı:
Radyo icad edildi diye kim Tanrıya daha çok bağlandı? veya ampulun icadını kim Tanrının ışığı olarak gördü? Bir şeylerin icadı, Tanrıya işaret etmez, bu nasıl denilebilir ki bilemiyorum. Helede ruhun keşfi Tanrıya imanı arttıracak diye düşünüyorsan, yanlış düşünüyorsun. Dün Kalp ile düşündüğünü sanan insan, bugün Beyin ile düşündüğünü keşfetti, gelecekte de Ruhu ile düşündüğünü keşfedecek. Şimdi sen buna Tanrıyı ister monte et ister etme, nasıl edersin bilmiyorum, nasıl olsa anlatamayacağım, ben gidiyorum :) |
Zor felasife bey spirutualist felsefe ruhbancılık işimizi bitiriyor.
|
Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
Mesela; radyo icin-"tanrinin sesi" diyebilir. Ampul icin "tanri karanligi aydinlatti" diyebilir. Alıntı:
Cunku senin yaptigin RUH OLDUGUNA INANDIGIN/INANACAGIN BIR SEYI, RUH KAVRAMI ILE OZDESLESTIRME. |
Şamanizmde ruhları bölmüşler ama islamda tek ruh tek can var buda zor.Gök kapıları konusu var.Buda işi zorlaştırıyor.Bu ruh konusu benimde aklıma takıldı gerçi sağlam bir şey oluşturmak istedim ama.Zor.Hatta bedeni bir giysiye benzettim ölünce sonra aynı evrende yaşadığın ama gök kapıları olayı bozuyor.
|
Yani insanın hem fiziksel hem ruhsal olarak sonraki bir yaşamının aynı evrende olabileceğini düşündüm ama sorun ortaya çıktı.Bedenle ruhu ayırmakta güzel olabilir öldükten sonra ruh bir yerlere gider.
|
Ruh mistik bir şey yani ruh psikoloji akılla açıklanan din adamları içinse varlık ötesi bir bir şey.Varlıkda değil gibi.
|
Ruh dönüş anlamınada gelir din adamları ruhun bir cismi olduğu yönünde yorumlamaya gitmişler.
|
Alıntı:
Ya da şöyle söyleyim, "Ruh varsa Tanrı yoktur" o derece farklı bir olay olacak bu. Ama tabii bu bir süreç olacak ve gelecek bugünleri ve geçmişi yadırgayacak, bununda kaçarı yok. O yüzden bugün durduğumuz yeri ve kendimizi fark etmek ve bu farkındalık ile hareket etmek gerekiyor birazda. Alıntı:
Üstte dediğim gibi ruhu aramak yerine, aslında kendimize odaklanmak çok daha iyi olacaktır. Tasavufta bazıları: "Tanrıyı ararken kendimi buldum" derler mesela, dolayısıyla kendini bulanda aradığı cevapları bulur neticede. Olaya böyle bakmak en güzelidir, kendimizi ne kadar bulduk, bildik mesela budur. Alıntı:
Bir bebeği makineye bağlamak, beyin faaliyetlerini dalgalarını ölçmek ve bunu 70 yaşında ki insanlar karşılaştırmak ve yorumlamak vs. sözde bilim olmasa gerek. Alıntı:
Ruh dediğimiz yapıda "BEN" denilen kavram yoksa-ki ben yok diyorum-yani "ego" yoksa, bu nasıl Tanrıya inanacaktır diye sorsam, buna bir cevap verebilir misin? Bizler şuan "BEN" denilen kavram ile fikirler üretiriz, peki "BEN" olmadan fikir nasıl üretilir, hiç denedik mi? Üstlerde de dediğim gibi bu beyinsel akıl ile pek çözülecek bir şey değildir, ama genede ufkumuzu hafsalamızı zorlamamıza da engel değildir. |
[QUOTE=Felâsife;515274]
Alıntı:
Inandiran nedir/kimdir? Inanc kimin/neyin urunudur? Inanmak fiilini harekete geciren kimdir/nedir? |
Alıntı:
