Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Felsefe > Etik, Estetik, Sanat, Politika, Bilim & Eğitim

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #11  
Alt 05-01-2007, 15:55
sargon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
sargon sargon isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Re: İnsan Yüzleri

Yahu bu suvlaki nasil bisey Vartor?

Ozgur, hakli olabilirsin. Gecen bir arkadasta meyhane havalari gordum. 3 CD'den ikisinin basligi Kör Agop'un meyhanesi, Niko'nun yeri falan gibi isimlerdi. Bizim Bektasi de herhal gidip oralarda iciyordu.

Burda icki icilecek az yer var. Ama en iyisi Ermeni lokali. Cok icmem ama en keyifli orda iciyorum walla. Sarkilari, turkuleri guzel, insanlari yoz degil, mezeleri de guzel. Istanbul'dayken de bir Niko'nun yerini gormustum. Adam *musterilere acayip sakalar yapardi, mezeleri de harikaydi. Vay be, hüzünlendim.

"Daha önce ben televizyona bakıyordum, şimdi televizyon bana bakıyor
Mısırlı bir gösterici
http://sargon.blogcu.com/
Alıntı ile Cevapla
  #12  
Alt 06-01-2007, 02:18
sargon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
sargon sargon isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Re: İnsan Yüzleri

HIŞIR: BİR HÜZÜN YOKSULU

İnsan aklının çok boyutlu yapısıyla, insan karakteri arasında ilişkiler var. İnsan aklının teorik, denetleyen, anlayan, şiirleyen, erotik, bağlanan, eleştiren akıllardan oluşturduğunu söylemiştim. Teknoloji yoğun çağımızda, bu akıllar, çevreden ve ortamdan gelen etkilerle, çeşitli insan 'tip'leri ya da 'karakter'i oluşturuyor. Çevre, fiziksel, toplumsal, ekonomik, kültürel özellikleriyle etkiliyor insanı. Ortamsa, düşünsel etkilerden oluşuyor.

Denetleyen akıl, diğer akıllarla uyumunu yitirip, kendi başına 'büyümeye', etkili olmaya başladıkça hıyarlar ortaya çıkıyor. Hıyar, yarışmacı, satışa, pazarlamaya dayalı kapitalist dünyanın insanıdır. Çevre ve ortam dünyayı bostana çevirmiştir.

Çağımız, sayıları hıyara göre az da olsa, çeşitli karakterleri barındırıyor içinde. Benim ilgimi çeken, yazılarımda ele alacağım 'tip'ler arasında şunlar var: Hıyar, Hışır, Hınzır, Ulu, Ermiş, Çelebi, Mahzun, Garip. Belli bir dizilim içinde verdim 'tip'leri. Hıyar, Garip ve Mahzun'u anlatmıştım. Şimdi hışırlardan söz edeceğim.

'Hışır', kavun ve karpuz içinin sert kalan kabuk tarafı, olgunlaşmamış kavun karpuz anlamlarına geliyor. Elbette, bu anlamlarla birlikte kaba ve görgüsüz insan anlamı da var. Ben hışırı, bir 'hıyar' türü olarak görüyorum. Hışır, uyanık, anlayan, entelektüel hıyardır. Hıyar, kendinin farkında değildir. Hışır ise farkına varmıştır hıyarlığının. Bu farkındalığını örtmeye çalışır. Dâhiyane kılıflar bulur hıyarlığına. Hıyarlığını 'estetize' eder. Entelektüel biçim verir ona. Dinsel, psikolojik kılıflar da giydirebilir hıyarlığına. Düşlerinde hıyarlığını fark etse de, uyanınca hıyar olmadığını söyler. Ahlâklılık örneği kesilir. En büyük bilim adamı ya da en iyi dindar, en iyi vatansever, en iyi solcu, en iyi ressam, en iyi psikiyatrisi, en iyi filozof, en iyi şair, en iyi sanatçı olduğunu iddia eder. Bilinç dışından gelen "sen aslında hıyarsın" tehdidini duymamak için çırpınır. Kitaplar yazar, yardım yapar, hacca gider, parti kurar, felsefeyle uğraşır, kendini spora verir. Çiçek yetiştirir. Kedi köpek besler. Sergi açar. Vakıf kurar.

