Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Genel Forumlar > Politika

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #21  
Alt 23-02-2026, 19:36
Nolan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Nolan Nolan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 28 Oct 2025
Mesajlar: 337
Standart

Hürriyet başka türlü düşünmenin ve yaşamanın imkânlı olduğu yerde başlar.

Milletin eteğine, bluzuna laf söylüyor, ardından "Kıyafeti biz özgürleştirdik" diyorlar. Yediğiyle içtiğiyle uğraşıp "saygı edebiyatı" yapıyorlar. Çoluğunu çocuğunu rahatsız edip nesil hikâyeleri anlatıyorlar.

Tevfik Fikret Okulları... İzmir'de çoğunlukla orta sınıf ailelerin çocuklarını gönderdiği meşhur bir okul. İlkokulu, ortaokulu, lisesi var. Cuma günü okulda sıradışı bir olay yaşandı. Anlatılana göre, okula gelen müfettişler ilkokul dördüncü sınıftan liseye kadar her sınıftan ikişer öğrenci seçti. Çocuklar sırayla kütüphaneye götürüldü. Müfettişler çocuklara üçer soru sordu: "Din dersinde ders işleniyor mu", "Din yerine başka bir ders yapılıyor mu"... En ilginci; "Derste cumhurbaşkanına hakaret ediliyor mu" diye sordu... Kimilerine "Din deyince ne anlıyorsun" diye de soruldu. Çocukların yaşları küçüldükçe kafaları karıştı. Elbette kaygılandılar, korktular. Dahası... İfadeleri alındıktan sonra kimlik numaraları ve imzaları alındı. 9 yaşındaki çocuklar hayatlarında ilk kez imza attı.

Ve tabii bu durum okuldaki velileri ayağa kaldırdı. Sonuçta onlar çocuktu. Ailelerinden habersiz nasıl sorgulanabilirdi? Dahası nasıl imzaları alınabilirdi? Neden ailelerine haber verilmedi?

WhatsApp gruplarında büyüyen tepkinin ardından, avukat velilerin öncülüğünde şikâyet dilekçeleri yazıldı. Olay yargıya taşınacak.

9 YAŞA CUMHURBAŞKANI SORGUSU
Olayı duyunca tek tek velileri aradım. Amacım; ne oldu, nasıl oldu sormaktı. Elbette psikolojilerini de anlamaya çalıştım.

Önce aynı zamanda avukat olan G.B. ile konuştum. Kızı N.B. 9 yaşında. İlkokul 4. sınıfa gidiyor: "Kızımı dersten çağırmışlar. Kütüphaneye götürmüşler. İki müfettiş, sorular sormuş. Din dersi yapılıyor mu, din dersinde neler işleniyor gibi sorular. Bir de müfettiş ‘Öğretmeniniz cumhurbaşkanına hakaret ediyor mu' diye sormuş. Kızım o kadar anlamamış ki soruyu ‘hayır dedim, doğru mu dedim' diye bana soruyor. Korkmuş tabii bir şey olacak diye. Ayrıca kızımın kimlik numarasını alıp imza attırmışlar. Bu çocuk daha 9 yaşında. Pazartesi şikâyetçi olacağım."

8. sınıf velisi S.A'yı aradım. Kızı D.C.P'nin yaşadıklarını şöyle anlattı: "İlk olarak veli WhatsApp grubunda olayı duydum. Her sınıftan ikişer kişi almışlar. Kızımı okuldan aldığımda bu öğrencilerden birinin de kızım olduğunu öğrendim. Anlattığına göre iki müfettiş varmış. Din dersi işleniyor mu, din dersinde başka bir şey işleniyor mu gibi sorular sormuşlar. Bir de cumhurbaşkanına hakaret ediliyor mu diye sormuşlar. Kimlik numarası alıp imza attırmışlar. Çok rahatsız olduk. Bu yaştaki çocuklardan nasıl beyan alırlar? Nasıl imza attırırlar? Nasıl siyasi soru sorarlar? CİMER'e, savcılığa başvuracağız."



‘BİZDE İPLER KOPTU'
4. sınıfta okuyan S.E'nin velisi S.A.E. ile konuştum: "Kızımı cuma günü okuldan erken aldım. Diğer arkadaşları o sırada teneffüsteydi. Çocukların anlatması sayesinde öğrendim. Müfettiş gelmiş. Sınıflarından iki kişiyi almış. ‘Din denilince aklınıza ne geliyor, cumhurbaşkanına hakaret ediliyor mu' diye sormuşlar. Benim kızımı almadılar ama rahatsız oldum. Anneler WhatsApp grubunda herkes rahatsız oldu. Neden çocuk sınıf dışına çıkartılıyor? Kızımın ablası da okulun lise kısmında. Orada da bu durum yaşanmış. Çocuk okula bir şey olacak diye korkmuş. Müfettişin karşısında bildiği duaları okumuş."

