sevgili respendial,
Evet Allah beşeri değerlerden uzak değildir ama bu Allah'in isimlerini bilme noktayı zaviyesinden düşünüldüğünde doğrudur.
İnsan görür *--> Allah Basir'dir (sonsuz gören)
Basir;
Basir: Ayndınlık,karanlık, uzak yakın, büyük küçük her şeyi gören, müşahede eden(1)
Allah Görmesi Nasıldır?
“Allah'ın bütün sıfatları gibi görmesi ve işitmesi de küllidir, mutlaktır ve sonsuzdur. Yani, her şeyi birlikte görür ve işitir.
Allah her şeyi yeryüzünde, kainatta her an her yerde olup biten her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilir ve görür. Mesele Allah'ın hususiyetleri olunca teraziye bu sıklet ağır gelmesinden midir, nedir, ifade çarpıklaşıyor. O aydınlıkta da görür, karanlıkta da görür. Sis, O'nun için bir engel değildir. “Karanlıkta görebilecek cihazlar yapabilecek kabiliyeti kullarına bahşeden Allah elbette karanlıkta da aydınlıkta olduğu gibi görür. Gelmiş, geçmiş, olmuş olacak ne varsa hepsini birden ve aynı anda görür. O halde bu konuda Allah'ı insani ölçüler içinde tasavvur etmek yanıltıcı olur; bu ölçüler ancak bizi Rahman'a götüren bir köprü vazifesini görebilir.
Bir kedi, karanlıkta insana nazaran çok daha rahat görebilir. Bir arabadaki zat sadece dışarıdaki ağaçları görür; ama helikopterden bakan birisi yolun birkaç metre yanındaki ağaçlar içindeki oyun bahçesini de görebilir. Bir böceğin görüş alanı bizle kıyas edildiğinde farklıdır. O bambaşka alemleri temaşa etmektedir. Ya da kör bir kimsenin gözleri her ne kadar devreden çıkmış olsa da farklı uzuvlarıyla görmesi mümkündür; onun da görmesi değişik şekilde cereyan etmektedir. Keza “Meleklerin gözsüz görmelerinin de şehadetiyle, görme için mutlaka göz lazım değildir.” “İnsan, uyanıkken muhataplarını görür ve onların konuşmalarını işitir; bu görmeye göz, bu işitmeye de kulak vasıta olmuştur.Ama rüya aleminde yine muhataplarıyla görüşür ve konuşur, fakat gözleri uykuya dalmış, kulakları bu alemden ilgisini kesmiştir. Rüya aleminde ne hava unsuru vardır, ne konuşanın ses telleri, ne de dinleyenin kulakları Aydınlık, insanın uyanıkken görmesi için şartlardan bir şarttır.
Bütün bunlar gösterir ki, görmeler canlıdan canlıya, durumdan duruma çoğunlukla farklılık arz eder. Buradan Allah'ın görmesinin de bambaşka olması gerektiği anlaşılabilir. Bütün bu görme fonksiyonlarını en ince şekilde düzenleyen Allah ise tabii ki bütün bunlardan üstün bir görme hususiyetine sahiptir. O'nun görmesi birtakım ölçülere hapsedilemez.
“İşte şu işleri nihayet derecede güzel sanat ve mükemmel düzenlilik ile yapan ve şu birbiri arkasında gelen ve zaman ipine takılan seyyar alemleri, son derece hikmet, inayet, kemal-i kudret ve sanat ile değiştiren Zat, elbette gayet Kadir ve Hakimdir. Nihayet derece Basir ve Alimdir. *
Basir ism-i şerifinin bize bakan yönü
Diyebiliriz ki Allah'ın görmesi ve bize verilen görme nimeti -mesele daha geniş de düşünülebilir-bizim için üç temel anlam ihtiva ediyor:
1- Görme nimetinin Allah'a götüren bir köprü vazifesi görmesi
Allahü Teala insana kendi ruhundan üflemiştir. İnsanın görmesi ise onu tefekküre götürecek birçok mana barındırır. Sahip olduğumuz görme nimetini kıyas ederek Allah'ın görme keyfiyetini bir derece anlayabiliriz. Eğer bu nimet bizde bulunmasaydı bunu tahayyül etmek için çok güç olurdu.