Hıyar, derin çelişkiler ve çatışmalar yaşamaz. Düz yaşar, genellikle yaşamını. Hışır ise huzursuz ve acılıdır. Tasavvuftaki 'nefs-i levvâme' olan, 'levm eden', azarlayan nefsi, ona sürekli olarak acı verir. Hıyarlıktan kurtulmak ister, kurtulamaz. Kurtulamadığı için, çektiği acıyı dışına yansıtır, insanlara acı verir, zulmeder. Çok hassas, kırılgan biri olduğunu söyler, herkesi kırar geçirir. Kendini eleştiremediği için gözünü öteki insanlara çevirir, boyuna onlarla uğraşır. Hıyar gibi, hıyarca değil belki, daha ince, daha kurnazca uğraşır. Onlara acı verdiğini gördükçe, kendi çelişkilerinden, acılarından, çatışmalarından kurtulabileceğini sanır. Oysa, "sen hıyarsın" sesi, düşlerini karabasana çevirmektedir. Kendisiyle karşılaşmayı kabul etse, kendisiyle görüşebilse, bu depremi yaşayabilecek yürekliliği gösterebilse, yaşadığı sıkıntılardan kurtulabilecektir.

Hışır, Jungcu anlamıyla gölgesinden korkmakta, gölgesini ışığa taşıyabilecek atılımı yapamamaktadır. İçindeki çirkinliği dışarıya yansıtmakla kurtuluşu elde edebileceğini sanmaktadır. Yarı bilinçli bir hıyar olarak, dünyanın tadını çıkarabilmeyi, güç kazanmayı, saygın bir insan gibi değerlendirilmeyi istemektedir. Kendisine hıyar olduğunu hatırlatacak davranışlarla karşılaştığında, çok kızmakta, ısrarla asıl hıyarın bu hatırlatmayı yapanlar olduğunu söylemeye çalışmaktadır.

Hışır, tüm yarı bilinçliler gibi tehlikededir: Güvenilmez bir kişiliği, kolayca tersine çevirebileceği savları, sık sık mızıkçılıkla son bulan ilişkileriyle, kendisine acı veren gerçekleri kolayca çarpıta-bilse de, dünya ona cehennemdir.

Hışırlardan yaratıcı insanlar çıkarabilir, birçok bilim adamının, filozofun, sanatçının komutanın hışırca özellikleri vardır.

Hışırın acısını, biraz tuhaf gelebilir ama, hüzün dindirebilir. Hışır, hüznü yaşayamayan biridir. Nasıl gariple hıyar iki zıt kutupta duruyorsa, mahzunla da hışır ayrı kutupların insanlarıdır.

"Daha önce ben televizyona bakıyordum, şimdi televizyon bana bakıyor
Mısırlı bir gösterici
http://sargon.blogcu.com/
Alıntı ile Cevapla
  #13  
Alt 06-01-2007, 03:27
vartor - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
vartor vartor isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 15 Mar 2006
Bulunduğu yer: Toronto
Mesajlar: 8.614

Onur Üyeliği 

Standart Re: İnsan Yüzleri

Sevgili Sargon,
Hem hiyarlik hem de mahzunlik yan yana nasil olur icinden cikamadim ama haklisin o da var bizde.Bu hisirlari hic sevmedim, hiyar olmaya raziyim hisir olmaktansa.
*Suvlakinin faydalarina gelince, bizim sis kebabiyla ayni. ustune tzatziki sosu koydun mu adi oluyor suvlaki. Once kalamar tava, yanina bir bira, kizarmis patates ve suvlaki hic bikmadigim bir yiyecek cesidi.

Iman, ask gibidir,gozleri koreltir,beyni muhurler.
Alıntı ile Cevapla
  #14  
Alt 06-01-2007, 14:35
sargon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
sargon sargon isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Re: İnsan Yüzleri

Bu sohbetlerden çok şeyler öğreniyorum. Patates ve bira kolay, demek ki suvlaki ile zaziki gerekli. En kısa zamanda ben de bir deneyeceğim. Suvlaki ve zaziki...

Sıra geldi çelebi'ye. Ben birkaç çelebi tanıdım, biri eniştem biri anneannemdi, kendini çelebi sananları ise sürekli görüyorum. Aslında Ahmet İnam'ın tersine çelebi için olumsuz şeyler de yazabilirim. Bence Çelebi'leri fazla abartmış ve olumsuz yanlarını öne çıkarmamış. Ama onun yazısının yanına benim yazacaklarım yakışmaz.

