![]() |
İbrahim Kaypakkaya
yeryuzupostasi.org
Alıntı:
|
MKP: Kaypakkaya Yoldaş Şahsında Tüm Parti ve Devrim Şehitlerini Anıyoruz!
Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya sahsında tüm parti ve devrim şehitlerini anan Maoist Komünist Parti (MKP) yaptığı yazılı açıklamada; "BPKD'nin ideolojik-teorik ürünü olarak Maoist nitelikte Kaypakkaya önderliğinde doğuyordu 72 güneşi. Tabuları yıkıyor, sorgulayarak ve yargılayarak yükseliyordu Kaypakkaya…" ifadelerini kullandı. Maoist Komünist Parti (MKP) Merkez Komite/Siyasi Büro "1973 18 Mayıs'ında Ölümsüzleşen Komünist Önderimiz Kaypakkaya Yoldaş Şahsında Tüm Parti ve Devrim Şehitlerini Anıyoruz!" başlıklı bir açıklama yayınlayarak Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya şahsında tüm parti ve devrim şehitlerini andı. Elimize e-mail yoluyla ulaşan açıklamanın tam metni şöyle; Sökülüp atılacak sınıflar, sömürüsüz ve sınırsız kılınacak Cihan… Böyle özgür olacak Alem… Karamsarlık zehir, karanlık geçicidir; ha doğdu, ha doğacak, batışı doğuşu için Güneşin… Yürüyorsa devrime doğru kervan, uzak değil büyük ütopya, mutlaka kazanılacak ve kurulacak Yeni Dünya… Çünkü, "Biz başka alem isteriz. Bizi hiçe sayanlar bilsin. Bundan sonra her şey biziz" denmiştir bir kez… Durmak yok, dönmek asla!… Yaşanan ve yaşanacak kavgada yazılacak, insanlığın özgürlük destanı… Nasırlı ellerde karılıyordu tarihsel eylemin harcı… Özgürlük tutkusu mayalıyordu büyük meydan okuyuşu… Yazgısını değiştirmeye göz dikmiş kölelerin kalkışmasıydı prangaları ilk kıran… İnsanı makinalaştıran makinalaşmayla başladı özgür kölelerin yeni serüveni… Komünist Manifestoyla doğdu yeni şafak… Dolaşıyor kıtayı heyula… Işık tutarak aydınlatıyor, gösteriyordu değiştirilecek olandan gelecek olanı… Artık uyanmıştı uyanacak olan ve durdurulamazdı Marksizm'i takip eden… Büyük insanlığın büyük ütopyasıydı yörünge… İlk hücumun hançeriydi Parisli işçilerin ellerinde burjuvazinin bağrına saplanan… Dünya Komünü içindi, Paris Komünü… Çaresi yok, serpilecekti devrimler dalgasıyla O büyük düş… Ve, devasa hamlesiydi, Lenin komutasında şanlı Ekim Devrimiyle ütopyamızın damarlarına sım sıkı sarılan Sovyetler… Stalin yarıyordu kuşatmayı, eritiyordu "Buz'dan dağları"… Marks, Engels, Lenin ve Stalin‘in zaferini perçinlemek üzere Mao tarih sahnesindeydi… "Batı rüzgarını alt ediyordu Doğu rüzgarı" 1949 Çin Demokratik Halk Devrimiyle… Büyük Proleter Kültür Devrimiyle kopuyordu kasıp kavuran yeni fırtına… "Kağıttan kaplanların" kabusu, kapitalist yolcu yeni burjuvazinin panzehiri… Salt lokal bir iktidar savaşı değildi, dünyanın iki kutbu arasındaydı sorunun özü… Sosyalist kutuptan emperyalist kutba iltihak rotasıyla en tehlikeli sularda gerçekleştiriliyordu "sosyalist" maskeli yeni bürokratik burjuva kapitalist yolcuların kapitalizm inşası… Sosyalist kutbu içten çökertme saldırılarıyla sosyal emperyalistler eklenecekti emperyalist kutba… Son tahlilde netice bu olduysa da, modern revizyonist güruhun iktidarına karşı siyasi mücadele karakterinde yeni ufuk açılıyordu devrimlere… Sosyalist iktidar altında, dışarda değil, içerde aranmalıydı burjuvazi… Bombalanarak yıkılmalıydı, sosyalist iktidarı gasp etmiş yeni bürokratik burjuva/kapitalist yolcu modern revizyonist karargahlar… Kitlelerin eliyle hücum geliştirmeli, Kültür Devrimleriyle düşürülmeliydi "Sosyalist" maskeler ve yenilmeliydi iktidardaki yeni burjuvalar… İktidarı gasp eden içteki yeni burjuvaziyle daha keskin, daha acımasızdı sınıflar mücadelesi… Bunun içindi, proletarya diktatörlüğünün Proleter Kültür Devrimi hamlesiyle sağlamlaştırılması, güçlendirmesi ve durmaksızın ilerletilmesi… Elbette Kitleler eserine sahip çıkmalı, partiden iktidara kadar kader belirleyen inisiyatif olmalı… Tekçilik, gerici sınıf iktidarlarında en iyi haliyle zulümdür, şovenizmdir, ırkçılıktır, faşizmdir… Sosyalizm ve devrimci saflarda ise, ben-merkezci anti-demokratiklik ve kabız demokrasiyle demokrasi bağnazlığıdır tekçilik… Halk sınıf katmanlarının temsilcisi olan siyasi partilere, sosyalist anayasa ekseninde örgütlenme ve ifade özgürlüğü, açık muhalefet etme hakkı tanınmalıydı. İktidardaki Komünist Partinin yozlaşması mümkündü. Artık olguydu… Komünist partinin dışındaki devrimci sınıfların siyasi partilerinin varlığı, en önemlisi de kitlelerin inisiyatifi sosyalizmin korunması için vaz geçilmez ihtiyaçtı. En büyük güçtü… Sosyalist Demokrasi, devrimci halk katmanları ve onların siyasi partilerini yasaklayamazdı… Demokrasi gelişiyor, devrim ilerliyor, yeni devlete varıyordu… Artık Marksizm-Leninizm bilimi yeni nitel bir aşaması olan Maoizm ile tanışıyor, bilimsel sosyalizm teorisi ve sınıflar mücadelesi bu silahla yeni bir nüfuz ediniyordu… Marksizm bilimi, sınıflar mücadelesi yasası ve sınıf savaşları evrenseldi. İki dünya görüşü, iki kutup dünyasal olguydu. Sınıflar mücadelesi tüm acımasızlığıyla devam ediyordu. Kimin kazanacağı henüz karara bağlanmamıştı. Bilim ve ideoloji sınır tanımıyor, sınıf mücadeleleriyle tesir ediyordu kıtalara… SUPHİ önderliğinde Komüntern koordineli ilk Komünist Partinin Kemalist iktidar tarafından katledilen önderlerinden sonra kırılan dümenle başlayan uzun sessizlik dönemi 50 yıl sonra kırılacaktı… 68 Gençlik hareketi Kültür Devriminden etkilenerek sürdürüyordu dünya çapındaki yükselişini… 71 devrimci çıkışı sarsıyordu zincirin zayıf halkasını… Sovyetler Birliğinin revizyonist çizgisi ile ÇKP'nin Komünist çizgisi arasındaki mücadelede yaşanıyordu saflaşma…. Aynı revizyonist çizginin ÇKP içindeki temsilcilerine karşı yükseliyordu Büyük Proleter Kültür Devrimi… Mahirler ve Denizler Sovyet eksenli çizgiyle atılırken devrime, BPKD'nin ideolojik-teorik ürünü olarak Maoist nitelikte Kaypakkaya önderliğinde doğuyordu 72 güneşi. Tabuları yıkıyor, sorgulayarak ve yargılayarak yükseliyordu Kaypakkaya… SUPHİ'ler bilinçli tarihsel mirasın önceli oldu. 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi dersleriyle, TİİKP revizyonizmiyle mücadele eğiterek hasıl ediyordu büyük yürüyüşü… DABK Şubat kararları çakıyordu fitili… Revizyonist çizgiyle kaybedilecek zaman, ideolojik mücadele için olanak da yoktu… Kemalizm lekeli tüm sosyal şoven eğilimlerin ve yanılgıların kökten reddiydi büyük kopuş… 24 Nisan 72'de yükseldi Komünist devrim manifestosu… Munzur hırçın dalgalarla akıyordu, mor dağlara paralel… Hırsla vuruyordu sol yanı, devrime sevdalı… Örs ile çekiç arasında tava gelmiş dövülen demir… Meral bir yanda, Ali Haydar diğer yanda… Ve, ‘73 18 Mayıs'ında ölümsüzleşen Kızıl kavganın silinmez adı, devrimin kılavuzudur İbrahim Kaypakkaya!… O'nu Anıyoruz! Eski Dünya'ya Karşı Yeni Dünya Tasavvuruyla Şehitlerimizden Devraldığımız Kızıl Kavga Sürüyor! Çok uluslu tekeller niteliğiyle sömürgeci hegemonik nüfuzunu kitlesel kıyımlar ve küresel çapta felaketler aşamasına taşımış olan emperyalist-kapitalist barbarlık sistemi ve siyasi aktörlerinin emaneti altındaki dünya ve insanlığın karşı karşıya bırakıldığı tehdit geri döndürülemez tahribat ve yıkımlarla bugün çok daha çarpıcı ve çıplak biçimde gözler önündedir. Tamamen asalak ve tüketici olan emperyalist-kapitalist burjuvazi ve bilumum gerici sınıfların insana ve doğaya sunacağı bundan başka bir gelecek yoktur, olamaz da. Fakat, sürdürülemez olan köhnemiş emperyalist gerici dünya sisteminin alternatifi vardır; yaşanamaz hale getirilen dünyanın yeni bir dünya tasavvuruyla değiştirilip yaşanabilir hale getirilmesi tamamen mümkündür. Bunun yolu, Zorunluluklar Dünyasından Özgürlükler Dünyasına sıçrayan proleter devrimlerdir, devrimlerin gerçekleştirilmesidir. Mevcut dünya şartlarında esas akım devrimdir. Burjuva aydınlanmacı anlayışlar ekseninde medeniyet, çağdaşlık ve modernite kavramlarıyla süslenip yoksul dünya halklarının önüne sahtekarca sürülen burjuva varsıl sınıflar barbarlığının hepsine karşıyız. Yoksul dünya halklarının kaderine hükmeden emperyalist kapitalist haydutluğun kanlı hegemonyasına kayıtsız kalamayacağımız gibi, bu hegemonyanın paslı prangalarını kıracak olan sınıf devrimleriyle toplumlar tarihinin ilerletilmesine de kayıtsız olamayız, değiliz! Kendiliğinden ilerlemediyse tarih, tarihin akışını hızlandıran devrimci müdahaleden yoksun gelişemez devrim ve gelişemez sınıf mücadelelerinden ibaret olan toplumlar tarihi… Öyleyse; Sınıf devrimleriyle tüm insanlığın özgürlüğü için savaşmak ve dünya devrimine kilitlenerek ütopyamız uğruna kalkışmada bulunmak tarihsel zorunluluktur. Kanlı zinciri zayıf halkalarından koparmak şarttır ve bu parça devrimlerini gerçekleştirmek demektir. Devrim, iki sınıf arasındaki iktidar savaşına dayanan tarihsel nifakın proletarya ve emekçi sınıflar lehine sonuçlanıp, egemen burjuvazi ve tüm gerici egemen sınıfları alaşağı ederek baştan sona sınıf karakteri kuşanan toplumsal değişim hareketidir. MLM bilimsel ideoloji komutasından feyz alan ve proletarya önderliğinde sosyalist demokrasi, devlet ve toplumu somut görev edinen sınıf devrimimizin nihai amacı Komünizmdir. Devrimimiz, savaş kurmayının öncü-önder güç olarak çizdiği ideolojik-siyasi-örgütsel hatta emekçi sınıfların proletarya önderliğinde birleşerek gerçekleştireceği toplumsal ölçekli siyasi eylemidir… İşte, bugün biz Komünist ve devrimcilerin ağır bedeller pahasına omuzladığımız sınıf savaşları ve devrim mücadeleleri, özetle tarif ettiğimiz bu kokuşmuş emperyalist gerici dünya sistemi ve siyasi sınıf egemenliklerinin devrimci yoldan tasfiye edilerek sosyalist topluma geçmek ve sosyalizm şartlarında devrimlerin sürdürülerek Komünist dünya toplumuna ulaşmak içindir… Devrimci sınıflar ve nihayetinde tüm insanlığın özgürlüğü ve geleceği için omuzladığımız bu tarihsel sorumluluk serüveni, ne sınıf mücadeleleri ve devrimlerini reddeden neo liberal burjuva akımlarla, ne sivil toplumcu devrim dışı post-modern politik türevlerle ve ne de MLM'nin ideolojik hasmı reformist-revizyonist bilumun oportünist ve özü sınıf işbirlikçisi üretici güçler teorisine yaslanan anlayışlarla temsil edilemez. Bir kez daha, devrim esas akımdır! O, MLM ile kuşanmış proletaryanın sınıf bilinçli eylemiyle mümkündür… Tam da bunun içindir ki, biz Komünist ve devrimciler, siyasi sınıf düşmanlarımıza karşı devrimci savaş zemininde siyasi mücadele başta olmak üzere, her renk ve türden MLM dışı akımlarla mücadele içinde proleter sınıf devrimini gerçekleştirme sorumluluğunu omuzlamaktayız. Bu tarihsel sorumluluk içinde devlet biçiminde örgütlenmiş olan egemen sınıflardan düşmanlarımıza karşı siyasi iktidar perspektifiyle yürüttüğümüz siyasi mücadelenin amansız doğasında en değerlilerimizi ölümsüzlüğe uğurlamaktayız. Devrim, sosyalizm ve Komünizm uğruna mücadelede sayısız devrimci ve Komünisti fiziken yitirdik… Devrim, toplumların ve insanlığın ilerleyişine karşı taşınan tarihsel bir sorumluluk ise, devrim uğruna ölenleri anmak da bu sorumluluğun kopmaz bir parçası olarak asli görevdir! Bu sorumluluk ve görev bilinciyle, pratiğin kılavuzu Marksist teorinin devrimci özü olan sınıflar mücadelesi yasasıyla tarihin akışını değiştiren enternasyonalist proletarya ve emekçi dünya halklarının büyük öğretmen ve ölümsüz önderleri Marks, Engels, Lenin, Stalin ve Mao Zedung yoldaşları, Onlar şahsında her ulus ve ırktan tüm dünya devrim ve Komünizm şehitlerini sonsuz saygıyla anıyoruz! Proleter dünya devriminin bir parçası olarak partimiz önderliğinde somut enternasyanalist görev temelinde biçimlenip Türkiye-Kuzey Kürdistan siyasi coğrafyasında gelişen bağımsızlık, devrim, Sosyalizm ve Komünizm mücadelesinin önderleri Mustafa Suphi ve İbrahim Kaypakkaya yoldaşları, Onlar şahsında TKP(ML)‘den MKP'ye yüzlerce Parti şehidini saygıyla anıyor, kızıl anılarını selamlıyoruz! Partimizin kurucu Komünist önderi olmanın ötesinde, Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimine kapsamlı tahlil ve tespitleriyle ışık tutan Komünist çığırın ölümsüz siması Kaypakkaya yoldaşı bir kez daha sonsuz saygıyla anıyor, kızıl direnişiyle sembolleşen Komünist çizgi rehberliğini selamlıyoruz… Coğrafyamız bilinçli devrimci hareket önderlerinden Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve ulusal kurtuluş hareketi önderlerinden Mazlum Doğanları, onlar şahsında on binlerce bağımsızlık, kurtuluş ve devrim şehidini saygıyla anıyoruz! Yine, aynı devrimci damardan beslenip farklı politik perspektiflerle sınıflar mücadelesinde konumlanıp ağır bedeller ödeyen isimlerini veremediğimiz devrimci parti ve örgütlerin mücadele şehitlerini şehitlerimiz olarak sahipleniyor, büyük saygıyla anıyoruz! Tüm dünya ve Türkiye-Kuzey Kürdistan devrim, sosyalizm ve Komünizm mücadelesinin ölümsüz kahramanları ortak değerlerimizdir. Onlar, mücadele rehberlerimizdir! Ölümsüzler Ordusu Mücadele Belleğimizdir! Onları anmak, emperyalist dünya gericiliği ve onun yerel uzantılarına karşı, toplumsal yaşamın her alanında, legal-illegal, silahlı-silahsız bütün mücadele biçimleriyle gerçekleştirilecek devrimci eylem ve çalışmaları gerçekleştirmek, son tahlilde Komünist toplum amacına bağlı sosyalist devrimimizin görevlerini Sosyalist Halk Savaşı perspektifiyle yürütmekle anlamlıdır. Partimiz, bu kavrayış ve ideolojik-siyasi yönelimine uygun olarak, içinde doğduğu ve ısrarla yürüttüğü silahlı savaş içinde büyük kayıplar verdi, ağır bedeller ödedi. Verdiği kayıplar O‘nu zayıflatan değil, bilakis bileyerek geliştiren oldu. Defalarca "bitirdik, bittiler" hezeyanları içinde sevinç nidaları atılmasına karşın, Partimiz her saldırıya merkezileşme adımları ve Kongre hamleleriyle yanıt verdi, vermeye devam ediyor. Stratejik saldırılar temelinde defalarca yenilgiler ve ağır darbeler almasına, örgütsel bölünme ve kan kayıpları yaşamasına rağmen, teorik-pratik zeminde ortaya koyduğu devrim ısrarı ve iradesi bir rastlantı değil, ideolojik-siyasi dokusundan, MLM bilimini kılavuz almasından ileri gelmektedir. Bu sürecin başarısızlıkları ise, stratejik faşist saldırıların olumsuz etkilerinden daha çok, ve ama bunlardan tamamen bağımsız da olmayan, esasta dönemsel somut önderliklerin çizgi hataları ve izlenen sağ-sol siyasetlerin ürünü olmakla birlikte, özellikle de bu hatalı çizgilerin yol açtığı anlamsız ayrılık ve bölünmelerin eseri olarak gündeme gelmiş, anlam kazanmıştır… Coğrafyamız devrimci ve Komünist hareketi faşizmin azgın saldırıları altında büyük fedakarlıklarla yürüttüğü devrimci sınıf mücadelesinde askeri faşist darbelere maruz kalarak örgütsel yenilgiler aldı, sürekli faşizmle biçimlenen devlet ve yönetim biçimi altında ağır katliamlarla tanıştı. Kürt ulusal kurtuluş hareketi de, ırkçı-faşist, tekçi paradigmalarla karakter edinen Türk hakim sınıflarının Kürt ulusuna uyguladığı soykırım ve katliamlar paralelinde azgın saldırılara maruz kalarak ağır bedeller ödedi. Mahirler, Denizler, Kaypakkayalar, Mazlumlar bu mücadelelerin sembolü olmakla birlikte, ulusal ve devrimci hareket önderleri olarak ölümsüzler kervanında yerlerini alan önder simalar olarak tarihe geçtiler. On binlerce ölümsüzümüz devrimin yediverenleri olarak tarihin aydınlık sayfalarına kazılarak yazıldılar. Onların yazdığı tarih, açtıkları devrimci çığırda ilerlemekte, devrim