Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Genel Forumlar > Politika

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 30-11-2020, 11:35
bilgivehis bilgivehis isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 30 Jul 2016
Mesajlar: 1.925
Standart Yazarlar ne yazmış?

Daha iyi bir başlık aklıma gelmedi, şimdilik bu başlık da uyuyor görünüyor.
İsteyen bu başlıkta ilginç bulduğu, beğendiği, doğruladığı veya tepki gösterdiği yazarların yazılarını paylaşsın. Hem forumda zamanı gelince kanıt bir arşiv olur hem foruma biraz canlılık getirelim.
Yazarı, başlığı, tarihi ve kaynak bağlantıyı vermeyi unutmayalım.
İlk paylaşılan yazar Hüseyin Mahalli'nin bugünkü yazısı "Kral çıplak" olsun.


Kral çıplak


İmza günleri, kitap fuarları ve konferanslar olmadığı için insanlarla bir araya gelip bir çok konuyu konuşup tartışamıyoruz.

Biraz "basın özgürlüğü" biraz da sağlık nedenlerinden dolayı televizyonlara çıkıp derdimizi de anlatamıyoruz.

Kala kala YouTube'taki videolara kaldık.

Bazen de gazetenin bu köşesine.

Durum böyle olunca FİLİSTİN BENİMDİR son kitabımla ilgili tepkileri sağlıklı bir şekilde alamıyorum.

Olumlu ya da olumsuz.

Örneğin bir vatandaş kitaptan dört satırlık bir paragraf alarak benim "Nazilerin Yahudilere yönelik soykırımı reddettiğimi" yazmış.

Kırmızı Kedi Yayınevi ile derdi olan bu vatandaşın anlaşılan kitabımı okumamış ve "talimat gereği" bana sataşma gereği duymuştur.

Kitapta 80 başlık var ve Yahudi Soykırımı bu başlıklardan biridir.

Çoğu Yahudi olan bazı yazar, araştırmacı, bilim adamı ve tarihçinin söylemiyle soykırımla ilgili bütün gerçekleri anlatıyorum.

Bunlara göre soykırımla ilgili anlatımlara çoğu zaman abartı, yalan ve algı oluşturma operasyonları var.

Örneğin soykırım kurbanı Yahudilerin sayısıyla ilgili savlar.

Örneğin soykırımı yapan Hitler'in öncesinde ve sırasında Yahudi zenginleri ve şirketlerle işbirliği hikayeleri.

Bütün detaylarıyla.

Özetle soykırımla ilgili aklınıza gelebilecek her sorunun özet yanıtını 20 sayfalık bu bölümde bulabilirsiniz.

Kitabın tümünde olduğu gibi buradaki amacım zaman içinde yerleştirilen olgu ve saplantılarla ilgili gerçekleri sorgulamayı sağlamaktır.

Kimseden korkmadan, çekinmeden ve dürüst olmak için.

Ama birileri bunu anlayacak durumda değil çünkü onlar talimatla hareket eder.

Bu vatandaşın yazdıklarını paylaşan ya da beğenenlerin bir çoğu gibi.

Eminin çoğu kitabı okumamıştır.

Çünkü bu soykırım hikayesini yukarda anlattığım çerçevede yazarken bir yerde "sayı ne olursa olsun bunun insanlık dışı vahşi bir katliam" olduğunu da not etmişim.

Daha ne?

Bu ya da başka bir konuyu tartışmak neden sizi rahatsız ediyor.

Sizin olduğu gibi benim ve benim gibilerin inandığı düşüncelerini ifade etme hakkı vardır.

Arkanızdaki güce güvenerek ve dayanarak ve o gücün talimat ve telkinleriyle ille de bir şeyler yapmanız gerekiyorsa İsrail'in ve öncesinde Siyonist çetelerinin Filistin halkına yaptıklarını öğrenmeye çalışın.

Yahudi Soykırımı'nı Filistinliler, Araplar ya da Müslümanlar yapmadı.

Bu soykırımı Hitler ve ekibi yapmıştır.

Onlar da Hıristiyan'dır.

Başkalarına da benzer katliamlar yapılmıştır.

Örneğin Çingenelere.

Örneğin Amerika kıtasındaki Kızılderililere.

İkinci Dünya Savaşı'nda yalnız Rusya'da 20 milyon insan ölmüştür.

Afganistan, Irak ve Arap Baharı ülkelerinde en az 3 milyon insan öldürüldü.

Ha bu arada İsa'nın çarmıha gerilmesinden Müslümanlar değil Yahudiler sorumludur.

Hıristiyan Hitler kendi vatandaşı Yahudilere yönelik bir katliama girişmişse bunun bedelini neden Filistin halkı ödesin.

Adil olabilmek için Almanya kendi vatandaşı Yahudilerin gönlünü alabilmek için onlara Hessen Eyaleti'ni verebilirdi.

Adamlar zaten Alman ve Hessen'in yüz ölçümü (21 bin) tam İsrail kadardır.

Ya da İsrail'i BM'de kurduran ABD orada yaşayan 6 milyon Yahudi'nin hatırı için New Jersey'i (22591 kilometrekare)

Yahudilere vermeliydi.

İsrail'den (20800) biraz daha büyük ama olsun.

İşte bunun için ben bu kitabı yazdım.

Adem'den bu yana Filistin'le ilgili tüm gerçekleri anlatmak için.

Gerçeklerden korkanlar doğal olarak saçmalayacak.

Saçmalığını örtbas etmek için kaçınılmaz olarak başkalarına sataşacak sonra da saldıracak.

Ama önce kitabı okumaları gerek.

Okuduklarını anlamaları gerek.

Anlamadıklarını çekinmeden bana sormaları gerek.

Yerleştirilen algılar ve ön yargılarla hareket etmek onurlu insanlara yakışmaz.

Son not:

Arap Baharı'nın daha ilk günlerinde ortaya çıkıp "Olup bitenlerin demokrasi ve özgürlüklerle hiçbir ilgisinin olmadığını" söyleyerek buna "Kanlı Bahar" dedim ve oturup kitabını yazdım.

Tarihe not düşmek için.

Solcu geçinenler dahil herkes beni "demokrasi düşmanı" ilan etmişti.

Sanmıyorum ama on yıl sonra geldiğimiz noktayı görerek belki şimdi utanıyorlardır.

"Kral çıplak" olsa bile korkaklar göremez.

FİLİSTİN'de olduğu gibi.


Hüsnü Mahalli
29 Kasım 2020
Kaynak: https://www.korkusuz.com.tr/kral-ciplak.html
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 01-12-2020, 21:11
bilgivehis bilgivehis isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 30 Jul 2016
Mesajlar: 1.925
Standart

Bugünkü yazarımız kısa da olsa ilginç ve önemli konulara değinmiş.

Kürt meselesi


Türkiye'nin Kürt meselelerine bu köşede yer vermeyeli bir hayli zaman oldu. Halbuki bu, ekonomimizi derinden ilgilendiren en önemli siyasi sorundur. Türk ekonomisini canlı tutan "dış kaynak girişleri" kuruyunca, ekonominin komuta heyeti değiştirildi. Hemen ardından başkanlık tarafından ekonomi ve hukukta reform yapılacağı ilan edildi. Bu açıklamanın mürekkebi kurumadan AKP'nin önde gelen siyasetçilerinden Bülent Arınç, "Hapiste bulunan Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş'ın salıverilmeleri gerekir" dedi. Bu beklenmedik çıkış, Arınç'ın AKP'den aforoz edilmesiyle sonuçlandı.

NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE

Türk-Kürt meselesinin bin yıllık tarihine girmeyeceğim. Türkiye'nin bugün karşı karşıya kaldığı Kürt meselesi, "çok kavimli/çok milletli" Osmanlı'dan devir alınanın aynısı değildir. Bugünkü mesele "T.C."nin kuruluş ilkelerinden doğmuştur. T.C.'nin kurucu babaları olan "Osmanlı paşaları" imparatorluğun çok uluslu yapısı sonucu bölünerek çöktüğünü görmüşlerdi. Kurdukları "ulus devlet"in tekrar bölünmesi en büyük kaygılarıydı.

İşte bu gerekçeyle 1924 Anayasası'nın 88. maddesinde "Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk ıtlak olunur" diye hüküm koydular. Buradaki "ıtlak" sözcüğü "öyle kabul edilir" anlamındadır. Dikkat edilirse, din ve ırk farkı olduğu kabul ediliyor. Ama bu farklar herkesin tüm hak ve vecibeleriyle "Türk" kabul edilmeye engel teşkil etmez deniyor. Bunu vurgulamak için "Ne mutlu Türk'üm diyene! (olana değil)" sloganı yaratılıyor.

ULUSAL BİRLİK, ORTAK DİNLE DEĞİL, ORTAK DİLLE OLUŞUR

Ulus bilincini yaratan ve yaşatan şey "din" değil "dil"dir. Bunu hem T.C.'nin kurucuları hem de bağımsızlık isteyen Kürtler çok iyi bilir. Cumhuriyet hükümetleri "bütünlüğü" korumak için iki strateji izlemiştir.

Birincisi, Kürtçe'nin eğitim dili olmasına izin vermemek, ikincisi Kürt nüfusun çoğunluğunu Türkiye'nin her yerine yaymaktı. AKP'nin, milli (yani dini) görüşüne göre ise "milli birliği" din çimentosu sağlardı. Bu inançla "Dili sal, dini tut" siyaseti izlediler.

Sonuç tam tersi oldu. 2016'ya gelindiğinde bölünme, kuvveden fiile çıkmıştı. Ancak çok kanlı "hendek savaşları" kazanılarak Türkiye "öz yönetim kamuflajlı" bölünmenin eşiğinden döndü.

BELÇİKA, İSPANYA, KANADA, İSVİÇRE

"Türkiye'nin Kürt meselesi, ‘çok dilli, çok bölgeli' ülkeler model alınarak çözülebilir" denir. Eğer, asırlardır etnik olarak saflaşmış bu ülkelerin idari yapılanmasına benzer bir uygulamaya Türkiye'de geçilmeye kalkılırsa derhal "etnik temizlik" fikri hortlar. Ülkede kan gövdeyi götürür. Osmanlı devletinin parçalanması sürecinde yaşanan faciaların bin beteri yaşanır. Kürtleri sevenlerin ama özellikle HDP önderlerinin göstereceği kahramanlık, T.C.'ye kafa tutmak değil PKK'nın döşediği bu yola sapılmasını engellemektir.

Son söz: Barışmak, savaşmaktan zordur.

Yazar: Ege Cansen
29 Kasım 2020
Kaynak: https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarl...elesi-6145707/
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 02-01-2021, 01:17
bilgivehis bilgivehis isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 30 Jul 2016
Mesajlar: 1.925
Standart Cümleten sağlıklı, mutlu yıllar

Cümleten sağlıklı, mutlu yıllar




Yılmaz Özdil 1 ocak 2021 Sözcü gazetesi
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 02-01-2021, 03:09
spartacus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
spartacus spartacus isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 06 Apr 2006
Mesajlar: 13.668

Onur Üyeliği 

Standart

bilgivehis´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Bugünkü yazarımız kısa da olsa ilginç ve önemli konulara değinmiş.

Kürt meselesi


Türkiye'nin Kürt meselelerine bu köşede yer vermeyeli bir hayli zaman oldu. Halbuki bu, ekonomimizi derinden ilgilendiren en önemli siyasi sorundur. Türk ekonomisini canlı tutan "dış kaynak girişleri" kuruyunca, ekonominin komuta heyeti değiştirildi. Hemen ardından başkanlık tarafından ekonomi ve hukukta reform yapılacağı ilan edildi. Bu açıklamanın mürekkebi kurumadan AKP'nin önde gelen siyasetçilerinden Bülent Arınç, "Hapiste bulunan Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş'ın salıverilmeleri gerekir" dedi. Bu beklenmedik çıkış, Arınç'ın AKP'den aforoz edilmesiyle sonuçlandı.

NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE

Türk-Kürt meselesinin bin yıllık tarihine girmeyeceğim. Türkiye'nin bugün karşı karşıya kaldığı Kürt meselesi, "çok kavimli/çok milletli" Osmanlı'dan devir alınanın aynısı değildir. Bugünkü mesele "T.C."nin kuruluş ilkelerinden doğmuştur. T.C.'nin kurucu babaları olan "Osmanlı paşaları" imparatorluğun çok uluslu yapısı sonucu bölünerek çöktüğünü görmüşlerdi. Kurdukları "ulus devlet"in tekrar bölünmesi en büyük kaygılarıydı.

İşte bu gerekçeyle 1924 Anayasası'nın 88. maddesinde "Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk ıtlak olunur" diye hüküm koydular. Buradaki "ıtlak" sözcüğü "öyle kabul edilir" anlamındadır. Dikkat edilirse, din ve ırk farkı olduğu kabul ediliyor. Ama bu farklar herkesin tüm hak ve vecibeleriyle "Türk" kabul edilmeye engel teşkil etmez deniyor. Bunu vurgulamak için "Ne mutlu Türk'üm diyene! (olana değil)" sloganı yaratılıyor.

