
24-01-2012, 21:58
|
|
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 21 Jan 2010
Bulunduğu yer: Usa
Mesajlar: 3.977
|
|
AKP'nin maskesi düştü!
Fransız Senatosu'nda 16:00'da başlayan ve 24:00'te biten Ermeni Yasa Tasarısı hakkında konuşmalar ve oylamalar yapılırken, NTV, CNNTÜRK, SKYTÜRK, HaberTürk, TGRT, Samanyolu, Ülke TV, TRT haber, Kanal 7, Bugün TV, TV8, Kanaltürk, Fox TV, ATV, Kanal D, TRT 1, Show TV vb. yandaş ve paydaş kanallar neden Fransız senatosu'ndaki gelişmeleri alt yazı şeklinde verip Türk Tıp Tarihi'ndeki ilk yüz nakli ve 2 kol nakline ilişkin gelişmelere odaklanmıştı?
Hatırlarsanız, bu şarkıyı ünlü Fransız şarkıcı Dalida ile birlikte yine ünlü Fransız sinema artisti Alain Delon söylemişti. Bu şarkının daha sonra bizde aranjmanı yapılmış "Paroles Paroles"ten "Palavra Palavra"ya dönüştürülmüştü.
Palavra, palavra...
Yani milletin her gün medya bombardımanıyla beyninin yıkandığı bir zamanda (ki şeriatçı, kürtçü, entel, liboş, ileri demokrat (!) vesaire tamamı AKP'ye çalışıyor), yukarıdaki soruma binaen bakalım milletin beyni son derece önemli gelişmelerin yaşandığı dün de yıkanmış mıydı?
Dün Fransız Senatosu'nda aleyhimize olan bu gelişme yaşanırken, AKP de Meclis'te Bölünme Anayasası'nda kritik bir adım attı.
Değiştirilemez maddeler değiştirilecek!
AKP'nin Siyasi partiler Kanunu'nun 117. maddesinde yaptığı bir düzenlemeyle Anayasa'nın değiştirilemez maddelerinin değiştirilmesinin önünü açtı. Bu uygulamayla Anayasa yasayla değiştirilmiş oldu.
"Yaptırımdan yoksun bırakılmıştır"
İP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Cengiz, bu düzenleme için, "Bu iptal kararıyla Cumhuriyetin temel niteliklerine yönelik faaliyetler, Siyasi Partiler Yasası'nda yaptırımdan yoksun bırakılmıştır" değerlendirmesini yapmıştır.
Dün Türk Tıp Tarihi'ndeki ilklere imza atanlar, AKP'nin Sağlık alanındaki düzenlemesinden yakınıyorlar!
Prof. Dr. Aktan: 1500 deneyimli hekim ayrıldı ya da hasta bakamaz oldu. Artık AKP Dönemi'nde nitelikli hekim yetiştirilemez.
Prof. Dr. Ömer Özkan ise dün ilk yüz naklini yapar yapmasına ama, AKP'nin getirdiği düzenlemeyle hekim yetiştiremez olmuştur.
İşte dün Fransız Senatosu'nda Ermeni Tasarısı görüşülürken, AKP de altımızı oymak için ne elinden geliyorsa yapmıştır, yapacaktır. ABD İslamı altında durmak yok, yola devam.
Uğur Mumcu'nun ölümünün 19. yıldönümünde AKP ortaya çıktı!
Bugün Uğur Mumcu'nun ölümünün 19. yıldönümüdür ve şimdiye kadar Uğur Mumcu'nun yayımlanmamış 2 konuşması ortaya çıktı (Demek ki artık bu konuşmaların ülkemizde hiçbir caydırıcılığı kalmamış ve ABD gözetimi altında servis ediliebiliyor. Burada ABD ve onun işbirlikçilerine dikkat ediniz lütfen! Çünkü bu durum, onların gerçek yüzünü gösteriyor).
"Bir gün savcı olacaklar!"
Mumcu, “Hukuk fakültesinde okuyup da daha önce imam hatip mezunu olanlara burs veriyorlar. Burs verilen öğrenciler de sınavsız yargıç ve savcı oluyorlar. 2000 yılına doğru baktığımızda, vali ilahiyat fakültesi mezunu, emniyet müdürü İslam enstitüsü mezunu, kaymakam imam hatip mezunu olacak” diyordu.
Mumcu, konuşmasının devamında "Hangi iktidar din sömürüsüne dayanmışsa, mutlaka yıkılmıştır" diyerek gelişmeleri teker teker anlatıyor ve konuşmasının son bölümünde ülkemizdeki şu ayrıma varıyor:
Ya laiklik, ya İslamcılık!
Biliyorsunuz, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devrimi yaptı. İtalya’dan ceza yasası aldık, Fransa’dan idare hukuku ilkeleri aldık, İsviçre’den medeni hukuku aldık, Almanya’dan ceza yargılaması hukukunu aldık. Bir gülmece dergisindeki şu tanım olayları yeterince sergiliyor: Türk vatandaşı tanımı. Diyor ki, “Türk ne demektir? Türk kimdir? Türk vatandaşı İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalyan ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza muhakemeleri usulüne göre yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.” (Bkz. Atatürk’ün “Millet” Tanımı ve Hatası).
O dönemde böyle yasaların alınması zorunluydu, çünkü toplum bir yol ağzındaydı. Ya Batılı laik sistem, ya şeri hukuk. Mustafa Kemal ve düşün arkadaşları Batılı ve laik sistemi benimsediler. 1928 yılında anayasadan devletin İslamcı devlet olduğunu belirten madde kaldırıldı, 1930 yılında da okullardan din dersleri. 1939 yılında da köy okullarından din dersleri kaldırıldı. Bunlar ne için yapıldı? Laiklik için yapıldı. Çünkü, dünyada ya olayları teokratik açıdan göreceksiniz, böyle bir eğitim anlayışınız olacak ya da laik anlayışınız olacak. Karma ekonomi gibi hem İslamcı hem laik anlayış olmaz. Ya laiklik ya İslamcılık. Eğitim bu. Mustafa Kemal ve düşün arkadaşları, laisizmi benimsediler. Köy Enstitüleri olayını bu süreç içinde değerlendirmek gerekir. Köy Enstitüleri 40’lı yılların başında çıktı, ortalarına ve sonlarına doğru yıkıldı. Niçin? Çünkü Türkiye 40’lı yıllarda da bir yol ayrımındaydı. Dünyada büyük bir savaş yaşanmaktaydı. Nasyonal sosyalist rejimlerle Marksist rejimler ve burjuva demokrasileri arasında, bunların orduları arasında sıcak savaş yaşanıyordu. Türkiye bu sıcak savaşta, bu savaşa katılmama siyaseti gütmekteydi. Bir çeşit duyarlı siyasetle iki tarafın gelişimini de izlemekteydi ve bir denge politikası izliyordu. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Köy Enstitülerini destekledi. Köy Enstitüleri fikri bugün önemi daha çok anlaşılan Tonguç Baba’nın çalışma, düşünce ve ideolojisiyle ortaya çıkmıştı. Saffet Arıkan’ın bakanlığı döneminde genel müdürlüğe getirilen Hakkı Tonguç, daha sonra Hasan Âli Yücel’le birlikte çalıştı. Hasan Âli Yücel, bugün bakıyoruz, yeniden değerlendiriyoruz, oğlu Can Yücel’in şiirinde yazdığı gibi “çağın en güzel gözlü maarif müfettişi”, gerçekten bu toplumun özlediği, hümanist ilerici bir aydın.