ÇELEBİ

Çelebi, tarihsel ve kültürel çağrışımları yoğun olan bir sözcük. Çağımın insanlarını tanımada, belli özellikleri olan bir grup insana 'çelebi' sözünü yakıştırmaktan çekinmiyorum. Garipler ve mahzunların yanında yer alırlar. Garipler kadar yalnız, mahzunlar kadar yoğun hüzün yaşayan insanlardan değildirler. Çelebilerin dikkat çekici özelliklerinden biri içtenliğidir. İnsanlara güvenmesi. 'İnsan sıcaklığı' ile dolu olması. İyimserliği. İyimserliği elbette, bilgi ve zekâ eksikliğinden kaynaklanmaz, duyarsız, kaba bir insan değildir çelebi. Eksikliklerinin, sorunlarının, yetersizliklerinin, perişanlığının, dünyanın gidişindeki haksızlığın farkındadır. Derinden derine duyduğu acı, ruhunun 'çok diplerinde' yaşanır. Çelebiyi hep gülümserken görürsünüz. Gülümsemesi yüzüne yapıştırılmış bir yama gibi durmaz. Çektiği acılar yaşam karşısındaki duyarlılığından gelir. Acıları onu güzelleştirmiş, sevimli kılmıştır.

Bir anlamıyla 'acıların çocuğu'dur çelebi, oysa acıdan hiç söz etmez. Acı çekmekten övünen, karamsarlık, asık yüzlülük, saldırganlık şampiyonu 'entellere' hiç benzemez. Acının şirin kıldığı bu sevimli insan, uzatıverir avucunu avucunuza, tutmazsanız, kızmaz; anlar, geri çeker. Saldırganlık duygularını mizahın, sporun, dansın, müziğin yoğunluğunda eritebilmiştir. Öfkelenmez. Hınç duymaz. İntikam duyguları taşımaz.

Kendinden memnundur. Neden? Çelebi, yaşam enerjisini nereden alır? İnsan sevgisinden. Nasıl olup da insanları sevebilmektedir? Kendini sevebildiği için. Peki, neden kendini sevebiliyor? Çünkü güvenebiliyor. İnanabiliyor. Bağlanabiliyor. İnsanlara, geleceğe, kendisine güveninin ardında ne var? Hiç düş kırıklığına uğramıyor mu? Uğramaz olur mu? Bu denli duyarlı bir insanın, bağlanıp, kendini duygularına, düşüncelerine, inançlarına, sevdiklerine, söz verdiklerine adayabilen insanın, sık sık umutsuzluklara düşebildiğini, beklentilerinin gerçekleşmediğini gözlemleyebilirsiniz. Çelebi, bunca sıkıntıya, çileye katlanmayı bilendir. Neden? Sıkıntılardan kaçmadığı, onları kabul ettiği için. Yitirdiklerini görür, karşılaşır onlarla. Çâresizlikleriyle muhabbete geçebilir: "Elbette, ben buyum. Artılarım ve eksilerimle böyle biriyim ben. Böyle biri olarak yaşayacağım. Böyle biri olarak gökyüzünün altında, yeryüzünün üstündeyim. Acılarımı bir paratoner gibi çeker, gökyüzüyle yeryüzü arasında bir köprü olduğumu duyarım. Acılarım yalnız bana özgü değildir. Diğer insanlarla birlikte yaşıyorum. Acılarım beni güzelleştirmek, olgunlaştırmak, beni yaşadığım dünyada öteki insanlara karşı daha sorumlu kılmak içindir. Bir anlamı vardır, başıma gelenlerin. İnsanlara daha yararlı olmak, daha güzel dünyaların kurulması için, çekilir bu çileler. Benim ve insanlığın çektikleri daha güzel bir dünyayı oluşturmak için adımlardır. Kişisel varlığımın bu evrenin bütünlüğü içinde kendi başına bir anlamı yoktur, ben herkes içinim, insanlık içinim. Acılarım insanlığa armağan olsun."

Çelebi, kendi varlığının bir 'aşama' olduğunu düşünür. Gelişmeye, eleştiriye açık ruhu ile günlük dünya içinde, günlük dünyanın uzağındadır. Toplumsal ilişkileri başarabildiği için, siyasal, yönetimsel roller alabilir. İlkelerini içselleştirdiği için, ikide bir insanların yüzüne vurmaz. "Adalet, insan hakları, demokrasi, yüksek etik değerler, sanat, edebiyat, felsefe" gibi kavramları kullanmayı pek sevmez. Yaşar ve örnek olur insanlara.

Dünya görüşünü ve inançlarını da insanların yüzüne tokat gibi vurmayı sevmez. Çelebinin siyasal görüşlerini ancak eylemlerinden çıkarabilirsiniz. Çalışmayı sever. Sevmeyi sever.

