
14-02-2009, 17:58
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 06 Oct 2007
Mesajlar: 3.982
|
|
Prof.Richard Dawkins Charles Darwin'in önemini anlatıyor
http://natgeochannel.co.uk/programme...olution/videos
''asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek,aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur''
|

14-02-2009, 21:26
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 23 Dec 2007
Mesajlar: 1.257
|
|
En büyük mucit evrimin 10 büyük buluşu
Yaşamın kurallarını evrimin icatları belirler. Evrimin, bu icatları nasıl, ne zaman ve niçin yaptığı konusunda tartışmalar süredursun, herkes bilinen evrendeki o ince ve hassas mekanizmanın temelinde bu icatların yattığını kabul ediyor. Çok hücrelilik, göz, beyin, lisan, fotosentez, seks, ölüm, asalaklık, süper organizmalar, sembiyoz, doğanın bugünkü koşullarının oluşumunda en büyük rolü oynayan icatlar
ÇOK HÜCRELİLİK
Süngerler çok hücreli yaşama en iyi örnektir. Yaşam tek hücreli yalnızlıktan kurtulup, karmaşık yapılar haline çok hücrelilik sayesinde dönüşebildi. Uzmanlar bu büyük hamlenin, en az 16 kez evrimleşmiş olduğunu düşünüyor. Hayvanlar, yosunlar, kara bitkileri ve mantarların da aralarında bulunduğu tüm canlılar bu gidişata ayak uydurarak bugünkü yapılarına kavuştu..
Hücreler milyarlarca yıldır güçlerini birleştiriyor. Bakteriler bile bu modaya ayak uydurarak, üç boyutlu yapılar olarak gelişmiş koloniler kurdular. Ancak yüzlerce milyon yıl önce ökaryotlar *DNA'larını bir çekirdeğin içine sığdıran daha gelişmiş hücreler- canlı yaşamı bir üst düzeye taşıdılar. Bunlar kalıcı koloniler kurarak, bazı hücrelerin dışkılama veya beslenme gibi kendilerini spesifik bir göreve adamalarına neden oldular. İşin ilginç yanı, bütün bu faaliyetlerin çok büyük bir eşgüdüm içinde gerçekleştirilmesiydi.
Ökaryotların bu büyük hamleyi başarmalarının altında, farklı amaçlar için gerekli olan özellikleri evrimleştirmiş olmaları yatıyor. Çok sayıda tek hücreli ökeryot, başka hücrelerle eşleşmek gibi spesifik görevleri üstlenen hücre tipleri için uzmanlaşabilir veya başkalaşabilir. Bunlar, kimyasal sinyalleme sistemleri ile çevrelerini hissederler. Bu sistemlerin bazıları çok hücreli organizmalardakine benzer.Ökaryotların avlarını tespit edip yakalamalarını sağlayan yapışkan yüzeyli moleküller, diğer çok hücrelilerde hücreleri bir arada tutmayı sağlar.
Çok hücreliliği tetikleyen nedir? Bir görüşe göre hücreler birbirine yapışarak, tek hücreli düşmanları için yutamayacakları kadar büyük bir "lokma" haline gelirler. Bir diğer görüş ise, tek hücrelilerin kapasitelerinin çoğunlukla sınırlı olmasıdır. Sözgelimi pek çoğu, üreme faaliyetini ve hareket etmekte kullandıkları kamçı geliştirme faaliyetini aynı anda yürütemez. Ancak bir kolonide her hücre farklı bir görevi üstlenirse hem hareket edebilir, hem de çoğalabilir.
Bilim adamları, çok hücrelilerin en yakın akrabalarının genomlarını inceleyerek, ilk çok hücreli yaratıkların biyolojisini yeniden oluşturmaya çabalıyor. "Yüzlerce milyon yıl geriye gitmeye çabalıyoruz" diye konuşan Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nden moleküler biyolog Nicole King, "Şimdi tek hücreli protozoanları inceleyerek, 600 milyon yıl önce tek hücreliden çok hücreliliğe geçişi anlamaya çalışıyoruz" diyor.
Ancak daha büyük ve daha karmaşık olan mutlaka daha iyi değildir. Tür sayısı ve biyo-kütle bakımından tek hücrelilerin hâlâ çok hücrelilerin ilerisinde olduğuna dikkat çeken King, "Bu durumda tek hücreli yaşamın en başaralı yaşam şekli olduğunu söyleyebilirsiniz. Ancak çok hücreli yaşam daha güzel ve daha dramatiktir" diyor.
GÖZ
Gözün evrimi yaşamın kuralların sonsuza dek değiştirdi. Gözlerden önce yaşam, denizlerde tembel bir şekilde dolaşan yumuşak gövdeli solucanların egemen olduğu, daha sakin bir süreçti. Gözlerin icadından sonra yaşam vahşileşti ve rekabet başladı. Görme duyusu ile birlikte hayvanlar vahşi avcılara dönüştüler. Bu şekilde başlayan evrimsel silahlanma yarışı, gezegenin çehresini temelinden değiştirdi.
İlk gözler bundan 543 milyon yıl önce, Redlichia adı verilen trilobit'lerde ortaya çıktı *Kambriyan döneminin başlangıcı-. Bunların gözleri, modern böceklerdeki gibi bileşikti. Ve fosil kayıtlarına göre gözün ortaya çıkışı çok ani olmuştu. Sözgelimi 544 milyon yıl önceki trilobit türünde göz yoktu.
543 ile 544 milyon yıl arasındaki bir milyon yılda ne olmuştu da gözler ortaya çıkmıştı? Oysa gözler birdenbire ortaya çıkamayacak kadar karmaşık ve gelişmiş bir organ olarak biliniyor. İsveç'teki Lund Üniversitesi'nden Dan-Eric Nilsson'a göre gözler birdenbire ortaya çıkmadı. Nilsson'ın hesaplamalarına göre ışığa-duyarlı hücreler, yarım milyon yılda bileşik gözlere dönüşmüştür.
Işığa-duyarlı hücre gurubu büyük bir olasılıkla Kambriyan döneminden önce de vardı. Bu hücreler sayesinde ilk hayvanlar ışığı algılayabiliyor ve ışığın hangi yönden geldiğini anlayabiliyordu. Bu ilkel duyu organları hâlihazırda denizanaları, şerit solucanlar ve diğer ilkel guruplar tarafından hâlâ kullanılıyor. Kesin olan şu ki bunlar hiç olmamasından iyidir. Ancak bunlar gözün yerini tutmaz. Gerçek bir gözün, göz niteliğini kazanması için ışığı görüntü oluşturacak şekilde odaklayan merceğe ihtiyacı vardır. Oxford Üniversitesi'nden zoolog Andrew Parker 'a göre bir merceğin varlığı görme duyusunu yüzde 1'den yüzde 100'e çıkartır.
Bu icadın nimetlerinden yararlanan yalnızca trilobit'ler değildi. Biyologlar birbirinden bağımsız olarak başka organizmaların da göze kavuştuklarına inanıyor. Oysa genetik kanıtlara göre tüm gözler için tek bir atanın varolması gerekir. İki şekilde de trilobitler göze sahip olan ilk canlılardı.
Gözler ne gibi bir farklılık yaratmış olabilir? Görüntünün olmadığı erken Kambriyan dünyasında, görme süper güç anlamına geliyordu. Trilobitler,gözleri sayesinde ilk aktif avcı gurubunu oluşturdular. Böylece kendilerinden önce hiçbir hayvanın beceremediği bir şekilde avlarını kovalayıp mideye indirme şansına kavuştular. Doğal olarak bunların avları da karşı atağa geçerek evrimleşmeye başladı. Birkaç milyon yıl sonra gözler yaygınlaştı ve hayvanların hareket yeteneği arttı. Gözlerin giderek yaygınlaşması bugün Kambriyan patlaması olarak bilinen olguya temel oluşturdu.
Ne var ki görme duyusu evrensel değildir. Çok hücreli hayvanların 37 kolundan yalnızca 6'sı gözü evrimleştirebildi. Dolayısıyla göze sahip olan bu 6 kol (omurgalılar, eklembacaklılar, yumuşakçalar gibi) dünya üzerindeki en yaygın, en başarılı hayvanlardır.
BEYİN
Beyin, genellikle evrimin en büyük başarısı olarak değerlendirilir. İnsanoğlu ayrıca lisan, zekâ ve bilinç gibi özelliklere beyin sayesinde kavuşmuştur. Ancak her şeyden önce, beynin evriminin en önemli başarısı, yaşamı bitkisel düzeyden çıkartıp daha ileri bir düzeye taşımasıdır. Beyin sayesinde organizmalar çevresel değişikliklere bir nesilden daha kısa bir süre içinde tepki vermeye başladılar.
Sinir sistemi iki önemli şeyin meydana gelmesine neden oldu. Bunlardan biri hareket, diğeri bellektir. Eğer bir bitki iseniz ve yiyecek kaynağınız tükendiyse, yapacağınız fazla bir şey yoktur. Ama kaslarınızı kontrol eden bir sinir sisteminiz varsa çevrede dolaşarak yiyecek, eş ve barınak arayabilirsiniz.
En basit sinir sistemi selenterelerdeki (mercan, denizanası, denizkestanesi ve anemon gibi torba vücutlu hayvanlar) halka şeklindeki devrelerdir. Bu sistemler çok akıllı olmayabilir, ancak bu organizmalar yine de ihtiyaçları olan şeyleri bulabilir ve bir bitkiden daha becerikli bir şekilde çevreleriyle etkileşim kurabilir.
