Türklük !
Türklük teklif etmedeki, ve hatta dayatmadaki ısrarlar artık can sıkmaya başlamıştır. Öyle ki, size doğuştan verilmiş Kürtlük, Ermenilik, Rumluk gibi artık değiştiremeyeceğiniz statüleri siz doğal olarak ön plana çıkardıkça, velev ki "Hangi Millettensin?" sorusuna "Kürd'üm" cevabını verseniz bile, sanki bir suç işliyorsunuz gibi hissetmeniz sağlanıyor. Ben sadece Türk değil, aynı zamanda Alman da değilim, Yahudi de. Bu milletlerin hiçbiri kendi milletlerine mensup değilim diye bana hesap sormaya kalkışmıyorlar ama Türklük üzerine bina edilmiş devlet aygıtı ısrarla beni Türk olarak görmekten duyacağı memnuniyeti ifade ediyor. Ben her, "Türk değilim" dediğimde, daha fazla "kaşarlanıyor", daha fazla "göze batıyor", daha fazla "bir yerlere yakıştırılıyorum".
Türk değilim demekle çok anlaşılamayan bir cümle mi kuruyorum ki, her seferinde "Nasıl olur, ne demek Türk değilim" gibi bir ifade yüzlere siniyor. Yani dil ile anlaşılabilecek basit bir ifade için üzerimizde "Türk değilim" afişiyle mi gezmek lazım?
İşin bir başka boyutu da, benim Türk olmamla "Türklük" denilen bu soyut ve başka hiçbir milletin kendine vermediği bu paye (Evet ben hiçbir yerde Almanlık, İngilizlik, Fransızlık gibi ifadelerle karşılaşmadım) ne şekilde tatmin olacaktır? Ben Türk olunca bu ülkeye artı değer olarak ne getirecektir? Yahudiler, ısrarla ana tarafından, yok dede tarafından Yahudiyim diyerek Yahudi milleti içinde zar zor, binbir kanıtla yer bulabilirken, neden Anadolu'nun nerden bakarsanız bakın Türk olmayan milletleri, zorla Türk yapılmaya çalışılıyor? Neden farklılıklara saygı duymak yerine herkesi kendimize benzetmeye çalışıyoruz? Yoksa, ülkede onurlu ve şerefli bir Kürt görmektense, düzenbaz ve onursuz da olsa bir Türk görmeyi mi yeğliyoruz? Öyle ya, Atatürk "Ne mutlu Türk'üm diyene" diyordu, o da yetmiyor, "Türkiye Türklerindir" diyordu. İstese Türk sözcüklerinin önüne anlamın ihtiva ettiği sahayı daraltıcı bir sıfat getiremez miydi? Mesela, "Ne mutlu çalışkan Türk'üm" diyene diyemez miydi? Dememeyi tercih etmiş. Herhangi bir sınırlandırma söz konusu olmaksızın, Türk olan herkese mutluluklar müjdelemiş. Peki olmayanlara ne demiş, son derece veciz ikinci ifadesi açıklıyor zaten: Türkiye Türklerindir. Peki Kürtler ne yapsın?
Canım, çiğköfte yoğurabilen, sesi yanık olan, uzun hava okuyan, esmer tenli bir "bölge insanı" olmak varken, milliyeti vurgulamanın sırası mıydı şimdi? Türksün sen! Ama annem tek kelime Türkçe bilmez benim. Olsun öğrenir! 70 yaşında! Üff canımı sıktın ama şimdi, Türksün dedik ya kardeşim, hem kar sesleri üzerine yapılan bilimsel araştırma sonuçları da sizin (Dağ) Türk (ü) olduğunuzu gösteriyor.
Dün Bahçeli'nin ve Baykal'ın meclis konuşmalarını izledik hep beraber. Kürt dememek için o kadar çaba sarfettiler ki. "Bölge insanı", "Güneydoğulu yurttaşlarımız" "Bin yıllık Kardeşlerimiz" dendi ama o sözcük ağızlardan bir türlü çıkmak bilmedi. Çünkü o artık bir tabunun adıydı. Bir sözcük tabu oldu mu, sorgulanmak ve cezalandırmak için suç işleme mecburiyeti ortadan kalkar. Tabu, suçun kendisidir artık. "Kürt" dedin mi akla gelen ikinci sözcük PKK'dır çünkü. PKK lanetleme yarışının gizli kurbanıdır bu sözcük. Çünkü PKK ve Kürt sözcüklerinin beyinlerdeki ayrım çizgileri bazılarının gözünde gün geçtikçe silikleşmektedir. Bu silikleşme halinin ortaya koyduğu yaşanmış linç gösterileri vardır. Alın size Sakarya'da her fırsatta Kürtlere yaşatılan "Linç ederim ha" tehdidi ve onlarca DTPlinin linç edilmesinin son anda önlenmesi, alın size Pamukova'da Kürtlerin ev ve işyerklerine saldırılırak şehrin Kürt popülasyonunun bir anda haritadan silinmesi, alın size Trabzon'da bildiri dağıtan TAYAD'lı üyelerin linçe maruz kalması, alın size Diyarbakırspor'un Bursa ve Gaziantep'te "PKK dışarı" sloganlarıyla yuhalanması.
