Bİraz Şundan, bİraz bundan...
BİRAZ ŞUNDAN, BİRAZ BUNDAN...
Şunu iyice bilelim ki demokrasiler gökten inmiş ilahi kurallar manzumesi değil, insanların her yönüyle mutluluğunu amaçlayan kul yapısı hukuksal düzenlemelerdir. Bir anlamda bir yaşam biçimidir. Dolayısıyla dokunulmaz tabular değil, gerektiğinde irdelenebilir, sorgulanabilir kurumlardır. Bu tanımdan yola çıkarak içinde bulunulan siyasal ve sosyal koşullar dikkate alınarak, bu kuralların bu amaca hizmet edip etmediğinin doğru bir biçimde saptanarak istismara açık yönlerinin, geçici bir süre için de olsa işlerliğinin durdurulması gündeme gelebilmelidir. Özellikle alınan kararlarda azınlığın eğilimlerini görmezden gelen, onu çoğunluğun sayısal üstünlüğüne mahkûm eden, ona tabi kılan çoğulcu demokrasiler bu yönü ile her zaman tartışılan, irdelenmeye, sorgulanmaya muhtaç konuların başında gelmektedir. Bu durumda göreceli bir demokrasi kavramı ile karşı karşıyayız. Bir kısım insanlar diyebilir ki, “Çoğunluğun kararı doğruluğuna ya da yanlışlığına bakılmaksızın uygulanmak zorundadır…” Yine bazıları da diyebilir ki, “sayısal çoğunluk her zaman haklılığın ya da isabetli kararın bir göstergesi değildir. Eğer demokrasiden amaç, söz konusu topluluğun mutluluğu ise, çoğunluğun herkesi mutsuz edecek bir kararı neden itibar görsün ki? Aslolan sayısal azınlığa veya çoğunluğa bakılmaksızın isabetli kararları bulmaktır…”
Öncelikle şunu belirtelim ki, bir ülkede herkesin birbiri ile çelişen farklı farklı demokrasi anlayışına göre hukukî düzenlemeler yaparak o ülkeyi yönetmek mümkün değildir. Ancak kabul etmek gerekir ki, sakıncaları da ortadadır. Azınlığın isteklerini, eğilimlerini göz ardı eden, doğruları dikkate almayan şeklen hukuk kurallarına tabi böyle bir demokrasi anlayışı çoğu kez toplumlar için mutsuzluk kaynağı olabilmektedir. Bu itibarla, sayısal üstünlüğün eğilimlerini “milli irade” sözü ile taçlandırıp, sonuç her ne olursa olsun, hangi olumsuzluğa kapı aralarsa aralasın sonuçta çoğunluğun iradesini yansıtmakla bunu “amacına ulaşmış” bir demokrasi olarak yorumlamayı çok da anlamlı bulmadığımı söylemek zorundayım.
Bunun somut bir örneği 2002 ve 2007 seçimleri ile Türkiye’de yaşandı. En son yüzde 47 oyla ve parlamentoda büyük bir sayısal çoğunlukla iktidar olan AKP hükümeti sayesinde bugün bu devletin kurucusu atasına ve onun ilke ve inkılâplarına gönülden bağlı milyonlarca insan, bu değerlerin bir bir erozyona uğratılarak elinden yitip gittiğini görmekle mutsuzdur. İrticaî eğilimler akıllara durgunluk derecesinde öylesine artmıştır ki, ülke kuzeyi ile, güneyi ile, doğusuyla, batısıyla gün ve gün köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir rejim düşmanı aşırı dinci güçlerin eline geçmektedir. Öyle köyler, kasabalar vardır ki, oraların Laik Türkiye Cumhuriyeti toprakları mı, yoksa Arabistan, ya da İran mı olduğuna karar veremezsiniz. Sokakları, caddeleri dolduran türbanlı, kara çarşaflı kadınlar, kadın eli sıkmayan eli tespihli, başı takkeli çember sakallı erkekler, haremlik-selamlık uygulamaları, kadın-erkek diye ayrılan toplu taşıma araçları, dinsel ibareler ve figürlerle süslenmiş evler, ticarethaneler, hatta ve hatta devlet daireleri…
Milli Eğitim Bakanlığına bağlı, devletin bir eğitim kurumu olan İmam Hatip Liseleri, Atatürk ideolojisine bağlı kurumlar olmaktan çıkmış. Kuran Kurslarımız körpecik beyinleri Cennet-Cehennem figürleri ile dolduruyor. Haram, helâl, günah, sevap kavramları beyinlere öyle bir işlenmiş ki, neredeyse “bebe” denecek yaşta kızların “namahremdir” diye erkek arkadaşları ile oynamalarına, el ele tutuşmalarına dahi izin yok. Daha o yaşta çocuklara kadınları “yasak meyve” olarak gören sapık bir felsefe aşılanıyor. Cinsellik fenomenine takılıp kalanların sebep olduğu cinsel ayrışma o boyutlara ulaşmıştır ki, kadın ile erkek arasına ördüğü aşılmaz duvarlarla iki cins arasındaki güven duygusunu tümüyle tahrip ediyor. Allah korkusu bir öcü gibi zihinlere kazınıyor. 9 yaşında bir kız çocuğu, düşünün daha 9 yaşında… Namaz vaktini geçirdiğinde korkudan gözleri yuvalarından fırlamış bir vaziyette “Anne seccadem nerede, namaz vaktim geçiyor, Allah baba taş atacak” diye korkudan hüngür hüngür ağlıyorsa bu ülkenin insanlarına “mutludurlar” diyebilir misiniz?