ULUSAL BİRLİK, ORTAK DİNLE DEĞİL, ORTAK DİLLE OLUŞUR

Ulus bilincini yaratan ve yaşatan şey "din" değil "dil"dir. Bunu hem T.C.'nin kurucuları hem de bağımsızlık isteyen Kürtler çok iyi bilir. Cumhuriyet hükümetleri "bütünlüğü" korumak için iki strateji izlemiştir.

Birincisi, Kürtçe'nin eğitim dili olmasına izin vermemek, ikincisi Kürt nüfusun çoğunluğunu Türkiye'nin her yerine yaymaktı. AKP'nin, milli (yani dini) görüşüne göre ise "milli birliği" din çimentosu sağlardı. Bu inançla "Dili sal, dini tut" siyaseti izlediler.

Sonuç tam tersi oldu. 2016'ya gelindiğinde bölünme, kuvveden fiile çıkmıştı. Ancak çok kanlı "hendek savaşları" kazanılarak Türkiye "öz yönetim kamuflajlı" bölünmenin eşiğinden döndü.

BELÇİKA, İSPANYA, KANADA, İSVİÇRE

"Türkiye'nin Kürt meselesi, ‘çok dilli, çok bölgeli' ülkeler model alınarak çözülebilir" denir. Eğer, asırlardır etnik olarak saflaşmış bu ülkelerin idari yapılanmasına benzer bir uygulamaya Türkiye'de geçilmeye kalkılırsa derhal "etnik temizlik" fikri hortlar. Ülkede kan gövdeyi götürür. Osmanlı devletinin parçalanması sürecinde yaşanan faciaların bin beteri yaşanır. Kürtleri sevenlerin ama özellikle HDP önderlerinin göstereceği kahramanlık, T.C.'ye kafa tutmak değil PKK'nın döşediği bu yola sapılmasını engellemektir.

Son söz: Barışmak, savaşmaktan zordur.

Yazar: Ege Cansen
29 Kasım 2020
Kaynak: https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarl...elesi-6145707/
Yeni gördüm o yüzden yorumlama gereği hissettim. Aslında bu tarz izahatlar kılıf ve gerekçe üretmekten öteye geçmiyor. Zaten gerekçelerde kendi içerisinde çelişiyor. Burada A, B,C milleti ayrımı esas ve usülü belirlemiyor yani milliyetçi bir eksenden değerlendirmemek gerekir. (objektif, bilimsel, felsefik)

Örneğin,
Osmanlı paşaları" imparatorluğun çok uluslu yapısı sonucu bölünerek çöktüğünü görmüşlerdi. Kurdukları "ulus devlet"in tekrar bölünmesi en büyük kaygılarıydı.

Bu mızrak o çuvala sığmıyor, ilk olarak burada ciddi bir akıl-mantık hatası var, ikinci olarak da tarihi yanlış okumak. İmparatorluğun çok uluslu yapısı neden bölünüyor? ULUS-DEVLET stratejisinden. Güya öyle, tabi biçime yansıması bu şekilde. Çözüm nerede görülüyor? İmparatorluğu yıktığı düşünülen ulus devlet stratejisinde

Bu kafalar değişmediği sürece ki hala gizli ırkçılık etken madde demek ki, asıl sorunu yine hakim anlayış üretmeye devam edecek demektir.

İkincisi ise tarihi işine geldiği gibi okumak meselesi. Osmanlının yıkılmasının temelinde yatan asıl faktör elbette sistem değişimidir.

Bugün çok uluslu batı ülkeleri de bir zamanlar feodalizmle yönetiliyordu. Ve batıda ırkçı-milliyetçi model, başından beridir asıl yıkıcı faktör olmuş, görüldüğü üzrede faşizmle sonuçlanmıştır...

Kısaca yıkıcı faktörün -ki öyle değerlendirilen- kurumsallaştığı devlet modeli sorunlu olacaktır yani Osmanlığının dağılmasına yol açtığını düşündükleri anlayışı -yıkıcı faktörü-, ana-esas kurucu özne olarak almış olmak, akıl, mantık, bilimsel neresinden bakarsak bakalım yanlıştır.

Israr ediliyor ve işte asıl sorun ve asıl kahramanlık ilgili yazıyı yazan paşamın şahsında temsil edilen bu yıkıcı hâkim unsurun, bu yoldan sapmasıdır... 21. Yüzyıla girdik, bu kafalar hala 19.yüzyılı yaşıyor, hala hukuka, anayasaya, yasalara karşı içgüdüsel bir karşıtlık besliyorlar, hala 500 yıl öncenin devlet anlayışıyla, hala devletin, insandan, toplumdan daha yüce ve dokunulmaz, kutsal bir tabu olduğu anlayışıyla yaşıyorlar...

Gelinen noktada hala feodalite ile kapitalizm arasında bir yerlerde salınıp durmakta, kapitalizmin eriştiği hukuk anlayışından da çok daha geride durmaktadırlar.

İnsan diyememenin, toplum diyememenin, hala kitleleri YIĞIN dolayısıyla tabusal, sözde kutsal ve bir yığın sembolik atıflarla rahat, hazır-ol, sağa dön, sola dön, uygun adım marş tarzında güdecekleri sürü olarak görmenin hezimetini aşamamış durumdalar, gerçi hoş bu bireysel olarak değil toplumsal olarak ele alınabilir bir meseledir, toplum böyle ise, bunlar böyledir, bunlar böyle ise, toplumda böyle yetiştiriliyordur, kısaca birbirini doğurarak devam ediyorlar...

Birde diyor ki, barışmak, savaşmaktan zordur, o halde neden adım atmıyorsun? neden ne mutlu insanım diyene demeye başlamıyorsun(bana göre insanın ne mutlu insanım demesi gerekmiyor, orada lazım olan insan olduğunun bilincinde olmasıdır, ama madem böyle bir desturu var), neden vatandaşlık tanımını, ırk, soy bağından, dil ayrımından çıkarmaktan, hadi sistem nazarında uyruğa, vergiye, ne bileyim ırk millet faktörüne dayandırmadan tanımlamaktan söz etmiyorsun? İnsanlara gerekçeniz ne olursa olsun kendisini ait hissetmediği bir mezhebi, milleti zorla benimsetmenin anlamı, yararı ne, oysa insanlar coğrafi olarak, toplum olarak, sosyal olarak, toprak olarak kendilerini o ülkeye ait hissedebilirler, ama siz aitliği, şu veya bu mezhepten, şu ya da bu milletten, şu, ya da bu grup-kamptan olmaya bağlar, vatandaşlığı da bunlardan birinin kabulüne indirgerseniz, dışlayarak, ayrıştırarak nasıl bir sonuç bekliyorsunuz? Bir de gerçekten bu çok mu önemli? Bu ülkede asıl sorun açlık, yoksulluk, bilinçsizlik, bir dolu dert, bu ülkede yasaları bilen kaç kişi vardır... Ama çoğunluğu açlığı bilir, çaresizliği bilir, yaşadığı koşulları bilir... E bu koşullarda yaşayan toplumları kamplaştırmak da egemenler için elzem ve görevdir...

Anadolu toplumunun bahtsızlığı bağnazlığın 2 koldan da yerleşik olmasıdır, birisi din sömürüsüne dayalı diğeri ise ırk, tek vücutlu, 2 kollu bağnazlık bu bedeni sakatlıyor...

Bunca yıl oldu hala bunları yazışıyorsak, sorun belli ve belli ki, anayasadan ırk, dil, din vb. ayrımlarını def edip, yerine insan öznesini koymak işlerine gelmiyor... Meselenin özü burada...

100 yıldır bu vatan, millet, Sakarya, ezan, bayrak edebiyatları kadar bıkkınlık veren ve topluma bunca yıkımı, körleştirmeyi, sürüleşmeyi, insanın kendisine yabancılaşmasını ve diğer yandan da bazıları için en ideal sermaye kapısı olmasını bu denli etkin biçimde siyasi olarak sağlayan başka ne vardır bilmiyorum...

Birleştirmekten değil sürekli ayrıştırmaktan -dışlamak eksenine dayalı- dem vurup, ardından da ayrılıkçılık lafzı üzerinden siyaset yapmak, akıl, mantıkla açıklanamaz.

Birilerinin ihtiyacı var demek ki, daha doğrusu böylesi bir kapitalist ülkenin, böylesine kamplaştırıcı ayrımlara gereksinimi var demek ki, aslında ayrıcalıklı olmaya, sınıflara, eşitsizlik ve adaletsizliğe dayalı yapısı gereği, sistemin bu tür manipülasyonlara, subjektif sembollere ihtiyacı var. (neyse aslında tüm yansımaların temelinde ekonomi-politiğe girmek gerekir)

Son not: Sözcü gazetesi yazarlarından bazılarına içim ısınmıyor. Nasıl bir sağ anlayışa sahip olup, olmadıklarından ziyade, tamda AKP propagandalarıyla veya çizgisinde veya işlev kazanması amacıyla, eş zamanlı yazıyorlar gibi. Örneğin Hendek savaşları vb, Efe paşa(yazar), AKP onca aradan sonra ilk defa seçimi kaybetmiş olması, tam da o anda ya bir iç, ya da bir dış düşman, tam da ezan, bayrak edebiyatının iş göreceği bir anda, ülkenin doğusunda, 90 günleri bulan sokağa çıkma yasakları ve elektrik, su, telefon gibi hizmetlerin durdurulması(?), sadece AKP gazetelerinin bölgeye girişine izin verilmesi, doğuda büyük bir savaşın yaşandığı algısının oluşturulduğu, o devlet eliyle örgütlenen provokasyon dönemlerini, tamda o zaman, AKP'nin ihtiyaç duyduğu taktik ve propagandayla aynı paralelde okuduğunu ve hala propagandasını yaptığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Peki AKP hangi seçimi kaybetmişti?
7 Haziran 2015
Peki nasıl kazanmıştı?
Ülke coğrafyasında topyekûn provokasyon örgütleyerek.
Provokasyonlar kaç ay sürdürüldü?
5 Ay
Sonuç ne oldu?
AKP tek başına iktidar olma seçeneğini kaybetti(7 haziran 2015), 5 ay sonra kazandı, tarihler 1 Kasım 2015'i gösteriyordu.
O 5 ayda ne oldu?
Doğuda bir çok yerleşim yeri, aniden tanklarla vb. sarıldı, sokağa çıkma yasağı ilan edildi, elektrikler, sular, telefon hatları kesildi, basın içeri alınmadı, batıya doğuda çok büyük bir ayaklanma, kalkışma ve bir nevi savaş olduğu, beraberinde ise ezan, bayrak edalarıyla, 5 ay süren ısrarlı propaganda faaliyetleri yürütüldü... Oysa öyle helikopterlerle, tanklarla, toplarla şehirlerin bombalandığı büyük savaşlar, ilk günün, ilk saatinde sokağa çıkma yasağı tanımaz veya sözde savaş sokağa çıkma yasağıyla başlamaz, yani tereyağından kıl çeker gibi olmaz ve o denli sözde büyük savaşlar, hele ki ülkeyi ikiye bölecek denli etkili olduğu iddia edilen savaşlar öyle masa başında sokağa çıkma yasağı ilan ettik demekle başlamaz öyle de bitmez...

MHP o zamanlar ne yaptı biliyor musunuz? 7 haziran seçimlerinden önce farklı telden çalarken, provokasyonlar döneminde AKP'siz hükümet seçeneğini ret etti..

Bunlar Gezi eylemleri içinde ülkeyi bölen, ÇAPULCULAR, darbe vb. edasıyla, dış düşman vs saydırıp döküyordu, neydi o günler, iktidarın şahlanışı, kamplaştırmaları, yok dindar nesil yetiştireceğiz, yok her okul imam hatip olacak, yok etek boyu, yok her yer AVM, sınavlara değin işleyen sahtekarlıklar, etrafa saçılan tehditler, kamplaştırmalar, bizzat c.başkanı tarafından kendi kitlesini sokağa dökmekle tehditler, polislere vurun kafalarına siz yapmayacaksanız ben yaparımlar. Halbuki bunlar söylenirken, kitlenin talepleri basit ve çevre esasına dayalı taleplerdi... Sonuç, Sözcü yazarının istediği gibi oldu, ülke bölünmedi(!!!), o zaman hak edilen ne varsa, artık kaybedildi, hukuk, adalet diye de bir şey yok artık, ama neyse ki Sözcü yazarının bayrağı hala dalgalanıyor, fazlası gerekmiyor bunlara, birileri bir yerlerde bayrak asıp, dalgalandırsın da isterse o ülke Somali olsun, illa bir Somali olmazsa, bayrak dalgalandırmak mümkün değildir sanki...

