Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Genel Forumlar > Politika

 
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
Prev önceki Mesaj   sonraki Mesaj Next
  #1  
Alt 25-03-2011, 23:25
Jolly Jocker - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Jolly Jocker Jolly Jocker isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 24 Aug 2008
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 1.323
Standart Devrim Afyonu

Sıradan bir yaşamı ele alalım. Sabahın köründe kalk, ne işe yaradığını hala anlayamadığın finansal sistemin bankalarının birinin bir şubesine, yani işine git. Hani sözleşmesini imzalarken, ''Beş sene içinde işi bırakırsam 15.000 TL tazminat ödemeyi kabul ediyorum'' diye imza atmak zorunda kaldığın işine. Hani, ''Ulan zaten 3.000 kişilik kadroya 300.000 kişi başvurup sınavına girmişti. Bunca işsizlik varken ve bunca insanla yarışıp kazanmışken ne diye işin bırakılmasından korkuyorlar ki?'' diye hayret edip, işe girince birşeylerin kafana dank ettiği işin. O sözleşmeyi imzalatanlar belli ki, insanın -onca uğraşla girebilmesine ve yaygın bir işsizlik olmasına karşın- yine de bu işe tahammül edemeyeceğini biliyorlarmış. Zira bu iş de diğer pekçokları gibi bir iş. Bu düzende zaten nasıl olabilirse öyle işte. Bankanın 'devlet bankası' olması hiçbir şeyi değiştirmiyor.

Bir sosyalist olarak hep patronlara ve yüksek rütbeli amirlerin eleştirisine/analizine odaklanan yaklaşımlara alışığım. Fakat işe girince sistemin tuzaklarının çok daha komplike olduğunu üzülerek gördüm. İnsana kendine ayıracak vakit bırakmayan ve başta politika olmak üzere herşeyden el etek çekmeni istemeyi kendinde hak gören bir sistemin göbeğindeyiz. Öğrenciyken sanırdım ki insan kendi yaşamının sahibi olabilmek için bir finansmana ihtiyaç duyar ve bu yüzden çalışır. Yani iş süreci, kişinin kendi hayatını yaşamasının finansmanını sağlayan yardımcı bir süreçtir. Aslolan kişinin kendi yaşamını yaşamasıdır, yani boş vaktitlerinde yaptıklarıdır. Ama gördüm ki bu düzende hiç de böyle değil! Tam aksine, iş süreci hayatımızın merkezini işgal ediyor. Çalışmak kendi hayatımızı finanse etmek için, en basit haliyle 'yaşayabilmek için' katlanmak ve teslim olmak zorunda bırakıldığımız bir eziyet halini alıyor. İş hiyerarşisi, sosyal güvensizlik, denetimin fazlaca artması, çalışanların mimik ve jestlerine değin tahakküm kuran 'iş eğitimleri', rekabetin iş arkadaşları arasına da zorla sokuşturulması v.b. her birimizi zavallı birer köleye dönüştürüyor. Takım elbise giyip çıkışta bir cafede iki bardak su katılmış bira içtiği için kendini bir bok sanan kölelere! ''Müşteri her zaman haklıdır!'' ilkesi(zliği), çalışanların başındaki en büyük sopalardan biri haline gelebiliyor. Çoğu başka bir yerin çalışanı olan 'müşteriler', maalesef bu ilkeyi istismar etmekten garip bir zevk alabiliyor. Böylece emekçi sınıf birbirine düşürülüyor ustaca. Üç kuruş para kazanabilmek için hayatını vermen, boş zamanını vermen, strese ve tahakküme boyun eğmen bekleniyor. Üstelik bu lanet olası beklenti son derece normalleşmiş halde. Yaygın işsizlikle sürekli olarak sessizce tehdit edilen çalışanlar, her türlü berbat koşula ve dayatmaya boyun eğmek zorunda bırakılıyor. 'Müşteri' statüsünü edinerek çalışanları ezme ve her türlü kaprisi yapma hakkına sistem tarafından kavuşturulan -ama aynı sistem tarafından ustalıkla da yolunan- tüketiciler ise, nedense hınçlarını sistemden değil de her seferinde emekçilerden çıkarmaya yatkınlık gösteriyor. Öyle ki, bazen sadece insandaki toplumsal kurtuluş umudu değil, insan sevgisi bile yok olmakla yüzyüze geliyor. Oysa hizmeti veren, hizmeti alandan her zaman çok daha değerlidir. Zira emek en yüce değerdir. Fakat kapitalizm, herşeyde olduğu gibi bu konuda da değerleri tersyüz ediyor. Müşteri, çalışan karşısında tepeden bakan, kapris yapmaya hakkı olan, kafası biraz attığında da şikayet etmekle tehdit eden bir çeşit 'bireysel değerlilik krizine girmiş canavara' dönüşüveriyor. Müşteri denen canavarı yaratmakla, yani daha fazla kar ve bu uğurda rekabet için çalışanları ezme hakkını tüketicilere de bir nebze olsun sunmakla, patron sınıfı ve bürokrasi kendine kitlesel bir müttefik edinmiş oluyor. Emek hareketi tam da bu yüzden toplumsallaşamıyor.