"BEN" kavramı olmadan inanan, inaç vs. olmaz, hatta Tanrıda olmaz. O yüzden "BEN" olmadan fikir nasıl üretilir, hiç denedik mi? diye sordum ama anlaşılan cevap gelmeyecek...gelemez zaten. :) Aslında bu cevap çocuklarda ve bebeklerde biraz farklı olarak görülür, onların fikirle veya Tanrıyla filan işleri yoktur, YAŞAMALARINA, COŞKULARINA, OYUNLARINA, GÜLMELERİNE vs. bakarlar. |
Alıntı:
Ya da Insanoglu fenomeni dogumda nedir? |
Alıntı:
İnsanların uçması Alice'yi hayal dünyasından çıkartır mı? Verdiğin örnek nesnel olgular üzerine. hareket bir olgudur örneğin, etki-tepki bir olgudur, gözlemlenir ve insan dağarcığında binlerce yılın pratiği, gözlemi, uğraşı, deneyimleri birikir. Top güllesi uçtuğu için atılır zaten, yani bu olay fizik dahilidir. Elbette keşifler, mucitlerin ilk ürünleri ilgili dönemlerde hayretle karşılanır, fakat hiç biriside fizik dışı olgulara dayanmaz. Uçmak nesnel bir gözleme dayalı, bir veri. Hazerfan'da uçmuştu. Ruh adına elimizde tek bir veri yokken konuşmak ne kadar mantıklı? Bu noktayı iyi düşünmek gerekiyor, elimizde hiç bir verisi olmayan şey hakkında(hakkındalık, sıfat vs) nasıl konuşabiliriz? Oysa, uçmak fiili için elimizde binlerce veri var.... Gerçekte ise fizik ötesi diye bir şey zaten anlamlı değil, zira orada her şey fizik. Alice fizik-ötesidir, ancak uçmak fizik dahilidir. Ruh kavramını bir yere yerleştiremeyiz, zira bu kavram insanın uçmasından binlerce yıl evvele dayalı. Sonuç elimizde ne gibi bir veri var? insan zihninin(hayalgücü->metafizik-alan) fizik-dışı öngördüğü bir uydurma. Ruh'un tanımı zaten yokluğunun tanımı. İnsanların düşüncelerinden, duygularına kadar vücuda hangi kimyasalların girdiği, ya da nesnel koşulların, verili koşulalrdaki canlı, cansız tüm ilişkilerin metabolizmayı hangi yönde etkilediği, dolayısıyla vücudun hangi kimyasalları ne oranda salgıladığı gibi faktörler önemlidir. Ruh bunun neresinde? Sırt roketleriyle insanların bir gün uçması onları Superman yapmayacaktır, sadece roketler sayesinde uçan insanlar olacaklardır... Aynı şey mi? Patatesle karnını doyurması gibi, insanın uçması da aynı minvaldedir, ihtiyaçtır, istektir, hissiyattır, zorunluluktur belki zevktir vs. Sonuçta patetesle karnını doyurması, insan yiyen Tepegöz'ü gerçek kılmayacak. İster kanat taksın, isterse roket, uçmasının Superman'i hayal dünyasından çıkartamayacağı gibi... Ruh dediğimiz an, cinler, periler alemine gireriz, bu alemde zaten insanın hayal alemi(yani metafizik, özneleri-kahramanları, coğrafyası, öyküsü bile fizik dahili olmayan). |
Alıntı:
Sevgili @spartacus Teşbihte hata olmaz derler, o misal Alice bir örnektir, delilin kendide değildir, burada delilin kendi konumunda ki Ruha gelince o da keşfedilmediğine göre fizik-ötesidir. Aslında fiziğin ötesi berisi olmaz herhalde, bir şey ya fiziktir ya değildir. Bu açıdan bakınca hayat fizik midir? diye sorunca da suyu bile tam çözememişse, hayat fizikte değildir o zaman derim. O zaman fizik nedir soruyu uzatınca, tuhaf cevaplar geliyor aklıma..Aslında bu benim sorunumda değil, eğer böyle bir şey varsa fizikçiler araştırsın bulsun. İthâm altında kalan onlar oluyor neticede. Üstede dediğim gibi adamlar bu işe kafa patlatıyorlar, harıl harıl çalışıyorlar.. bir şeyler bulduklarında da bu bize 100-200 yıl sonra filan gelirsede hiç şaşırmayalım, malum sicilimiz çok parlak değil bu konularda. Neyse ben şu Ruh=Tanrı fikrine çok takıldım, sanırım ortada böyle bir problem var. Üstede demiştim ama Ruhun ispatı Tanrının ispatı gibi bir anlama gelmez. Neticede semavi dinlerde ruh geçiyor diye, ruhu sadece semavi dinlerede maledemeyiz, zira insanlık nazarında semavi dinler zaten en eski konumunda da değiller, tarih sahnesine sonradan giriyorlar..