Kısaca, bana öyle geliyor ki, ülkede yapacağınız her türlü hak talebi, reddiye vb. ne olursa olsun, Sözcü tarafından karşı taraf ilan edilebilirsiniz, ama kişisel, derin devlet edalı ahkamlar keserseniz, yani karşı tarafın ekmeğine yağ sürer cinsten laf dalaşlarına girer, nutuklar atarsınız manşet olabilirsiniz zira Sözcü oldu-olası magazin, reklam, poh-poh, pazarlamacı tarzı gazeteceliği esas alıyor gibi...

Sersemler akıllıların 7 yılda cevaplandıramayacağı soruları 1 günde sorarlar.
-------
Korku ve menfaat dalkavukluğa yol açar.
-------
İnsan korktuğuna ya da arzuladığına çok kolay inanır. La Fontaine
-------
Öküz tahta çıkarsa padişah olmaz, saray ahır olur. Çerkes Atasözü
-------
Akıllı bizi arayıp sormaz, aptal bacadan akar.
------
Su dağları kemirir, vadileri doldurur.
------
Aslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir.
------
Hürriyet, başkalarına vermedikçe alamayacağımız tek şeydir. William Allen White
------
Belki söylendi herşey,/ belki de gece bekleniyor/ yazılsın diye aynı cümle. Tüm nedenleri yeryüzünün/ bir çakıltaşına takılıp kaldı. Esteban
------
Sıradan insan kendini evrenin merkezi yapmanın yolunu arar; bilge kişinin evreni onun merkezindedir. Lao Tzu
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 15-02-2021, 07:02
bilgivehis bilgivehis isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 30 Jul 2016
Mesajlar: 1.925
Standart Mefkûresiz İslamcılığın bitişi

Mefkûresiz İslamcılığın bitişi


Psikolog Rosenthal ve okul müdürü Jacobson 1968'de bir kamu ilköğretim okulunda öğrencilerin IQ testi ile sözel ve muhakeme yeteneği ölçerler ve öğretmenlere en zeki 20 öğrencinin listesini verdiklerini söylerler. Ancak söylediklerinin aksine liste her seviyeden öğrenci içeren rastgele bir listedir fakat bu durum öğretmenlerden gizlenir. Dönem sonunda bir test daha yapılır ve öğretmenlere en zeki diye sunulan öğrencilerde ciddi bir başarı artışı gözlenir. Araştırmacılara göre bu tümüyle öğretmenlerin kafasında oluşturulmuş beklentiyle alakalıdır. Öğretmenler aslında rastgele seçilmiş olan bu 20 öğrenciye daha özverili, sabırlı, nitelikli bir eğitim verme eğilimde olmuşlardır. Bunun sonucu da iyi bir geri bildirim olmuştur. Diğer yandan daha az başarılı olacağı düşünülen öğrencilere daha az zaman ayrılmış ve daha başarısız sonuçlar doğmuştur. Bu duruma literatürde Pygmalion etkisi denmektedir. Beklentilerin davranışları şekillendirmesi olarak tanımlanabilir. Pygmalion etkisinin negatif yönünü yansıtan Golem etkisinin; yani olumsuz beklentilerin olumsuz sonuçlar doğurması durumunun; pozitif yöne göre çok daha güçlü olduğu da bilimsel araştırmalarca tespit edilmiştir.

İlk olarak sosyolog Robert Merton tarafından ele alınan Pygmalion etkisi kendini gerçekleştiren kehanet olarak da adlandırılır. Merton, özetle; toplumun belli kesimlerine dair beklentilerin, o kesimin maruz kaldığı uygulamaları biçimlendirdiğini ve geri bildirim olarak da o kesimin de kendilerine dair beklentilerinin olumsuz şekillendiğini söylüyor.

BİRKAÇ DÜŞMAN ALETİ BEYİNSİZ

Sosyal medyada veya başka mecralarda toplumun bir kesimini ya da tamamını sürekli olarak aşağılamanın yarattığı ve yaratacağı yegane sonuç yukarıda yazılanlardır. Türk halkını aşağı görme hastalığı, 19. yüzyılda Avrupa'da doğan ırkçı nazariyelerin (üstün ırk/aşağı ırk) halen devam eden yansımalarıdır.

Diğer taraftan toplumu tefrikalara bölüp her tefrikaya ayırt edici özellikler atamaya çalışmak, her bir kökenden farklı beklentiler doğurur. Bu da Atatürk'ün deyimiyle "birkaç düşman aleti beyinsiz, mürteciden başka hiçbir millet ferdi" üzerinde olumlu bir tesir bırakmayacaktır.

Bölücü unsurları ve destekçilerini bir yana bırakalım, zira niyetleri sarih. Peki, "yerli ve milli" olduğunu iddia edenler ne yaptılar toplumda kutuplaşmayı ve kutuplaşmanın sonuçlarını önlemek için? Nasıl bir mefkûreleri (ideal/ülkü) var Türk Milleti'ne dair? Temel değerlerde ve kurumlarda yozlaşmayan/içi boşaltılmayan ne kaldı ellerinde? Geride bıraktıkları geçmiş ne taşıyacak geleceğe? Bu milletin fikirleri toplamına ne eklediler? Ödünç aldıkları fikirleri ve şahsiyetleri aynıyla koyabildiler mi yerlerine?

İslamcılık ideolojisi, Türk Milleti için ortak çatı oluşturamadı. Bu gayet net. Ancak yine de toplumun önemli bir dinamiği olarak yakın tarih sahnesinde yer buldu. Bugün gelinen noktada ise geri döndürülemez bir şekilde yıkılıyor. Kendini günlük siyaseti aklamaya adamış bir ideoloji muktedir olur ama mefkûre olamaz.

Ayşe Sucu
15 Şubat 2021
Sözcü gazetesi
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 04-07-2024, 10:30
Şüpheci Dinsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Şüpheci Dinsiz Şüpheci Dinsiz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Dec 2010
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 8.545
Standart

Hasan Ferit Gedik, Gezi Kalkışması sırasında mahallesinde uyuşturucu satışı yapan ülkücüler tarafından öldürülmüştü. Doğukan Çep bu katillerden biri, Sinan Ateş ise bu katilleri korumaya çalışan biridir.

https://t24.com.tr/yazarlar/gokcer-t...-opucugu,45478

Sinan Ateş cinayetinden taşan skandallar: Utanmayanların öpücüğü

Gökçer Tahincioğlu | Yüzleşme

@gtahincioglu
gokcertahincioglu@t24.com.tr
04 Temmuz 2024


Görmek isteyen görüyor, geriye kalanlar kalabalık. Geriye kalanlar da konforlu yaşam alanını bırakmamak için haksızlıklara, adaletsizliklere göz yuman büyük bir kalabalıktan ibaret… Mutlu olsun onlar, keyifleri kaçmasın. Ama bilsinler ki bir cinayet sanığının, sanık sandalyesinden gönderdiği utanmaz öpücük de yarattıkları ülkenin sonucu…


Soldan sağa Sinan Ateş ve Hasan Ferit Gedik

Bugün aktif ve kritik bir devlet görevinde bulunmamasına rağmen korumalarla gezen, silah ruhsatı alan, çakarlı araçlarla gezen kim varsa hepsinden duyacağınız ortak yalanlar var:

"FETÖ, PKK, DHKP-C beni tehdit ediyor, namlunun ucundayım…"

Bu kişilerin söz konusu örgütler için en ufak bir öneminin olmaması da bir yana, bu komik ve büyük yalanın başka kanıtları da var.

Tek bir tehdit almamaları misal… Araştırın, göreceksiniz…

Ama burası Türkiye, anahtar sözcükler her zaman iş görür.

* * *

Sincan'da bu hafta başı görülmeye başlanan Sinan Ateş cinayeti davasının önemi, sadece bir eski Ülkü Ocakları Başkanı'nın Ankara'nın göbeğinde öldürülmesi ve bu cinayetin üzerinin örtülmesi için siyasetin, bürokrasinin seferber olmasından ibaret değil.

Bu dava, daha ilk duruşmada, devletin kritik noktalarındaki insanları çırılçıplak hale getiren, günahlarını görünür kılan bir özelliğe sahip olduğunu gösterdi.

Nasıl mı?

* * *

Hasan Ferit Gedik, 2013'te, henüz 21 yaşında, İstanbul Gülsuyu'nda, mahallede uyuşturucu satılmasına karşı düzenlenen yürüyüşte faşist bir çete tarafından öldürüldü.

Sinan Ateş cinayeti davasında, fütursuzca gazetecileri tehdit eden, durmadan sağa sola laf atan, başına neyin ne kadar geleceğini son derece iyi bildiğinden gayet rahatça yalan söyleyen Doğukan Çep, bu cinayeti işleyen isimlerden biri. Gazetecilere dönüp öpücük gönderebilmesi rahatlığının kaynağı bu…

Bu cinayetten sonra diğer iki sanıkla birlikte aldığı ceza 35 yıl 4 ay…

Sinan Ateş cinayeti duruşmasında ise hukuki durumunu, "Firariydim ama besmele çekip tatile gidiyordum" diyerek açıkladı.

Dışarıya nasıl çıktı peki? Nasıl firari hale geldi?

Pandemi izniyle…

Slogan atsanız, terör suçlusu sayılıp aynı dönemde çıkamayacaktınız cezaevinden ama Doğukan Çep ve benzerleri rahatça salıverildi.

Devletin bize katillerin neden bu kadar kolayca salındığını açıklama yükümlülüğü yok mu? Tek gerekçe cezaevlerini ferahlatmak, daha çok öğrenci, daha çok solcu, daha çok işçi tutuklamak olabilir mi?

Bu mu ceza adaletiniz?

Bu mu yarattığınız toplum düzeni?

Bu kadar mı mühim sizler için o koltuklar?

* * *

Ama nasıl saklandı ki böyle bir isim, bunca zaman?

Bunu da sözlerinde bulmak mümkün…

Şöyle dedi Sinan Ateş duruşmasında:

"2013 yılına dönmem lazım. 2013 yılında İstanbul Gülsuyu'nde Gezi olaylarında kırmızı fularlı kız Ayşe Deniz Karacagil, Sinan Sağırlı, Cebrail Günebakan'ı vurduk. Bunlar MLKP terör örgütü üyesi. En son ESP'nin derneğine giriyoruz 10 kişiyi vuruyoruz. O zaman ESP'nin başında Figen Yüksekdağ var eş başkanı da Selahattin Demirtaş. Gazi mahallesinden oradan buradan DHKP-C'liler geldiler mahalleye yürüyorlar. Hasan Ferit Gedik ölüyor. Gedik sosyalist bir gençmiş, uyuşturucuya karşı yürüyormuş. Biz yakalandık, yargılanmaya başladık. Google Hasan Ferit Gedik yazın Allah için tabutun üstüne bakın. DHKP-C bayrakları. Biz bunları vurmuşuz, yargılanmaya başlamışız. Ayşe Deniz Karacagil, Gezi'ye gidiyor, Gezi de ağaç içinmiş ya. Ayşe Deniz Karacagil Gezi'den sonra Kandil'e gidiyor. Karayılan'ın yanında fotoğrafları var, Karayılan kızları sever. Sonra Ayşe Deniz Rakka'ya gidiyor, orada ölüyor. Vurduğum Cebrail Günebakan ve Sinan Sağırlı da 'Kobani'ye gideceğiz' diye Suruç'a gidiyor. Halbuki bunlar MLKP'de silah eğitimi alıyor. Çocuklara hediye götüreceğiz diye Amara Kültür Merkezi'nde pankart açmışlar, orada IŞİD öldürüyor. Bu şekilde davalarım düştü. CHP'nin milletvekilleri gelir, davalarımı sever."

* * *

Aslında şunu demek istiyor elbette: "Biz bu devlet için teröristleri vurduk kardeşim…"

Çep'in anlatımına bakarsak, şu tablo çıkıyor ortaya:

İstanbul'da bir savaş varmış, devletin askeri, polisi yenilmiş, savcısı, hâkimi yok olmuş, vatanı korumak bunlara kalmış… Onlar da işe nedense Gülsuyu'nda uyuşturucu çetelerine karşı çıkan gençlerden başlamış. Gerekeni yapmışlar. Terörist öldürmek sevapmış!

Tabuta örgüt bayrağı konuluyorsa, 21 yaşındaki bir çocuğun öldürülmesi meşru görülebilirmiş. Alkışlamamız, dua etmemiz lazımmış…

* * *

Çep, bir çırpıda kimleri vurduğunu övünerek anlatıyor.

Anlatacak tabii, cinayet işleyip, bu kadar insanı vurup da dört beş yılda serbest kalabilmek az iş değil.

Ama bunu nasıl başardığını, Sinan Ateş duruşmasından çok önce de görmek mümkün.

Hasan Ferit Gedik dosyasına baktığınızda bunu net biçimde görüyorsunuz. Üşenmeyin, küçük bir tarama yapın. Aynı çetenin 2013'ten önce de sonra da polisle nasıl ilişkiler geliştirdiğini, işlerini nasıl çözdüğünü, "ülkücüyüm" demenin ne kapılar açtığını göreceksiniz.