Şimdi başımızdaki bu pislik, Uğur Mumcu'nun bu öngörüsüyle tamamen ortaya çıkmış ve bize açıkça kafa tutmaya başlamıştır. Siz, hiç "Ermeni Soykırımı olmamıştır" diyen Talat Paşa Komitesi'ndekiler gibi, bir tane bile olsun, şeriatçı, namazında niyazında olan birini Fransız Meclisi ya da Fransız Senatosu'nun önünde protesto ederken gördünüz mü?
Oysa Hz. Muhammed, Hicret'ten sonra Kuran'a peşisıra "savaş ayetleri"ni döşenmeye başlamış, Kureyşliler'den kendi yurdunu kurtarmaya çalışıyordu! Hangi İslam ulan! Tabii ki ABD İslamı.
Konu upuaut tarafından (24-01-2012 Saat 22:03 ) değiştirilmiştir.
|

24-01-2012, 23:42
|
 |
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 19 May 2005
Mesajlar: 2.806
|
|
Yazınızda geçen köy enstitüleri konusu hayatidir. Anadolu Aydınlanmasının sacayağı olarak başta tasarlanan Köy Enstitüleri konusunu açmışsınız, ama neden kapatıldıklarını pek tahlil edememişsiniz kanımca..
Bu konuya içinde yer veren başyapıtlardan biri de Çetin Yetkin'in: ''Karşıdevrim''adlı muazzam kitabıdır.
Köy Enstitülerinin kapatılması, ÇTK (Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu) projesinin akamete uğraması birbirine çok bağlı konular; ve bunlar ne yazık ki genç cumhuriyetimizin de büyük eksikliklerindendir.
‘Barışı sabote etmek için Türklerle savaştık. Öldük ve öldürdük… Sevr Antlaşması ve ‘büyük Ermenistan’ hayali gözlerimizi kör etti. Kandırıldık ve Rusya’ya bağlandık… Tehcir doğruydu ve gerekliydi…’
''Askerî operasyonlara katıldık. Kandırıldık ve Rusya’ya bağlandık. Tehcir doğruydu ve gerekliydi. Gerçekleri göremedik, olayların sebebi biziz. Türklerin millî mücadelesi haklıydı. Barışı reddetmemiz ve silahlanmamız büyük bir hataydı. '' Ovanes Kaçaznuni (Ermenistan'ın 1. Başbakanı)
|

25-01-2012, 00:03
|
|
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 21 Jan 2010
Bulunduğu yer: Usa
Mesajlar: 3.977
|
|
upuaut´isimli üyeden Alıntı
Siz, hiç "Ermeni Soykırımı olmamıştır" diyen Talat Paşa Komitesi'ndekiler gibi, bir tane bile olsun, şeriatçı, namazında niyazında olan birini Fransız Meclisi ya da Fransız Senatosu'nun önünde protesto ederken gördünüz mü?
Oysa Hz. Muhammed, Hicret'ten sonra Kuran'a peşisıra "savaş ayetleri"ni döşenmeye başlamış, Kureyşliler'den kendi yurdunu kurtarmaya çalışıyordu! Hangi İslam ulan! Tabii ki ABD İslamı.
|
Arkadaşlar, ben bu soruda Avrupa'daki Türkler için özür diliyorum. Bu soruyu sorarken, onları dikkate almamıştım.
Hatırlarsanız, Ermeni Yasa Tasarısı Pazartesi günü Fransız Senatosu'nda görüşülmeden önce (ki normalde Fransız Senatosu Pazartesi günleri toplanmaz. Fakat Sarkozy'nin bastırmasıyla Ermeni Tasarısı için özel bir oturum yapmak zorunda kaldılar), Cumartesi günü Fransız basının önemli bir bölümü (tıpkı bizim basınımızın yaptığı gibi) Paris'te yapılan dev eylemi görmezden gelirken Liberation gazetesi dünkü (Pazartesi) sayısında eyleme geniş yer vermiş.
Liberation: Daha önce görülmemiş eylem
Liberation gazetesinin muhabiri Marc Semo, bu eylemle ilgili unutulması mümkün olmayacak gözlemlerini yazdı ve eyleme katılan Türkler ile yaptığı görüşmelere yer verdi.
Semo, "Eylemi düzenleyenlere göre 50,000 (50 bin) kişi gösteri yaptı. Bana göre en az 25,000 kişi vardı; Fransa'dan, Almanya'dan, Belçika'dan 550 otobüs gelmiş (*), ki sadece bunu hesap etmek yeter. Türk bayrakları her yerde; her tarafı kaplayan bir örtü gibi büyüktü. Cumartesi Paris'te yürüyenler arasında gençler çoğunluktaydı. Avrupa Avrupa olalı, daha önceden böyle bir büyük eylem görmemişti.
"Her kesim bir aradaydı"
Liberation muhabiri Marc Semo ayrıca, Türkler'in ilk kez birlikte hareket ettiğini ifade ederek; "İslamcılar, Kemalistler, sol işçi grupları ve milliyetçiler bir aradaydı. Sadece Kürtler ve aşırı solcular 'Devlet Eylemi' diye katılmayı reddettiler" diye yazdı.
"Bir daha Fransa'ya gitmem!"
Olayı dün Ataşehir'deki Mimar Sinan Camiisi'nden izleyen Başbakan Tayyip Erdoğan, bir gazetecinin Bülent Arınç'ın sözlerini hatırlatması üzerine, "Böyle bir şeyde acaba artık Fransa ziyareti olur mu? O da düşünülür" dedi.
Bülent Arınç önceki gün "Eğer böyle bir kanun çıkarsa Fransız gazetelerinin sorduğu soruyu ben de sorayım; Tayyip Erdoğan Fransa'ya, Paris'e geldi ve 'Soykırım yoktur' dedi, ne yapacaksınız? Bunu göze almış binlerce Türk vardır, bunu göze almış binlerce Fransız entellektüel vardır" demişti.
Bülent Arınç'ın sözünden anlaşıldığı kadarıyla, "Soykırım yoktur" demeyi göze alan binlerce Türk'ten yalnızca Cumartesi günkü olay için 550 otobüs çeşitli Avrupa ülkelerinden Paris'e gelmiş. Ortalama olarak, bir otobüste oturan yolcu sayısını 70 kişi olarak düşünürsek, 70x550=38,500 kişi olur ve ayaktaki yolcularla birlikte bu sayı rahatlıkla 50,000 kişiyi bulur. Liberation gazetesi muhabiri Marc Semo bu sayının en az 25,000 kişi olduğunu düşünüyor.