2-Hal ve hareketlerde dengeli tutumun korunmasına özen gösterilmesi
“Söz temsili: İnsan çok saygı gösterdiği büyük bir zatın huzurunda bulunurken tavırlarında, hareketlerinde ve konuşmalarında edep ve terbiye dışına çıkamaz. Başkaları tarafından teşvik edilse de çıkamaz, zorlansa da çıkamaz. Halbuki Allah büyükler büyüğüdür ve her lahza bizimle beraberdir. O'nun göremiyeceği, işitemiyeceği bir şey de yoktur.”
O halde bize sahip olduğumuz her şeyi veren, sevgimizi asla karşılıksız bırakmayan, bize bizden yakın olan, kendi hakkımızda bilmediklerimizi de bilen bir zatın yaşadığımız her saniye bizi gördüğünün, işittiğinin şuurunda olarak bazı aşırıya kaçan, gereksiz davranışlardan da kendimizi koruyabiliriz. Bu içtimai açıdan da muazzam fayda sağlar. Ayrıca birtakım yersiz korkular da bu sayede bertaraf edilebilir; çünkü Kadir-i Mutlak, Müheymin(Koruyan) olan Zat'ın gözetimi altındayız.
3-Görme nimetinin Allah'ı sanatını seyretmeye, incelemeye, sevmeye, o sanatla bütünleşmeye yardımcı olması
Kainatta yüz binlerce şekil, suret ve renk bulunuyor. Bazıları her an gözümüzün önünden geçiyor, bazıları bir kaybolup bir ortaya çıkıyor; ama sabit kalan muhteşem bir hakikat var: Tertemiz, dupduru, capcanlı bir sanat eseri gözler tarafından seyredilmeyi, düşünülmeyi, tetkik edilmeyi, en genel manasıyla tefekkür edilmeyi bekliyor. İşte görme nimeti de en büyük Sanatkar'a bu yoldan bir adım daha yaklaşmayı temin ediyor.
Ve bir mihenk taşı, elmas anahtar: “Allah'ın sun'una, ef'aline, kelamına, temsilatına, üslublarına; inayet ve Rububiyetini mülahaza etmekle beraber, Allah'ın canibinden de bakmak lazımdır. Bu bakış da, ancak nur-u imanla olur.”
------------------
El Adl (sonsuz Adil, mutlak adil) Adalet'i de bu zaviyeden inceledikten sonra;
""Bazı insanlar zengin, bazısı güçlü, bazısı sakat, bazısı hasta... Bazısı ise bazısına zulmediyor ve bütün zulmüyle dünyadan göçüp gidiyor. Bu nasıl adalet?""
Bu soru düşünüldükçe bunun uç noktası ve sorudaki mantık örgüsünün bizi getirdiği nokta akla geliyor: Varlığın tamamen müsâvi (eşit, dengeli) olması gerek. Yani eğer eşitlik isteniyorsa bu her yerde ve her canlı türünde böyle olmalı. Hatta herkesin aynı şartları yaşaması, aynı şeyleri görmesi, aynı hislere sahip olması gerek; saniyesi saniyesine aynı herkes aynı hayatı yaşamalı, aynı yerde doğmalı, aynı şeyleri görmeli, aynı fıtratta olmalı, aynı imkanları bulmalı, aynı hislere sahip olmalıdır. Hatta mutlak eşitlik için bu da yetmez: Varlıklar arasında mutlak eşitliğin sağlanması için hayvanlar bile insan olmalı ya da insan hayvan olmalı. Özetle tek bir varlık olmalı ve bu varlığın bulunduğu yer bile koordinatı koordinatına aynı şey olmalı. Öbür türlü yarımyamalak, vasat bir adalet olur; bu da bütün sıfatlarında mükemmel bir varlığa yakışmaz. Mezkûr(anılan) kaziye(hüküm) kuru bir laf safsatası değil bu düşünceye göre zerresi zerresine dünyada hayatın nasıl olması gerektiğinin ifadesidir. Aksi takdirde çok ufak da olsa haksızlık olur ki bu Yaratıcının tanımına sığmaz; çünkü Yaratıcı mutlak kemal sahibidir. Adalet tasvir edildiği gibi sağlanırsa varlık vücud bulamaz ki! Yani bulur belki; ama hiçbir şekilde anlamı kalmaz. Şu anda meseleyi tasavvurlarımıza sığdırmak zor; lâkin konunun mantıkî boyutu bu.