Bir sonraki evrimsel aşamada *büyük bir olasılıkla Kambriyan dönemindeki şerit solucanlarda ortaya çıkmıştır- hareketleri biraz daha güdümlü kılmak için bir tür kontrol sistemi gelişti. Böyle bir ilkel beyinde bağlantı şebekesi biraz daha gelişmiş oldu.
Bu yeni donanımın desteğinde, suda yaşayan yaratıklar için yiyecek bulmak her şeyden önemliydi. Organizmalar toksik yiyeceklerin arasından besin değeri yüksek zararsız olanları ayıklamak zorundaydı. Bu bağlamda çevrenizdeki hayvanların pek çoğunda beyinlerinin ağız kısmına yakın olduğunu görürsünüz. En ilkel omurgasızların pek çoğunda yemek borusu beynin tam içinden geçer.
Beyin ile birlikte duyular ve bellek de oluştu. Bu ikisinin yardımı ile hayvan gerçek zamanda çevresindeki koşulların daha iyiye mi yoksa kötüye mi gittiğini kontrol edebilir. Bunun karşılığında basit bir öngörü ve ödül sistemi ortaya çıkar. Çok basit bir beyni olan hayvanlarda bile *böcekler, sümüklüböcek ve yassı solucanlar- bir sonraki aşamada neler olacağını deneyimlerine dayanarak tahmin edebilirler. Bu hayvanlarda bulunan ödül sistemi de yaptıkları seçenekler doğru ise ödüllendirme mekanizmasını devreye sokar.
İnsan beyninin daha gelişmiş fonksiyonlarının -sosyal etkileşim, karar verme ve empati gibi- bu basit sistemlerin evrimleşmesiyle oluştuğu sanılıyor. İnsanlarda karar verme ve sosyal etkileşim ile ilgili frontal korteksin en gelişmiş kısımları, koku ve tat, ağız/dil ve bağırsak hareketleri ile ilgili kısımların hemen yakınlarındadır. Sözgelimi insanoğlunun, potansiyel eşini öpmesi, bilgi toplama ve kontrol etme amacını taşır.
LİSAN
İnsanlar açısından lisan evrimin en muhteşem icadıdır. Bizi özel kılan her şeyin * bilinç, mistisizm, sembolizme uzanan zihinsel yolculuk, empati ve ahlak- başında lisan gelir. Lisan bizim türümüzü tanımlayan bir faktördür. Bütün bunlara karşın evrim sünecinde lisan ne kadar önemlidir?
10 yıl önce İngiltere'deki Sussex Üniversitesi'nde biyoloji profesörü olan John Maynard Smith ve Budapeşte'deki İleri Çalışmalar Enstitüsü'nden Eors Szathmary, "The Major Transitions in Evolution-Evrimde Ana Geçişler" adlı çalışmalarında evrimdeki büyük adımları tanımladılar. Bu önemli adımları bilginin bir nesilden diğerine aktarılması olarak tanımladılar. Bu bağlamda bu süreci yaşamın kökeninden başlattılar, lisanın oraya çıkışı ile sonlandırdılar.
Szathmary yaşamın başlangıcından lisanın ortaya çıkışı arasında geçen aşamayı bilimin en zorlu sorunlarından biri olarak yorumluyor. Szathmary, kompleks lisanın yalnızca bir kez evrimleştiğini ileri sürüyor. Bilim adamına göre yalnızca insan beyni lisan üretebilir; ayrıca yaygın kanının tersine, bu yetenek Broca ve Wernicke bölgeleri gibi beynin spesifik bölgeleriyle sınırlanmış değildir. Eğer bu bölgeler hasar görürse, başka bölgeler bu eksikliği telafi eder. Lisanı bir amibe, insan beynini de bu amibin yaşam alanına benzeten Szathmary,
"Beynimizin şaşırtıcı derecede geniş bir kısmı lisan ile ilgilidir" diyor.
Ancak bu benzetme akla şu soruyu getiriyor: Bu lisan amibi niçin diğer hayvanların *özellikle primatların- beyinlerini istila etmiyor? Szathmary'ye göre bu sorunun yanıtı yalnızca insanlarda görülen sinirsel ağda gizli. Lisan için gerekli olan karmaşık hiyerarşik işlemlerin gerçekleşmesini sağlayan bu ağ, hem genlerimiz hem de deneyimlerimiz tarafından şekillendiriliyor. Dil ile ilgili olan FOXP2 adı verilen ilk gen 2001 yılında saptandı. Diğerlerinin de yakında saptanacağı umut ediliyor.
Peki, insanoğlunun en yakın akrabaları olan şempanze ve diğer primatlarda bu yetenek niçin bulunmuyor? Son yapılan araştırmalara göre bunun yanıtı şöyle: İnsanlar ve şempanzeler çok sayıda ortak gene sahip olmakla birlikte, insan beyninde ifade bulan gen versiyonlarının, şempanze beynindekilerden daha aktif olduğu düşünülüyor. Dahası yeni doğmuş insan bebeklerinin beyinleri, yeni doğmuş şempanze yavrularının beyinlerinden daha az gelişmiş durumda. Dolayısıyla insan beyninde sinir ağlarının oluşumu uzun süren bir süreç gerektiriyor. Bu süreç içinde insan beyni daha fazla miktarda "lisanlı bir çevreye" maruz kalıyor.
Bir anlamda lisan, biyolojik evrimin son aşaması. Çünkü bu icat sayesinde, konuşma yeteneğine sahip olanlar saf biyolojik dünyanın ötesine geçme şansını elde edebiliyorlar. Atalarımız lisan sayesinde kendi çevrelerini *biz buna kültür diyoruz- yaratma olanağına kavuştular ve genetik değişikliklere gerek kalmadan bu çevrelere uyum sağlayabildiler.
FOTOSENTEZ
Yaşam üzerinde çok az icat, güneş ışığından enerji sağlama yeteneğinin doğurduğu sonuçlar kadar derin izler bırakır. Gerçekten de gezegenin yüzünü değiştiren çok önemli bir olgu olan fotosentez, atmosferi değiştirerek, Dünya'nın koruyucu bir tabaka ile öldürücü radyasyondan korunmasını sağlar.
Fotosentez olmasaydı, atmosferde çok az oksijen olurdu. Dolayısıyla bitki ve hayvan da bu ortamda olamazdı.Dolayısıyla fotosentezin yarattığı oksijen, yaşamın gelişmesi için uygun ortamı yarattı.
Fotosentezden önceki dönemde yaşam tek hücreli mikroplardan oluşuyordu. Bunların enerji kaynakları kükürt, demir ve metandı. Daha sonra, yaklaşık 3.5 milyar yıl önce *belki daha da önce- bir mikrop gurubu, gelişmeleri ve yakıt ihtiyaçları için gerekli olan karbonhidratı sağlamak için, güneş ışığından enerji alma yeteneğini geliştirdi. Bu yeteneği nasıl geliştirdikleri bilinmese de, genetik çalışmalara göre ışıktan yararlanma becerisi, moleküller arasında enerji nakletme yeteneğine sahip bir proteinden evrimleşmiş olabilir. Sonuçta ortaya fotosentez çıkmış.
Ancak fotosentezin bu ilk versiyonu oksijen üretme yeteneğine sahip değildi. Hidrojen sülfid ve karbon dioksit gibi hammaddeleri girdi olarak kullanarak, karbonhidrat ve kükürt gibi maddeler üretiyordu. Bir süre sonra *zamanı hakkında bilgimiz yok- yeni bir fotosentez tipi evrimleşti. Bu yeni tip, ana girdi olarak sudan yararlanıyor ve çıktı olarak oksijen üretiyordu.
Bu ilk dönemde oksijenin yaşam üzerinde zehirleyici bir etkisi vardı. Ancak atmosferde oksijen birikimi, bazı mikropların oksijenden olumsuz etkilenmemek için spesifik bir mekanizma geliştirmesine kadar sürdü. Öyle ki, bir süre sonra mikroplar oksijeni enerji kaynağı olarak kullanmaya başladı.
Bu, çok önemli bir gelişmeydi, çünkü enerji için oksijenden yararlanarak karbonhidratları yakmak, oksijen kullanmadan karbonhidratları yakmaktan 18 misli daha etkiliydi.
Bu noktada Dünya üzerindeki yaşam, doping almış gibi çok hücreli yaşam şekillerine dönüştü. Bugün doğrudan veya dolaylı olarak fotosentez, Dünya'daki yaşamın kullandığı enerjinin tümünü üretir. Yakıt olarak kullanılan maddeleri yakmak için etkili bir araç olmasının yanı sıra, fotosentez tarafından üretilen oksijen, yaşamı koruyucu bir rol daha üstlenir. Dünya güneşten gelen morötesi radyasyonun bombardımanı altındadır. Oksijenli atmosferimizin yan ürün olarak ürettiği ozon tabakası * Dünya'nın yüzeyinden 20-60 kilometre yukarısına uzanır- bu zararlı radyasyonun çoğunu filtre eder. Bu koruyucu şemsiye sayesinde yaşam, denizlerin koruyucu ortamının dışına çıkarak karalarda gelişme şansını yakalayabilmiştir.
