Re: Kadınlar tarlanızdır... eee sonra?
Kabe ve hacc üzerine ilginç bir yazı;
Son peygamber Haz. Muhammet, ilk defa Haz. Hacer ve İsmail’in yerleştikleri söylenen işte bu Mekke şehrinde 571 yılında doğdu. Binlerce yıl önce Haz. İbrahim tarafından inşa edildiği bildirilen Kabe ise, Son Peygamberin anlattığı İslam dininin beş temel esasından biri olarak Müslümanlarca hâlâ ziyaret edilmektedir ve İslam dininde bu ziyaretin adı hacdır.
Milyonlarca insan, binlerce yıldır orada ne yapıyor, ne arıyorlar?
İslam’a yabancı olan pek çok kimsenin bu konuda yeterli bilgisi olmadığını, bu nedenle Müslümanları taşa tapınan bir ilkel gibi gördüklerini biliyorum. İşin asıl garip tarafı, Müslümanlardan bazılarının da bu yönde düşünmüş ve düşünüyor olmasıdır. Bu düşüncenin günümüzdeki örnekleri bir yana, geçmişte yaşanan ve İslam tarihine de geçen kanlı bir örneği daha vardır ve olanları sayın Yaşar Nuri Öztürk anlatıyor,
“ Zenc ve Karmati isyanları, Abbasi hilafetinin uygarlığın zirvesine çıkıp dağılmaya döndüğü, şehvet ve nimetle, sefalet ve ıstırabın kucaklaştığı bir ortamda zuhur etti. Afrika’nın çeşitli yörelerinden toplanan ve köle gibi çalıştırılan zencilerin başlattığı, zamanla toplumun tüm ezik ve kırgın kesimini, özellikle Şii kitleyi peşine takan Zenc isyanı 14 yıllık bir mücadeleden sonra 883’de bastırıldı. Ancak birkaç yıl sonra, adına Demokratik Sosyalizm diyebileceğimiz Zenc isyanının bir devamı olarak yüz yıl sürecek Karmati hareket başladı. Hareket, İslamî adaleti amaçlayan mistik sosyalist bir hareket olarak yayıldı. Kurucusu Hamdan bin Eşas el Karmat’dır. İlk merkezleri Kufe’nin doğusundaki Hamdan’dı. İkinci merkez Bahreyn bölgesidir. Bu bölgenin imam ve Komutanı Ebu Said el Cennâbi’nin güçlü ve acımasız bir komutan olduğu anlaşılmaktadır. Daha sonra komutanlığı üstlenen oğlu Ebu Tahir ise, babasını unutturacak kadar katı idi. 930’da Kabe baskınını gerçekleştiren, birçok hacıyı kılıçtan geçirdikten sonra Hacer-ül Esvedi söküp götüren odur. Ancak bu hareket, sadece Müslüman ülkelerde değil, bizzat Karmatiler arasında da tepkiyle karşılanmış ve hareketin çöküşünü hazırlamıştır. Ebu Tahir, Halife Muktedir Billah’a yazdığı mektupta kendini şöyle savunuyordu ;
- Eğer bu Allah’ın evi dediğiniz yer gerçekten öyle olsaydı, hiç kuşkusuz gökten başımıza ateş yağardı. Ama durum hiç de öyle değil! Biz o Kabe’de hiç durmadan ilkel bir ibadet yapmaktayız. Gerçek şu ki ; Arşın Rabb’i olan Allah, ne ev edinir ne de sığınak!
Karmatilerin bu davranışını, Haz. Ömer’in Hacer-ül Esved hakkındaki anlayışına bağlayanlar vardır.
Şam’ın Fâtımiler tarafından ele geçirilmesiyle 990’larda Karmatile- rin siyasi ve askeri nüfuzları acı bir şekilde bitti. Taberi, ele geçirilenlerin korkunç işkencelerden sonra idam edilirken, halkın koro halinde tekbir getirdiğini yazmaktadır.” 5
Haz. Ömer’in yukarıda söz edilen anlayışı nedir biliyor musunuz?
