![]() |
Yazarlar ne yazmış?
Daha iyi bir başlık aklıma gelmedi, şimdilik bu başlık da uyuyor görünüyor.
İsteyen bu başlıkta ilginç bulduğu, beğendiği, doğruladığı veya tepki gösterdiği yazarların yazılarını paylaşsın. Hem forumda zamanı gelince kanıt bir arşiv olur hem foruma biraz canlılık getirelim. Yazarı, başlığı, tarihi ve kaynak bağlantıyı vermeyi unutmayalım. İlk paylaşılan yazar Hüseyin Mahalli'nin bugünkü yazısı "Kral çıplak" olsun. Kral çıplak İmza günleri, kitap fuarları ve konferanslar olmadığı için insanlarla bir araya gelip bir çok konuyu konuşup tartışamıyoruz. Biraz "basın özgürlüğü" biraz da sağlık nedenlerinden dolayı televizyonlara çıkıp derdimizi de anlatamıyoruz. Kala kala YouTube'taki videolara kaldık. Bazen de gazetenin bu köşesine. Durum böyle olunca FİLİSTİN BENİMDİR son kitabımla ilgili tepkileri sağlıklı bir şekilde alamıyorum. Olumlu ya da olumsuz. Örneğin bir vatandaş kitaptan dört satırlık bir paragraf alarak benim "Nazilerin Yahudilere yönelik soykırımı reddettiğimi" yazmış. Kırmızı Kedi Yayınevi ile derdi olan bu vatandaşın anlaşılan kitabımı okumamış ve "talimat gereği" bana sataşma gereği duymuştur. Kitapta 80 başlık var ve Yahudi Soykırımı bu başlıklardan biridir. Çoğu Yahudi olan bazı yazar, araştırmacı, bilim adamı ve tarihçinin söylemiyle soykırımla ilgili bütün gerçekleri anlatıyorum. Bunlara göre soykırımla ilgili anlatımlara çoğu zaman abartı, yalan ve algı oluşturma operasyonları var. Örneğin soykırım kurbanı Yahudilerin sayısıyla ilgili savlar. Örneğin soykırımı yapan Hitler'in öncesinde ve sırasında Yahudi zenginleri ve şirketlerle işbirliği hikayeleri. Bütün detaylarıyla. Özetle soykırımla ilgili aklınıza gelebilecek her sorunun özet yanıtını 20 sayfalık bu bölümde bulabilirsiniz. Kitabın tümünde olduğu gibi buradaki amacım zaman içinde yerleştirilen olgu ve saplantılarla ilgili gerçekleri sorgulamayı sağlamaktır. Kimseden korkmadan, çekinmeden ve dürüst olmak için. Ama birileri bunu anlayacak durumda değil çünkü onlar talimatla hareket eder. Bu vatandaşın yazdıklarını paylaşan ya da beğenenlerin bir çoğu gibi. Eminin çoğu kitabı okumamıştır. Çünkü bu soykırım hikayesini yukarda anlattığım çerçevede yazarken bir yerde "sayı ne olursa olsun bunun insanlık dışı vahşi bir katliam" olduğunu da not etmişim. Daha ne? Bu ya da başka bir konuyu tartışmak neden sizi rahatsız ediyor. Sizin olduğu gibi benim ve benim gibilerin inandığı düşüncelerini ifade etme hakkı vardır. Arkanızdaki güce güvenerek ve dayanarak ve o gücün talimat ve telkinleriyle ille de bir şeyler yapmanız gerekiyorsa İsrail'in ve öncesinde Siyonist çetelerinin Filistin halkına yaptıklarını öğrenmeye çalışın. Yahudi Soykırımı'nı Filistinliler, Araplar ya da Müslümanlar yapmadı. Bu soykırımı Hitler ve ekibi yapmıştır. Onlar da Hıristiyan'dır. Başkalarına da benzer katliamlar yapılmıştır. Örneğin Çingenelere. Örneğin Amerika kıtasındaki Kızılderililere. İkinci Dünya Savaşı'nda yalnız Rusya'da 20 milyon insan ölmüştür. Afganistan, Irak ve Arap Baharı ülkelerinde en az 3 milyon insan öldürüldü. Ha bu arada İsa'nın çarmıha gerilmesinden Müslümanlar değil Yahudiler sorumludur. Hıristiyan Hitler kendi vatandaşı Yahudilere yönelik bir katliama girişmişse bunun bedelini neden