* * *

Hasan Ferit Gedik davası görülürken, Doğukan Çep'le birlikte yargılanan sanıklar, arkadaşları, dostları, cezaevinden Cumhurbaşkanı Erdoğan'a bir mektup gönderdiler. Afrin operasyonu sırasında yazılmış olan mektup, besmele ile başlıyor, şöyle devam ediyordu:

"Sizin de cezaevlerinde emirlerinizi bekleyen ak değil ama kara da olmayan, şehadet şerbetine susamış, bir emriniz ile Afrin'de ve tüm hain yuvalarında savaşmaya hazır olan neferlerinizin olduğunu bilmenizi isteriz. Bir emrinizi bekliyoruz."

* * *

Bu kadar, bu kadar kolay aslında.

Biraz kalabalık, biraz, "biz bu vatan için ölürüz" sözleri, biraz hamaset, biraz tehdit yeterli. Ve bir de devletten yardım alıp, insanların adreslerini isteyip, dövmeli, vurmalı, korkutucu olmalısınız. Sırtınızı sıvazlayan pek çok kişi olacak.

* * *

Gedik'in cenazesi, çıkartılan engeller nedeniyle üç gün boyunca defnedilemedi.

Vurulduğunda üzerinde olan kıyafetleri kaybedildi.

Olay anına ilişkin kamera kayıtlarının bir bölümü silindi.

Çete üyelerinin zaten dinlenen şahıslar olduğu, polislerle ilişkilerinin önceden bilindiği, haklarında hiçbir önlem alınmadığı ortaya çıktı.

Bu kadar ağır suçlara rağmen Doğukan Çep gibi bir isim tahliye edildi.

* * *

Sinan Ateş cinayeti, aslında Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı gibi bir görevde bulunan, devlet nezdinde bile "dokunulmaz" sayılan bir ismin, bizzat bu ideolojiden geldiğini söyleyen insanlarca öldürülmesi nedeniyle çarpıcı. Cinayetin siyaset bağlantısı ve bunun açığa çıkmaması için gösterilen olağanüstü çaba nedeniyle ilgi çekici.

Ama asıl çarpıcı olan, bu devletin kime nasıl baktığını göstermesi.

Bu devlet tek bir ideolojiye mensup kişilere mi ait?

Bu ülke onların mı?

Anayasaya yazın, yasalara koyun bilelim… Yanıtları elbette biliyoruz da malumun ilanını istemek de hakkımız…

* * *

Doğukan Çep'in savunmalarını esas alırsak, Sinan Ateş'e, Hasan Ferit Gedik dosyasından aldığı cezanın kaldırılması için iki kez 200 bin lira verdiğine, buna rağmen bir gelişme olmayınca ve Ateş telefonlarına çıkmayınca bacağından vurmayı kararlaştırdığına inanmamız gerekiyor.

Olamaz mı, mümkün elbette.

Ülkü Ocakları Başkanlığı yapmış birine karşı bu eylemin yapılmasının örneği yok ama mümkün.

Ama devamında da şuna inanmamız gerekiyor.

Tam da aynı sıralarda Sinan Ateş'in adresinin bulunması için Ülkü Ocakları'ndan birilerinin emniyetten yardım aldığına…

Bu insanların tek derdinin Sinan Ateş'in evinin önüne pankart asmak olduğuna…

Ne hikmetse tetikçinin sadece bacaktan vurmak için iki polis tarafından Ankara'ya getirildiğine…

Tetikçinin çakar lambalı araçla kaçırıldığına…

Bütün bu davanın FETÖ organizasyonu olduğuna…

Ama bir yandan da Ateş'in aslında olay sırasında yanında bulunan kendi arkadaşları tarafından öldürüldüğüne…

Hepsine aynı anda inanmamız gerekiyor.

* * *

Oysa resim bize başka bir şey söylüyor.

Ateş'in yakınlarının açıkça dillendirdiği bir cümleyi…

"Bize bile bunu yapabilenler, sizlere neler yapmaz."

Neler yapmadılar ve hala öylesine kendilerini haklı görüyorlar ki akıl almaz…

Uzağa bakmaya gerek yok, kapasitesi her yıl daha da artan cezaevlerine bakın.

Kimlerin cezaevinde tutulup, kimlerin serbest kaldığına…

Kimlerin tutuklandığına ve kimlerin dokunulmaz olduğuna…

Göreceksiniz…

Görmek isteyen görüyor, geriye kalanlar kalabalık.

Geriye kalanlar da konforlu yaşam alanını bırakmamak için haksızlıklara, adaletsizliklere göz yuman büyük bir kalabalıktan ibaret…

Mutlu olsun onlar, keyifleri kaçmasın.

Ama bilsinler ki bir cinayet sanığının, sanık sandalyesinden gönderdiği utanmaz öpücük de yarattıkları ülkenin sonucu…

* Bir ben vardır bende, benden içeri. (Yunus Emre)
* Gören bizi sanır deli, usludan yeğdir delimiz. (Muhy-i)
* Kadınlar insan, biz insanoğlu. (Neşet Ertaş)
* Bu otobüs de benim Maserati'm, halkımla birlikte kullanıyoruz. (Tuncel Kurtiz)
* Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım? (Turan Dursun)
* Beneath this mask there is more than flesh, beneath this mask there is an idea Mr Creedy, and ideas are bullet-proof. (V for vendetta)
* O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. (Yaşar Kemal)
* Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa. (Nazım Hikmet Ran)
* Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her milli bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var. Dostlar ki; bir kere bile selamlaşmadık, aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.. (Nazım Hikmet Ran)
* Bir insan size alın teriyle zengin olduğunu söylerse, ona şunu sorun; kimin alın teriyle?.. (Don Marquis)
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 11-07-2024, 01:28
Şüpheci Dinsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Şüpheci Dinsiz Şüpheci Dinsiz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Dec 2010
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 8.545
Standart

https://t24.com.tr/yazarlar/gokcer-t...-ve-linc,45576

Altındağ'dan Kayseri'ye: Göz yumulanlar, bedel ödeyenler ve linç


Gökçer Tahincioğlu | Yüzleşme
@gtahincioglu
gokcertahincioglu@t24.com.tr
11 Temmuz 2024


2021'de Altındağ'da, şimdi Kayseri'de yaşananlar, bir rahatsızlığın sonucu değil, bir nefret iklimi oluşturmanın provası


Kayseri'de taciz iddiasının ardından Suriyelilere yönelik şiddet olaylarından geriye bu kareler kaldı.

Türkiye'de günler başka coğrafyalara oranla daha hızlı geçer.

Başınızı bir anlığına çevirip, yeniden aynı yöne baktığınızda bile gelip geçen onlarca olayı ıskaladığınızı fark edersiniz.

Kimi savunacağınızı, kimi korumak zorunda olacağınızı şaşırdığınız, yasaların eşit ve adil işletilmediği, anayasanın herkesi aynı şekilde kapsamadığı bir gariplikler ülkesi.

Misal, bir başka ülkede eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş'in öldürülmesiyle ilgili süreci aydınlatan gazeteciler özenle korunur ancak bizde gazetecileri ölümle tehdit eden, kişisel bilgilerini yayan, adım adım izleyen insanlar "vatansever" sayılıyor. Savcılıklar, bu kişiler hakkında tek bir adım atmıyor ancak sosyal medyayı adım adım izleyerek soruşturacak insan tarıyor.

Ya da mahkemede insanları nasıl vurduğunu övünerek anlatan bir tetikçinin 2-3 yılda cezaevinden çıkmış ve yeni bir cinayeti azmettirmiş olması bile olağan kabul edilebiliyor.

Türkiye klasiği…

* * *

Kayseri'de 30 Haziran akşamı yaşanan, Suriyelilerin yaşadığı mahallelere yönelik saldırıları "duyarlılık" olarak gösteren, Atatürk'ten sözde ifadelerle bu linç eylemlerini normalleştirmeye çalışan büyük bir kalabalık var.

İçişleri Bakanı, o akşam yaşananlara yönelik yaptığı açıklamada, sosyal medya platformu X üzerinden yaklaşık 79 bin hesaptan, 343 bin paylaşım yapıldığını, paylaşım yapılan hesapların yüzde 37'sinin BOT; paylaşımların yüzde 68'nin ise provokatif amaçlı ve negatif olduğunu söyledi. 63 hesap ile ilgili soruşturma başlatıldığını açıkladı.

Geride bıraktığımız gün, bu olayları kışkırtan hesapların aynı anda FETÖ ve PKK bağlantılarının saptandığına yönelik, güvenlik kaynaklarına dayandırılan haberler yapıldı.

Bildik ve beylik laflar.

* * *

Olayların yaşandığı akşam bir de eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun propagandasını yapan hesaplar da vardı. "Soylu olsa bunlar yaşanmazdı" paylaşımlarının sayısı yüksekti.

Elbette böyle değil. Soylu döneminde onlarca benzer olay yaşandı. Bunlardan en büyüklerinden biri de Ankara Altındağ'da yaşandı.

Polisin, kalabalığı izlemekle yetindiği, 2021'de yaşanan bu olayları anlamadan Kayseri'de başlayan, farklı kentlere de yayılan olayları anlamak da güç.

* * *

Altındağ'dan Kayseri'ye uzanan gelişmeler derinlemesine yorumlanabilirse, belki yaşananlara tepki gösterenler açısından da doğru adresin neresi olduğu daha net anlaşılabilir. Elbette bunları linç meraklısı kalabalığın anlaması mümkün değil. Onlar ayrıca araştırılması gereken gruplar.

Önce Altındağ'a dönüp, o dönemdeki bilgileri anımsayalım.

* * *

Suriye savaşının henüz ilk yıllarında bölgeye ilişkin haberlerde o zamanlar çok da ciddiye alınmayan bir örgütün adı geçmeye başladı. Oysa Ürdün'de otelleri bombalamış, parçalanan Irak'ı birbirine katmış bir örgüttü ve yeni hedefi o güne kadar El Nusra adlı örgütü desteklediği Suriye'de egemenlik kurmaktı. Artık dünyanın dört bir tarafında farklı savaşlara katılmış cihatçılar, akın akın Suriye'ye gidiyordu. Kullandıkları ana güzergâh ise Türkiye'nin güney sınırıydı. En rahat geçiş buradan mümkündü.

"Savaşmadan kaçıyorlar" denilen Suriyeliler, Suriye ordusunun, ifadenin tam anlamıyla "dış güçlerin desteklediği" radikal İslamcı örgütlere yenilerek ülkenin kuzeyinden çekilmesiyle zalimlikle baş başa kaldılar. İnsanların bir bölümü savaştı, bir bölümü esir düştü, bir bölümü köleleştirildi.

Hayatları boyunca biriktirdikleri ne varsa bir gecede kaybettiler. Kadınlar esir alınıp köle pazarlarında satıldı, erkekler, ailelerinin gözü önünde kurşuna dizildi. Ve kaçtılar.

IŞİD büyüdü, Rakka'yı başkent ilan etti. Petrolünü dünyanın gözü önünde, devletlerin açtığı arka kapıları kullanarak sattı, zenginleşti. Daha silahlı, daha kalabalık, daha güçlüydü.

* * *

O zamanlar Ankara Altındağ'da, orada yaşayanlar dışında kimsenin girmediği mahallelerinde IŞİD'in Türkiye hücresi hızla örgütlendi. Mahallede işsiz sayısı çok fazlaydı. Türklerin katılımını örgüt çok önemsiyordu. Mahalledeki bazı gençler, para için, 4-5 aylığına savaşmaya gidip, geri dönmeye başladı. İyi para kazanıyorlardı.

2014'te, Ankara Altındağ'da yaşayan 6 çocuk, sabahın erken saatlerinde evlerinden ayrıldı. Ne Suriyeli biliyorlardı ne Suriye'yi. Dertleri IŞİD'e katılmaktı. Ailelerine işe gideceklerini söylemişlerdi ama öyle olmadı. Çocuklar, otobüsle Kilis'e gelip, orada kaçakçılara 20'şer lira vererek Suriye'ye geçti.

Elbette, birileri akıl vermişti. Akıl verenlerin aradığı kişiler sınırın diğer tarafında karşıladıkları çocukları Rakka'ya götürerek, evlere yerleştirdi. Arapça bilmiyorlardı ama gerek de yoktu. Altındağ'dan tanıdıkları birçok insan o evlerde idi.

Ellerine silah tutuşturulan çocuklardan beşi, birkaç gün sonra geldikleri yolları kullanarak kaçtılar ve Altındağ'a döndüler.

Biri ise kaldı. Zaten ağabeyi de daha önce IŞİD'e katılmıştı ve savaşması karşılığında iyi para alıyordu. Zaman zaman sınırı geçiyor, savaşıyor, Altındağ'a geri dönüyordu. Mahalle muhtarı, komşular, herkes biliyordu durumu. Biraz tatil yapıyor, sonra yeniden savaşmak için Suriye'ye gidiyordu.

