Turan Dursun Sitesi Forumları
  #1  
Alt 28-08-2011, 21:43
kral ciplak kral ciplak isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 17 Aug 2011
Bulunduğu yer: izmir
Mesajlar: 73
Standart Kimlik...

KİMLİK


İlk bilinçsizce tepkim Amanyada gündeme geldi, 80 ile 84 yılları arasında ilticacı olarak yaşadığım zamandı. Sağolsun Alman devleti ev kiramı, aylık nafakamı veriyordu ve bir
de sene sonunda adına vaynaht geld dedikleri 100 mark veriyorlardı. Bu parayı vermele-
rinin amacı dinsel kutlama olan vaynaht-ı bizimde kutlamamızdı. Sanırım 83 senesiydi
ben sabırsızlıkla bu parayı almayı beklerken baktım parayı vermemişler hemen soluğu
bağlı olduğum sosyalamt görevlisinin karşısında aldım, bize bakan ve bizden iyi türkçe
konuşan adını unuttuğum görevli, gülerek birazda müstehzi bir tavırla şunu söyledi
SİZ MÜSLÜMANSINIZ VAYNAHT KUTLAMAZSINIZ, SİZİN DİNİNİZE GÖRE
GÜNAHTIR O NEDENLE VEREMİYORUZ.
Adam haklıydı fakat o an ne olduysa bilemiyorum dedimki TAMAM AMA BEN
ALEVİYİM, CAMİYE GİTMEM, NAMAZ KILMAM, ORUÇ TUTMAM,
ZATEN TÜRKİYEDE DE BU YÜZDEN KATLİAMA UĞRUYORUZ, MARAŞ
VE ÇORUMU DUYMUŞSUNUZDUR. Dedim
Tabiiki o an için ağzımdan öylesine çıkmıştı bu sözler, yaş yirmi, bilinç sıfır
ayrıca karşımda duran kişi bir devlet memuru, Aleviyi belliki hiç duymamış.
Sonuç olarak kimliğimde ki İslam ibaresi taa Almanyada önüme çıkmış ve
benim için çok önemli olan o 100 markı almama engel olmuştu, hani gerçekten
Müslüman olsaydım dert değildi, belkide bununla gurur bile duyardım.

84 te kendi isteğimle yurda döndüm, kapıkulede bana yakışır bir polis karşılamasından
sonra eve geldim, birkaç ay sonra askere gittim. Acmi birliğinden sonra gittiğim
usta birliğinden GBT-m temiz gelmediği için sürgüne gönderildim. Denizciydim
karadeniz ereğliye sürüldüm, askerin çoğu karadenizli vatandaşlarımızdı, antakyadan
olanlar vardı, bilirsiniz bizim nusayriler,
Bir devrem vardı Mehmet emin-di adı rizeliydi onbaşı olmuştu, aynı zamanda bölüğün
imamı konumundaydı, benim ne olduğumu anlamıştı, o yüzden hiç sevmezdi, her fırsatta ezmeye çalışırdı. Bir gün eğitim sahasında bölüğü sıraya dizdi ve dini sorular sormaya
başladı sıra bana gelince, “söyle bakalım islamın şartı kaçtır” ne yapmaya çalıştığını anlamıştım ve doğrusu şartların hepsini de bilmiyordum. Ve bende bilmiyorum dedim
buna karşılık dedi ki “ oh ne güzel, ne namaz ne oruç, ehli müslüm, keyfi müslüm”

Sonra sivil hayat ve 1990 senesinde resmi dairede işbaşı. Birlikte çalıştığımız Alevi
olmayan arkadaşların bizler hakkındaki o bildik sözlerini duymak, kişiliğimizle
ve ortaya koyduğumuz dürüstlükle özür dilemelerini sağlamak.

Yıl 1993 temmuz-un 2si ve biz canlı yayında Sivas katliamını izliyoruz.
Bu katliamın etkisi ile olacak İzmir eşrefpa semtinde kurulan Hacı Bektaş Veli
derneğine üye oluyorum, bu dernek o zamanlar Türkiye-nin merkez derneği
yani en kalabalık dernek. Başkanıda Selahattin ÖZEL.
Dernek her gün dolup dolup taşıyor, anma geceleri yapılıyor salonlarda yer
bulmak mümkün değil, hiç unutmam derneğe gittiğim bir gün dü, arkadaşlar
Alevilik ve İslam üzerine tartışıyorlardı, ben dinliyordum, uzun boylu yakışıklı, ve
aynı zamanda devlet dairesinde çalışan, takım elbiseli ve gravatlı biri olduğum için,
görenler bilen biri sanıyorlardı, bilmeden şu sözü uyguluyormuşum
“ Biliyorsan konuş hisse kapsınlar,bilmiyorsan sus da adam sansınlar “
tartışan arkadaşlardan biri ikide bir bana dürtüp “ sen ne diyorsun bu konuda?
öyle değilmi”
gibisinden sorularla benden fikir beyan etmemi istiyordu.
İşte ne olduysa o an oldu söyleyecek sözü olmayan ben, kendimden utandım
ve bu konuda ki Cahilliğimi yenmeye karar verdim.
Öyle ya hem Sivas katliamını yaşamıştık ve ayrıca hayatımızın her
alanında bu konu karşıma çıkıyordu, yaş 31 di, bu güne kadar cahil
kalmıştım ama cahil ölmek zorunda değildim.

Öğrenmek istiyordum ama önümde önemli engeller vardı, herşeyden
önce tahsil durumu yetersizdi, hepsi hepsi lise 1 den terktim.
Belediyemizin kurduğu standda kitap sergisi açılmıştı, isimlerini okurken
baktım birisinin kapağında din bu yazıyordu, ve bir başkası şeriat ve
kadın diyordu aldım sonra serisini aldım.
Okuyordum ama tekrar okumam gerekiyordu, çünkü anlamam kolay
olmuyordu, sonra Kur-an tefsirleri aldım, hele mesele Kur-an okumak
olunca bir kere okumak kesinlikle yetmiyordu.
Aleviliği anlatan kitaplar almaya başladım, bilirsiniz işte Cemal Şener
Bekir Yıldız, Ethem Ruhi Fığlalı, İzzet Zeki Eyüboğlu, Cemşit Bender
Ve diğerleri. Okuyordum, anlamaya çalışıyordum, düşünüyordum
gözlemliyordum ve karşılaştırıyordum,.
Kur-an ı daha iyi anlayabilmek için hadis seti aldım ve kaşılaştırdım.
Hekkes birşeyler söylüyordu, islamı anlamakta fazla zorlanmadım,
Çünkü zaten hep gözümüzün önündeydi, kutsal kitabını ve hadisleri
okuyunca bilgim arttı ve pekişti, fakat ortada bir sorun vardı,
sorun islamda ve müslümanlarda değil ne yazık ki bizdeydi.
O günlerde ilk kafama takılan terslik şu olmuştu, hakka yürüyenle-
rimiz olduğunda tabut camiye götürülüyor, musalla taşına konuyor,
bizimkiler bir kenarda bekliyor, hoca devlet memuru olduğu için
istemeye istemeye cenaze namazı kılıyor, yuzyıllardır bu duruma
tanık olan müslüman halk tövbe estahfurullah çekiyordu.
İşte bu durum çok zoruma gidiyordu, ama bakıyordum herkes bu
konuyu konuşuyordu fakat hiçbir şey yapılamıyordu.