Şamani gibi çok çok daha eski, öğretimi ne denir bilemiyorum varken, Ruh=Tanrı eşlemeside resme tam oturmuyor. Öte yandan semavi dinlerde ruh anlayışı zaten çok ketumdur, neredeyse hiç açıklama da yoktur, adı vardır kendi yoktur misali. Fakat çok çok ilkel kabilelerde adamların hayatı ruhlar üzerine işliyor nedense. Ispat etmek için bir gayretleride yok, nasıl olsa inanıyorlar. Semaviciler gibi, ben inanıyorsam sende inanacaksın gibi bir dertleriyse hiç yok. Daha gece bir belgeselde, And dağlarında Aymar yerlileri gösteriyordu, Şaman rahipleri dağların ruhlarıyla artık konuşamasalar da, eskiler konuşurlarmış.... filan dedi. Yani adamlar doğa ile uyumlu bir şekilde zaten yaşıyorlarmış. Özetle, ben hayata bütün olarak bakmayı seviyorum, o yüzden sonda ki insanlarla, başta ki insanları bir birlerine de benzetiyorum. Daire tamamlandıkça baş ile son aynı yere gelecektir, farkları olsada mantık aynı olacaktır diyorum. Bir bebek doğduğunda, "hayatın başında" bakımı için başkalarına muhtaçtır, aynı bebek bir gün çok yaşlandığında "hayatın sonunda" gene başkalarına muhtaçtır. Yani hayatın başıda sonuda sâf 'lık üzerinedir, ruhta bu sâflığın başka bir şekil anlatımıdır. Sevgiler |
Sevgili Felasife
Ruh felsefede de geçer. Metafizik dendiğinde hepimiz nesnel dışı, fizik dışı, fizik ötesi gibi bir sonuca varıyoruz. Ancak felsefe açısından bu yeterli değildir, hatta bir hayli eksiktir. Meta-fizik = Zihin. Antik çağda felesefe açısında kullanılan haliyle,,, durum budur. Daha doğrusu zihin=ruh'tur. Zihni ruh olarak ifade etmek özünde bir yerde insanların algısıyla ilgili değil mi? Gözü, eli, kulağı, organları görebiliyor ama düşüncesini, zihnini göremiyor. Haliyle bu durum fizik dışı bir sonuca varıyor. Günümüzde hala 21. Yüzyılda; * Allah yok, görmüyorum diyen atayistler! Düşünceyi görüyor musun? Düşünce var mı yok mu? gibi sorular sorabilmektedir. Bu gün değil bir hayli zaman önce insanlar düşüncenin bir biçimde insan vücudu, organlar ve beyin arasında süregelen etki-tepki ilişkileri çerçevesinde çözümlemiştir. Yani ne bileyim insan ve çevre tabiatının dışında olan bir durum söz konusu değil. Şu kullandığımız PC nin bir işlemcisi var. Buna beyin diyelim, bir vücudu var buna anakart diyelim, organları var bunlara ram, harddisk, ekran kartı vs.. diyelim. İşlemci kendsine iletilen verileri, yorumluyor ve organlara iletiliyor.... Ruhun tanımıyla yola çıkarsak biz şöyle bir şey iddia etmiş oluruz, ben klavyenin A harfine bastığımda ne bilgisayarın anakartı, ne işlemcisi nede tüm diğer organları nede elektrik enerjisi anlam taşır, bilgisayarın ruhu ekrana A diye ünlenir demiş oluyorum... Bakın bu anlayış, tanım