Filistin halkı ödesin. Adil olabilmek için Almanya kendi vatandaşı Yahudilerin gönlünü alabilmek için onlara Hessen Eyaleti'ni verebilirdi. Adamlar zaten Alman ve Hessen'in yüz ölçümü (21 bin) tam İsrail kadardır. Ya da İsrail'i BM'de kurduran ABD orada yaşayan 6 milyon Yahudi'nin hatırı için New Jersey'i (22591 kilometrekare) Yahudilere vermeliydi. İsrail'den (20800) biraz daha büyük ama olsun. İşte bunun için ben bu kitabı yazdım. Adem'den bu yana Filistin'le ilgili tüm gerçekleri anlatmak için. Gerçeklerden korkanlar doğal olarak saçmalayacak. Saçmalığını örtbas etmek için kaçınılmaz olarak başkalarına sataşacak sonra da saldıracak. Ama önce kitabı okumaları gerek. Okuduklarını anlamaları gerek. Anlamadıklarını çekinmeden bana sormaları gerek. Yerleştirilen algılar ve ön yargılarla hareket etmek onurlu insanlara yakışmaz. Son not: Arap Baharı'nın daha ilk günlerinde ortaya çıkıp "Olup bitenlerin demokrasi ve özgürlüklerle hiçbir ilgisinin olmadığını" söyleyerek buna "Kanlı Bahar" dedim ve oturup kitabını yazdım. Tarihe not düşmek için. Solcu geçinenler dahil herkes beni "demokrasi düşmanı" ilan etmişti. Sanmıyorum ama on yıl sonra geldiğimiz noktayı görerek belki şimdi utanıyorlardır. "Kral çıplak" olsa bile korkaklar göremez. FİLİSTİN'de olduğu gibi. Hüsnü Mahalli 29 Kasım 2020 Kaynak: https://www.korkusuz.com.tr/kral-ciplak.html |
Bugünkü yazarımız kısa da olsa ilginç ve önemli konulara değinmiş.
Kürt meselesi Türkiye'nin Kürt meselelerine bu köşede yer vermeyeli bir hayli zaman oldu. Halbuki bu, ekonomimizi derinden ilgilendiren en önemli siyasi sorundur. Türk ekonomisini canlı tutan "dış kaynak girişleri" kuruyunca, ekonominin komuta heyeti değiştirildi. Hemen ardından başkanlık tarafından ekonomi ve hukukta reform yapılacağı ilan edildi. Bu açıklamanın mürekkebi kurumadan AKP'nin önde gelen siyasetçilerinden Bülent Arınç, "Hapiste bulunan Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş'ın salıverilmeleri gerekir" dedi. Bu beklenmedik çıkış, Arınç'ın AKP'den aforoz edilmesiyle sonuçlandı. NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE Türk-Kürt meselesinin bin yıllık tarihine girmeyeceğim. Türkiye'nin bugün karşı karşıya kaldığı Kürt meselesi, "çok kavimli/çok milletli" Osmanlı'dan devir alınanın aynısı değildir. Bugünkü mesele "T.C."nin kuruluş ilkelerinden doğmuştur. T.C.'nin kurucu babaları olan "Osmanlı paşaları" imparatorluğun çok uluslu yapısı sonucu bölünerek çöktüğünü görmüşlerdi. Kurdukları "ulus devlet"in tekrar bölünmesi en büyük kaygılarıydı. İşte bu gerekçeyle 1924 Anayasası'nın 88. maddesinde "Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk ıtlak olunur" diye hüküm koydular. Buradaki "ıtlak" sözcüğü "öyle kabul edilir" anlamındadır. Dikkat edilirse, din ve ırk farkı olduğu kabul ediliyor. Ama bu farklar herkesin tüm hak ve vecibeleriyle "Türk" kabul edilmeye engel teşkil etmez deniyor. Bunu vurgulamak için "Ne mutlu Türk'üm diyene! (olana değil)" sloganı yaratılıyor. ULUSAL BİRLİK, ORTAK DİNLE DEĞİL, ORTAK DİLLE OLUŞUR Ulus bilincini yaratan ve yaşatan şey "din" değil "dil"dir. Bunu hem T.C.'nin kurucuları hem de bağımsızlık isteyen Kürtler çok iyi bilir. Cumhuriyet hükümetleri "bütünlüğü" korumak için iki strateji