“ Bir haccında, Hacer-i Esved’e yaklaşıp öperken şöyle dedi ;
- Çok iyi bilirim ki, sen zararı ve yararı olmayan bir taş parçasısın. Eğer Peygamberin öptüğünü görmeseydim seni asla öpmezdim!” 6
Yoksa Ebu Tahir haklımı? Doğruyu söylemek gerekirse, âlemlerin sahibi Allah’ın ev bark edinmediği yolundaki sözleri de yalan değildir.
Dediği gibi, gerçekten eskiden kalan ilkel bir putperestlik midir hac denilen bu ibadet?
Eğer gerçekten putperest bir ibadetin kalıntıları ise, bütün putları reddeden Son Peygamber putperest bir ibadetin devamına niçin izin vermiştir? Üstelik de karşıtlarına galip gelmiş, Kabe’yi ele geçirmiş ve içindeki bütün putları yok etmişken!
“ Peygamber Mekke fethedildiği gün, devesinin üzerinde Kabe’nin bulunduğu kutsal alana girdi. Alanda Kabe’nin çevresine dikilmiş üç yüz altmış tane put vardı. Peygamber, elindeki değnekle bunları itip devirirken şöyle diyordu,
- Hak geldi, bâtıl zâil oldu! Esasen kuruntular ne bir şey gerçekleştirmeye ne de öleni diriltmeye muktedir değildir.” 7
Görülüyor ki herkes gibi Peygamber de gerçekten söz etmektedir. Peki ama herkesin gerçekten söz ettiği bir yerde asıl gerçek nerede?
Sözü uzatmanın manası yok! Yahudiler ve Hıristiyanlar başta olmak üzere, benden başka herkesin bildiğini gördüğüm ve hiç kimsenin saklamadığı bir şeyi sır diye saklamanın anlamı yok!
Biz Müslümanların, kıble diyerek yöneldiğimiz taş duvarların arkasında insanı saklamaya çalıştığımız apaçık anlaşılıyor. Peki ama neden? Yoksa Allah mı emretti?
“ Allah kendilerine kitap verilenlerden, onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz, diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış veriş ne kadar kötü! Al-i İmran 3/187”
Öyle anlaşılıyor ki Allah din gerçeğinin saklanmasını değil, aksine açığa vurulmasını istemektedir.
Allah’ın saklama dediğini Peygamber saklar mı, saklayabilir mi? Elbette saklayamaz. Kabe’yi tavaf ederken şöyle diyordu,
“ Sen ne temizsin, kokun da ne güzel! Sen ne yücesin, hürmetin ne büyük! Ancak Allah’a yemin ederim ki, müminin Allah katındaki hürmeti senin hürmetinden daha büyüktür.” 8
Peygamberin bu sözleri, “önce insan” düşüncesiyle yola çıkan Alevi Müslümanları doğrular gibidir. İnsan kutsaldır.
Şu halde, Allah’ın açık emrine ve Peygamberin bu itirafına rağmen, Sünnilerin taşa tapınır gibi Kabe’ye gösterdikleri bu ilginin sebebi nedir? Doğrusunu isterseniz bu konuda onları suçlayamayız. Çünkü onlar da Peygamberden nasıl gördülerse öyle yapmaktadırlar ve Son Peygamber de gerçekten böyle yapmaktadır. Peygamberse, ne yaptığını ve niçin yaptığını şöyle açıklıyor.
Eşi Haz. Ayşe bir gün Peygambere Kabe’nin yanında duran ve hicir denilen bir duvar kalıntısından sordu,
“ - Ya Resûlallah! Bu duvar Kabe’ye dahil midir? dedim.
