Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Genel Forumlar > Politika

 
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
Prev önceki Mesaj   sonraki Mesaj Next
  #1  
Alt 05-03-2009, 23:20
aydoe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
aydoe aydoe isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 06 Oct 2007
Mesajlar: 3.982
Standart Türk Toplumunda Cehaletin Yükselişi

Ahmet Cemal'den alıntıdır.

Görüldüğü gibi,iddialıbir başlık. Ama bu iddia, birkaç yazıda ele alacağım durumun vahametiile ne yazık ki doğru orantılı!
Başlarken, 2 Şubat Pazartesi tarihli Radikalde, sayın İskender Aruoba’nın “200’üncü Yazı, Kitap ve Hamasbaşlıklı köşe yazısından bir alıntı yapmak istiyorum; alıntı, yazarın sunduğu bir istatistiği içeriyor: İngiltere ve Fransada toplumun yüzde 21i, Japonyada yüzde 14ü, Amerikada yüzde 12si düzenli kitap okurken, Türkiyede on binde bir kişi kitap okuyor! Vatandaşların ihtiyaç listesinde 235inci sırada kitap var. (Hemen belirteyim: On yıl kadar önce yapılan başka bir istatistikte, kültürel ihtiyaçların, Türk halkının ilk 200 kalem ihtiyacından sonra geldiği saptanmıştı; yani halkımız, bu bağlamda on yıldır çok tutarlı bir çizgi izlemekte! A.C.) Necip Türk Milleti günde ortalama 5 saat televizyon izliyor; (O da Discovery Channel veya İz TV falan değil; dizi!) öte yandan kitap okumaya yılda 6 saat ayırıyor. Bir Japon bir yılda ortalama 25, bir İsviçreli 10, bir Fransız 7, bir Türk ise 10 yılda ancak 1 kitap okuyor. Türkiyede, -pembe dizi ve dini kitap dışı- okuma alışkanlığına sahip 70 bin kişi bulunuyor. 7 milyonluk Azerbaycanda kitaplar ortalama 100 bin tirajla basılırken, 71 milyon nüfuslu Türkiyede 2-3 bin adet basılıyor. Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporunda kitap okuma sıralamasında Türkiye; Libya, Tanzanya, Kongo ve Ermenistan gibi ülkelerin arkasında, 86. sırada yer alıyor…”
Şimdi bu korkunç istatistik karşısında, ilk tepki olarak şöyle diyebilirsiniz: Hadi canım! Bu rakamlar aslında belki de kasıtlı! Doğru olamaz yani!Ama o zaman ben de şöyle derim: Peki, isterseniz bir gün, birkaç gün, hatta birkaç hafta boyunca içinde yaşadığınız topluma ve o toplumun insanlarına biraz eleştirelbakın! Bu toplumun, okuyan, dolayısıyla da sürekli bilgilenen ve düşünen toplumlarla herhangi bir benzerliği var mı sizce? En önemli sorunlar söz konusu olduğunda bile kendini düşüncenin rehberliğine değil, tepkisel dürtülerin sürükleyiciliğine bırakan, siyahın ve beyazın dışında renk ve ton tanımayan, en şiddetli tepkilerini düşünmesine engel olanlara karşı değil, fakat kökleşmiş ezberlerini bozmak isteyenlere karşı sergileyen bir toplumun okumayla nasıl bir ilintisi olabilir?
Sayın İskender Aruoba’nın verdiği rakamları başka bir açıdan da yorumlayabiliriz. Örneğin, bir kişinin ortalama 10 yılda ancak 1 kitap okuduğu saptamasına ek olarak, 10 yılda 1 kez yıkanan birine nasıl temizdiyemez isek, 10 yılda 1 kitap okuyan insanlardan oluşma bir topluma da okuyan toplumdiyemeyeceğimizi söyleyebiliriz! Bu sayılar, neresinden bakarsanız bakın korkunçtur, ve böyle bir durum karşısında, her şeyden önce bu sayılar değişmediği sürece, ülkemizde hiçbir olumsuzluğun ortadan kaldırılamayacağını söylemek, temelsiz bir kehanet sayılmamalıdır!
Türk toplumunda cehaletin yükselişinin nedenlerini birkaç yazıda ele alacağım. Bu ilk yazının sonunda, bir noktayı -kim bilir kaçıncı kez!- tekrar vurgulamak istiyorum. Bugüne kadar bana, ne zaman Köy Enstitüleri’nin kapatılışından yakınsam: Sen de bu toplumdaki bütün olumsuzlukların kaynağını hep o olayda arıyorsun!diyenleri, bir defa daha düşünmeye davet ediyorum. Çünkü Köy Enstitüleri, tam da toplumumuzu böyle sayılardan korumak için kurulmuş ocaklardı, ve Mustafa Kemal Atatürk’ün toplumuna gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyine erişmehedefinden anladığı da, hiç kuşkusuz böyle sayılar değildi!