Velhasıl mahlukatın mahluk olması için, yaratılış amacına uygun olması için, Allah'ın isimlerini yansıtabilmesi için, tekâmüle(olgunlaşma) açık olması için çeşitli kademelerinin ve farklı keyfiyâtının(özellikler, nitelikler, durumlar)mevcut olması gerekir. Buna ilaveten meselenin kainatta eşitsizliklerin hâkim olması, mahlukun zıddıyla bilinmesi, zahiren zulüm gibi görünen şeylerin arka planda birçok maslahatı (fayda,iş) barındırma ihtimali, şimdilik zulüm olan şeyin adalete dönüşmesi için vaktinin gelmesini beklemenin gerekliliği, herkesin kendi şartları içinde değerlendirilecek olması, imtihan sırrı gibi yönleri de mevcut; şu anda yerimiz bunları ayrıntısıyla ele almaya müsaade etmiyor.
Adl ve Âdil Arasındaki Fark
“Âdil insanlardan bir saf teşkil edilse, en aşağıdaki şahıstan en yukardakine kadar hepsine de (âdil) ünvanı verilir. En baştaki şahsa gelince: Bunu ötekilerden ayırt etmek için mübalâğa ma'nâsı gözetilerek mastardan isim yapılır da, o şahsa âdil yerine (adl) denir ve böyle denmekle gûyâ o şahsın her tarafı adâlet kesilmiş, içinde ve dışında adâletten başka bir unsur kalmamış gibi bir ma'nâ mülâhaza edilir.” Bu ise insan için mümkün değildir, Adl kelimesi sadece Allahü Teala için mevzubahistir; “çünkü hakiki ma'nâsiyle adl demek bütün varlığa şâmil ve her an değişip duran nâ-mütenâhi(sonsuz) şüûn(ya da şuûn:işler,fiiller) üzerinde adâletini gösteren demektir.”
Adl İsm-i Şerifinin Şuur Sahibine Bakan Yönü
İnsan birçok nimetle donatılmıştır. Herkes kendi konumuna göre elindeki imkanları güzel şekilde kullanmak durumunda olduğu için bu nimetlerin de hakkını vermelidir. Kendisi elinden geldiğince en uygun şekilde her platformda adaletin tecelli etmesi için uğraş vermeli, zulme gözünü kapamamalıdır; ama bunu yaparken de şartları mazlumun aleyhinde ağırlaştırmamak için adımlarını dikkatli atmalıdır; yoksa bundan da sorumlu tutulabilir. Ayrıca insan kendisine verilen adalet duygusunu çıkış noktası yaparak Allah'ın adalet duygusu hakkında fikir yürütebilir.
Şuurlu varlıklar, kendi haklarına, başkalarının haklarına saygı duymak zorunda oldukları gibi kainata da saygı duymalıdırlar ve onunla çatışmamalıdırlar. Tabiatı kirletmekten yanlış ve gereksiz ağaç kesimine kadar çevreyle ilgili her türlü sorumsuz davranış başkalarının da kainatın da hakkına tecavüzdür.
Kainat örnek insan gibi hayatını devam ettiriyor, insan ise bundan nasibini almıyor: “Ey israflı, iktisadsız...Ey zulümlü, adaletsiz... Ey kirli, nezâfetsiz(temizliksiz) zavallı insan! Bütün kâinatın ve bütün varlıkların hareket prensibi olan iktisat, temizlik ve adaleti yerine getirmediğinden, bütün varlıklara ters düşüşünle, mânen onların nefretlerine ve hiddetlerine hedef oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki; bütün varlıkları zulmünle, ölçüsüzlüğünde, israfınla, kirliliğinle kızdırıyorsun?”
http://cevaplar.org/index.php?khide=...3&yazi_id=3891cevaplar.org