Kitlesel bir emek hareketinin yaratılamayışının başka sebepleri de var elbet. Örneğin, sistem tarafından kullanılırken 'etkinlik' ve 'verimlilik' almada maksimum başarı sağlayan afyonlar var. Din, milliyetçilik, futbol, yoz magazin yayınları, televizyon... Bunlar modern zamanların afyonları olarak sıkça eleştirdiğimiz şeyler. Emekçilerin sömürü ve tahakküm ilişkilerinin farkına varamamalarında ya da farkına varsalar da gereğini yapmamalarında bu afyonların sindirici, avutucu, 'günü geçirici' etkisini görürüz doğal olarak. Zira bunların her biri, dikkatleri sömürüden ve tahakkümün acısından kaçırdığı, acıyı hafiflettiği, bir sonraki günün sömürüsü için emekçinin kendini yeniden üretmesine katkı sunduğu ölçüde birer afyondurlar. Bu açıdan, burjuva düzen herşeyi ama herşeyi birer afyona dönüştürebilir. Üstelik bu dönüşümü sadece sistem değil, bizzat emekçiler, hatta kendine 'devrimci' diyen bizler de farkında olarak ya da olmadan yapabiliriz. Yapıyoruz da! Bugün büyük bir acıyla farkettim bunu. Devrim de bir afyon haline gelebiliyor. Bu yazıdaki uzun girizgahımdan asıl varmaya çalıştığım nokta 'devrim afyonu'nu konu edinmekti.