Hınzırlardan farkı, sorgulamayı fazlaca sevmeyişidir. Sorgulamanın, irdelemenin, olur olmaz eleştirinin insanı geliştiremeyeceğini düşünür. Çelebi, eleştirilerini dolaylı olarak yapar, satır aralarında anlatır.

Gelecek korkum azalıyor, çelebilere rastladıkça.

"Daha önce ben televizyona bakıyordum, şimdi televizyon bana bakıyor
Mısırlı bir gösterici
http://sargon.blogcu.com/
Alıntı ile Cevapla
  #15  
Alt 06-01-2007, 15:28
ozgur_beyin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ozgur_beyin ozgur_beyin isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 07 Sep 2006
Mesajlar: 5.929
Standart Re: İnsan Yüzleri

bir rahatsızlığımı yazıp efkarı dağıtmak için bir fıkra anlatacağım.
ben köken olarak artvin'liyim ama istanbul'da büyüdüm . aklımın yettiğince istanbul'daki bu hızlı kültür yozlaşmasını ve istanbul efendiliği ,kavramının üstüne dökülen külleri gözlemledim
şu son 30 yılda istanbul o kadar lümpenleştiki, meyhane kültürüde,
içki adabıda kalmadı. bunun üstüne popüler kültürüde sos olarak dökülünce,efendiliğin yerine magandılık yükselen değer oldu.
ÖNCE EKMEKLER BOZULDU'dan sonra şehirlil kavramıda hak ile-yeksan
oldu.

bilirsiniz,4. MURAT içikiyi ,afyonu, tütünü yasaklamıştı ama kendi işret sofralarından kalkmazdı.
gelelim fıkraya:
yine kronik 4. murat yasaklarının birinde ,4. murat ,bekri mustafa'yı
şarap içerken yakalar.o'nu affeder ve bir daha içmeyeceğine dair AND içtirir.
aradan epey bir zaman geçer,4. murat bekri'yi yine şarap içerken yakalar.
der ki
hani sen AND içmiştin şarap içmeyecektin
bekri mustafa, padişahım ben fakir adamım, seçme şansım yok.
şarap bulursam şarap içerim AND bulursam and içerim.
Alıntı ile Cevapla
  #16  
Alt 06-01-2007, 17:47
sargon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
sargon sargon isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Re: İnsan Yüzleri

Bektaşi denince durmak olmaz. Bir bektaşi fıkrası da benden.


Koyu sofu bir adamcağızla Bektaşi, bir başka kente gitmek üzere bir kervana katılırkar. Sofu, ikindi üzeri namaz kılacağını söyler. Bektaşi :

-Geç kalırsan kervanı kaçırırsın ; onun için sünneti bırak da yalnız farzı kılıver, diye öğüt verir.

Bektaşi'nin sözüne uyar adam. O gece bir yerde konaklarlar. Ertesi sabah sofu, Bektaşi'ye sitem eder:

-Dün bana sünneti kıldırmadın, gece rüyama Peygamber Efendimiz girdi. *

Bektaşi adamın sözünü ağzına tıkar :

-Daha ne istiyorsun! Farzı da bırak rüyana bu kez Tanrı girsin!

"Daha önce ben televizyona bakıyordum, şimdi televizyon bana bakıyor
Mısırlı bir gösterici
http://sargon.blogcu.com/
Alıntı ile Cevapla
  #17  
Alt 07-01-2007, 01:04
sargon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
sargon sargon isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Re: İnsan Yüzleri

ULULAR...
Usta insan her zaman oldu. Bir işi iyi yapan, başaran, deneyimlerinden öğrenmiş, deneyimlerini aktarabilen becerikli insanlar. Her ustanın bir işi, bir becerisi var. Her beceri sahibinin ustalaşamadığını biliriz. Yetenekli olmak yetmiyor. Sabır, direnç, kararlılık, uzun yıllar yaşanan yaşantılardan devşirebilme gücü: Usta; yetenek, emek, bilgi ve aşkla varoluyor. Yeteneği olup da ne denli çalışırsa çalışsın alanında diğer ustaların görgü ve bilgilerine ulaşamayan, onları özümseyip, kendini geliştiremeyenin ustalığından kuşku duyarım. Kendi başına usta olunmaz: Diğer ustaların varlığından haberli olmak gerekir. Coşkusuz usta da olmaz, içinde yaptığı işe aşk duymayan. Usta kendini işine adayandır. Ustanın göbek adı 'adamış' olmalı ya da adayan, adamakta olan. Bıkkından, yorgundan, yılgından usta mı olur hiç?

