paslıçivi´isimli üyeden Alıntı
sevgili spartacus..
bunca sayfadır konuştuğumuz, tartıştığımız şeyin asıl özü/esprisi burdaki ifadelerinizde yatıyor işte..
şayet siz sadece "insan olmak" dışında sizin yaşamınıza/varlığınıza değer/anlam katan bir soyutunuz varsa; işte siz ömrünüz boyunca o soyutu koruyup, kollamak ve yüceltmek zorundasınızdır..
ve bu soyutun ne olduğunun hiç bir önemi yoktur.. bu bir din olabilir, bir izm, bir mili/etnik kimlik, bir takım taraftarlığı, politik siyasi bir görüş vs binlerce soyuttan biri veya birkaçı olabilir..
ama bunların hiç biri gerçek sizi ifade etmez, yansıtmaz.. çünkü siz annenizden doğduğunuzda bunların hiç birine sahip değildiniz, hiçbiri sizin için önemli değildi, hiç biri sizin yaşamınıza bir anlam katmıyordu..
|
Sevgili Paslıçivi
İşte birde insanlığın somut değerleri vardır. Tüm soyut değerler, bu somut değer merkezli ayrışır, çatışır veya aşılanır. Nedir?
1. İnsanın alet kullanabilir olması ve ellerini kullanarak maddeyi işleyebilmesi, insan yararına kullanıabilmesi.
2. Emek faktörü
3. Üreticilik ve işleyip dönüştürebilirlik
4. Algıları yorumlayaibilme ve üzerinde düşünce geliştirebilme...
5. Duyguları, istenç ve arzuları.............
Bu ve buna benzer edinimler ise insanın somut değerlerini teşkil eder.
Tüm soyut değerler dedikleriniz bu somut değer etrafında dönedurur. İnsanlık koyunu evcilleştirdiğinde, ilkel bilinçten, üretilen ve yeniden üretilebilen bir bilince geçiş yapmıştır. Bu insanın canlıları kendi yararına kullanımı olarak da oluşurken peşinden insanın diğer canlı, cansızlar gibi insanı da kullanması bilincini, menfaati ve sonucunu doğurmuştur. Ben bu paragrafı kabaca yazıyorum, işte canlıların veya insanların, insan yararına kullanımı soyut bir edinimden ileri gelir. Dayanağı yine insanın somut değeri olmakla birlikde, bu değerlerin fikren veya sistematikleştirilmiş kurumsal olarak kullanımıda soyut değerleri oluşturur. Örneğin din insanları ehlileştirmenin, evcilleştirmenin en önemli aracı haline dönüşmekle birlikde, altında yatan temel ise insan yararıdır-çıkarıdır. Yani insanın diğer canlıları kendi çıkarına kullanımı ne ise bu ve buna benzer soyut edinimler veya edindirmeler de aynı amacı taşır.
Hititler de, örneğin Mısır uygarlığın da Krallar birer Tanrı ve Tanrı oğullarıdır(otoritenin merkezi). Yani insanlığın merkezinde duran ve yine insanlığın somut değerleri üzerinden kendi adlarına tasarruf sağlayanlar, yine bunu oluşturdukları soyut değerler üzerinden sistematik olarak yapmıştır. İnsanın somut değerleri ancak soyutlanarak dile gelebilirler.
Ben nasıl ki kısaca ve en ideal anlaşılır dili kullanıyorum ve dinler insanın evcilleştirilmesinde en önemli yapı taşıdırlar diyorum, insanın evcilleştirilmesi sözümün anlamını kavrayabilmek için özel bir çabaya girmemiz gerekmiyor. Bu
süreçde dinlerin görevi insanları kullaştırmak, irade dediğimiz etmeni köreltmek, insanların inançlarına merkezi otoriter yerleştirmek ve inançları bu merkezi otoriteye bağıl kılmak, evcilleştirmek ve insanın emeğinden, kas gücünden, üretkenliğinden vs gibi kullanımlar yatar. Din insan için amaç değil(!), araç iken, bağıl kılınmış insan toplulukları(kitle) için ise birer amaca dönüştürülür. Kullananlar için araç, kullanılanlar için ise, amaçlaştırılmış birer soyuttur. örneğin cennet, cehennem için çalışmak bir amaçtır...