antik-çağlarda kaldı, 21. yüzyıldayız. Zihin += irade =+ davranış = RUH. Metafizik neden fizik alanı dışında? Üstteki satırda ifade edilen formül gereği! Fizik fiziktir. Metafizik ise bu günün tabiriyle sürekli tekrarladığım gibi sadece hayal dünyası, yani insanın iç(zihni, hayal) dünyası ve ürünleri. Günümüzde hala zihni hiç bir temele, veriye dayanmayan, aslında her şeyin(fiziğn) özünde içsel bir görüngüden başka bir şey olmadığını, tek gerçeğin ruh olduğunu iddia eden anlayışlar, bir şekilde devam edebiliyor. Platon'un idea dünyasıdır bu. Kısaca; bu tür çıkarımlar her türlü varlığın(fiziğin) insan düşüncesinde(ötesi, ruh) var olduğunu savunan anlayışların ürünüdür. Ya da 20. Yüzyıl gibi bir yüzyılda bunun MUTANT hali olan her bir şeyi insan zihni-bilincine ya da yapılandırılmışlığına(!) bağlayan modern idealizmdir, felsefesi olmayan şeyin, felsefesidir. Bilginin felsefesiymiş(!), sanki bir yerlerde yün yumağı gibi bir bilgi var, ne bileyim orta yerde bilgiler dans ediyor, kapana kısılmış farelerde, kedilerin oynadığı o yün yumaklarını(bilgiyi) arıyor, bulunca cukkka mideye indirecek... Felsefe verili koşullarda, etkileşimde olunulan her türlü alan açısından öğrenme, anlama, kavrama ve yorumlama, böylelikle bilgi edinme çabasındaki tüm yol, MERAK, gereksinim, düşünce yapısı, yöntem ve disiplini kapsar. Bilgi her bir şeyden ayrı, ap ayrı bir nitelik, ya da ne bileyim nesneymiş gibi algılanır. Örneğin maddenin bilgisine, yok şunun bilgisine hiç bir zaman erişilemez vs denir, şu önümde duran taşın ayrıca bir bilgisi(nesne, fenomen ne denirse) olduğunu iddia eden kim(kim gözlemleyecekmiş o kaşı kara, gözü ela bilgiyi. kaşı, gözü var mıymış, saçları dökülürmüymüş, neymiş efenim bilmem neyin gerçek bilgisine erişilemezmiş vs! Bilgi dediğimiz eni sonu etki-tepkiler çerçevesinde yaptığımız soyutlamalar-yorumlamalardır, biz soyutlamaya muhtacız ve yorumlamaya, hepsi bu!). Felsefe Neden, nasıl denilen her yerdedir, özü de budur, alanı, koşulu da... Nasıl, neden diye soruyorsanız felsefe yapıyorsunuz demektir, çabalamaya başladığınız anda yöntemler geliştireceksiniz, metodlar, dağarcığınızda deneyimler birikecek ve disipline edeceksiniz, ve işte bu noktadan sonrası bilimdir. Bilim ile felsefe bir madalyondurlar, ayrıştırılamaz, birisi bilgi edinmenin bir evresi, diğeri öbür evresidir, birisi diğerini, diğeri, ötekini tetikler-var eder. öyle felsefe günümüz şaklabanlarının, felsefeyi bilerek toplumdan uzaklaştırmak(ulaşılamaz kılmak) için ürettiği origami ya da klişe latin kelimeler ve tanımlar gibi değildir, özü sadedir ve kaynağı basittir. Gördüğüm kadarıyla belkide yanılıyorumdur, senin ruh söyleminde evren ölçeğinde belkide fizik ölçeğinde bir tanrısallık etkisi algılıyorum. Buna neden gereksinim duyuyorsun? Ya da ne bileyim ruh kavramının kendisi dahi özünde yokluğunun tanımından başka bir şey değil. Örneğin benim bilgisayarımın diyotlarında, ne bileyim dirençlerinden herhangi birinde sorun olduğunda, ya da güç kaynağı devreleri artık işini yapamaz hale geldiğinde, anakart üzerindeki voltaj birimleri yeşilden kırmızıya