Nerde Ecevit Hükümeti dönemindeki kendini zincirleyen, ellerinde Kuran olan İslamcı eylemciler?
Şimdi, benim bu olaya ilişkin soracağım soru son derece önemli olmakla birlikte, içinde bulunduğumuz vaziyeti de özetler: Talat Paşa Komitesi üyelerinin Ermeni Yasa Tasarısı için gerek Fransız Meclisi'nde, gerekse (bugün) Fransız Senatosu'nda gösteri yaptıklarını yandaş ve paydaş olmayan kanallarının (Ulusal kanal ve birkaç kanal. Ama daha fazlası değil. Örneğin, Ulusal Kanal Ana Haber bülteninde sunulan ilk haber şöyleydi:
İlk Eylem İşçi Partisi'nden
Büyükelçilik ve konsolosluklarda Fransa ve AKP'ye tepki yükseldi)
haber bültenlerinde gördük. Peki siz, hiç Ecevit Hükümeti dönemindeki ellerinde Kuran ve kendilerini zincirleyen eylemciler gibi, bir tane bile olsun, (Avrupa'dakiler hariç) bizden bir İslamcıyı Fransız elçiliklerinin birinin önünde eylem yaparken gördünüz mü?
Kendi adıma cevap verecek olursam, ben hiç görmedim. Zaten bu yüzden bunlara güvenmiyorum. Ama Avrupa'daki İslamcılar içimizdeki İslamcılar'dan daha cesaretli olduklarını Cumartesi günü Paris'te gösterdiler. Ben onları tebrik ve takdir ediyorum ama içimizdeki İslamcıları asla!
Konu upuaut tarafından (25-01-2012 Saat 00:11 ) değiştirilmiştir.
|

25-01-2012, 00:20
|
|
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 21 Jan 2010
Bulunduğu yer: Usa
Mesajlar: 3.977
|
|
Mutezile´isimli üyeden Alıntı
Yazınızda geçen köy enstitüleri konusu hayatidir. Anadolu Aydınlanmasının sacayağı olarak başta tasarlanan Köy Enstitüleri konusunu açmışsınız, ama neden kapatıldıklarını pek tahlil edememişsiniz kanımca..
Bu konuya içinde yer veren başyapıtlardan biri de Çetin Yetkin'in: ''Karşıdevrim''adlı muazzam kitabıdır.
Köy Enstitülerinin kapatılması, ÇTK (Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu) projesinin akamete uğraması birbirine çok bağlı konular; ve bunlar ne yazık ki genç cumhuriyetimizin de büyük eksikliklerindendir.
|
Kardeşim, o yazı bana ait değil. Ben, yalnızca Uğur Mumcu'nun 19 yıl sonra ortaya çıkan konuşmalarından birini size olduğu gibi verdim. Burada sorulması gereken asıl soru, Uğur Mumcu'nun 19 yıl sonra ortaya çıkan bu konuşmaların neden daha önce yayınlanmadığıdır. Peki yayınlansaydı, "Bir gün savcı olacaklar!" dediği kişilerin başımıza gelmesi engellenebilir miydi? Bu da, diğer bir sorumdur.
|

25-01-2012, 00:42
|
|
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 14 Jul 2010
Mesajlar: 1.606
|
|
|
Ortada tek bir gerçek olabilir. Ya ermeni ahaliye soykırım yapılmıştır.. Ve olay bir tehcirden, yer değiştirmeden ibaret değildir.
Ya da ermeni soykırımı -neredeyse- 1 asırlık koca bir yalandır.
Türkiyenin bugüne dek tuttuğu tutum: Ermeni, türk vs Tarihçilerden bir kurul oluşturulsun, tüm arşivler açılsın ve yapılacak analizlerin sonucu ortaya çıkacak hakikati; iki tarafta kabul edeceğini b a ş t a n beyan etsin.
Ermenistan bu tarihi araştırmalar kuruluna katılım davetini her defasında geri çevirmiştir.
|
Dalga mı geçiyorsunuz siz? Hrant'ı 301'den mahkum eden; soykırım vardır sözüne dava açan da aynı ülke.
Türkiye'nin belgelerini açıp Ermenistan'ın istemediği de yalanın ağdalısıdır. Türk Tarih Kurumu, Van dolaylarında bir kazı çalışması için Yurt dışı'ndan gelen heyeti reddettiği gibi çalışmanın yapılacağı yerde bulanan kemikler ''onay çıkana kadar'' apar topar temizlenmiştir.
Türkiye'nin arşivleri açmak için Ermenistan arşivlerinin açılıp ortak komisyon hede-hödö'sünü şart koşup arşivleri HALA KAPALI TUTMASI sorunu çözümsüzlüğe itip REHİN ALMAK'tır. Haklılığından bu denli emin olan bir ülkenin arşivlerini 50 BİN SEFER AÇMASI GEREKMEZ MİYDİ? Haklılığından emin olan bir ülkenin arşivlerini açması için şart koşması aptallık değil midir?
|
Son tahlilde Türkiye onurlu, dik durabilen bir ülke olarak kendi arşivlerini açma; tarihsel akademik kurul oluşturma teşebbüsünde bulunmuştur; defalarca..
Ben Geçmiş türk hükümetlerinin avukatı falanda değilim. Zira ekseriyetinden hazetmem. Ama doğruya doğru. Türk hükümetleri bu şayianın artık netleşmesi uğruna katkı yapmaya hazır olduklarını her defasında teyit ettiler.
|
Palavra:
Bu Kürt sorununun çözümü için en temel bireysel hakları bile REHİN ALAN iktidar tavrıdır. Maalesef ki bizim milli politikamızdır.
Soykırım araştırmaları dolayısıyla arşivlerin tamamının açılması için herhangi bir ülkeyle herhangi bir diplomatik şart koşulması tam bir ŞARK KURNAZLIĞIDIR.
|
Sizin yazdıklarınız konuyu pek araştırmadan; ama dolu dolu ön kabul ve peşin hükümlerle konuya yaklaştığınızı düşündürüyor. Türkiye bu konunun araştırılmasından ne gocunmakta, ne de araştıranlara garez gütmektedir (Türkiye= adalet ve kalkınma p'si değildir)
Tarihsel önemi olan bu konu hakkında bence ne kadar okusak azdır..
|
Ben yalnızca 23'ten sonra bu ülkenin baskı ve sindirme politikaları nedeniyle BİNLERCE GAYRI MÜSLİM'in göç ettirildiğini biliyorum. Varlık vergisi ile 6-7 EYLÜL provokasyonu ve Trakya olayları bile her şeyi anlatmaya kafidir.
Bu ülkenin azınlık karnesi ortada:
http://www.demokrathaber.net/medya/m...tur-h6447.html
|
Son olarak; Mehmet Perinçek Rus -Azeri Arşivlerini, konuyla bağlantılı gizli İngiliz resmi yazışmalarını uzun yıllar yerinde araştırmış ve ortaya bu konuyu eksiksiz irdeleyen; tarihi gerçekleri açımlayan kitaplar koymuştur.