uğruna mücadele örgütsel zayıflıklar gösterse de aynı kararlılıkla devam etmektedir. Ağır bedel ve tüm zorluklara karşın devrim siperleri boş kalmıyor, devrimin ayak sesleri kesilmiyor. Geleceği işaret eden ve kazanacak olan gelişme budur. Proletarya ve emekçi halkların devrimci dinamizmi bitirilemez bir kaynaktır. Devrim onların eseridir. Kitlelerin devrimde kullandığı üç temel silahtan biri örgüt/partidir. Proletarya ve geniş halk kitleleri kendi sınıf örgütleri olmadan bu savaşı yürütemez, zafere taşıyamazlar. Partimiz ideolojik-siyasi-örgütsel önderlik rolüyle proletarya ve emekçi halkların burjuvaziye karşı mücadelesinde kullandığı yegane silah, stratejik değerde zorunlu bir araçtır. Maoist nitelikte Komünist Parti devrimlerde olmazsa olmaz bir siyasi kurum ve savaş kurmayıdır. Partimizin coğrafyamız devrimindeki rolü, görevi ve sorumluluğu budur. Devrimdeki konumlanışı bu rol ve sorumluluk esasına göre biçimlenmektedir. Parti ve Devrim Şehitlerini Anmak, Devrimi Zafere Taşıma Israrıdır! Partimiz, devrim, sosyalizm ve Komünizm mücadelesinde ölümsüzleşen ve her biri devrimimizin köşe taşı olan parti ve devrim şehitlerini anma görevini, onların özgür toplum ve özgür dünya kurma idealine bağlı olarak devrimci ve Komünist kulvarda nitelik verdikleri mücadelelerine ve mücadele anılarına bağlılık bilinciyle yerine getirir. Ölümsüzlerine karşı sorumluluğunu devrime karşı sorumluluğun kopmaz bir parçası olarak gören Partimiz, tarihine sahip çıkamayanların gelecek hakkında söz sahibi olamayacakları gerçeğinden hareket eder. Partimiz, tarihimizin yapı taşları olan ölümsüzlerini ve devrim tarihinin ortak bedelleri olan devrim şehitlerini anmayı, Onların harcına çimento oldukları devrimci tarih ve bu tarihi anlamlandıran değer ve miraslarına sahip çıkarak devrimi zafere taşıma ısrarında buluşturur. Ölümsüzlerimizden devraldığımız görev omuzlarımızdadır. Ölümsüzlerimizin taşıdığı bayrağı burçlara dikme sorumluluğuyla, onların ideallerine bağlı kalarak devrimi zaferle taçlandırma cüretini kuşanıp devrimci pratiğe daha sıkı sarılmak ertelenemez görevdir. Bedelsiz Tarih Yazılmaz, Kanla Yazılan Tarih Silinmez! Partimiz MKP‘nin tarihi, Kaypakkaya yoldaşın tayin ettiği ve Parti Kongrelerimizde toplumsal siyasi gelişmelere uygun olarak geliştirilen Komünist atılım doğrultusuna bağlı siyasi iktidar uğruna mücadelede, silahlı devrimci zor ilkesi kılavuzluğunda Halk Savaşı‘ndan Sosyalist Halk Savaşı'na politik-devrimci savaş ruhu ve bilinciyle keskinleşen Komünist yürüyüşün tarihidir. Bu tarih, başta kurucu önderimiz İbrahim Kaypakkaya yoldaş olmak üzere, partimizin genel sekreterleri ve genel sekreter yardımcıları, onlarca önder kadro ve komutanı, yüzlerce militan üye ve savaşçı yoldaşımızın kızıl kanıyla yoğrulan, kan-can bedeli mücadeleler içinde yazılan büyük bir "destanın" tarihidir. Bu tarih, yaralarını sarmaya vakit bulmadan Onlara basa-basa yürümeye cüret edenlerin; çetin çarpışmalarda sıraya girip tereddüt etmeden ipi göğüsleyenlerin; kızgın korlar üstünde yürümekten sakınmayan devrim neferlerinin; Komünist devrim için kefensiz yatan kahramanların ve aman tanımayan kavgacıların kavga tarihidir! Nihayetinde bu tarih, enternasyonalist proletaryanın coğrafyamız bölüğü tarafından burjuvaziye karşı yürüttüğü proleter devrimci mücadele tarihidir… O tarih ki, tüm acımasızlık ve amansızlıklara meydan okumuş, tepeden tırnağa kanla yazılmış! O tarih ki, 72 manifestosuyla parlamış, 73‘ün 18 Mayıs‘ında kızıllaşmış. O tarih ki, faşist darbeler tanımış, örgütsel yenilgilerden geçmiş, bilumum baltalanmaları aşarak ilerleyişini sürdürmüş. Ve o tarih ki, egemen sınıflara kabus olarak doğmuş, silahlı savaş ve silahlı-silahsız eylemler belleğiyle burjuvaziye korku salmış-salmaktadır… Kaypakkaya bu tarihin nitel basamağı, devrimin önderi ve ilerleyen içeriğidir… Burjuvaziye korku, halklara umut veren, nihai amaca kilitlenen yürüyüştür bu tarih… Yenilgisinden yengisine kadar tüm kavgasıyla halklardan yana ısrarla savaş siperlerindedir… "Bir kıvılcım bütün bir bozkırı tutuşturabilir" diyerek yola çıkanlardadır… Vartinik/Mirik‘te ölümsüzleşen Ali Haydar Yıldızın bombalarında, karlar içine yaralı düşen Kaypakkaya'dadır… İstanbul'da Meral Yakar'da, Ahmet Muharrem'dedir… Amed işkencehanelerinde Kaypakkaya ile Kızıl direnişte işkencecilere diz çöktürendedir… Sonra, "en tehlikeli ihtilalci fikirler" olarak MİT raporlarına geçen korku sebebindedir… Ve Mahirlerde, Denizlerde, Hakilerde, Kaypakkayalardadır… Kaypakkaya'nın Maoizmle anlamlı Komünist yürüyüşündedir… Mahpuslarda Ölüm Oruçlarında, zindanlarda firarlardadır… Sinan Cemgillerin ihbarcısı Mustafa Mordeniz'i cezalandıran proleter devrimci yargıdadır… Silahını kırıp düşmana vermeyen granitten iradededir… Diyarbakır/Lice'de kuşatma altında günlerce süren çatışmadadır… Hürmek‘te dokuzlarda ve Kamile'dedir. İzmit/Kandıra‘da Alay baskınındadır… Çimişgezek/Kalecik‘te panzerlerin üzerindeki gerilladadır… Ovacık/Haxaçur'da Helikopter düşüren savaştadır… Bingöl/Kıl karakoluna baskınla hücumdadır… Yeldağı‘nda karları yararak azgın soğuk ve buzlar içinde ilerleyendedir… Kulaksız yüzbaşı Aytekin katilini onlarca yıl sonra hesaba çekendir… İşkenceci Fehmi faşistini saklandığı ininde bulup, unutmadan kurşunlayandır… Yüzlerce çatışmada ve pusulardadır… İstanbul'da polis otobüsünü kleşlerle mezar edendir… Yargısız infaz ve "faili meçhul"lerdedir… Munzur dağlarında 17'lerdedir… İHA ve SİHA'ların bombardımanı altında cüret edenlerdedir… Dersim'in her vadisinde pusuda, direniştedir… ‘‘Bir Dersim Yetmez, Hedef Bin Dersim olmalıdır!‘‘ şiarıyla Karadeniz diyarındadır, Suphilerin sularındadır… Çeliğin suyu, bizzat kendisidir ölümsüz yoldaşlarımızın cüretkar savaşı… Ve, Bu çelik aldığı suyu unutmadı! TKP(ML)'den MKP'ye ilerleyişimiz ve ilerleme çizgisinde dinamik olan ideolojik-teorik-pratik irademiz, Kaypakkaya doğrultusundan feyz alan ve yadsıma-olumlama helezonunda ifade bulan diyalektik yasanın tezahürüdür. Mütevazı ilerleme ve kazanımlarımız bunun ürünü ve aynasıdır… Kaypakkaya yoldaşın MLM ilkelerle tayin ettiği Komünist yönelim ve ona endeksli siyasi iktidar perspektifi, Komünist toplum yürüyüşünde Sosyalizm, Sosyalizm için Sosyalist Halk Savaşı çizgisiyle gelişmektedir. Kazanmaya kalkışanların değişip değiştirmekten, ilerleyip ilerletmekten başka bir yolu yoktur… Bugün komprador tekelci burjuvazi ve onların faşist iktidarlarına karşı toplumsal yaşamın her alanında ve değişik mücadele biçimiyle büyük zorluklar içinde omuzlanan devrimci sınıf savaşı ve bu uğurda verilen bedeller, dayandığımız tarihsel mirasın kararlılıkla sürdürülmesinden başka bir şey değildir. Yüksek teknolojik savaş kapasitesine, ağır eşitsiz şartlarda Komünist iradeyle göğüs geren mücadele pratiği kararlılığımızın tanığıdır. Son söz daha söylenmedi! Mutlaka ama mutlaka sınıf savaşının kızgın namlularıyla söylenecek! Tekçi-ırkçı faşist sınıflar siyasi saldırganlığı ve her türden egemenlik biçimleri, proletarya önderliğinde halkların devrimci savaşıyla tarihin karanlığına gömülecek! Sonuna kadar devrim, zafere kadar savaş şiarıyla toprağa düşen onur abidesi yoldaşlarımız devrimin yol işaretleri, birer Kutup Yıldızı'dırlar. Onlara sözümüz, devrim, Sosyalizm ve Komünizm mücadelesinde zafere kadar ısrardır. Şehitlerimize tam bağlılıkla, bir kez daha Kaypakkaya yoldaş şahsında Parti ve devrim kahramanlarımızın ölümsüz anısı önünde saygıyla eğiliyoruz! 15:29, 18 Mayıs Pazartesi 2020 |
Tayyip de Atatürk karşıtı.
İbrahim Kaypakkaya tercih etmek zorunda kalsaydı hangisini tercih ederdi? |
Kemalizm demek, fanatik bir anti-komünizm demektir.
İbrahim Kaypakkaya nın bu sözlerine canı gönülden katılıyorum. Bu ülke iki şeyden çok kaybetti özellikle demokrasiyi kaybetti Demokrasi olmayan bir ülkede siyasi ve iktisadi rekabet de olmuyor bu rekabet yoksa ne üretici güçlerde ne üretim aletlerinde gelişme de olmuyor. Fakat Kemal ve Kemalistleri birbirinden ayırmak gerekiyor. Tıpkı Lenin ve Lenistleri birbirinden ayırmak gibi. Örneğin NATO ittifakı Kemalistlerin işi, tam bağımsızlık Kemalin düşüncesi. Anti komünizm in en önemli siyaset olması da bu ülkede gericilerin iktidar olmasını sağladı bu günlere o anti komünizm düşüncesinin en önemli siyaset biçimi haline getirilmesi ön ayak olmuştur. Komünist Partiler e yasal çalışma hakkı verilse idi bu ülkede demokratik yarış var olacak ve daha eğitimli entellektüel insanlar siyaset sahnesinde olacaklardı ve bu yarış ülkenin hem demokrasi açısından hem de iktisadi ilerlemesi açısından AB ülkeleri ile yarışıyor olacaktı. Evet kaybedilen yıllar bunlar. İbrahim Kaypakkaya ve 68 kuşağını saygı ile anıyor onlara bize bir yol yürüme şansı verdikleri için teşekkür ediyorum. |
Alıntı:
Atatürk'ü anlamak gerçekten zordur, çünkü kimse onu anlamak için uğraşmamış, herkes aleyhte-leyhte onu kullanmış. Atatürk'ün komünizme özel bir düşmanlığı yoktu, onun amacı yeni kurulmuş devletin karşısında olan herkesi görüş, ideoloji, inanış ayırt etmeden etkisizleştirmekti. Kubilay'ın kellesini kesenler komünistmiydi, Seyit Rıza komünistmiydi, Çerkez Ethem komünistmiydi? Maalesef Atatürk'ü hiç bir zaman anlayamayacaksınız. İbrahim Kaypakkaya,nın Sun Yat Sen'den örnek vermesi bile son derece yanlış. Sun Yat Sen devlet mi kurmuştu da onunla kıyaslama yapmış. Mao yoldaş diyor ama Mao yeni devleti kurarken karşıtlarını okşamış mı? İbrahim Kaypakkaya'nın o zamanki gençlik yanlışlarını bugün 19 Mayıs günü Atatürk aleyhinde kullanmak bile Kaypakkaya'ya saygısızlıktır. Yaşasaydı bugün hangi görüşe sahip olacağını kim bilebilir? |
Sn bilgivehis
Sende beni anlamamışsın. İstersen yazdıklarımı bir daha oku. Atatürkten söz etmedim Kemalistlerden söz ettim. Ve yaşadığımız Türkiye de komünist düşmanlığından Alıntıladığım ve seninde beden alıntıladığın cümleyi iyi oku . Atatürk'ü anlamak gerçekten zordur, çünkü kimse onu anlamak için uğraşmamış, herkes aleyhte-leyhte onu kullanmış. Bak sende yazmışsın Türkiyede ki siyasetin neler yaptığını. Eğer herkesin anlamadığını sen anlamış san yaz biz de öğrenmiş oluruz. |
. "Burjuvazi için baş düşman sömürenler değil, sömürülenlerdir; ister kendi halkından, ister yabancı uyruktan olsun" Mustafa kemal Türk burjuvazisinin lideridir Atatürk ilke ve inklapları burjuvazinin önünde gibi görünsede burjuvazinin ayakta kalabilmesi için temel taşlarıdır. Buna kemalist olmak deniyor. Birde kemalizler var . Kendine kemalist yakıştırması yapan ancak burjuvazinin ne oldugundan bi haber olup burjuvalardan daha ön planda durup kemalizmi sanki Bağımsızlık direnişi sanan fakat burjuvanın emellerine hizmet ederek ucube bir devrimci olurlar. Evet kemalizm devrimcidir. Evet insanlar o dönem bir devrim yapmışlardır Evet o devrimde burjuva devrime destek vermiştir Evet isci köylüde devrime destek verip ingiliz ve fransız emperyalizmini bu topraklardan kovalamıstır. Ya sonra ? Bu devrimin niye yapıldıgını bu gün dahi hala kavrayamamış yıgınlar türk burjuvazisinin yabancı denilen burjuvazinin elinden kurtulmak istemesi oldugunu hala anlayamıyor. Osmanlıyı , kendine özel ticari yasalarla kafesleyen dış sermaye içerideki jön türk denilenler ve anadolu sermayesi ile birlikte kontrol altına alıp yabancılara ait tüm imtiyazları kaldırıp bagımsız bir burjuvazi sermaye konrtolü istedi ama buda olmadı. Sonuçta savaş oldu ve dagıldılar. Bu birinci devrimin başarısızlığıydı diye biliriz. İkinci devrim ise işte biz ona kemalist devrim diyoruz. Bu bir nevi başarılı olsada sonradan tekrar yarı bağımsız bir devrime evrildi. Çünkü türk burjuvası icerideki köylü isçi hareketlerinin eninde sonunda sömürülmeye tepki verecegini bildigi için dış sermaye ile iş birligi yaptı. Tabiki anlaşarak çünkü düşmanları ortaktı SÖMÜRÜLENLERDİ o dönemde fırsat bulsalar emekci insanları 18 saat çalıştıracaklardı ki calıştırdılarda. Emekcilerin örgütlenmesine zere kadar fırsat vermediler. Her olusumlarında tepelerine çöktüler. Bunlar olan seyler. İnkar edende yok zaten sadece bu olan biteni konuşmuyorlar o kadar. Bağımsı bir türkiye istemek anadolu sermayesinin işine gelmez çünkü sömürülenlerden çok korkuyorlar. burjuvazi din milliyet falan tanımaz. KULLANIR. Mesela bir müslüman kadının TURBAN takmasına musade edebilir... fakat o kadının 18 saat sömürülmesine asla karşı çıkmaz. Bu günkü iktidar turbanı kadına taktı ama sömürülmesine karşı asla bir tepki vermedi vermez. Bakın bu türbanlı kadın çıkıp beni 18 saat çalıstıramazsın ey patron dese onu duyan olmaz. Ona turbanını bahşedenlere gitse yine cözüm bulamaz . Bu iktidar tam muktedir degil halen şayet tam muktedir dahi olsa işte o kadın kendine turban bahşedenlere gidip sömürülüyorum bile diyemez . Ben akp ve mhp hatta perinçek kemaliz deyince üye akp ve mhp kemalizlmi !??? Dedii. Ya evet kemalizdir. Kemalizm laiklik falanda olsa esası burjuvazidir. Eskiler yada bunlar sadece bu esas üzerine siyaset yaparlar. İster turbanlı ol ister sünnet sakallı ol ister bozkurtcu ol istersen hiç bir ideolojiden olma şayet sermayeye ve kurallarına karşı çıkar ve örgütlenirsen KOMUNIST yada bölücü hain ilan edilip BERTARAF edilirsin. Onların kendi aralarındaki rekabet ve kavga bizleri yanıltandır. Eğer onların kavga ve rekabetinde fırsat buldum dersen birleşir ve yine sömürüleni yok ederler. Çünkü "Burjuvazi için baş düşman sömürenler değil, sömürülenlerdir; ister kendi halkından, ister yabancı uyruktan olsun" |
Alıntı:
İnsanlık dışı işkencelerle öldürüldü, buna rağmen yoldaşlarını ele vermedi. Bu çelik iradeli bir devrimciyi anma başlığıdır. Alıntı:
|
Alıntı:
Kaypakkaya'nın onca yazısı dururken Atatürk karşıtı yazısıyla anılmasında kasıt olmazsa dahi insanda şüphe bırakmaz mı? Örneğin Atatürk'ü anma gününü Kaypakkaya karşıtı bir yazıyla kutlasam sen de aynı şekilde düşünmez misin? Üstelik yetmişlerde Kaypakkaya'nın legal-illegal örgütlerinde en sıcak mücadele dönemi yaşayan birinin onun hayatını bilmemesi veya ona saygı duymaması mümkün mü? Yetmişli yıllarda Kaypakkaya ve mücadele arkadaşlarının üzerine yazılmış-söylenmiş marşlar bizim gençlik türkülerimizdi. Unutmam 18 Mayısı. 18 Mayısı unutmam. Bir vücut, bir yumruk ve bir baş. Kurtuluşa kadar savaş. Önderimiz İbrahim yoldaş. Ölmeyen devrimci erleriz. ---------------------------------------- Parsilik burası Mirik mezrası. Kan içinde yatar Ali Haydar'ı. Ali Haydar ölmez ağlama bacım. Milyon milyon doğar Ali Haydar'ı. -------------------------------------- Bu kadarcık da olsa halen aklımda kalmış. Bunları söylerken coşardık, her an devrim yapacağız zanederdik. Neyse o güzel yılları tartışarak anmış olduk. |
Alıntı:
|
Ne güzel beni doğruluyorsunuz işte böyle dürüst olun. Bana CHP'lilik ve Atatürkçülük dersi vermeye kalkanlar aslında İbrahim Kaypakkaya takipçisi ve Kemalizm düşmanı olduklarını açıkça ilan ediyorlar. İşte Kılıçdar'ın (Y)CHP'si de bu zihniyetten insanlardan oluşmaktadır. CHP'de artık Kemalist olmak en büyük suçtur, partiden ihraç edilme sebebidir. Bu (Y)CHP içinde Kemalizm'i savunursanız anında ırkçı, faşist, ulusalcı, militarist, jakoben, elitist, statükocu vs. ilan edilip şutlanırsınız.