Bugün, gezegenimizin üzerindeki hemen tüm biyokimyasal süreçler güneş enerjisinden yararlanır. Dolayısıyla Dünya üzerindeki tüm canlılar, oksijenden nefret eden ilk mikropların biyokimyasal yaratıcılığına çok şey borçludur.
Cumhuriyet
Bilim Teknik
07.05.2005
|

14-02-2009, 21:28
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 23 Dec 2007
Mesajlar: 1.257
|
|
İnsan müdahalesi evrimin hızını arttırıyor
Evrimin aşama aşama, yavaş ilerleyen bir süreç olduğu yönündeki yaygın görüş artık geçerliliğini yitirdi. İnsan faaliyetlerinin etkisiyle hızını artıran evrim, birkaç on yıl içinde belirgin değişikliklere yol açıyor. Sözgelimi denizlerde balık türlerinin yok olmasının, bazı kara hayvanlarının hızla şekil değiştirmesinin nedeni evrimin ivmesinin artması
Amatör balıkçılar oltalarına takılan küçük balıkları genellikle suya geri bırakırlar. Benzer şekilde ticari balık avcıları da büyük delikli ağlar kullanarak küçük balıkların ağlarına takılmasını engellerler. Burada amaç, balık popülasyonunun azalmasını önlemek ve sağlıklı bir şekilde gelişmelerini sağlamaktır. Ancak bunu yaparken çok büyük bir hataya da yol açıyor olabilirler. Artık kesin olarak biliniyor ki bütün bu iyi niyetli stratejiler, istenilenin tam tersi sonuç verebiliyor, çünkü geriye bırakılan küçük balıklar asla yakalanan büyük balıkların boyutuna erişemiyor ve nüfusun devamını sağlayacak miktarda yumurta bırakamıyor.
Balıkçıların ve pek çoğumuzun burada bilmediği bir şey var. O da evrimin işleyiş şekli. Ancak burada söz konusu olan evrim, ders kitaplarımızda tanımlanan milyonlarca yıl süren, aşama aşama ilerleme kaydeden bir süreç değil. Bu, birkaç on yıl içinde meydana gelen değişikliklerdir. Balıkçılar küçük balıkları suya geri atarak balık türlerini yeniden şekillendiriyor olabilir. Biyologlar "çağdaş evrim" adını verdikleri bu olayın dört bir yanımızda kesintiye uğramadan devam etmekte olduğunu düşünüyor. Balıkçıların iyi niyetli girişimlerinin sonucunda ortaya çıkan hızlı evrim, soyu tükenmekte olan türleri kurtarmaya çalışan biyologların işini zorlaştırıyor.
Dahası, yakın gelecekte insan faaliyetleri Dünya'yı değiştirirken, evrimin adımları giderek daha da hızlanabilir. Bu süreçte hangi güçlerin etkili olduğunu anlamak, türlerin hayatta kalma mücadelesinde giderek önem kazanıyor. Eğer neler olup bittiğini anlarsak, evrimi kontrol altında tutmanın yollarını da bulabiliriz; hatta çıkarlarımıza hizmet edecek şekilde şekillendirebiliriz.
Evrim biyologları uzun zamandır evrimin hızını artırdığının farkında. Hatta Darwin'in kendisi bile, köpek yetiştiricilerinin ürettiği köpeklerdeki gözlenebilir değişikliklere dikkat çekiyordu. Bir yüzyıl sonra biyologlar İngiltere'nin sanayi merkezlerindeki güvelerin, is ile kararmış ağaçlarda kendilerini daha iyi kamufle edebilmek için renklerini koyulaştırdığını keşfetti. Ve 20.Yüzyıl'ın sonlarında herkes bakteri, böcek ve otların birkaç yıl içinde antibiyotiklere ve böcek öldürücü ilaçlara direnç kazandığını öğrenmişti. Ancak sayıları az da olsa bazı bilim adamı bunun istisnai bir durum olduğunu düşünüyordu.
EVRİM İLE İLGİLİ YAYGIN GÖRÜŞ
"1970'li yıllarda ben üniversitede öğrenciyken, yaygın olan kanı evrimin aşama aşama ve yavaş olmasıydı" diye konuşan Riverside'daki Kaliforniya Üniversitesi'nden David Reznick , "Hepimiz gözle görünen değişikliklerin meydana geldiğini biliyorduk ama bunların özel durumlar olduğunu, genelleme yapılamayacağını düşünüyorduk" diyor.
Uzmanların, evrimin hızlı bir şekilde oluştuğu yönündeki iddialara kuşku ile yaklaşmaları sağlam nedenlere dayanıyordu. Her şeyden önce evrimi, organizmanın gereksinimleri ve bu gereksinimleri tatmin etme becerileri arasındaki uyumsuzluk tetikler. Yaygın görüşe göre halihazırdaki organizmaların çoğu çevrelerine gayet iyi uyum sağlamışlardı. Herhangi bir tür popülasyonu içinde bireysel farklılıklar olmakla birlikte, belirli bir gen kombinasyonun diğerinden daha iyi uyum sağlamış olduğunu söylemek söz konusu değildi. Dolayısıyla doğal seçilimin bazı bireyleri kayırması için ortada itici bir güç olduğunu söylemek zordu. Başka bir deyişle seçilim düşük, evrim yavaş adımlarla ilerliyordu.
EVRİM MODELİNDE KÖKLÜ DEĞİŞİKLİKLER
Fakat 1980'li yıllarda biyologlar uyumun düşündüklerinden daha dinamik bir süreç olduğunu fark etmeye başladılar. Sözgelimi Galapagos Adaları'ndan birinde araştırmalar yapan Princeton Üniversitesi'nden Peter ve Rosemary Grant , bir ispinoz türünde kısa sürelerde küçük değişikliklerin ortaya çıktığını fark ettiler. Küçük tohumlu bitki türlerinin daha iyi geliştiği yağışlı yıllarda, küçük gagalı kuşlar daha başarılı bir üreme performansı sergilerken, daha büyük tohumlu bitkilerin yaygınlaştığı kurak yıllarda, daha büyük gagalı kuşlar adada üstünlük sağlıyordu. Sonuç olarak gaga boyu tahterevalli gibi hızlı bir şekilde büyüyüp küçülüyordu.
Son yıllarda Santa Cruz'daki Kaliforniya Üniversitesi'nden Barry Sinervo, güneybatı Amerika'da yaşayan lekeli kertenkele türünde benzer bir değişimi ortaya çıkarttı. Erkek kertenkeleler her biri boyun rengiyle belirlenen üç çeşit çiftleşme stratejisinden birini benimser. Turuncu boyunlu erkekler iri ve saldırgandır ve daha çekingen bir tür olan mavi boyunlu erkeklerin eşlerini çalmak için zorbalığa başvurur. Sarı boyunlu erkekler ise dişi taklidi yaparak, kabadayılık yapan turuncuların arasına sinsice karışır ve bunların çiftleşme girişimlerini baltalar. Ne var ki sarı boyunlu erkekler mavi boyunlu erkekleri kandıramazlar, çünkü mavi boyunlular dişileri ellerinden kaçırmamak için pür dikkat kesilmişlerdir. Bunun sonucunda bu üç her stratejiden birinin 4-5 yılda bir baskın hale geldiği izlenir.
ÇAĞDAŞ EVRİM MODELİ
Kimse bu tür çağdaş evrimin ne kadar yaygın olduğunu bilmiyor, çünkü bunu doğal yaşamda izlemek son derece zor. Değişiklik o kadar hızlı bir şekilde meydana geliyor ki, biyologların çok ayrıntılı bir kayıt tutmadıkları sürece bu değişiklikleri gözden kaçırmaları işten bile değildir.
Kaldı ki hızlı evrim, aynı özelliğin farklı versiyonlarının dönüşümlü olarak ortaya çıkmasıyla sınırlı değildir. Bazen evrim tek bir yöne doğru kararlı bir şekilde yol alır. Bu, özellikle istilacı türlerin biyolojisini anlama yolunda çok önemli bir adımdır. ABD'de zebra midyesi veya hardal otu gibi türlerin zararlı istilacılar oldukları fark edilmeden çok önce, bu zararlı istilacıların yeni evlerine gizlice sızmış olabilecekleri tahmin ediliyor. Bunun bir açıklaması, istilacıların çevrelerine tam uyum sağlamadan ortaya çıkmayı geciktirmiş olmalarıdır. Ve bir kez de ortaya çıktıkları zaman, sonuç dramatik olabiliyor. "Bu istilalardan bazıları istila eden popülasyonda genetik bir değişikliği yansıtıyor olabilir" diye konuşan Wisconsin-Madison Üniversitesi'nden Donald Waller , "Pek çok organizma çok küçük bir değişiklikle çok farklı bir yapıya bürünebilir" diyor.
İnsan faaliyetleri bazı ekosistemleri eskisine göre daha hızlı ve daha dramatik bir şekilde değiştiriyor olabilir. Dolayısıyla doğrusal bir seçilim bu tür olaylarda belirgindir. Michigan State University'den Andrew McAdam , "İnsanların yol açtığı değişiklikler yalnızca daha büyük değil, aynı zamanda daha kalıcı ve daha süreklidir. Bunlar daha hızlı değişikliklere neden olmasının yanı sıra süreklilik gösterir. Sözgelimi fildişi avcılığı, Afrika ve Asya'da dişsiz fillerin evrimini destekler niteliktedir" diyor.
