Kadının Tarihsel Yenilgisi
Kadın insanlık tarihi boyunca hep ezilen-sömürülen cinsiyet miydi?
Bir milyon yedi yüz bin yıl önce, insanlğa geçişte, insan soyunun ortaya çıkmasında; dişi cinsiyet başrolü oynamıştır. Soy kadının üzerinden gelişirdi, kadın önderdi, saygı duyulandı. O günden sonra da yarımız olan kadın, insanlığa, on bin yıl öncesine gelinceye kadar sürekli önderlik etmiştir. Fakat bu önderliğini hiçbir zaman karşı cinsiyet olan erkeği sömürmek için kullanmadı, kullanamazdı da. Çünkü bu Anacıl Düzenin hakim olduğu İlkel Komünal Toplumun doğasına aykırıydı. Çünkü insanlığın bu aşamasında sömürü diye bir olgu yoktu. Kadın gücünü ürettiğinden alıdı. Doğurganlığı, çocukların beslenmesi, korunması, bitki toplayıcılığı, tohum devşirmeciliği, ekim-biçim işleri, tane öğütmesi, hastalıklara ve yaralara bakması, ( Koca-Karı Tedavisi deyimi buradan gelir.) hayvanların evcilleştirilmesi kenara konulan şeylerle geleceği düşünebilmesi dikiş dikme, çanak çömlek yapması, ev tasarımı, köy mimarisi gibi tüm bu çabalar kadının erkekten üstün olması için gerekli olan özel becerilerdir. * Tabiatı gözleyen ve sırlarını ilk çözen kadındı. Kararları alan ve ilk tabuları belirleyen kadındı. Erkek ise , kadının bu üstün vasıflarını bilir, kadının buyruklarına boyun eğer, saygı duyduğu gibi ondan korkardı da. Anaerkil dediğimiz bu dönemde kadın kesin bir otorite kurmuştu. Soy zinciri kadın tarafından belirleniyor, çocuklar annenin kabilesinde sayılıyordu.
Ana tanrıça, yani yaratılışın dişil yanı ile yaratılışın eril yanını betimleyen, her bir dönem sonunda ölüp yeniden dirilen tanrı inancı Anadolu, Mezopotamya, Kafkasya, Asya’nın bir kısmında etkin biçimde vardır. Ana tanrıça aynı zamanda toprağı simgeler, yani toprak dişi ilkedir (rahmi tarlaya/toprağa benzeten adlandırma). Toprağı dölleyen yağmurdur, yani yağmur/su erkek ilkedir (er suyu).
Yaratılış, yaşam-ölüm döngüsü ile süremsel ve göksel değişimler arasındaki bağlantı önemlidir. Ana tanrıça, evrenin yaratıcısı ve doğurma gücüne iye yaşam veren imge olarak kutsaldır. İlkbaharla birlikte canlanan doğanın simgeselliğiyle betimlenen tanrıyla birleşmesi ve verimlilik sürecini başlatması gerekmektedir.
Eril yan hem sevgili/koca, hem de oğul içeriği taşımaktadır.
Uygarlığın doğuşu M.Ö *4000 ile 3000 yıllarına rastlar.Dicle Fırat’ın aşağı bölgelerinde insanlık uygarlığa ilk adımını *de atar. , neolitik’in tüm teknik ve kültürel yaratılarını yükselmenin malzemesi yaparlar. Sümerler ile birlikte; Uygarlığın teknik alandaki malzemeleri son derece hız kazanır. Tekne, tekerlek, karasaban, yazının kullanılması, heykel tıraşlık, arkeolojik kayıtlar, yün dokumacılığı- boyanması, ölçme sanatı, bentler, büyük su kanalları, öyküler, yasalar, antlaşmalar, antlaşmaların kil tabletlere tutanak edilmesi, ekim-biçim zamanının belirlenmesi için takvimin geliştirilmesi var. Üretimin yeniden örgütlendirilmesi ziggurat denen tapınaklarda Sümer rahipleri tarafından planlanıp yönetiliyordu. Alüvyon ovasında her yıl yenilenen ırmak milinden bol ürün alabilmeleri için ilkel tarım araçlarını tümden değiştirmeleri gerekti. Neolitik toplum birikimlerine dayanarak yüzlerce, hatta binlerce insanın emeğinin örgütlendirilmesi bentler, setler, büyük su kanallarının açılması hep rahiplerin yönetiminde gerçekleşti. Ürünün bolluğu rahiplere olan güveni arttırmıştı. Bu durumda önceleri kadına duyulan saygı Sümer rahiplerine geçmişti.
Uygarlık tekniklerinin geliştirilmesiyle öncülük; kadından rahipler şahsında erkeğe geçmişti. Bu saygınlık rahiplere ayrıcalıklı bir konum kazanmıştır. Rahipler kadının öncülüğünü, kutsallığını, saygınlığını ve otoritesini devralırken, kadın ise gönüllü bir şekilde zigguratlarda, tanrıya hizmet adına fahişeliğe itilecektir.