Bu İbrahim Kaypakkaya yaşasaydı eğer Ahmet Altan gibi bir şey olurdu muhtemelen. |
Alıntı:
Durum aptal olduğunuzda da aynıdır. Richard Fenyman |
Otoriter
|
İbo çok akıllıydı, erken yaşta ermiş bir kişilikti, hızlı yaşadı genç öldü.
|
Otoriter
Bizimle tartısırken " liboş" diye bir iki sefer aklınca hakaret ettin . Libos deyince ne anlıyorsun bilmiyorum ama Liberalizmin Devlet destekli kapitalizm oldugunu bilmen şart. Mustafa kemal devrimin ardından burjuvaya devlet destegi verdi hemde her açıdan yani devlet destekli burjuva devrimi oldu Neye sövüp saydıgını dahi bilmiyorsun. Sen kemalistsen ki öyle diyorsun kemalistsen otomatikmen liboşta oluyorsun ama işcimisin sermayedarmısın onu bilemem işciysen orada bir problem oldugunu bil. Ya liboşlar diyerek eleştirme yada ben liboşum de. Anlamışsındır umarım. Aptal dedirtme kendine İbrahim ölmedi ! Öldürüldü |
Alıntı:
O gerçek bir devrimciydi, günümüz liboşlarıyla uzaktan-yakından alakasız bir yapıya sahipti. Bugün Atatürk'e bu kadar saldırıldığını görseydi muhtemelen onlarla aynı kulvarda olmazdı. Hani savunmazsa bile en azından tayyipçi-mayyipçi olmazdı. Yani onun karakterini bilen biri olarak böyle tahmin ediyorum. |
Bilgivehis
Atatürkün burjuva devrimcisi oldugunu neden kabullenemiyorsun? İzmir iktisat kongresini oraya sadece parası olanların geldigini yani sermaye ve ortaya ne konduysa sadece sermayeye yaradıgını kabul et. Atatürk şayet işci emekciyi köylüyü devrime dahil etseydi sonuç bumu olurdu. Yapmamıs iste devrimi burjuva içun yapmıs ve onlara teslim etmiş. Öyle takdir etmiş. Kabullen bunu artık. |
Alıntı:
Siyasi liberalizm ile kapitalizm aynı şey değildir. Atatürk devlet eliyle kapitalizm uygulamıştı. Hedefi ulusal kapitalizmdi. Liboş kelimesi ise 1980 öncesinde solcu, sosyalist olup daha sonra liberal solculuğa evrilen, Kemalizm'e karşı İslamcılarla ittifak kurmuş kişilere denir Ahmet Altan gibi mesela. |
Alıntı:
Alıntı:
İşçinin olmadığı bir ortamda devrim olmaz, devrim için işçi sınıfı gerekir. Oysa Atatürk işçi sınıfını yaratmıştır, yani devrimin alt yapısını oluşturmuştur. Bunu elbette kapitalist sistemle yapabilirdi, başka türlüsü zaten olmazdı. Yani Atatürk komünist dahi olsaydı yine kapitalizmi getirmek zorundaydı. Örneğin Çin devrim tarihini okuyun, Mao önce işçi sınıfını oluşturdu, bunu kapitalistler ile yaptı. O tarihte kapitalistlere dokunulmadı, fabrikaların başına getirildi. Hatta sırf işçi sınıfı oluşturmak ve örgütlemek için Mao'nun kendisi dahi fabrikada çalıştı. Sovyetlerde kapitalizm yani işçi sınıfı olmasaydı devrim de olmazdı. Atatürk durmadan fabrika açtı, açtığı her fabrika devrime giden yolda bir köprüydü. 15 yıl gibi kısa bir zamanda devrimin alt yapısını tamamlamıştı, sıra devrime geldiğinde bir şekilde yok ettiler. Lakin işçi sınıfı onu ve daha sonraki devrimcileri sattıysa, devrim yapmadıysa, ülkeyi dinci-faşist diktatöre teslim ettiyse bu onun suçu değildir. |
Alıntı:
Liboş kelimesini Liberal ile bağdaştırıp kullananlar da oluyor. İşin aslı nedir bilemiyorlar, Liboş Liberal demek değildir. Aslı astarı Liboş her döneme göre kendi çıkarının siyasetini yapana denilir ki bu tiplerin zaten dönek olup olmadığı hiç bilinemez. Bunlar sol cenahtan liberalliğe geçiş yaşayınca liberalde olamayınca liboş oluverdiler. Bunlar Liboştur. 80 darbesi sonrası ortalık liboş dolmuştu, özellikle kırsaldan büyük şehirlere göç esnasında, açılım sürecinde BDP çok liboş politika sergiliyordu vs. Geneli parayla-makamla alakalı durumlar. Gerçek solcu-devrimci diye bir şey pek yoktur. Zaten Türkiye'de hemen hemen hiç yoktur. Güncel manevralar ve aslı astarı gerçekten de bir devrime veya Marksizme dayanmayan başka sebepleri barındıran vs. |
Alıntı:
Liberaller kapitalizmin içindekilerdir. Adı degişik bile olsa aynıdır. Farkı özgürlük söylemidir buda yine kapitalist yöndeki özgürlüklerdir. Köylüye isciye bir faydası yoktur Mustafa kemal devrimi bunlara teslim ettigi için on senede bir darbeye muhattap oluyoruz. Ne zaman işleri bozulsa sömürülenler sesini çıkarsa işte o burjuvanın zaptiyeleri darbe yapıyorlar. Seviyorsunuz dimi darbeleri. Mustafa kemalin devrimleri kabul edilebilir ama burjuvaya sermayeye hizmet ediyorsa kalsın. Sen ve senin gibileri anlamıyorum. Neden burjuva aşkı ile yanıp tutuşuyorsunuzki ? Sizdemi burjuva olacaksınız ? Bu ülkede devlete kapak atıp oradan beslenmek gelenegi bitmediği sürece ne o acımasız kapitalistler biter nede o acımasız darbeler. |
Alıntı:
|
İnsan niteliksiz olunca böyle oluyor işte
Osmanlı toprak agalarını feodalizmi yıkmak için , anadoluda çöreklenen , ham maddesini alıp tekrar anadoluya ürün satanların anadoludaki ekonomik egemenligi eline gecirmiş batılı emperyalistleri devre dışı bırakıp anadolu sermayesini oluşturan devrime kemalist devrim denir. Bunu anlayacak beyin yok ama yazıyor işte. Bu sermaye grubu anadoludaki kendi boruları ötsün diye kemalist devrimden taraf oldu. Daha sonra anadolu köylü ve işcisi baş kaldırır korkusu ile batılılarla tekrar iş tuttu. Bumudur devrim.? Laik ülkede diyanet işleri kurumu nedir ? Tren yollarını fransız firmalara verip anadolu işcisini sömürtmek mi halkcılık. Sermaye dara düşünce darbe yapmakmı milliyetcilik Hadi bakalım Akp ciğerinizi sökmek üzere Yapın bir devrimde görelim. Adamlar karşı devrimini yaptı |
Alıntı:
Ben Atatürk e düşman falan degilim aksine adama müthiş bir sempati ve saygım var. Sadece onda benimsemedigim konu sermaye için müthiş bir enerji harcamış. Ülke kalkınmasının onların yardımı olmadan olmayacağını düşünerek hamleler yapmış. Ben kutsallaştırmaktan vazgeçtigim icin Atatürküde eleştiririm ve elestiriyorumda. Adam yaptıgı burjuva devrimini saklamamışki zaten. Yaparkende sağ sol dinli dinsiz içsi köylü komunist kapitalist kim varsa hizaya sokmuş ama ortaya çıkan sonuç sadece bir avuç yeni sermayedara yaramış. İşci sınıfı oluşturulmaz bilgivehis üretim yerlerini acarsın insanlar oraya gelip işci olur. Atatürk fabrikalar kurdu doğru ama oradaki işcileri ileriye dönük bir amaçla bilinçlendirdiği yada bilinçlendirdigine dair ne bir kanıt var nede emare. Yani Atatürk işci köylü derdinde falan degildi. Yaşasaydı İleridede öyle bir şey yapacaktı demek ham hayal kendini avutma olur. Daha sonradan hatta kendisi yasarken dahi bir cok merkez asla ve asla sermaye hareketinin geleceğinin dışında bir tedbir almadı. Ben sanki Atatürk burjuva devrimcisi diye ona karşıyım sanma. Onun şahsi öngörüsü ve dilegi buymuski bu yönde hareket etmiş. Ederkende geçmişe göre çok köklü değişiklikler yapmış. Şimdi dahi onun bu degişikliklerinden faydalanıyoruz ama o sermaye tarafı bu gün bile birilerinin elinde bizi ve diger insanları mahfediyor. Hele o kemalist düzenbazlar varya yiye yiye sömüre sömüre halkı belkide onlarca kez katlettiler. Yinede doymadılar. Şuradaki bir kaç kof kemalizim diyen holiganı ciddiye dahi almamak gerekir ama iste ! Atatürk kişilik olarak müthiş bir beyin ve asker ayrıca devlet adamı ancak birilerinin tekelinde kalmış sorun bu. O kemalizler igne ucu kadar sorun olmayacak insanları darbelerde ipe çekip astılar bu günde ipler birilerinin eline geçince onlarla bir olup devleti yemeye devam ediyorlar. |
Saygideger Dostlar.
Diyalektik Meteryalizmi kavramamanin olumsuzlugunu, Tartisma eksikligimizi ortaya cikaran en guzel kaniti, yukarida ayaklarimiz yerden kopuk olumlu olumsuz ve bazen dogru bazen yanlis yorumlarimizla ATISMADAN, bilmem neyin yarisindan oteye gitmiyecegi kesindir. Ibrahim Kaypakkaya, Mahir Cayan, Deniz Gezmis ve daha sayamiyacagimiz Devrimin kizil yolunda mucadele vererek can vermisler. Kendim bile ilk, orta ve lise donemlerinde butun milli bayramlarda sesimin gur olusundan dolayi SIIR soyletirlerdi, soylerken inanilmaz gururla soylerdim, NEDEN? Cunku oyle egitilmis ve ogretilmistim. Insanlar ogretildikleri ve ogrendikleri ile sinirli kalirsa, Kendisini Yenilmek ve Gelistirmek adina ARASTIRICI OLMAYA BIR ADIM ATMIYORSA. bunun adina YIKANMIS, IRKCI VE MILLIYETCI BEYIN denir. Dun haberleri dinliyorsak, evden disari cikma olanagimiz yoksa, dunku haberlerle kaldigimizi, bugun olusan olumlu ve olumsuz hic birseyden haberimizin olmasi mumkun degil. Dolayisiyla Sistem ve Duzenin Dayatmalari ile sinirli kalirsak, arastirmak adina bir adim ileri atamiyorsak, Kendi ozgur irademizle hareket ettigimizi idda edemeyiz. Baskalarinin yani Duzen ve Sistemin Dayatmalarini aynen kafamiza kaziyip, olumlu veya butun olumsuzluklarini aynen savunmus oluruz. Ibrahim Kaypakkaya Siyasi Mucadele icine girmeden once, arastirmadan once kesinlikle benim ve baskalari gibi ATATURK`U savunan biriydi. Cunku oyle yetistirildigindendir. Ibrahim Kaypakkaya ile Mahir Cayan Milli Mesele, Bas-Celiski, Sosya Ekonomi ve ozellikle Kemalizm konusunda tartisirlarken, Kemalizmin Fasizm oldugunu savunan Ibrahim kaypakkaya. Mahir Cayan`a not almasini soyler ve sozum bittikten sonra bu sorularima mantikli ve dogru tahlil edersen, teorik olarak yanlis bilgi edindigimi ve sadece senden degil butun yoldaslardan ozur diliyecem der. Kemalizm Fasizimidir? yoksa sizin deyiminizle sadece milli burcuva devrimcisimidir? 1. Cumhuriyetin kurulusundan sonra Sistemin ve Duzenin aynasi olan ANAYASA KANUNLARI NEREDEN VE KIMDEN ORNEK ALARAK DUZENLENMISTIR? 2. SAVUNMAYA CALISTIGINIZ ANAYASA FASIST BIR YASAMIDIR? YOKSA SIZIN DEYIMINZLE DEMOKRAT BIR YASAMIDIR? DEMOKRAT YASA OLDUGUNU SAVUNUYORSANIZ, SADECE BIR TEK ORNEK GOSTERIN! 3. MUSTAFA SUPHI VE 14 YOLDASINI KARADENIZDE BOGAZLIYAN VE HUNARCA KATLEDEN DUZENIN KENDISIMIYDI YOKSA BIR RASTLANTIMIYDI? 4. 1 MAYIS ISCI VE EMEKCI BAYRAMINI, 1 MAYIS BAHAR BAYRAMINA CEVIREN KIMDI? EGER ATATURK DIYOR HEM FIKIR ISEK. HIC BIR ZAMAN 1 MAYIS ISCI VE EMEKCI BAYRAMINA KATILMAMAN GEREKIR, CUNKU ATATURKU, KEMALIZMI SAVUNMAK! 1 MAYIS ISCI VE EMEKCI BAYRAMINA KARSI GELMEK ANLMINDADIR. 5. IZMIR IKTISAT KONGRESINDE ULKEYI EMPERYALIZME PESKES CEKMISMIDIR? CEKMEMISMIDIR? Sanirim 10 sorudan fazla sormustur, ilk 5 sine kendince cevap veren Mahir Cayan`a, her cevabina olumsuzluklari ve gercekleri belgelerle acikliyan Ibrahim Kaypakkaya`nin uzerine kalktigi sandalyesini de kapar ve hizla kendisine dogru ilerlerken, Ibrahim Kaypakkaya, soyle soyler. "Mahir senin sandalyeyi kapip uzerime gelmene gerek yok, Sandalyeyi birak yine bana gucun gider, ve sana elimi kaldirmam" der..... Mahir Sandalyeyi birakir, Ibrahimin boynuna sarilir. "BIR KEZ DAHA SIYASI IDEOLOJINLE BANA DERS VERDIN IBO" DER. İbrahim Kaypakkaya'dan Kemalizm "1— Kemalist devrim, Türk ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının, tefecilerin, az miktardaki sanayi burjuvazisinin, bunların üst kesiminin bir devrimidir. Yani devrimin önderleri, Türk komprador büyük burjuvazisi ve toprak ağaları sınıfıdır. Devrimde, milli karakterdeki orta burjuvazi önder güç olarak değil, yedek güç olarak yer almıştır. 2— Devrimin önderleri, daha anti-emperyalist savaş yıllarında iken İtilaf emperyalizmi ile el altından işbirliğine girişmişlerdir; emperyalistler Kemalistlere karşı hayırhah bir tutum takınmış, bir Kemalist iktidara rıza göstermeye başlamıştır. 3— Kemalistler, emperyalistlerle barış imzaladıktan sonra bu işbirliği daha da koyulaşarak devam etmiştir. 4— Kemalist hareket, özünde «işçilere ve köylülere, bir toprak devrimi imkânına karşı» gelişmiştir. 5— Kemalist hareketin sonucunda, Türkiye'nin sömürge, yarı-sömürge, yarı-feodal yapısı; yarı-sömürge ve yarı-feodal yapı ile yer değiştirmiştir; yani yarı-sömürge ve yarı-feodal iktisadi yapı devam etmiştir. 6— Sosyal alanda, eski milli azınlıklara mensup komprador büyük burjuvazinin ve eski bürokrasinin, ulemanın hakim mevkiini, milli karakterdeki orta burjuvazi içinden palazlanan ve emperyalizmle işbirliğine girişen yeni Türk burjuvazisi, eski Türk komprador büyük burjuvazisinin bir kesimi ve yeni bürokrasi almıştır. Eski toprak ağalarının, büyük toprak sahiplerinin, tefecilerin, vurguncu tüccarların bir kısmının hakimiyeti devam etmiş, bir kısmının yerini yenileri almıştır. Kemalistler, bir bütün olarak, milli karakterdeki orta sınıfın çıkarlarını temsil etmemekte, yukardaki sınıf ve zümrelerin menfaatlerini temsil etmektedir. 7— Politik alanda, hanedanlık çıkarları ile birleştirilmiş olan meşrutiyet idaresinin yerini, yeni hakim sınıfların çıkarlarına en iyi cevap veren idare, burjuva cumhuriyeti almıştır. Bu idare, sözde bağımsız, gerçekte siyasi bakımdan emperyalizme yarı-bağımlı bir idaredir. 8— Kemalist diktatörlük, sözde demokratik, gerçekte askeri faşist bir diktatörlüktür. 9— «Kemalist Türkiye bile, gittikçe daha çok bir yarı-sömürge ve gerici emperyalist dünyanın bir parçası haline gelerek nihayet kendini İngiliz-Fransız emperyalizminin kucağına atmak zorunda kalmıştır.» 10— Kurtuluş Savaşı'nı takip eden yıllarda, devrimin baş düşmanı Kemalist iktidardır. O dönemde komünist hareketin görevi, hakim mevkiini kaybeden eski komprador burjuvaziye ve toprak ağaları kliğine karşı, Kemalistlerle ittifak değil (böyle bir ittifak zaten hiç bir zaman gerçekleşmemiştir), komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının bir başka kliğini temsil eden Kemalist iktidarı devirmek, yerine işçi sınıfı önderliğinde ve işçi-köylü temel ittifakına dayanan demokratik halk diktatörlüğünü kurmaktır."(Age, s. 140-141) "1— Türkiye'de Kurtuluş Savaşı'nın sonundan itibaren komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları iktidara hakimdir. Fakat komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları iki büyük siyasi kliğe ayrılmıştır. İktidara ve devlet mekanizmasına hakim olan klik, önce İngiliz-Fransız emperyalizminin, 1935'lerden itibaren de Alman emperyalizminin işbirlikçiliğini yapmıştır. İkinci Dünya Savaşı öncesine kadar, genel olarak orta burjuvazi de bu kliğin safında yer almıştır. 2— İkinci Emperyalist Dünya Savaşı yıllarında Alman işbirlikçisi hakim klik, koyu bir faşizm uygulamasına ve vurgunculuk politikasına girişmiştir. Bu klik, içerde işçi sınıfı dahil bütün demokratik güçlere, dışarda da SSCB'ye ve İngiliz-Fransız-Amerikan blokuna karşı Alman faşizminin safında yer almıştır. Fakat dünyadaki güçler dengesi ve SSCB'nin varlığı, bunların Alman faşistlerinin safında savaşa katılmasına engel olmuştur. 3— Öte yandan da daha sonra DP ve MP içinde örgütlenen, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının muhalif kliği, bunun peşinde de, o zamana kadar CHP saflarında tali bir unsur olarak yer alan reformcu orta burjuvazi ve diğer demokratik unsurlar yer almıştır. TKP de bu kliğin kuyruğuna takılmıştır. Bunlar, dünya çapında Amerikan-İngiliz-Fransız blokuyla ve SSCB ile ittifak kurmuşlardır. İkinci Dünya Savaşı, Alman faşistlerinin ve müttefiklerinin yenilgisiyle bitince, Türkiye'de bu blok güçlenmiştir. Fakat savaş sona erer ermez, ABD emperyalizminin desteğiyle ve CHP'nin Almancı faşist diktatörlüğüne halkın ve demokratik güçlerin duyduğu nefret ustalıkla kullanılarak 1950'de DP iktidara getirilmiştir. 4— Böylece Alman emperyalizminin uşağı olan komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının yerini, ABD emperyalizminin uşağı olan komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iktidarı almıştır. Söz konusu olan şey, «savaş sırasında vurgunculukla palazlanan büyük burjuvazi»nin «uluslararası sermayenin kanatları arasına iyice girmesi» değil, Alman emperyalizminin «kanatları»nın yerini, ABD emperyalistlerinin «kanatları»nın alması, Alman uşağı gericilerin yerini de ABD uşağı gericilerin almasıdır. 5— Proletaryanın ve küçük-burjuvazinin muhalefetini kendi bendinde boğan kararsız orta burjuvazi, bu muhalefeti bir müddet DP'nin kuyruğuna taktıktan sonra, DP'nin faşizan uygulamaları karşısında, tekrar muhalefetteki CHP katarına katılmıştır. Proletarya önderliğinde, bağımsız ve güçlü bir halk hareketinin yaratılamamış olması, işçi sınıfının, emekçi halkın ve demokratik unsurların muhalefetinin, komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları kliklerinin bazen birini, bazen diğerini iktidara getirmeye yarayan bir kaldıraç gibi kullanılmasına yol açmıştır. 6— Muhalefetteyken «demokrasi» havarisi kesilen komprador büyük burjuvazi ve toprak ağası klikleri, iktidara geçtikleri zaman, en azılı halk düşmanı kesilmişlerdir." (Age, s. 149-151) Sonuc olarak Dalasmalar, Satasmalar, Yaftalamalar, Karalamalar yerine. BILGI PAYLASIMI ON PLANDA TUTARAK. Dogru tahlil ve Dogru tespitlerle yola cikarsak, INSAN OLMANIN OZELIKLERINI DE TASIMIS OLURUZ.. Hem Sosyalizmi Savunacaksin!!!!! Hemde Ataturkcu Olacaksin!!!!! Hem Mustafa Suphi ve 14 Yoldasini Anacaksin!!! Hemde Onlari hunarca katlettiren Ataturk`u savunacaksin!!!! Hem Komunizmi Savunacaksin!!!! Hemde Turkiye Milliyetci ve Musluman Bir Ulkedir diyen, Komunizme Siddetle karsi cikan Ataturk`u savunacaksin!!! Hem 1 Mayis Isci ve Emekci Bayramini Kutluyacaksin!!! Hemde 1 Mayis Isci ve Emekci Bayramini yassakliyan ve 1 Mayis Bahar Bayrami olarak resmi bayram yapan, Isci ve Emekci dusmanini Savunacaksin!!!! Hem Turkiye Halklari Kardestir Diyecek ve Savunacaksin!!!!! Hemde Turkiye Turklerindir, Ne Mutlu Turkum Diyene vs vs gibi Irkci Sloganlarin mimari olan Irkci, Milliyetci Fasist Mantigi Savunacaksin!!!!!!! Sonuc olarak HEM BEYAZ HEMDE SIYAH OLAMAZSIN. HEM BARUT HEMDE ATES OLAMAZSIN. INFILAK OLURSUN PARCLARIN KALMAZ... HEM SEN OLUR GORUNMEYE CALISIRSIN, HEMDE SENMISIN, SEN DEGILMISIN GORUNUMUNU VERMIS OLURSUN..... Saygi ve Insani Sevgilerimle. |
Dersim Katliamı ve Fasist Kemalizm Mantigi.