KOÇ BOYNUZLARINDA KÜÇÜLME
Evrimsel değişimin en belirgin olduğu bölgelerden biri de Kanada, Alberta'daki Kayalık Dağları'dır. Bu bölgede Kuzey Amerika'nın en büyük boynuzlu koyunları yaşar. Profesyonel avcılar büyük boynuzlu bir koçu avlamak için çok büyük bir bedel ödemek zorundadır. Bu dağların Koç Tepesi adı verilen bir bölgesinde koçların yasal olarak avlanabilmesi için, boynuzlarının 360 derecelik bir kıvrıma erişmesi gerekir. Bu boyutta bir boynuza sahip bir koçun yaşama şansı bir veya iki yıldır, çünkü avcılık bu bölgede çok yaygındır. Beklenildiği üzere evrimsel değişim, boynuzları yasal avlanma boyutuna ulaşmayan koçların gelişimini destekler nitelikte olmalıdır.
Edmonton'daki Alberta Üniversitesi'nden Dave Coltman ortalama boynuz boyutlarının son 30 yılda yüzde 25 oranında küçüldüğünü keşfetti (Nature, vol 426, p 655). Genetik erozyon burada da son bulmaz, çünkü daha büyük boyutlu boynuza sahip olan koçlar genel olarak daha kaliteli genlere sahip olma eğilimindedir. Bu durumda avcılar uzun vadeli çıkarlarına ters düşün bir tutum içinedir. Coltman bu konuda şöyle konuşuyor: "Bu yapay bir seçilim modelidir. Burada istediğinizi daha fazla almak yerine, daha azı ile yetinmek zorunda kalıyorsunuz."
BALIKÇILIKTA STRATEJİ HATASI
Denizlerde balıkçıların tetiklediği değişiklik de buna benziyor. Ticari balık avcılığında, balıkçılar balıkların belirli bir boyda olanlarını tercih ediyor. Üç yıl önce New York'taki Stony Brook Üniversitesi'nden David Conover, bu durumun nasıl geliştiğini anlamak için laboratuar ortamında Atlantik gümüş balığı denilen bir tür üzerinde incelemeler yaptı. Bu çalışmada dört nesil sonra "avlanan balık popülasyonu"nun *ki bunların en irilerinin yüzde 90'ı havuzdan çıkartıldı- boyutları ortalama olarak "avlanmamış balık popülasyonu"nun *ki bunların en küçüklerinin yüzde 90'ı havuzdan çıkartıldı- yarısı kadardı. Boyut farklılığının neticesinde, havuzdan çıkartılan balığın (avlanan balıklarla paralellik kurulması için) toplam ağırlığı, beşinci nesil avlanan balıklarda, avlanmayan balığın yarısı kadardı.
Bu tarihten sonra diğer bilim adamları Newfoundland açıklarında avlanan morina balıklarının giderek daha küçük boyutlara indiğini ortaya çıkarttı. Bu sonucun nedeni büyük olanlarının avlanmasıydı. Bu değişiklik ne yazık ki balıkçılığın lehine bir durum değil, çünkü küçük balıkların yumurtlama kapasitesi büyük balıklardan daha düşüktür.
Eğer çağdaş evrim, gerçekten de yoğun bir şekilde avlanan balık popülasyonlarında baskın bir belirleyici ise, balıkçılar farkında olmadan kendi kuyularını kazıyor olabilirler. Bu şekilde kendi elleriyle sağlıklı balık sürülerinin önünü kesiyor olabilirler. Balıkçılar, en büyük balığı avlayıp, geriye kalanı suya bırakacakları yerde, büyük balıkların en iyi genleri taşıdığının bilincinde olup onları suya bırakmaları gerekirdi. Conover'a göre bunun çözümü balıkçıların orta boy balıkları avlamasıdır. Conover bu konuda şöyle konuşuyor: "Orta boy balıkları tutarlarsa, balığın benimseyeceği en iyi strateji mümkün olduğunca hızla büyümektir. Bu durumda doğal seçilim, seçimini en hızlı büyüyenden yana kullanacaktır. Bugünkü sisteme göre bu strateji daha yararlıdır, çünkü bugünkü sistemde denize geri bırakılan küçük balıkların minimum avlama boyutuna erişmesi çok zordur."
ÇÖZÜM ARAYIŞLARI
Evrimin balıkçılıkta yarattığı bu olumsuzluğu tersine çevirmek mümkün mü? Uzmanlar bunun mümkün olduğunu, ancak kolay olmadığını söylüyorlar. "Maksimum boyut sınırlaması getirilirse, bugünkü trol teknolojisinde büyük balıkları denize geri bırakmak pratik olarak mümkün değildir. Bugünkü koşullarda büyük balıkları denize bırakmak için önce güverteye almanız gerekir. Ancak bu da balıkların yaşam şanslarını azaltır" diye konuşan Conover, "Ancak modern troller, deniz kaplumbağalarını avlalamak için büyük delikli metal ızgaralardan yararlanır. Bu mekanizma büyük balıkların salıverilmesinde yararlı olabilir" diyor.
Bu arada, evrimi frenleyecek başka daha köklü yöntemler de var. Sözgelimi bazı bölgelerde balıkçılık yasaklanabilir. Bu koruma alanlarında büyük balıklar bol miktarda yumurta bırakıp, küçük balıklara doğru yönelen evrimi "sulandırabilirler". Büyük boynuzlu koçların avlanmasının yasaklanması da, küçük boynuzların lehine gelişen seçilimi durdurabilir.
Çağdaş evrim bu örneklerde görüldüğü gibi her açıdan kötü değildir. Halihazırda mikropların yararlı alanlarda kullanılmasının yolunu açan bu evrimsel gelişmedir. İnsan faaliyetlerinin sonucunda ortaya çıkan iklim değişikliği doğayı tehdit ederken, bitki ve hayvanların değişikliğe hızla uyum sağlaması gerekir. Biyologlar çeşitli türlerin daha yüksek sıcaklıklara "alıştığını" fark ediyor. Dolayısıyla son yıllarda tanık olduğumuz "erken ilkbaharlara" uyum sağlamak için doğanın göç ve üreme tarihlerini daha öne çektiği de görülüyor.
Sözgelimi Alberta Üniversitesi'nden Stan Boutin Kanada'nın Yukon bölgesindeki kırmızı sincapların 10 yıl öncesine göre 18 gün önce yavruladıklarını tespit etmiş. Ve bu değişikliğin davranış esnekliğinden değil evrimsel değişimden kaynaklandığını ileri sürüyor.
GERİYE DÖNÜŞÜ OLMAYAN NOKTA
Evrimin iklim değişikliğinin hızına ayak uydurup uyduramayacağı konusunda henüz kesin bir şey söylenemiyor. Kesin olan, bir türün yeni bir ortama uyum sağlamaya yönelik evrimleşmesi doğru genlere sahip olmasına bağlıdır. Ve büyük popülasyonların bu genetik sermayeye sahip olma şansı, küçüklere göre daha fazladır. Bu da iklim değişikliklerinin neden olduğu karmaşa içinde, kaybetme olasılığı en yüksek olan türlerin, halihazırda sayıları en az olan türler olduğu anlamına gelir. Soyları tükenmekte olan türleri kurtarmaya soyunan çevreciler, bazı marjinal popülasyonların kurtarılması için sarf edilen gayretlere son verilip, başarılı bir evrim geçirme potansiyeline sahip olan türler üzerine yoğunlaşmanın daha doğru bir strateji olduğunu düşünüyor. Boutin bu konuda şöyle konuşuyor: "Bu da, Kanada'daki tüm ren geyiği türlerini kurtarmamız gerekmediği, ancak başarı şansı yüksek türleri tercih etmemiz gerektiği anlamına geliyor."
Bazı bilim adamlarının kuşkulandığı gibi hızlı evrim giderek yaygınlaşıyorsa, başka bir olumsuz etkisi daha ortaya çıkacaktır. Çevreciler, soyu tükenmekte olan türleri kurtarma bağlamında, "koruma" kavramını bir daha gözden geçirmek zorunda kalacaklar. Çünkü bu türleri koruma altına almak veya yaşam koşullarını gelişmeye daha uygun hale getirmek, bu türlerin farklı bir yöne doğru evrimleşmesine yol açabilir.
Bu da ilginç bir felsefi soruyu gündeme getiriyor" diye konuşan McAdam, "Kurtarmaya çalıştığımız nedir? Spesifik bir türü mü kurtarmaya çalışıyoruz, yoksa o türle ilgili bir şeyi mi kurtarıyoruz? Bugün sahip olduğumuz türlerin hepsini koruma altına almak bizi mutlu edecek mi?" diye soruyor.
Reyhan Oksay
Kaynak: www.newscientist.com/channel/life/evolution
Cumhuriyet
Bilim Teknik
30.07.2005
|

14-02-2009, 21:32
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 23 Dec 2007
Mesajlar: 1.257
|
|
KÖKTENDİNCİLERİN BİLİME YENİ SALDIRISI TEMELSİZ
'Akıllı tasarım' Teorisi, olmayan mükemmelliği abartıyor
Yaradılış yanlıları tarafından yeniden topluma inandırılmaya çalışılan "Akıllı tasarım" (Intelligent design) teorisi, dünyadaki yaşamın sadece evrimle açıklanamayacağını savunur. Ancak Darwin, "Türlerin kökeni" adlı çalışmasında tek bir örnekle bile biyolojik yapıların hiç de mükemmel olmadığını kanıtlamıştı.