14 yaşında T., eline silah tutuşturulduğu Suriye'de yaralandı. Yarası ağırdı. IŞİD, uğraşmak istemedi ve T.'yi sınıra bıraktı. Askerler, yaralı halde bulduğu çocuğu Gaziantep'e getirdi ve Altındağ'da yaşayan ailesini bilgilendirdi.

* * *

Altındağ'dan insanlar Suriye'deki yıkıma ortak olmaya başlarken, kaçan Suriyeliler de Altındağ'ı keşfetti. Altındağ'ın bazı yerlileri Suriye'deydi ve onlar Suriye'de olduğu için Suriyeliler mahalleye geliyordu.

O yıllarda Ankara'nın göbeğindeki Altındağ'ın merkez mahalleleri Hacıbayram, Önder, Battalgazi'deki binaların büyük bölümü kentsel dönüşüme sokulmuş, evlerin bir kısmı yıkılmıştı. Hükûmetin açık kapı politikasından dolayı akın akın Türkiye'ye gelen Suriyelilere, buradaki yıkık dökük evler fahiş fiyatlara kiralandı. Bir bölümü pazar tezgâhı açıp para kazandı, gündelik işlerde çalışıp evi onardı. Başlangıçta büyük bölümünün niyetleri Avrupa'ya gidebilmekti. Ancak Türkiye'nin güneydeki sınır kapıları açık, batıdaki sınır kapıları kapalıydı. Burada kalmaları gerekiyordu. Yıkık dökük dükkânları kiralayıp esnaflık yapmaya başladı Suriyeliler. Mahallenin tek okulu bile kentsel dönüşüme sokulmuş, çocuklarını uzaktaki okullara göndermek zorunda kalan Altındağ'ın yerlisi, Türk, Kürt, Roman aileler mahalleleri terk etmeye başlamıştı. Terk edilen yerlerin Suriyelilere kiralanmasında kimse sakınca görmedi.

Zamanla Ankara'nın mobilya merkezi Siteler esnafı da Suriyelileri keşfetti. Bir bölümü kayıtsız bu insanları sigortasız, dörtte bir fiyatına çalıştırmak bile mümkündü. Bazıları daha insaflı davrandı. Gün geçtikçe Siteler'deki işçi profili değişti. Kimsenin şikâyeti yoktu.

* * *

Aynı dönemde IŞİD, Ankara'nın çeşitli semtlerinde okullar açmaya başladı. Suriyeliler, kaçıp geldikleri IŞİD'in yanı başlarında olduğunu o zaman anladılar ama gidebilecekleri bir yer yoktu. Suriyeliler IŞİD'den kaçmıştı ama IŞİD'in Türkiye'deki merkez hücreleri de kaçtıkları yerdeydi.

IŞİD, yıllarca bu okullarda Altındağ'da doğup büyümüş çocuklara İslami eğitim verdi. Haberler çıkıyor ama kimse bir şey yapmıyordu.

IŞİD, aynı yıllarda Türkiye içerisinde bombalı eylemlere başladı. 10 Ekim Gar Katliamı, Diyarbakır HDP Mitingi saldırısı, Suruç katliamı, Reina katliamı…

Örgütün Gaziantep ve Adıyaman hücreleri, yıllardır izlenmelerine rağmen rahat rahat bu eylemleri yaptı.

* * *

Altındağ'ın merkez mahalleleri de hızla dönüştü. Arapça tabelalar, Arap müziği, Arap yemekleri. 350 bini aşkın kişinin yaşadığı ilçedeki Suriyeli sayısı 100 bini buluyordu neredeyse. IŞİD üyeleri de mahalledeydi. Mahalle her anlamda Suriye'ye benziyordu.

Ama artık kentsel dönüşümün sonuna gelinmiş, yıkık evler, dükkanlar, arsalar değer kazanmıştı. IŞİD yenilmişti, konjonktür değişmişti. Gitmelilerdi ama nereye…

"Narin ayaklarına taş değmesin", nazenin Batı ülkeleri, Türkiye ile geri dönüşüm anlaşması yapmıştı. Türkiye, sınırlarının güneyini bu nedenle açmış, batısını bu nedenle kapatmıştı.

Sadece Suriyelilere ödenmesi için fonlar vermekle yetinmedi Batılı ülkeler. OHAL Komisyonu gibi bir garipliği "hukuki" saydı. AİHM'deki dosyaların gereğinin yapılması konusunda yıllarca adım atmadı.

* * *

Kayseri'nin de Altındağ'dan bir farkı yok. Aynı mahallelerde cihatçı savaşçılar, bu kişiler yüzünden ülkelerinden kaçıp gelen insanlarla bir arada yaşıyor. Mahallelerin demografisi, gelişimleri birbiriyle aynı.

Suriye'nin kuzeyindeki cihatçıların korunması için politika geliştiren Türkiye, konjonktür değiştiği için Suriye yönetimiyle temas kurmaya çalışsa da bu grupları yalnız bırakmıyor.

Bir taraftan sınırlarını açmak tehdidiyle batıyı susturan iktidar, diğer taraftan Suriye politikasını da sürdürüyor.

Hem rüşvetçi, iki yüzlü Avrupa'nın refahını hem de Suriyeli cihatçıları koruyabilmek, bir yandan da Suriye yönetimiyle temas kurmaya çalışmak… Zor bir denge…

Kayseri'de yaşananlar da elbette bir istismar olayından duyulan rahatsızlık değil, konjonktürel bir provokasyonun sonuçları.

Bu provokasyonun adresini aramak için, eşzamanlı Suriye'de yaşananlara da bakmak gerekiyor.

* * *

Bu coğrafyada yaşayan insanlar, elbette, milyonlarca gencin işsizlikle boğuştuğu, ferah feza yaşayamadığı yurtlarına birkaç yılda milyonlarca mültecinin gelmesinden ve kalmasından, bu insanların yok pahasına çalıştırılması nedeniyle yeniden işsiz kalmaktan, yaşadıkları kentin profilinin bir anda değişmesinden rahatsızlık duyabilir. Linç eylemlerine karşı duran ancak rahatsızlığı olanları kastediyorum elbette… İnsani bir duygu bu.

Ama o rahatsızlığın nedeni de savaştan kaçmış insanlar değil.

Bu rahatsızlığı duyanlara, "bir gecede göndeririz", "konut yapıyoruz", "gidecekler", "onlar misafir" açıklamaları yapanların, bütünlüklü politikalar geliştirmeden kentlerin demografisini değiştirenlerin sorumluluğunu savunmasız insanlara yüklemenin anlamı yok.

2021'de Altındağ'da, şimdi Kayseri'de yaşananlar, bir rahatsızlığın sonucu değil, bir nefret iklimi oluşturmanın provası.

Bütün protestoları bastırma yeterliliğine sahip olanların, kalabalıklara engel "olamamasını" başka türlü açıklamak mümkün değil.

İkiyüzlülüğün adresleri belli. Birbirine kızarak, "al evinde besle" sloganlarıyla çözülemeyecek bir sorunun izleyenleriyiz şu anda.

Ve iktidarın da muhalefetin de çözüm üretmeye, barış iklimi yaratmaya zorlanmaması halinde bu sorunun nasıl kullanılacağını, nelere yol açacağını görüyoruz.

Ve bu provalar, Suriye'deki ateşin körüklenmesinin, bir ülkenin paramparça edilmesinin aktörlerini de barındıran mahallelerde yaşanıyor. Asıl endişe verici olan, kalıcı çözümler üretilmezse, yenilerinin ve daha büyüklerinin de her an yaşanabilmesi ihtimali…

* Bir ben vardır bende, benden içeri. (Yunus Emre)
* Gören bizi sanır deli, usludan yeğdir delimiz. (Muhy-i)
* Kadınlar insan, biz insanoğlu. (Neşet Ertaş)
* Bu otobüs de benim Maserati'm, halkımla birlikte kullanıyoruz. (Tuncel Kurtiz)
* Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım? (Turan Dursun)
* Beneath this mask there is more than flesh, beneath this mask there is an idea Mr Creedy, and ideas are bullet-proof. (V for vendetta)
* O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. (Yaşar Kemal)
* Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa. (Nazım Hikmet Ran)
* Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her milli bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var. Dostlar ki; bir kere bile selamlaşmadık, aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.. (Nazım Hikmet Ran)
* Bir insan size alın teriyle zengin olduğunu söylerse, ona şunu sorun; kimin alın teriyle?.. (Don Marquis)
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 14-04-2025, 13:11
Şüpheci Dinsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Şüpheci Dinsiz Şüpheci Dinsiz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Dec 2010
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 8.545
Standart

Acı bir Türkiye gerçeği.
Bakalım sonuna kadar okuyabilecek misiniz?

İrfan Aktan Diyor ki
Bir oğlum olacak, ismi Temmuz, korkusuz mu korkusuz
12 Eylül Diyarbakır zindanının direnişçisi, Hakkâri'nin efsanevi devrimcisi, Vizontele Tuuba filminde "Mahmut Abi" karakterine ilham veren Mahmut Duran'ı, nam-ı diğer Qîro'yu (Kara-Zift) kaybettik. Mahmut Abi'ye tam 20 yıl önce Sümbül Dağı'na bakan çay bahçesinde yaptığımız söyleşiyle veda ediyoruz...
https://birartibir.org/bir-oglum-ola...z-mu-korkusuz/

VİZONTELE TUUBA'NIN "MAHMUT ABİ"Sİ QİRO'NUN GÖZÜYLE 12 EYLÜL

Bir oğlum olacak, ismi Temmuz, korkusuz mu korkusuz

TOPLUMSAL HAFIZA
Söyleşi: İrfan Aktan
13 Eylül 2020


12 Eylül'ü anlattığını iddia eden Vizontele Tuuba'yı görenler "Mahmut abi"yi hatırlayacaktır, ama o karakter gerçek Mahmut Duran'dan fersah fersah uzak. Diyarbakır Cezaevi'ndeki akıl almaz zulme yedi yıl direnen Qîro namlı efsane kişilikten o zindanın ve o dönemin hakikatlerini dinliyoruz. Express'in "12 Eylül'ün 25. yılı" özel sayısından naklen.


Mahmut Duran

Yılmaz Erdoğan'ın Vizontele Tuuba'sında, solcu Kürt gençler "ufak" meseleler yüzünden birbirine giren, "toy gençler" olarak gösteriliyor. Filmde o dönemin anlatılışını nasıl buldunuz?

Qîro (Mahmut Duran): Tabii ki hiç gerçekçi değil. Yaşamadığı bir süreci yaşamış gibi göstermeye çalışmış. Solcuların o dönemki tarzlarını, ideallerini anlamak, kavramak o kadar basit değildir. Elbette solcular arasında çelişkiler yaşanıyordu. Farklı gruplar birbiriyle çatışıyordu da. Sovyetler için bir grup "sosyalist", bir grup "revizyonist", bir grup da "sosyal emperyalist" diyordu. Ama o grupların ideolojik birliktelikleri de vardı. Hepimizin ideali, özgür ve sosyalist bir Türkiye'nin kurulmasıydı. Ne yaptığını bilmeyen gençler değildik. Acımız vardı ve o acılara son vermek için hedef bellediğimiz ideolojilerimiz vardı.

Filmdeki "Mahmut abi" karakterinin sizi temsil ettiği söyleniyor…

Evet, o benim. (gülüyor) Tamamen düzmece. "Mahmut abi" ideolojik tavrında tutarsız, ne yaptığını bilmeyen bir genç olarak gösterilmiş. Erdoğan iznimi almadan, kopyacılık yaparak öyle bir karakter çizmiş. Eğer biri beni yansıtacaksa, gelip yanımda oturmalı, derdimi dinlemeli, acımı hissetmelidir. İstanbullulara, komiklik olsun diye benim gibi birini tüketim malzemesi olarak sunmak çok yanlıştır. Yaşadığım acıları, karşılaştığım zulmü ne hakla bir tüketim malzemesi yapabilirsin? Hadi diyelim yaptın, bari biraz da gerçekliği aktar. Gördüğüm zulmü göster, Diyarbakır Hapishanesi'nin bu ülkede tarihsel bir acı olduğunu hissettir. Sıkıysa, bunu yap. Ne yani, ben bir sloganla mı devrimciydim? Ben bir bıyıkla mı devrimci oldum? Diyelim ki ben bir sloganım, peki acılarım nerede kaldı?

Asıl isminiz Mahmut Duran, fakat Qîro olarak biliniyorsunuz. Qiro'nun öyküsü ne?

Ben Mahmut Duran değilim, Qîro'yum! Bu ismi küçüklüğümde ailem takmıştı. Çünkü hep isyankârdım, direngendim, mücadeleciydim. Devrimci anlamda, tuttuğunu koparacak güçteydim. O yüzden de bana Qîro adı verildi. Qîro, Kürtçede zift, katran, kara ve direngen demek. Bir de tenim biraz kara olduğu için bu ismi bana uygun gördüler.