Son dönemde AKP eliyle yürütülmeye çalışılan "açılım" sürecinin hesapta olmayan bir yan ürünü de, 1937-38 Dersim katliamının (genel bir gündem konusu oluşturabilme anlamında) gün yüzüne çıkması ve geniş kitlelerin gündemine girmesi oldu. Mecliste Kürt sorunu "açılım" adı altında ilk kez tartışılırken, CHP sözcüsü Onur Öymen hükümetin benimsediği "analar ağlamasın" söylemini etkisizleştirmek maksadıyla 1937-38 Dersim katliamını pervasızca savundu. Ve Öymen, açık bir imayla aynı yöntemleri Kürt sorununun bugünkü çözümü için de örnek gösterince bir skandal patlak verdi. CHP'li Kemalistlerin şaşkın bakışları altında konu birden ülke gündemine oturdu ve başta Kürt Aleviler olmak üzere dört bir yönden geniş bir protesto dalgası yükseldi. CHP'liler şaşkındı, çünkü 90 yıldır sürdürülen siyaseti savunmuşlardı! Ne vardı bunda? Baskıya uğrayan ve ulusal/demokratik haklarını talep eden, talepleri daha da büyük baskıyla cevap bulan ezilen topluluklar baştan beri bu tür katliamlara uğratılmışlardı, ama rejim bu barbarca suçlarından dolayı hiçbir zaman suçlu sandalyesine oturtulmamıştı. Sonunda Kemalist rejim tarihinin en kanlı, acımasız ve karanlık sayfalarından biri tekrar açılmış ve kravatlı monşer CHP'nin tarihi kimliği bir kez daha gün yüzüne çıkmış oldu. İnsanların uçurumlardan atıldığı, ya da daha acısı, kendilerinin böyle yapmayı yeğ gördüğü, mağaralarda zehirli gazlarla bombalandığı, kadın-çocuk-yaşlı tanımayan ayrımsız bir şiddetin uygulandığı, kundaktaki bebeklerin bile süngülendiği, derelerin cesetlerle dolup taştığı, kanın dereler olup aktığı, idam etmek için yaşlıların yaşlarının küçültüldüğü, çocukların yaşının büyütüldüğü, cesetlerin bile yakılarak yok edildiği, idam edilen Seyit Rıza gibi liderlerin mezar yerlerinin bile saklandığı korkunç bir katliam böylece savunuluyordu. Öymen'in konuşmasına yansıyan bu faşizan tutumu protesto eden Dersimliler, onu Hitler'e benzeten dövizlerle işin özünü mükemmel biçimde ortaya koydular. Dersim katliamı Tabii statükocu Kemalist güçler kısa bir abandone durumundan sonra hemen hasarı gidermek ya da asgariye indirebilmek için dört bir koldan çalışmaya başladılar. Başta CHP olmak üzere bir kısmı, güçlü biçimde varlığı ortaya çıkmış olan katliamı bildik bir riyakârlık ve söylemle inkâr etmeye yeltenmeyip, sadece "aman eski yaralar kaşınmasın, açılmasın" vurgusuyla konuyu geçiştirmeye çalıştı. Bu tutum aslında ilk günlerde bu tayfanın genel tutumuydu denilebilir. Ancak ilerleyen günlerde gardını toplayan bu statükocu şovenizm cenahından, aşındırma ve karşı saldırı hamleleri anlamına gelen argümanlar yükselmeye başladı. Onlara göre Dersim'deki sorun Kürtlük ya da Alevilikle değil, "feodalizmle", ağalık/şeyhlik/aşiret düzeniyle, cumhuriyet rejiminin "uygarlaştırma atılımına" direnişle ilgiliydi. Oysa Dersim, daha öncesinde Osmanlı (ve İran) imparatorluğu tarafından gevşek biçimde sömürgeleştirilmiş ve daha sonra çözülüş sürecinin kaosu içinde serbestiyeti daha da artmış olan Kürdistan coğrafyasının, cumhuriyet rejimi tarafından yeniden sömürgeleştirilmesi sürecinde son halkayı oluşturuyordu. Bu sürecin temel bir yönü ise asimile etme, yani Türkleştirmedir. Dolayısıyla Dersim sorununun özü de, yörenin Alevi Kürt halkının bu yeniden sömürgeleştirilme ve Türkleştirme sürecine karşı ulusal öz taşıyan bir direnişi ve direnişin ezilmesidir. Sorunun bunun dışındaki tüm formülasyonları, iyi niyetli hallerde bir yanılgı ve kavrayışsızlık, diğer hallerde ise açıktan ya da örtülü biçimde saptırmacadır, aldatmacadır. Dalgalı bir seyir izlese de, yüzyıllar boyunca Osmanlı ve İran gibi büyük devletlere bağlı emirlikler biçiminde, özerk varlık sürdürmüş bir ezilen halkın, yirminci yüzyıla gelindiğinde, dünyanın birçok bölgesinde ve halkında olduğu gibi, bağımsızlık ve özgürlük taleplerini yükseltmesinden ya da özerkliğini yeni şartlarda korumayı istemesinden daha doğal ve meşru ne olabilirdi? Bugünden geriye bakan herkes, şayet sadece dürüst ve demokratsa, bu temel ilkeyi namusluca kabul etmelidir. Oysa bıraktık demokratlığı, kendine sosyalist diyenler arasında bile yaygın biçimde kendini ezen ulus devletiyle ve hatta onun tarihsel önceli olan sömürge imparatorluğuyla özdeşleştirme tutumunu görüyoruz. Bu tutumun ifadesi olarak, Osmanlı ve TC'ye karşı isyan eden ezilen halkların hareketine sürekli olarak kulp takılmış, meşruiyetleri ısrarla tanınmamıştır. Bunun "ilericilik" adına yapılması ise ancak bir utanç konusu olabilir. Düzenin Kemalist sözcülerine göre, yeni rejim bölge halkının geri kalmasını istemiyor, bunun için bölgeye medeniyet vasıtalarını götürmek istiyor, bölgedeki "feodalizmi" ortadan kaldırmak istiyordu. Ve Dersim bölgesindeki aşiret reisleri de bu uygarlaşma onların çıkarlarını zedelediği için halkı yeni rejime karşı kışkırtıyorlardı! Bu şablona uygun hikâyeye göre de, devletin askeri harekâtı, bölgeye uygarlık götürmek maksadıyla yapılan bir köprünün bu asi aşiretler tarafından yıkılması üzerine başlatılmıştır. Kemalizmin soruna ilişkin açıklaması ve hikâyesi özetle budur. Oysa yoksul Dersim halkının ne yolla ne köprüyle ne eğitimle ne de gerçekten onların yaşam koşullarını iyileştirecek medeniyetin diğer ürünleriyle bir sorunu vardı. Onların medeniyet getirici yol ve köprülere değil, devletin silahlı zor aygıtlarını bölgede tesis etmek ve bölgeye askeri saldırıları gerçekleştirebilmek için yapılan yollara, köprülere ve karakollara itirazı vardı. Devletin gizli raporlarında bu bayındırlık faaliyetlerinin tümüyle askeri amaçlarla öngörüldüğü ve yapıldığı açıkça ifade edilmektedir. Ama bölge halkının bunu bilmek için rapor görmesine gerek yoktu. Onlar bu gerçeği yüzyılların ezilmişliği ve isyan geleneğiyle zaten sezgisel olarak fark ediyorlardı. Benzer şekilde bölgeye yapılmaya girişilen az sayıda okul da esas olarak bölge çocuklarını, özellikle de anadilin asıl taşıyıcısı olarak geleceğin anaları olacak kız çocuklarını asimile ederek Türkleştirme amacına dönüktü. Dersimliler yol da köprü de okul da istiyorlardı. Ama devletin askeri, jandarması tarafından zapturapt altına alınmamak, asimile edilmemek ve geçit vermez dağlarda yüzyıllardır dişle tırnakla kazanıp sürdürdükleri özerkliklerine dokunulmamak kaydıyla! Sorun, sözde "ilerici" ve "uygar" cumhuriyet rejiminin bölgeyi "muasırlaştırması", "bayındırlaştırması" mıydı gerçekten? Cumhuriyet güya "feodal" yapıya karşıymış da, o yüzden Dersim'e saldırılmış! "Feodal" kavramının sürekli olarak yanlış biçimde bilimdışı kullanımını bir kenara bırakacak olursak, Kemalist rejim her daim doğuda ağalık, aşiret ve şeyhlik ilişkilerine dayanmış, yoksul Kürt emekçi kitlelerin bu kesimler aracılığıyla kontrol altında tutulmasını temel siyasi strateji olarak sürdüregelmiştir. Rejimin ağalık ve aşiret yapılarını kaldırmak gibi değil, onları kendine biat ettirmek gibi bir derdi vardı. 1932-1948 arasında içişleri bakanlığında çalışan, 1965-1978 arasında da çeşitli yıllarda dışişleri bakanlığı yapan İhsan Sabri Çağlayangil, anılarında, "bölgeyi kalkındırma" sorununda rejimin tepelerinde nasıl bir anlayışın hâkim olduğunu açık eder: "O bölgeye [Dersim] ayıracak zaten fazla para yoktu. Yani ülkenin olanakları bu kadardı ancak, özellikle de fazla yatırımdan kaçınılırdı. ‘Bunları uyandırmamalıyız, yol yaparak, okul yaparak milliyet hissi uyandırılmamalı' yaklaşımı egemendi. Fevzi Çakmak, ‘ne okulu bunların cahiliyle baş edemiyoruz, okumuşu ile nasıl baş edeceğiz' demişti." İşte size "feodalizmle mücadelenin" harika bir ifadesi! Kuruluş sürecinde olan Kemalist rejim, hakiki bir sorun olan Kürt sorununu, köprüyü geçene kadar Kürtleri vaatlerle aldatıp oyalama yoluyla, ama köprüyü geçtikten sonra inkâr, imha ve zora dayalı asimilasyon yoluyla "halletmeye" yönelmiştir. 1937-38 Dersim katliamı da bu büyük sorunun tarihsel gelişiminde önemli bir evre oluşturan yaklaşık 20 yıllık bir dönemin kapanış perdesini oluşturmaktadır. Gerçekten de ta 1800'lerin başlarından itibaren süregelen bir sorun olan Kürt sorununun gelişiminde, Birinci Dünya Savaşının bitiminde Osmanlı'nın çöküşü ve Anadolu'da işgal karşıtı direnişin başladığı 1918-19 dönemeci yeni bir evre başlatmıştır. Bu noktadan itibaren 1938 Dersim'e kadar birçok Kürt isyanı gerçekleşmiş ve nihayet Dersim'in vahşice bastırılması ile bu sayfa kapanmıştır… Ta ki 80'lerin başında patlak veren ve halen süren son Kürt isyanına kadar. Bu dönemde Kürtler en önemlileri 1921 Koçgiri, 1925 Şeyh Said, 1926-30 Ağrı ve 1937-38 Dersim olmak üzere 28 ayrı isyan başlatmışlar ve hepsinde bastırılmışlardır. Bir halkın onbinlerce evladını şehit verdiği bu mücadeleler ortada hakiki bir sorunun olduğunun şüphesiz en açık kanıtıdır. Bu dönemdeki isyanların hemen tamamı yeni devletin kuruluşunda Kürtlere verilen sözlerin unutulması, onlara ihanet edilmesi nedeniyledir. Nitekim bunun gayet iyi farkında olan İttihatçı-Kemalist rejim, emperyalist güçlerle anlaşarak kendi konumunu sağlamlaştırdığı ve Kürtlere verdiği vaatlere ihanet ettiğinin açıkça anlaşıldığı andan itibaren, sorunun "halli" için uzun bir yeniden sömürgeleştirme ve Türkleştirme planı uyguladı. Bu plan çeşitli aşamalardan geçerek şekillendirilmiş ve rafine edilmiştir. Belirtmek gerekir ki, hakkında en çok rapor ve plan hazırlanan bölge Dersim olmuştur. Bunun nedeni şüphesiz Kürt coğrafyasının en dirençli bölgesinin burası olmasıdır. Bu da bölge insanının ağırlıklı olarak hem Kürt hem Alevi olmasından, yani yüzyıllara uzanan çifte ezilmişliği ve köklü direniş geleneğinden kaynaklanıyordu. Dersim'in özgünlüğü buradadır. Bakın daha 1926'da Dersim sorunu devlet raporlarından birinde nasıl tarif edilmiş: "Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır." (Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey'in, Şubat 1926'da hükümete sunduğu rapor) Peki "meseleyi halletmek" için nasıl yöntemler öngörülmektedir: "A. Bütün Dersim'in hariçle münasebetini kat ederek (keserek) bu yüzden taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya icbar etmek (zorlamak) ve şu suretle Dersim'i fenalardan tahliye. B. Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata çemberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersim'den çıkararak Garba atmak ve serpiştirmek." (1931'de Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören)) 1930 yılında Jandarma Umum Komutanlığı tarafından hazırlanan Dersim Raporu ise açık sözlülüğü ve cüreti açısından bu raporlar arasında müstesna bir yer işgal etmektedir. Bakın orada "sorunun halli" nasıl özetleniyor: "Hulâsa, Dersim evvelâ koloni gibi nazarı itibara alınmalı, Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mahzar kılınmalıdır." Kürt coğrafyasının bir sömürge olduğu ve Kürtlere yönelik sistematik asimilasyon ("eritme") uygulandığı tespitini yapanlara şiddetle köpüren sol maskeli Kemalistler ve Kemalizm yörüngesindeki sol kesimler bu satırları iyi okumalı ve hesabını vermelidirler. Zira İttihatçı-Kemalist sermaye rejiminin burada açık bir itirafı söz konusudur. Bu sömürgeci ve ırkçı anlayış rejimin en tepelerinde bizzat benimsenmiş ve formüle edilmiştir. Ağrı isyanının nihai olarak bastırılabildiği 1930'da 15 bin kişinin katledilip Zilan Deresinin cesetlerle doldurulduğu günlerde İsmet İnönü şunları söylüyordu: "Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur." (Milliyet, 31 Ağustos 1930) Tesadüf olmasa gerek, yine aynı günlerde Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt da şu meşhur sözleri eder: "Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!" (Milliyet, 19 Eylül 1930) Dersim'e yönelik hazırlanan özel muameleye ilişkin olarak tarihçi Ayşe Hür şu bilgileri veriyor: "Kızılbaş Kürtlerin yurdu Dersim'i hükümetin gözünde ‘çıbanbaşı' yapan, Dersimlilerin Osmanlı'dan beri alışık oldukları gibi özerk yaşamak istemeleri, devlete vergi ve asker vermeye yanaşmamalarıydı. Ama Cumhuriyet kadroları işi kökten halletmeye kararlıydılar. 1925 Şeyh Said, 1926-1930 Ağrı isyanlarının bastırılmasından sonra sıra Dersim'e gelmişti. 14 Haziran 1934'te Türkiye'yi etnisite esasına göre üç bölgeye ayıran 2510 sayılı İskân Kanunu çıkarıldı. 25 Aralık 1935'de bir nevi sıkıyönetim kanunu olan 2884 sayılı Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı ve Dersim'in adı Tunceli (‘Tunç Eli') olarak değiştirildi. Ardından Birinci Umumi Müfettişlik bölgesi kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl'ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu. Bu genel valiliğin başına General Abdullah Alpdoğan atandı. Alpdoğan Paşa, 1921'deki Koçgiri ayaklanmasını gaddarca bastıran Sakallı Nurettin Paşa'nın damadıydı ve aynen kayınpederi gibi çok sert bir askerdi." Öte yandan 1 Kasım 1936'da, Mustafa Kemal TBMM Açılış Konuşmasında bizzat şunları söylemiştir: "Dâhili işlerimizden en mühim bir safha varsa o da Dersim meselesidir. Dâhilde bulunan işbu yarayı, bu korkunç çıbanı, ortadan temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete tam ve geniş salâhiyetler verilmelidir." Yukarıda bahsi geçen tedbirlerle adı "devletin Tunç Eli" çağrışımı yapacak şekilde Tunceli diye değiştirilen Dersim yasak bölge ilan edilir ve giriş çıkışlar özel izne tâbi tutulur. Böylece tam bir abluka başlatılmış olur. Tüm bu gelişmeler Dersim'e yönelik büyük bir saldırının planlandığını açıkça gösteriyordu. Bu da doğal olarak bunu fark eden Dersim halkının tepkisini çekiyor, devlet güçleriyle yöre halkı arasında gerilim yükseliyordu. Dersimlilerin uzlaşma girişimleri ve kısmi tavizleri yanıtsız bırakıldı. Dolayısıyla Dersimliler, ya şimdiden başlamış ve dozunun gitgide artacağı belli olan bu baskıları sineye çekip boyun eğecekler, ya da isyan edeceklerdi. Tarihsel bir isyan coğrafyası olan Dersim için bir kez daha isyan vakti gelmişti ve kaçınılmaz olan kalkışma 1937 Martında Seyit Rıza önderliğinde başladı. Ancak yine de isyana katılım yalnızca 4 aşiretle sınırlı kalmış, diğer aşiretlerin büyük çoğunluğu geri durmuş ve az sayıda aşiret de devlet yanında yer almıştı. Buna rağmen Dersim'e çok büyük miktarda askeri yığınak yapılmıştı. Büyük bir güç dengesizliği olmasına rağmen devlet güçlerinin hava saldırısı, zehirli gaz gibi yöntemler dâhil aşırı kuvvet kullanmasıyla isyancı aşiretlere mensup insanlar katledildi ve Seyit Rıza da tuzağa düşürülerek yakalandı. Bu arada, Mustafa Kemal'in manevi kızı Sabiha Gökçen de buradaki hava bombardımanlarında görev alarak, katliama "çağdaş Türk kadınının" katkılarını sunuyordu! Seyit Rıza çevresindeki on kişiyle beraber göstermelik bir yargılama müsameresiyle idama mahkûm edilir. İdam edilebilmeleri için Seyit Rıza'nın yaşı küçültülürken oğlununki yükseltilir ve 18 Kasım 1937'de infazlar çabucak gerçekleştirilir. İhsan Sabri Çağlayangil'e göre "gömüleceği yer türbe olmasın diye cesedi yakılır."