Siz devrim afyonundan aldınız mı hiç, kendinize bir sorun bakalım. Herhangi bir parti, örgüt ya da arkadaş çevresiyle bir araya gelip devrimci jargonla konuştukça, kapitalizmi eleştirdikçe, sosyalist yayınları büyük bir iştahla okudukça, hatta arada bir ben gibi yazılar da yazdıkça, çeşitli anma günlerinde yapılan geleneksel gösterilerde biraz slogan attıkça, bildiri dağıtıp gazete-dergi sattıkça; yani sistemin birincil öznesi olan devlet aygıtıyla gerçek anlamda savaşmak ve yaşamının merkezine bunu almak yerine, ''iş çıkışı'' yoldaşlarla bir araya gelip bu saydığım faaliyetleri yaptıkça kendinizi daha bir tazelenmiş, direnme kuvvetiyle dolmuş, günün yorgunluk ve bezginliğini biraz olsun atmış, bir sonraki gün işe gidip sömürülmek üzere güç bulmuş, yani sömürülen bir emekçi olarak kendinizi bir sonraki gün tekrar sistemin tahakkümüne alınmak üzere yeniden üretmiş hissediyor musunuz? İşte bugün benim kafama bu gerçeklik 'dank etti'! Devrimi bir afyon haline getirip, bizi boğan sömürü düzeninde ayakta kalmaya çalışıyoruz. Bir gün kitlelerin harekete geçip uyanacağını, yani bizim iş çıkışı faaliyetlerimizin bir gün nihayet meyve vermesiyle uyanacaklarını umut ediyor, ve tıpkı dincilerin cennet umudu gibi kendimizi bu umutla avutuyoruz. İşte 'devrim afyonu' derken kastettiğim tam olarak bu. Neredeyse tüm legal sol, devrimi afyonlaştırmış vaziyette. Böyle derken 'kafadan' illegalite övgüsü yapma amacında değilim. Pek çok 'eski tüfek', hayata direnebilmek için sosyalistlere yakışır bir afyonu, yani devrim afyonunu tercih ediyor. Emektar parti örgütünün kapısını açıyor, gün içinde içeri gelenlerle çay içip sohbet ediyor, gençlere tecrübelerini anlatıyor ve tatmin bulup köşesine çekiliyor! Gençler için de durum pek farklı değil; bildiri dağıtıp bir-iki slogan atıyor, en 'fazla' yumurta fırlatıp polis ekiplerinin hemen önünde uzun eşek oynuyor ve böylece devrimci bir iş yaptığını farz ederek kendini tatmin ediyor. Bu bir avunmadır. Böylesi bir devrimcilik basbaya afyondur. Devrimi afyonlaştırmak, onu katletmektir. Oysa gerçek devrimcilik, yani afyon haline getirilmemiş biricik devrimcilik, Deniz'in mahkemede kendisine mesleğini soran hakime 'profesyonel devrimci!' dediği şeydir tam da. Devrimciliği hayatının merkezine alan, kendini tümüyle devrimci faaliyete adamak için sistemin cenderesinden çıkan, bu tür yönelime giren diğer devrimci gençleri bulup koordine etmek üzere örgütlenen bir politik çizgi biricik devrimci çizgi olabilir ancak.

Bize hep öğretilmiştir ki Denizler ve Mahirler o yaşta Nurhak ve Kızıldere'nin yollarına sadece günün koşulları öyle gerektirdiği, faşist saldırılar bunu dayattığı için düşmüşlerdir. Halbuki bu kocaman bir yanlıştır. Onlar, 'devrimcilik', bu kavramın yapısı gereği tam da bunu gerektirdiği, en ciddi ve adanmış mücadelenin bugünden 'profesyonelce' verilmesi gerektiği için, başka türlüsünü yapmak devrimciliği bir lafazanlık, bir büro ya da gazete faaliyeti, bir afyon haline getireceği için o yaşta ölümü göze alarak yola çıkmışlardır. Burjuva düzen hemen şimdi ve burada yaşamlarımızı eziyor, sömürü hemen şimdi ve burada canımızı acıtıyorsa, devrimcilik iddiasında olanlar da hemen şimdi ve burada en ateşli mücadeleye adanmalıdırlar. Sınıfın bilinç ve örgütlülüğü, nicelik-nitelik meseleleri, nesnel koşulların olgunluğunun analizleri v.s., bunlar çoğu zaman afyonlanmak isteyenlerin 'teorik' mazereti haline getiriliverir. Devrim, hemen şimdi! Tam da beklemek tahammül edemeyeceğimiz denli canımızı yaktığı için atılmalıyız öne! Deniz de Mahir de böyle yaptıkları için Deniz ve Mahir olmuşlardır. Devrimi ilerisi için bir umuda indirgemek onu afyonlaştırmaktır. Böylelerinin cennet uman dincilerden farkı yoktur. Umutla beklemek, hala harekete geçmemek demektir. Mahir'in şu sözleri aslında kadar da nettir: ''Devrim için savaşmayana sosyalist denmez!''
Alıntı ile Cevapla
 

Önerilen Siteler


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Perinçek: Hz. Muhammed büyük devrim lideri degisim İslam 18 10-09-2014 14:30
Sosyalist Devrim Sonrası Türkiye evrensel-insan Multimedya 1 27-03-2011 15:10
Küresel bir devrim gereklimidir? kage Konu-dışı 59 02-11-2009 22:36
Evrimde devrim ugurce82 Evrim 33 01-11-2009 01:49
Dinde Reform Yetmez -Tek Yol Devrim pante İslam 10 15-02-2006 00:46

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 22:56 .