- Evet! Bu duvar Kabe’nin ilk duvarlarının izidir, diye cevapladı. Ben yine sordum,
- Neden aslı gibi daha büyük yapmadılar? Peygamber,
- Buna paraları yetmedi ve Kabe’yi daralttılar, diye cevap verdi. Ben yine sordum,
- Kabe’nin kapısı niçin bu kadar yüksek? Peygamber cevapladı,
- Kabe’ye dilediklerini koymak, dilediklerini koymamak için. Ve sonra devam etti,
- Ya Ayşe! Eğer halk cahil olmasaydı, emreder Kabe’yi yıktırırdım. Yeniden inşa ederken de bu duvardan itibaren eski ölçülerinde yaptırır, doğu ve batı yönlerine zemin seviyesinde iki kapı koyardım. Böylece Kabe, İbrahim’in inşa ettiği aslı gibi olurdu. Fakat böyle yaparsam, halkın bunu anlamayacağından ve şüpheye düşeceklerinden korkarım.” 9
Son Peygamber her şeyi bilmesine ve anlatmak istemesine rağmen, biz cahillerin cehaletinden korkmakta, anlamayacağımızdan endişe etmektedir. Eğer söylediklerini yapabilseydi ne görecektik biliyor musunuz?
Taştan yapılmış üstü açık dört duvar ve doğu batı yönündeki karşılıklı iki duvarda iki kapı boşluğu. İşte Kabe!
Ziyarete gelen bir insan bakıyor, şaşkın. Kabe dedikleri bu mu? Ürkek adımlarla kapı boşluğundan içeri girip bakınıyor, bomboş. Oturacak bir tabure bile yok. Yavaşça başını kaldırıp yine bakıyor, üstelik çatısı da yok! Bir yağmur yağsa insan bunun içinde hastalanıp ölür be! Bir de Allah’ın evi diyorlar, ne biçim ev bu? Büyük bir hayal kırıklığına uğramış, içi daralıyor. Bir an önce çıkmak üzere diğer kapıya yöneliyor. Tam çıkarken, kapıdaki başka biri neler olup bittiğini açıklıyor;
- Bu ev dünyadır. Girdiğin kapıda doğmuştun, şimdi öldün.
Sonra başka biri, tavafa gelmiş. Taş evin çevresinde diğer insanlarla beraber dönüyor.
Bir kapının önünden geçerken, diğer kapıdan başka insanların geçip gittiğini görüyor. Her dönüşte başka insanlar, başka yüzler. Hızla geçiyorlar. Kendi kapılarından geçerken onlar da kendisini böyle görüyor olmalı. Ne kadar hızlı geçiyorlar! O zaman ister istemez dünyayı ve kendi yaşamını hatırlıyor. İnsan tek başına ne kadar zayıf ve yaşam ne kadar kısa! Aynı Kuran’ın dediği gibi,
“ Kıyamet gününü gördüklerinde, dünyada sadece bir akşam vakti, ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar. Naziat 79/46”
Kabe’nin çevresinde bir insan dönüyor. Açık kapılarda bir görünüyor, bir kayboluyor. Belki de ülkesine döndükten sonra bir daha hiç görünmeyecek! Ama kapılarda görünen insan suretleri hiç yok olmuyor. Çünkü boş kapılarda görünen insan değil, insanlıktır.
Haz. İbrahim’in taş duvarların arkasında saklamak istediği insan, göstermek istediği insanlıktır.
***
Çalıştığım ve anlattığım her şey doğruydu. Ama yine de sanki içimde bir eksiklik!..
Yoksa,
“ Müslüman! Cahil hocadan değil kendi vicdanından sor,
Neden Kabe bile gerçek müslümandan mahrumdur? ” 10 diyen Muhammed İkbal de içimdeki bu eksikliği mi dile getiriyordu?
“ Ey Muhammet! Biz senin yücelerden bir haber beklediğini görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de nerede olursanız olun, yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, kitap sahipleri onun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Bakara 2/144”
Rab’den gelen gerçek öylemi!
İyi ama Allah’ın söz ettiği bir gerçek, benim söz ettiğim şu Kabe’den daha gerçek olmalı değil miydi?
Söyleyin, bu ayeti kim açıklayacak?
Mürit Kefer
Biz insanı en güzel biçimde yarattık. (95/4)
|