izlemiştir. Birincisi, Kürtçe'nin eğitim dili olmasına izin vermemek, ikincisi Kürt nüfusun çoğunluğunu Türkiye'nin her yerine yaymaktı. AKP'nin, milli (yani dini) görüşüne göre ise "milli birliği" din çimentosu sağlardı. Bu inançla "Dili sal, dini tut" siyaseti izlediler. Sonuç tam tersi oldu. 2016'ya gelindiğinde bölünme, kuvveden fiile çıkmıştı. Ancak çok kanlı "hendek savaşları" kazanılarak Türkiye "öz yönetim kamuflajlı" bölünmenin eşiğinden döndü. BELÇİKA, İSPANYA, KANADA, İSVİÇRE "Türkiye'nin Kürt meselesi, ‘çok dilli, çok bölgeli' ülkeler model alınarak çözülebilir" denir. Eğer, asırlardır etnik olarak saflaşmış bu ülkelerin idari yapılanmasına benzer bir uygulamaya Türkiye'de geçilmeye kalkılırsa derhal "etnik temizlik" fikri hortlar. Ülkede kan gövdeyi götürür. Osmanlı devletinin parçalanması sürecinde yaşanan faciaların bin beteri yaşanır. Kürtleri sevenlerin ama özellikle HDP önderlerinin göstereceği kahramanlık, T.C.'ye kafa tutmak değil PKK'nın döşediği bu yola sapılmasını engellemektir. Son söz: Barışmak, savaşmaktan zordur. Yazar: Ege Cansen 29 Kasım 2020 Kaynak: https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarl...elesi-6145707/ |
Cümleten sağlıklı, mutlu yıllar
Cümleten sağlıklı, mutlu yıllar
https://i.sozcu.com.tr/wp-content/up...ozdil-15cm.jpg Yılmaz Özdil 1 ocak 2021 Sözcü gazetesi |
Alıntı:
Örneğin, Osmanlı paşaları" imparatorluğun çok uluslu yapısı sonucu bölünerek çöktüğünü görmüşlerdi. Kurdukları "ulus devlet"in tekrar bölünmesi en büyük kaygılarıydı. Bu mızrak o çuvala sığmıyor, ilk olarak burada ciddi bir akıl-mantık hatası var, ikinci olarak da tarihi yanlış okumak. İmparatorluğun çok uluslu yapısı neden bölünüyor? ULUS-DEVLET stratejisinden. Güya öyle, tabi biçime yansıması bu şekilde. Çözüm nerede görülüyor? İmparatorluğu yıktığı düşünülen ulus devlet stratejisinde :) Bu kafalar değişmediği sürece ki hala gizli ırkçılık etken madde demek ki, asıl sorunu yine hakim anlayış üretmeye devam edecek demektir. İkincisi ise tarihi işine geldiği gibi okumak meselesi. Osmanlının yıkılmasının temelinde yatan asıl faktör elbette sistem değişimidir. Bugün çok uluslu batı ülkeleri de bir zamanlar feodalizmle yönetiliyordu. Ve batıda ırkçı-milliyetçi model, başından beridir asıl yıkıcı faktör olmuş, görüldüğü üzrede faşizmle sonuçlanmıştır... Kısaca yıkıcı faktörün -ki öyle değerlendirilen- kurumsallaştığı devlet modeli sorunlu olacaktır yani Osmanlığının dağılmasına yol açtığını düşündükleri anlayışı -yıkıcı faktörü-, ana-esas kurucu özne olarak almış olmak, akıl, mantık, bilimsel neresinden bakarsak bakalım yanlıştır. Israr ediliyor ve işte asıl sorun ve asıl kahramanlık ilgili yazıyı yazan paşamın şahsında temsil edilen bu yıkıcı hâkim unsurun, bu yoldan sapmasıdır... 21. Yüzyıla girdik, bu kafalar hala 19.yüzyılı yaşıyor, hala hukuka, anayasaya, yasalara karşı içgüdüsel bir karşıtlık besliyorlar, hala 500 yıl öncenin devlet anlayışıyla, hala devletin, insandan, toplumdan daha yüce ve dokunulmaz, kutsal bir tabu olduğu anlayışıyla yaşıyorlar... Gelinen noktada hala feodalite ile kapitalizm arasında bir yerlerde salınıp durmakta, kapitalizmin eriştiği hukuk anlayışından da çok daha geride durmaktadırlar. İnsan diyememenin, toplum diyememenin, hala kitleleri YIĞIN