08-03-1994 tarihinde sıra babama gelmiş, hakka yürümüştü.
İşte o zaman daha önce başkalarının cenazelerinde duyduğum acıyı
en azından kendi babamın cenazesinde yaşamamak için kendimce
şu kararı aldım, cenazeyi camiye götürmeyecektim, doğruca mezarlığa
götürecektim. Hatta belediyeden sormuşlardı anons etmek için cami
ismi istemişlerdi, onlara camiye götürülmeyeceğini, evden direk olarak
mezarlığa götüreceğini söylemiştim, herkes şaşırmıştı. Ama inanıyorum
ki babam olsaydı cenazesinin camiye götürülmesini isterdi.
İşte o gün sanki bu isteğini duymuş gibi 4x4 lük Alevi olan eniştem
karşıma dikildi mutlaka cenazeyi camiye götürmem gerektiğini
aksi taktirde benimle birdaha konuşmayacağını gözünden akan yaşlarla
bana söyledi, çevredende destekleyenler oldu ve ben yalnız kaldım,
mahalle baskısını göze almıştım ama Alevi baskısını yenemedim ve
cenazeyi camiye götürdük, tabiki aynı utanç verici görüntü altında
görevimizi!! yerine getirdik.


Okumalarım, araştırmalarım, gözlemlerim devam ediyordu, en çokta
gözlem ve gündemi takip etmeye dikkat ediyordum.
Gün geldi kafamı kurcalayan Hz. Ali meselesinde bana katkıda bulunacak
olan Sn. Faik Bulut-un Ali-siz Alevilik-ini okudum ve doğru yolda olduğumu
hissettim, Ali Yıldırım-ın osmanlı engizisyonunu, İsmail Metin-in osmanlının
kanlı tarihini, Erdoğan Aydın-ın nasıl müslüman olduk-unu okudum, Alevilere
uygulanan katliamları öğrendim, daha çok ateşlendim. Parçalar yavaş yavaş yerine oturuyordu. Kuşkularım azalıyordu ama henüz o günlere gelmeye çok vardı.

2003 yılıydı, çalıştığım belediyenin başka bir birimine gönderilmiştim,
İş yerim kendi mahallemdeydi, yaklaşık 32 senedir oturduğum yerdi
Mahallemiz çoğunkukla Aleviler ve Çingeneler-den oluşuyordu,
işyerimin önünden her öğlen vakti koşar bir vaziyette geçiyordu Hasan
Abi, bizdendi yani Aleviydi, merak ediyordum bu adam hergün aynı
saatlerde böyle koşar vaziyette nereye gidiyor diye? Bir bün gittiği
yerden dönüşünde önüne geçtim ve sordum “ Hasan abi sen hergün
bu saatlerde böyle koşar adım nereye gidiyorsun?” dedi ki “ camiye
gidiyorum “ şaşırmıştım dedim ki “ abi nasıl oluyor camiye gidiyorsun
bizim cami ile namazla ne işimiz var biz Aleviyiz “ dedi ki olsun
kardeşim, cami de bizim, namaz da bizim, oruçta bizim” deyince
eyvah dedim seni de kaybetmişiz.

Buca ilçesinde Hacı Bektaş Veli Kültür ve Cem evi açılmıştı,
orası açılalı birkaç sene olmuştu. Çoğunlukla cenazeişlerine bakılan,
cem törenleri yapılan bir yer. Bizimkiler bu sayede camiutancından kurtulmuşlardı,
artık cenazelerimizi oraya götürüyorduk,
ama yine bir terslik vardı, cenaze mezarlığa gittiğinde bizim hoca dua
okur yanında da mezarlık hocası durur ve ardından birde o dua okurdu.
İşte bu cem evine gittiğim bir gündü, başkanın odasında bir gurup oturmuş,
tartışıyorlardı, konu İslamdı, bir dedemiz Kuran-dan, ayetten, bahsederek
aslında bizlerin ne iyi müslümanlar olduğumuzu anlatıyordu, sonra Sn.
bayan başkan sözü alarak dediki “ oğlum geçenlerde kordonda ki gemi
kütüphaneye gitmiş, bakmışki orada bulunan kitapların büyük çoğunluğu
Hıristiyanlıkla ilgiliymiş, misyonerlik yapıyorlarmış, İslamı yok etmeye
çalışıyorlarmış, o nedenle bizim bu konuda uyanık olup islamı korumamız
gerekiyormuş” deyince dayanamayıp dedeye sordum “ sevgili dedeciğim
söylermisiniz, siz hiç Kuran-ı okudunuz mu?” bu soru dedeyi kızdırmıştı
sorum sayın başkanın da hoşuna gitmemişti, bana sinirli ifadelerle müdahele
etti, ve böyle bir soru soramayacağımı söyledi, bu kez kendisine sordum
dedimki “siz islamdan bahsettiğinize ve bizim onu korumamızı istediğinize
göre söylermisiniz siz kuran-ı okudunuzmu? Bu soru ortamı iyice gerdi
bana burada böyle şeyler konuşamayacağım ihtar edildi bende dedimki
“ biz Aleviyiz islamı korumak bizemi kaldı, siz bu söyleminizle Aleviliğe
İhanet ediyorsunuz” daha fazla gerginlik çıkmasın diye orayı terk ettim.
Çünkü onların bu sözleri kimden etkilenerek söylediğini biliyordum.
Bu işin başında bizim meşhur profumuz ve o güne kadar profla aynı çizgide
olan ve bolca kitap yazan saygıdeğer yazarlarımız vardı. Gerçi İzzettin doğan
cem vakfının başındaydı, bizim dernek Hacı Bektaştı ama bunda da bir
terslik vardı, bizimkiler izzettine karşıydı, adamın yaptıkları ortadaydı
ilişkileri bizim kabul edmemeyeceğimiz türdendi ama ne varki fikirleri
her tarafa nufuz etmişti. Bu böyle gitmemeliydi.

İşte bu son tartışma, benim aklıma arasıra gelip giden ve her seferinde
ya yanılıyorsam, ya bir yerde bir hata yapıyorsam dediğim fikrimi
hayata geçirmem konusunda son kararı vermeme neden olmuştu.
Asimilasyon denen müthiş silahın bizi ne hale getirdiğini, kişi ve
makam dinlemeksizin nerelere kadar gittiğini görmüş ve ürkmüştüm.

