Onlar için Kuran'a bir sure bile koydu. Özellikle Mekke döneminde yazdığı ayetlerde çok bahsetti onlardan. Bu onun en doğal hakkı idi çünkü bir Arap şairi olarak cinler onun çok iyi Â*tanıdığı varlıklardı.
Cin kelimesi; örtmek, örtünmek, gizli kalmak anlamında olup cenn Â*kökünden türeyen bir isim olup tekili
cinnidir. Aynı zamanda
cânn kelimesi de cin anlamında kullanılır. Â*
Mecnûn kelimesi de bu kökten gelir ve Â*"cinlenmiş, cin çarpmış, cinin etkisinde kalmış" demektir. Şair olmayanlar sıradan insanlar için bu durum bir "delilik" veya aklını yitirmiş olmak anlamına geliyordu. Aynı şekilde Araplar "Cinli" derken
Meftun kelimesini de kullanırlardı "fitne ve belaya tutulmuş cinli" manasında. Tabii Türkçeye girmiş olan
Cinnet sözcüğünün de "Cinnet geçirmek" deyiminde ne anlama geldiğini rahatlıkla anlayabilirsiniz bu açıklamalardan sonra. Cinlerin etkisi altında kalarak düşünce yetisinin örtülmesi ve tehlikeli düzeyde bir delilik hali.
Not:Tabii bu kelimenin cenne (örtü), cunne ('vücudu örten' kalkan) cenin (ana karnında örtülü bulunan çocuk), cenân (içteki 'örtülmüş' kalb), cennet (örtülü, duyulardan gizli bahçe, bağ, bostan) anlamında kullanımları da mevcuttur.
Açıkcası Muhammed'in cinnet geçiridiğini söylemek abartılı olur ama onun cinlere olan merakı ve onlarla kurduğu dostane ilişkiler ona "cinlemiş" anlamına gelen "Mecnûn" dememizde hiçbir sakınca yaratmaz ve zaten bu sözcük kendisi için o dönemin Kureyşlileri tarafından fazlasıyla kullanılmıştır.
Aslında Muhammed'in cinlenmesi konusunu daha iyi anlamamız için Cahiliyye dönemi Arap toplumuna bakmakta yarar var. Ne de olsa insan başta tarihin ve içinde yaşadığı toplumun ve kültürün ürünüdür (Bir sosyalist gibi anlattım
Efendim, Arap şairleri çok severlerdi cinleri. Öyle böyle değil durum, yani gerçekten de onlar cinlere bambaşka bir muhabbet ile bakarlardı. Herşeyden önce cinler o kadar sıradan varlıklardı ki, kimse varlığını ve yokluğunu tartışmazdı bile. Eğer o dönem yaşasaydınız siz de cinlerle halvet eder, karşılıklı güreş tutar hatta evlenir çoluk çocuğa karışırdınız. Bunlar olağandı ve siz cin dostlarınız, sevgilileriniz hakkında birşeyler anlattığınızda kimse size melûl melûl bakmaz ve kınamaz bilakis büyük bir merakla dinlerdi. Hele hele şairler... Cinlerin yardımı olmadan şiir yazmak ne mümkün? Hatta öyle ki, yazdığınız kasideleri hiç bir cinden yardım almadan kendi kendinize yazdığınızı söyleseniz kim inanırdı ki size?
Şimdi size biraz da bu konuda yazacaklarıma kaynak teşkil eden çalışmalardan birisi olan Ali Yılmaz'ın
Arap Edebiyatında Şeytanlı (Cinli) Şairler isimli makalesinden alıntılar yapmak istiyorum.
"
Eski Araplarda şairlerin, kendilerine şiir melekesi verdiklerine ve yine kendilerine şiir ilham ettiklerine inandıkları cinleri, şeytanları mevcuttu. Böylece şair ilham kaynağını, irtibat halinde bulunduğu bir cin ile bu dünyanın ötesinde sihirli bir aleme bağlıyor, dolayısıyla kendisi de tabiat üstü bir kuvvetle mücehhez bulunuyordu."
Şimdi de S.Ateş'in "Kuran meali"nden bir alıntı yapalım:
"
ŞÃ¢'irle cin arasında çok içten bir ilişki kurulurdu. Her şÃ¢'irin, zaman zaman kendisine ilhâm veren özel bir cinni vardı. ŞÃ¢'ir, genellikle kendi cinnine halîl (samîmî dost) derdi. ŞÃ¢'irle ilişki kuran cin, insan isimlerinden biriyle anılırdı. Meselâ büyük şÃ¢'ir el-A'şÃ¢'nın cinninin adı, Mishal (kesici bıçak) idi."
Aslında bu "cinlenme" konusunda asıl amacım İslam öncesi Arap şairlerin cinlerle olan ilişkisini ortaya koyup toplumdaki şairlere özgü olan bu animistik kültürden Muhammed'in ve onun yazdığı kitap olan Kuran'ın nasıl etkilendiğini ortaya koymaksa da "cin" inanışının sadece şairlere özgü olmadığını özellikle İslam öncesi Pers kaynaklı Arap efsanelerinin de (1001 gece masalları, Alaaddin'in lambası ve lambadan çıkan cin, Denizci Sinbad, uçan halı vb.) beslediği genel bir halk inanışı olduğunu ve büyücü ve kâhinlerin de İslam öncesi dönemde bu animistik öğe ile beslendiklerini ve cinleri gaipten haber almak, geleceğe ilişkin bilgi toplamak veya insanlara iyi ya da kötü amaçlı olarak büyü yapmak vb. amaçlarla kullandıklarını görüyoruz. Burada Â*mümkün olduğunca Arap şairleri ve şair -cin ilişkisinin Muhammed-Kuran ilişkisi ile olan parellelliğini ele alacağım.