dolayısıyla tabusal, sözde kutsal ve bir yığın sembolik atıflarla rahat, hazır-ol, sağa dön, sola dön, uygun adım marş tarzında güdecekleri sürü olarak görmenin hezimetini aşamamış durumdalar, gerçi hoş bu bireysel olarak değil toplumsal olarak ele alınabilir bir meseledir, toplum böyle ise, bunlar böyledir, bunlar böyle ise, toplumda böyle yetiştiriliyordur, kısaca birbirini doğurarak devam ediyorlar... Birde diyor ki, barışmak, savaşmaktan zordur, o halde neden adım atmıyorsun? neden ne mutlu insanım diyene demeye başlamıyorsun(bana göre insanın ne mutlu insanım demesi gerekmiyor, orada lazım olan insan olduğunun bilincinde olmasıdır, ama madem böyle bir desturu var), neden vatandaşlık tanımını, ırk, soy bağından, dil ayrımından çıkarmaktan, hadi sistem nazarında uyruğa, vergiye, ne bileyim ırk millet faktörüne dayandırmadan tanımlamaktan söz etmiyorsun? İnsanlara gerekçeniz ne olursa olsun kendisini ait hissetmediği bir mezhebi, milleti zorla benimsetmenin anlamı, yararı ne, oysa insanlar coğrafi olarak, toplum olarak, sosyal olarak, toprak olarak kendilerini o ülkeye ait hissedebilirler, ama siz aitliği, şu veya bu mezhepten, şu ya da bu milletten, şu, ya da bu grup-kamptan olmaya bağlar, vatandaşlığı da bunlardan birinin kabulüne indirgerseniz, dışlayarak, ayrıştırarak nasıl bir sonuç bekliyorsunuz? Bir de gerçekten bu çok mu önemli? Bu ülkede asıl sorun açlık, yoksulluk, bilinçsizlik, bir dolu dert, bu ülkede yasaları bilen kaç kişi vardır... Ama çoğunluğu açlığı bilir, çaresizliği bilir, yaşadığı koşulları bilir... E bu koşullarda yaşayan toplumları kamplaştırmak da egemenler için elzem ve görevdir... Anadolu toplumunun bahtsızlığı bağnazlığın 2 koldan da yerleşik olmasıdır, birisi din sömürüsüne dayalı diğeri ise ırk, tek vücutlu, 2 kollu bağnazlık bu bedeni sakatlıyor... Bunca yıl oldu hala bunları yazışıyorsak, sorun belli ve belli ki, anayasadan ırk, dil, din vb. ayrımlarını def edip, yerine insan öznesini koymak işlerine gelmiyor... Meselenin özü burada... 100 yıldır bu vatan, millet, Sakarya, ezan, bayrak edebiyatları kadar bıkkınlık veren ve topluma bunca yıkımı, körleştirmeyi, sürüleşmeyi, insanın kendisine yabancılaşmasını ve diğer yandan da bazıları için en ideal sermaye kapısı olmasını bu denli etkin biçimde siyasi olarak sağlayan başka ne vardır bilmiyorum... Birleştirmekten değil sürekli ayrıştırmaktan -dışlamak eksenine dayalı- dem vurup, ardından da ayrılıkçılık lafzı üzerinden siyaset yapmak, akıl, mantıkla açıklanamaz. Birilerinin ihtiyacı var demek ki, daha doğrusu böylesi bir kapitalist ülkenin, böylesine kamplaştırıcı ayrımlara gereksinimi var demek ki, aslında ayrıcalıklı olmaya, sınıflara, eşitsizlik ve adaletsizliğe dayalı yapısı gereği, sistemin bu tür manipülasyonlara, subjektif sembollere ihtiyacı var. (neyse aslında tüm yansımaların temelinde ekonomi-politiğe girmek gerekir) Son not: Sözcü gazetesi yazarlarından bazılarına içim ısınmıyor. Nasıl bir sağ anlayışa sahip olup, olmadıklarından ziyade, tamda AKP propagandalarıyla veya çizgisinde veya işlev kazanması amacıyla, eş zamanlı yazıyorlar gibi. Örneğin Hendek savaşları vb, Efe paşa(yazar), AKP onca aradan sonra ilk defa seçimi kaybetmiş olması, tam da o anda ya bir iç, ya da bir dış