Mehmet Perinekten önce Yusuf Halaçoğlu hocanın bu konudaki emeklerini mutlaka hatırlamakta fayda var.
|
TANER AKÇAM'ın da Osmanlı DAHİLİYE YAZIŞMALARI'NDA şifreli katliam emirlerini belgeyen akademik çalışmaları mevcuttur. Emirler bizzat TALAT PAŞA ve avanesi'nden.
|
20'li yaşlarda Tarih kürsüsünde daha resmi doktorasını tamamlamamış bir akademisyen bundan bir kaç ay önce aniden neden içeri alındı? Adam hayatının son 7-8 yılını Arşiv, belge, kütüphane, tanık ile geçirmiş.. Ermitaj'dan ümraniye soruşturmasına bahis olan örgüte (bu sözde örgüt için 'Ergenekon' yaftasını kullanılamayacağı, ancak karar kesinleştikten sonra kullanılması hususu hakim kararıyla onanandı) nasıl katkı yapmış olabilir?
Hepsi birbiriyle bağlantılı bunların, ve hiç bir şey tesadüf değil.
|
Ergenekon davası nedeniyle içeri tıkılmıştır. Avrupa'da Talat Paşa konferansı düzenleyen avanenin birçoğu dava nedeniyle içeridedir.
Evet... Tesadüf değil...
Hrant'ı katlettiren uyduruk yargıtay kararlarıyla LİNÇ GÖSTERİLERİ tesadüf değil...
1915'EN 23'E; 23'TEN 46'YA ve bugünlere dek azınlıkları kovma ve sindirme girişimlerinin hiçbiri tesadüf değil.
Anadoluyu TÜRKLEŞTİRME'nin 100 yıllık bir proje olduğunu yönetenler biliyor, biz biliyoruz; ancak bir tek kraldan çok kralcılar bunun hakkını vermemekte.
Bugün PKK'yle olan çatışmalar nedeniyle Kürtleri örneğin Kuzey Irak'a sürmek ne denli AHLAKİ bir tercih olursa ERMENİLERİ sürmek; sürerken gizli ve organize katliam emirleri vermek de o denli ahlaki bir tercihti.
Tehcir eylemi dahi tek başına SOYKIRIM KAPSAMI'ndandır.BM soykırım tanımına göre insanları besin-yeme içme kaynaklarından yoksun kalacakları bölgelere göçe zorlayıp ölümlerine sebebiyet vermek ''ETNİK TEMİZLİK''tir.
Kaldı ki BM soykırım tanımı ve kapsamı önemli ölçüde ERMENİ TRAJEDİSİ'^nden esin alınarak yazılmıştır.
Peki PERİNÇEK VE IRKÇI AVANESİ neyi kanıtladı?
Tehcir ve katliam emirlerinin merkezden gelmediğini mi?
Tehcir sırasında çete ve çulsuz başları eliyle katliamlar yaptırılmadığı mı?
Neyi?
|

25-01-2012, 00:46
|
|
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 14 Jul 2010
Mesajlar: 1.606
|
|
|
Mustafa Kemal: Ermeniler ve diğerlerinin burada hiçbir hakkı yoktur
Ayşe Hür, Cumhuriyet’in azınlık karnesini çıkardı…
22 Ocak 2012 Pazar 11:36
Hrant Dink Davası’nda çıkan karar aslında beni şaşırtmadı. Çünkü bu topraklardaki gayrımüslim düşmanlığının köklerinin ne kadar derinde, dallarının ne kadar yaygın olduğunu biliyorum. İktidar partisinin tepkileri yatıştırmak için kullandıkları “Yargıtay aşaması” sürecinin nasıl biteceğini de tahmin ediyorum. Çünkü hem AKP’nin Ergenekonlaşmış bu devletle giderek nasıl bütünleştiğini görüyorum, hem de Yargıtay’ın Pınar Selek, Uğur Kaymaz, Baskın Oran, N.Ç. başta olmak üzere daha nice dava hakkında verdiği kararları biliyorum. Bu hafta Cumhuriyet tarihi boyunca, devletin gayrımüslimlere karşı işlediği suçların özet bir dökümünü yapacağım. Böylece işimizin ne kadar zor olduğunu görüp tekrar derlenip toparlanalım.
» 16 Mart 1923’te, Mustafa Kemal Adana’da esnafa yaptığı konuşmada “Memleket en sonunda yine gerçek sahiplerinin elinde karar kıldı. Ermeniler ve diğerlerinin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler koyu ve öz Türk memleketidir” dedi. Böylece Cumhuriyet’in azınlık politikalarının çerçevesi belirlenmiş oldu.
» Haziran 1923’te, Yahudi, Rum ve Ermeni memurlar işlerinden çıkartılarak yerlerine Müslümanlar alınmaya başladı. Gayrımüslim azınlıkların Anadolu’da serbestçe dolaşımları kısıtlandı. Karar öyle ani olmuştu ki, pek çok kişi kısıtlamalar yüzünden memleketine dönemedi, gittiği yerde mahsur kaldı. Bu yetmezmiş gibi Yahudilerin Filistin’e göçmelerine de engeller konuldu.
» Eylül 1923’te, Kilikya (Adana havalisi) ve Doğu Anadolu’dan savaş sırasında göç eden Ermenilerin geri dönüşünü yasaklayan bir kararname çıkarıldı.
» Aralık 1923’te, Çorlu’da yaşayan birkaç yüz kişilik Yahudi cemaatine şehri 48 saat içinde terk etmesi emredildi. Hahambaşılığın müracaatı üzerine karar ertelendi ancak benzer bir karar Çatalca için alındı ve hemen uygulandı.
» 24 Ocak 1924 tarihli Eczacılar Hakkındaki Kanun’la eczane açma yetkisi “Türk bulunma” meselesine bağlandı.
» 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu uyarınca 40 kadar Fransız ve İtalyan okulu kapatıldıktan sonra sıra azınlık okullarının binalarının onarımında, genişletilmelerinde, yeni binalar yapmalarında kısıtlamalara geldi. Okul programları ve sınavlar MEB tarafından denetlenmeye başladı.
» 3 Nisan 1924’te, kabul edilen Avukatlık Kanunu uyarınca 960 avukat iyi ahlaklı olup olmadığı açısından değerlendirildi ve sonuçta 460 avukatın çalışma izni iptal edildi. Böylece Yahudi avukatların yüzde 57’si, Rum avukatların üçte biri işsiz kaldı. (İşsiz kalan Ermeni avukat sayısı öğrenilemedi.)