döndüğünde, power düğmesine ilk basışımda PC açılmaz oluyor. Bir bas, iki bas, 3 derken artık zamanla PC nin açılması imkansız hale geliyor. Bu bir sıkıntı ise evet kaynağı ortadadır, ruh bunun hiç bir yerinde, olması da mümkün değil zira böyle bir iddiayı öne sürmek gereksiz bir şeyi, aslen hiç bir nesnelliği, etkisi-tepkisi olmayacak bir hiçliği var etmektir. Bu kaynakta nasıl ki ruh değil fiziksel, ilişkisel, etkisel ve tepkisel, hatta kaynak problemleri söz konusu ise insan zihninin de, yetişmesinde ve bilinç, kültür faktöründeki sosyal çevrenin, hayat, çevre(doğa), biyolojik koşulların etkisi de; eni sonu hali, moral durumu da bundan ibarettir. Canlılığı sadece suya, oksijene, ota, ete, süte değil her şeyden evvel çevrime borçluyuz. Yorumlamanın->bilincin kaynağı da ne yazık ki etki-tepkidir. Şiddet ölçülür, buna göre yorumlanır. Örneğin duyu organlarımızın işlevi tepki vermektir... İşlemcide verilen tepkinin şiddetini ölçer vs... Renkler mi evet onlarda ayrı, ayrı etki ederler, ayrı şiddetleri olur, ayrı tepkileri. Şiddet ölçülür vs... Ama en önemlisi çevrim ile demek istediğim noktadır. Eğer elektrik enerjisi ısı enerjisine dönüşmese idi, mekanik enerjiye dönüşmese idi, eğer kimsayal enerjiler dönüşüm sağlamasa idi, eğer yediklerimizi ısı enerjisine çevirmese idik(kimsayal enerjinin ısı enerjisine dönüşmesi), eğer ne bileyim ısı enerjisi mekanik enerjiye dönüşmese idi, her şey biriyle ilişki ve etkileşim halinde olmasaydı, etki-tepki, çatışma, direnme olmasaydı(hareket ve çevrim (=> Diyalektik ) olmazdı )..... Bu böyle uzar gider... Ruh bunun neresinde? İşte benim üstüne basa basa sorduğum soru bu. |
Hicr 9.ayet islami curutebilir.
|
Sevgili @spartacus
Zor bir konu üzerinde tartışıyoruz, ne temelde ne de tepede anlaşabiliriz aslında. Bana sorarsanız biz Türkler hiç bir zaman BİLİMSEL bir toplum olmadık, eski çağlarda belki zamanının ötesindeydik ama bunada zaten bugün BİLİM de denmiyor. Bugün ise bir nevi "matbaa sürecinin içerisindeyiz" ki, elin adamları okyanuslarda, çöllerde yapmadıkları nükleer deneyler kalmamış mesela, bizde ilaç niyetine bir santralimiz bile yoktur. Oysa nükleer enerji bu memlekette 960 yıllarından beridir, gündeme bir giren bir çıkan ama sonuçtada her zaman ötelenen bir gerçek olmuştur. Adamlar (biraz incelemiştim bunu zamanında) her türlü garantiyi, işletme, bakım, finansal destekleri verdikleri halde, istemezük diyen bir toplumuz biz. Çünkü bizler BİLİMDEN KORKAN insanlarız aslında, bi dünya korkularımız var, bu korkularımızla yüzleşemiyoruz bir türlü. Yüzeysel gerekçemizde "Doğal kaynaklarımız bize yeter" meselesidir. Demek ki adamların doğal kaynakları yetmediği için nükleer enerji kullanıyorlar.! Diğer yandan da bilimi ağzımızdan düşürmeyiz. Bu yazışmada bile kaç kere bilim, fiziktir geçti mesela. Dediğim gibi bizim memlekette Bilimsel araştırmalar yapılmaz, kaynaklar ayrılmaz, bilime destekleyen bir yapı havuz bulunmaz vs. Ama mevzu ne olursa olsun, hepimiz bilim adamı da olur çıkarız. Böyle yaman çelişkiler içerisinde kalan bir toplumuzdur, dolayısıyla bizim ikna olmamız diye bir şeyde