Evrim için mükemmellik gereksizdir. Zaten akıllı tasarımcıların öne sürdükleri mükemmel organlar aslında mükemmel değildir. Karmaşıklık ve mükemmellik bizim bakışımızda oluşur. Ve yaradılış yanlıları bunu akıllı tasarım olarak göstermek için örnek üzerine örnek sunmalarına rağmen, kanıtlar bunların doğru olmadığını gösteriyor.
Gözlerin evrimsel gelişimi büyük bir tasarımcının değil, bilinçsiz bir işçi hayvanın eseridir. Gözleri ve dünyadaki yaşamın hiçbir şeyini dev bir mühendis yaratmadı. O sadece bir kazan tamircisiydi. Büyük bir tasarımcının var olup olmadığı bilimin konusu değildir. Eğer varsa bile, evrim onun işini berbat bir şekilde yaptığını kanıtlamakta.
Evrim başarılı hataların bir dizisidir. Bu hatalar dizisi doğal ayıklanma, kalıtsal farklılıklar ve yenileme yetisine dayanır. Sonuç mükemmel gibi görünse de aslında tam tersidir. Farklı göz tipleri 50 kez veya çeşitli hayvan türlerinde çok kez birbirinden bağımsız olarak gelişmiştir. Çevredeki ışığı algılama sorunu farklı yollarla çözülmüştür. Doğadaki tüm gözler sadece gerektiği kadar karmaşıktır ve her gözün büyük bir kusuru vardır.
Amerikan başkanı Georg W. Bush geçen haftalarda gazetecilerle konuşurken, okullarda evrim teorisiyle birlikte "Intelligent Design" (Akıllı tasarım) teorisinin de okutulacağını söyledi. Bush, buna gerekçe olarak, eğitimde "farklı teorilerin" yer alması ve dünyanın ne şekilde oluştuğunun "farklı düşüncelere" göre öğretilmesi gerektiğini gösterdi.
"Akıllı tasarım" teorisi bir kamuoyu araştırmasına göre Amerika'da son yıllarda iyice yaygınlaşmakta.
Geleneksel yaradılış teorisinin aksine, bu teori dünyanın dört milyarı aşkın bir süre içinde geliştiğini yalanlamıyor, ama doğadaki karmaşık yapıların, bunların arkasında üstün bir zekânın barınması gerektiğinin bir kanıtı olduğunu vurguluyor.
Amerika'daki birçok eyalette şimdi "Akıllı tasarım" teorisinin, Charles Darwin tarafından kurulan Evrim teorisiyle birlikte eğitim programına alınıp alınmaması konusunda tartışmalar yaşanmakta.
KÖKTENDİNCİ ATILIM
Bu konuda kaygılı olanlar da var tabii. Rhode Island, Brown Üniversitesi'nden Kenneth Miller örneğin, Anti-Darwin kampanyalarının her yerde başarılı olmamasına rağmen köktendincilerin, insanlarda evrim teorisine karşı bir güvensizlik yarattıklarını hatırlatarak, yaradılışçıların istekleri günümüzde daha radikal ve tehlikeli bir hale geldi, diyor.
Miller'e göre Neo-yaradılışçılar bilimi kendi kafalarına göre yorumlayarak, dünya dışı fenomenleri doğal süreçlerin açıklanmasında kullanmaya çalışıyorlar.
Amerikan eğitim sistemine Adem ve Havva mitosunu yerleştirerek biyoloji kitaplarını değiştirme çabası en az elli kez tekrarlanmıştır. Ancak bu girişimler din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı tutulmasını öngören yasalar sayesinde engellenebilmiştir. Yasalara göre yaradılış, dinsel bir inanış olduğu için okullarda okutulması yasaktır.
Akıllı tasarım teorisi yanlıları şimdi bu düşünceyle, yasalara takılmadan doğa bilimleri derslerine dinsel inanışları eklemek için farklı bir etiket kullanıyorlar: Akıllı tasarım teorisi, yaşamın sadece evrimle gelişmeyecek kadar karmaşık olduğunu kabul ediyor. Bu yüzden bir tür güçlü bir tasarımcı tarafından tasarlanmış olması gerekir.
O, KİM?
İngiltere'nin en ünlü bilim adamlarından biri olan Steve Jones, die Zeit (33/2005) gazetesindeki makalesinde, "ama başları yasalarla derde girmesin diye, hiçbir zaman "güçlü tasarımcının" kim olduğunu açıklanmıyorlar, diyor.
Akıllı tasarım yanlıları, Darwin'in sadece gerekli olduğu durumlarda öğretilmesini ve akıllı tasarım teorisinin de bilimsel bir hipotez olduğunu söylüyorlar. Ve Jones, ABD'deki bazı okullarda akıllı tasarım teorisinin, Darwinizm'e alternatif olarak okutulduğunu açıklıyor.
Oxford tartışmasında ilk kez 1860 yılında Darwin teorisine karşı bayrak açan piskopos Wilberforce şöyle demişti: Büyükannelerinizin ve büyükbabalarınızın soyunun maymunlara uzanıyor olması hoşunuza gidiyor mu?
İşte böylece, evrim teorisine karşı, dünyayı bir yaratıcının yarattığı düşüncesinin ortaya atıldığı bir tür "evrim savaşı" başladı. Bu konunu özü sadece "bilime karşı savaş" da değildir. Burada amaç geniş kapsamlı bir fenomenin, bilimdışı araçlarla yürütülen politik bir tartışma olarak sunularak, Amerikan toplumunun büyük bir kısmının sosyal ve kültürel kararlarına dokunmaktır.
New Scientist dergisindeki yazıda da (www.newscientist.com, 9.7.05) açıklandığı gibi, bu karar 1925 yılında tüm ülkede dikkat çeken Scopes veya Monkey Trial vakasıyla bir yara almıştı. Dayton'daki (Tennessee) bir ortaokulda fizik öğretmenliği yapan Thomas Scopes, bir arkadaşının yerine biyoloji dersine girip Charles Darwin'in "Türlerin Kökeni" adlı öğretisini anlatınca kendisini bir anda mahkemenin önünde bulmuş ve 100 Dolarlık para cezasına çarptırılmıştı.
BİLİMDE TANRIYA İHTİYAÇ
Bu olayın üzerinde evrim karşıtları ve Tennessee'deki köylüler ve inançlı insanlar alaya alındı. Ve her ne kadar Skopes davayı kaybettiyse de (suçlama daha sonra geri alınmıştı), Darwin ve bilim sanki zafer elde etmiş gibi görünüyordu. Bu olaydan birkaç yıl sonra sessizlik hüküm sürdü. Fakat maymun olayı Amerikan toplumu üzerinde önemli bir etki yapmıştı.
Oysa doğal ayıklanma ve mutasyon, dünyadaki tüm yaşamların gelişimi için bir açıklama getirmekte. Doğa bilimlerinde Tanrıya, açıklayıcı bir parametre olarak ihtiyaç duyulmamakta. Ne var ki insanın sadece evrimsel rastlantılarla geliştiğini ve evrimin gelişim çizgisinde özel bir statüye sahip olmayışına dayanan teoride, inanların birçoğu etik ve moralin yok olduğunu düşünüyorlar.
Doğanın, büyük bir gücün etkisi olmadan oluşabilmesi için çok karmaşık olduğu düşüncesinden Darwin de haberdardı.
Türlerin Kökeni adlı çalışmasındaki bir bölümde "The origin of extreme complexity and perfection başlığı altında bundan yararlanmıştır da.
Darwin'in iddiası, özellikle de biyolojiyi daha iyi anlamaya başladığımızdan bu yana gayet basit ve akılcıdır. Darwin, gözü örnek veriyor ve bu da akıllı tasarım teorisini çürüten mükemmel bir açıklamadır. Gerçi gözler karmaşık sistemler ve bugün bile hâlâ tüm işlevlerin detaylarını bilmiyoruz. Ama bunların rastlantısal olarak ortaya çıktıklarını gösteren kanıtlar çoktur.
BAŞARILI HATALARIN DİZİSİ
Evrim başarılı hataların bir dizisidir. Bu hatalar dizisi doğal ayıklanma, kalıtsal farklılıklar ve yenileme yetisine dayanmakta. Evrimin türlere ihtiyacı vardır ve sadece raslantısal mutasyona izin verenlerle çalışabilir. Sonuç mükemmel gibi görünse de aslında tam tersidir.
Farklı göz tipleri 50 kez veya çeşitli hayvan türlerinde çok kez birbirinden bağımsız olarak gelişmiştir.
Çevredeki ışığı algılama sorunu farklı yollarla çözülmüştür. Doğadaki tüm gözler sadece gerektiği kadar karmaşıktır ve her gözün büyük bir kusuru vardır. Hayvanların birçoğu, ışığı, sinir uyartılarına dönüştüren hücrelerden oluşan bir düzleme yansıtan mercekli gözlere sahipler.
Tüm göz yapıları, evrimsel süreç içindeki çevresel zorunlulukların bir sonucudurlar. İnsan gözü de gerektiği kadar karmaşıktır. Zayıf ışığı görebilmemizi sağlayan yüz milyon çubuk ve renkleri görmemizden sorumlu üç milyon kozalak bulunuyor gözlerimizde.
Her kozalak ışığı biyokimyasal sinyallere dönüştüren proteinler içermekte. Üç pigment, mavi, yeşil ve kırmızı renkleri kaydederek, renkli dünyayı görünür kılıyor.