4. sınıftaki S.A'nın velisi E.A. ile konuştum: "Veli grubundan müfettişlerin geldiğini öğrendim. Çocukları alıyorlarmış. Kardeşim uzun yıllardır öğretmen. Onu aradım. ‘Böyle bir şey olmaz' dedi. Derse girer, dersi izler, ders kitaplarını, öğretmeni ve işleyişi kontrol eder. Müfettişin dersten çocuk çıkardığını o da görmemiş. Bu çocuklar 9 yaşında. Bunlar nasıl imza atacak? Bizde ipler koptu. Savcılığa şikâyet edeceğiz. UCİM'e de başvuracağız. Hiç mi usul erkân bilmiyorsun. Bir çocuk ‘Din sence nedir' sorusuna ‘la ilahe illallah' demiş."



LİSELİLERE YEMİN ETTİRDİLER
İlkokul dördüncü sınıfta ve lisede çocukları okuyan baba İ.K'nin da 9 yaşındaki kızı E.K. çağrılmış:

"Müfettişler, dördüncü sınıftan liseye kadar aynı soruyu soruyor. Onlar çok güzel şekilde de sorsa çocuklar bir şeyler olduğunu anlıyor. Bazıları okuluma bir şey olacak, öğretmenime bir şey olacak diye kaygılanıyor. Çocukluğumuzdan beri müfettiş gelir okula dersi izler. Ama çocukları dersten çıkarıp ‘Din dersi yapıyor musunuz, din dersinde başka bir şey yapıyor musunuz' diye soruluyor. Üçüncü soruysa ‘Dersinizde cumhurbaşkanımıza hakaret ediliyor mu'? 9 yaşındaki çocuğa kadar düşer mi bu konu? En can alıcı konu ise 9 yaşında çocuğa imza attırıyorlar. Eşim avukat. Hukuk da bunu kabul etmez. Bir de lisedekilere önce yemin ettirmişler. Onlara daha da ileri gidip ‘Evde ve sokakta cumhurbaşkanımıza hakaret duyuyor musunuz' diye bile sormuşlar."

İsminin baş harfinin yazılmasını bile istemeyen bir baba ise şunları anlattı: "Kızım 4. sınıfta. Onu da çağırıp üç soru sormuşlar: Din dersinde ders işliyor musunuz, din denilince aklınıza ne geliyor ve üçüncü olarak derste cumhurbaşkanına hakaret ediliyor mu... Kızım cumaya kadar ileride şarkıcı olacağım, doktor olacağım derdi. Cuma günü yaşananlardan sonra ‘Cumhurbaşkanı olacağım ülkeyi düzelteceğim' diyor. En önemlisi 9 yaşında çocuktan imza almaları. Böyle bir şey olamaz."



Tevfik Fikret Okulları'nda 9 yaşındaki çocukların tanışmak zorunda oldukları dünya, biz büyüklere çok şey söylüyor.

Hürriyet, çocukların dünyayı müfettişlerden değil yaşamdan öğrenmesidir.
https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarl...-sorgu-2481175
Alıntı ile Cevapla
  #22  
Alt 17-03-2026, 00:46
Şüpheci Dinsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Şüpheci Dinsiz Şüpheci Dinsiz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Dec 2010
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 8.545
Standart

https://yeniyasamgazetesi9.com/kapit...gzina-almasin/

Kapitalizme karşı olmayan, barışı ağzına almasın!


17 Mart 2026 Salı
Fikret Başkaya

‘Hristiyanlık denilen bu soyun, dünyanın dört bir yanında boyundurukları altına alabildikleri halklara karşı gösterdikleri vahşet ve zulmün bir benzerine, hiçbir çağda ne kadar yabanıl ne kadar kaba ve ne kadar merhametsiz ve utanmaz olursa olsun, başka hiçbir soyda rastlanmaz.'
William Howitt

‘Savaş siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir.'
Carl von Clausewitt

‘Kara bulutların fırtınayı taşıdığı gibi, kapitalizm de savaşı taşır.'
Jean Jaurès

Doğrusu insanlar kapitalist bir toplumda yaşıyorlar da kapitalizmin nasıl netameli bir sistem olduğunu bilmiyorlar, merak da etmiyorlar. Aslında bilmeyenler sadece sıradan insanlar değil, yüksek düzeyde eğitimliler de bilmiyor. Tam tersine kapitalizmi meşrulaştırmakta da kusur etmiyorlar. Oysa kapitalizm temelli bir sapma ki bu dünyada canlı yaşamı tehdit ediyor. Her geçen gün güzel gezegenimiz daha da yaşanamaz hale geliyor. Üstelik bu sefil durum "büyüme", "kalkınma", "ilerleme", bizde "muasır medeniyeti yakalayıp üstüne çıkma" adına kutsanıyor. Oysa bidayette kapitalizm, varlığını kolonyalizme (sömürgeciliğe) borçludur.

Kapitalizm sınırsız büyüme, yayılma, genişleme eğilimine ve dinamiğine sahip bir sistem ki her bir kapitalist işletmenin vahşi rekabet koşullarında var olabilmesi, sürekli büyümeyi zorunlu hale getiriyor. Başka türlü söylersek, büyüme veya yok olma ikilemi söz konusu. Hiçbir kapitalist/kapitalist işletme ‘bana bu kadar yeter, burada durayım' diyemez. Aksi halde güçlüler tarafından yutulur, sahnenin dışına atılır. Aslında kapitalizm savaştır demekte bir sakınca yok. Zira, her bir kapitalist işletmenin varlığı, rakiplerini etkisizleştirmeye bağlı. Çelişkiler belirli sınırı geçtiğinde siyaset devreye giriyor, aralarındaki rekabet de kaçınılmaz olarak sıcak savaşa dönüşüyor.