[*] Seyit Rıza'nın asılmasının ardından Başbakan İsmet İnönü, "Dersim meselesini ortadan kaldırdık, son verdik. Dersim müşkilesinden kurtulduk" diyordu. Ancak isyan bastırılmış olmasına ve Seyit Rıza da trajik biçimde idam edilmesine rağmen kana doymayan düzen güçleri, çoktandır yapılan planlar uyarınca, 1938 yılında ikinci bir harekâta girişirler. Dersim'i "tedip ve tenkil" etmek üzere. Yani terbiye etme ve topluca imha… Bugünlerde birçok canlı tanığın da anlatımlarıyla gündeme geldiği üzere, eşi görülmemiş canavarlıklarla bezeli bir katliam gerçekleştirilir. O kadar ki, Dersim harekâtlarında 2 ay görev almış olan 12 Mart darbecilerinden Muhsin Batur anılarında "Okuyucularımızdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum..." demiştir. Tüm bu kan banyosunda on binlerce Dersimli katledilir, sürgün edilir, binlerce çocuk yurdun başka bölgelerinde hizmetçi olarak başka ailelere verilir ve Türkleştirilir. "Dağlara sığınanların mücadelesi 1946 affına dek sürer, bölgenin yasak bölge olmasına ise ancak 1948'de son verilir." (Ayşe Hür) Böylece Kemalizmin ve onun yörüngesindeki bilumum kesimlerin ilerici mi ilerici, çağdaş mı çağdaş rejimleri "Dersim müşkilesinden" kurtulmuş olur! İşte Onur Öymen'in ve CHP'sinin sahip çıktığı Dersim katliamı, tarifi zor acılarla dolu böyle bir insanlık ayıbıdır. Mustafa Kemal ve Dersim katliamı Dersim katliamı sorunu gerçekte Kürt sorununun bir alt başlığı olmakla beraber, Onur Öymen'in sözlerinin büyük tepki alması, daha ziyade Dersim halkının Alevi olması dolayısıyladır. Dikkat edilirse Öymen aynı zamanda Şeyh Said isyanını da saymıştı. Ama bu pek dikkate alınmadı ve tümüyle Dersim ön plana çıktı. Alevilerin son yıllarda gitgide daha örgütlü hale gelmeleri, kendileri ile ilgili kamuya açık biçimde yapılan en küçük alay ya da imalara bile haklı biçimde güçlü tepkiler göstermeye başlamaları ve bir oy deposu olarak herkesin iştahını kabartması, düzen siyasetini hanidir Aleviler konusunda daha dikkatli davranmaya yöneltmişti. İşte Öymen, öncekiler gibi bastırılan bir Kürt isyanından bahsettiğini düşünerek Dersim'i sıraladığında, farkında olmadan, Aleviler için hassas olan bir konuyu gündeme getirmiş ve baltayı taşa vurmuş oldu. Ama sonuç olarak istemeden hayırlı bir iş yaptı ve Alevi toplumunun muzdarip olduğu hazin bir çelişkinin çarpıcı biçimde açığa çıkması sonucuna yol açtı. Alevi kitleler hiçbir sorunlarına çözüm getirmediği ve hatta bu konuda bir programı dahi olmadığı halde yıllardır CHP'yi destekliyorlardı. Ama o CHP şimdi meclis kürsüsünden bağıra bağıra, tarihte onlara karşı yapılmış bir katliamı savunuyordu. Yıllardır benimseyip sahip çıktıkları Kemalizm, şimdi Onur Öymen'in ağzından atalarının mezarlarına tükürmüş oluyordu. Alevilerin bir kesiminde ciddi bir rahatsızlık oluştu ve bu durumun Alevilerin CHP ve Kemalizmle ilişkisinde ciddi bir çatlağa dönüşmesi olasılığı ortaya çıktı. Nitekim bir Dersim Alevisi olarak Kılıçdaroğlu hasarı önlemek ya da sınırlamak için hemen bir manevra yaparak Öymen'i istifaya davet etti. Ancak CHP'deki "Kemalist Mollalar Konseyinin" kilit bir unsuru olan Öymen feda edilemeyecek kadar önemliydi. Böyle olunca konu bir an önce kapatılmaya çalışılırken, bir yandan da, vuruşarak geri çekilme misali savunma ve karşı saldırı argümanları sahaya sürüldü. Ne yani, Mustafa Kemal de mi faşistti?! İş öyle kolayca Mustafa Kemal'i sorgulama noktasına götürülemeyeceği için, onu işin içinden sıyırmak üzere eskiden beri kullanılagelen pespaye argümanlar hatırlandı. Gerçek şu ki, Alevilerin yüzyıllardır bu topraklarda maruz kaldıkları baskılar sonucu içine düşürüldükleri çaresizlik onları ne yazık ki hayali bir Mustafa Kemal imgesine sarılmaya itmiştir. O kadar ki, Dersim katliamından kurtulmayı başaran az sayıda insanın kurtuluşu, Mustafa Kemal'i evliya haline getiren bir efsane ile açıklanmıştır. Sürrealite düzleminde seyreden bu efsaneye göre, katliamdan kaçanlar tepede haleler içinde beyaz at üzerinde duran Mustafa Kemal'i görmüşlerdi ve bu onların kurtuluşunun müjdecisiydi. Aleviler ve Kemalizm ilişkisini nitelemede zaman zaman telaffuz edilen "cellâdına âşık olma" hâlini herhalde hiçbir şey bundan daha iyi açıklamasa gerek. Elbette Mustafa Kemal'i temize çıkarmak için sürrealite düzlemi dışında da düşünceler ileri sürülmüştür. Genel görüş şöyle formüle edilmeye çalışılmıştır: Yapılanlar, Mustafa Kemal ve İnönü'den bağımsız olarak, o zaman başbakan olan "sağcı" Celal Bayar ile "gerici" Genelkurmay başkanı Fevzi Çakmak'ın eseriydi! Hatta Mustafa Kemal'in, isyanın önderi Seyit Rıza'nın da dâhil olduğu idam mahkûmlarını affedeceği, ama bu ihtimali ortadan kaldırmaya azmeden işgüzar görevlilerin, hazret bölgeye gelmeden idamları alelacele gerçekleştirdiği masalı uydurulmuştur. Bunlara eşlik eden bir diğer hurafe de Mustafa Kemal'in o sırada hasta yatağında olduğu için güya gelişmelere müdahale edemediği, katliamın önünü alamadığıdır. Mustafa Kemal neden bu idamlara karşı çıksın diye sorulduğu an tüm bu hikâye bir çırpıda çöker. Meselâ Mustafa Kemal idam cezasına mı karşıdır? Ya da kimseyi idam ettirmemiş ve bunun kategorik bir savunmasını mı yapmıştır? İsyan olduğunda idam yapılmaz diye bir tutumu mu vardır? Ya da Alevileri mi çok sevmektedir de bu durumda idamları önleyecektir? Mustafa Kemal ne idam cezasına karşıdır, ne idam uygulamasını yaptırmamışlığı vardır, ne isyan edenlere ve muhaliflere karşı sevecenlik göstermiştir, ne de Aleviler söz konusu ise idam engellemişliği vardır. Gerçek budur. Dersim isyanlarından önceki Alevi-Kürt isyanlarında, idam da dâhil Dersim'deki zulmün hemen tüm biçimleri aynen uygulanmıştır. Bırakın isyanı, Mustafa Kemal sıradan muhaliflerini bile idam ettirmede hiç tereddüt etmemiştir. Olgulara geldiğimizde Mustafa Kemal'i işin içinden sıyırma gayretlerinin tümüyle trajikomik olduğu daha çarpıcı biçimde açığa çıkar. Tüm olgular, onun izlenen siyasetin başlıca mimarı, rehberi ve bizzat denetleyicisi olduğunu açıkça göstermektedir. Yukarıda onun 1 Kasım 1936'daki meclis açılış konuşmasında Dersim meselesini "korkunç bir çıban" olarak tarif edip, bu çıbanın "her ne pahasına olursa olsun temizlenip koparılması gerektiğini" savunduğunu zaten aktarmış bulunuyoruz. Ama bir de o sırada başbakan olan Celal Bayar'ın tanıklığına bakalım: "Şimdi, Mareşal, Erkan-ı Harbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı), ben başbakanım. Atatürk malum... Üçümüz Dersim'de yapılan büyük ordu manevralarındayız. Manevranın da sonuna gelmek üzereyiz. Üçümüz bir arada ‘Ordunun emniyeti bakımından strateji ne olmalıdır?', onu görüşüyoruz. İkisi de Birinci Cihan Harbi'nde muharebe etmişler. Ben daha çok izleyiciyim. Malumatları geniş... Oradaki her şeyi biliyorlar. Hatta şahsen casusları bile biliyorlar. Dersim'in o halde kalırsa her zaman ordunun emniyeti bakımından tehlikeli olacağını görüşüyorlardı... O sırada biz konuşurken, Dersimlilerin jandarma karakollarımızdan üç-dört tanesini bastıkları haberi geldi. Atatürk'le göz göze geldik. Birbirimizi anlıyorduk. Atatürk benim yüzüme baktı. ‘Ne olacak?' dedi. Anlıyorum, orada emniyet tesis edilecek. Ne olursa olsun bana hitap edecekler. Hükümet reisi benim. ‘Anlıyorum efendim, bana hitap edişinizin manasını' dedim. Atatürk: ‘Sorumluluğu üzerime alıyorum, vuracağız Dersim'i' dedi ve vurduk..." (Tercüman, 17 Eylül 1986) Solun tutumu Bütün bunlar Dersim katliamını Mustafa Kemal'in dışında düşünmenin özellikle Aleviler nezdinde ancak hazin bir yanılsama olabileceğini açık biçimde göstermektedir. Ancak Kemalist rejimin katliamcı yüzünün açığa vurulmasından ve Alevilerle CHP ve esas olarak Kemalizm ilişkisinin bozulması riskinin ortaya çıkmasından rahatsız olanlar sadece statükocu burjuva güçler değil. Öymen'in sözlerinin yol açtığı durum nedeniyle Kemalizm yörüngesindeki sosyalist kesimleri de dert aldı. Düzen kendisini böylesine skandal biçimde ele vermişken, ellerindeki günlük yayın organlarında bu noktaya asılmak ve doğan durumu düzenin teşhirini ilerletmek, Alevi emekçilerin gözbağlarını çözmek için değerlendirmek yerine, geçiştirici, örtbas edici, CHP'yi ve Kemalizmi bırakıp AKP'ye vurmayı öne çıkaran, mazlumdan yana çıkmayı "geri ilişkileri savunma" olarak mahkûm etmeye çabalayan bir tutum izlediler. Bu işin kompetanı haline gelmiş olan SİP-TKP, Dersim sorununda Kemalist tezleri tekrarlayarak bataklıktaki yerini daha da sağlamlaştırmıştır. Ama onlar bu yaklaşımı kendileri icat etmiyorlar, tarihsel öncellerinden miras alıyorlar. Örneğin tarihsel TKP'nin önde gelen şahsiyetlerinden olan İsmail Bilen'in 1937 Temmuzunda Rasim Davaz adıyla İsviçre'deki komünist yayın organı Rundschau'ya yazdığı konuyla ilgili makale Kemalizme yaltaklanmanın alçaltıcı bir örneğidir: "İki ayı aşkın bir zamandan beri Ankara hükümeti, Dersim bölgesindeki Kürt aşiretlerinin yeni bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor. Feodal unsurlar; Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır. Bu bölgeye geçtiğimiz yıl Tunceli adı verilmiştir. Dersim'in egemen katmanları, yürürlükteki yasalara rağmen, kendi yasadışı ayrıcalıklarını koruyabilmişlerdir. (…) Dersim'de devlet otoritesi sadece kağıt üzerinde kalıyordu. Feodal aşiret reisleri her fırsatta devleti hiçe sayarlardı. Bugün Kemalist hükümetin enerjik reformları yüzünden, kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodal unsurların ümitsiz bir direnişi ile karşı karşıya bulunuyoruz." (Komintern Belgelerinde Türkiye Dizisi – 2: Kürt Milli Meselesi, Aydınlık Yay., s. 82-84) Önce 2. Enternasyonal partilerinin sonra da Stalinizmin dünya sol hareketinde yaygınlaştırdığı bu şoven yaklaşım, sahtekârca, ana halkayı oluşturan ulusal sorunu yok sayarak, meseleyi "feodal ilişkiler" meselesi haline sokmaya çalışmaktadır. Bu anlayış, özü enternasyonalist olan işçi sınıfı mücadelesini milliyetçilikle zehirleyerek haksız yere sosyalizmi ve Marksizmi lekeleyen acı bir mirası bugünlere bırakmıştır. Lenin'in öğrettiği gibi, bu sosyal şovenizm illetine karşı amansız bir mücadele yürütülmeden işçi sınıfının devrimci enternasyonalist davasının ilerletilebilmesi mümkün değildir. * * * Dersim katliamı vesilesiyle patlak veren tartışmanın önemli bir faydası CHP'nin ve Kemalist rejimin katliamcı yüzünün belirginleşmesine katkı ise, belki daha önemli bir faydası da emekçi Alevi kitlelerle Kemalizm ve CHP arasındaki ilişkinin bir darbe alması olmuştur. Yavuz Sultan Selim'den bu yana yüzyıllardır Sünni gericiliğin her türlü baskılarına maruz kalan Aleviler, din esasına dayanmadığını düşündükleri Kemalist cumhuriyet rejimine bir kurtarıcı gözüyle sarılmıştır. Ama gerçekte bu rejimin demirbaş bir siyaseti Türkleştirme siyasetiyse, bir diğeri de Sünnileştirme siyasetiydi. Aleviler hakkında geniş kitlelerin bilincine yüzyıllar boyunca şırınga edilmiş iğrenç önyargıların kırılması için hiçbir şey yapılmadığı gibi, Maraş, Çorum, Madımak, Gazi Mahallesi gibi birçok örnekte görüldüğü üzere Alevilere yönelik katliamlar da tezgâhlanmaya devam edilmiştir. Hatta bugün bile Kemalizmin derin güçleri bir Alevi-Sünni çatışması çıkarmak için Alevileri hedef alan provokasyonlar tezgâhlamaya devam ediyorlar. Demek ki bu rejimin Alevilerin sorunları için bir çare olduğu hiçbir biçimde söylenemez. Alevilere karşı işlenen suçlarda bütün düzen kesimleri suç ortağıdır. Nitekim çok geçmeden, tencere dibin kara seninki benden kara rezilliği başlamış bulunuyor. Bir oy deposu olarak rehin aldığı Alevi emekçi kitleler karşısında düştüğü nahoş durumdan sıyrılmaya çalışan ve bu kesimlerin muhtemel bir "Alevi açılımının" da yardımıyla AKP'ye kaymasına set çekmek isteyen CHP, işi pişkinliğe vurarak burjuva sağ partilerin Aleviler karşısındaki suçlarına vurgu yapmaya başlamıştır. Tarih bugün ve gelecekle sıkı sıkıya ilişkili olduğundan aynı zamanda sınıf mücadelesinin de konusudur. Egemenler tarihi kendi çıkarlarına uygun biçimde yazarak, bunu başta resmi eğitim sistemi yoluyla çocukluklarından itibaren geniş kitlelere benimsetmeye çalışırlar. O nedenle geniş toplum kesimlerinin bilincinde bir ilgi yaratan bu tür skandallar, üstü örtülen tarihi gerçeklerin emekçilere mal edilmesi için bir fırsata dönüştürülmeye çalışılmalı. [*] Çağlayangil idam anını şöyle anlatıyor: "Son sözünü sorduk, ‘kırk liram ve saatim var, oğluma verirsiniz' dedi. Oğlunun asılacağını bilmiyordu. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa bağırdı: ‘Evladı kerbelayık. Bihatayık. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir' dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti, ipi boynuna geçirdi, sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve kendini astı." Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no:57, Aralık 2009 |
İbrahim Kaypakkaya'nın köylüyü topraklandırma hakkında Atatürk'ü suçlaması yanlış-eksik bilgiden kaynaklanıyor olabilir. Bildiğim kadarıyla Atatürk ve İnönü müspet yönde çaba sarfetmişlerdir. Ne var ki sonuç tam da Celal Bayar, Adnan Menderes gibi toprak ağalarının istediği gibi çıkmıştır. Bu konuda bir mesaj yazmıştım.
https://turandursun.com/forumlar/sho...77&postcount=5 --/-- Atatürk'ten bahsederken yalnızca Mustafa Kemal'den bahsetmiş olmuyorsunuz. Türkçü-İslamcı-Turancı İttihat Terakki ile beraber alınan kararlardan, yapılan eylemlerden de bahsetmiş oluyorsunuz. Türkiye'nin şimdiki -her alanda perişan- durumundan sorumlu olan, o dönemlerde alınan Türkçü-Turancı-Sunni İslamcı kararlar ve yapılan tekçi asimilasyon uygulamalarıdır. Çok uzun konudur. Kısaca anlatmak gerekirse, demokrasi hiç bir zaman olmadı, laiklik hiç bir zaman olmadı, bilim hiç bir zaman desteklenmedi, yalan tarihle-içeriksiz eğitimle Türk gazıyla çalışan kof bir nesil yetiştirildi, her zaman Türk milliyetçiliği ve Sunni İslam öne çıkarıldı, her zaman devlet kutsandı. Cumhuriyetten önce Alman emperyalizminin gazına gelinerek Turancılık hayalleri peşinde koşuldu. Cumhuriyetten sonra ABD'nin kucağına binilerek Yeşil Kuşağın piyonu olundu. Endüstri hep yabancı tekellerin elinde oldu, madenler peşkeş çekildi, adım adım tarım bitirildi. Bunlar hep 'vatansever' kişilerce yapıldı. Dağa çıkıp ulumakla veya dini kullanmakla veya zorbalıkla-mafyalıkla vatansever olunmuyor. Halk için bilim ile çalışıp üretmiyorsan, daha kolay-daha az zararlı-daha ucuz-daha kullanışlı nasıl üretirim diye çabalamıyorsan, halkım aç-açıkta kalmasın, refah içinde yaşasın diye çabalamıyorsan, halkın bir-birkaç kesimini yok sayıyorsan, onları eziyor-asimile ediyorsan, hukuku kasten oluşturmuyor, belirli bir ideolojinin-çıkar grubunun-dinin-mezhebin-tarikatın-aşiretin lehine işletiyorsan vatansever değilsindir, iri bir mafyasındır. |
Alıntı:
Atatürk faşist ve burjuva diyorsun, bu senin görüşün, senin doğrun ama gerçeklerin de mutlak olmadığını kişiye göre değişebileceğine saygı göstermeden kendi doğrunu dayatır nitelikte yazan yine sensin. Hem Atatürkçüyüm hem Mustafa Suphi ve Kaypakkayacıyım. Bunu anlamanı beklemiyorum, çünkü 70 yılından beri sırtsırta mücadele ettiğim yoldaşlarıma dahi anlatamadım. Ama anlatma gereği görüyorum, çünkü ben de sizin savunduklarınızın bazılarını yanlış buluyorum. Hem Mustafa Suphi ve 14 Yoldasini Anacaksin!!! Hemde Onlari hunarca katlettiren Ataturk`u savunacaksin!!!! Şu yazın sen art niyetli olmazsan dahi bana göre tamamen demogojiden ibaret. Kapitalist bir devlet kurulurken Mustafa Suphi'nin komünistlik yapması kendi davasına kurşun sıkmaktır. Daha kapitalist devlet dahi rayına oturmadan komünistlik yapmak ne demek, erken ötmek demektir. Rusya feodal iken Lenin proleterya devrimi yapmaya kalksa doğru bulur muydun? Hani sen demiyor musun "doğru tahlil, doğru tespit"? O halde doğru tespit yapalım. Mustafa Suphi'nin devrimci anlayışını ne yapalım, takdir etmeyelim mi? Atatürk'ün devrime bir köprü oluşturduğu gerçeğini yok mu sayalım? Atatürk kapitalist bir sistem kurdu diye o çok önemli köprüyü görmezden mi gelelim? Kaypakkaya Atatürk'ü eleştirdi diye onu devrimci saymayalım mı? Bugün sen her yerde Atatürk karşıtlığı yaptıkça dinci-faşist diktatörle aynı kulvarda buluşuyorsun. O halde sana faşist mi demem gerekir? Yarın devrim koşulları oluştuğunda ve meydana çıktığımızda seninle faşizme, kapitalizme karşı sırtsırta mücadele etmemiz mi gerek yoksa bu Atatürkçü veya bu Atatürk karşıtı deyip birbirimize mi sıkmamız gerek? Neyse ben kendimi kimseye anlatamıyorum, benim bakışım galiba benimle bitecek gibi görünüyor. Alıntı:
|
Sayin Bilgivehis Dostun tepkilerine aciklik getirmekte yarar var sanirim.