Bu dünya, beyaz çiçeklerle dolu ama sadece bizim için.
Arılar kızılötesi ışıkta bizim göremediğimiz ayrıntıları görürler. Sonuçta gözlerimiz mükemmellikten çok uzak, ama neyse ki biz gözümüzün kusurlarını hissetmiyoruz.
MÜKEMMELLEŞME YOK
Evrim tüm biyolojik sistemleri her zaman değiştirdi ama asla mükemmelleştirmedi. Gözümüzün evrimi cildimizin üzerinde ışığa duyarlı bir leke olarak oluştu, daha sonra bir kap gibi derinleşti ve en sonunda da basit bir kamera sistemine dönüştü.
Ancak gözümüzdeki ışığın ağ tabakasına ulaşabilmesi için önce görsel verileri beyne ileten sinir liflerini geçmek zorunda. Bu sistem ise ışığa duyarlı tarafı ters duran bir kamerayla karşılaştırılabilir.
Böcekler dünyayı daha farklı görürler. Gözlerinde bir değil binlerce mercek vardır ve bunlar ışığı bir sensor üzerinde odaklarlar. Çok sayıda küçük ve basit kameralardan bir araya getirilmiş bir petekgöz, evrimin neler yapabileceğini ve yapamayacağını gösteren mükemmel bir örnektir.
Böceğin gözleri geniş bir alanı görecek şekilde uzmanlaşmıştır, ama ayrıntılı çok kötü görür. Her ne kadar bu göz yapısı sadece sınırlı yetilere sahip olsa da, doğal ayıklanma böceklerin görme yetisini iyileştirmek için tüm olanakları kullanmıştır.
Gece uçan kuşlar, ışığa karşı duyarlılığı yüz misli arttıran büyük merceklere, pervaneler havada uçan avını takip edebilmek için birçok kameralı petekgöze sahiptir.
Kusurlu bir tasarımı iyileştirmek için evrim elinden geleni yapıyor. Ama ne var ki evrimin en iyisi mükemmel değildir. Pervanelerin gözleri bugünkü biçimine diğer tasarımların çok daha kötü olması nedeniyle kavuşmuştur. Böcek, insan ve diğer tüm biyolojik sistemlerin gözleri için mükemmellik göreceli bir kavramdır ki bu nedenle de gözlüğü, teleskopu ve mikroskobu geliştirdik.
Evrim için mükemmellik gereksizdir. Karmaşıklık ve mükemmellik bizim bakışımızda oluşur.
Ve yaradılış yanlıları bunu akıllı tasarım olarak göstermek için örnek üzerine örnek sunmalarına rağmen, kanıtlar bunların doğru olmadığını gösteriyor. Gözlerin evrimsel gelişimi büyük bir tasarımcının değil, bilinçsiz bir işçi hayvanın eseridir. Gözleri ve dünyadaki yaşamın hiçbir şeyini dev bir mühendis yaratmadı. O sadece bir kazan tamircisiydi.
Büyük bir tasarımcının var olup olmadığı bilimin konusu değildir. Eğer varsa bile, evrim onun işini berbat bir şekilde yaptığını kanıtlamakta.
Nilgün Özbaşaran Dede
http://science.orf.at 3.8.05, www.newscientist.com 9.7.05, www.heisse.de, Die Zeit 33/2005
Cumhuriyet
Bilim Teknik
10.09.2005
|

14-02-2009, 21:35
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 23 Dec 2007
Mesajlar: 1.257
|
|
DNA'mızın yüzde 98.5'ini şempanzelerle paylaşıyoruz
Sıçandan kirpi balığına kadar çok sayıda hayvanın gen haritası çıkartıldı. Şimdi insanın en yakın akrabası şempanze de bu gruba katıldı. Şempanze genomunun haritalandırılması ile ilgili bulgular saygın bilim dergisi Nature'ın 1 Eylül tarihli sayısında yer aldı. Bulgulara göre insanlar şempanzelerle DNA'sının yüzde 98.5'ini paylaşıyor. Bu iki genomu karşılaştıran bilim adamları, özellikle aradaki farklılıklara odaklanarak, insan genomunun nasıl evrildiğini ve kanser gibi şempanzelerde nadiren görülen hastalıkların insanlarda nasıl geliştiğini ortaya çıkartmaya çalışıyor.
Şempanzenin tüm genomunu ortaya çıkartma misyonunu dünyanın dört bir yanından gelen 67 bilim adamının oluşturduğu Şempanze Genomu ve Analiz Konsorsiyumu üstlendi. Bu genomun 3 milyar civarında baz çiftinden oluştuğu düşünülüyor. Bilim adamları Atlanta'daki Yerkes Ulusal Araştırma Merkezi'nde yaşayan Clint adındaki bir erkek şempanzeyi 24 yaşında ölünceye kadar incelediler. "Shotgun" dizilim yönteminden yararlanarak genomun yüzde 94'ünü büyük bir doğruluk payı ile haritalandırdılar.
FARK:1,2
Bilim adamları şempanze genomunu insan genomu ile karşılaştırırken ikisinin arasındaki farklılıklara odaklandılar. Elde ettikleri sonuçlara göre yaklaşık genomların yüzde 1.2'si farklıydı. Bu da şempanze ve insan DNA'sının yüzde 98.5'inin aynı olduğu tezini doğruluyor.
Ancak bilim adamları genetik kodun daha geniş bölümlerinin yeniden yapılanması ve kendini kopyalaması olgusuna bağlı olarak, daha yüzde 2.7 oranında farklılık bulunduğunu tespit ettiler. Şempanze genomu projesinde görev alan Washington Üniversitesi'nden Richard K. Wilson , "Son birkaç yıl içinde bu tür karşılaştırmalar insan genomunun nasıl evrildiği konusuna açıklık getirecek ve kanser gibi şempanzelerde görülmeyen bazı hastalıklara niçin yakalandığımızı anlayabileceğiz" diyor.
İnsanların şempanzelerden kabaca 6-7 milyon yıl önce ayrıldığı düşünülüyor. Bilim adamları şempanze genomunu inceleyerek bizleri farklı kılan biyolojik yapımızı daha ayrıntılı bir şekilde ortaya çıkartmayı planlıyor. Şimdiye dek bilim ekibi insan genomundaki 6 bölgenin şempanzelerden farklı mutasyonlar geçirdiğini tespit etti.
Bu mutasyonlar o denli yararlı idi ki birkaç yüz nesil içinde tüm popülasyona yayıldı.
İNSAN EVRİMİ İLE İLGİLİ TEMEL SORULAR
"Düşlerim gerçek oldu" diye konuşan şempanze genomu projesinde görev alan evrim biyoloğu Caro-Beth Steward , şempanzenin gen haritasının kendi yaşamı süresince çıkartılabileceğine ihtimal vermiyordu. New York Eyaleti'ndeki Albany Üniversitesi'nden araştırma görevlisi Steward'ı bu kadar heyecanlandıran yalnızca şempanze genomunun çıkartılması değil; orangutan ve rhesus makak maymununun gen haritasının da tamamlanmak üzere olması, insan evrimi ile ilgili bugüne dek yanıtlanmamış pek çok temel soruyu yanıtlanacak. Yanıtlanmayı bekleyen temel sorular şunlar:
°İnsanlar, maymunlar ve diğer primatlar arasındaki farklılıkların temelinde ne yatıyor?
°Atalarımızın genom içeriği ve fiziksel yapısı, primatların evrimini nasıl etkilemiştir?
°Şempanze genomu evrimin nasıl çalıştığını daha iyi anlamamızı sağlayacak mı?
BAŞLANGIÇ NOKTASI ŞEMPANZELER
İnsanlardaki DNA dizilimini daha iyi anlamanın en kestirme yolu yaşayan en yakın akrabamız olan şempanzelerin genomunu incelemek. Fakat insan genomunun şempanze genomuna çok yakın olması, yalnızca şempanze genomunu inceleyerek yukarıdaki soruları yanıltabileceğimiz anlamına gelmez. Şu anda elde bulunan verilere dayanarak, insanlarda olduğu halde şempanzelerde eksik olan bir DNA diziliminin insan evrimi sırasında ilave olup olmadığını söylemek olanaksız. Kaldı ki kayıp DNA dizilimi şempanze soyunda kaybolup gitmiş de olabilir.
Diğer bir sorun da, şempanze ile insan genomu arasında tespit edilen farklılıkların önemli olmama olasılığıdır. "Bulduğunuz farklılık sizi heyecanlandırabilir.
Ancak bir süre sonra bunun tek bir tür içindeki doğal bir varyant olduğunu fark edersiniz" diye konuşan San Diego'daki Kaliforniya Üniversitesi'nden Ajit Varki, "Şempanzeler, insanlar gibi, birbirlerinden genetik olarak ayrılırlar. Ancak bu ayrılığın boyutları tartışılabilir. Alt türlerden başka maymunların daha gen haritasının çıkartılması gerekir. Ancak bu şekilde türler arasındaki dizilim farklılığını anlayabiliriz" diyor. Ayrıca unutulmamalı ki şempanze genom dizilimi halihazırda daha taslak halindedir. Farklılıkların gerçekliğini garanti altına almak için, şempanze diziliminin, insan genomunda olduğu gibi "nihai" standartlara göre "cilalanması" gerekir. Bu işlem halen sürmektedir.