Erdoğan iznimi almadan, kopyacılık yaparak öyle bir karakter çizmiş. İstanbullulara, komiklik olsun diye benim gibi birini tüketim malzemesi olarak sunmak çok yanlıştır. Hadi diyelim yaptın, bari gördüğüm zulmü göster. Sıkıysa, bunu yap. Ne yani, ben bir sloganla mı devrimciydim? Bir bıyıkla mı devrimci oldum?


12 Eylül döneminde uzun süre hapis yattınız. Nasıl tutuklandınız?

Cunta gelmeden hemen önce, Van'da tutuklandım. 18 gün Edremit karakolunda işkencede kaldım. Ondan sonra beni Hakkâri'ye getirdiler. Buradan da Diyarbakır'a götürüldüm. Diyarbakır Cezaevi'nde yedi yıl kaldım.


Diyarbakır hapishanesi, o dönemde tutuklulara yapılan insanlık dışı uygulamalarla ün saldı. Hapishanedeki koşullarınız nasıldı?

12 Eylül öncesinde, Türkiye'deki bütün devrimci hareketler ayağa kalkmış, ağalara, paşalara vurmaya başlamıştı. Her tarafta eylemlilik vardı. Diyarbakır kaynıyordu resmen. Yani Türkiye'nin kurtuluşa gittiği bir süreçte, generaller bunun farkına vardılar. Kenan Evren'in Batman'a gelişi, orada yaptığı konuşma karşısında, bazı devrimciler cuntanın yaklaştığını anlamıştı zaten. Türkiye'nin önünde iki yol vardı: Ya devrim ya da karşı-devrim olacaktı. Cuntacılar karşı-devrimi gerçekleştirerek büyük bir zulüm sürecini de başlattılar.

Askeri darbeyle birlikte, hapishanedeki uygulamalarda ne gibi değişiklikler oldu?

12 Eylül gününden sonra, hapishane bir anda cehenneme dönüştü. Baştan şunu söylemeliyim: O dönemde Diyarbakır zindanında kalan hiç kimse orada yaşananları tam anlatamaz. Çünkü insanın anlatamayacağı uygulamalar yapılıyordu. Artık gerisini düşün, öyle şeyler başına gelmiş ki, anlatamıyorsun bile! Diyarbakır zindanının bir gününü on kitaba sığdıramazsın. Yaşam o kadar iğrenç, o kadar çirkindi ki, dünya tarihinde hiçbir halka bu kadar zulmedildiğine inanmıyorum. Diyarbakır zindanında insanlık en ağır acısını yaşamıştır. Yemin ederim, Hitler bile bu zulmü yapmadı. Keşke ölebilseydik. Ölemiyordun bile. Her gün, ama her gün ölebilmek için dualar ediyordum. Ama bunu yaparken, direniş ruhumu da asla kaybetmedim. Dostlarım da kaybetmedi bu ruhu.


Vizontele Tuuba

Zindandaki bir günün resmini çizebilir misiniz?

Diyarbakır zindanındaki bütün tutsaklar kendinden nefret etmeye başlamıştı. Ağzına macun tıkıştırıp götüne cop sokuyorlardı. Karşı koğuşta analarımıza, bacılarımıza tecavüz ediyorlardı. Yılanlarla, çıyanlarla kavga ediyorduk. Üstümüze köpek salıyorlardı. Köpekler gelip seni yalıyordu. Banyoya gittiğin gün, en lanetli gündü. Sadece bir dakikalık soğuk duş, coplarla, tekmelerle geçiyordu. Annem geldiğinde, "oğlumu görmeye geldim" demiş. "Göremezsin oğlunu". "Ben bir anneyim, ta Hakkâri'den, onun yüzünü görmek için gelmişim." Annem "ya oğlumu gösterin ya da beni öldürün" demiş. Annemin direnişi diğer anneleri de harekete geçirmişti. Sonra beni anneme göstermek zorunda kaldılar. Annemi görüşüm nasıl oldu, biliyor musun? "Anne, nasılsın?" O kadar. Ondan cevap almama bile izin vermediler. Üç yıldan sonra, annemi sadece bu kadar gördüm. Bir dakika bile değil. Üç metre uzaktan, arada teller… Dokunmak ne kelime!.. Tuvalet koğuşun içinde, her sabah ellerinle temizlenmek zorundasın. İnsanlar tüberküloza yakalandı, delirenlerin haddi hesabı yoktu. Her tarafta işkence, her tarafta! Tarihini tam hatırlamıyorum, ‘81 veya ‘82 olmalı. "1 Haziran Çıkartması" yaptılar. Hepimizi havalandırmaya çıkartıp anadan doğma soydular. Diyarbakır haziranında, o kızgın betonun üstünde bizleri süründürdüler. Koğuşa geldiğimiz zaman, arkadaşların çoğu baygındı. Ölenler oldu.

Darbe öncesinde hapishane koşulları nasıldı?

Cuntadan önce, neredeyse normal bir hapishaneye benziyordu. Fakat cuntayla birlikte, bizi teslim almaya çalıştılar. Öncelikle Türkleştirmeye yönelik işkenceler yaptılar. "Türküm, doğruyum, çalışkanım" dedirttiler. Onun ardından, 52 tane marş ezberlettiler. Askerî eğitim yaptırdılar.


Direniş gösteren tutuklular oldu mu?

İşkencenin olduğu her yerde direniş de olacak tabii. Direnenleri hücrelere koydular. Aylarca hücrelerde kaldık. Pislik ve karanlık içinde. Aç bıraktılar, susuz bıraktılar. Yalnızlıktan insanlar kendi kendine konuşmaya başlamışlardı. Açlık grevleri oldu, eylemler oldu, direnişler gösterildi. Ama hiçbiri başarılı olamadı. Birçoğunu öldürdüler zaten.

1984'ten sonra gazeteler gelmeye başladı. O zamana kadar dış dünyadan hiçbir haberimiz yoktu. Gazeteler gelince biz dışarıdakilerden haberdar olduk, ama dışarıdakiler bizden asla haberdar olamadı. Çünkü bizim yaşadığımız acıları kimse yazmadı, çizmedi. Diyarbakır zindanında kalıp çıkanlarsa, yaşadıklarını ne anlatabilir ne de yazabilirdi.


Sizin koğuşta kaç kişi vardı?

İlk girdiğim 36. koğuşta 168 kişiydik. Koğuş 50 kişilikti, biz 168! İşkence yıllar boyunca istisnasız her gün devam etti. Direnişin gerçekleşmesi için üç-dört yıl geçmesi gerekti. 1983'te zindanda büyük bir direniş oldu. Direniş benim sonradan götürüldüğüm 27. koğuşta başladı. Dedik ki, ya öleceğiz veya bu esarete son vereceğiz. 28 günlük direnişimizden sonra, artık marş söylemedik.

Direniş nasıl başladı?

İlk önce hücredeki arkadaşlar ölüm orucu başlattılar. Mahkemeden dönen arkadaşlar, ölüm orucunun başladığını öğrenip bizlere de haber verdi. Biz de kendi aramızda tartıştık ve direnişe karar verdik. Ya dirileceğiz ya gömüleceğiz… Açık söyleyeyim, daha önce de açlık grevleri yaptık ve bir sonuç alamadık. Ben de arkadaşlara daha aktif bir direniş göstermeliyiz dedim. Arkadaşlar bunu kabul etti. Bir gün sabah 7 civarında, askerler yine sayıma geldi. Sayımdan çıkar çıkmaz, üç arkadaş camlara çıktık, daha önce kararlaştırdığımız çerçevede sloganlar attık: "Yaşasın ölüm!", "İşkenceye son!", "İnsanca yaşamak istiyoruz!" Sloganlar bir anda bütün zindana sel gibi yayıldı. 28 gün süren direnişten sonra, yaşam koşullarımızı biraz düzeltmek zorunda kaldılar. Artık marş söylemedik, daha düzgün yemek almaya başladık, banyomuz bir dakikayken beş dakikaya, görüşler iki-üç dakikaya çıktı.

Diğer koğuşlarla haberleşebiliyor muydunuz?

Bir koğuşun başka bir koğuşla haberleşmesi imkânsızdı. Aynı örgütten arkadaşlar mahkemeye elleri zincirli, kafaları eğik, gözleri kapalı şekilde götürülürdü. Mahkemede de kafanı çeviremezdin. Zaten duruşma günü, işkence günüydü. Diyarbakır'ın kavurucu sıcağında, akşama kadar aç, susuz, tuvalet yasak, işkence daimiydi. Benim davam beş yıl sürdükten sonra sonuçlandı. Hayat her alanda onurunla oynuyordu ve sen gıkını çıkaramıyordun. Tek dileğin, ölmekti. Ama bizim ölüm anlayışımız da pasif değildi. Kendi halimde ölüp kurtulayım demek olmazdı. Ölsen de onurunla ölecek, mücadeleden vazgeçmeyecektin. Zaten şehit olan arkadaşların hepsi insanlık üstü direnişten sonra ölüme kavuştular.


Vizontele Tuuba

1983'teki direnişten sonra, koşullarınızdaki o "düzelme" devamlı oldu mu?

Koşullarımızın iyileşmesini içlerine sindiremediler. Biz biraz rahatlayınca üstümüze daha fazla geldiler. 1984'ün şubat ayında tek tip elbise giymeyi dayattılar. Bunu ölüm oruçları izledi. Ölüm orucu başlayınca koğuşlara saldırmaya başladılar. Her koğuşa 200-300 asker girdi. Hepsinin elinde kalaslar, yanlarında köpekler. Kalaslara "Haydar", "Kurt", "Cennet" gibi isimler vermişler, insanların kafalarını onlarla eziyorlardı. Ölenler koğuşta kalıyor, kalanlar "sinema salonuna" götürülüyordu. Sinema salonunda teslim olan sağ kalır, olmayan da ya ölür veya hücreye giderdi. O operasyon sırasında, beni de sinema salonuna götürdüler. O sırada koğuş sorumlusuydum. O gün beş kişiyi öldürdüler, ama biz sonradan haberdar olduk. Bir gün önce de karşı koğuşta kalan Necmettin Büyükkaya üsteğmen tarafından işkenceyle öldürülmüştü. Sanırım aynı gün, Vanlı arkadaşımız Remzi Aytürk de kendini asmıştı. Ben o yüzden bizim koğuşa sıra geldiğini tahmin etmiştim. Çünkü diğer koğuşlardan arkadaşlar bu şehadetleri bağırarak bize aktarmıştı. Arkadaşlara "giyinin, sıra bize geldi" dedim. Gerçekten de gece yarısı bizim koğuşa saldırı oldu. Askerler içeri girince, "arkadaşlar, ölüm sırası bendedir, yeter artık, ben ölüme gidiyorum" dedim. Altı asker, kollarımdan tutarak beni sinema salonuna götürdü. Yere yatırdıklarında dedim ki, "durun, bir şey söylemek zorundayım." Bunu der demez, üstüme çullandılar. Ben bağırdım, "Uuuy havar! Kahpe fakları, korku çığları, irin seller gibi… Vurun ulan vurun, soyu zemberek… Bir oğlum olacak, ismi Temmuz, korkusuz mu korkusuz!" Yüzbaşı "öldürün bu ****** çocuğunu" dedi. O kadar dövdüler ki, öldüğümü sandılar. Beni ayağa kaldırdılar. Baktılar ölmemişim. Konyalı bir asker vardı. Kafası kazan kadar büyüktü. 50 numara ayakkabı giyiyordu. Bütün gücüyle, ayaklarımı ezmeye başladı. (çorabını çıkarıp yara izlerini gösteriyor) Bu yaraları görüyor musun, 25 yıldır izi geçmedi. Kafamı kırdılar, kolumu kırdılar. Sonra da götürüp bokun içine attılar. 52 gün, hücrede, o bokun içinde kaldım. O dönemde beş arkadaş şehit oldu. (gözleri yaşarıyor) Ama direniş hep sürdü…

Hapisten sonra eve gelmişiz. Tabii psikoloji bozuk, beden çökük… İnsanlar seni deli olarak görüyor. Çünkü yaşama adapte olamıyorsun. İnsan kendini çok yalnız hissediyor. O psikolojiyi yaşamayan bilmez. Yaşayan da anlatamaz zaten.


Diyarbakır hapishanesinde kendini yakan tutuklular da oldu. Bu olaylara tanık oldunuz mu?

Ben o koğuşta değildim. İçlerinden Eşref arkadaşı çok iyi tanırdım. Beraber satranç da oynamıştık, ‘80 yılında. O zaman daha 7. Kolordu'daydık, 5 no'lu kurulmamıştı. Yani 12 Eylül'den önceydi. Eşref arkadaşlar baktılar ki yaşamın bir anlamı yok. Yoksa bir insan kendini nasıl yakar yahu! Dört arkadaş birleşiyor, bütünleşiyor. O zaman tiner, boya filan vardı. Boyalarla her tarafa Atatürk'ün resimlerini, marşları yazdırıp çizdiriyorlardı. Arkadaşlar Atatürk resimlerinin tineriyle kendini ateşe veriyor. Slogan atarak şahadete eriyorlar. 33. koğuştaydılar…

İçeride örgütler arası kutuplaşma var mıydı?