Virtüyözlük ayrı. İncelmiş, gergin bir ustalık. Tekniğin çok büyük bir emek, yoğunlaşma, elbette sıra dışı bir yetenek sonucu doruğa ulaşması. O yüzden çok az kişi ince ve üstün usta, yani virtüyöz olabiliyor. Takmak (obsesyon!) hâline gelmiş bir ısrar, inat, becerinin gerektiği alanda ruhsal, sinirsel, kassal, düşünsel) yapımızın diğer alanlarını kör bırakacak biçimde şiddetli bir yoğunlaşma. Virtüyözlere saygı duymamak olanaklı değil. Nedense içim ısınmaz onlara, kendilerini çok fazla gerdiklerini, kopacak denli inceldiklerini düşünürüm. Çağımız, teknolojinin katkısıyla, ilâçlar ve diğer yöntemlerle, belki genetik müdahalelerle bir alanda çok büyük, sıradan insanların ulaşmaları olanaksız becerileri olan virtüyöz insanlar yetiştirebiliyor.

Usta da, üstün ve incelmiş usta (virtüyöz) da, işlerini, yaşama zenginliklerini yitirerek gerçekleştiriliyorsa, diğer yanlarını kurutup bir tek yanlarını geliştirme tutkusuyla, gönüllerini yoksullaştırıyorlarsa, o ustalığın o insana yakışmadığını düşünürüm. Usta, bir insandır. Bir bütündür. Yaptığı işin dışında da 'işi' vardır: Yaşama işi. Bir alana sıkışmışlık, o alanda başarı da sağlasa, insan bütünlüğüne zarar verip, yaşamı kısıtlıyorsa, çok tehlikelidir.

Çağımız uzmanlık çağı. Her uzman, usta olamıyor, her ustada üstün usta (virtüyöz!). Ustalık elbette özendirilmeli, bir konunun uzmanının, beceri sahibinin yaşam için gerekli olduğu çok açık. Ustalar yol gösterecek bize, uzmanın sıradanlığını aşmış; çalışkan, yetenekli, bilgili, aşk dolu, sürekli olarak kendini yenileyebilen, her dem taze ustalar, yaşamımızın zenginliğidir.

Usta da zengin, ruh zengini olmalı diye düşünürüm. Einstein bir ustaydı; kör, sıkışık, dar bir usta değil, cıvıl cıvıl, çılgınlığını yaşayabilen erotik bir usta. Örneğin, Freud'un ustalığına yine Freudgil bir gözlükle bakmak gerek, sancılarla doludur.

Şöyle bir düşüm var: Hangi konunun, işin ustası olursanız olun, yaşama ustalığına da sahip olun. Bu önerime 'düş' diyorum, bir düşsel öneri belki ya da önerisel düş!

Kıskanç, ruhu azâp içinde ustalar vardır: Çırakları ve kalfaları, cehenneminde yaşarlar. Bildiğini bir türlü öğretmeyen, doğrusu püf noktalarını köşe bucak saklayan ustalarım oldu. Ne oldu peki? Onları sevmiyorum şimdi. Kendimi ne denli zorlasam da saygı duyamıyorum onlara. Elbette, kötü sözler söylemiyorum onlar için, hatta tersini yapıyor, övüyorum onları. Yüreğimin bir yerleri sızlıyor ama, bütün insan olamadıkları, iç insan, içten insan, özgür ruhlu olamadıkları için.

Başarabilselerdi, ulu olurlardı! Ululuk, dinsel, hamâsî çağrışımlarının dışında, bilgelik sahibi ustalara yakıştırdığım sıfattır. Yazık ki ulu ustalarım fazla değildi benim; çevremde azdılar. Yaşam koşulları, insan ruhunu buduyor, cüceleştiriyor. Dışarıdan bakılınca kocaman görünen insanların ruhları gelişmemiş kalıyor. Engin ruhlu, zengin iç dünyasına, yaşama rengine sahip aşk dolu ustaların, uluların hasretiyle yanıyor yüreğim.

Kunduracı, demirci, berber, iş adamı, yazar, akademisyen, herhangi bir konuda uzman, hele hele hekim, teknisyen ulular... Neredesiniz? Bana görünmediniz, benden önce gelenlere göründüğünüz gibi sonrakilere de görünün.

İnsanlığın yüz aklarısınız. Oradasınız biliyorum. Yaşıyorsunuz.

