http://www.cumhuriyet.com.tr/m/haber...ik_davasi.html
Bir ülke düşünün:
İstihbarat teşkilatının silah taşıdığı TIR’lar, 150 jandarma tarafından durdurulsun.
Jandarma İstihbarat subayları ile milli istihbaratın elemanları birbirlerine silah çeksin.
Jandarmalar, istihbaratçıları kelepçelesin.
Devletin valisi, “TIR’ları bırakın” diye jandarmaya talimat versin.
Jandarma dinlemesin. TIR’ların önünü kesen istihbaratçılar anahtarları alıp kaçsın; yumruklaşmalar sonunda anahtarları geri alan jandarma TIR’ları parka çeksin.
Bütün bunlardan MİT bölge başkanının haberi olmasın.
Vali gelip TIR’ların kasasının açılışına ve silahların görüntülenişine nezaret etsin.
O kasalardan, ilaç kutularının altına gizlenmiş halde, 2 bin havan ve top mermisi, 80 bin makineli tüfek mermisi çıksın.
O sırada Emniyet Müdürü gelip polislere TIR’ların etrafını çevirme emri versin.
Ve TIR’lar yeniden MİT’e teslim edilip silah yüklü şekilde sınırı geçsin.
Bir devletin polis, jandarma ve istihbaratçıları, silah dolu bir TIR önünde güpegündüz, ortalık yerde, birbirine silah çeker ve çatışmanın eşiğine gelirse, kusura bakmayın, bu, dünya çapında bir skandaldır ve çok büyük bir haberdir. Dünyanın her yerinde gazetecilere sorabilirsiniz. Bu haberi yapmayana gazeteci denmez.
Nitekim biz bu tablonun vahametini “Devletin bittiği an” manşetiyle verdik.
ASIL SUÇLULAR YALAN SÖYLEDİ
İşin bir başka boyutu da yetkililerin her birinden ayrı bir açıklama gelmesiydi.
İstanbul Başsavcı vekili, “Görüntüler kurgu” diyerek erişim yasağı getirdi ve soruşturma başlattı.
Adana savcılığı da “Gerçeği yansıtmayan, sahte görüntüler yayınladığımız” gerekçesiyle soruşturma açtı.
Görüntüler gerçek değilse niye sır kabul ediliyordu ki?
Sahte görüntülerle nasıl casusluk yapılırdı ki?
Sonra komik olduğunu anladıkları bu iddiadan vazgeçtiler.
Bu sefer de “Silah yoktu, insani yardım malzemesi taşınıyordu” yalanına sığındılar.
Oysa o zamana kadar gönderilen insani yardımlar, propaganda amacıyla hep teşhir edilmişti. Bu sefer gizlenmesinin nedeni silah naklediyor olmasıydı.
MİT, yurtdışına silah sevkinin yasadışı olduğunu bildiği için, savcılığa, bunun Türkiye’deki birimler arası nakil işlemi olduğunu söyledi.–ki aslında buna da yetkisi yoktu, ama söylenen yine yalandı.
Başbakanı Davutoğlu, 29 Mayıs’ta Fransız Haber Ajansı’na “Yardım Özgür Suriye Ordusu’na gidiyordu” dedi. Ertesi gün Ankara’da fikir değiştirdi, “”O yardımlar Suriye’de Bayırbucak Türkmenlerine gidiyordu” diye düzeltti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan da aynı görüşü tekrarladı; “Türkmenlere insani yardım yolluyorduk” dedi.
Oysa silahlar Türkmenlere gitse, onlara yakın bir sınır kapısı tercih edilmeliydi; Reyhanlı kapısı, Nusra Cephesi’ne yakındı.
Nitekim Bayırbucak Türkmen cephesi komutanları kendilerine böyle bir silah yardımı ulaşmadığını açıkladı.
O dönem MHP’de Genel Başkan Yardımcısı olan, halen Başbakan Yardımcısı koltuğunda oturan Tuğrul Türkeş, “Bizim o bölgeyle irtibatımız var. Huzurunuzda yemin ediyorum: Vallahi de billahi de o silahlar Türkmenlere gitmiyordu” dedi.
Kaldı ki Türkmenlere gidiyor olması, devletin illegal silah taşımasını meşru kılmıyordu.
TIR’larda silah olduğu görüntülerle ortaya konunca Erdoğan, “Silahsa silah, ne olmuş yani” deme noktasına geldi.
Devletin, istihbarat teşkilatı eliyle, illegal yoldan komşu ülkeye silah sevk ettiği apaçık ortaya çıktı.
TIR’lardan çıkan mühimmat, orada tespit edilmiş ve jandarma kriminoloji laboratuvarınca belgelenmiş, rapora dökülmüştü.
O raporlar da gazetemizde yayımlandı.
Şimdi bu raporlardan dolayı da yargılanıyoruz.
Yapılan, hem ulusal ölçekte, hem uluslararası ölçekte suçtu.
Ama suçlular değil, suçu ortaya çıkaranlar suçlandı.
Çevirme kararını veren savcı, emri uygulayan jandarma komutanları, hâkimler, hatta silahları koklayan polis köpeğinin görevden alındığı açıklandı.
Ancak bu illegal operasyonda görev alan, yasalara aykırı olarak silah nakli yapan hiçbir hükümet veya istihbarat yöneticisi sorgulanmadı.
Hükümet işlediği suçun, istihbarat teşkilatı beceriksizliğinin hesabını vereceği yerde, suçu ortaya çıkaranlara saldırmayı tercih etti. Suçlular değil, biz karşınıza geldik.
"