Kutupların bir anlamı yoktu ki orada. İki kutup vardı, biri cuntacı rejim, diğeri de devrimci demokrat gençlik. Sonuçta cuntacı faşistlerden hepimiz aynı işkenceyi görüyorduk. O yüzden de tamamen komün hayatı geçirdik. Hepimiz aynı davanın insanlarıydık, hepimiz yoldaştık.

Dış dünyadan haberdar olabiliyor muydunuz?

1984'ten sonra gazeteler gelmeye başladı. O zamana kadar dış dünyadan hiçbir haberimiz yoktu. Gazeteler gelince, biz dışarıdakilerden haberdar olduk, ama dışarıdakiler bizden asla haberdar olamadı. Çünkü bizim yaşadığımız acıları kimse yazmadı, çizmedi. Diyarbakır zindanında kalıp çıkanlarsa, yaşadıklarını ne anlatabilir ne de yazabilirdi. 1984 öncesinde bize sürekli seks dergileri getiriyorlardı. Onları da zorla içeri sokuyorlardı. İnsanları delirtmek için her şeyi yapıyorlardı.


Qiro, eşi Medya ve oğlu Cembeli'yle

İşkenceci askerlerin hıncının kaynağı neydi?

Esat Oktay Yıldıran adında bir yüzbaşı vardı. Askerlere nasıl saldıracaklarını, nasıl davranacaklarını, nasıl döveceklerini öğretirdi. Askerler zaten istedikleri her şeyi yapabiliyordu. İster asar, ister keser, isterse tecavüz ederdi. Yönetimin buna itirazı olmazdı. İnsanların zayıf yönlerini öğrenirlerdi. Diyelim ki, benim en zayıf yönüm küfür yemek, bana günde yüz defa küfrederlerdi.

Hapisten çıkıp evinize döndüğünüzde darbenin üzerinden biraz zaman geçmişti; nasıl bir ortamla karşılaştınız?

Zindandan çıktıktan sonra evime gelemedim ki. Beni alıp askerlik şubesine götürdüler. 17 gün askerlik şubesinde kaldım. İnan ki, yedi yıllık zindan sürecinde yaşadığım acıların iki katını o 17 gün yaşadım… Daha sonra annemler geldi, beni eve getirdiler. Tabii psikoloji bozuk, beden çökük… İnsanlar seni deli olarak görüyor. Çünkü yaşama adapte olamıyorsun. Bilmiyorum yani, insan kendini çok yalnız hissediyor. O psikolojiyi yaşamayan bilmez. Yaşayan da anlatamaz zaten. Yüreğinin bir yanı zindandaki arkadaşlarında kalmış… İşkencesiz çay içmek, yemek yemek bana çok acayip geliyordu. Evde her yemek geldiğinde, zindandaki arkadaşlarım geliyordu aklıma. Yemek yemiyordum. Ben bu evde en az bin tane tabak kırmışımdır. Sofraya tekme atıp çekip gidiyordum… Daha sonra, Hakkâri'ye gelen yabancılara rehberlik yapmaya başladım, İngilizce biliyorum çünkü, onlarla diyalog kurdum, buradaki gerçekliği anlattım. Yaşamı ancak yabancılarla paylaşabiliyordum. Ruhsal çöküntüyü biraz da o şekilde atlatmaya çalıştım.

Hapse girmenizden öncesiyle sonrası arasında ortamdaki en büyük değişiklik neydi?

Bir kere cunta öncesi dönemde doğrudan savaş yoktu, Kürt hareketi toplumsal bir hal almamıştı. Fakat çıktığımızda baktık ki, savaş süreci başlamış. PKK önderliğindeki Kürt hareketi hakkında bir şey söylemem çok doğru olmaz. Çünkü içinde olmadığın bir hareketi eleştirmek bize yakışmaz. O yüzden de bu harekete hiç karşı çıkmadım. Fakat o dönemde, bu hareketin içine de giremedim… Hiçbir zaman ilkelerimden, inancımdan vazgeçmedim. O yüzden de PKK hareketi içinde veya çevresinde bulunan insanlar bana hep saygı gösterdiler. Zaten 12 Eylül öncesinde de Kawa ile Apocular arasında fazla bir ayrılık yoktu. Biz onları "yurtsever" olarak görüyorduk. Kawa hareketi de bağımsız, birleşik, demokratik Kürdistan mücadelesi veriyordu. Dört parçanın bir aradalığı ilkesi bizde esastı. Apocular ise daha çok Türkiye eksenli Kürt ulusal kurtuluşunu esas alıyordu.

Köylülerle birlikte tırpan çekiyorduk, çiftçilik yapıyorduk. Onlara başka bir dünyanın da olabileceğini göstermek için elimizden gelen her şeyi yapıyorduk. Onlar da bizim samimiyetimize inanıyordu. Amacımız somut ve netti: Kürtlere anadillerini konuşabileceklerini, kendi kültürlerini sürdürebileceklerini ve bunun da mücadeleyle mümkün olduğunu anlatmak.


12 Eylül öncesinde, köylerde yaptığınız çalışmalarda, köylülerin size yaklaşımı nasıldı?

O dönemde, Kürtler tamamen bilinçsiz, cahil ve dünyadan habersiz kılınmıştı. Köylere gittiğimizde, önce ne dediğimizi anlamadılar. Fakat sabırla onlara kim olduğumuzu, Kürt halkının varlığını, bir mücadelenin gerekliliğini anlattık. Bunun üzerine birçok alanda başarılı da olduk. Sonuçta Kürt halkının bugünkü bilince kavuşmasının temelinde, o zamandan bu yana süren eğitim çalışmaları olmuştur. Köylülerle birlikte tırpan çekiyorduk, çiftçilik yapıyorduk. Onlara başka bir dünyanın da olabileceğini göstermek için elimizden gelen her şeyi yapıyorduk. Onlar da bizim samimiyetimize inanıyordu. Gidip evlerinde kalıyorduk… Her köyün öğrencisini mutlaka kazanırdık. Dolayısıyla, lisede okuyan öğrenciyi yanımıza alarak köyüne gittiğimizde, insanlarla kaynaşmamız daha kolay oluyordu. O yüzden de her öğrenci bir köy demekti. Amacımız çok somut ve netti: Kürtlere kendi anadillerini konuşabileceklerini, kendi kültürlerini sürdürebileceklerini ve bunun da mücadeleyle mümkün olduğunu anlatmak. Çünkü Kürdistan, o zaman tamamen bir sömürgeydi.

Sizce 12 Eylül süreci bitti mi?

Bana göre, bugün 12 Eylül'den daha beter. Birtakım düzenlemeler filan yapılıyor, ama halkların kardeşliğini savunanlar hapislerde işkence görüyor. Türkiye 12 Eylül cuntasını yargılamadan bu sürecin dışına çıkamaz. Türkiye anayasası o dönemden beri aynen devam ediyor, sömürgeci yapıların çıkarı, rantı, savaş sayesinde artıyor. O yüzden de 12 Eylül mantığı sürüyor. Eğer o mantık sürmeseydi, niye askerlerini getirip bu dağlarda gençleri yok etsinler? Niye gençler dağlara sığınmak zorunda kalsın? Kim dağda yaşamak ister? Niye birileri demokratik bir adım attığında, bir general çıkıp "savaş sürecek" diyor? Biz Türkiye'yi parçalayacağımızı mı söyledik, yok. Türkiye karşıtı mıyız, asla! Peki bize yönelik bu hıncın sebebi ne? Kürtlere yönelik topyekûn harekâtın temelinde sadece ekonomik çıkarlar yatmıyor. Ortada milliyetçi, faşist ruh var. Kürt özgürlük hareketini boğmaya çalışıyorlar. Halkların bir aradalığı, hem Türk hem de Kürt halkı için, bu halkların çocukları için güzellik getirir. Bir halkı mezara gömmeye çalışırsan, bence boşuna didiniyorsun. Çünkü Diyarbakır zindanından bile sağ çıkan bir halk, kolay kolay bitirilemez. Aynı şey Türk halkı için de geçerlidir, iki halkı bu noktadan sonra birbirinden ayıramazsın.



12 Eylül öncesinde siyasete yönelmeniz nasıl olmuştu?

O dönemlerde Ortadoğu kaynıyordu. Dünyanın sosyalist blok ve emperyalist blok olarak iki kutba ayrılması da bizleri siyasete itiyordu. Elbette 1970'li yıllarda Deniz Gezmiş önderliğindeki Türkiye solu Kürt gençliğini de etkiliyordu. Kürtler o dönemde tanınmayan, daha doğrusu yok sayılan bir halktı. Öyle ki, Şeyh Sait'ler, Dersim isyanları, Zilan katliamları hiç olmamış, olmuşsa da başka ülkelerin araçları olarak kullanılmış gibi gösteriliyordu. Kürtler teslimiyeti kabul etmiş bir halk olarak görülüyordu.

Kürt gençlerin mücadelesi nasıl başladı?

Türkiye ulusal kurtuluş hareketiyle birlikte, Kürt ulusal demokratik devrimci hareketi de ortaya çıktı. Bunun ilk çıkışı Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) ile birlikte oldu. Dernekleşme, örgütlenme, Kürt sorununu daha yoğun tartışma süreci DDKO ile başladı. Öncelikle Ankara ve İstanbul'daki üniversitelerde okuyan Kürt gençleri örgütlü mücadelenin zaruretini hissettiler. Bu hissiyat kısa süre sonra Kürdistan'a yansıdı.

O dönemde Hakkâri'de miydiniz?

Evet, o zamanlar amcam dişçilik fakültesinde okuyordu. O da DDKO'cuydu. Vietnam'da bir zindanda yaşanan dramı anlatan Saygon Zindanları adlı bir kitap vermişti bana. O kitap yaşamımı değiştirdi, dünyaya ve Kürt sorununa bakışımı değiştirdi.

Ne zamandı, hatırlıyor musunuz?

1973'tü, şu an 52 yaşındayım. O zamanlar Hakkâri'de TÖB-DER açılmıştı. Ben de TÖB-DER'de çaycılık yapmaya başladım. Oraya Marksist, devrimci Milli Eğitim müfettişleri gelirdi, öğretmenler, aydınlar gelip tartışırlardı. Onlardan etkilendim, tartışmalarını dinledikten sonra gidip kitap okudum. Ve 1974'te Hakkâri'nin ilk kitabevini açtım. Önce Zîrek Kitabevi‘ydi adı. Zîrek arkadaş vardı, onunla birlikte açmıştık. O arkadaş ayrıldıktan sonra, ben de dükkâna Şoreş (Devrim) adını verdim. Şoreş Kitabevi uzun zaman çalıştı. Felsefe, tarih, sosyoloji ve Marksist ideolojiyi anlatan kitaplar satıyordum. Şoreş Kitabevi Hakkâri için bir kaynak sayılırdı. Çünkü devrimin kaynağı kitaptı. Sola kaynaklık eden dünya klasiklerini gençler yarışırcasına okuyordu.

Türkiye 12 Eylül cuntasını yargılamadan bu sürecin dışına çıkamaz. Türkiye anayasası o dönemden beri aynen devam ediyor, sömürgeci yapıların çıkarı, rantı, savaş sayesinde artıyor. O yüzden de 12 Eylül mantığı sürüyor.


1980 sonrası gençlik hep okumaya ilgi göstermemekle eleştirilir. ‘80 öncesinde, Hakkâri'de yaşayanların kitaplarla ilişkisi nasıldı?

O zamanlar okumayan bir insan bir hiçti. Ben seminer verdiğim zamanlar on saat konuşurdum, on saat! Sonuçta sosyal emperyalizmi açıklamak için en az dört-beş saate ihtiyacın vardı. O zamanlar kimse bundan sıkılmazdı. Çünkü herkes bir şeyler öğrenmek için didinirdi. Lise öğrencileri, kitle, halk bir örgütlülük içindeydi. Fakat grupların sayısında da sürekli artış vardı. Gruplar bölünüyor, onun içinden başka bir grup çıkıyordu. DDKO parçalandı, sonra DDKB kuruldu ve bölündü, Ala Rizgarî, Kawa, DHKP gibi örgütler oluştu, onlar bölündü… Parçalanma, hayatın gerçeği, gereğiydi. Çünkü hayatın gerçeği çok bölük pörçüktü. Herkesin kafasındaki dünya başkaydı.

O zamanlar PKK ortaya çıkmış mıydı?

'80 öncesinde, PKK ve önderi çok fazla tanınmıyordu. Fakat onlar zorbaya karşı zorun mecburiyetini savunan tek gruptu. Kürtlerin ulusal değerlerini oluşturan hareket onlarınki oldu.