düşman, tam da ezan, bayrak edebiyatının iş göreceği bir anda, ülkenin doğusunda, 90 günleri bulan sokağa çıkma yasakları ve elektrik, su, telefon gibi hizmetlerin durdurulması(?), sadece AKP gazetelerinin bölgeye girişine izin verilmesi, doğuda büyük bir savaşın yaşandığı algısının oluşturulduğu, o devlet eliyle örgütlenen provokasyon dönemlerini, tamda o zaman, AKP'nin ihtiyaç duyduğu taktik ve propagandayla aynı paralelde okuduğunu ve hala propagandasını yaptığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Peki AKP hangi seçimi kaybetmişti? 7 Haziran 2015 Peki nasıl kazanmıştı? Ülke coğrafyasında topyekûn provokasyon örgütleyerek. Provokasyonlar kaç ay sürdürüldü? 5 Ay Sonuç ne oldu? AKP tek başına iktidar olma seçeneğini kaybetti(7 haziran 2015), 5 ay sonra kazandı, tarihler 1 Kasım 2015'i gösteriyordu. O 5 ayda ne oldu? Doğuda bir çok yerleşim yeri, aniden tanklarla vb. sarıldı, sokağa çıkma yasağı ilan edildi, elektrikler, sular, telefon hatları kesildi, basın içeri alınmadı, batıya doğuda çok büyük bir ayaklanma, kalkışma ve bir nevi savaş olduğu, beraberinde ise ezan, bayrak edalarıyla, 5 ay süren ısrarlı propaganda faaliyetleri yürütüldü... Oysa öyle helikopterlerle, tanklarla, toplarla şehirlerin bombalandığı büyük savaşlar, ilk günün, ilk saatinde sokağa çıkma yasağı tanımaz veya sözde savaş sokağa çıkma yasağıyla başlamaz, yani tereyağından kıl çeker gibi olmaz ve o denli sözde büyük savaşlar, hele ki ülkeyi ikiye bölecek denli etkili olduğu iddia edilen savaşlar öyle masa başında sokağa çıkma yasağı ilan ettik demekle başlamaz öyle de bitmez... MHP o zamanlar ne yaptı biliyor musunuz? 7 haziran seçimlerinden önce farklı telden çalarken, provokasyonlar döneminde AKP'siz hükümet seçeneğini ret etti.. Bunlar Gezi eylemleri içinde ülkeyi bölen, ÇAPULCULAR, darbe vb. edasıyla, dış düşman vs saydırıp döküyordu, neydi o günler, iktidarın şahlanışı, kamplaştırmaları, yok dindar nesil yetiştireceğiz, yok her okul imam hatip olacak, yok etek boyu, yok her yer AVM, sınavlara değin işleyen sahtekarlıklar, etrafa saçılan tehditler, kamplaştırmalar, bizzat c.başkanı tarafından kendi kitlesini sokağa dökmekle tehditler, polislere vurun kafalarına siz yapmayacaksanız ben yaparımlar. Halbuki bunlar söylenirken, kitlenin talepleri basit ve çevre esasına dayalı taleplerdi... Sonuç, Sözcü yazarının istediği gibi oldu, ülke bölünmedi(!!!), o zaman hak edilen ne varsa, artık kaybedildi, hukuk, adalet diye de bir şey yok artık, ama neyse ki Sözcü yazarının bayrağı hala dalgalanıyor, fazlası gerekmiyor bunlara, birileri bir yerlerde bayrak asıp, dalgalandırsın da isterse o ülke Somali olsun, illa bir Somali olmazsa, bayrak dalgalandırmak mümkün değildir sanki... Kısaca, bana öyle geliyor ki, ülkede yapacağınız her türlü hak talebi, reddiye vb. ne olursa olsun, Sözcü tarafından karşı taraf ilan edilebilirsiniz, ama kişisel, derin devlet edalı ahkamlar keserseniz, yani karşı tarafın ekmeğine yağ sürer cinsten laf dalaşlarına girer, nutuklar atarsınız manşet olabilirsiniz zira Sözcü oldu-olası magazin, reklam, poh-poh, pazarlamacı tarzı gazeteceliği esas alıyor gibi... |
Mefkûresiz İslamcılığın bitişi
Mefkûresiz İslamcılığın bitişi