Aylarca bu konuyu düşündüm, hep kendime şu soruları sordum,
okuma alışkanlığımz olmadığı için osmanlı döneminden habersizdik
bu tamam, fakat daha şunun şurasında birkaç onyıl önce maraşı, çorumu
yaşamıştık, hadi diyelim onunda üstünden uzun zaman geçti ve bize
unutturdular ( aslında unutmamıştık ama neyse ) daha onyıl önce sivası
ve gaziyi yaşamıştık, durum eski durum değildi, televizyonlar naklen
vermişti, hemen akabinde bir sürü derneğimiz kurulmuştu pıtrak gibi,
yetmemiş birde federasyonumuz olmuştu arslanlar gibi, o koltuklarda
birileri oturuyordu krallar gibi, yazarımız çizerimiz vardı bir sürü,
çıkıyorlardı açık oturumlara saatlerce konuşuyorlardı ve arzı endam
ediyorlardı artizler gibi, şöyle diyorlardı hep bir ağızdan, alevi islamı,
sunni islamı, devlet yalnızca hanefi mezhebine yardım ediyor, diğer
mezheplerde var, devlet bizede yardım etsin falan, falan,falan.
Yani anlayacağınız herkes yalnızca konuşuyordu ve başkada bir şey
yapmıyordu, bu işte bir terslik vardı hemde hayati bir terslik, ve ne
gariptir yalnızca Alevilrin hayatına mal olan bir terslik ti. Bu adamlar
okumuş insanlar, kariyer edinmişler konuşmaları ateşleyici ama her
nedense söylenmesi gereken ve hemde çok gecikmiş olan bu sözü
niye söylemezler. Şimdi bu koca koca adamlar dururken benim gibi
cahilin biri çıkıpta HEY TÜRK TOPLUMU, YETSİN ARTIK ZULÜM
BİZ ALEVİLER BU GÜNE KADAR CANIMIZI KURTARMAK
İÇİN, TAKİYYE YAPTIK ŞİMDİ ARTIK GERÇEKLERİ
SÖYLEMENİN ZAMANI GELDİ, BİZ ALEVİYİZ BİZİM İNANCIMI
ZIN İSLAMLA BİR İLGİSİ YOK SİZİN DİNİNİZ SİZE BİZİM
DİNİMİZ BİZE dese ve bu demeyi lafla değilde resmi yoldan yapsa
acaba ne olur? şu bizi temsil eden adamlara!!!!??? ayıp olurmu?
utanırlarmı?

Ve işte ben kendi kendimle, böylesi sorularla cebelleşirken,değişen
bir şey olmuyordu, herkes durumdan ve de yerinden memnun görünüyordu.
Sanki bu durumun devamından faydalanıyorlardı. Onlar mutluydu ama ben
oldukça mutsuzdum, Sivas-ta yananlar aklıma geldikçe hele o küçücük
çocukları hatırladıkça insanlığımdan utanıyordum, bu utancım katledenlerden
ötürü değil, bunun üzerine oturanlardan dolayıydı. Duyuyorduk, okuyorduk
“ Aleviler örtülü ödenekten şu kadar milyar para aldı” diye. Kim alıyordu?,
neye karşılık alıyordu? nasıl harcanıyordu, zaten kontrol dışı bir kaynaktan
verilmiş olan bu paranın, kontrolünü kim ve nasıl yapıyordu?

Hatta susurluk sonrası bir tarihte, Selahattin ÖZEL-in başkanı
olduğu eşrefpaşa derneğinde öyle bir tartışma yaşanmıştı ki anlatılır gibi geğildi,
bende oradaydım, arabulucu olarak en ünlü dedeler gelmişti, çok büyük tartışmalar
yaşanıyordu, başkana yöneltilen iddialar yenilir yutulur cinsten değildi, ne susurlukçu
olduğu kalmıştı nede örtülü ödenekten alınan paraların üstüne yattığı kalmıştı.
dayanamayıp ayağa kalktım ve “ kusura bakmayın ama burası lağım gibi kokmaya
başladı, ben bu kokuya dayanamam burayı terk ediyorum” o an iddianın sahibi
SHP-li belediye meclis üymiz İbrahim MORSÜMBÜL ayağa kalktı ve “ Sinan
arkadaş doğru söylüyor, en iyisi beni ve başkanı atın bu iş bitsin, aksi halde?????
Sonra bir sürü olaylar yaşandı, bir zaman sonra o koskoca dernek yok oldu gitti.
üyelik kartım duruyor bende. Eminim bu yazıyı okuyan birileri çıkacak o günler
ile ilgili birşeyler anlatacak.

BİR ŞEY YAPMALI idik, ama biliyordum ki o bir şeyi yapacak olan bendim.
Neden olmasındı, insan tek başına bir şey yapamazmıydı? Yapardıı yapardı
hemde nasıl yapardı, yeterki istesindi. Ve bende istedim, zaten biz hep yirmi
milyonuz, yok yok yirmibeş milyonuz, deyip durduk ta ne oldu bir işe yaradı mı?
Hemen yaramadı demeyin bence fena halde yanılırsınız, elbet bir işe yaradı,
Alevilerin olmasada alevi pazarlamacılarının işine yaradı ve hemde çok yaradı

Oysa benim yapacağım şey yalnızca Aleviliğin işine yarayacaktı ve O nun
YENİDEN DOĞUŞU OLACAKTI.

Bir dilekçe yazıp mahkemeye verecektim, işi resmileştirecektim, kimseye
söylemeyecektim, mahkeme reddedene kadar.
Dilekçeyi uzattığım mahkeme kalem müdürünün suratının alacağı ifadeden
tutunda, kimlerin buna şiddetle karşı çıkacağına ve başbakan erdoğanın
yapacağı açıklamaya kadar her şeyi bilecektim, fakat kimin veya kimlerin
destek vereceğini bilmeyecektim. Ve ben şunuda çok iyi bilecektim, Alevilik
İslam-ın dışındadır dediğimde buna en başta bizimkilerin ezici çoğunluğu karşı
çıkacaktı, asimilasyona çalışan kafa takımı karşı çıkacaktı, onlara omuz veren
sözde aleviler karşı çıkacaktı, fakat inçlarını gerçekten yaşayan ve yüzyıllardır
bize her fırsatta müslüman olmadığımızı, kafir, zındık, müşrik, dinsiz, mumsöndücü
olduğumuzu söyleyen gerçek müslümanlar karşı çıkmayacaktı.

Hedefim çok, fakat atış şansım tek olacaktı. Hedefler şunlar olacaktı

1= Alevilerin kendilerini sorgulamalarını başlatmak

2= Başlayacak olan tartışma sayesinde Aleviliğin özüne dönmesi

3=Böylece asimilasyona DUR demek

4=Aleviliğin resmen tanınmasını sağlamak

5= İbadethanelerimizin serbest hale gelmesini sağlamak

6= Zorunlu din derslerine son verdirmek

7= Devlet ya kimliğime ALEVİLİK-i yazacak yada Laikliğin gereğini
yerine getirip kimliklerden din hanesini kaldıracak.