Herneyse benim gelmek istediğim bu değil, -yukarıda ki bölümleri etraflıca detaylandırabilirim- gelmek istediğim insanın değerleri üzerinden fayda sağlamak, insanlara kendisini çoban tayin etmek ve gütmek, ortaya bir tarafta insanlığı kullaştıranlar(köleleştirme) ile diğer tarafta kullaştırılmış çok geniş bir insan topluluğu gerçeği çıkar. Bu halde
eğer insanlıkdan
bahsedeceksek ve dahi insanlığımız adına direnç oluşturacak isek, dinlere ve dinler gibi sistematik olarak oluşturulmuş tüm uygulamalara, kurumlaştırılmış tüm insana
yabancı yapılara karşı hem insanım diyebilmek hem de evcilleştirilmiş sürü olma durumundan kurtulmak için direnç göstermek, bilinçlenmek ve bu bilinçlenme-aydınlanmanın ise statükoya dokunduğu için
çatışmanın kaçınılmazlığını bilmek gerekir.
Dinler tarihini incelersek örneğin günümüzden 6000 yıl geriye gidersek, kral-tanrıların çoban olarak adlandırıldığını görürüz -ki bu görme durumu- somut verilere, arkeolojik anıt, taş yazıtlarına dayanır... Büyük çoban, yüce çoban dedikleri daha sonraki süreçde ise kendilerine peygamberim diyenlerce anlam kazanmıştır... Bu kısımın da detaylandırılması ayrı bir konu olabilir -ki geçiyorum.
paslıçivi´isimli üyeden Alıntı
ama siz öyle bir dünyada yaşama gözlerinizi açıyorsunuz ki; sizi bu bilinçli, meraklı, mutlu, çoşkulu, hayvan olan özünüzü/doğanızı 5-6 yaşlarından itibaren elinizden almaya başlıyorlar.. ve bunun adına tüm dünyada eğitim/öğretim deniyor.. ve dünya insanlığı akıllarınca sizi yontmaya eğitmeye başlıyorlar..
bu yontma/eğitme işi standart değil.. yani dünya insanlığının elinde bu konuda tüm dünya insanlığına uygulanacak standart bir paket yok..
peki ne var?
dünyaya geldiğin zaman ve coğrafyaya göre şekillenmiş olan bir paket var.. ve değişik zaman ve coğrafyadaki bu paketler arasında muazzam farklılıklar var.. sen bu pakete maruz kalıyorsun ve bu paketi reddetmek gibi bir şansın yok.. çünkü hem henüz 5-6 yaşlarındasın, beynin ve bilincin olgunlaşamamış, hem de yaşamda kalmak için ebeveynlerine mahkumsun..
|
Evet, aynen katılıyorum. Ancak sizin verdiğiniz bir örnek var, göz kendisini görmez örneği. Fakat göz tek düze, doğrusal çalışan bir organ iken, insan, dışa da içede dönüp bakabilen, bu anlamda yetenekleri olan, tartabilen.... bir canlıdır. Göz çok mekanik bir örnek olmakla birlikde, insan mekanik değildir. Soyutlarını masaya yatırabilir ve değerlendirebilir.
Bir soyuta karşı olmanın yolu malesef yine soyuttur. yani insanın kendisini, çevresini, nesnel gerçeği görmesi değil, onu yorumlaması, tespit edip tahlil etmesi, ifade etmesi ve bu doğrultuda harekete geçebilmesi gerçeğide vardır ki, hayvan ile insan bilgi temelinde değil, düşünce ve fiiliyatda ayrışırlar.
Bilgi salt insana ait değil, tüm canlılara ait bir olgudur. Sadece insan değil hayvanların da fiilayatı
bilgiye dayanır. İçinde bulunduğu koşulları algılamak, yorumlamak içgüdüsel değil,
gözlemseldir. örneğin yağmur yağarken, bir saçak altına giren bir köpeğin yaptığı bu davranış bilgiye dayanır... Daha önceki yazımda felsefenin anlaşılabilir biçimde basitlediğim söylemimde dile getirdiğim gibi, canlılar bilgi odaklı hareket ederler,
hareketin temelinde bilgi, bilginin temelinde ise algı yatar. Bilgiyi ne canlılardan ama nede en ileri düzeyde bunu yorumlayıp, düşünce geliştirebilen insandan
soyutlamak ve dahi bilgiyi mistik(!), ulaşılması güç bulutlar ötesine taşıyıp, örselemek mümkün değildir. hep dediğim gibi statüko felsefeye ne yapmış ise bilgiye de bunu yapmıştır, bilgiyi insana ne kadar ötelersiniz, algıyıda o kadar deformasyona(dumura) uğratırsınız, bu durum da örselenmiş, körleştirilmiş yada önceden köreltilmiş
algı, sağlıklı işleyemeyeceği için bilgi de sağlıklı olmayacak veya da hiç olmayacaktır.