Alıntı:
Dayatmanin anlami. "birinin veya birilerinin ozellikle yersiz, haksız, savunmalarina, yalan yanlis bilgilerle doldurulmus tabularini savunmak adina yapilan haksiz isteklerine karsi direnmek, yalan yanlis idda ve isteklere, karşı koymak. eylemidir" Ben veya siz veya bir baskasi, tartisilan bir konu konusunda yanlis yorum, tahlil ve tespit yapiyorsa, ona veya onlara karsi Belge, Delil, Canli Sahit vs vs belgelerle ortaya koyabiliyorsa, buna ragmen dedigim dedik, bildigim bildik, yapilan butun haksizliklar, yanlislar, olumsuzluklar ve insanligin kabul etmedigi cirkinlikleri tamamen kabul ediyor ve savunuyorum diyen bir mantik. Belge, Delil, Canli Sahit ve farkli kaynaklarla ortaya koyulmasina ragmen, bunun anlami neyi teskil ediyorsa, halen savunulmaya calisiliyorsa, O Yapilananin sayip oldugu sifatin bir parcasi oldugunu savunmaktan baska bir aciklamasi yoktur. Yanlis bilgilere sahip olmus olabiliriz, Yanlis ogretilmis olabiliriz, yanlis bilgilendirilmis olabiliriz, Ama KENDIMIZI YENILEMEK VE GELISTIRMEK ADINA ATACAGIMIZ ADIMIN ENGELLEYICISI KIM OLABILIR???? Sahip oldugumuz Gizli Irkcilik, Gizli Milliyetcilik ve Gizli Gericilik ten kaynaklandigi kesindir. Ataturk ve Askeri Fasist Kadrosunun Cumhuriyetin kurulusundan sonra bana bir tane atilan dogru adimi soyleyin onun uzerine tartisalim. ANAYASANIN HANGI SAYFASININ HANGI KANUN, HANGI ADALETIN SAVUNULDUGUNU ACIKLAYIN ONU TARTISALIM. Anayasanin geneli ITALYA`dan Mussolini yasalari koyulmadigini savunabilirmisiniz? Cumhuriyettin kurulusunda Anayasanin genelinde bana tek bir tane dogru ve guzel olan, Yani Fasist Mantigi Tasimiyan Bir tane ornek gosterin. Istiklal Marsi!!! Genclige Hitabesi!!! Bunlar en iyileri goruldugunden dolayi Her Sabah okullarda cocuklara okutulmuyormu? Genclige hitabesi tamami ile Irkci, Milliyetci Sovenist ve Fasist bir mantigin urunu degilmidir? Ben Arastirarak Okuduklarimin Savunucusuyum, Kulaktan Dolma, Fasist Irkci, Milliyetci ve Gerici duzenin dayatmalarini, Bizzat yine bunlarin bizzat kendi tarihi belgeleri ile bunlarin sahip oldugu kimligi acikliyorsam, Haksiz Dayatmalari yapan benmiyim? yoksa Savunmaya Calistiginiz Fasist Duzenin Kendisimidir? Elestirdigim veya Yargilamaya calistigim, sizin hem fikir olmadiginiz konuda, Ayni benim yaptigim gibi tarihi belge ve kaynaklarla gelmeniz dogru olan degilmidir? Mustafa Suphi konusunda bilgi sahibi degilseniz! Arastirmak ve tarihi gercekleri ogrenmek sizin icin korkutucu ve urkutucumudur? Cekez Ethem Olayini ogrenmek ve tarihi gercekleri ogrenmek korkutucu ve urkutucumudur? Dersim Katliaminin Butun Gerceklerini Ogrenmek Sizin Icin Sevdiginiz, Taptiginiz, Kutsal Olarak Gordugunuz Kisi ve Onun Kurdugu Duzenin sahip oldugu gercekligi ogrenmek Urkutucumudur? Bizzat Kendi Yaveri Olan Kocgiri, ve Karadeniz Katliaminda Basrol Oyniyan Topal Osmanin ugradigi Akibetin neye hizmet ettigini ogrenmek sizi cokmu korkutuyor? Bu ve buna benzer yiginla olumsuzluklari ben uydurmuyorum, Tarihi Belge, Delil, Kaynak ve Canli sahitlerin iddalarini ortaya sergiliyerek, BU YAPILANMANIN SAHIP OLDUGU GERCEK KIMLIGI ACIKLIYORUM.. Guzel bir soz var, Sana Kor Olasin Demiyorum, Ama Kor Olmada Gor Gercekleri" soylemi tami tamina Turkiye`de yasiyan %90 Turkiye Halklarina tek tek soylenmesi gerekir, yoksa 1923 den bir adim ileri gidemezler... 1923 e kadar olan Kurtulus Savasinda Yasanmis Gercekleri bilseler yine dert degil... Kurtulus Savasinda, Dogru, Yanlis, Eksik, Fazlasi, Iyi veya Kotu her ne ise, sonucta kazanilmislar Turkiye Halklari icin olmaliydi. Kurtulus Savasinda, Laz, Cerkez, Yoruk, Ermeni, Alevi, Sunni, Kurt, Tatar, Arnavut vs vs herkes savasa katilmis herkes bedel odemistir. Sonuc olarak TEK DIN ISLAM, TEK MILLET VE TEK IRK TURK Olmasi yerine, TURKIYE HALKLARI OLMASI GEREKMEZMIYDI? Ben size bir cok uluslu bir cok ulke siraliyabilirim. Hic Bir Ulkede Turkiye de olan hunarca katliamlar kadar katliamlar olmamistir. Cumhurriyetin kurulusundan once Ataturk`e yonelik Elestirilerimi gosterebilirmisin? Ataturk ile ayni donemde yasamis degilim. kisisel sorunlarim olamaz, Ama Turkiye Halklarin Her Bireyin Sinifsal ve Toplumsal sorunu var, gormek ve gosterilmek istenmiyor.... Ah Su Gizli Irkcilik, Gizli Milliyetcilik ve Gizli Gericilik varya!!!!! Basli basina bir KIZAMIK HASTALIGIDIR. bulasmiya dursun... vucut artik ona alismis, Eroin, Esrar, Sigara, Icki aliskanligi gibidir, birakmak istesede birakmaz, gormek istese de gormek istemez.... Alıntı:
Hem Fasist, Hem Komunnist Olamazsiniz, Cunku Birisi Irkci, Milliyetci, Gerici Fasist, Diger Ikisi Marksist Leninist. Hem IRKCI ve MILLIYETCI, Hemde "Yassasin Dunya (Turkiye) Halklarin Kardesligi" dusuncesine sahip olamazsiniz. Fasizmin Anlamini isterseniz size acikliyayim, Siz kendiniz arastirirsaniz Turkiye`de FASIZMIN KURUCUSUNUN KIM OLDUGUNU DA OGRENMIS OLACAKSINIZ. Beni Kibar ve Medeni Yaklasiminizla ART NIYETLI VE DEMOGOJI yaptigimi dusunmenizden dolayi, Fasist Nedir. Fasizm Nedir Aciklamalarim da size mantikli gelmiyebilir. Cunku kendinizi oyle sinirlandirmissiniz. Sahi ya Hic Dusunmedinizmi? Turkiye 1920 den sonra savasa girmedi... Yani 1nci Dunya savasindan sonra savasa girmedi.... Soviyetler Birligi, 1944-1945 de Adolf Hitlerin Saldirilarinda Ekonomi yerle bir oldu, Bir sure sonra ulkenin gelismesi Almanya, 1945 de yerle bir oldu!! 1960 dan sonra akin akin isci aldi geldigi duruma bakin!!! Japonya, Amerika, Cin, Kuzey Kore ve Guney Kore ile olan savaslardan sonra, gunumuzde sahip oldugu konum!! Keza Fransa ve benzeri bir cok ulke super guc konumunda iken, sizce TURKIYE`NIN HALEN BU HALDE OLMASININ SEBEBI NE OLABILIR???? Bunun Aciklamasini da siz yapin. Yapin Ama gizli Irkciliginizi, Milliyetciliginizi bir kenara birakarak dogru tahlil yapmaya calisin... 2020 Yilindan sonra, butun Ulkeler aya fuzeye ucacak, Dunya Bos Kalinca, Hali ile Dunyaya Bedel Olan Turklere Kalacak!!!! Ne dersiniz!!!! Saygi ve Insani Sevgilerimle. |
Faşizmin Panzehiri Devrimci Dirençtir
Unutulmasın ki, faşizm ve benzeri tüm olağanüstü burjuva rejimler işçi sınıfının mücadelesine, örgütlerine darbeler indirebilir fakat her ne yaparsa yapsın işçi sınıfını ortadan kaldıramaz. Onun tarihsel misyonunu yok edemez ve en karanlık günlerin içinden bile sınıfın duyarlı unsurlarının tomurcuklanmasını engelleyemez. 16 Nisan 2017 referandumu döneminde kendi sınıf çıkarları gereği "Hayır" diye haykıran çeşitli sektörlerden işçilerin ağzından dökülen şu sözler bu gerçekliği ne güzel anlatıyor: "Direnç çiçeğinin gülleri geç açar, çatlattığı kayadan su gürül gürül akar"! Kapitalizmin sistem krizine bağlı olarak emperyalist savaşların yaygınlaştığı, dünya genelinde otoriterleşme eğiliminin yükseldiği, kitleleri derin bir huzursuzluk ve mutsuzluğa sürükleyen istikrarsız ve kaotik bir dönemden geçiyoruz. Kapitalizmin bu çürüme çağında, yoksul işçi-emekçi kitleler, yıkılmadığı sürece insanlığın başına daha nice belâlar saracak olan bu düzenin yoğunlaşan sömürü, baskı ve acımasızlığıyla karşı karşıya bulunuyorlar. Kapitalizm altında bu kara tabloyu pembe renklere boyayacak hiçbir mucize gerçekleşmeyecek! Dünyamızı ve insanlığı batağa sürükleyen bu çürümüş düzenden kurtuluşu mümkün kılacak yegâne yol, kitlelerin devrimci mücadelesidir. Günümüzde çekilen acıların katmerleşerek büyümesinin başlıca nedeni, işçi-emekçi kitlelerin mücadeleyi yükseltebilecek bilinç ve örgütlülük düzeyinden henüz yoksun bulunmalarıdır. Fakat unutulmasın ki, dünya genelinde yakın gelecek için umutlu olmayı müjdeleyen yeni bir devinim yaşanıyor. Burjuva düzenin uzun süre genç kuşaklara enjekte ettiği "kapitalizmin ölümsüzlüğü" palavrası büyük çatırtılar eşliğinde çöküyor ve sistem krizinin yarattığı sarsıntıların içinden, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin genç kuşaklarının "kapitalizme ölüm" sloganları yükseliyor. Özetle günümüz dünyası, insanlığı gerici burjuva düzenlerin karanlığına sürükleyen gelişmelerin yanı sıra, aydınlık bir geleceği yaratacak olan mücadelenin yeşeren tohumları eşliğinde dönüyor. Türkiye, bugün dünya üzerinde olumsuzundan "örnek bir ülke" olarak öne çıkmış olsa da, tarihin bu geçici parantezi er geç kapanacaktır. Benzerlikler ve farklılıklar Bonapartizmden Faşizme adlı kitapta (Bkz. Elif Çağlı, Tarih Bilinci Yay., 2004) ve Marksist Tutum'da yer alan pek çok yazıda, gerek Bonapartist ve faşist rejimlerin gerekse Türkiye'de bu doğrultuda yaşanan gelişmelerin üzerinde uzun boylu duruldu. Burada yalnızca bazı hatırlatmalardan hareketle, günümüz Türkiyesindeki durumu aydınlatacak önemli noktalara kısaca değinelim. Öncelikle belirtmek gerekir ki, dünün Bonapartlarının veya Hitlerlerinin, bugünün Trumplarının ya da Erdoğanlarının iktidar koltuğunu ele geçirebilmelerinin asıl nedeni, onların diğer burjuva politikacıların yapamadıklarını yapmaya hazır, fütursuz kişilik özellikleriyle kendilerini öne fırlatmış olmaları değildir. Asıl neden, kapitalist sistemin içine yuvarlandığı olağanüstü koşullarda, burjuva düzenin "normal dışı" işleyişler için "normal dışı" kişilere duyduğu ihtiyaçtır. Derin krizler, iç veya dış savaşlar, sınıf çatışmasının sarsıcı dalgaları gibi çeşitli nedenlerle burjuvazi hegemonyasını parlamenter işleyişle sürdürmekte zorlandığında, yasama, yargı, yürütme yetkilerinin giderek bir kişide (tek adam) toplandığı olağanüstü bir rejim biçimlenir. Burjuva siyasal yapılanmada, olağan parlamenter rejimden olağanüstü rejime geçiş öncesinde, mutlaka çeşitli gelişmeleri içeren bir "tırmanış" süreci yaşanır. İşçi-emekçi kitlelerin ve çeşitli demokratik muhalefet güçlerinin dirençli mücadelesiyle bu tırmanış durdurulamamışsa, süreç, olağanüstü rejimin kurulması ve siyaset tekelinin tek bir kişinin (duçe, führer, reis, başkan vb.) elinde yoğunlaşmasıyla sonuçlanır. Olağanüstü rejim, somut koşullara bağlı olarak Bonapartist ya da faşist diye tanımladığımız farklı biçimlerde yapılanabilir. Örneğin, Türkiye'de 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında yaşanan sürecin gözler önüne serdiği gibi, burjuva düzende Bonapartist otoriter rejimden totaliter rejime doğru bir gidiş yaşanabilir. İşin gerçeğinde, burjuva düzenin olağanüstü siyasal biçimleri arasında uçurumlar yoktur. Çeşitli özellikleriyle ayrı ayrı kavrayabilmek bakımından değişik kavramlarla tanımlanan bu olağanüstü burjuva rejimler arasında elbet bazı farklılıklar mevcuttur, ama benzerlikler de büyüktür. Örnekse, rejimi sembolize eden tek adamın (führer, duçe, reis, kurtarıcı vb.) varlığında somutlanan yürütme tekeli, burjuva muhalefet dahil her türlü muhalefet kaynağına tahammülsüzlük, artan baskılar, değişik derecelerde devlet şiddeti gibi hususlar olağanüstü burjuva rejimlerin ortak özellikleridir. Yine de aralarındaki bir nüansa işaret etmek gerekirse, faşizm koşullarında tam anlamıyla totaliter bir iktidar yapılanmasının oluştuğunu söyleyebiliriz. Faşist iktidar, başka hiçbir odağa siyasal hak tanımamak üzere, kendi özel vurucu güçlerini, polisiye aygıtlarını da örgütleyip seferber ederek baskı rejimini tam anlamıyla pekiştirir. Marksist teori, somut koşulları ve buradan türeyen farklılıkları hesaba katmadan, her zamanda ve her mekânda aynen tekrarlanacak kalıplardan oluşan bir dogma değildir. Marksizm, yaşamla ve mücadeleyle iç içe gelişen canlı bir eylem kılavuzudur. İşçi-emekçi kitlelerin mücadelesine yol gösterecek hazır reçeteler yoktur; Marksist teorinin ve tarihsel deneyimlerin ışığı eşliğinde somut koşulların titizlikle değerlendirilmesiyle yol belirlemek ve ana halkayı kavramak zorunludur. Faşizm söz konusu olduğunda da geçmiş çözümleme ve deneyimler donmuş kalıplar gibi algılanmamalı, günün somut koşulları çerçevesinde değerlendirilip gereken sonuçlar sentezlenmelidir. Yaşamın akışıyla uyuşan bu diyalektik çerçevesinde bugün Türkiye'deki siyasal rejimin özelliklerini irdelediğimizde, daha önce Türkiye'de yaşanan tepeden inme 12 Eylül askeri faşizmine oranla farklılıklar içerdiğini görürüz. Buna karşılık, zaman ve zeminden kaynaklanan pek çok farklılığı saklı tutmak koşuluyla, klasik örnekler olarak sivrilen İtalyan ve Alman faşizmiyle bazı benzerlikler içerdiğini de gözlemleyebiliriz. İkinci Dünya Savaşı öncesinden başlayarak İtalya ve Almanya'da egemen olan faşist rejimler, Avrupa'yı sarsan emperyalist savaş, kriz ve işsizlik koşullarında yoksul kitleleri ölümüne aldatarak hüküm sürdüler. Kapitalist sistemin tepesinde yer alan mali sermaye çevrelerinden aldıkları esas destek bir yana, bu faşist diktatörlükler, yarattıkları "yalan imparatorluğu" sayesinde toplumun önemli bir bölümünü de yanlarına çekmeyi başardılar. Toplumun muhalif bölümünü ise burjuva devletin çıplak terörüyle bastırarak, yok ederek var oldular. Her iki örnekte de, faşist liderler daha önceki burjuva siyasetçilerin sergilediği elit görünüme oranla sanki halkın içinden çıkmış izlenimi vermeye özen gösterdiler. Faşist ekip, bu izlenimi sürdürmeye hizmet eden tutum ve davranışların üretimine hız verdi. Bu faşist rejimler bütünüyle kapitalist düzenin militarist giysilerini kuşanarak, ülkelerini emperyalist paylaşım maceralarına sürüklediler. Geniş kitleleri bu maceralarına alet edebilmek için, ırkçılığa, milliyetçiliğe, ayrımcılığa, ötekileştirmeye dayanan faşist bir propaganda dili yarattılar ve gündelik yaşamda bunu egemen kıldılar. Bu gibi hususlar İtalyan ve Alman faşizminin ortak özellikleri oldu. İşsiz ve yoksul halk kitlelerinin sırtına basarak yukarıya tırmanmaları nedeniyle de, bu rejimler "aşağıdan faşizm", "sivil faşizm" şeklinde değerlendirildiler. İtalyan ve Alman faşizmi, İkinci Dünya Savaşının sonunda rakip emperyalist güçler ve özellikle Sovyet Kızıl Ordusu karşısında aldığı büyük yenilgi neticesinde yıkılıp gitti. Fakat İspanya'da 1936-1939 arasında yürüyen iç savaşta, devrimcileri de içeren "Cumhuriyetçi" cephenin yenilgisi neticesinde kurulan faşist Franco diktatörlüğü 1975 yılında onun ölümüne dek varlığını sürdürdü. Bu gibi gerçeklere rağmen, salt İtalyan ve Alman faşizminin yıkılışına dayanarak, burjuva sol "artık faşizm olmaz" dedi. Oysa tıpkı emperyalist savaşlar gibi, faşizm de, dara düşen kapitalist sistemin yoksul kitlelerin başına tekrar ve çeşitli biçimlerde musallat edeceği bir belâ olacaktı. Nitekim tarihin akışı içinde çeşitli Latin Amerika ülkeleri ve Türkiye, bu kez askeri darbeler biçiminde tepeden gelen ve burjuva düzenin parlamenter işleyişini açık biçimde feshederek iktidara kurulan askeri faşizm örneklerine sahne oldu. Netice olarak faşizmin sivil denileni de askerisi de, burjuva düzenin şu ya da bu derecede açık devlet baskısı ve şiddeti eşliğinde biçimlendirip sürdürdüğü olağanüstü rejimlerdi. Bunlar, burjuva diktatörlüğün parlamenter işleyişle dizginlenmemiş, fütursuz, kuralsız ve çıplak çeşitlemeleriydi. Sivil faşizmle askeri faşizm, bir başka deyişle aşağıdan faşizmle tepeden faşizm örnekleri arasında, son tahlilde burjuva rejimin niteliği açısından özde büyük farklılıklar yoktur. Ancak buna rağmen, siyasal ve toplumsal yaşamda doğurdukları sonuçlar bakımından her biri kendi özgünlükleri temelinde incelenmeyi gerektiren deneyimler sergilemişlerdir. Burada birincisiyle ikincisi arasındaki önemli bir farklılığa işaret etmek yararlı olacaktır. Sivil faşizm örneklerinde, faşist güçler egemen demagojilerini o toplumda geniş kabul gören tarihsel-toplumsal temalardan hareketle oluşturarak süreç içinde aşağıdan kitle desteği sağlamakta ve bu sayede iktidara yürüyüp iktidara yerleşmektedirler. Bu çeşitlemelerinde faşizm, ortalama insanın nabzına göre verilen şerbet kıvamına getirilmiş (gerçekte acı) yalanlarla kendini "onların iktidarı" olarak yutturabilmektedir. Sivil faşizm, burjuva düzenin krizli dönemlerinde parlamenter işleyişin içinden çıkıp, onun zaaflarını kullanarak ve bu zaafları büyütüp parlamentoyu paralize ederek iktidara tırmanmaktadır. Eğer bu süreçte kendisine karşı duran muhalefeti bastırabilirse, parlamenter rejimin kurallarını tamamen bir kenara fırlatıp, kendi kurallarıyla (daha doğrusu KHK benzeri kuralsızlıklarla) iktidarını kurumsallaştırmaktadır. Sivil faşizm örneklerinde parlamenter sistem, askeri faşist rejimin kuruluşunda olduğu gibi ani bir darbeyle lağvedilmediğinden, yarattığı toplumsal etki de farklıdır. Faşist iktidarın artık kurumlaştığı bir dönemeç noktasına dek, toplumun genelinde olağanüstü bir rejimin (faşizmin) iktidara yerleşmekte olduğu algısı zayıf kalmaktadır. Bu algı güçlenmeye başladığında ise, birilerinin dediği gibi "atı alan Üsküdar'ı geçmiş" olmaktadır. Türkiye örneğinde görüldüğü üzere, askeri faşizm iktidar koltuğuna