Cemel Savaşı-Abdullah b. Sebe Masalı
Taberi tarihinde ve Buharinin e’s-Sahihlerinde İslam aleminde derin yaralar açan Cemel savaşı çok ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Cemel (deve) savaşı Muhammed’in damadı Ali, karısı Aişe ve her ikisinin onbinlerce taraftarı arasında cereyan etmiştir. Ehlibeyt (Muhammed'in ev halkı diye kısaca özetlenebilir);ile Aşere-i Mübeşşere (sağlıklarında cennetle müjdelenmiş -cennete girecekleri Allah tarafından vaat edilmiş on kişi için kullanılan ifadedir) savaş içindedir Cemelde aslında.
Muhammed’in vefatından sonra Ebü Bekir’in kızı Aişe, müslümanların büyük bir ekseriyeti tarafından kudsi bir şahsiyet olarak tanındı. Bir çok siyasi işlere müdahale etti. Aişe halife Osman b. Affan’a muhalif olduğu biliniyor.
Halife Osman kendi evinde kuşatıldığı zaman, Aişe Medine’de değildi; bir ihtiyat tedbiri olarak, Mekke’ye gitmişti. M. 628 senesinde Mustalikoğulları seferinden gerdanlık (ifk) hadisesinde hakkında takındığı tavır dolayısıyla kin duyduğu Ali b. Ebü Talib'in halife olduğunu öğrenince, öldürülen Osman b. Affan’ın intikamını almak bahanesi ile, müslümanları halife Ali b. Ebü Talib'e karşı ayaklandırmak için, bütün gayretini sarfetti.
Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avm, halife Ali b. Ebü Talib'e olan biatını bozup, Medine’den Mekke’ye giderek, Aişe ile ittifak ettiler. Talha b. Ubeydullah, Zübeyr ve Aişe’nin Mekke halkı ile birlikte başka bir gurup oluşturdukları ve Ali b. Ebü Talib'e karşı muhalefet içinde oldukları haberi yayıldı. Üç müttefik beraberce, Mekke’de büyük bir ordu ve mühimmat toplıyarak, bilhassa Talha b. Ubeydullah'in pek çok taraftara sahip olduğ Basra’ya giderler. Bunlar mesuliyetini tamamiyle reddettikleri Osman’ın ölümünün intikamını Ali'den alacaklarını açıkça beyan ettiler. Basra da çok cana kıyıp, şehre de tamamen hakim olup, hazine ve emniyet kuvvetlerini ele geçirirler.
Bu isyana dair haber alan halife Ali , M. 656 yılı ekim ayı sonlarına doğru ordusuyla birlikte isyancıları ıslah etmek üzere Basra’ya doğru yola çıktı . Cemel savaşı 4 aralık 656 günü Hurayba denilen yerde vuku buldu. Bu savaşta halife Ali 'in ordusu galip gelir. Savaşın en hararetli safhası Aişe'nin devesi etrafında cereyan etti. Bani Zabba'den 70 kişi onu korumak uğrundan öldükten sonra, deve de öldürüldü. Bu savaş da Aişe bir deve üzerinde hareket ettiğinden Cemel savaşı diye anılmıştır.
Halife Ali, Aişe'nin Safiye'nin evine götürülmesini emreder. Daha sonra da Medine’ye dönmesi için gerekli olan her türlü hazırlıkları yapmış olarak kardeşi Muhammed b. Ebu Bekir'i de onunla birlikte Medine’ye gitmesi emrini verdi.
Cemel adıyla anılan bu kanlı isyanda, 5 bini Ali taraftarı ve 5 bini de Aişe taraftarı olmak üzere 10 bin kişi katlolunduğunu tarih kitapları kaydeder. Cemel savaşı, Zübeyr ve Talha'nın hayatlarına mal olarak halife Ali'ye Irak üzerinde bir hakimiyet sağladı.
Fakat bu hakimiyet uzun sürmeyecekti.
İslam tarihine baktığımızda bir çok olayların hurafe ve destanlarla örülmüş olduğunu görürüz.
İslam Tarihçilerinin önemli bir eksikliği ise, olayların çoğunu şahıslara indirgemeye çalışmışlar, hadiselerin ardındaki toplumsal örgüyü gözardı etmişlerdir.
Yukarıda anlattığım olay, şahıs kurgusuna uyan en güzel örnek “Abdullah b. Sebe’dir.” Abdullah b. Sebe kimdir? ve nasıl olur da bu kadar etkili olabilmiştir.