Kapitalizmin tarih sahnesine çıktığı 16. yüzyıldan bu yana savaşın olmadığı tek bir gün yoktur. Bilen varsa söylesin. Geride kalan beş yüz yılda jenositler, kitle katliamları, vahşet ve savaşlar istisna değil, kuraldı. Tarih bize savaşın kapitalist yayılmanın anahtar aracı olduğunu gösteriyor. Büyük kapitalist güçler kriz zamanında büyük şirketlerin çıkarı için "güvenlik ve istikrar" gerekçesiyle savaşa baş vuruyorlar. Bu anlamda devletler arasındaki "rekabet" kaynaklara ve pazarlara ulaşmanın aracına dönüşüyor. Savaşın insana ve doğaya verdiği zarar: Masum insanların ölümü, yerinden etme, göçe zorlama sıradanlaşıyor. Velhasıl, Siyonist İsrail'in Filistin halkına yönelik jenosit girişimi bir istisna değil.

Emperyalistler savaş çıkarmak için "bahane" üretmekte de zorlanmıyorlar. Son 30 yılda peydahlanan savaş gerekçelerini hatırlamak ne demek istediğimi yeterince açık ediyor: İşte "haydut devlet', "insanları zalim iktidardan kurtarmak", "koruma zorunluluğu", "demokrasi götürmek", "dünya barışını tehdit" vb. İran'a savaş açmanın gerekçesi ne? Koskoca "Ortadoğu" neden sonu belirsiz bir savaş ortamına sürüklendi? Bir korsanı yakalayıp, Büyük İskender'in huzuruna çıkarmışlar. İskender, "sen nasıl dünyanın huzurunu bozarsın, nasıl istikrarı yok edersin" dediğinde, Korsan, "benim küçük gemim var ve bana korsan diyorlar, senin koskoca bir donanman var ve sana da imparator diyorlar" diyor… Velhasıl emperyalistler savaş gerekçesi üretmekte hiç zorlanmıyorlar.

Kapitalizm emperyalizm peydahlamadan, emperyalizm savaşsız, hegemonya da düşmansız yapamaz. Zira kapitalizm emperyalizmdir. Az sayıda kapitalist-emperyalist devlet dünyanın geri kalanını, sömürüyor, kaynaklarını yağmalıyor, insanları katlediyor, aç ve çaresiz bırakırken, bu arada büyük kapitalist tekellerin kârı da artmaya devam ediyor. Emperyalist ülkeler dünya nüfusunun %21'i ama yeryüzünün kaynaklarının %69'una el koyuyorlar. İkinci emperyalistler arası savaş sonrasının tartışmasız hegemonik gücü olan ABD tek yanlı dayatma gücünü kaybetti. Artık ‘hegemonya krizi" söz konusu. Güçlü rakiplerle yüzleşmek zorunda. Sovyet sisteminin çöküşüyle etkili bir aktör olmaktan çıkan Rusya, zamanla gücünü toplamayı başardı ve hızlı gelişme kaydeden Çin, biz de varız diyor ki artık tek kutuplu bir dünya yok. Tabii hepsi o kadar değil, artık yeryüzünün lânetlileri de savaşların asıl nedeni hakkında eskisi gibi düşünmüyor. Savaş gerekçelerinin hiçbir inandırıcılığı olmadığı giderek daha çok insan tarafından fark ediliyor.

Emperyalist devletler savaş bütçelerini, askeri harcamaları arttırırken, büyük silah üretici tekeller (Lockheed Martin, Raytheon, General Dynamics' ve diğerlerinin) kasaları dolmaya devam ediyor. Velhasıl savaş kazandırıyor. Savaşların sonucu ne olursa olsun, silah üreticilerinin ve tacirlerin "kazancı kesin…"

Kapitalizm ve emperyalizm varlığını sürdürdükçe, savaşları engellemek asla mümkün olmayacak. Geride kalan dönemde "barış mücadelelerinin" taşı yerinden oynatmakta başarısız olması kaçınılmazdır. Bir şeyi olmadığı yerde aramanın da bir karşılığı olamaz. Kategorik olarak kapitalizmden çıkma perspektifi yokluğunda barıştan söz etmek abesle iştigaldir ve bir gerçekliği olması da asla mümkün değildir. Gazze jenosidi ve Ukrayna savaşı neden durdurulamadı? Savaş kapitalizm için bir gereklilik olduğu için.

Ekonomi kapitalist tekellerin hakimiyeti altında ve devletler de finans kapitalin hizmetindeyken, savaş vahşetini durdurmak asla mümkün olmayacak. O halde ne yapmak gerekiyor? Sorunun kaynağına inmek, savaşın yaratıcısı olan kapitalist sistemle hesaplaşmak… O iş de bu dünyanın tüm zenginliğini yaratan ama yarattığından hak ettiği payı alamayan, üstelik sömürülen, aşağılanan, yaşam için gerekli olandan mahrum edilen işçi sınıfına ve bir bütün olarak yeryüzünün lanetlilerine düşüyor. Bu eller ilelebet armut toplamaya devam mı edecek? Bu güzel dünyayı cehenneme çeviren bir avuç haydut daha ne zamana kadar insanlığın kaderini belirleyecek ve uygarlığın geleceğini karartacak?