Anadolu Üniversitesi’nde hocalığa yeni başladığım sıralarda, yani bundan yaklaşık 16 - 17 yıl önce, oradaki bir öğretim görevlisinden ibretlik bir olay dinlemiştim.
Bu öğretim görevlisinin hanımı, civar ilçelerden birinin resmi kütüphanesinde görevlidir. Bir sabah işe geldiğinde, kütüphane müdürünün bahçeye balyalar halinde kitap yığdırmakta olduğunu görür. Kitaplar, kırklı yıllarda, o zamanki Tercüme Bürosu tarafından çevrilip Milli Eğitim Bakanlığı -o zamanki adıyla: Maarif Vekâleti- tarafından bastırılmış olan Doğu ve Batı Klasikleridir. Bu durumu gören -adına A diyelim- A adındaki hanım görevli, müdüre kitapların neden bahçeye çıkartıldığını sorar. Aldığı cevap, aynen şöyledir:İçerde raflarda yer kalmadı. Hem bunları artık kim ne yapsın? Yeni kitaplara yer açmak için hepsini attırıyorum!
Dehşete düşen görevli A, kitapları evine götürüp götüremeyeceğini sorar. Müdürden, halinden memnun olduğunu gösteren bir cevap gelir: Aman al, ne yaparsan yap!
Bu, kanımca Türkiye’de cehaletin ellili yıllardan hemen sonra başlayarak nasıl ve hangi nedenlerle yükseldiğini gösteren en tipik olaylardan biridir. Ama sanırım burada, -hangi nedenlerle yeniden yükseldiğinidemek, çok daha doğru olur.- Çünkü Milli Mücadele’nin kazanılmasından ve Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra bu ülkede başlatılan ikinci topyekûn savaş, cehalete karşı savaştır. Çünkü Osmanlı’nın altı yüz yılı boyunca Rönesans’ın, Aydınlanma Çağı’nın, Fransız İhtilâli’nin ilke ve fikirlerinin, sınıflı toplumun, sanayileşmenin yanından bile geçmemiş bir topluma 20. yüzyılda, yani Batı’da Bilimsel Çağdiye adlandırılan bir çağda uygar toplumlar arasında bir yer bulabilmek, ancak böyle bir mücadele ve onun yaratacağı bir kültür devrimi ile erişilebilecek bir hedefti.
Darülfünun’un üniversiteye dönüştürülmesi ile birlikte Batı’nın üniversite kavramının Türkiye’ye gelmesi, Latin harflerine geçilmesi, eğitim birliği ilkesinin kabulü, Hitlerin iktidara gelmesiyle birlikte Almanya’yı terk etmek zorunda kalan dünya çapında bilim adamlarının bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türkiye’deki üniversitelerde çalışmak ve Batılı anlamda üniversite kuruluşuna, yine Batılı anlamda akademisyen’ yetiştirilmesine katkıda bulunmak üzere ülkemize davet edilmeleri, nihayet Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu gibi -Atatürk tarafından oluşturulan özgün yapıları, 12 Eylül faşizminin Atatürk’ün adını ağızlarından düşürmeyen temsilcilerince ortadan kaldırılan- iki kurumun oluşturulması, planlanan kültür devriminin ve bir yeni toplum yaratmaamacının Atatürk’ün sağlığında gerçekleştirilmiş aşamalarıdır.
Hazırlıklarına Atatürk’ün son yıllarında başlanan ve 1940 yılında, İsmet İnönünün Cumhurbaşkanlığı ve Hasan Âli Yücelin de Milli Eğitim Bakanlığı dönemlerinde açılan Köy Enstitüleri ile, yine aynı yıl Ankara’da, Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde oluşturulan Tercüme Bürosu, amaçlanan kültür devriminin sonraki örgütlü girişimleridir. Bu arada, Köy Enstitüleri ile Tercüme Bürosu arasında kurulmuş bir tür organik bağın da önemle vurgulanmasında yarar vardır.

''asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek,aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur''
Alıntı ile Cevapla
 

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 00:10 .