yoktur, ikna olmayız ama bizi yönlendirmekte kolaydır, neticede iş dönüp dolaşıp etiketlere ve korkulara dayanır. İnsan demek zaten hataları, kusurları, yanılgıları olan bir şeydir. Bu yanılgılar yüzünden bende "geleceğin yanlışlarıyız" diyorum, çünkü yanıldık. Çünkü İnsanız ve insan da yanılır, bu insani birşey ve bugünde ister/istemez bir yanılgının içerisindeyiz.. Ama gelin görün ki "YANILMAK" döngüsünü bile kabullenemeyiz, çünkü mükemmelliyetçiyizdir bir yandan da. Mükemmel olan nasıl yanılır değil mi? Öte yandan bugün kendimizi doğru sanmamız da bir "yanılsamadır" başka bir şey değil. Bizler geçmişi nasıl geride görüyorsak, gelecekte bizi geçmiş olarak geride görecektir sonuçta. Öyle veya böyle gelecek bizleri YANLIŞLAYACAK bunun kaçarı yoktur. Öyleyse bugün mükemmelliyetçi nasıl oluruz, bilimsel nasıl oluruz? vb. soruları cevaplayabiliyor muyuz? Mesele, bunu bugün ne kadar idrâk edebiliyoruz. Bir yanlışın tamda merkezinde olmak beni çokta rahatsız etmiyor, sonuçta bu yanlışlığı biliyorum, veya en azından itiraf edebiliyorum.. Yanlış zaman, yanlış mekan, yanlış düşünce, yanlış fikir, yanlış zihin..vs.. NE VARSA HEPSİ BENİM Bu geleceği düşündükçe, bugüne ait samimi itirafımdır. Gelecekte Torunlarımız, Atalarımız doğru yapmışlar deseler, ben gene hatalı olacağım.. Yok eğer Atalarımız hep yanlış yapmış deselerde, ben zaten gene otomatik hatalı olacağım. E tabii gelecektekiler tüm kitapları yakacak dediğimde, bugün de hatalı görünmem tuhaf olmasa gerek. Her halükârda hatalı olmak, hatalı yaşamak, bu zamanda olmak, bunu bilmek...müthiş zor, hazmıda neredeyse imkansız bir şey.. Lakin ben bununlada yaşıyorum bir yandan. Alıntı:
Hatta bu konuda, harflerin, rakamların, dolayısıyla kitapların da ruhu yoktur derim ben, şuan bu yazışmalarımızın bile bir ruhu yoktur, ama bir anlamı vardır elbet lakin ruh yoktur. Ruh, doğan, büyüyen, gelişen ve ölümle biten, kısaca doğa dediğimiz yaşam döngüsü içinde olan bir şeydir. Yani bir şeyin ruhu olması için, onun doğurganlık, doğurtganlık gibi üreme özelliklerinin olması yanında, büyümesi, gelişmesi gibi süreçleri olması lazımdır. Su, toprak, hava gibi şeylerin ruhuna gelince açıkcası o konuda benimde çok fikrim yok, Suyun ruhu varsa bu su nasıl ürüyor, büyüyor, gelişiyor bilmiyorum, o konuda pek bir şey diyemiyorum Ama bu Mpemba etkisi denilen olaydan anladığım kadarıyla suyunda ruhu var. Su kaynatılınca su ölüyor, yani suyun ruhu suyu terk ediyor, su ruhsuz oluyor. O yüzden normal sudan çok daha çabuk donuyor. Normal suyun daha geç donmasıysa, ruhu olmasından dolayı "direnç" göstermesidir diyebilirim. İnsanda öldüğünde direnç gösteremez mesela, kısa sürede donar gider ama yaşayanlar sıcağa, soğuğa, hastalığa vs. direnebildiği kadar direnirler. Bu noktada dirençte önemli görünüyor. Aslında ruhu araştırmak isteyenler için "su" biçilmiş kaftandır da diyebilirim. |
Enerjinin adina galiba ruh diyorsun sen sevgili felasife.
Basit bir soru:_ sence bitkisel hayata girmis, beyin olumu gerceklesmis bir insanin ruhu var midir yok mudur? |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:31 . |