İşte dinleri bilhassa dinsel metodları bu konuda nasılda işlevsel olduğunu görebilmek gerekir.
Statüko insanlara bilgiyi değil düşünceleri veya onları bağıl kılacak, saplayacak inançları aşılar ve öncelikli hedef algı köreltimidir, farkındalığı yok etmek, köreltmektir. Bilgi ile düşünce aynı şeyler değildirler. İnsandan asla ve asla yalıtamayacağımız şey bilgidir. Bilgi ile hareket etmek eğer, soyut ve kastlaşmış düşüncelerle ters düşmeyi konumluyor ise, ve nasılki sizinde ifade ettiğiniz ve benimde daha önce insanların 2 koşulu vardır öznel ve nesnel koşullar dediğim söylemimde, insanlarda -her şeyde- belirleyici unsurun yine bu koşullar olduğunu dile getirmiş isem, inançlar, düşünceler ve dahi bilgiye erişim yol ve tanımları da yine bu koşullarabağlıdır. Öznel koşul, insnaların eğitim seviyesi, bilinç düzeyi, hali hazır verili kalıpların ne olduğu neye göre aşılandığı ve alındığı gibi faktörler iken, nesnel koşullarda coğrafik alanı, kaynak ve dayanakları ve bağıl olanakları kapsar. Örneğin bir bölgede okulların eksikliği, okur yazarlık diyeceğimiz ÖZNEL durumu, koşulu belirlerken diğer taraftan da okulun yokluğu bir nesnel koşul halini alır ve öznel ile nesnel koşullar arasında duvar değil kopmaz bir bağ vardır ve içiçedirler.
Yazı daha fazla uzamasın diğer bölümleri de ayrıca ele alırız, ancak benim anlatımlarım insan beyninin parçacıkları temelinde değil, soyut olarak kurgulanmış ve hakim kılınmış mekanizmalar temelinde olduğu için yine ifade etmenin ve aydınlanmanın öncelikle dumura uğramış algının nasıl uğratıldığı, bilgi dediğimiz faktörün insana nasıl yabancılaştırıldığı, hangi amaçlar uğruna bunların yapıldığı ve bilginin yerine nasıl ve ne adına(menfaat), düşünce ve inançların egemen kılındığı temelindedir. İnsan salt içseline dönerek bir şeyleri çözemez, nasıl ki bilginin temelinde algı var demiştim, insanın gözlemleyeceği ve çözümleyeceği öznel ve nesnel koşullardır yani çevresi, doğa, insan ve yaşam biçimleri, hali hazır verilerin irdelenmesi ve dahi kendine dönebilmesi, algılarını körleştiren ve farkındalıkları yok eden kalıpları ve enjekte edilen tüm kalıpsal soyut ve tanımları, yani genel anlamıyla koşulu(statükoyu) görmesi gerekir. Öznel(içe), nesnel(dışa, içe) dair gözlemler ve bulgular geliştirmesi, bu temelde bilgi edinmesi ancak sağlıklı bilgi edinmesinin yolunu açacaktır.
Bir insanın salt içe dönük düşünme faaliyetleri, bilgiyi değil peşinden ya bir düşünceyi yada bir inancı doğurur, ben o yüzden başındna beri bu yazımda hem felsefeden bahsediyor, hem en doğal tanımlarını yapıyorum hem de bilgiden. Tüm çabam düşünceler, inançlar ile bilgi arasında ki bağı göstermek kadar farkıda dile getirmektr, bilgiyi deforme ederek geliştirilecek her düşünce sakattır, inançtır. örneğin neden felsefeye giriyorum ve neden idealizm ile materyalizm arasındaki karşıtlık yapısaldır diyorum, en önemli nedeni işte budur, birisinin algıyı dışlayan, salt zihni olması diğerinin ise algıyı dışlamayan, hatta bilginin temeline algıyı koyuyor olmasıdır.
Kim ki bana bilgi algısızdır der, buyursun ispatlasın ama konu inanç-düşünce olunca algının köreldiği veya yetersiz kaldığı veya gereksizleştiği(!), bilginin yokluğun da ortaya çıktığını ben ispatlayabilirim...