"Daha önce ben televizyona bakıyordum, şimdi televizyon bana bakıyor
Mısırlı bir gösterici
http://sargon.blogcu.com/
Alıntı ile Cevapla
  #18  
Alt 08-01-2007, 12:39
sargon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
sargon sargon isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Re: İnsan Yüzleri

Baydigimin farkindayim. Ama bitti, son bolumu ekliyorum. Size zorlaya zorlaya okutmaya calistim koca yaziyi. Aslinda forum kurallarina da uymamis oldum. Yazinin linkini verip cekilebilirdim. Ama yazik olacakti boyle guzel bir yaziya. Ahmet Inam gercekten guzel bir insan, hayat, gonul ve bilgi zengini bir insan. ODTU Felsefe Bolumu Baskanligi da ona yakisiyor. Boyle degerlere ihtiyacimiz var. Boyle degerlerin yazilarini okumaya ihtiyacimiz var.

Ahmet Inam'in diger yazilarini okumak isteyenler icin

http://www.metu.edu.tr/~www41/ahmet-inam/online.htm


EREN

Hangi yaşamın erenleriyiz? Hangi yaşamın yolcuları? Nereye doğru yürüyoruz? Böyle sorular tuhaf mı geliyor size? Öyleyse gerenlerdensiniz. Durup yaşamınızı seyredecek, onu yeniden gözden geçirecek gönlünüz yok. "Sırası mı böyle soruların?" diyorsunuz belki. Peki, bu gerginlik niye? Neden geriyorsunuz kendinizi? Yaşamınızı? Günlük yaşamın sorunlarının örtüp, kararttığı gerçeklerin olabileceği hiç aklınıza gelmedi demek ki.

Öyle insanlar var: Efsânelerde, kutsallığın yoğunlaştığı destanlarda, din merkezli kültürlerde. Günlük yaşamın vıdı vıdısından, pılı pırtısının dışında anlam deren insanlar. Çağdaş dünyada da var. Erenler.

Yolda olduğunu fark edenler. Bir yere doğru yürüdüğünü fark edenler. "Yolda bir hedefe doğru yürümek" sözü, çoğunluk,
dinsel öğretilerin yaslandığı anlatım kalıplarından. Erenlik, dinsel kültürün tekelinde değil ki! Evrenin gizlerine doğru yürümenin sınırsız, bitimsiz yolları var. Yürünecek yolların çeşitliliği, insan olabilmenin önemli olanaklarından. İnsanın kendini gerçekleştirmesinin, bu dünyada varolabilmesinin, evrene sesini duyurabilmesinin o denli çok yolu var ki! Sorun, insanın bu yollar zenginliğim kavrayamayışında, kavrasa da gerçekleştiremeyişinde. Dönem dönem yaşadığı derin sarsıntılarda (savaşlar, doğal âfetler, salgın hastalıklar, yoğun siyasal cinayetler, zulümler gibi...) kendini çâresiz, yoksul olarak algıladığına tanık oluyoruz. O dönemlerin yolda olan, yolda yürüyenleri, yollar sunuyorlar birlikte yaşadıkları insanlara. Zenginlikler sunuyorlar. "Yollar bitmedi, çâre tükenmedi" diyorlar. İnsan yaşadıkça çâre hep vardır, ölüm de olsa.

Teknoloji, bir çâre arayışı idi. "Bitmedi daha, yürünecek yollar var, çözebiliriz" iletisi idi, insanın insana. Ölümle yaşam bitmiyor. Ölen bireyler, hattâ türler ölüyor, yaşam sürüyor. Yaşamı öldüremezsiniz. Bütün şiddeti ve dehşetiyle kayaların, lavların içinden çıkar gelir. Erenin demek istediği belki de odur: Yaşamın sunduğu olanakları tanıyalım ve yürüyelim. Yaşamak yolda olmaktır. (Felsefe, yolda olmaktır diyen, dayım Jaspers'in kulakları çınlasın!) Yolu, bindiği taşıtın yolu olarak anlayan çağdaş insana, yürüdüğü yolları anımsatmalı: Yürüyorsun. Yoldasın. Belediyelerin döşediği bu yaşam içine batmış yollarda değil, ötede bir yolda. Dünyan bu kadar değil, sen bu kadar değilsin. Yolunu tam.

Yolunu tanıyıp yürüyebilene, yürümeyi göze alabilene 'eren' diyorum.