* Ürünün görülmemiş bir şekilde bol olarak elde edilmesi insan emeğinin bir sonucu olduğuna, inanmak güçtü. Bu olsa olsa tanrının bir işi, bir hediyesi olabilirdi. Yani gökyüzünde kurulu düzeni yer yüzündeki tezahürü olabilirdi. O halde bu kadar işi örgütleyip organize eden rahiplerde tanrıların seçilmiş, birer kulu, elçisi, temsilcileri veya sözcüleri olabilirlerdi. Düzen, tanrı düzeni, rahipler ise onun elçileriydi. Devletin ana rahmi olan zigguratlar ise tanrının kutsal evi olmalıydı. ( Camii veya kiliseler .. vb. ). Diğer toplumun çoğunluk kesimi yani emekçi halk ise *tanrının kulu veya hizmetçileri olmalıydı. Dolayısıyla Tanrı elçisinin yönetimi altında olmalıydı ki, ancak bu şekilde tanrıya yakın olabilirlerdi ve tanrı korumasında sayılırlardı. Karşılığında ona emeğini verecekti. En sıradan insandan rahip krala *kadar herkesin bunun böyle olduğuna inandı. İnsan ancak tanrının kuludur, rahipler tanrı adına yöneten; Toplum, tanrı adına çalışandı. Sonraları hizmetçiler arasındaki bu iş bölümü insanlar arasında bir farklılaşma yarattı Bu farklılaşma sonradan sınıflaşmaya dönüşerek tanrı düzeninin temellerini sarsacak çelişkiler yaratacaktır. Fakat bunlara ragmen sümerlerde kadın herşeyini kaybetmiş değildi. Ninhursag ve Enki’nin kavgasında kolektif ve özel mülkiyetin, ezen ve ezilenin kadınla erkek egemenliğinin kavgasını görmekteyiz. Bu kavgada erkek atak halindedir. Erkek egemenliğinin kesinlik kazanması ve kadını boyunduruk altına almayı hedeflerken, kadın ise, özgür konumunu saldırılardan korumaya ve yitirmemeye çalışmaktadır. Yani bir direniş içindedir.
*
Sümerler'de tek eşlilik vardı. Eğer kadın kendi görevini yapamayacak kadar yaşlanır veya hastalanırsa, ancak o zaman kadının izniyle kocası bir başka kadınla evlenebiliyordu. Bu konuda çok güzel bir metin edinilmiştir. Bir kadın kocasına ikinci bir kadını alırken şöyle bir mukavele yazmıştır: "Ben bu kadını kocama karı, kendime kardeş olarak alıyorum. Şayet benim koca beni boşamaya kalkarsa kardeşimi de alır giderim." Bu mukavelenin altına da şahitlere imza attırılmıştır. Mukavelesi olmayan nikah; nikah sayılmadğı gibi yapılan evlilikde evlilik sayılmazdı fakat bizde ise durum cumhuriyet dönemine kadar tam aksi şekilde süregeldi. Sümerli kadın, aşık olup kocasını seçebildigi gibi aynı zamanda ilk aşk şiirlerinin temsilciside ilan edilir.Tabletlere göre evlenmeden önce bakire olmadığını söylemeyen kadın boşanırken yarı tazminat alabiliyor. Bir çok tanrının varlıgına ragmen sistem kesinlikle laik. Ereşkigal( önceleri cehennem tanrıcası) , Aruru( enkiduyu yaratan), Nana( innina;aşkın yanında savaş ve tıp ilminin tanrıçasıdır ), Ninhur Sag( Kış bölgesi tanrıçası), Şullat ( Fırtına ve kötü hava habercisi tanrıça), Tiamat (Tuzlu su-tanrıçası) sümer kadın tanrılarından bazılarıdır.
*Anaerkil sistemler demişken Amazonlardan da biraz bahsetmekde fayda görüyorum. Bu topluluk; . Tarihçilerin bir kısmına göre M.Ö. 12.Yy. da Anadoluda yaşadıkları, başkentlerinin Samsun, Terme olduğu varsayılıyor.
Günümüz tarihçilerinin bazılarına göre ise,Yunanlıların Anadoluya gelişinden önce bu bölgede Anaerkil bir halkın yaşadığı, kadınlarının savaşçı ruhundan kaynaklı Amazonlar diye adlandırıldıkları düşünülmektedir.
Yapılan son kazılarda Simerit gölünün derinlerinde bulunan antikkent kalıntılarının, Amazonlar ya da Anaerkil yaşayan topluluklara dair bulgular olduğu iddia ediliyor.( Simerit gölü, Terme sınırları içindedir).
Amozonlarla anlatılan şeylerin çoğunun gerçeklikle ilgisi yoktur. Ana erkil toplumları, erkek bakışı yansıtarak tanımlanr genelde. Erkek egemen toplumda erkek yukarda kadın aşağıdadır. Erkek ezen, kadın ezilendir. Anaerkil toplumu da burdan çıkıp tam tersi sanılır genelde oysa kadının erkeği ezigiği hiç bir dönem yaşanmamıştır bilakis ana erkil toplum kadın ve erkeğin en eşit ve insanı ilişkiği kurduğu tek toplum biçimiydi. Erkek egemenliğine direnen bir kadının varlığı, o dönemin dünyasını dehşete düşürmüştü. Boyun egmeyen bir *diger toplulukda Amazonlardı tabi. Ataerkil sisteme geçişle de, amazonların erkek kestigi, erkek bebekleri öldürdükleri tarzında binlerce uyduruk hikayeler yazıldı çizildi.
Bir başka örnekde Güney Amerika’da, bazı Afrika kabilelerinde, bazı aborjin yerlilerinde vb hala anaerkil yapının devam ettigini belirtmemizle sonlandırılabilir.
|