İdeolojik kölelikten yakayı kurtarmadan hiçbir ‘temel sorunla' hesaplaşmak mümkün değildir. Buna savaşlar da dahil. O halde iki şey: Birincisi ideolojik kölelikten kurtulmak ve ikincisi şeylerin seyrini değiştirecek bir örgütlülüğü hayata geçirmek. Buna bir engel yok. Bu insan iradesini aşan bir şey mi? Neden haysiyetli insanlar olarak yaşama iradesini ortaya koyamayalım? Şu lânet olası "sayın seyirciliğin" bir sonu yok mu? Velhasıl komünizmden başka bir gelecek yok! Artık şeyleri adıyla çağırmanın zamanı gelmiş olmalıdır. Boşuna "gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir" demiyoruz.

* Bir ben vardır bende, benden içeri. (Yunus Emre)
* Gören bizi sanır deli, usludan yeğdir delimiz. (Muhy-i)
* Kadınlar insan, biz insanoğlu. (Neşet Ertaş)
* Bu otobüs de benim Maserati'm, halkımla birlikte kullanıyoruz. (Tuncel Kurtiz)
* Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım? (Turan Dursun)
* Beneath this mask there is more than flesh, beneath this mask there is an idea Mr Creedy, and ideas are bullet-proof. (V for vendetta)
* O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. (Yaşar Kemal)
* Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa. (Nazım Hikmet Ran)
* Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her milli bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var. Dostlar ki; bir kere bile selamlaşmadık, aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.. (Nazım Hikmet Ran)
* Bir insan size alın teriyle zengin olduğunu söylerse, ona şunu sorun; kimin alın teriyle?.. (Don Marquis)
Alıntı ile Cevapla
  #23  
Alt 17-04-2026, 14:47
bilgivehis bilgivehis isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 30 Jul 2016
Mesajlar: 1.925
Standart

Aptallar

Asıl sorun, aptallık değil aptallar…

Çünkü aptallık tek başına zararsız kavram. Onu tehlikeli kılan ve davranışa götüren insan…

Aptal, yalnızca bilmeyen değil, bilmediğini sorgulamayan ve bunu kesinlik gibi sunan...

Bu yüzden mesele bilgi eksikliği değil, düşünmeyi reddeden tavır...

Aptallık tam da bu noktada karakter özelliğine dönüşüyor: Kendini düzeltmeye kapalı, eleştiriye dirençli ve sürekli kendi doğrularını yeniden üreten zihinsel katılık...

Bu katılık, hatayı fark etmeyi değil, hatayı savunmayı öğretir. Böylece aptallık, basit bir eksiklik olmaktan çıkar ve kişi tarafından sürekli yeniden üretilen, sürdürülen tutuma dönüşür…

Üstelik aptal, yalnızca kendi sınırlarında kalmaz. Bulunduğu her ilişkiye kendi kesinliğini dayatır! Diyalog kurmaz, anlamaya hiç çalışmaz ve daima hüküm verir. İnatçıdır.

En tehlikeli yanı; aptal, çoğu zaman kendini akıllı gibi gösterir! Hiyerarşik olarak kendini yukarıda görür.

Aptalla uzlaşılmaz. O sadece suçlar, çatışmaya bayılır.

Ki, aptallık bulaşıcıdır.

Aptalların seyircileri değil işbirlikçileri olur.

Bu yüzden asıl mesele, aptallık döngüsünün içine çekilmemeyi başarmaktır. Ona verilen her düşüncesiz tepki, onu yeniden üretir…

Diyorum ama yazmadan da duramıyorum. Şöyle:

Analitik derinlikten yoksun kanaatler
Okullarda yaşanan ergen şiddeti gibi olayların ardından, kimi suçu hızla dizilere vs. yükleme kolaycılığı yapıyor.

Bu refleks, düşünmekten çok kanaat üretmeye dayanıyor. Karmaşık bir olayı tek nedene indirgemek, zihni rahatlatır ama gerçeği de örter…

İşte… Tam da burada aptallık devreye girer: Düşünmeyi zahmetli bulan zihin, en hızlı açıklamaya sığınır…

Hannah Arendt'in vurguladığı gibi, düşünmenin askıya alındığı yerde yüzeysel yargılar hızla çoğalır, sıradanlaşır. Zygmunt Bauman'a göre ise modern toplumda belirsizlik arttıkça, bireyler bu belirsizliği tolere etmek yerine hazır ve hızlı açıklamalara sığınır…

Bu da aptallığın yalnızca bireysel sorun olmadığını, toplum içinde yayılıp ortak düşünme biçimine dönüştüğünü gösterir.

Bu yüzden mesele sadece şiddetin nedenleri değil, bizim bu nedenleri nasıl yorumladığımıza kalır!

Oysa tek neden yok. Aile yapısı, eğitim sistemi, sosyal çevre, dijital kültür ve ekonomik koşullar birbirinden bağımsız değil. Hepsi, ekonomik koşulların etkisiyle şekillenir ve birbirini güçlendirir.