» 29 Ocak 1925 gecesi, Fener Rum Patrikliğine seçilen Araboğlu Konstantinos bir trene bindirilerek Selanik’e gönderildi. Suçu, hükümetin hoşuna gitmeyen biri olmasıydı. Bu durum, Yunanistan tarafından Lozan’ın ihlali olarak La Haye Adalet Divanı’na ve Milletler Cemiyeti’ne götürüldü ancak Türkiye’nin “Patrikhane’yi de sınırdışı etme” tehdidi savurması üzerine Yunanistan şikâyetlerini geri çekti ve Patrik “kendi isteğiyle istifa etmiş” gibi yapılarak konu kapatıldı.
» 22 Nisan 1926’da, ticari yazışmalarda sadece Türkçe kullanılmasını mecburi kılan kanundan sonra idari kadrolarda çalışan ve Türkçe yazı diline hâkim olmayan gayrımüslimler işten çıkarılmaya başlandı. Bu yönetmelik uyarınca işten çıkarılan Rumların sayısı beş bindi.
» 17 Şubat 1926’da, Medeni Kanun’un kabulünden sonra, Ermeni, Yahudi ve Rum cemaatleri, birbiri ardı sıra, Lozan Barış Antlaşması ile kendilerine tanınan azınlık haklarından vazgeçtiklerini açıklamaya zorlandılar.
» 1 Ağustos 1926’da, devletin Lozan Barış Antlaşması’nın yürürlüğe girdiği 23 Ağustos 1924’ten önceki tarihlerde gayrımüslimlerce edinilmiş tüm malları müsadere etme hakkına sahip olduğu ilan edildi.
» 17 Ağustos 1927’de, Elza Niyego adlı 22 yaşındaki Yahudi kızı, kendisine âşık olan ve uzun süredir taciz eden evli ve torun sahibi Osman Ratıp Bey tarafından öldürüldü. Olayın devlet tarafından örtbas edilmeye çalışıldığını gören Yahudi cemaatinin ilk kez sesini çıkarmaya cesaret etmesi üzerine, gazetelerde yoğun bir Yahudi düşmanı kampanya başlatıldı. Bazı Yahudiler “Türklüğe hakaret ettikleri” gerekçesiyle mahkemeye verildiler.
» 13 Ocak 1928’de, rejimin gözüne girmek isteyen bir grup Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesi öğrencisinin aldığı karar uyarınca, birden vapur, tramvay gibi toplu taşıma araçlarına “Vatandaş Türkçe Konuş!” yazılı pankartlar asılmaya başladı. Dönemin gazetelerinde “Türkçe Konuş!” hitabına tahammül edemeyen “sözde vatandaş”lardan şikâyet ediliyordu. Bu tarihten itibaren kampanyanın gereklerine uymadıkları gerekçesiyle pek çok gayrımüslim hakkında Türklüğü tahkir davası açıldı.
» 11 Nisan 1928 tarihli Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun’la doktorluk “Türk olma” şartına bağlandı. Böylece gayrımüslimler doktorluk yapamaz oldular.
» Eylül 1929’de, Defterdarlık, Yahudi okullarını, Or Ahayim Hastanesi’ni, Ortaköy Yetimhanesi’ni ve sinagogları ticari müessese sayarak bunlara yapılan bağışları ve intikalleri vergilendirmeye karar verdi. Uygulama geriye doğru, 1925 yılından başlatıldı. Bu yüksek vergileri ödeyemeyen Hahambaşılığa haciz geldi. Hükümetin baskıları sürdü ve bağışlar sıkı takibe alındı.
» 1929-1930 arasındaki 18 ay içinde Türkiyeli Ermenilerden 6.373 kişi Suriye’ye göç etmek zorunda kaldı.
» 18 Eylül 1930’da, Adalet Vekili Mahmut Esat Bozkurt, Ödemiş Yaylası’nda “Benim fikrim, kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmak, köle olmaktır” şeklindeki ünlü vecizesini söyledi.
» Ekim 1930’daki Belediye seçimleri sırasında yeni kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (SCF) listesinde altı Rum, dört Ermeni ve üç Yahudi olması üzerine, iktidardaki CHF şiddetli bir gayrımüslim karşıtı kampanya başlattı. Parti kuruluşundan 99 gün sonra kendini feshetmek zorunda bırakıldı ama gayrımüslimlere kızgınlık bitmedi.
» 11 Haziran 1932’de, yürürlüğe konan Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkındaki Kanun’la yabancıların bazı mesleklerde çalışmaları yasaklandı. Bu durum özellikle Yunan uyruklu serbest meslek erbabını, küçük esnaf ve sokak satıcılarını kapsıyordu.
» Kasım 1932’de, İzmirli her Yahudi’ye Türk kültürünü benimsemeye ve Türk diliyle konuşmaya söz veren birer taahhütname imzalatıldı. İzmir Yahudilerini Bursa, Kırklareli, Edirne, Adana, Diyarbakır, Ankara Yahudileri izledi.
» 1933’te, Mardin’deki Süryani Patrikliği, gizli ve açık baskılara dayanamayarak “cemaatin arzusu doğrultusunda”, “görülen lüzum üzerine”, “muvakkaten” (geçici olarak) Mardin’den Suriye’deki Humus’a taşındı. Ancak o günden beri geri dönmesi mümkün olmadı.
» 14 Haziran 1934’te, kabul edilen ve ülkeyi “Türk kültüründen olan ve Türkçe konuşanlar” (has Türkler), “Türk kültüründen olan ve Türkçe konuşmayanlar” (Kürtler) ve “Türk kültüründen olmayan ve Türkçe konuşmayanlar” (gayrımüslimler ve diğerleri) olarak üçe bölen İskân Kanunu’ndan sonra Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki Rumlar ve Ermeniler, kendileri için uygun görülen bölgelere sürüldüler.
» 21 Haziran-4 Temmuz 1934’de, Irkçı Cevat Rıfat Atilhan ve Nihal Atsız gibi ırkçı yazarların Yahudi aleyhtarı ve ırkçı yazılarla galeyana gelen kitleler, Çanakkale, Gelibolu, Edirne, Kırklareli, Lüleburgaz, Babaeski’de Yahudilere saldırdılar. Olaylarda Yahudilere ait evler ve mağazalar yağmalandı, kadınlara tecavüz edildi, bir haham öldürüldü. CHF Trakya teşkilatının örgütlediği anlaşılan olaylar sonucu 15 bin Yahudi, mal ve mülklerini geride bırakıp can havliyle başka şehirlere, ülkelere kaçmak zorunda kaldı. Olaylar yatıştığında bilanço ortaya çıktı. CHF’nin hazırladığı bir rapora göre Trakya ve Çanakkale’de yaşayan 13 bin Yahudi’den üç bini İstanbul’a göçmüş, pek çok kişi mallarını yağmalarda, mülklerini ise yok pahasına sattıkları için kaybetmişlerdi.
» 24 Temmuz 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir ilana bakılırsa, Ankara Askerî Baytar Mektebi’ne alınacak öğrencilerde aranan özelliklerden biri “Türk ırkından olmak” idi.