Yani sizin anlayacağınız bu günlerde bölük pörçük verilen mücadelelerin
tümünün bir seferde halledilmesini sağlamak. Yani ölüm uykusuna yatırılmış
ALEVİLİK-İ SARSMAK, UYANDIRMAK, AYAĞA KALDIRMAK.

İşte bu duygu ve düşünceyle aşağıdaki dilekçeyi yazdım.






ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ HAKİMLİĞİNE



İZMİR İLİ KONAK İLÇESİ NUFUS MÜDÜRLÜĞÜNCE ŞAHSIMA VERİLMİŞ OLAN

.............. NOLU KİMLİĞİMİN ARKA YÜZÜNDE YAZILI DİNİ İSLAM BÖLÜMÜNDEKİ İSLAM

İBARESİ GERÇEĞİ YANSITMAMAKTADIR. TÜRKİYE CUMHURİYETİ VATANDAŞI ALEVİ

BİR İNSAN OLARAK, YAŞADIĞIM İNANÇ VE EDİNDİĞİM BİLGİ NETİCESİNDE BİR

İNSANIN HEM ALEVİ HEMDE İSLAM OLAMAYACAĞINA İNANDIM. DİN VE VİCDAN

ÖZGÜRLÜĞÜ ANAYASACA GÜVENCE ALTINA ALINMIŞ LAİK TÜRKİYE CUMHURİYETİ

VATANDAŞI OLARAK GERÇEKLE İLGİSİ BULUNMAYAN ADETA BİR KORKUYU BERTARAF

ETMEK İSTERCESİNE YAPILMIŞ OLAN BU HAKSIZLIĞI VE İNSANI DERİNDEN YARALAYAN

BÖYLESİ BİR ÇELİŞKİYİ DAHA FAZLA TAŞIMAK İSTEMİYORUM.ASLINDA TOPLUM OLARAK

HEPİMİZİN BİLDİĞİ VE HAYATIN HER ALANINDA KARŞIMIZA ÇIKAN BU ACI GERÇEĞİN

YÜKSEK MAHKEMENİZCE TESPİT EDİLEREK HÜKME BAĞLANMASINI VE BU NEDENLE

NÜFUS KAĞIDIMDA YAZILI OLAN İSLAM İBARESİNİN ÇIKARTILARAK YERİNE GERÇEK

İNANCIM OLAN ALEVİLİK-İN YAZILMASINI SAYGILARIMLA TALEP EDERİM.


Tarih: 07-05-2004
------------------------


SİNAN IŞIK




Dilekçmi alan mahakeme kalem müdürünün surat ifadesi aynen yukarıda
yazdığım gibi oldu, onlar alışkındır dilekçelere şöyle göz ucuyla bakarlar
ve muhürü basıp havale ederler. Fakat bu sefer öyle olmadı, alışkın olduğu
Kelimeleri bulamadı baştan sona okumak zorunda kaldı ve başını kaldırıp
beklediğim “ ne bu, başka işin yokmu?” bakışını fırlattıktan sonra dayanamayıp
sordu “eminmisiniz beyefendi?” evet eminim dedim. Kayıt numaramı aldım ve
oradan ayrıldım

Ve işte tarihi adım atılmıştı. O yukarıdaki 07-05-2004 tarihi benim açımdan çok önemlidir.
Kısa bir süre sonra mahkeme celbi geldi, ilk duruşmam 15-06-2004 günü.

Çok heyecanlanmıştım, tek başımaydım. Ne bir kişi nede bir avukat, bir ara
avukat meselesini düşündüm fakat kendi sorumun cevabını yine kendim verdim.
Öyle bir avukat olmalı idi ki hem İslamı, ve hemde Aleviliki bilecekti, ve birde benim
gibi düşünüyor olacaktı, eeeeee buda çok fazlaydı. Yinede bir deneyeyim bakalım
ne olacak dedim ve yanında çalıştığım, kendiside alevi olan bayan amirimle, onun
tanıdığı İzmirli vede aynı zamanda Alevi olan bir avukata haber gönderdim gelen
cevap şuydu “ne saçma iddia öyle, Alevilerde müslümandır “
Hatta bir ara şöyle düşündüm, gerçek bir müslüman avukat bulayım, çıksın gerçeği yalnızca gerçeği söylesin, bana yeter. Sonrada yanlış anlaşılmaktan korktum.
Zaten mahkemeyi kazanmak gibi bir umudum yoktu çünkü kazanabileceğim kolaylıkta
bir mahkemeyi zaten açmazdım.

Ama şu durumdan biraz olsun umutlandım, kendi kendime dedim ki “ bu mahkemede
belirleyici olacak unsur Cumhuriyet Savcısıdır, adı üzerinde Cumhuriyeti korumakla
yükümlü ve bu konuda oldukça kıskanç olurlar ve de yeminli, dilekçemi okuyacak mutlaka ilgisini çekecek çünkü bu bir ilk, ne istiyor bu vatandaş, kimliğindeki din hanesi
bölümünden İslamı çıkartıp yerine Alevilik yazılsın diyor, peki kimdir bu Aleviler

CUMHURİYETİN YILMAZ BEKÇİLERİ DEĞİLLERMİ? EVET,

Ulusumuzu ayakta ve de birlikte tutan ATATÜRK DEVRİMLERİ DEĞİLMİ? EVET,

BUNLAR GERÇEK ATATÜRKÇÜ DEĞİLMİ? EVET,

BUNLAR GERÇEK LAİK DEĞİLLERMİ? EVET,

ÜLKEMİZ HIZLA ŞERİAT-A GİDERKEN BU ALEVİLER

ALEVİ KALIR İSE Mİ LAİKLİK KORUNUR?,

YOKSA ŞERİATÇILAŞIR İSE Mİ LAİKLİK VE CUMHURİYET KORUNUR?

O halda neden olmasın?

Sizi duyar gibi oluyorum şimdi diyorsunuz ki “ eh be kardeşim insan
bu kadarda uçarmı?”
Evet haklısınız ama biz hergün başkalarının teorileriyle yatıp kalkıyoruz
bir teoride bu kardeşiniz üretse kıyametmi kopar?
Hem bu teorinin yüzde yüz gerçek vede bizim durumumuza uygun olmadığını
söyleyecek bir bir Laik, Atatürkçü çıkarmı.