SIRADA DİĞER MAYMUNLAR
İşlem bununla da bitmiyor. Bilim adamlarının bir genetik değişikliğin insanlara özgü olup olmadığını kesin olarak söylemesi için diğer primat genomlarının daha çıkartılması gerekiyor.
Rhesus makaklarının genomu *bir Eski Dünya maymunu- hemen hemen hazır. Bunların genom diziliminin birleştirilmiş ilk hali, bu yılın başlarında kamuya açık veritabanına yüklendi ve bunun düzeltilmiş versiyonunun bu yılın sonlarında yayımlanması bekleniyor. Rhesus makaklarının gen haritalarının çıkartılmasının bu kadar öne alınmasının nedeni, tıbbi araştırmalarda yaygın bir şekilde kullanılmalarından kaynaklanıyor.
Bilim adamları bu genomdan faydalanarak, farklılıkların 6 milyon yıl önce en son ortak atadan ayrıldıktan sonra modern şempanzelere veya insanlara uzanan soydan kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlayabilecek. Makaklar yararlı bir referans olmakla birlikte, insan/şempanze farklılaşmasından sonraki genetik değişikliklerin saptanmasında en ideal kriter değil.
ORANGUTAN İLE EVRİMİ ANLAMAK
İnsan genomunun evrimini daha iyi anlamak için bilim adamları, insan ve şempanzelerden yeterince farklı, ancak daha yakın bir ortak atadan gelme bir primatı incelemeyi tercih ediyor. "Bu türe en yakın aday orangutandır" diye konuşan Varki, orangutanın şempanze ve insan ile ortak bir atadan geldiğini ve farklılaşmanın 12 milyon yıl önce başladığına dikkat çekiyor. Orangutan genomunun incelenmesi halihazırda devam ediyor ve bu çalışmanın ilk sonuçlarının gelecek yılın başlarında tamamlanması bekleniyor.
Kaliforniya, Walnut Creek'deki Joint Genome Institute'un direktörü Eddy Rubin , orangutan genomunun sağlayacağı faydaları şöyle açıklıyor: "İnsan, şempanze ve orangutanda ortak, ancak rhesus makaklarında farklı dizilimler keşfedersek, büyük maymunları diğer primatlardan ayıran geneomik özelliklere ilişkin çok önemli ipuçları elde ederiz."
GORİL GENOMU DA GEREKLİ
Ancak bazı bilim adamları şempanzeden sonraki en yararlı genomun gorillerinki olması gerektiğine inanıyor. Goril şempanzeden sonra insanın en yakın akrabasıdır ve goril genomunun bazı kısımları insanlara şempanze genomundan daha yakındır. Almanya, Leipzig'deki Max Planck Enstitüsü Evrim Antropolojisi bölümünden Svante Paabo , "Dizilim goril, şempanze ve insana uzanan süreç içinde türlerin nasıl gelişim geçirdiğini anlamamıza yardımcı olacak" diyor.
Genel olarak, bir primatın genomu insana ne kadar yakınsa, insanlara özgü son özelliklerin anlaşılmasında daha önemli bir rol oynayabilir. Ve bu karşılaştırma ne kadar fazla sayıda tür genomu ile yapılırsa sonuçlar o kadar güvenilir olur. Örneğin orangutan, goril ve şempanze bir DNA pozisyonunda birbirinin eşi ise ve insanlar farklıysa genetikçiler bu değişikliğin insan soyunun en ileri tarihlerinde gerçekleşmiş olduğuna kanaat getirirler. "Gorilin gen haritasının çıkartılmasına bu ekim ayında başlayacağız" diye konuşan İngiltere, Cambridge'deki Wellcome Trust Sanger Institute'dan Jane Rogers, bir araya getirilmiş taslakların birkaç yıl içinde hazır olacağını belirtiyor.
KÖKLERİMİZE GERİ DÖNERSEK...
Bazı bilim adamları primat ailesinin en genç ve körpe üyeleri ile uğraşadursun, bazıları da köklere inerek en eski primat genomlarının neye benzediğini ortaya çıkartmaya çabalıyor. Bu amaca yönelik olarak moleküler paleontologlar belli başlı primat soylarının her birinden bir örnek alarak genomunu çıkartmayı planlıyor.
Örneğin Yeni Dünya maymunlarından marmoset'in gen haritasının çıkartılmasına başlandı. Japonya, Tokyo'daki Ulusal Enformatik Enstitüsü'nden Asao Fujiyama "Lemur'un da gen haritasının çıkartılmasını arzu ediyorum" diyor. Fujiyama geçen yıl ilk şempanze kromozomunun dizilimini çıkartan ekibin bir üyesi. Lemur'lar maymunlara uzanan daldan önce ortaya çıkan bir alt gruptan geliyor.
PLASANTALI HAYVANLAR
Santa Cruz'daki Kaliforniya Üniversitesi'nden David Haussler ve meslektaşları daha eskilere uzanmayı planlıyor. Bu ekip 75 milyon yıl önce dinozorlarla aynı dönemde yaşamış plasentalı memelilerin genomunu çıkartmak için hayvanlar aleminde geniş bir tarama yapmak niyetinde. "Hedefimiz DNA değişikliklerinin plasentalı atalarımızdan modern insanlara uzanan tam bir tarihçesini çıkartmak" diye konuşan Haussler, "Bu genomu yeniden kurarak insan genomu ile karşılaştırırsak evrimimizdeki kilit genetik değişiklikleri saptayabiliriz. Bu verilere primat genom bilgilerini de ilave edersek aralardaki kayıp ayrıntıları tamamlayabiliriz" diyor. Şimdi atalarımızın yeniden organize edilmiş DNA diziliminin ilk taslaklarını birleştirmekle meşgul olan Haussler ve ekibi, "Sonuçlar daha hazırlık safhasında olmasına karşın, bulguların en azından bilgisayar ortamında düzenlenebileceğini anladık" diyor.
GİBBONLARIN KARIŞIK GENOMU
Soy ağacının köklerinden dallarına doğru uzanan bu girişimler, genomların nasıl evrimleştiğini ve içlerindeki genlerin nasıl çalıştığına ilişkin görüntüyü tamamlayacak. New York Üniversitesi'nden moleküler antropolog Todd Disotell , büyük maymunlarla ortak bir atadan gelen gibbonların genomunun çok farklı özellikler taşıdığını ve bunların kromozomlarının diğer maymunlardan daha hızlı değiştiğini ve evrildiğini düşünüyor.
"Gibbonların genomu sanki bir karıştırıcının içine konulup karıştırılmış gibi" diye konuşan Disotell, "Bunların DNA içerikleri insan ve şempanzelerle büyük benzerlik taşıyor, ancak birbirinin içine geçmiş durumda. Genlerin yeni kromozomal pozisyonlarında işlevlerinin değişip değişmediğini öğrenmek ilginç olabilir" diyor.
TEK BAZ DEĞİŞİKLİĞİ Mİ?
Kromozomlar kırılıp yeniden birleştiği zaman, bu süreçte etkin olan moleküler mekanizma dizilimin içinde yok olup gidiyor. Gibbon genomu çok fazla miktarda yeniden düzenlenme sürecinden geçtiği için, bu süreç içindeki mekanizmaların izlerini sürmek mümkün olabilir. Maryland, Bethesda'daki Amerikan İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü bu yılın başlarında yeniden düzenleme süreci ile ilgili mekanizmaları daha iyi anlamak için çalışmalara başlayacağını duyurdu.
Bunun gibi yapısal değişiklikler, insan evrimini neyin tetiklediğini ortaya çıkartma konusunda yol gösterici olabilir. Şempanze genomu çalışması, şempanze genomunun kendi kendini kopyalama sürecine bağlı olarak yüzde 2.7 oranında in san genomundan farklı olduğunu gösteriyor. Oysa bu fark, ek baz çiftlerinde yüzde 1.2 civarında seyrediyor. Kendi kendini kopyalama gibi yapısal değişiklikler, yeni genlerin ortaya çıkmasında çok önemli bir rol oynuyor. Ancak şu anda insanların evriminde tek baz değişikliklerinin mi, yoksa yapısal varyasyonların mı daha önemli rol oynadığını söyleyemiyoruz.
Primat genomları, görüldüğü üzere çeşitli mekanizmalar üzerinden şekillendiriliyor. Bazı değişiklikler tek baz değişiklikleri olarak ortaya çıkarken, bazıları yapısal varyasyonlar şeklinde *kopyalama, iptal etme veya ekleme- kendini belli ediyor. Ve dönemsel olarak yeri değiştirilebilir bir unsur *parazit bir DNA dizilimi- genom içinde yayılabilir. Buna ek olarak genomun tümü eşit bir hızda değişmez. Çeşitli primatlar karşılaştırıldığı zaman farklı genomik bölgelerin farklı hızlarda evrildiği ortaya çıktı.
EVRİMİN ÖTESİ...