Şimdi özellikle Ali Yılmaz'ın
Arap Edebiyatında Şeytanlı (Cinli) Şairler isimli çalışmasından ilgi çeken paragrafları alıntılıyorum
"
Şairin cini bir fert olarak kabul edilir ve ona bir isim verilirdi. İnsanlar, cinlerin zaman zaman ortaya çıktığını ve onlara faydalı olabilecek şairlerden bahsettiklerine inanırlardı. Yine onlar, şiirlerini bu şairlerin isimleri ile söylerlerdi. Mesela; Hutay’e’nin (ö. 678) kasidesinin ilk beytini meçhul bir genç söylemiştir. Bununla ilgili olarak “Bu Hutay’e’nin değil mi?” diye sorulduğunda “Evet. Ben onun cininin sahibiyim.” demiştir. Kendisine ilham veren şeytanının olduğu ileri sürülen şairlerin ilki İmru’l-Kays’tır. "
Bu tabi biraz ilginç. Cin ayrı bir ferd olarak görülüyor ve ona isim veriliyor.
İmru'l Kays (M.S 520-565) ise "Yedi Askı" şairlerinden olup Kuran'daki bazı ayetlerin onun beyitlerinden plagiarizm yapılarak yazıldığı yönünde ünlü oryantalist İslam araştırmacısı Tisdall'in 1900 yılında yayınlanan kitabı "İslam'ın Kaynakları"nda iddiaları olmuştur ama Tisdall daha sonra bu iddialarnı verilerin kesin bir ispat olma vasfına sahip olmadığını söyleyerek geri çekmiştir
http://www.bible.ca/islam/library/Ti...0/p009-010.htm
ayrıca şu linke de bu konu ile ilgili yorumlar bulabilirsiniz.
http://answering-islam.org/Quran/Sou...is.html#yanabi
Tabii asıl konumuz bu değil. Biz yine
Ali Yılmaz'ın Arap Edebiyatında Şeytanlı (Cinli) Şairler isimli çalışmasından aktarımlar yapmaya devam edelim:
"
Ebu Ubeyde’nin anlattığı gibi, Araplar cinleri isimleriyle tanırlardı. Arap; inkar, zulüm, düşmanlık ve bozgunculuk yaptığında ona şeytan denilirdi. Bazen de kızgınlığı şeytan olarak isimlendirirlerdi. Bununla ilgili olarak Ebu’l-Vecih el-‘Aklî şöyle anlatıyor:“Şeytanım sırtıma bindiğinde de böyle idi.” diyince, “Hangi şeytanı kastediyorsun?” diye sorulduğunda “kızgınlık” şeklinde cevap vermiştir.
Cinlerle şairler arasındaki ilgilerden birisi de şudur: Geçen sıfatlar, şairlere şeytanları yolu ile gelmekte idi. Onlar bu inanca kendileri için şiirden daha önemli olan kehanet vasıtası ile ulaşmışlardı. Her kahinin “Tabi’” ismi verilen bir sırdaşı bulunmaktaydı. Şairler, gayba ait güçlü yardımları bunlardan alıyorlardı. Çünkü şiir, neredeyse şairin ruhunun başka bir ruh ile karışımını sağlayan ruhi bir etkileşimdi. Şair o ruh ile zaman zaman bazı şeyler hissederdi. Yunan ve Romalı şairler bunu manzumelerinin başlangıcı için gerekli görürlerdi. Bu kişiler şairlerin ilahları, zenginlerin tanrıları vs. şeklinde isimlendirilirdi. Bu konuyla ilgili birçok hikaye mevcuttur. Araplar bu işi daha da ileri götürmüş, bu şeytanlarına birer isim vermişlerdir.
Yukarıdaki anlatımlarda görüleceği gibi şair ile cin arasındaki ilişki sadece bir "ilham" alma ilişkisinin ötesinde bir durum var. İlginç bir saptama da şairlerin aynı zamanda
kâhin oldukları ve kehânetin de şiirden daha önemli olması ve bu tip gayba ait haberlerin alınması şeklinde meydana gelen kehanet içinse bu cinlerle dostluğun da ötesinde "sırdaşlık" bağı kurulmuş olması gerektiği.
Bakalım bu çalışmada yer alan bazı şairlerin şeytanlarına-cinlerine verdikleri isimlere:
İmru’l- Kays : Lafiz b. Lahiz
Ubeyd b. el : Abras: Hubeyd
Beşir b. Ebî Hazım: Hubeyd
Ziyâd ez- Zebibânî: Â*Hazir b. Mahir
A’şÃ¢ : Mishel b. Esâse
Amr b. Kutn: Cühünnâm
el- Mahbelu’s- Sa’dî: Amr
Kumeyt: Müdrik b. Vağim
BeşşÃ¢r : Senâknâk
Cerir : Müktehil
Hasan b. Sabit Â*: Amr
Ebu Bekr b. Düreyd: Ebu Zaciye