Ancak, bu tür derinlikli analizler yerine hızlı hükümler üretiliyor. Çünkü kanaat, bilgiden daha hızlı dolaşıma giriyor…

Tam da bu noktada, insanların kanaatlerinin nasıl oluştuğu önem kazanır. Çünkü çoğu zaman düşündüğümüz, aslında duygularımızın şekillenmiş hali. Bu yüzden sadece olaylara değil, o olaylar hakkında nasıl düşündüğümüze de bakmak gerek.

Açayım:

Toplumsal zemini kavramak
Bilgi sosyolojisinin kurucularından Karl Mannheim'in "kanaat sosyoloji"; insanların düşüncelerinin, inançlarının ve görüşlerinin nasıl oluştuğunu ve toplum içinde nasıl yayıldığını inceleyen bilim alanı...

Bireylerin fikirleri tamamen kişisel ve bağımsız değil, toplumsal…

Mesela yine "çok bilmiş" birileri okul disiplinsizliğinden bahsetti! Oysa. Bu tür olayları yalnızca disiplin sorunu ya da bireysel sapma olarak açıklamak yetersiz kalır.

Disiplin meselesi önemli boyut olmakla birlikte, bu eylemler daha geniş toplumsal ve kurumsal bağlam içinde ortaya çıkar.

Michel Foucault'nun vurguladığı gibi, disiplin yalnızca düzen sağlayan mekanizma değil, güç ilişkileri üreten yapıdır. Bu yapı, kimi zaman kontrolsüz müdahalelere zemin hazırlayabilir! Yani bazen, daha fazla kontrol bazı durumlarda sert müdahaleler gibi sonuçlar doğurabilir…

Pierre Bourdieu, insanın öğrendiği kalıpları tekrar ettiğini yazdı. Sertlik, otorite ve müdahalenin "alışkanlık" haline gelmesi toplumun "hangi duygunun nasıl gösterileceğini" öğrenmesine sebep oluyor: Sertlik arttıkça şiddet de artar.

Keza:

Okul baskınlarında "din temelli çözüm" yine "reçete" olarak sunuldu. Max Weber'in de işaret ettiği üzere, toplumsal sorunların çözümü yalnızca inanç değerleri üzerinden değil, kurumsal ve yapısal düzenlemeler üzerinden kavramak şart...

Uzatmayayım. Sonuçta bu tür olayları tek nedene indirgemek ne açıklayıcı ne de çözüm üretici olur…

Mesele bireysel sapma değil: Toplumsal kanaatler, kurumsal zayıflıklar ve duygusal süreçlerin kesişiminde ortaya çıkan çok katmanlı olgu olarak değerlendirilmeli...

Olay, "kim suçlu" sorusuyla değil, aynı zamanda "bu davranışı mümkün kılan koşullar neler" sorusuyla ele alınmalı...

Gerçi kime ne anlatıyoruz? Aptal, indirgemeci yaklaşımlarını terk etmez! Karmaşık gerçekliklerle yüzleşmek yerine, alıştığı basit açıklamaları sürdürür…


Soner Yalçın
17 Nisan 2026
https://www.nefes.com.tr/yazarlar/so...ptallar-118617
Alıntı ile Cevapla
  #24  
Alt 01-05-2026, 05:16
bilgivehis bilgivehis isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 30 Jul 2016
Mesajlar: 1.925
Standart

1 Mayıs ve lümpen proletarya

Bugün 1 Mayıs.

İşçi Bayramı. İktidarımız bugün için "emek ve dayanışma günü" ismini uygun görmüş.

Bugünü işçilerin, hayatı üretenlerin coşkuyla kutlaması hepimizin arzusu.

Ancak "bayramın ismini dahi ben belirlerim" diyen iktidarımız, nasıl ve nerede kutlanacağına da karar vermekte ısrarcı.

İşçiler için Taksim Meydanı'nın sembolik önemi büyük.

Ancak Türkiye'de bugünkü de dahil, bütün iktidarlar 1 Mayıs günü Taksim'e işçileri sokmamakta kararlı.

Yaptıkları bütün açıklamalara bakın, "1 Mayıs'ı emek ve dayanışma günü ilan ettik, resmî tatil yaptık, daha ne istiyorsunuz" zihniyetinin hepsine hakim olduğunu göreceksiniz.

***

Peki iktidarda durum böyleyken işçiler farklı mı yaklaşıyor?

Ya işçi sendikaları nasıl yaklaşıyor? (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonunu ayrı tutuyorum)

Kitabın ortasından söyleyeyim: DİSK hariç hepsi iktidarla aynı çizgideler.

Sendikalar, sendika ağaları tarafından yönetiliyor. Altlarında milyonluk Alman arabaları, işçiden topladıkları paralarla kendilerine lüks binalar lüks makam odaları yapıyorlar. İşçilerin büyük bölümü 28 bin lirayla hayatta kalma mücadelesi verirken, sendika ağaları lüks içinde yaşıyorlar.

Her 1 Mayıs geldiğinde de "DİSK ve ‘marjinal sol gruplar' yine Taksim'de kutlama konusunda ısrar edecek, başımıza iş çıkaracaklar" diye stres oluyorlar.