Neden 'eren'? Nereye ermiş? Yol hangi yol? Belki de o bir ceren. Öylesine saf, yolunda yürümekten. 'Ermiş' değil, eren. Erememiş, ermeye çabalayan, ermeye, erişmeye doğru yürüyen. Döşenmiş yollardan değil. Hiçbir eren asfaltta yürümez. Erenin yolu arkasındadır. Önü yürünmemiş bilinmezliklerle doludur. Eren, izleyen, ardında giden değildir. Elbette kültürünün, toplumunun değerlerini tanır, sayar. Onları, onlara zenginlik getirecek biçimde yorumlar, onların yürüyeceği yeni yollar sunar.

Erenlere ne çok gereksinimimiz var! Sıkışmışız daracık yaşamlarımızda! Yaşamımıza temiz hava getirecek, pencerelerimizden içeriye taze kır havası dolduracaklar.

Kim olursan ol, eren ol! Böyle bir buyruk, belki hiçbir kitapta yazmıyor. Havalandıralım yaşamlarımızı. Daracık, sıkışmış, çoğu kez pis kokan. Yaşam var evrende. Yaşama dönelim. Yeni yollar arayalım. Yürüyelim. Erişmeye çabalayalım. Varamazsak, bir daha. Aynı yolu ya da yeni yolları. Yollar bitmez. Yaşamak yolda olmak demektir. Umut tükenmez. Sakın ola, umut dangalağı değiliz. İktidarın aldatmaya çalıştığı iyimser enâyilerden asla değiliz! Yol çetin. Yol zor. Ama hiçbir zulüm, hiçbir güç içimizdeki varolma aşkını ortadan kaldıramaz.

Erebiliriz. İçimizin özgürlüğü ile. Bilimle. Teknolojiyle. Kültürümüzün, yaşam biçimimizin olanca zenginliği ile. İnsanız biz. Tükenmeyiz. Yaşam tükenmez.

Tarih, tüketmeye çalışanların mezarlarıyla dolu.

Taze yaşamların, canlı düşüncelerin, heyecanlı duyguların erenleriyiz. Her iktidar bizden korkmalı. Yaşam adına hesap sorarız. Bilimden. Teknolojiden. Şiirden.

Yoldayız. Sakın ola, korkmayalım. Bir gün varacağız. Yaşamanın, has yaşamaların erenleriyiz.

"Daha önce ben televizyona bakıyordum, şimdi televizyon bana bakıyor
Mısırlı bir gösterici
http://sargon.blogcu.com/
Alıntı ile Cevapla
  #19  
Alt 08-01-2007, 22:35
vartor - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
vartor vartor isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 15 Mar 2006
Bulunduğu yer: Toronto
Mesajlar: 8.614

Onur Üyeliği 

Standart Re: İnsan Yüzleri

Sevgili Sargon
Kendimizi biraz da olsa bize tanitti Ahmet Inam bu yazilariyla. Hakikaten dedigin kadar varmis. Vakit buldukca okumaya calisacagim yazilarini. Sana da boyle guzel bir yaziyi bizlere eristirdigin icin tesekker ederim.

Iman, ask gibidir,gozleri koreltir,beyni muhurler.
Alıntı ile Cevapla
  #20  
Alt 02-11-2011, 05:00
Neva - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Neva Neva isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 03 Aug 2010
Mesajlar: 14.706

Başarı Ödülü 

Standart

Cok guzel bir baslik olmus. Okurken cok keyif aldim.

HINZIRLAR

Teknoloji yoğun dünya değişiyor hızla. Akıl diye bildiğimiz, 'tek' olduğunu sandığımız gücümüz, bileşenlerine ayrılıyor: Ben yazılarımda adlarını anıp duruyorum, teorik aklın yanında denetleyen, anlayan, şiirleyen, erotik, bağlanan, eleştiren akıllar, ortak akılla düzenleniyor. Akıl bölünmesi ya da çoğalmasının ardında, farklı boyutlarıyla çeşitli insan tipleri oluşuyor! Bunlardan biri de 'hınzır' insan tipi!

Hınzır, zeki, çok zeki insandır. Zekâsı, onu seçeneklere, bulduğuyla yetinmemeye götürür. Kendisine öğretileni, verileni hızla kavrar, çerçevesini çizer kafasında. Bu çerçeveyi irdelemeye başlar, didikler. Sorgular.