» 6 Eylül 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan Türk Kuşu Direktörlüğü’ne alınacak tayyare öğretmenlerine dair bir başka ilanda ise ifade biraz daha rafine hale gelmiş ve “Türk soyundan olmak” haline dönmüştü.
» Ağustos 1938’de, hükümet “Tebaası oldukları devlet arazisinde yaşama ve seyahat bakımından baskılara tâbi tutulan Musevilerin bugünkü dinleri ne olursa olsun Türkiye’ye girmeleri ve ikametleri yasaktır” diyen 2/9498 numaralı kararnameyi çıkardı. Ülkenin tek resmî haber ajansı Anadolu Ajansı’nda çalışan 26 Musevi personelin işine son verildi. Gazete ve dergilerde genel olarak azınlıkları, özel olarak da Yahudileri ülkenin çektiği sıkıntıların sorumlusu gösteren yazı ve karikatürlerde patlama oldu.
» 1938-1939’da, yaklaşan savaşta milli güvenliği tehdit edecekleri gerekçesiyle, Anadolu’nun kırsal bölgelerinde yaşayan gayrımüslimler büyük şehir merkezlerine nakledildiler. Büyük şehirlerin yaşam koşullarına ayak uyduramayanlar ülkeden göç etmek zorunda kaldı.
» Temmuz 1939’da, Hatay’ın Türkiye’ye katılması sırasında bölgedeki Ermeniler baskılar sonucu Suriye’ye göç ettiler.
» 8 Ağustos 1939’da, Avrupa’nın çeşitli yerlerinden topladığı 860 Yahudi mülteciyi Filistin’e taşırken, yolda karşılaştığı bazı sorunlar yüzünden İzmir’e sığınmak zorunda kalan Parita gemisi, yolcuların “Bizi öldürün ama geri göndermeyin” haykırışlarına rağmen 14 ağustosta iki polis motorunun refakatinde limandan çıkarıldı. Gemi çıkarılırken CHP’ye yakın Ulus gazetesi “Serseri Yahudiler İzmir’den gitti” diye başlık atmıştı.
» 28 Aralık 1939’da, Erzincan’daki büyük depremde onbinlerce kişinin öldüğünü duyan Tel-Aviv, Hayfa, Buenos Aries, New York, Cenevre, Kahire ve İskenderiye’deki Yahudi cemaatleri aralarında topladıkları paraları, giyim eşyalarını Türkiye’ye yolladılar. Ancak gazetelerde Yahudilerin bu tavrını alaya alan, altında kötü niyet arayan yazılar, karikatürler boy gösterdi.
» 12 Aralık 1940’ta, Romanya’nın Köstence limanından aldığı 342 Yahudi mülteci ile İstanbul’a varan “yüzen tabut” namlı Salvador’un (aslında 40 kişilik bir tekneydi) bir mil bile gidecek hali olmadığı açık olduğu halde Türk makamları, gemiyi yoluna devam etmesi için zorladı. Sonuç hazindi: 13 aralık günü Silivri açıklarına şiddetli fırtınaya yakalanan Salvador’un parçalarından tam 219 ölü toplandı.
» 22 Nisan 1941’de bir gün kapılarında beliren jandarmalar tarafından 12 bin gayrımüslim erkek, sivrisinek kaynayan ve sıtma yayan bataklığın, rutubet, çamur ve aşırı sıcağın bunalttığı, su darlığı çekilen altyapısız kamplara gönderildiler. “İstanbul’u unutunuz!” diye bağıran çavuşları ve subayların sesi dönemi yaşamış tüm azınlıkların belleğine yerleşti. 20 Kur’a İhtiyatlar denen bu “askerler”, Zonguldak’ta tünel inşaatlarında, Ankara’da Gençlik Parkı’nın yapımında, Afyon, Karabük, Konya, Kütahya illerinde taş kırma, yol yapma gibi ağır işlerde çalıştırıldılar ve ancak 27 Temmuz 1942 günü terhis edildiler.
» 15 Aralık 1941, Köstence limanından aldığı 769 Romen Yahudi’sini Nazi zulmünden kaçırıp Filistin’e götürmek isteyen Struma gemisi Türk makamlarının yolcuların karaya çıkmalarına izin vermemeleri üzerine, 2,5 ay Sarayburnu açıklarında hastalıkla ve ölümle pençeleştikten sonra zorla Karadeniz’e çıkarıldı. 23 mil açıkta, motorsuz, yakıtsız, yiyeceksiz, susuz, ilaçsız kaderine terk edilen Struma 24 Şubat 1942 günü, saat 02:00’de kimliği bilinmeyen denizaltılarca batırıldı. Faciadan sadece bir kişi kurtuldu. Parita, Salvador ve Struma gibi mülteci gemilerine reva görülen muamele, aynı zamanda Türkiye Yahudilerine verilmiş bir mesajdı.
» 11 Kasım 1942’de, Şükrü Saracoğlu Hükümeti, savaş sırasında ortaya çıkan mali sorunları aşmak gerekçesiyle Varlık Vergisi’ni çıkardı. Vergi mükelleflerinin yüzde 87’si gayrımüslimdi. Ermeni tüccarlar kapital güçlerinin yüzde 232’si, Yahudi tüccarlar, yüzde 179’u, Rum tüccarlar yüzde 156’sı, Müslüman-Türk tüccarların ise sadece yüzde 4,94’ü oranında vergilendirilmişlerdi. Vergilerini ödeyemeyenler Aşkale, Sivrihisar, Karanlıkdere kamplarına gönderildiler. Mart 1944’e kadar süren “Varlık Vergisi Faciası” sırasında kimi malını, kimi canını, kimi onurunu, kimi Türkiye’ye inancını yitirdi.
» 1946 yılında ilk kez üniversite mezunu gayrımüslimlerin yedek subay olarak askerlik yapmasına izin verildi. Bu demekti ki, daha önce gayrımüslimlere bu yol kapalıydı. Ancak o tarihten bu yana TSK’da gayrımüslim bir komutana rastlanmadı.
» 1946’da, CHP’nin 9. Bürosu tarafından yayımlanan “Azınlık Raporu”nda “İstanbul’da özellikle Rumlara karşı ciddi tedbirler almalıyız. Bu anlamda söylenecek tek bir cümle var: İstanbul’un fethinin 500. yıldönümüne kadar bu şehirde tek bir Rum bile kalmamalıdır” deniyordu. Rapora göre bu sorunun çözümüne geçilmeden önce Anadolu’nun geri kalan kısmı da gayrımüslimlerden arındırılmalıydı.
» 1948’de, Yahudiler yeni kurulan İsrail’e, Ermeniler ise Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’ne göç etmeye kalkınca, yıllardın onları kaçırtmak için her şeyi yapan devlet ve devlet güdümlü basın bu sefer de göçmek isteyenleri “hain” gösteren yayınlara başladılar.