Alın size bir teori daha, bakalım buna ne diyeceksiniz hemde yaşadığım bir anıdır.
Ben birinci duruşmaya hazırlanırken, kendi kendime dedim ki “ sen şimdi mahke-
meye gideceksin, hakim senden delil isteyecek, ne vereceksin” bu düşünce ve
telaşla birşeyler aramaya koyuldum, aklıma ilk olarak kitaplarını okuduğum yazarlar
geldi, onlara ulaşıp yardım isteyecektim, kemeraltında bulunan tanıdığım bir kitap
evine gittim, sahibi olan genç, sosyalist arkadaşa birazda sıkılarak dedimki “ arkadaş
ben yzarlardan Erdoğan Aydın, Ali yıldırım ve Faik Bulut-un telefonlarını istiyorum,
merakla neden istediğimi sordu, mecburen söyledim dedimki “ ben bir dava açtım”
ne davası dedi, şöyle dedim “ kimliğimden İslam ibaresini sildirtip yerine Alevilik
yazdırmak istiyorum, bu yazarlar bana yardım edebilir” yüzüme baktı ve küçümser
bir tavırla şöyle dedi “ arkadaşım halkımızın onca sorunu varken, sen ne diye böylesine gereksiz vede gerici bir dava ile gündemi meşgul ediyorsun” dedimki “ zaten bende senden böyle bir çıkış bekliyordum, sosyalistler, koministler, devrimciler bu Alevilik
konusunu hep gericilik olarak algıladınız, ilgilemmediniz, Alevileri yalnız bıraktınız, şimdi
ise sizin boş bıraktığınız yeri, şeriatçılar ve de onların işbirlikçisi sözde aleviler doldurdu,
biliyorum sizin laiklik sorununuz yok ama bizim var hemde çok var, bence Aleviler Laik
kaldıkları sürece solcudurlar, devrimcidirler, ilericidirler, sosyalisttirler, aleviler şeriatçılaşır ise bu ülkeden laiklik gider, cumhuriyet gider, sonra ne olur biliyormusun?
başımızdaki hükumetin vede fetullahın yardımıyla, amerika bölgemizde uygulamaya çalıştığı ılımlı islam projesini rahatlıkla hayata geçirir, bu projenin eşgüdümcüleri boşuna
mı her fırsatta tekrarlıyorlar bu ülkenin yüzde doksandokuzu müslüman diye, işte ben lüzumsuz gördüğün bu dava sayesinde bir tartışma başlatsam, burda olmasa bile AİHM
de kazansam, asimilasyona DUR desem, bu sayının içinden üçte birini çıkartırsam, ne kalır? O zaman bu proje durdurulmuş olmaz mı? Dedim
inanamayacaksınız ama bana aynen şunu söyledi “ ya arkadaş sen ne yapmaya çalışıyor-
sun, neden amerikanın dikkatini üzermize çekmeye çalışıyorsun” dedi, oradan eli boş ayrıldım bu yolu illede yalnız yürümem gerekiyordu.

İşte dostlar hal böyle, ben size bir kıyak yapayım siz şimdi bu son teorimi bıyıkaltından gülerek bir hayal ürünü olarak değerlendirmeyin, bu ve yukarıda bahsettiğim ne varsa hepsi nasıl birer birer gerçekleşti, ileriki safhalarda göreceksiniz bu yazı biraz uzun oldu ve daha da uzayacağa benziyor, zaten birazdan mahkeme yani duruşmalar kısmına geleceğiz, ondan sonrası var ki yemede yanıda yat. Duruşmalarda ayrı bir lezzet hem siz niye sıkılıyorsunuz ki saatlerdir yazan benim, şu an sabahın 06 sı kaç saattir yazdığımı inanın bende unuttum, ama tarih 19 mayıs bu günün anlam ve önemine de uydu, ne dersiniz yanılıyormuyum.


VE BİRİNCİ DURUŞMA:TARİH: 15-06-2004

Sabah erkenden İzmir 11.Asliye Hukuk Mahkemesinin kapısındayım.
Çok heyecanlıyım, listeye bakıyorum 14 veya 15 inci sıradayım.
Merak ediyorum ne olacak, biliyorum hakim de savcıda beni merak
ediyor, kim bu deli diye. Çok geçmiyor merak ağır basıyor çünkü onlarda
ilk defa böyle bir davaya bakacaklar, 5 inci sırada çağrılıyorum.
İçeri giriyorum, davacı kısmına geçiyorum, karşımada dava ettiğim İzmir
Nüfus idaresinin görevli memuru geliyor, ne tesadüf kişiyi tanıyorum,
yıllardır çalıştığım evlendirme memurluğunun, evlenen çitlerine ait
resmi evraklarını götürüp teslim ettiğim nüfus müdürlüğündeki bir
memur. İçerde sadece 6 kişiyiz, kapı özellikle kapatılıyor dinleyici
alınmıyor. Hakim, savcı, katip, mübaşir, davalı vekili ve ben.

Dava başlıyor hakim soruyor

Hakim: Sinan bey bir dilekçe vermişsiniz ne söyleyeceksiniz.

Sinan Işık: Efendim ne istediğimi dilekçemde açıkça belirttim
başkada bir diyeceğim yoktur.

Hakim: Peki ama benim size diyeceğim var.

Sinan Işık: Buyrun sayın hakimim.

Hakim: Dilekçenizde İslamı sildrip yerine Alevilik yazılsın istemişsiniz, fakat biz
Alevileri de müslüman biliriz, Allah derler, Muhammed derler, Ali derler,
tanıdığımız arkadaşlarımız var, onlarda müslüman olduklarını
söylerler, camiye gideni, ramazanı tutnıda var, sizin ünlü dedeniz
prof. İzzettin Doğanı-ı dinlemiyormusun, o da her konuşmasında ısrarla
Alevilerin müslüman olduğunu söyler. Bütün bunlar ortadayken siz çıkmış
Aleviler müslüman değildir diyorsunuz, bu nasıl olur? Bu iddianızı kanıtlayacak
deliliniz varmı?

Sinan Işık: Sayın hakimim bu söylediğiniz herşey genel kanı itbarıyla doğrudur,
başta İzzettin Doğan olmak üzere, Alevilerin ezici çoğunluğunun kendilerini
Müslüman olarak gördüğünü de bilirim ve fakat bir şeyin genel kanı olması
O şeyin mutlak doğru olduğu anlamına gelmez, sizde taktir edersinizki aklı başında
olan hiç kimse böylesine hassas bir konuda boş yere, laf olsun diye dava açmaz,
ben düşüncelerimin yüzde yüz doğru oduğuna inanmasaydım bu gün karşınızda
olmazdım, ayrıca mahkeme talep ettiğinde delillerimi sunacağım.


Konu AhbAp tarafından (30-08-2011 Saat 00:16 ) değiştirilmiştir. Sebep: Yazı karakteri büyüklüğü
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 28-08-2011, 21:44
kral ciplak kral ciplak isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 17 Aug 2011
Bulunduğu yer: izmir
Mesajlar: 73
Standart Yazı karakteri büyüklüğü

Sayın savcı Cumhuriyet Savcısı söz aldı.