Her fırsatta “milli irade” kalkanının ardına sığınanlar böyle bir iradeyi ortaya çıkaran gücün niteliğini oturup bir kere daha düşünsünler. Bir avuç kömüre, bir tas çorbaya tav olup kendilerini iktidara taşıyanlar yarın başka bir şey karşılığı alaşağı edebilirler…
Atatürk’ün bu açıdan demokrasiye yaklaşımı ile ’80 öncesinin Türkiye’yi uçurumun eşiğine getiren buhranlı döneminde basın mensuplarının hayati bir konuda Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e sordukları bir soruya Korutürk’ün “Ne yapayım, anayasal yetkilerim sınırlı, lütfen beni sıkıştırmayınız üzülüyorum” tarzındaki yanıtını yan yana koyduğunuzda sanırım “Atatürk” farkını daha iyi kavrayacaksınız. Aradan tam 30 yıl geçti ve ben, kişisel otoritesine en fazla muhtaç olunduğu bir dönemde, bir cumhurbaşkanının ağzından çıkan bu sözleri bir ibret layihası olarak beynimde saklıyorum. Doğrusu hiç anlayamıyorum. Anlayamadığım bir başka şey de “demokrasilerde çareler tükenmez” diyenlerin nasıl olup da zoru gördüklerinde bir anda şapkalarını alıp gidebildikleridir.
Siyaset, bir anlamda gerektiğinde millet ve ülke yararına kişisel riskleri göze alabilme sanatıdır. Kendilerini siyasetin “duayeni” ilan edenlerin, “bir bilen” olmakla kurumlananların siyasetin bu basit kuralından haberdar olmadıkları düşünülebilir mi? Tabiî ki düşünülemez. Fakat fakatı var… Bu iş kafa ve yürek işidir. Her ikisi de gereklidir. Önce davanızın haklılığına inanacak ve kafanızda kati, sarsılmaz bir irade oluşturacak, sonra da bunu yüreğinizle bütünleştireceksiniz. Bu bağlamda haklılık, güç, irade ve medeni cesaretin hem membaı hem de gerektiğinde ona ivme kazandıran itici gücüdür. Gücünü kişi vicdanından almayan hiçbir eylemin başarı şansı yoktur. Sevgili okurlarım soruyorum, bugüne kadar bunu başarabilen, davası uğruna hayatını hiçe sayan, değersiz bir eşya gibi gören kaç siyasi tanıdınız? “Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” diyebilen kaç siyasi tanıdınız? Ben bu manada Atatürk’ten başka bir siyasi tanımadığıma tanıklık edebilirim. Eminim siz de edersiniz…
Böyle bir siyasi tanımadık ama ”dün dündür, bugün bugündür” diyebilen, memuruna “benim memurum işini bilir!” diye yol! gösteren, memleketi ortaçağ karanlığına sürüklemek hususunda “Bir ihtilal olacak ama, kanlı mı olacak, yoksa kansız mı, buna henüz karar veremedik” diyecek kadar gözünü karartan, siyasetin usul, adab ve seviyesini “şeyini şey ettiğimin şeyi” diyecek kadar yozlaştıran siyasiler tanıdık.
Saygılarımla...
|