» 6-7 Eylül 1955 günlerinde, Kıbrıs’la ilgili olarak Londra’da toplanacak üçlü konferansta Türkiye’nin “elini güçlendirmek” için ağırlıklı olarak İstanbul Rumlarına yönelik büyük bir yağma harekâtı örgütlendi. Ancak olaylar İzmir, Adana, Trabzon gibi merkezlere de yayıldı ve sadece Rumlar değil Ermeniler ve Yahudiler de saldırılardan nasiplerini aldılar. Kimi kaynaklara göre üç, kimine göre 11 kişi öldü, yaklaşık 300 kişi yaralandı, yüzlerce kadına tecavüz edildi. Resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayrı resmî rakamlara göre yedi bine yakın bina saldırıya uğradı. Hasarın mali portresi konusundaki en düşük tahmin o günün değerleriyle 150 milyon lira, en yüksek tahmin bir milyar liraydı.
» 1964’te, Kıbrıs Olayları’nın etkisiyle Türk-Yunan ilişkilerinin gerginleştiği ve ünlü Johnson Mektubu’nun Türkiye’yi köşeye sıkıştırdığı günlerde, Atatürk ve Venizelos arasında 1930 yılında imzalanan “Dostluk Antlaşması” bir hükümet genelgesiyle, Türk hükümetince tek taraflı olarak iptal edildi. Türkiye’de doğup büyümüş, burada ticaret yapan, esnaflık yapan, emekçilik yapan Yunanistan vatandaşı on binlerce Rum sınırdışı edildiler. Sürgünlerin yanlarına bir bavul ve 200 lira almalarına izin verilmişti. Onlarla evli Türk vatandaşı Rumların da ülkeyi terk etmesiyle Rum cemaati yok olma noktasına geldi.
» 1974’te, İstanbul’daki Balıklı Rum Hastanesi Vakfı Yönetim Kurulu ile Hazine arasındaki bir dava nedeniyle Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun verdiği bir kararda Türkiye’deki gayrımüslim vatandaşlar “Türk olmayanlar” olarak değerlendirildi.
» 1984’te, Fener Rum Patrikhanesi, Heybeliada Ruhban Okulu’nun masraflarını karşılayamadığını söyleyerek kapatılması için izin istedi ancak o güne kadar okulu kapatmak için elinden geleni yapan hükümet, Lozan Barış Antlaşması, diğer ikili anlaşmalar açısından ve “mütekabiliyet ilkesi” açısından bunun mümkün olmadığını ileri sürerek, bu talebi kabul etmedi. Bugün bir tek öğrencisi olmadığı halde Milli Eğitim Bakanlığı’nca atanan okulun Türk yöneticisi her gün göreve gitmekte. Patrikhane de okulu açık tutmak için masraf yapmaya devam etmekte.
» 1985-1990 arasında PKK’ya karşı korucu olmayı reddettikleri için topraklarına el konularak yerlerinden edilen “Melek Tavusa Tapan” Yezidiler kitlesel olarak Batı ülkelerine göç etmek zorunda kaldı.
» 2000’li yıllarda Milli Güvenlik Kurulu toplantılarının önde gelen konularından biri “Misyonerlikle mücadele” idi.
» 15 Kasım 2003, Şişli’deki Beth İsrail Sinagogu ile Galata’daki Neve Şalom Sinagogu’na iki Müslüman Türk teröristi tarafından intihar saldırısı yapıldı, eylemciler de dâhil 25 kişi öldü, 300’den fazla kişi yaralandı.
» 5 Şubat 2006, Trabzon’daki Santa Maria Katolik Kilisesi Rahibi Andrea Santoro 16 yaşında bir genç tarafından bıçaklanarak öldürüldü.
» 19 Ocak 2007’de, AGOS’un başyazarı Hrant Dink öldürüldü.
» 18 Nisan 2007, Malatya’da yedi “milliyetçi” genç Hıristiyanlıkla ilgili yayın yapan Zirve Yayınevi’ni basarak üç büro çalışanını vahşice öldürdüler.
Şimdi bu tarihçeye bakınca Hrant Dink Davası’ndan çıkan karara şaşırılır mı? Sizi bilmem ama başta da dediğim gibi ben şaşırmadım. (Taraf)
|
Türkiye önce şu utanç belgeleriyle yüzleşsin hele, sonra Fransa gibi bir ülkeye demokrasi dersi versin.
Gayrı müslim bir gazetecinin katilleriyle GURUR POZLARI çektiren jandarma-polis'lere dahi dokunamayan bir ülke ve yurdum vasatları neyin peşinde?
|

25-01-2012, 02:12
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 06 May 2009
Bulunduğu yer: kocaeli
Mesajlar: 649
|
|
jadi´isimli üyeden Alıntı
Oncelikle bilinmesi gereken sey bu yasanin sadece Turkiye'yi hedef alan bisey olmadigidir. Fransiz parlamentosundan gecmis olan butun soykirimlari inkar etmek suc kabul edilecektir
Ikinci husus, Avrupa ulkelerinde irkci soylemler ifade ozgurlugu kapsami disindadir. Soykirim inkarciligi ile irkciligin ne kadar icli disli oldugunu soylememe gerek varmi bilemiyorum
|
murted´isimli üyeden Alıntı
Evet, burada yirmi kişiden on dokuzu Fransızların sırf kıllığına 1915teki olayları soykırım saymamayı suç sayan bir yasa çıkarttığını sanıyor. Bizim basın her zamanki gibi öyle bir sunum yaptı ki başta biz de yasanın bu olaylara özel çıkartıldığını falan sandık. Yasa neden çıkmıştır, kimlerin işine gelmiştir, kimler desteklemiştir, kimler destek olmuştur, kimler bunu siyasi malzeme yapmıştır falan fişman ayrıca tartışılır. Ama yansıtıldığı kadar büyük, en azından Türkiye ve Türk merkezli bir durum olmadığı açık. Hastalıklı bir bakış açımız var her zamanki gibi.
|
Ya ben siz ikinize biraz sinirlenmek istiyorum arkadaşlar
Bir kere ''Bu yasa Ermeni soykırımı ve Türkiye merkeze konularak hazırlanmamıştır,tüm soykırımlar içindir''tekerlemesi Fransa'nın hiç de inandırıcı olmayan resmi söylemidir.Türkiyeninkiler gibi Fransanın resmi tezleri de hikayeden ibaret.
Zaten Fransız Yeşiller de,komünistler de açıkça bu yasanın Ermeni ve aşırı sağ oyları alma amaçlı olduğunu söylüyor,siz ikiniz dışında herkes bu yasada hedefin Türkiye ve konunun Ermeni soykırımı olduğunun farkında  .
Olayları Sarkozinin politik çizgisinden,Almanya ve Fransada merkez sağın yörüngesinin daha da sağa kaymasından bağımsız düşünemezsiniz.Bu da yeterli değil,Arap isyanlarından Türkiyeye,Balkanlara,Kuzey ve Orta Afrikaya kadar gelişen tüm olaylarla beraber düşünmek lazım herşeyi.