C. Savcısı: Sinan bey sizi anlayamıyorum, bakın AleviliK Ali-yi sevmekse Ali
kimdir Hz. Muhammedin amcasının oğlu, damadı, islamın 4. halifesi, ondan sonra
gelenler Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş-ı Veli, bütün Aleviler bunları söyler, bizde
sizi Müslüman biliriz, dostlarımız var. Şimdi siz çıkmış aksini söylüyorsunuz, hiç
olacak davamı?

Baktım çok ısrar ediyor bu sefer müsaade alarak Sn. C. Savcısına ben bir soru sordum.

Sinan Işık: Peki Sn. Savcım, bir an için kabul edelimki biz Alevilerde müslümanız,
ayrı gayrımız yok, o halde çok gerilere gitmeden sormak istiyorum, mademki bizde müslüman idik Sivas-ta yaşananlar ne idi? yakanlar kimdi? yananlar kimdi?

C. Savcısı: sen ne demek istiyorsun o işi müslümanların yaptğınımı diyorsun?

Sinan Işık: O halde kimdi oraya toplanmış olan on binlerce insan, onlar uzaydan mı
gelmişlerdi? yükselen ateşe bakıp Allah-u ekber nidalarıyla tekbir getiren o insanlar
kimdi.

C. Savcısı: söylermisiniz madımak otelinde bulunan herkes Alevi miydi? (beklediğım
Soru )

Sinan Işık: Kimdi Alevi olmayan?

C.Savcısı: Mesela Aziz Nesin Alevimiydi? ( cevap hazır )

Sinan Işık: Evet Aziz Nesin Alevi değildi fakat çok değerli bir aydın idi.

C. Savcısı: Evet evet anlıyorum, dün pkk bu gün siz hiç boşuna uğraşmayın
emellerinize ulaşamayacaksınız, bu vatanı size böldürtmeyiz.


Biz Sn. C. Savcısı ile bu tartışmayı yaşarken o sırada önündeki katibe
birşeyler yazdıran Sn. Hakim bana dönerek.

Hakim: Sinan bey lütfen mahkemeye konuşun bana konuşun.


Sinan Işık: Özür dilerim sayın hakimim, baksanıza, sayın savcım beni bölücülükle
suçluyor, bende cevap vermek zorundaydım. Ben buraya bir vatandaş olarak
bir hakkın tesbiti için geldim ne yazık ki bölücülükle suçlanıyorum, bu ithamların
tutanaklara geçmesini istiyorum.

Hakim : Ben bir şey duymadım. Sinan bey size özel bir soru sorabilirmiyim?
Sinan Işık: Buyrun sayın hakimim sorun.

Hakim: Sinan bey siz ateist-misiniz?

Sinan Işık: Anlıyorum sayın hakimim, yadırgamıyorumda, ben ateist
olsaydım bunu açıkça söylerdim, kimliğime Alevi yerine ateist yazılmasını
İsterdim. Bu cevaptan sonra.

Hakim ve savcı başbaşa verdi, diyanetten istenecek görüş yazısının
ne şekilde yazılacağını tartışmaya başladı, duyuyordum konuşmalarını,
Hakim şöyle yazsak diyordu, savcı, yok yok öyle değil şöyle yazarsak
daha iyi olur diyordu. Sonuçta savcının dediği oldu ve.



Gereği düşünüldü:

1: Aile nüfus kayıt tablosunun tekrar müzekkere ile istenmesine davacının elden
takip etmesine.

2: Diyanet işleri Başkanlığına müzekkere yazılarak, aile nüfus kayıt tablosu
fotokopisi eklenmek suretiyle, görüşülmekte olan bir davada, şahsın nüfus
bilgilerindeki din hanesindeki İslam ibaresinin çıkarılarak Alevi ibaresinin
konulmasının istendiği bidirilerek, Aleviliğin nüfus kayıtlarına işlenecek
Dinlerden olup omadığı hususunun bildirilmesinin istenmesine, masrafın davacıdan
alınmasına.

3: Taraflara tüm delillerini sunmak üzere 10 günlük mehil verilmesine.

4: Yargılamanın 13-07-2004 saat 09,15 e bırakılmasına karar verildi.

İşte bu tutanağı aldım ve dışarı çıktım, bu duruşmadan edindiğim izlenim
şuydu, hakim bey oldukça yumuşak tavırlı bir insan, kavga yapıp karşısına
gelmiş iki kardeşi barıştırıp göndermek isteyen birisi, tıpkı Hulusi Kentmen, ne ilginç
tesadüftür ismide Muharrem C. Savcısı ise tıpkı Baki Tuğ.

Duruşmanın önemli bir özelliği ise, yukarıda yazdığım diyalogların tamamının
kayıt dışı kalması idi, sanki kahvede oturmuşuzda 6 kişi bu konuyu tartışıyoruz.
Davalı vekilinin ve benim birer cümlemiz oldu onu tutanağa geçtiler.
Bunuda yadırgamadım, eğer avukatım olsaydı o güzelim diyaloglar yaşanmazdı.


O günlerde hakimin istediği delileri bulmaya koyuldum, 10 gün sürem vardı
İyi de bu davanın delili ne olabilirdi ki, fakat yinede birşeyler olmalıydı.
Aklıma ilk olarak Ozanlarımızın deyişleri ve özellikle Ali-yi tanrılaştıran
şiirler geldi Aleviliği vede Ali sevgisini anlatacak başka neyimiz vardıki.
Bu konuda otorite kabul edilen Abdülbaki Gölpınarlının elimde bulunan
Alevi Bektaşi Şiirleri ve Nefesleri eserinden örnekler seçtim, fotokopisini
çektim, bunlara ek olarak sayın ALİ Yıldırım-ın osmanlı engizisyonu
zulmün tarihi isimli, Alevi katliamlarını gerekçeleriyle anlatan tamamı
osmanlı arşivlerinden alınmış kitabı, yine bunlara ek olarak Alevilerin
asimilasyonuna yönelik girişimlerin en önemlilerinden olan, said-i nursinin
risalelerinden oluşan bir kitapçık, yine said-i nursi-nin günümüzdeki temsilcisi
olan fetullah gülen-in Alevilerin asimilasyonuna yönelik söz ve girişimlerini
anlatan, sayın Ergün Poyraz-ın kanla abdest alanlar isimli kitabı, ve yine
asimilasyonu hedefleyen said-i nurs-i nin ardılarından olan Mustafa Sami
Çetin-in Bir Başka Açıdan Alevilik isimli kitabı, ve yine bunlara ek olarak
Anabritannica ansiklopedisinin Aleviliğin İslamın dışında olduğunu anlatan
maddesinin fotokopisi ile birlikte mahkeme kalemine sundum.