kurulur kurulmaz sağı ve soluyla sivil siyaset güçlerine ani bir darbe indirerek siyasi yaşamı açıkça sona erdirir. Ölümü gösterip sıtmaya razı etme misali, ülkedeki çatışmalı ortama son verdiği görüntüsü sergileyerek, kendi askeri diktatörlüğünün toplum tarafından ehven-i şer görülmesini sağlar. Sivil faşizmde ise durum biraz daha farklıdır. Ülkeyi kendi ilan ettiği olağanüstü hal yasalarıyla (KHK'larla) yönetmeye başlayan iktidar partisi, bu süreçte diğer tüm örgüt ve çevrelerin siyasetini adım adım boğma pahasına, kendi "sivil" siyasetini sanki normal burjuva rejim işliyormuş süsü vererek sürdürür. O nedenle de, toplumda, siyasi yaşam (artık bu biçimde de olsa!) devam ediyormuş gibi bir kabullenme hali egemen olur. Sivil faşizm iktidara tırmanma kesitinde ve iktidarının ilk döneminde, özellikle işçi-emekçi kitlelerin mücadeleci örgütlerine seçmeli biçimde baskı-şiddet yöneltmekte, toplumun geri kalanına ise dokunmayacağı algısı yaratmaktadır. Kendi özel harekât güçleri eşliğinde gerçekleştirdiği "saray" veya "seçim" darbeleriyle iktidara tırmanan sivil faşizm, bu süreçte püskürtülmediği takdirde iktidara iyice yerleşmek için büyük fırsat kazanmış olmaktadır. Şu da bir gerçektir ki, zamana yayılmış biçimde ve dozu alıştıra alıştıra arttırılan faşist uygulamalar, faşizmin iktidara yerleşmesini engelleyecek geniş ve birleşik bir mücadelenin örülmesi sürecini pörsütmektedir. Askeri faşist diktatörlükler tepeden inen darbelerle parlamenter işleyişi, sivil siyasi yaşamı, siyasal örgütleri ani biçimde ve açıkça imha ederler. Bunlar, işçi-emekçi kitlelerin mücadelesini şiddetle bastırmak üzere alenen devletin silahlı güçlerini seferber eder ve bu karakteristikleriyle tüm toplum tarafından (kendilerini destekleyen ve desteklemeyen kesimleriyle) tepeden inen olağanüstü bir rejim olarak algılanırlar. Askeri darbeler kendi mantıkları gereği önceden bildirilmeden "bir gece ansızın" tepeden inseler bile, bunların öncesinde de parlamenter işleyişin paralize olduğu ve toplumun adım adım adeta darbeyi bekler hale getirildiği bir tırmanış süreci yaşanır. İşte bu süreçte darbe tehdidine karşı yürütülecek ortak demokrasi mücadelesi yaşamsal önemdedir. Zira, burjuva devletin polisiye ve askeri gücünü, yani tankıyla topuyla vurucu ordusunu sokaklara indiren askeri faşist darbe gerçekleştiğinde, bir anlamda iş işten geçmiş olmaktadır. Kuşkusuz askeri faşist diktatörlükler de, darbe sonrasında iktidar koltuğuna iyice yerleşip kurumlaşmaları ve varlıklarını sürdürebilmeleri için, açık baskı silahının yanı sıra toplumu aldatacak faşist propaganda makinesini işletirler. Faşizmin ortak bir özelliği olarak, toplumun mücadeleci kesimleri açık baskı ve şiddet araçlarıyla bastırılıp hatta imha edilirken, ideolojik aygıtların seferberliği sayesinde kitlelerin bir bölümü korkutulup sindirilir, bir bölümü de kendi destekçileri kılınır. Açık baskı yöntemi ve ideolojik propagandalarla kitleler ne denli bastırılıp veya kandırılsa da, askeri faşist rejim nihayetinde toplumun çoğunluğu tarafından geçici bir rejim, görevini tamamlayıp yerini tekrar olağan parlamenter işleyişe bırakacak bir dönem olarak algılanmaktadır. Oysa sivil faşist rejim, içteki muhalefetin büyümesi veya dış basınç, savaş yenilgisi gibi faktörlerin etkisi saklı tutulmak koşuluyla, faşist propagandayla kitle desteğini arttırdığı ölçüde ömrünü uzatabilmektedir. Sivil faşist rejim, demagojiyle kandırdığı kutba kendi anormalliğini normalmiş gibi benimseterek ve kandırmayı başaramadığı diğer kutbun değişim umudunu ise yarattığı baskı ve bezginlik atmosferinin içinde boğarak toplumu paralize eder. Askeri faşist rejim esas gücünü bizzat iktidar olan topun, tüfeğin, tankın yarattığı baskı ve şiddetten alırken, sivil faşizm de aynı baskı araçlarını kullanmakla birlikte, daha önemlisi ve tehlikelisi, geri kitlelerin sıradanlığını okşayan sinsi bir propagandayla geniş kitlelerin hücrelerine nüfuz eder. Bunu başardığı ölçüde de toplumun dokusunu bozunuma uğratır. Unutulmasın ki, tank ve toplar sokaklardan çekilip burjuva düzen olağan parlamenter işleyişe geri döndüğünde, askeri faşist rejim genel anlamda sona ermektedir. Yarattığı kurumların ve koyduğu yasakların kalıntıları bir yana, toplum yeni bir ruh haline bürünmektedir. Oysa sivil faşizmin, işçi-emekçi kitlelerin önemli bir bölümünü kucaklayarak yarattığı düşmanlaştırıcı kutuplaşmanın sonuçları daha zehirlidir. Geniş kitlelerin uğratıldığı dokusal bozunumun etkileri çok daha derin, kalıcı, uzun vadeli ve dolayısıyla tehlikeli olmaktadır. |
Türkiye'de olağanüstü hal ve sivil faşizm
Bonapartizmden Faşizme kitabının 2004 tarihli önsözü şu satırlarla sona eriyordu: "Bazı Avrupa ülkelerinde faşist partiler belirli düzeylerde yükseliş kaydediyor olsalar da, faşizmin bu ülkelerde henüz güncel bir tehdit boyutuna ulaşmadığı doğrudur. Ama yarın neler olacağı belli mi olur? Ekonomik krizlerin, yeniden paylaşım savaşlarının sarsıntılarıyla dönen, yabancı düşmanlığının, ırkçılığın tırmandırıldığı günümüz dünyasında, başı fena halde sıkıştığında kapitalist sistemin içinden yine faşizm belâsını çıkartabileceği gerçeği asla küçümsenemez." Bu satırlarda yazılanları doğrulamak istercesine, ne yazık ki, Türkiye bir kez daha faşizm gerçekliğiyle yüz yüze gelmiş durumda. Ama bu kez 12 Eylül'dekinden farklı koşullarda ve farklı bir tarzda. Tek adamın otoriter yönetimi altında biçimlenen ve giderek kurumsallaşan bugünkü olağanüstü rejim, 12 Eylül askeri faşizminden çok, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa'da (Almanya, İtalya) yükselen sivil faşizm örneklerini hatırlatmaktadır. Bugün Türkiye'de egemen siyasal rejimin özelliğini ve olası etkilerini kavrayabilmek bakımından bu hususun göz önünde bulundurulması önemlidir. Diğer yandan daha önce de belirttiğimiz gibi, çeşitli örnekleri genel anlamda faşizm başlığı altında toplamak doğru olsa da, her bir rejim kendi özgünlükleri temelinde ele alınıp kavranmalıdır. Bu noktada belirtmek gerekir ki, ne Türkiye İtalya ve Almanya gibi bir Avrupa ülkesidir ne de bugün dünün aynısıdır. Yine de farklılıkları hesaba katarak bir karşılaştırma yapmak yararlı olacaktır. Türkiye'deki tek adam rejimi, parlamenter sistemin olağan işleyişinin içinden çıkarak, olağandışı yöntemlerle iktidarının önünü açmıştır. Haziran 2015 seçim sonuçlarıyla oluşan parlamento dengesi yadsınmış, parlamenter sisteme Kasım 2015 seçim darbesi indirilmiş ve bugünkü totaliter rejimin temelleri böyle atılmıştır. Bugün Türkiye'de tek adam rejimi, geçmişteki sivil faşizm örneklerinde olduğu gibi, geniş kitlelerce kabul gören ve gündelik yaşamın içinde olağan kabul edilen temalar eşliğinde toplumun dokularına nüfuz ettiriliyor. Burada başrolü, 60'lar sonrasından başlayarak devletçi, milliyetçi ve mukaddesatçı bir öğreti temelinde tırmandırılan ve Türk-İslam sentezi denilen ideolojik tema oynuyor. Bu tema eşliğinde yürütülen propaganda ve kutuplaştırma siyasetiyle totaliter iktidarın yanına çekilen kitleler, toplumun diğer yarısına karşı düşmanlaştırılarak kindar kitlelere dönüştürülüyorlar. Elbet burada sorunun kaynağı, işçi-emekçi kitlelerin inanmış Müslümanlar olması değildir. Tersine, İslam faktörünün tek adam rejimi tarafından iktidara yerleşmeyi ve kurumlaşmayı sağlayacak bir kitle anahtarı olarak kullanılmasıdır. Altını çizerek belirtmemiz gerekir ki, işçi-emekçi kitlelerin olağan bir parlamenter işleyişte ortaya koyacakları şu ya da bu siyasal tercihten bağımsız olarak, kendi yaşamlarında zaten önemli kıldıkları din, bir toplumu faşizme sürüklemez. Fakat faşizme ilerleyen bir Bonaparte'ın bu amaçla kullandığı din faktörü, geniş kitlelerin tarihsel bir aldanma ve çarpılmaya uğrayıp, faşist rejimin destekçisi kılınmalarına pekâlâ hizmet eder. Yoksulluk ve işsizlik bataklığının içinde kendi hallerinde yaşayan işçi-emekçi kitlelerin, acılarını dindirici bir ilaç gibi sarıldıkları sosyal bir olgudur din. Ancak, iktidarını yıkılmaz kılmanın peşindeki bir diktatörün elinde bir kitle aldatma aracına dönüştürüldüğü ölçüde, işçileri-emekçileri kötücül anlamda etkisi altına alan bir siyasallaşma niteliğine bürünür. Böylece, o yıllardır bildiğimiz sıradan iyi kalpli Müslüman işçi ve emekçiden, faşizmin destekçisi olacak kertede zehirlenmiş bir taraftar yaratılmak istenir. Bu noktadan bakıldığında açıkça görülür ki, iktidarını ağırlıklı olarak topunun-tüfeğinin yarattığı şiddetle sürdüren ve bu nedenle de ömrü o kadar da fazla olmayan askeri faşist rejime oranla, sivil faşist rejim toplumun derinlerine inen daha uzun dönemli bir tehlike kaynağıdır. Nihayetinde askeri olanı, toplumsal yaşama gündelik siyasal akışın "dışından" doğrultulan bir tehdit ve onun inanılmaz baskı-şiddet ve işkence mekanizmasının yarattığı korku imparatorluğu olarak hüküm sürer. Sivil faşizm ise, bazen sana tezgâh başındaki sınıf kardeşinden veya mahallendeki kapı komşundan yöneltilebilecek "olağanlaştırılmış" bir "iç" tehdit olarak varlığını sürdürecektir. Bu temelde sivil faşizm işçi ve emekçi kitleleri yalnızca korkutup sindirerek değil, daha da kötüsü onların bir bölümünün gözünü kör edip diğer bölümüne düşmanlaştırarak iktidarını kurumsallaştırabilir. Bugün Türkiye'de yaşanan budur. Türkiye'de yaşanan sürecin bir özgünlüğü de, burjuva parlamenter işleyişten totaliter bir rejime adım adım geçişi yürüten partinin ve onun değişmez liderinin uzun yıllar boyunca toplumda tam tersi bir beklenti, yani demokratikleşme doğrultusunda iyimser bir beklenti yaratmış olmasıdır. Gerçekten de AKP'nin iktidar olduğu 2002 yılından 2010 sonrasında gidişatın değiştiği dönemeç noktasına ve hatta azalan ölçüde bile olsa neredeyse 2015 Haziran seçimlerine dek, bu iktidar toplumun geniş kesimlerinden pozitif beklentiler temelinde destek görmüştür. AB ülkelerindeki standartları yakalama, demokratikleşme, Kürt sorunu gibi kangrenleşmiş tarihsel sorunların çözümü, yıllarca geniş halk kesimlerini bezdiren askeri vesayet sisteminin tasfiyesi vb. şeklinde sıralayabileceğimiz bu pozitif beklentiler nedeniyle, AKP iktidarı kendini umutlu bir geleceği yaratan iktidar olarak lanse edebilmiştir. İşte böyle bir noktadan hareketle totaliter sisteme kayış, genelde işçi-emekçi kitlelere bu değişimi çaktırmayacak ve onların muhalefet duygularını köreltecek bir pörsütme süreci içinde yaşanmıştır. Bu nokta bugün Türkiye'deki durumu kavrayabilmek bakımından son derece önemlidir. Kendi halindeki işçilerin-emekçilerin giderek totaliterleşen AKP iktidarını hâlâ kendi içlerinden çıkma ve kendilerini temsil eden bir iktidar olarak algılamalarına yol açan başat faktör, o işçi ve emekçilerin gündelik yaşamını bütünüyle esir alacak dozda kullanılan "din kardeşliği" faktörüdür. Bu nedenledir ki, aslında işçi sınıfının en yaşamsal ekonomik-sendikal haklarını gasp eden bir iktidar, henüz pek çok işçiye hâlâ "bizim iktidar" gibi görünebilmektedir. Kuşkusuz, milyonlarca işçi salt din faktörüne bakıp, çalışma koşullarının kötüleştirilmesi, sendikal ve ekonomik hakların gaspı, grevlerin yasaklanması gibi işçilere düşman uygulamaları peş peşe yürürlüğe koyan bir iktidardan hoşnut olacak kadar aptal değildir. Ne var ki, yaratılmış olan kutuplaşmadan beslenen taraftarlık psikolojisinin aşılabilmesi ve derinlerdeki hoşnutsuzluk duygusunun açık bir muhalefete dönüşebilmesi de öyle kolay değildir. Bunların başarılabilmesi, ancak sınıf devrimcilerinin sabırlı aydınlatma çabası ve pratiğin indireceği acı şamarlar sayesinde mümkün olabilecektir. Yıllarca sözde bir laiklik adına kitlelerin dinini baskılayan statükocu burjuva iktidarların karşısında, Erdoğan-AKP iktidarının kendini kitlelere din kardeşi olarak yutturabilmiş olmasının etkisi küçümsenmemelidir. Irk ve milliyet gibi faktörlere oranla Türkiye toprağında çok daha ortaklaştırıcı ve doğal kabul gören din faktörü, Erdoğan-AKP iktidarının bugüne dek bir anlamda işçi-emekçi kitleleri fazlaca huzursuz etmeden totaliterleşme yolunda ilerleyebilmesini sağlamıştır. Türkiye'deki gidişat, yabancı yorumcular tarafından parlamenter rejimin kurumlarını çökerten karanlık bir dönem olarak tasvir ediliyor. Başkanlık rejiminin Türkiye'ye istikrar getirmek yerine, ülkeyi yoğun bir şiddet ve kaos sarmalına sürüklemesinin fazlasıyla muhtemel olduğu belirtiliyor. Gerçekten de, bölgede kızışan paylaşım savaşı ve Türkiye'yi fena halde etkileyecek kriz koşulları hesaba katılacak olursa, tek adam rejiminin böyle bir tarih kesitinde ve böyle bir ülkede istikrar yaratması mümkün değildir. Erdoğan büyük emperyalist güçler arasındaki rekabetten faydalanıp aradan sıyrılmayı düşünüyor. Fakat her defasında top direkten dönüyor ve iktidar bu güçlerle şu ya da bu şekilde çatışmalı konuma sürükleniyor. Bu rejim altında Türkiye'deki bu gidişatın değişmesi mümkün değildir. Genel olarak faşist rejimler, olağan burjuva işleyişte rahatça yüzdürülen gemileri öylesine yakarak bilinmezliklere yol açarlar ki, onlar için tekrar olağan koşullara dönüş şansı yoktur. Hadi diyelim, askeri faşist rejim "vadem doldu, orduyu daha fazla yıpratmayalım" hesabıyla yerini kontrollü bir parlamenter işleyişe bırakarak çözülebilir. Ne var ki sivil faşist rejim, tüm kaderini "başkan"ın kaderiyle özdeşleştirmekte ve böylece daha ılımlı görünen politikalara manevra olanaklarını ortadan kaldırmaktadır. O nedenle de dış güçlerle arasındaki çelişkileri keskinleştirmekte ve ömrünün sona ermesinde, emperyalist güçler arası rekabetin bindirdiği basınç, savaş yenilgisi gibi dış faktörler önemli bir rol oynamaktadır. Dış tehditlerle yüz yüze geldiğinde, ömrünü uzatma çabası içinde ve gücü yettiği sürece başvuracağı yegâne çare ise, içte baskı ve şiddeti arttırmak olmaktadır. Türkiye'de bundan sonra ne gelişmeler olur, neler yaşanır, falcı değiliz bilemeyiz. Ama son derece açık olan bir gerçeklik var. Bu olağanüstü burjuva rejim devam ettiği sürece, işçi-emekçi kitleler bu rejimin bindirdiği ekstra baskı, şiddet ve demokratik-sendikal hak kayıplarından asla kurtulamayacaklar. Bugünün Türkiyesine egemen olan somut gelişmeler temelinde dile getirmeye çalıştığımız tüm bu hususlar, kısa vadede insanın içini daraltan olasılıklara işaret ediyor olabilir. Ne var ki gerçeklik budur ve acı gerçekleri içeren bir siyasal-toplumsal tablo bu gerçeklerden kaçarak değil, tersine onları derinden kavrayan bir mücadeleyle değiştirilebilir ancak. Tarih örnekliyor Kapitalizmin ve tarihin ilerleyişi içinde pek çok ülkede burjuvazinin olağan yönetimi parlamenter rejim çerçevesinde kurumlaşmış ve burjuva demokratik işleyiş bu temelde biçimlenmiştir. Burjuvazinin bu yönetim biçimi kitlelerin parlamenter yolla yönetime "rıza" vermesini mümkün kılar ve burjuvazi hegemonyasını garantide gördüğü sürece burjuva düzen bu şekilde devam edebilir. Burjuva parlamenter rejimde kitlelerin seçime katılan partiler temelinde biçimlenen toplumsal "rıza" duygusu, olağanüstü rejimlerde yerini diktatörün dayattığı sözde referandumlara (plebisitlere) ve bu temelde arttırılmaya çalışılan "evet"lere terk eder. Totaliter rejimi sembolize eden parti ve lidere karşı olan çeşitli siyasal parti ve örgütlerin muhalefet olanakları tepenin artan baskılarıyla giderek kısıtlanır ve rejimin yasal çerçevesi bakımından neredeyse yok edilir. Muhalefet üzerinde giderek yoğunlaştırılan baskıların yanı sıra, sonuçlarıyla rahatlıkla oynanan diktatoryal referandumların düzenlenmesi de olağanüstü burjuva rejimin önemli bir özelliğidir. Bu rejimin uygulamalarının en başta geleni de, toplumu asla kendi haline bırakmamak ve ideolojik aygıtları tam gaz çalıştırarak "düşmanlaştırma" kampanyalarını daha da derinleştirmektir. Bu kampanyalar, ülkeye ve içinden geçilen zaman dilimine bağlı olarak Yahudilere ya da Kürtlere, çeşitli azınlıklara, dinsel-mezhepsel farklılıklara düşmanlık biçimindeki çeşitli argümanlar eşliğinde yürütülür. Bu sayede işçi sınıfı ve emekçi kitleler bölünür ve önemli bir bölümü sanki kendi varoluşlarına ihanet edercesine, aslında kendi sınıflarının düşmanı olan bu olağanüstü burjuva diktatörlüğünün destekçisi olurlar. Derin bir aldanma ve akıl tutulmasına sürüklendikleri için faşist diktatörlüğe onay veren işçi-emekçi kitleler, pozitif beklentilerden uzaklaşıp düşmanca tutumlar geliştirmenin yerleştirdiği bir negatif toplumsal tutumun batağında hastalıklı bir ruh haline sürüklenirler. Bu negatif ruh hali, bu kitleleri oluşturan bireylerin parlamenter rejimin işlediği olağan günlerde burjuva siyasetlere pozitif beklentilerle verdikleri "rıza" durumundan çok farklıdır. Unutulmasın ki, kişiyi kendi sınıf kardeşine düşmanlaştıran haksız ve kötücül bir