***

Bu 1 Mayıs'a birçok kentte birçok işyerinde işçi eylemleriyle giriyoruz. Ekonomi kötüleştikçe, şirketlerin durumu kötüleştikçe, patronların ilk yaptığı iş, emekçilerin haklarını gasp etmek oluyor. İşten çıkarmalar başlıyor. Çıkarttıkları işçilere kıdem tazminatı vermemek, vermek zorunda kalırlarsa da tazminatları kırpmak için kırk takla atıyorlar.

Eskişehir'deki Madencilerin eylemlerini hep birlikte izledik. 8-9 gün boyunca Türkiye'nin gündemine oturdular. Israrla haklarını talep ettiler, direndiler ve patronu geri adım attırdılar.

İzmir'de conta işçilerinin eylemi bir yıldan fazla sürdü.

Devlet Hava Meydanları İdaresi'nde çalışanlar protesto eylemlerini sürdürüyor.

Migros depo işçileri zaman zaman ulusal medyada gündem oluyor.

Birçok belediyede görev yapan işçiler grevler yapıyor.

Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri de grev yapıp basın açıklamasıyla taleplerini dile getirdiler.

Soma Termik Santralindeki uzun bir eylem sonunda işbaşı yaptılar.

Gaziantep'teki Sırma Halı işçileri başta olmak üzere tekstil sektöründe birçok grev ve protesto eylemi var.

Şık Makas, Askaynak, Smart Solar, Temel Conta, Schneider, GE, Hitachi gibi şirketlerdeki işçi eylemlerini de unutmamak gerek.

***

Gördüğünüz gibi geniş bir coğrafyaya yayılan bir işçi eylemliliği var.

Peki bu eylemler neden Madencilerin eylemi gibi sonuç vermiyor?

Yanıtı açık: İşçilerin sınıf bilinci yeterince oluşmuyor. İşçiler hak arama mücadelelerini birleştiremiyor.

Çünkü Türkiye'de özellikle de son 20 yılda bilinçli bir şekilde oluşturulan çalışma yaşamı koşulları, işçilerin aleyhine gelişti. İktidar bile isteye bir iş yerinde uzun ve düzenli çalışma imkânı oluşmayan, kıdem hakları gasp edilmiş, iş güvencesinden yoksun emekçilerle dolu bir çalışma hayatı yarattı.

Bu ortamda işçiler arasında bir sınıf bilinci oluşmadığı gibi, Karl Marks'ın tarif ettiği "lümpen proletarya" sınıfı oluştu.

Sıkça üretim sürecinin dışında kalan, düzenli bir işi olmadığından emeğe dayalı bir yaşam kuramayan, "ne iş olsa yaparım" noktasına gelen bir işçi profili yaratıldı. Toplumda sürekli işi olmayan, geçici işlerle yaşayan, sokak suçlarına karışan, kayıt dışı örgütsüz ve istikrarsız gelirle yaşayanların sayısı dramatik bir şekilde arttı.

***

İktidarımız ve patronlarımız, elbette üretim araçlarına sahip olmayan ama emeğini satarak yaşayan, sınıf bilinci gelişmiş bir işçi sınıfı istemez. Bunun yerine üretimle bağı zayıf ya da kopuk, kolektif sınıf bilinci olmayan bir lümpen proletaryayı tercih eder.

Zira onlar kolay manipüle edilebilir, kısa vadeli çıkarlara göre hareket edebilir, sınıf dayanışmasına katılmaktansa otoriter güçler tarafından kullanılabilirler.

Bu tablonun düzelmesi gerek ama durumu düzeltebilecek sendikaların (DİSK'i ayrı tuttuğumu bir defa daha not düşeyim) yönetici kadroları da lümpen ve sınıf bilincinden yoksun.

Yine de bütün işçilerin birleştiği, sınıf bilinciyle hareket ettiği 1 Mayıslar dileğiyle

YAŞASIN 1 MAYIS


Deniz Zeyrek
01 Mayıs 2026 05:00

https://www.nefes.com.tr/yazarlar/de...letarya-121918
Alıntı ile Cevapla
  #25  
Alt 17-06-2026, 22:19
bilgivehis bilgivehis isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 30 Jul 2016
Mesajlar: 1.925
Standart

Demokratikleştirilecek bir cumhuriyet kaldı mı?

2026 Türkiye'sinde Kemalizm'le, onun milliyetçilik anlayışıyla, ulus tasarımıyla bir yerden bir yere varmak hiçbir şekilde mümkün değil ama onun karşısına alternatif olarak konulan şeyin kendisi, yani yeni-Osmanlıcılıkla ve emperyalizmle flört halindeki sol liberalizm bizzat bir yıkım projesi olarak karşımızda duruyor.

Tarih hep geriye doğru icat edilir; mevcut güç ilişkileri, sistemin ihtiyaçları, siyasi öznelerin stratejileri, hegemonya kurma arayışları, tarihin bugüne getirilip yeniden ve yeniden kurgulanmasını gerektirir. Tarihsel olaylar ve kişiler tarihte oldukları gibi değil, bugün nasıl olmaları gerekiyor ve isteniyorsa, sahneye o kıyafetlerle ve o makyajlarla misafir edilir, öyle ağırlanır.