Bu arada 1 temmuz 2004 tarihinde ilginç bir olay daha yaşadım, çalıştığım
İşyerinde radyo dinliyordum, dinlediğim radyo İzmire yayın yapan can radyo
idi canlı yayın ve konuklar vardı, konu birgün sonra yapılacak olan 2 temmuz
anma törenleri idi, konuklar dernek başkanlarıydı, konuklara bir soru yazdırdım
sekretere, soru şuydu “ Alevilik islamın içindemi? dışında mı?” proğramın
sunucusu ve aynı zamanda radyonun sahibi olan kişi, bu sorudan oldukça rahatsız
olmuştu adımı soyadımı söyleyerek sorumu tekrarladı ve her zaman böyle
provakatif sorularla karşılaştığını anlattı ve alevilerin ne kadar has müslüman-
lar olduklarını söyledi, ben soruyu sormadan önce konuşanlardan biri
vakıf yöneticisi ve aynı zamanda öğretim görevlisi olan bayan, habire asimilas-
yondan bahsediyordu bende en çok ona güvenmiştim, adı MÜJGAN idi ne yazıkki
bir tık bile demedi.
orada konuşmacı olan ve sürekli olarak genel merkez yönetimine seçilen
Karşıyaka bayraklı HBV derneğinin başkanı elvan çelen beni cemevine çağırdı ve
Oraya gittiğmde bana aleviliğin islamla ilişkisini kanıtlayacak birçok belge sunabi-
leceğini söylüyordu. Ben provakatör olmuştum o ise kahraman.

Bir yandanda ikinci duruşmaya vede sayın savcıyla helalleşmeye
hazırlanıyordum, bana hiçte hak etmediğim sözler söylemişti
ve bundanda önemlisi benim hayal ettiğim C. Savcısına hiç mi
hiç benzemiyordu, ben CUMHURİYETİ ve LAİKLİĞİ koruduğuma
gönülden inanarak böyle bir girişimde bulunuyordum, o ise bu değerleri
korumaya yemin etmiş bir savcı olarak beni enazından anlamaya
çalışması gerekirken bir C. Savcısından ziyade bir dinin savunucusu
gibi bana yükleniyor ve bölücülükle suçluyordu, eğer benim bölücü
olduğuma inanıyorsa hakkımda dava açmasını isteyecektim.





İKİNCİ DURUŞMA:



Salona girdim yerime geçtim birde ne göreyim, birinci duruşmadaki
C. Savcısı yok yerine başka bir savcı gelmiş, hal böyle olunca hevesimiz
kursağımızda kalmıştı,

Hakim durşmayı açtı, dosyaya baktı diyanetten istenen yazı gelmemişti.
Bana bir diyeceğim olup olmadığını sordu, evet dedim ve savcıyla ilgili
düşüncelerimi anlatmaya başlamıştım ki hakim sözümü kesti, bu tür
konuşmalara müsaade etmeyeceğini söyledi, baktım yeni savcı bir şey
söylermi diye ne varki yeni savcı hiçbirşey söylemedi, hakim duruşmayı
erteledi. Bana verilen tutanakta şunlar yazıyordu.

Taraflar geldi açık yargılamaya devam edildi. Nüfus kayıtlarının geldiği görüldü.

Diyanet işleri başkanlığına yazılan müzekkere cevabının gelmediği görüldü.

Davacı tarafından musiki ağırlıklı belgeler verildiği görüldü.


Gereği Düşünüldü:

1: Diyanet işleri başkanlığına yazılan müzekkere cevabının beklenmesine.

2: Yargılamanın 07-09-2004 saat 09,30 a bırakılmasına karar verildi.


Dikkatinizi çektimi bilmiyorum ama ben söyleyeyim, mahkemeye sunduğum
onca belgenin içinden sadece Abdülbaki Gölpınarlının kitabından fotokopi
olarak verdiğim şiir ve methiyeleri görmüş onlarıda müzikal eserler olarak
değerlendirmiş, onunda dayanağı şu idi, şiirlerin birçoğu müzikal hale getirilmişti
notalarıyla birlikte bulunuyordu. Görülüyorduki katliam fermanları, şeyhül islam
fetvaları, said-i nurs-i ler, fetullahlar ve benzerleri önemli değildi. Ana britannica
daki Alevilik tanımı da önemli değildi.


Katıldığım bu ikinci duruşmadan kısa bir süre sonra çalıştığım yere sayın Selahattin
ÖZEL geldi, yanlış hatırlamıyorsam o sıralar ABF nin genel başkanıydı, olmasa bile
her zaman yakın ilişki içerisindeydi. Hem bu konudaki görüşlerini almak hemde
ne yapabileceklerini görmek için durumu kendisine anlattım, zaten davayı
saklamamın yegane nedeni herkesi birden, dalmış oldukları ölüm uykusunda
yakalamak ve şok etmekti. Selahattin Başkan akıllı biri vede icraatı iyi bildiği
için konunun önemini hemen anladı bana mutlaka yardım edeceklerini söyledi.
Bu yardım nasıl olacaktı kestiremiyordum ama benim için en önemli kazanım
tecrübe edinmektir.

Neyse çok geçmeden işyerime bir telefon geldi, arayan HBV genel başkanı
Atilla ERDEN hoca idi. İlk kez tanışıyorduk sordu anlattım, o da akıllı biri olduğu
İçin davanın önemini anladı ve anladığım kadarıyla benim gibi düşünüyordu.
Bana niye hiç kimsenin yardımcı olmadığını sordu, öyle bir avukat
aradım ama Alevi avukatın bana deli gözüyle baktığını anlatınca ne demek istediğimi
anladı ve güldü. Bana yardım edeceklerini söyledi, teşekkür ettim ve beklemeye
devam ettim zira bu da ikinci yardım sözüydü, gerçi Selahattin başkan merkeze
iletmişti, belkide kendince görevini yapmıştı.