Abdullah b. Sebe
Bu şahsın adına kaynaklarda ilk kez Taberi de rastlıyoruz. Taberi’nin Şeybe, Seyf, Atiye, Yezid Fakasi rivayet zincirine dayanarak verdiği habere göre, Abdullah b. Sebe Sana’lı olup zenci bir Yahudi anneden olup (Annesi zenci olduğundan zenci oğlu anlamına gelen ibnuls Sevda lakabı da kendisine verilmiştir) Hz. Osman döneminde müslüman olmuş, daha sonra islam beldelerini gezmeye başlamıştır. Hicaz, Basra, Şam, Mısır gibi dönemin önde gelen önemli şehirleri ziyaret eder. O bölgelerde fitne kaynağı olarak görülmeye başladığıdan Şamdan kovulur. Daha sonra Mısır’a gelir. Orada da insanlara “İsa’nın döneceğine inanıp da Muhammed ‘in döneceğine inanmayan kişiye hayret ederim. Halbuki Allah Kur’anda “Ey Muhammed; Kurana uymayı sana farz kılan Allah seni döneceğin yere dönderecektir. (Kasas, 78/85) ayetini kendine delil getirerek peygamberimizin tekrar döneceğini iddia eder.” Bu görüşünü kabul ettirdikten sonra iddialarını şöyle sürdürmüştür. “Binlerce peygamber gelmiştir. Bütün bu peygamberlerin varisi vardır. Ali’de Muhammed’in varisidir. Muhammed son peygamberdir. Ali de son vasidir.” Sonra da “Osman halifeliği haksız olarak almıştır. Bu Ali’nin hakkıdır.” İddiasında bulunmuştur.
Sünni islam inancıyla temelde zıt olan bu görüşlerini yaymaya çalışmıştır. Muhammedin yeniden döneceğini, vasi ilkesini, Hz. Ali’nin hilafete diğerlerinden daha fazla hak sahibi olduğunu ve onların haksız olarak bu makamı ele geçirdiklerini iddia etmiştir. Daha sonra yandaşları vasıtasıyla islam şehirlerine mektuplar göndererek, islam dünyasını karıştırmaya başlamıştır. ‘’Hz. Osman’ın öldürülme olayını tertiplemiş, cemel vakasındaki anlaşmayı baltalamıştır’’. Sebe'ye atfedilen İddialar arasında bu da vardır. Kısacası islam dünyasını karıştıran, binlerce kişinin birbirini öldürdüğü, müslümanların çeşitli mezheplere bölündüğü bütün bu olayların-Cemel Savaşının da- yegane sorumlusu kabul edilmektedir, Sebe. Aynı zamanda şii gulat fırkalarından olan sebeiye mezhebinin de kurucusudur.
Bu olayları tek bir şahsa indirgemek tarihi, sosyal olayları bilmemek anlamına geldiği gibi kolaycılık ve her olaya fitnevari bir izah getirme mantığının bir eseridir. Ayrıca, olayları yapan kişilerin birer sahabi olmaları da müslümanların olayları nasıl ele alacağı noktasında şaşkınlığa düşürmüş; ulema da bu kadar kargaşayı, katliamı sahabilerin yaptıkları düşüncesine girip de hata ve doğruyu aramak yerine; bir kişiye -Sebe'ye- bütün suçu yükleyerek sahabileri temize çıkarmaya çalışmıştır. Onların hiçbir iradeleri, kabahatleri yokmuş da bir Yahudinin fitnesi peşinde koşmuşlar gibi bir izlenim yaratmanın peşine düşmüşlerdir.
Tarihçiler bütün olayların müsebbibi olarak gösterdikleri İbni Sebe hakkında da aslında tam bir ittifak içerisinde değildirler. Bu kadar sorunlara yol açan bir şahsiyet hakkında rivayetlerin ve kaynakların çok olması gerekirken, kendisiyle ilgili sadece bir kaynağa ulaşabiliyoruz. Bütün diğer raviler de bu kaynaktan nakiller yapmışlardır.
İbni Sebe’den haber veren kaynak Taberi’dir. Taberi’de Seyf b. Süfyan zincirine dayanmaktadır. Kaynaklar; Seyf b. Süfyan'ı yalancılıkla, hadis uydurmakla suçlamaktadırlar. Seyf b. Süfyan’ın sahte senetlerle rivayet zinciri oluşturup hadis uydurduğunu söyleyen alimler içerisinde hadis alimlerinden ibni Hacer’de el-Askalani de bulunmaktadır.