tercihten güç alan bir "evet", neticede o onayı verenlerin ruhunu sakatlayan bir toplumsal davranıştır. Ruhu sakatlanıp komplekse kapılan kişi, normal koşullarda hararetle destekleyeceği doğrulara bile hastalıklı biçimde cephe alabilir. Bu gerçeklik, baskıcı rejimlerin yanılsamaya uğrattığı işçileri ve emekçileri, girdikleri yanlış yoldan döndürüp mücadeleye kazanabilmek için onlara ne denli ekstra bir sabır ve özenli bir dille yaklaşmak gerektiğini açıklar. Diğer yandan, işçilerin ve emekçilerin büyük yanılsamalar neticesinde faşist rejime verdikleri destek, süreç içinde o diktatörlüğün sonunu getirecek zayıf noktalar da içerir. Örneğin, yaratılan kutuplaştırma ve düşmanlaştırma temelinde bölünüp gerici rejimin destekçisi kılınmış işçi-emekçi kitlelerin önemli bir bölümünün iç dünyasında zamanla kaçınılmaz olarak bir hoşnutsuzluk ve huzursuzluk psikolojisi gelişecektir. Bu psikolojiyle, toplumun büyük bir bölümünün desteğini arkasına aldığıyla böbürlenip, bu durumun hep böyle devam edeceği yanılsamasına kapılan diktatörün psikolojisi arasında giderek büyüyen bir çelişki olacaktır. Parlamenter rejim, bir burjuva iktidarın kitleleri olağan yöntemlerle ikna edebilmesine dayanır. Burjuvazinin hegemonyasını parlamenter ikna yoluyla sürdürebilme noktasından, "zor kullanma" yani açıkça "sopanın eşliğinde yönetme" noktasına kayması aslında burjuva düzen açısından bir güçsüzlük göstergesidir. Gerçekten de faşizm, dünya genelinde yaşanan kriz ve savaş koşullarına bağlı derin bir hegemonya krizinin yansımasıdır. O nedenle diyebiliriz ki, faşizm burjuva düzen açısından güçsüzlüğün içinde güç gösterisidir. Zaten diğer yolların tıkanmış olması nedeniyle iktidar olabilen faşizm, özellikle de sivil faşizm, bu iktidarından kendiliğinden feragat etmeyecektir. Bir başka deyişle, işçi-emekçi kitlelerin böyle bir iktidardan kolayına kurtulabilmeleri mümkün değildir. Son tahlilde sınıf mücadelesinin şaşmaz bir kuralı olarak denebilir ki, "zor"a dayanarak iktidarını sürdüren, çeşitli iç ve dış faktörlerin etkisinin büyüttüğü mücadeleyle "zor" ile gider! Tarihten ders almak gerekirse, Fransa'da 2 Aralık 1851'de yeğen Bonaparte parlamenter işleyişi bir hükümet darbesiyle sona erdirip iktidara yerleşmişti. Bonapartizm diye adlandırılan bu diktatörlük, toplumda yarattığı tüm korkuya ve taraftarlarının tantanasına rağmen, olağanüstü rejimlerin geleceğinin ne denli karanlık olduğunu somutlayarak tarihin çöplüğüne fırlatıldı. Fransa'nın üstünlüğünü kanıtlama düşleri eşliğinde ülkesini Prusya ile savaşa sürükleyen imparator Bonaparte, uğradığı yenilgi sonucunda teslim olmuş ve imparatorluk tahtından alaşağı edilerek Fransa'da yeniden cumhuriyet ilân edilmişti. Kısa vadeden bakıldığında işçi sınıfının devrimci mücadelesini bastıran bu olağanüstü burjuva rejim, pek de uzun sayılmayacak bir vadede –şu diyalektiğin işine bak– kendisini yıkacak devrime davetiye çıkartmıştı! 1871'de işçi sınıfının devrimci mücadelesinin harı içinde Paris Komünü iktidarı vücut bulurken, Marx'ın Bonapartist rejime dair kehaneti de gerçekleşiyordu. 1852 Martında Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i adlı ünlü eserinin son satırlarını yazmaktaydı Marx. Yeğen Bonaparte'ın bütün burjuva ekonomisinin altını üstüne getirdiğini, burjuva hükümet mekanizmasından hükümet mekanizması halesini çekip çıkartarak, onu hiçe sayarak, onu aynı zamanda hem rezil hem de gülünç ederek bizzat düzen açısından kanunsuzluk, normsuzluk yarattığını belirtiyordu. Tek adam rejimi kuran yeğen Bonaparte, çarmıha gerilme sırasında İsa'nın giydiği giysiye Hıristiyan kitlelerin tapınma adetini, Napoléon sülalesinin imparatorluk pelerinine tapınma olarak tazelemeye koyulmuştu. Marx bu örneğin eşliğinde söz konusu satırlarını bitirirken, Bonapartist diktatörlüğün geleceğine ilişkin tarihe şu unutulmaz notu düşecekti: "Ama imparatorluk pelerini en sonunda Louis Bonaparte'ın omuzlarından düştüğü gün, Napoléon'un tunçtan heykeli, Vendôme dikilitaşının tepesinden gümbürtüyle devrilecektir." Tarih Marx'ı doğrulamak istercesine hükmünü icra edecek ve amca Bonaparte döneminde Paris'e dikilmiş olan Napolêon heykeli 16 Mayıs 1871'de, Paris Komünarlarının emriyle yıkılacaktı. Evet, Bonapartizm ya da faşizm gibi olağanüstü burjuva rejimler işçi-emekçi kitlelerin haklarını tırpanlayarak ve onların mücadele örgütlerine darbeler indirerek kısa dönemde burjuva düzenin işlerini yoluna koymuş gibi görünebilirler. Ne var ki, aslında burjuva düzenin ipliğini pazara çıkartarak adeta devrimi de kendi elleriyle davet etmiş olmaktadırlar! İşte günün karamsarlığına inat, tarihe bir de buradan bakmak gerekir. Nitekim Türkiye'de son süreçte yaşananlar yeğen Bonaparte'ın hikâyesinin birinci bölümünü çok çarpıcı biçimde somutlarken, tarihin köstebeği derinden derine ikinci kısmı için toprağın altını kazmakla meşguldür. Bonaparte'ın tam bir iktidar sarhoşluğuyla giriştiği Prusya'ya saldırı macerası nasıl ki onun sonunu getirmişse, günümüz benzerleri de iştah duydukları emperyalist maceralarla aslında kendilerini köşeye sıkıştıracak dış ve iç faktörleri geliştirmektedirler. Direnç Çiçeğinin Gülleri Türkiye'de işçi sınıfı bugün yürürlükte olan olağanüstü burjuva rejime karşı, tarihteki başka örneklerde tanık olunduğuna benzer bir şekilde ayağa dikilmiş değildir. Toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan ve aslında demokrasi mücadelesinde de başı çekmesi gereken işçi sınıfı, ne yazık ki, henüz 12 Eylül askeri faşizminin günümüze uzanan tahribatından kurtulamamışken, bu kez sivil faşizmin baskılarıyla yüz yüze gelmiştir. İşçi sınıfının devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyi, 1980 dönemecinden bu yana, önce içte askeri faşizm daha sonra da dışta Sovyetler Birliği'nin çökmesi ve dengelerin değişmesi gibi çeşitli faktörlerin etkisiyle can acıtıcı kertede gerilemiştir. Devrimci siyasal örgütlülük bir yana, sınıfın sendikal örgütlenme düzeyi ve de mevcut sendikaların mücadelecilik düzeyi yerlerde gezinmektedir. Zaten AKP'nin işçi sınıfı üzerinde onca etki kurabilmiş olmasının nedeni de bu gerilemenin yarattığı büyük bilinç kaybı ve çıkışsızlık ruh hali olmuştur. Bu tabloya bir başka gerçeği daha eklemek gerekir. AKP'nin demokrasi ve reform vaatlerinde bulunduğu yıllar boyunca pozitif görünen faktörlere bakarak onu izleyen işçiler, daha sonra AKP-Erdoğan iktidarının tamamen baskıcı ve işçi haklarına düşman bir yöne dümen kırdığını henüz kavrayabilmiş ya da kabullenebilmiş değillerdir. İşte işçi sınıfı mücadelesinin ilerletilebilmesi için belirlenmesi gereken ana halka, tüm bu somut koşulların tahlilinden türetilmek durumundadır. Diğer yandan altını çizerek belirtmek gerekir ki, toplumun yarısından fazlasında totaliter Erdoğan-AKP iktidarına karşı önemli bir karşıtlık ve hoşnutsuzluk duygusu mevcuttur. Kuşkusuz bu iktidara karşı mücadele duygulara dayanarak değil, bu muhalif duyguları aktif mücadeleye dönüştürecek bir örgütlülük sayesinde ilerletilebilir. Bugün Türkiye'de, ezilen ulusun demokratik mücadelesinden ona destek veren birleşik demokratik muhalefete, baskıları hapisleri göğüsleyen gazetecilerden, akademisyenlerden çeşitli aydınlara dek, totaliter iktidara karşı yükseltilen demokrasi mücadelesi son derece önemli ve kıymetlidir. Ama bu kadarı yeterli değildir. Mevcut anti-faşist muhalefete işçi sınıfının devrimci mücadelesini katmadan kalıcı başarılar elde etmek mümkün olmayacaktır. Unutulmasın ki, faşizm ve benzeri tüm olağanüstü burjuva rejimler işçi sınıfının mücadelesine, örgütlerine darbeler indirebilir fakat her ne yaparsa yapsın işçi sınıfını ortadan kaldıramaz. Onun tarihsel misyonunu yok edemez ve en karanlık günlerin içinden bile sınıfın duyarlı unsurlarının tomurcuklanmasını engelleyemez. 16 Nisan 2017 referandumu döneminde kendi sınıf çıkarları gereği "Hayır" diye haykıran çeşitli sektörlerden işçilerin ağzından dökülen şu sözler bu gerçekliği ne güzel anlatıyor: "Direnç çiçeğinin gülleri geç açar, çatlattığı kayadan su gürül gürül akar"! Kapitalist toplumda işçi sınıfının mücadele dinamiğini Marksizmin diyalektik kavrayışı çerçevesinde dile getiren bu sözler, içinden geçmekte olduğumuz gericilik günlerinde daha da önem kazanıyor. Bu karanlık dönemin ilânihaye devam etmeyeceğinin bilinciyle ve Marksizmin tarihsel iyimserliğinden alınan güçle mücadele ilerleyecektir. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın! |
Sizin göreviniz beni çözmek,
benim ise bağlı bulunduğum partime, yoldaşlarıma ve halkıma olan görevim sır vermemektir. O zaman burada herkes kendi görevini yapıyor, neden küfür ediyorsunuz? Gulasor Bilmem nasıl başlamalı? Ne demeli, Nasıl etmeli, Gulasor? Dün gece yoldaydım, Arka koltukta kırk numarada Dimdik uyuyamadım. Akıp giden arabanın seyrine uyan Düşlerimi anlatmak istiyorum sana... Geleceğin düşü ne kadar güzel, Ve ne kadar ince... Düşlerim, kıpırdayan, daldan dala konan Bir serçenin canlılığını, kıvraklığını Ve hareketlerindeki karmaşıklığı andırıyordu. Ama bu düşler hayal değil! Olacak ve olması gerekenin beynime yansımasıydı. Bazen, en barbar gericiliğin, zülmun ve acının Özgürlük türkülerini dindiremediği Munzurun, Torosların doruklarındaydım. Ateşler yakılı, mavzerler çatılı İçimdeki ateşle, doğanın o dondurucu soğuğu Birbirine karşı savaşıyor. Nöbetteki yoldaş da İnceden inceye bir türkü tutturmuş: "De lori, lori, berxamın lori" Bir iç geçiriyorum derinden, Nedendir bilmem 302 Mercedesin artan hızına uyuyor düşlerim. Bir baskındayım bazen, Elimde dünya gericiliğine kan kusturan Halkların silahı! Kendimi yivle set arasında dönen, Ve döne döne düşmanın ciğerlerini dağlayan Kızıl kurşunlarda hissediyorum. Toroslardan geçiyoruz. İnce Memedi düşünüyorum. Kel Abdi'yi, Memedin gün batmadan Anafartaları aşan kanatlı atını, Hatçe'ye olan aşkını... Sonra, Sonra, sen geliyorsun aklıma, Seni düşünüyorum Gulasor! Al yanağını, Bal dudağını Zülüf saçını, O minicik yüreğini düşünüyorum. Bildiğin tek Kürtçe cümle geliyor aklıma: "Ez buka Kurmancanım" İçin için gülüyorum... Uyumuşum, çok kısa bir süre, Şimdi buradayım... Anandan aldım haberi, yakalamışlar seni. İçim buruk, yüreğim çok daha katı. Üzülmedim diyemem, üzüldüm. Ama, yanıp yıkılmadım... Bilmem, biliyor musun? Düşman zindanda yenilmez diye düşünme hiç, Hatırla İbrahim'i, Mehmet Zeki'yi, Orhan'ı! Daha kurumadı Cihan'ımızın kanı Haykır sancağımızdaki kızıl şiarı! Açıktan olmasa bile, İçten içe: "Gerillalar Ölmez, Yaşasın Halk Savaşı!" Sana diyeceğim şu ki: Sen olmasan da, olur. Ama, Olmanı istiyorum Gulasor |
Alıntı:
|
Ben onu bunu bilmem
Bizim gözümüzün görmesini kulaklarımızın duymasını sağlayanlar İBO-MAHİR-DENİZ lerdir. Onlar Bize Otariter Kemalistleri- Totoliter Kemalistleri- Faşist Kemalistleri gösterdiler. Bu yetmedi yoldan dönenleri yoldaşını satanları ideallerini değersizleştirenleri de gösterdiler Onlar Mustafa Suphilerin yolu yürüdü bizler de de o yolu yürümemizi sağladı Onları saygı ve hürmetle anıyorum ki bütün Türkiye halkları da anıyor. Onlardan sonra bir çok çocuk doğdu Adlar Mahir di İbo du Deniz di. Şan olsun onların davalarına ve o davaları sürdürenlere. Lanet olsun yoldan dönenlere Bu yolun zor olduğunu engebelli olduğunu onlara bektaşiler öğretti onlar da bize öğretti Onlar onlara açılan modern dünyanın haksızlıklarına karşı çıktı sınıfsal sömürüye karşı çıktı eşitlik özgürlük meşalesini yaktı Köylünün ağaya işçinin patrona karşı çıkması için yol gösterdi . Dönenler dönsün biz dönmeyiz yolumuzdan dediler Tıpkı Pir Sultan Abdal gibi. |
Sizin yüzünüzden milliyetçilik denince kimsenin aklına CHP gelmiyor bile. Milliyetçilik sizin yüzünüzden çomarlara kaldı.
Evet Kenan Evren geliyor-Alpaslan Türkeş geliyor- Doğu Periçek geliyor. ***12 mart- 12 eylül İşkencecileri ***geliyor |
Alıntı:
|
iste böyleee,
Kemalizmi OGLANCI OSMANLINNIN Torunlari sevmez. - Kemalizmi dini kurulus adliyerleri acip buralarda sözde eyitilen kiz ve erkkek cocuklara cokca tecavüz edenlerde sevmez.Cünkü tekkelere,takkelere izni yoktu ATATÜRKÜN.Biliyordu buralarda ne dolaplar döndügünü. - Kemalizmi Allahi peygemberler baldirindan taniyacak sözüne inananlarda sevmez sevmez cünkü KIT USLULARDIRLAR bunlar,Allahin nee baldiri vardir nede bacagi.Bunlar kemalizmi düsman gören AZILI TANRI tanimazlardir. - Atatürküü,kuran Muhammedin sözüdüre inananlarda sevmez. - Atatürkü ibrahim ,musa,Muhammet ilk müslümanlar olduguna inananlarda sevmez.bunlarin arasinda binlerce yill farki var.Sonra ilk müslüman ne iBO ne MUSODUR ilk müslüman Muhammeddir.Bunlarin ücü birden ilk müslüman olduguna inananlarda Atamizi sevmezler.Hem ibrahim hemide MUSA yahudu peygamberidir,müslüman deyillerdir,Allahim sen bunlara AKIL vermedinmi?Böyle düsünenlere. - Peygamberlerini kizlarina ZEHiRLETiP kizlarina öldürttüren ÖMERi ,EBUBEKiRi sevip bunlara babamiz kizlarinada anamizz diyenlerde ATATÜRKÜDE sevmezler bu GERI ZEKALILAR PEYGAMBERIDE sevmezler.Cünkü bu dört katilli seviyorlar. - Islamin peygamberini öldürten ve öldürenleri seven tabiki peygamberide sevmeezler. - Peygamberin zehirlenerek öldürüldügünüü bilen kac kisi varki.Bunu müslümanlara bildirmeyen müslümanmidir bunlar? Tabiki degildir. - Pekiiii peygamberinin zehirlenerek öldürüldügünü bilmeyen islamdan neyi bilebilirki. Bu iki dümbelek peydamberin cesedi kaldirilmaya bile katilmamistir. Bunlari dinlerinin büyügü sananlara ne demeliyiz biliyormusunuz.? - Bunlarin sevgiside kendilerinin olsun.Bunlarin hicbirseyinin insana zarardan baska birseyleri olmaz.. Atatürkü ,60.000 türkmeni öldürüp garilarini askerlere dagitanlarii sevenlerde sevmezler. Yaniiii ATATÜRKÜ FELLAH marazina yakalananlar sevmez . - Peygamberini öldürttenleri,öldürenlerin sevenlerin sevgisine intiyacimizz yoktur.Peygamberi öldürenleri taniyamiyanlar bilemiyen O KAFAYLA kimseye ZARARDAN baska birsey veremezler.DiNiniZi iyi taniyinn.Tanimak neyle olur?Yalan yanlislari dinlemekle olmaz.USUMUZLA gercekleri okumakla olur. Islam dünyasinin 1400 yildir daha peygamberlerinin öldürükdügünden habarlari bile yok.Bu ne MUHTESEM dürüstlük. |
Alıntı:
Milliyetçilikten söz ediyorsun Kemalizmden. Bak biz kemalistleri 12 martta gördük 12 eylül de de gördük.Senin anlayacağın Kemalistlerin her türünü her boyasını yaşamış görmüş bir insan olarak. Tecrübelerimi paylaştım. Ben CHP ye ödünç oy veren seçmen olarak. CHP keşke kemalist olmasa ama ne yazık ki Kemalist. Bir türlü Sosyal Demokrat olamadı...Atatürk ü devlete bir bıraksalar Sosyal Demokrat olacaklar. |
Alıntı:
(Y)CHP'nin neresi Kemalist? Kılıçdar ile birlikte CHP tam da sizin istediğiniz gibi gerçek sosyal demokrat bir parti haline gelmiştir. (Y)CHP'nin içinde Kemalist kaldıysa bile onlar da azınlık ve güçsüz durumdadır. Adamlar İbrahim Kaypakkaya'yı, Seyit Rıza'yı anıyor diyorum. Daha nasıl Kemalizm'i reddetsinler? |
Alıntı:
Sana verdiğim cevabın içeriğini anlamadın veya anladın içindeki Atatürk kini nedeniyle cevabımı dolduracak cevap yerine konuyu yine Atatürk'e getirdin. Örneğin: Ben sana diyorum ki, Aleviler dini bir tarikat olarak anılır ama diğer yandan da çağdaş, modern, ilerici bir halktır. İşte ben Alevilerin dini tarikat tarafında takılı kalmam, onların ilerici tarafını da ciddiye alır ve saygı duyarım diyorum. Sen ise "Nasıl olur, onlar dinci bir tarikattır, bir ateist olarak onları nasıl savunursun!?" diyorsun. Aynen bu örnekteki gibi davranıyor ve düşünüyorsun ama öyle tahmin ediyorum ki, saplantına takılı kalmandan dolayı kendin dediğin "doğru tahlil" sözüne kendin uyamıyorsun. Bir başka örnek verelim, sen Atatürk karşıtısın ben de Atatürkçüyüm. Sen Atatürkçü olduğum için beni faşist olarak görürsün. Ben ise senin Atatürk karşıtlığını devrim meydanında bir kenara koyar devrimci tarafını ön plana alırım. İşte ikimizin devrimci anlayışı budur. Senin kılçıksız, pürüzsüz devrimci anlayışın gerçek yaşama uygun değil, çünkü hiç kimse yüzde yüz aynı düşünmez, insanın doğasına aykırıdır. Örneğin sana göre Deniz Gezmiş faşist, çünkü Atatürkçü. Oysa Kaypakkaya da Gezmiş de gerçek bir devrimci önderleridir, yani ikisinin de hedefi devrim, ikisinin de düşmanı kapitalizm. Biz sana devrimciliğin yaşam koşullarına göre nasıl olması gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz ama sen her defasında kırık plak gibi konuyu hep Atatürk'e getirmeye çalışıyorsun. Atatürk'ü tartışmak bugünün meselesi değil, haydi hep birlikte önce devrim yapalım, sonra oturur Atatürk'ü tartışırız Bence şu tayyiple aynı kulvarda olmaktan çık, devrimci tarafına yoğunlaş, kendine yazık ediyorsun. |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 05:00 . |