Türkiye İslamcılığı, Cumhuriyet'e yönelik uzun erimli kavgasında tam olarak bunu yaptı; sahneye düzenli olarak Osmanlı'yı çağırdı, icat edilmiş ve kurgusal Osmanlı, Cumhuriyet'in karşısına kondu. Osmanlı dünyayı yönetiyordu, Cumhuriyet'i kuranlar milleti küçücük bir kara parçasına sıkıştırmışlardı. Osmanlı din ve adalet üzerinde yükseliyordu, Cumhuriyet'in batılılaşma projesi koca bir medeniyeti mahvetmişti. Osmanlı refah, bolluk, bereket demekti, Cumhuriyet'te milyonlar açlık içindeydi. Osmanlı "mutlak iyi", Cumhuriyet ise "mutlak kötü"ydü vesaire…

Uzun yıllara yayılmış olarak ve sistematik bir şekilde bunun gibi sayısız karşıtlık kuruldu; kurgusallaştırılmış Osmanlı, İslamcılığın kaldıracı, manivelası, taşıyıcısı oldu, onu aldı ve bugünlere getirdi.

Buna bir de yalan karşı-tarih yazımı eklendi. Cumhuriyet'in resmi tarihi de zaman zaman yalan söylüyordu ama güya onun yalanlarına karşı inşa edilen karşı tarih-yazımı çok daha büyük bir yalandı. Abdülhamid'in 33 yıllık saltanatında tek bir toprak parçası bile vermediği, Mustafa Kemal'i Milli Mücadele'yi başlatması için Anadolu'ya Vahdettin'in yolladığı, Mustafa Kemal'in başından itibaren İngilizler'in adamı olduğu ve onlara çalıştığı, Lozan'ın 100 yıllık bir ömrü ve gizli maddeleri bulunduğu gibi sayısız yalan toplumun zihnine boca edildi.

Yüzlerce tarikat ve cemaat, on binlerce camide, Kuran kursunda, öğrenci yurdunda bu yalanları yaydı. Bu yalanlarla dolu vaaz kasetleri, sonrasında vaaz videoları, kitaplar, dergiler, esnaflar arasında, gecekondu evlerinde, varoşlarda, taşranın yüz binlerce köyünde ve kasabasında elden ele dolandı ve İslamcılık buradan örgütlendi, buradan güçlendi, buradan iktidara yürüdü ve nihayetinde iktidar oldu.

Ancak sadece bunlar siyasal İslam'ın tek başına iktidara gelmesi için yeterli olmazdı; eğer sözde bilimsel okuma biçimleriyle ve sözde bilimsel argümanlarıyla sol liberalizm bu yalan karşı-tarih yazımına düşünsel bir destek vermeseydi, İslamcılık iktidar için gereken hegemonyayı öyle kolay kolay kuramaz, iktidara gelemezdi.

Sol liberalizm neredeyse 40 yıl boyunca Türkiye'ye bir ceberut devlet masalı anlattı; Cumhuriyet daha baştan yanlış kurulmuş, düğme daha baştan yanlış iliklenmişti. Türkiye'de burjuvazi de işçi sınıfı da yoktu, devlet hepsinin üstündeydi ve esas aktördü. Dolayısıyla sınıflar mücadelesi siyasetin başat öğesi değildi; esas kavga, hepsi aynı anlama gelmek üzere devletle toplum, vesayet güçleriyle demokrasi güçleri, merkezle çevre, batıcı elitlerle dindar halk kitleleri arasındaydı.

Tüm bu saçmalıkları geride kalan 22 yılda sadece bilim değil, İslamcıların icraatları da yalanladı; demokrasinin, vesayetin, merkezin, çevrenin ne olduğu anlaşıldı. İslamcıları, sol liberalizmi, merkez-çevre tezlerini yerden yere vuran, tüm o sözde bilimsel iddialarını ve okuma biçimlerini çürüten sayısız bilimsel çalışma yapıldı, makale, tez kitap yazıldı ama esas olarak bizzat hayatın kendisi neyin ne olduğunu gösterdi.

Yine de şunu söylemek mümkün; İslamcılar bildiğimiz anlamıyla Cumhuriyet'i çökertti, 1923 paradigmasını yıktı, toplumu değilse de devleti ele geçirmeyi, devletleşmeyi, devletleşmiş bir iktidar kurmayı başardı. Bunu yaparken elbette ki dört başı mamur bir rejim inşa edilemedi ama içeride ve dışarıda bizim yıllarca önce adını koyduğumuz bir şekilde yeni-Osmanlıcı bir paradigmayı merkeze alan bir rejim inşası adım adım hayata geçirildi.

Yeni-Osmanlıcılık, Türkiye sağının İslamcı-milliyetçi fantezi evreniyle Türkiye sermaye sınıfının yayılmacı hırs ve arzularının kesişim noktası oldu. Emperyalizmin yaşadığı krizle birlikte uluslararası güç ilişkilerinde yaşanan değişim, kısmen bu fantezi ve arzuların hayata geçirilmesini sağladı.

Ancak mesele tek başına fetihçilik ya da yayılma değildi; yeni-Osmanlıcılık her şeyden önce bir devlet mimarisine ve bir toplum tasarımına dayanıyordu. Egemenliğin mekânının Meclis'ten saraya, kaynağının ise seküler bir kolektif kimlik olan "ulus"tan dini bir kolektif kimlik olan "millet"e, daha doğrusu "ümmet"e taşınması, yurttaşın, yani hak ve özgürlükler sahibi bireyin yerini, tebaanın, yani bu haklardan yoksun ve biat eden bir toplamın alması, karar alma mekanizmalarının saraya ve "sultan"a doğru daralması, etnik ve dini kimliklerin damgasını vurduğu ulus-devlet olma niteliğini kaybetmiş, parçalı bir ülke… Bunların hepsi yeni-Osmanlıcılığın zihinsel kodlarının birer yansımasıydı.