Abdullah b. Sebe’nin ortaya atılmasının nedeni, büyük bir olasılıkla islam ulemasının olaylara karşı duydukları şoktur. Onlar, ''büyük sahabilerin'' birbirlerine kılıç çekmelerini anlayamamışlardır. Bir tarafta Peygamberin damadı Hz. Ali ve diğer tarafta Ayşe; ayrıca, Muaviye ve diğer sahabiler ve Aşere-i Mübeşşere. Bütün bu olaylara gerçekçi ve akılcı bir çözüm getirememişlerdir. Çünkü akılcı bir çözüm, bir tarafın haklı diğerinin haksız olduğu sonucuna bizi ulaştıracak veya iktidar uğruna sahabelerin birbirlerine nasıl girdiğini göreceklerdi. Bu noktaya da girmek istemiyorlardı. İbni Sebe rivayeti işte bu sırada alimlerin imdadına yetişmiş ve onları ikilemden kurtardığı gibi olaylara da bir cevap vermelerini sağlamıştır. Ayrıca, basit halk kitlelerinin sorularına da duygusal bir cevap ve senaryoyla cevap verilmiş olundu. Müslüman halkın zihninde zaten var olan Yahudi paranoyası da bu cevapla tatmin olmuş oldu. Artık müslüman halklar her taşın altında bir Yahudi parmağı aramaya başladılar.
Seyf b. Ömer’in Abdullah b. Sebe efsanesini ortaya atması üzerine hadislerini kabul etmeyenler, bu sefer onun bu iddialarını hemen kabul etmişlerdir. Böylelikle sahabilerin masum, yani suçsuz olduklarını kendilerince ispat etmiş olacaklardı. Fakat asıl tehlike de burada ortaya çıkmaktadır. Sahabileri koruyacağız diye onları aslında düşüncesiz ve iradesiz bir insan topluluğu haline getirmiş oldukları gerçeğini es geçiyorlardı.Ayşe, Ali ve Muaviye çarpışırken sadece kandırılmışlarmıydı? Onların hiç mi bir düşünce ve planı yoktu? Bir Yahudi dedikodusuna kapılabilecek kadar feraset sahibi değillermiydi. İşte asıl tehlike Abdullah b. Sebe’yi herşeyin başı kabul etmekti. Bu bakış açısı da sağlıklı bir tarih düşüncesinin oluşmasını engellemekteydi. İslam alimleri, tarih boyunca fitne dönemiyle ilgili konuşmayı ve olayı bir tek şahsın üzerine atarak; “Sahabiler ne yapsın. Fitne çıkmıştı.” mazeretine sığınmakta veya “Ali’de, Muaviye’de haklıdır. Bu konuda konuşmak doğru değildir, diyerek bu konuyu da sevgili Turan Dursun'un terminolojisiyle ''Mesail-i Müstetire'' ;yani islamda üstü örtülmesi, fazla deşilmemesi gereken konular sınıfına sokmuşlardır. Konuyu fazlaca merak edenlere de ''Sebe'' argümanı kenarda bekletiliyordu.
Aslında Abdullah b. Sebe diye bir şahıs gerçekte de yaşamıştır. Hatta adıyla da bir mezhep bulunmaktadır. Şehristani’nin ''Elmilel vennihel'' isimli eserinin seb’iye maddesinde Abdullah b. Sebe’den bahs etmekte ve onun Ali’ye Allah dediğini aktarmaktadır. Ali bu söz üzerine onun ateşe atılmasını emreder. İbni Sebe; bu cezayı bile ididasının haklı olduğunu ispat için kullanır ve ancak Allah insanları yakarak cezalandırabilir. Ali, benim yanmamı emretiğine göre o bir tanrıdır demiştir.
Nedense islam alimleri, tarihsel olayların ve fitnenin tek bir nedeni olarak böyle bir şahsı gösterirken, böyle son derece önemli ve tarihte derin sonuçlar doğurmuş olan bir olayın tek bir şahsın altından kalkamayacağı kadar büyük olduğunu, bunu oluşturan, besleyen çok yönlü çıkar çatışmalarını ve nedenlerini göz ardı ediyorlardı. Tabiki olayda ehlibeytin, Aşere-i Mübeşşere'nin birinci derecede rol alması onların konu hakkında konuşmaktan ürkütüyordu.. Bu savaş, bilinçli ve planlıydı. Bir amaç ve hedefi de bulunmaktaydı.
Bu bir iktidar savaşıydı.
Timeo Hominis Unis Libri : "Tek Kitaplı İnsanlardan Sakınınız" anlamındaki bu cümle: Çoğulcu düşüncenin simgesi olan üniversiteyi tanımlıyor.
__________________
Primus inter pares
‘Barışı sabote etmek için Türklerle savaştık. Öldük ve öldürdük… Sevr Antlaşması ve ‘büyük Ermenistan’ hayali gözlerimizi kör etti. Kandırıldık ve Rusya’ya bağlandık… Tehcir doğruydu ve gerekliydi…’
''Askerî operasyonlara katıldık. Kandırıldık ve Rusya’ya bağlandık. Tehcir doğruydu ve gerekliydi. Gerçekleri göremedik, olayların sebebi biziz. Türklerin millî mücadelesi haklıydı. Barışı reddetmemiz ve silahlanmamız büyük bir hataydı. '' Ovanes Kaçaznuni (Ermenistan'ın 1. Başbakanı)
|