Eski Yunan'da sofistler hınzırdılar. İnançsız hınzırlar! Her savı çıkar karşılığında savunabilirlerdi. Tartışmayı, araştırmayı bir oyun olarak görenlere, 'hınzır' diyemeyiz. Hınzır, bir hedefin, bir kaygının, bir inancın ardındadır. Sokrates bir hınzırdı. 'Hakikat'in peşine düştüğü için! Toplumunun inançlarıyla yetinmediği, onları sorgulamayı seçtiğinden. Üstelik, kullandığı ironi, hınzırlığını pekiştiren bir özelliğidir: "Bilmiyorum" der, örneğin. Amacı, bildiğini sanan insanların, bilgi sanılarını çürütmek, onları araştırmaya itmektir.

Her araştırmacı hınzır değildir. Her aydın, her entelektüel, her bilim adamı, her sanatçı. Hınzır, çağından, çağındaki kültürel ve bilgi ortamından rahatsız olandır. Memnun, yetinen, hoşnut kalan, kabul eden, verileni irdelemekten kolayca vazgeçen hınzır olamaz.

Hınzır, zoru olandır. Derdi olan. Taklit eden, basmakalıp görüşler içinde kalakalan, memur zihniyetli insan, hınzır değildir. Basmakalıp insan kurnaz olabilir ama hınzır olamaz.

Benim hüsnü kuruntularımdan biri de hınzır olduğumu sanmam-dır. Hınzır insanları severim. Onların seçenekli dünya arayışlarına vurgunumdur (örneğin, Feyerabend!, Nietzsche!). Hınzırın ahlâksızına domuz diyorum. Zekâsı dünyayı çabuk kavramaya götürür onları; düzenin zayıf yanlarını çabucak görüverir, bu zayıf yanlarından yararlanmaya çalışırlar. Ülkemizde bunlardan çok sayıda vardır. Bankaları, kurumları soyanlar, ticarette fark edilmeyeceğini düşündükleri hilelerle para kazananlar, hınzırın ahlâksızıdır. Bilim ve sanat alanlarında da ahlâksız hınzırlar vardır. Kurnazlıkla doktora tezi yazan, insan ilişkilerini başarabildiği için akademik merdivenleri tırmanan akademisyenler bu gruba girer. Zekâ ve kurnazlıkla, sanki 'ustaymış' gibi şiir yazan şairler var edebiyatımızda. Adı ünlüye çıkmış nice ahlâksız hınzıra her çağda rastlayabilirsiniz.

Hınzırları severim, domuza dönüşmemişlerse. Masum hınzırlar, dünyamızın kokuşmasını engellerler. Tez elden, basmakalıp, üstün körü çözünleri sevmezler. Hınzır, kuşkuyla bakar önerilere: Kandırılmaktan, aldatılmaktan korkar. Kuşkusu, sağlıksız bir kuşku değildir. Araştırmayı, yeniden gözden geçirmeyi sağlar.

Söylediklerimden, filozofun, saygın sanatçının hınzır olması gerektiği sonucunu çıkarabilirsiniz. Karşı çıkmam bu görüşünüze. Ben filozofun hınzırını, sanatçının hınzırını severim. Saf, çocuksu, tertemiz, pırıl pırıl olanlarına da (örneğin, felsefede Spinoza, bizim şiirimizde. Behçet Necatigil!) saygı duyarım, hayran olurum. (Örneğin, yine felsefede Husserl böyle bir masum, çocuksu filozoftur! Rausseau, Derrida hınzırdır! Nedense Einstein bana çocuksu yanlarına karşın hınzır biri gibi gelir!)

Hınzırın Türkçemizde olumsuz çağrışımları yok değil! Bu çağrışımların olumsuz etkilerini azaltmak amacıyla, bir hınzırlık ahlâkından, âdâbından söz edebiliriz. Hınzırlıkla, daha önce söylediğim gibi, kurnazlığı birbirinden ayırmak gerekir. Hınzırla domuzu. Hınzır, olumlu yorumuyla erdemli biridir. Çerçeveleri kıran, çerçeveler içindeki tutarsızlıkları fark eden, eleştiriyi, bakış genişliğini seven insanlardır.

Hınzırların zekâsı, teknoloji ve bilimin gelişiminde çok gerekli. Sakın yalnız bırakılmamalı. Hınzır insana, duygu zenginliği, bakış genişliği, sevgi coşkusu gerekli.

Hınzırlığımızı geliştirelim. Her insanın hınzırlık donanımı var. İnsan olma çabamızda, diğer yetilerimizle birleştirip, terbiye edilebildiğinde insanlığa katkısı olabilir. Yoksa, bu savımda da bir kurnazlık olmasın?

http://www.toplumdusmani.net/modules/wfsection/article.php?articleid=2017
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 00:30 .