Fransız RDSE'nin iki,Yeşiller grubunun da üç açıklaması oldu şu ana kadar konuyla ilgili,netten okuyun anlayacaksınız ne kadar yanlış tesbitlerde bulunduğunuzu.
|

25-01-2012, 02:33
|
|
Yasaklandı
|
|
Üyelik tarihi: 18 Jun 2011
Bulunduğu yer: Mordor- Killuminati
Mesajlar: 1.836
|
|
Fransiz parlamentosunda bugune kadar hangi soykirim yasalari gecmis? Google'da arattim ama pek bisey bulamadim. Su an Turkiye'nin en buyuk sermayedarlari servetlerini, Ermenilerden gaspettiklerine borcludurlar. Kaldiki biz, cumburbaskanligi konutu bile calinti olan bir devletiz. Turkiye'nin soykirim iddalarina asiri reaksiyon vermesinin nedeni aslinda budur. Cunku sermayedarlar irkciligi korukluyor. Gerci arastirilsa tc'nin kurucu babalarinin bile mal varliklarinin altindan neler neler cikacaktir. Verilen bu anormal tepki, Fransa'da gecen yasanin sadece tc aleyhine oldugu izlenimi yaratiyor dogal olarak.
|

25-01-2012, 03:37
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 28 Sep 2011
Bulunduğu yer: Suskunluğun kırılma noktası...
Mesajlar: 84
|
|
İyi olmuş iyi.
TC yüzünü batıdan dönsün artık.
Bide şu emperyal terör çetesi NATO dan kurtulsa ne güzel olurdu... Avrupa denince kayıp babalarını görmüşçesine gözleri ışıldayan yağcı, kendinden utanan kalın bk lardan da arınırdık belki.
Küçük bir çırpınışım; esmer bir soluk... Söylenmemiş sözleri uçuruyorum... (Gökhan Özcan)
|

25-01-2012, 04:10
|
|
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 21 Jan 2010
Bulunduğu yer: Usa
Mesajlar: 3.977
|
|
Atmayın be kardeşim. Atarsanız da, ufaktan atın da civcivler yesin!
Mesajlara bakıyorum da, bazı arkadaşlar (ki bunlar mimlidir) hala Ermeni meselesinde atıp, tutuyorlar. Olay onların söyledikleri gibi değildir. Bu kişiler hiç olmazsa bırakın Ermenistan'ın ilk Başbakanı'nın sözlerini, sadece Hrant Dink'in sözlerine baksalar yeter.
Burada yapılmış olan ve Ermeni Diasporası tarafından tüm dünyaya yayılmış olan şey bellidir: Bilek güreşi.
Bu kişiler en azından Yılmaz Özdil'in bugünkü " Kanguru" makalesine baksınlar yeter. Çünkü bu kişilerin laftan, insanlıktan anlamadığı ortada.
Şimdi gelelim, bu bilek güreşinin başlangıcında Atatürk'ün ne dediğine? Atatürk, 1919'da Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti'nin faaliyetlerini şöyle tespit etmiş (Bkz. Nutuk, Sayfa: 4):
"Bu cemiyetin ilk Erzurum şubesini kuran kişiler, Doğu illerinde yapılan propagandaları ve bunların amaçlarını, Türklük-Kürtlük-Ermenilik sorunlarını, bilim, teknik ve tarih açısından inceleyip araştırdıktan sonra, gelecekteki çalışmalarını şu üç noktada saptıyorlar (Erzurum Şubesi'nin basılı raporu):
1-Kesinlikle göç etmemek;
2- Derhal bilim, ekonomi, din örgütleri kurmak;
3- Saldırıya uğrayacak Doğu illerinin herhangi bir bucağını savunma için birleştirmek.
Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti'nin İstanbul'daki yönetim merkezinin bilimsel ve uygarca yöntemlerle amaca ulaşabileceği konusunda çokça iyimser olduğu anlaşılıyor. Doğrusu, bu yolda çaba harcamaktan da geri durmuyor. Doğu illerindeki Müslüman halkın haklarını savunmak için "Le Pays (Ülke)" adında Fransızca bir gazete yayımlıyor, Hadisat gazetesinin sahipliğini üzerine alıyor. Bir yandan da İtilaf Devletleri başbakanlarına ve istanbul'daki temsilcilerine birer uyarı veriyor. Avrupa'ya bir kurul yollamaya girişiyor.
Bu açıklamalardan kolayca anlaşılacağını sanırım ki, Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti'nin kurulmasına yol açan önemli kaygı ve nedenler, Doğu illerinin Ermenistan'a verileceği olasılığından kaynaklanıyor. Bu olasılığın gerçekleşmesinde, Doğu illeri nüfusunda Ermeniler'i çoğunluk göstermeye ve tarihsel haklar bakımından öncelikli saydırmaya çalışanların, bilimsel ve tarihsel belgelerle dünya kamuoyunu aldatmayı başarmaları; bir de Müslüman halkın Ermeniler'i toptan öldüren yabanıllar olduğu iftirasını doğruymuş gibi kabul ettirmeleri durumunda gerçekleşebileceği varsayımı ağır basıyor. Bu nedenle dernek, aynı gerekçe ve araçlarla donanarak tarihsel ve ulusal hakları savunmaya çalışıyor."
Atatürk bu olayın canlı bir şahidi idi ve olayı, üzerinden 4 yıl geçtikten sonra sıcağı sıcağına kaleme almış. Atatürk'ün bu anlattıkları ile Hürriyet gazetesinin " Fransa büyüklüğünü gösterdi" haberindekiler ne kadar da birbirine benziyor değil mi? Ya bu haberin altındaki "ERMENİ SOYKIRIMI"NI KABUL EDEN ÜLKELER / FOTO ANALİZ tam da Atatürk'ün dediği gibi kandırılmış ülkeler değil mi?
Peki bu habere ait alttaki yorumlardaki Mehmet Kurt'un "Onların yaptığını biz yaparsak onların seviyesine düşmüş oluruz.Dünyaya haklılığınızı ispat etmek istiyorsanız elinizin altındaki kanıtları çeşitli argümanlara işlemeniz,yeni argümanlarda kullanmanız gerekmektedir. Mesela Ermenilerin 1915 li yıllarda Anadoluda yaptıkları işleyen bir film yapmak gibi" yorumuna ne demeli?
Sanki bu konuda filmler yapsak, bütün dünya bize inanacak da, biz de haklılığımızı böylece kanıtlamış olacağız. Fakat nafile de olsa bütün girişimlerin yapılmasından yanayım.
Hatırlarsanız, Ermeni Diasporası tarafından desteklenen "Geceyarısı Ekspresi (Midnight Express)" adlı film 1978'de tüm dünyada gösterime girdikten sonra haklılığımızı anlatana kadar akla-karayı seçmiş ve ancak daha birkaç yııl önce Oliver Stone tarafından yazılan bu filmin senaryosunun uydurma olduğunu kanıtlayabilmiştik. Hatırlayan bilir; Oliver Stone ülkemize tatile gelmiş ve bu film nedeniyle bir de günah çıkartmıştı.
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 02:55 .
|