https://i.sozcu.com.tr/wp-content/th....png?v=7.7.8.5 Psikolog Rosenthal ve okul müdürü Jacobson 1968'de bir kamu ilköğretim okulunda öğrencilerin IQ testi ile sözel ve muhakeme yeteneği ölçerler ve öğretmenlere en zeki 20 öğrencinin listesini verdiklerini söylerler. Ancak söylediklerinin aksine liste her seviyeden öğrenci içeren rastgele bir listedir fakat bu durum öğretmenlerden gizlenir. Dönem sonunda bir test daha yapılır ve öğretmenlere en zeki diye sunulan öğrencilerde ciddi bir başarı artışı gözlenir. Araştırmacılara göre bu tümüyle öğretmenlerin kafasında oluşturulmuş beklentiyle alakalıdır. Öğretmenler aslında rastgele seçilmiş olan bu 20 öğrenciye daha özverili, sabırlı, nitelikli bir eğitim verme eğilimde olmuşlardır. Bunun sonucu da iyi bir geri bildirim olmuştur. Diğer yandan daha az başarılı olacağı düşünülen öğrencilere daha az zaman ayrılmış ve daha başarısız sonuçlar doğmuştur. Bu duruma literatürde Pygmalion etkisi denmektedir. Beklentilerin davranışları şekillendirmesi olarak tanımlanabilir. Pygmalion etkisinin negatif yönünü yansıtan Golem etkisinin; yani olumsuz beklentilerin olumsuz sonuçlar doğurması durumunun; pozitif yöne göre çok daha güçlü olduğu da bilimsel araştırmalarca tespit edilmiştir. İlk olarak sosyolog Robert Merton tarafından ele alınan Pygmalion etkisi kendini gerçekleştiren kehanet olarak da adlandırılır. Merton, özetle; toplumun belli kesimlerine dair beklentilerin, o kesimin maruz kaldığı uygulamaları biçimlendirdiğini ve geri bildirim olarak da o kesimin de kendilerine dair beklentilerinin olumsuz şekillendiğini söylüyor. BİRKAÇ DÜŞMAN ALETİ BEYİNSİZ Sosyal medyada veya başka mecralarda toplumun bir kesimini ya da tamamını sürekli olarak aşağılamanın yarattığı ve yaratacağı yegane sonuç yukarıda yazılanlardır. Türk halkını aşağı görme hastalığı, 19. yüzyılda Avrupa'da doğan ırkçı nazariyelerin (üstün ırk/aşağı ırk) halen devam eden yansımalarıdır. Diğer taraftan toplumu tefrikalara bölüp her tefrikaya ayırt edici özellikler atamaya çalışmak, her bir kökenden farklı beklentiler doğurur. Bu da Atatürk'ün deyimiyle "birkaç düşman aleti beyinsiz, mürteciden başka hiçbir millet ferdi" üzerinde olumlu bir tesir bırakmayacaktır. Bölücü unsurları ve destekçilerini bir yana bırakalım, zira niyetleri sarih. Peki, "yerli ve milli" olduğunu iddia edenler ne yaptılar toplumda kutuplaşmayı ve kutuplaşmanın sonuçlarını önlemek için? Nasıl bir mefkûreleri (ideal/ülkü) var Türk Milleti'ne dair? Temel değerlerde ve kurumlarda yozlaşmayan/içi boşaltılmayan ne kaldı ellerinde? Geride bıraktıkları geçmiş ne taşıyacak geleceğe? Bu milletin fikirleri toplamına ne eklediler? Ödünç aldıkları fikirleri ve şahsiyetleri aynıyla koyabildiler mi yerlerine? İslamcılık ideolojisi, Türk Milleti için ortak çatı oluşturamadı. Bu gayet net. Ancak yine de toplumun önemli bir dinamiği olarak yakın tarih sahnesinde yer buldu. Bugün gelinen noktada ise geri döndürülemez bir şekilde yıkılıyor. Kendini günlük siyaseti aklamaya adamış bir ideoloji muktedir olur ama mefkûre olamaz. Ayşe Sucu 15 Şubat 2021 Sözcü gazetesi |
Hasan Ferit Gedik, Gezi Kalkışması sırasında mahallesinde uyuşturucu satışı yapan ülkücüler tarafından öldürülmüştü. Doğukan Çep bu katillerden biri, Sinan Ateş ise bu katilleri korumaya çalışan biridir.