Kitabevini açtıktan sonra, Kawa'nın Hakkâri'deki yöneticisi olmanız nasıl oldu?

Kitabevi çalışırken aynı zamanda lisede örgütlülük yaratmaya çalışıyorduk. Sürekli okuyup seminerler verirdim. Leylâ Kasım'ın ölüm yıldönümünde veya Newroz günlerinde paneller düzenlerdik. Zamanla, örgüt içinde önemli bir konuma geldim. Örgütteki konumumdan dolayı, bir ayağım Hakkâri'de, bir ayağım Beytüşebbap'ta, köylerde, Diyarbakır'da, Elazığ'da, Malatya'da… Bütün bölgeyi dolaşmaya ve mücadeleyi kalıcı hale getirmenin zeminini sağlamaya çalışıyordum.

Bir halkı mezara gömmeye çalışırsan, boşuna didiniyorsun. Çünkü Diyarbakır zindanından bile sağ çıkan bir halk kolay kolay bitirilemez. Aynı şey Türk halkı için de geçerlidir, iki halkı bu noktadan sonra birbirinden ayıramazsın.


Ne yapıyordunuz oralarda?

O dönemde Kürtler kendi tarihselliklerini bilmiyorlardı. Diyelim ki Van'da bir mahalleye gidince, insanları etrafımıza toplar ve Kürtlerin tarihini anlatmaya başlardık. Kimler mücadele etmiş, kim ihanette bulunmuş, kim nasıl acılar çekmiş… Bu sayede çok insan örgütledik. Yaşamda kendimizi bulmaya başladık. İrademizin farkına vardık. Gideceğimiz yerde ne konuşacağımızı, nasıl tepki alacağımızı önceden hesaplıyorduk. Kendimizi Kürt halkının özgürlüğüne adamıştık. Bizim için direniş ve kurtuluş esastı. Verdiğimiz emeklerin sonucunda bir devrim potansiyeli oluşmaya başladı. Köleleştirilen bir halka zincirlerini kırabileceklerini, daha doğrusu hep birlikte bu zincirleri kırabileceğimizi gösterme mücadelesi verdik.

Türkiye soluyla ilişkileriniz nasıldı?

Türkiye solu o dönemde çok aktif bir mücadele içindeydi. Özellikle Karadeniz'de büyük bir örgütlülük içindeydiler. Türkiye solu kendini nasıl bitirdi, artık o da 12 Eylül tarihselliği içinde açıklanabilecek bir sorundur. 12 Eylül öncesinde de Türkiye solu ile Kürt demokratik hareketi arasında çok büyük farklılıklar vardı. Ezen ulusun devrimcileri, ezilen ulusun devrimcilerinin hareketten ayrılmasından yana bir tutum içindedir. Ezilen ulusun devrimcileriyse her zaman birlikten yanadır. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını teslim eden devrimciler, çoğunlukla ezilen ulusun devrimcileri olur. Türk solu her zaman milliyetçi anlayışla hareket etti. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını teslim etmedikleri için de sosyalist tavır içinde değillerdi. Bize sürekli kendi ideolojilerini dayatmaya çalıştılar. Oysa Deniz Gezmiş idam sehpasında, "Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği" diyor. İbrahim Kaypakkaya da benzer şeyler söylüyordu. Çünkü gerçek olan, mantıklı olan, haklı olan tavır budur. Ama öyle bir süreç geldi ki, biri düdüğü çaldı, buldozer geldi, hepimizin üzerinden geçti ve saha bir anda boşaldı. Askerî cunta hepimizi kırıp geçti.

Express, sayı 53, Eylül 2005

* Bir ben vardır bende, benden içeri. (Yunus Emre)
* Gören bizi sanır deli, usludan yeğdir delimiz. (Muhy-i)
* Kadınlar insan, biz insanoğlu. (Neşet Ertaş)
* Bu otobüs de benim Maserati'm, halkımla birlikte kullanıyoruz. (Tuncel Kurtiz)
* Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım? (Turan Dursun)
* Beneath this mask there is more than flesh, beneath this mask there is an idea Mr Creedy, and ideas are bullet-proof. (V for vendetta)
* O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. (Yaşar Kemal)
* Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa. (Nazım Hikmet Ran)
* Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her milli bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var. Dostlar ki; bir kere bile selamlaşmadık, aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.. (Nazım Hikmet Ran)
* Bir insan size alın teriyle zengin olduğunu söylerse, ona şunu sorun; kimin alın teriyle?.. (Don Marquis)
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 18-04-2025, 01:26
spartacus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
spartacus spartacus isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 06 Apr 2006
Mesajlar: 13.668

Onur Üyeliği 

Standart

Güçlünün güçsüzlüğü, güçsüzün gücü…

Fikret Başkaya Diyor ki
"Bireyler ancak bir başka sınıfa karşı ortak mücadele yürüttüklerinde bir sınıf oluştururlar, bunun dışında bir rekabet ortamında düşmanca karşı karşıya gelirler." Karl Marx

Prof. Dr. Fikret Başkaya – Toplumun sınıflara ayrıldığı dönamden beri, insanlık varoluşunu güçlünün güçsüzlüğüyle, güçsüzün gücü arasındaki çelişki belirledi. Bir tarafta asıl gücün sahibi olan ama gücünün farkında olmayan ve gereğini yapmayan, yapamayan ezilen ve sömürülen geniş halk sınıfları, diğer yanda gücünü ve iktidarını karşı tarafın zaafından, gücünün farkında olmayışından alan ezen ve sömüren hâkim sınıflar ve çevresi. Elbette neden öyle olduğuna açıklık getirmek kapsamlı tahlilleri gerektirir ama geçerken iki hatırlatma yapabiliriz: Birincisi, Marx'ın "Her dönemde hâkim fikirler hâkim sınıfın fikirleridir" tespitidir ki, bunun anlamı, ezilenlerin kendilerine ezenin gözüyle bakmasıdır; ikincisi de toplumsal hiyerarşinin varlığıdır. Dolayısıyla temel ayrışma mülk sahibi egemen sınıflarla egemenlik altındaki sınıflar arasında olsa da ezilen sınıf da homojen değildir. Dolayısıyla sınırlı da olsa, hiyerarşi ezilen sınıf için de geçerlidir. Böyle bir durumun varlığı da ekseri ve çelişik olarak ezilenlerin ortak hareket etmesini zorlaştırıyor. Sınırlı da olsa, hiyerarşinin-eşitsizliğin varlığı, ezilen-sömürülen kitle içinde de durumlarının iyileşeceği beklentisine ve yanılsamasına neden olabiliyor…
Kaynak: https://acikgazete.com/guclunun-gucs...gucsuzun-gucu/

Yurttaş bunun neresinde?
Fikret Başkaya Diyor ki
Müştereklerin (ortak yaşam alanları ve kaynakları) ve kamu hizmetlerinin tasfiye edildiği, her şeyin özelleştirildiği, kâr aracına dönüştürüldüğü bir toplumsal yaşam sürdürülebilir değildir… Müşterekler ve kamu hizmetleri insanları bir arada tutan tutkaldır… Toplumsal uyumun, birlikte yaşamının vazgeçilmezleridir… Paylaşma, bölüşme, dayanışma insan olmanın da, birlikte yaşamın da olmazsa olmazıdır…

Türkiye 1980 yılında ünlü 24 Ocak kararları ve 12 Eylül NATO'cu-Amerikancı-Atatürkçü ordunun faşist darbesiyle, neoliberalizm trenine ilk altayan ülkelerden biriydi… Neoliberalizmin üç sloganından biri özelleştirme, diğer ikisi serbestleştirme ve kuralsızlaştırma… O tarihten başlayarak, adım adım müşterekler ve kamu hizmetleri özel sermayeye peşkeş çekildi. 22 yıllık dinci AKP iktidarı da bütün rekorları kırdı… Artık özelleştirilmeyen, kâr aracına dönüştürülmeyen, yağmalanmayan, talan edilmeyen bir şey bırakmadılar… Şimdilerde toplum çoğunluğunun yüzleşmekte olduğu açlığın, kötü beslenmenin, derin yoksulluğun, sefaletin, etik yozlaşmanın ve ahlaki çürümenin asıl nedeni bu… Etrafınıza şöyle bir bakın, özelleştirilmeyen, sermayeye peşkeş çekilmeyen, kâr aracına dönüştürülmeyen, talan edilmeyen, parayla alınıp-satılmayan bir şey kadı mı? Müşterekler tanımına dahil olan meralar, yaylalar, deniz kıyıları, su kaynakları, kent meydanları, yollar, köprülerortak kullanım dışına çıkarılmış, birer kâr aracına dönüştürülmüş durumda…

Aynı şekilde birlikte yaşamının vazgeçilmezleri olan kamu hizmetleri: eğitim, sağlık, ulaşım, enerji (elektrik), haberleşme (telekominikasyon), güvenlik… özelleştirildi, sermayeye peşkeş çekildi, birer kâr aracına dönüştürüldü… İyi de insanların, içtiği sudan, yediği ekmekten, gittiği yoldan, geçtiği köprüden, ısınmasından, aydınlanmasından, yaptığı haberleşmeden çeşitli adlar altında onca vergi neye alınıyor? Bu vergi sağanağının sebebi ne? Ödediği verginin hesabını sormayana yurttaş denir mi? Yurttaşın bir tanımı yok mu?
[Alıntıda bazı yerler tarafımca renklendirilmiştir. Spartacus]
Kaynak: https://acikgazete.com/yurttas-bunun-neresinde/

Sersemler akıllıların 7 yılda cevaplandıramayacağı soruları 1 günde sorarlar.
-------
Korku ve menfaat dalkavukluğa yol açar.
-------
İnsan korktuğuna ya da arzuladığına çok kolay inanır. La Fontaine
-------
Öküz tahta çıkarsa padişah olmaz, saray ahır olur. Çerkes Atasözü
-------
Akıllı bizi arayıp sormaz, aptal bacadan akar.
------
Su dağları kemirir, vadileri doldurur.
------
Aslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir.
------
Hürriyet, başkalarına vermedikçe alamayacağımız tek şeydir. William Allen White
------
Belki söylendi herşey,/ belki de gece bekleniyor/ yazılsın diye aynı cümle. Tüm nedenleri yeryüzünün/ bir çakıltaşına takılıp kaldı. Esteban
------
Sıradan insan kendini evrenin merkezi yapmanın yolunu arar; bilge kişinin evreni onun merkezindedir. Lao Tzu
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 18-04-2025, 03:13
bilgivehis bilgivehis isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 30 Jul 2016
Mesajlar: 1.925
Standart

Ezen ulusun devrimcileri, ezilen ulusun devrimcilerinin hareketten ayrılmasından yana bir tutum içindedir. Ezilen ulusun devrimcileriyse her zaman birlikten yanadır. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını teslim eden devrimciler, çoğunlukla ezilen ulusun devrimcileri olur. Türk solu her zaman milliyetçi anlayışla hareket etti. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını teslim etmedikleri için de sosyalist tavır içinde değillerdi.

Son derece ayrılıkçı, ırkçı, yalan, yanlış bir bakış açısı.

1- Bir devrimci ulusların kendi kaderini tayin hakkını kapitalist sistemdeyken istemez. Devrimciler önce birleşir, kapitalizmi yıkar, tayin hakkı o zaman devreye girer. Aksi halde ayrılık gücün zayıflaması demektir.
2- Kendinden olmayanı ezen ulusun devrimcisi diye tanımlamak zaten daha baştan ayrılıkçı, ırkçı yaklaşımdır. Ki, bu da zayıflamış devrimci gücün kapitalizme yarayacağı demektir ve öyle de oldu.
3- Devrimcilere Türk solu diye bakmak zaten bir ayrımcılıktır ki, o tarihte Türk solu diye lanse edilen kesim birleşmekten yanaydı. Birlikten güç doğar anlayışına sahipti ve bu şekilde hareket ediliyordu. Lakin Türk solu diye ayıranlar bugün olduğu gibi o zaman da birliğe yanaşmıyorlardı.
4- O tarihte sol milliyetçi değildi yanlış tanımlanmış. Devrimciler kendilerini yurtsever olarak tanımlıyordu. Milliyetçi ile yurtsever arasında dağlar kadar fark var. İkisinin ortak noktası vatan ancak yurtseverlik yurtçuluğu, bütün halkların eşit yaşamını savunur.
5- O tarihte PKK yoktu, apocular adında henüz çok küçük bir örgüttü. Bu örgüt ne tesadüfki, 12 Eylül cuntacılarıyla birlikte doğdu. doksanlarda ise herkesin malumu ABD-AB ile paslaşmaya başladı.
6- O tarihte devrimci fraksiyonların yarısı "Yaşasın Türk-Kürt kardeşliği" diyen Deniz Gezmiş'in devamıydı. Türk-Kürt kardeşliğini savunan bu örgütleri ezen-ezilen devrimciler diye ayırarak açıkça çelişkisini ortaya koymuş.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 09:49 .