Bu tabu halini bizzat ben kendim yaşadım.
Askerliğimi yazıcı olarak yaptım. Odada benim gibi yazıcı olan, çoğunluğu İç Anadolulu olan erler vardı. İçtima ve yemek dışında hep aynı odada yeni gelen erlerin giriş işlemlerini yaptığımız için zamanımız fazlasıyla boldu. Bu bol zamanda biz de sohbet ederdik. Laf bir yerden dönüp dolaşıp politikaya gelince biz de inandığımız şeyleri söyledik ve içlerinden birisi sanki hortlak görmüş gibi "Yoksa sen Kürt müsün?" dedi. Sakince evet dedim. "Ne yani sen şimdi ne mutlu Türk'üm diyene demiyor musun?" diye sordu. Evet, bana aynen böyle sordu. Bana bu soruyu soran çocuk öğretmendi, köyden falan da gelmemişti, İstanbul'da görev yapıyordu. Benim Kürt olduğumun öğrenilmesi bir anda odada soğuk duş etkisi yapmıştı. Bu çocuklar hayatlarıda ilk defa çiğköfte yapmak ve uzun hava söylemek dışında, siyasi olarak da fikir sahibi olan bir Kürt görmüşlerdi. Bu onlar için toptan tüfekten el bombasından daha tehlikeliydi. Aman Allah'ım, bir Kürt ve üstelik düşünüyor. Bu işin sonu mutlaka PKK'ya çıkardı. Ama ben PKK'yı tasvip etmeyen bir Kürt'tüm. Siz beni sevesiniz diye değil, gerçekten böyle düşünüyorum. Ne yani ne yapmalıyım, Kürt olmamı hafifletecek şeyler mi söylemeliydim? Hatta bir tanesi bana, "BUlunduğun yerin askeriye olduğunu sana hatırlatırım" dedi. Ne oluyordu, "Askeriye "Kürd'üm" diyeni diskoya (hapis) mı gönderiyordu? Bu çocukların bilinç altına, askeriyenin Kürtlerden hoşlanmadığı gibi bir fikir nasıl girmişti? Peki askeriye beni neyle suçlayacaktı? Kürd'üm demekle mi? Bu bir suç muydu? Ne yapmalıydım? Babamın annemin yakasına yapışıp, "Niye seviştiniz ulaaaan" mı demeliydim? Telefonda Türkçe bilmeyen annesiyle Türkçe anlaşmak zorunda kalan insanların bu iletişimsizlik durumu Türklüğü yeterince onore ediyor mu? Peki, yazıcılık yaptığım o odada bana "Kürt olduğum için ama sadece Kürt olduğum için tavır alan gençlerin bu durumunu neyle açıklayacağız?
Gençlere mi kızacağız, yoksa onları Kürt gördüklerinde kuyuruğu falan var zannettirecek kadar onları dezenformasyon ve anti-propogandayla zehirleyenlere mi kızacağız? Ama fırsat ayağa geldi, Türk ve Kürt haklarının barışı için Ak parti bir insiyatif başlattı. "Gelin bir olalım" diyor ve ben de Ak partiyi bu noktada destekliyorum. 10 kasım'da savaşmaya ses çıkarmayıp yine 10 kasım'da barış için toplanacak meclise ağızdan salyalar akıtırcasına tepki gösterenler, bu Kürt histerisiyle iç tüzüğü bile ihlal edip pankartlar açanlar, Kürt dememek için korkularından bu sözcüğü kullanmadan bu sözcüğü hatıra getirecek ifadeler seçenler, barış için herşey olgunlaşmışken Habur girişinde barış istemleriyle çelişen ve olayı meydan okuma tablolarına dönüştüren DTPliler bu ülkede halen eski tas eski hamam devam ederlerken daha ne kadar ümitli olabilirim bilmiyorum.
Adının önünde profesör, doçent, avukat, doktor, mühendis, iktisatçı yazan bu siyasetçilerin Trabzondaki, Sakarya'daki, Bursa'daki, ve benim askerde gördüğüm insanların sadece bir kaç yıl fazladan okumuş halleri olduklarını düşünüyorum. Kimisi pratisyen faşist, kimi ise uzman faşist. Başka da farkları da yok zaten...
-Şeytanın yaptığı en büyük hile bütün dünyayı yaşamadığına inandırmakmış-
"The Usual Suspects" filminden
|