https://t24.com.tr/yazarlar/gokcer-t...-opucugu,45478 Alıntı:
|
https://t24.com.tr/yazarlar/gokcer-t...-ve-linc,45576
Alıntı:
|
Acı bir Türkiye gerçeği.
Bakalım sonuna kadar okuyabilecek misiniz? Alıntı:
Alıntı:
|
Güçlünün güçsüzlüğü, güçsüzün gücü…
Alıntı:
Yurttaş bunun neresinde? Alıntı:
Kaynak: https://acikgazete.com/yurttas-bunun-neresinde/ |
Ezen ulusun devrimcileri, ezilen ulusun devrimcilerinin hareketten ayrılmasından yana bir tutum içindedir. Ezilen ulusun devrimcileriyse her zaman birlikten yanadır. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını teslim eden devrimciler, çoğunlukla ezilen ulusun devrimcileri olur. Türk solu her zaman milliyetçi anlayışla hareket etti. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını teslim etmedikleri için de sosyalist tavır içinde değillerdi.
Son derece ayrılıkçı, ırkçı, yalan, yanlış bir bakış açısı. 1- Bir devrimci ulusların kendi kaderini tayin hakkını kapitalist sistemdeyken istemez. Devrimciler önce birleşir, kapitalizmi yıkar, tayin hakkı o zaman devreye girer. Aksi halde ayrılık gücün zayıflaması demektir. 2- Kendinden olmayanı ezen ulusun devrimcisi diye tanımlamak zaten daha baştan ayrılıkçı, ırkçı yaklaşımdır. Ki, bu da zayıflamış devrimci gücün kapitalizme yarayacağı demektir ve öyle de oldu. 3- Devrimcilere Türk solu diye bakmak zaten bir ayrımcılıktır ki, o tarihte Türk solu diye lanse edilen kesim birleşmekten yanaydı. Birlikten güç doğar anlayışına sahipti ve bu şekilde hareket ediliyordu. Lakin Türk solu diye ayıranlar bugün olduğu gibi o zaman da birliğe yanaşmıyorlardı. 4- O tarihte sol milliyetçi değildi yanlış tanımlanmış. Devrimciler kendilerini yurtsever olarak tanımlıyordu. Milliyetçi ile yurtsever arasında dağlar kadar fark var. İkisinin ortak noktası vatan ancak yurtseverlik yurtçuluğu, bütün halkların eşit yaşamını savunur. 5- O tarihte PKK yoktu, apocular adında henüz çok küçük bir örgüttü. Bu örgüt ne tesadüfki, 12 Eylül cuntacılarıyla birlikte doğdu. doksanlarda ise herkesin malumu ABD-AB ile paslaşmaya başladı. 6- O tarihte devrimci fraksiyonların yarısı "Yaşasın Türk-Kürt kardeşliği" diyen Deniz Gezmiş'in devamıydı. Türk-Kürt kardeşliğini savunan bu örgütleri ezen-ezilen devrimciler diye ayırarak açıkça çelişkisini ortaya koymuş. |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 16:33 . |