Bugün Türkiye'nin yönetici sınıfı ile sermaye sınıfı, bu kodların emperyalizmin bölgesel ve küresel hedefleriyle de örtüştüğünü görerek el yükseltiyor; fiilen seçimsiz, fiilen muhalefetsiz, emek rejimi cehenneme çevrilmiş, küresel fabrikanın parçası yapılmış bir Türkiye öngörülüyor. Hatta bununla da yetinilmiyor ve daha şimdiden "veliaht" tartışmaları yapılıyor, tahta Bilal'in mi Berat'ın mı oturması gerektiği hususunda tartışmalar yürütülüyor.

Peki tüm bunlar olurken, tezlerini bilimin de hayatın da yalanladığı, söyledikleri tek bir söz, yaptıkları tek bir analiz doğru çıkmamış sol liberalizm ne yapıyor?

Doğal hamisi Kürt siyasetinin öncülüğünde düzenlenen "Cumhuriyet'i demokratikleştirmek" toplantılarında çoktan eskimiş, bayatlamış, yalanlanmış tezlerini tekrar tedavüle sokmaya, tekrar kendine zemin bulmaya çalışıyor.

Paradigma aynı; bugüne, son 22 yıla, son elli yıla, 1946 sonrasına hiçbir şekilde bakılmıyor; çünkü düğme 1923'te yanlış iliklenmiş, 1923'te yanlış bir Cumhuriyet kurulmuş, bugün yaşadığımız bütün kötülüklerin kökeninde o Cumhuriyet adlı ilk günah varmış, o ilk günahla bir hesaplaşabilirsek her şeyi çözecekmişiz, memlekette demokrasi ve barış rüzgârları esecekmiş.

Hepsine birden "geçiniz" demek gerekiyor; dünyadaki ulus-devlet kuruluş deneyimlerine bakmayan, Türkiye'yi bir istisna olarak gören, "ilk günah" okuması üzerine kurulu, diyalektikten habersiz, tarihsel bir bakıştan yoksun, sınıfları, sınıf mücadelelerini, emperyalizmi analize dâhil etmeyen, donmuş, kapalı ve tarih-dışı bir bakış açısı bu.

Türkiye'de hâlâ İttihatçılıktan Kemalizm'e uzanan değişmez bir devlet aklı bulunduğuna inanan, Cumhuriyet'i tarihsel bağlamına oturtmaktan uzak, Türkiye kapitalizminin yönelimleri ve stratejilerine kör, devletle Türk sağı arasında yıllar önce kurulmuş bir antikomünist mutabakat yokmuş gibi yapan, hatalarını ve günahlarını bilimsel bir terazide ölçmeye niyeti olmayan, "Cumhuriyet" diye 100 yıldır değişmeden yoluna devam eden bir "dünya tini"ni analiz nesnesi yapmış, yönetici sınıfın sermaye ve emperyalizmle kurduğu ilişkilerin Cumhuriyet üzerindeki dönüştürücü etkisini görmezden gelen ve artık ortada demokratikleştirilecek bir cumhuriyet dahi kalmadığını görmeyen bir akılsızlık halinden söz ediyoruz.

Peki bu akılsızlık hali ile demokratikleşme, barış, hak ve özgürlükler gibi başlıklarda herhangi bir kazanım elde etmek ve bu akılsızlık hali ile ortaklaşarak bir yerden bir yere varmak mümkün mü?

Bu iki sorunun da yanıtı açık bir şekilde hayır.

2026 Türkiye'sinde Kemalizm'le, onun milliyetçilik anlayışıyla, ulus tasarımıyla bir yerden bir yere varmak hiçbir şekilde mümkün değil ama onun karşısına alternatif olarak konulan şeyin kendisi, yani yeni-Osmanlıcılıkla ve emperyalizmle flört halindeki sol liberalizm bizzat bir yıkım projesi olarak karşımızda duruyor.

Tam da bu nedenle memleketin bir ayağını Cumhuriyet'in kazanımlarına basan, Cumhuriyet'i tarihsel bağlamına yerleştiren, onun gerisine düşmeyi reddeden ama kayıtsız şartsız sınıf siyaseti yapan, kayıtsız şartsız anti-emperyalizm diyen, kayıtsız şartsız bağımsızlıkçı olan, toplumsallaşmaya, büyümeye, güçlenmeye ve kendi ayakları üzerinde durmaya dair kesin iradeye sahip bir siyasete ihtiyacı var.

Ya böyle bir siyaset ya da fiili monarşi ve liberal akılsızlık!


Fatih Yaşlı

Yayın Tarihi: 16.06.2026 , 23:56
Güncelleme Tarihi: 17.06.2026 , 00:01

https://haber.sol.org.tr/yazarlar/fa...aldi-mi-410726


Tamamına olmasa da çoguna katıldıgım güzel bir yazı.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:23 .