Primat genomları, ilgi çekici bir tarih dersinden daha farklı bilgiler içerir. Örneğin, insan hastalıklarına ışık tutabiliyor. Rubin, benzer genomları karşılaştırmak, fonksiyonel genleri tespit etmek, 'çöp DNA'ların dizilimlerini kontrol etmek için bir yöntem geliştirdi. "Filogenetik gölgeleme" adı verilen bu teknik, çok sayıda farklı primat DNA dizilimlerini (insan dahil) karşılaştırma ve evrimin son dönemlerinde aynı kalan DNA uzantılarını tespit etme olanağı sağlıyor. Bu çalışma, söz konusu bölgelerin dizilimlerinin ortaya çıkartılmasının önemini ortaya çıkartıyor, çünkü bu bölgeler organizmanın hayatta kalması için kritik bir öneme sahip.Bu çalışmanın sonucunda elde ettiği bulguları Rubin şöyle özetliyor: "Bir avuç dikkatle seçilmiş primat genomu genetik unsurların ortaya çıkartılmasında önemli rol oynuyor."
Şempanze genomundan yarar sağlayacak olanlar yalnızca moleküler biyologlar değil. Pek çok primatın atası *insanlardan farklı olarak- arkada çok az sayıda fosil bırakmıştır. Bunun nedeni bu hayvanların fosilleşmeye uygun olmayan ortamlarda yaşamış olmalarıdır. "İnsanların fosillerinin korunabileceği ortamlarda evrilmesi çok büyük bir şanstır" diye konuşan Yeni Zelanda, Palmerston'daki Massey Üniversitesi'nden David Penny , "Bazı primat soylarının ne zaman ayrılmaya başladığı ve ayrılma sırasındaki popülasyon boyutları konusunda kesin bilgi sahibi değiliz. Daha fazla sayıda genomun haritalanması ayrılma zamanlarının saptanmasına ve filogenetik farklılıkların çözümlenmesine yardımcı olacak" diyor.
GENOM ÇALIŞMALARINDA KISITLAMALAR
Penny, genom çalışmalarının bazı sınırlamaları olduğuna dikkat çekerek şöyle konuşuyor: "Primatlar arasındaki genom farklılıklarının anlamlı olması için genlerin farklı dokulardaki ifadesine ve ailenin geçmişindeki genetik varyasyonlarına ilişkin bilgilere gereksinim vardır. Bu bağlamda soyu tükenmekte olan primatlardan etik kuralları çiğnemeden örnek toplamak çok önemlidir. Vahşi doğada yaşayan sayıları gittikçe azalan büyük maymunlardan kan ve doku örneği toplamak için bilim adamlarının çok fazla zamanı kalmadığı kanısındayım."
Reyhan Oksay
Cumhuriyet
Bilim Teknik
17.09.2005
|

15-02-2009, 17:51
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 06 Oct 2007
Mesajlar: 3.982
|
|
Araştırmalarına, Tanrı’nın tahtını güçlendirmek amacıyla başladı
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/...rid=218&gid=61
''asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek,aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur''
|

16-02-2009, 03:20
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 30 Apr 2008
Mesajlar: 648
|
|
İyi de hoş da. Hergün bir sürü haber duyuyoruz. Bilim adamları şöyle şöyle yaptı diye. Peki nasıl yaptı biliyor muyuz? Yaptı mı belki onu da bilmiyoruz. Bizim tek yaptığımız, "bilim adamları şöyle şöyle yaptı", "bilim adamları bugün şunları buldu" laflarına, vayyy be deyip büyük bir hayranlıkla bakmak. Bu mudur bilim takipçiliği? O halde yeni bir "din"in başlangıcıdır bu. İyi, hoş, tamam, şempanzelerle aramızda bağ var da, peki nasıl saptanmış bu %98'lik benzerlik? Bu testlerde kullanılan yöntemler neler? Gözümüzle gördük mü? Ne kadar güvenilir? Kim bulmuş, nasıl bulmuş? Yok.
Her gün gazetelerde, dergilerde "bilim adamları şunları şunları buldu" türünden birsürü saçma haber, ayrıntısız, içeriksiz, "ilim irfan adamları yarın uzaya gök daşı çarpacağını söyleeeyor." türünden dinimsi, dogmamsı, hiç eleştirilmeden inanılan boş inançlar, bulgular kol geziyor.
Peki içerik olarak ne kadarından haberdar ediliyoruz? Yöntem olarak nelerinden haberdar ediliyoruz? Hiç birşeyinden. Birçok haber başlığı da sırf haber olsun dergi, gazeteleri doldursun diye, bilgisiz, cahil, haber dairesi çalışanlarınca uyduruluyor. O meşhur kalıplaşmış cümleyi duyduğumda içimden kan kusasım geliyor, çileden çıkıyorum.
Daha geçende okudum: meğer bize üniveristelerde, okullarda, gazetelerde, televizyonlarda gözümüzü korkuta kortuta, insanları canından bezdirerek, kimisine de ezberleterek, üstelik de parasını sömürerek dayattıkları HIV vüsürü hiç bir zaman izole edilememiş ki.
Gerçek olmayan, o kadar çok doğru var ki, saymaka bitmiyor açıkçası. Artık dünyanın yuvarlak olup olmadığından bile, açıkça söylüyorum, şüphe duyuyorum.
Ben buna, haddim olmayarak, bilimin dinleştirilmesi, yozlaştırılması adını verdim. Siz ne verirseniz verin.
|

16-02-2009, 04:04
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 08 Mar 2008
Bulunduğu yer: Londra
Mesajlar: 22.832
|
|
Saygidege serdar;
Tanrisal zihniyetten, bilimin kurtuldugunumu zannediyorsun? Bilim, neyle mesgul; hicbir zaman emin olamayacagi ve sonucuna varamayacagi olgularla. Peki, neden? Tanriyi gundemde tutsun diye. Neden, bilim; hicbir zaman; ilk oldugundan emin olamayacagi bir ilk arar, dersin? Neden, herseye bir cevap vermek gibi; gereksiz bir izin pesine duser. Sence amac ne? Bilimde, herseyin yanlislanabilecegi mumkun olduguna gore? O zaman, bilimin "dogrusu" varmidir?
Bilim, neyi ispatlamaya calisiyor ve kime?
Saygilarimla;
evrensel-insan
Evrensel-Insan - Yapılandırmacı Epistemoloji/Bilişsel Bilim/Qua Felsefesi/Serbest Düşünce/Devrimci Sorgulama/Zihinsel Devrim - Evrensel-Insan Zihniyeti
|

16-02-2009, 19:51
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 06 Oct 2007
Mesajlar: 3.982
|
|
Darwin Yanılmış Olabilir mi?..
Cumhuriyet 16.02.2009
2000’Lİ YILLARDA
ERDAL ATABEK
Darwin Yanılmış Olabilir mi?..
Charles Darwin’in 200. doğum yılını kutluyoruz. Doğum tarihi 12 Şubat 1809.
Dünya uygarlığının temel taşlarından birisi de ‘evrim kuramı’.
Evrimin dünyadaki gelişimin temel ilkesi olduğu kesin.
Ama bir noktada ben kuşkuya düşmekten kurtulamıyorum.
İnsanın evriminde maymunlarla ortak bir atadan geldiğimiz bulgusu var.
Ben, bütün insanların ortak atasının maymun olduğundan kuşku duyuyorum.
Şempanzelerle DNA farkımız yüzde yarım da olsa biz çok farklıyız.
Sonuçta maymunlar koşar, atlar, birbirini bitler, şakalaşırlar.
Gördüğüm insanların bir bölümünün ortak atası ‘çakal’ olmalıdır.
Çünkü bu insanlarda ‘çakal özellikleri’ çok belirgin.
Tilkiler var, kurnaz, tuzakçı, hileci, hinoğlu hin.
Bingolar var, vahşi köpekler, önüne geleni parçalayanlar.
Kurtlar var. Fırsatçı. Acımasızca saldıran.
Yılanlar var. Yerde sürünüp sinsice saldıran.
Ben, ortak atamın keçi olduğunu düşünüyorum.
İnatçı, başına buyruk. Sürüleşemeyen.
Ota samana bakmadan dağlarda yeşil yaprak peşine düşen keçiler.
Başları beladan kurtulamayanlar.
Ataları koyun olanlara imreniyorum.
Koyunlar, tasasız, gamsız, sürüye uy, otlayıp dur.
Ağılın var, çobanın var, bekçi köpeğin var.
Sürü sürü koyun.
Koyunlardan en çok yararlananlar da kurtlarla çakallar.
Kurt, çakal, tilki, sırtlan.
Bunlar dünyanın efendileri olmuşlar.
Koyunlar, kuzular, inekler, tavuklar.
Onlar da dünyanın sömürülenleri.
Onun için de içime kuşku düşüyor.
Charles Darwin o noktada yanılmış olabilir mi?
İnsanların ortak ataları ayrı ayrı hayvan türleri olabilir mi?
Hatta belki bitki türleri bile olamaz mı?
Ot gibi insanlar yok mu?
Isırganlar.
Katırtırnakları.
Devedikenleri.
Baldıran otu.
Say say bitmez.
Çeşit çeşit insan.
Develer.
Öküzler.
Ayılar.
Solucanlar.
Bokböcekleri.
Sümüklüböcekler.
Kabaklar.
Çeşit çeşit kabak. Sukabağı, kestanekabağı, balkabağı.
Aslanlar da var sahi.
Ormanların kralı.
Erkekleri yeleli.
Bayraklara konan aslanlar.
Onların sayıları azaldı Sevgili Darwin.
Aslanların soyu tükeniyor.
Onları artık kafeslere koyuyorlar...
''asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek,aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur''
|

17-02-2009, 00:33
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 06 Oct 2007
Mesajlar: 3.982
|
|
''asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek,aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur''
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 06:58 .
|