Her sene İzmir-in Kemalpaşa ilçesinde bulunan ve Alevi erenlerinden olan Hamza
BABA türbesinde anma törenleri yapılır, ağustosun sonuna döğru yapılan bu törene
gittim, çok kalabalıktı bir ara baktım protokolün içinde Selahattin başkan oturuyor,
sağında ben yaşlarda takım elbiseli gravatlı bir bey, onunda sağında orta yaşlarda
bir bayan oturuyor, birbirleriyle konuşuyorlar. Önlerindeki sandelye boşalınca gittim
oturdum, Selahattin başkan beni görünce şaşırdı ve hemen sordum “ hani başkanım yardım edecektiniz ne oldu unuttunuz mu?” üzüldü ve ne diyeceğini şaşırdı, sonra
hemen yanındaki beyle tanıştırdı, o kişi AABF ve AABK nın başkanıymış, ne benim
onlardan haberim vardı, ve nede onun bende haberi vardı.Selahattin başkan benim
açtığım davadan bahsetti işte o an sayın Turgut öker-in gözleri faltaşı gibi açıldı,
çok aşırı sevinmişti, benimle aynı düşünce ve duyguları taşıdığını söyledi ve dediki
“ arkadaş seni gerçekleştirdiğin bu eylemden ötürü anlından öpmek lazım” nasıl
düşündün nasıl gerçekleştirdin, dedim ki ben sadece görevimi yaptım, benim amacım
davayı yargıtay aşamasına getirip bu düşünceye sahip çıkacak kurumlara teslim
edeceğim, benim herhangi bir özelliğim yok, sıradan biriyim, kimsenin beni bir
yerlere çıkarmasına tahammül edemem, ben inandığım inancın sorunlarına kökten
çözüm buldum ve bu davayı açtım, benim görevim bu meselenin toplumumuzca
tartışılmasını sağlamaktı, bunuda sonuca ulaştıracağıma inanıyorum.
Turgut Öker şöyle devam etti “ sen Türkiye-deki yasal süreci tamamla dava AİHM-e
geldiğinde biz gerekeni yapacağız” dedi. Sonrda yanında oturan ve bizi ilgi dinleyen bayanla tanıştırıldım, Bornovada bir alevi vakfının başkanıymiş adı da HÜJGAN mış
o da beni tebrik etti ve desteklediğini söyledi. Teşekkür ettim ve yanlarından ayrıldım.
Ama biraz sonra bende jeton düştü o bayan radyo yayınındaki bayandı, o gün beni
yalnız bırakmıştı, şimdi ise Turgut ÖKER-in ve Selahattin ÖZEL-in yanında beni tebrik
ediyor ve destekliyordu, önemli değildi nasıl olsa bir daha karşılaşacaktık, nede olsa
aynı yolun yolcusuyduk.


ÜÇÜNCÜ DURUŞMA:


Sıram geliyor duruşma salonuna ve yerime geçiyorum, celse açılıyor,
bakıyorum savcı yine değişmiş. Hakim bey dosyayı inceliyor, diyanet işleri
başkanlığından beklenen cevabi yazı gelmiş, yüzüme karşı okudu ve bir diyeceğim
olup olmadığını sordu, bende “ zaten beklediğim bir cevap olduğunu, şaşırmadığımı
bunun asimilasyona yönelik olduğunu bu nedenle böyle bir görüşü kabul edemeye-
ceğimi” falan anlatırken sayın hakim acilen müdahale edip burada siyasi söylemlere
izin vermeyeceğini söyleyerek ve birazdan aşağıya yazacağım gerekçeyi sunarak vede
hahkemeye sunduğum deliller içerisinden sadece “musiki” içerikli delilleri tekrarlayarak
son bir diyeceğim olup olmadığımı sordu ve aramızda şu konuşma geçti.

Sinan Işık: Efendim bu mahkemede bana adil davranılmadı, birinci duruşmadaki sayın savcı beni bölücülükle suçladı, bu konuda cevap hakkımı kullanamadım, ayrıca mahke-
menize sunduğum bence önemli olan birçok delil varken yalnızca musiki eser olarak vasıflandırdığınız kısmını dikkate almış diğer çok önemli kanıtları kabul etmemişsiniz,
mesela siz o musiki eserleri dediğiniz sözleri okudunuzmu? O eserlerde Ali-nin nasıl
tanrılaştırıldığını görmedinizmi? İşte baştan beri anlatmaya çalıştığım gerçek bu, sizin
bahsettiğniz ve diyanetinde tekrarladığı görüşteki Ali ile Alevilerin kafasındaki ALİ
birbirlerinden çok ayrı kişiliklerdir, bu iddiamı sizin gibi Alevilerin ezici çoğunluğuda kabul
etmez ama o eserler Aleviliğin özünü anlatır bundan ötesi lafı güzaftır izzettin doğan ne
demiş diyanet ne demiş hiç önemli değil önemli olan Aleviliğin ne dediğidir. Hayatı boyunca İslamın hiçbir emrini yerine getirmeyen ve bu nedenle katline ferman çıkartılmış
Alevileri kim ve nasıl İslamın içine sokabilir.

Hakim:Tamam tamam, Sinan bey siz farkında değilsiniz ama benim mahkememde bu
güne kadar hiç kimse bu kadar uzun konuşturulmadı, ayrıca o delil dediğiniz musiki
eserlerini okudum, onlar bizimde zevkle dinlediğimiz türkülerdir, orada ALİ hakkında
Söylenenleride sizin gibi değerlendirmiyorum, bizler günlüK yaşamımız içerisinde
sevdiklerimize dünyayı bahşederiz, verirmiyiz?

Sinan Işık: Evet sayın hakimim farkındayım, teşekkür ederim, konunun özeliğnden olacak konuşmalar uzadı ama ben yinede haksızlığa uğradığımı düşünüyorum. Konuşmalarımız
muhabbetten öteye gitmedi, delillerim önemliydi fakat ne yazıkki dikkate alınmadı.
Hakimden ses çıkmadı savcıya döndü aralarında değerlendirme yapmaya başladılar ve

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

Konu AhbAp tarafından (30-08-2011 Saat 00:17 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 28-08-2011, 21:45
kral ciplak kral ciplak isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 17 Aug 2011
Bulunduğu yer: izmir
Mesajlar: 73
Standart

Aşağıya mavi olarak alınmış yazı Diyanetin mahkemeye gönderdiği görüş yazısıdır
TC.
BAŞŞBAKANLIK
DİYANETİ ŞLERI BAŞKANLIĞI
Hukuk Müşavirliği
SAYI : B.02.l.DtB.0.61-
KONU: Alevilik
İZMİR 11. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNE
İLGİ : 23.062004 tarih ve 2004/239 Esas no’lu müzekkereniz.
İlgi müzekkereniz incelenmiştir.

İslam dini, çeşitli coğrafi bölge ve kültür muhitlerinde farklı şekillerde yorumlanmıştır. Bu yorumlar şekillerine veya ilk yorum sahibine nispet edilerek farklı isimlerle anılmaktadır. Alevilik de İslam kültür tarihi içerisinde yer alan tasavvufi-kültürel yorumlardan biridir. İslam dünyasının genelinde kullanılan “Alevi’ kelimesi, sözlükte “Ali’ye mensup”, “Ali’ye bağlı” demektir. Hz. Ali ise, Hz. Muhammed’in darnadı olup, vefatından sonra İslam Halifesi olmuştur.

Ülkemizde “Alevi” tabiri, özellikle 1826 yılında Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra Bektaşi Tekkesinin kapatılması üzerine kullanılmaya başlanmış, daha önceki dönemde, “Alevi” yerine “Bektaşi” kelimesi de kullanılmıştır. Türkiye’deki Aleviliğin aslının Ahmet Yesevi’ye, özellikle de onun bağlılarından Hacı Bektaş-ı Veli’ye dayandığı ve Hacı Bektaş-ı Veli tarafından kurulduğu kabul edilir, Tarih boyunca Alevilerin kendilerini İslam dini içinde mütalaa etmiş olmaları, Alevi-Bekşi bü’ikleriin eserleri, görüşleri ve hayat hikayeleri, aııca Madolu’da pek çok Alevi köyünde bulunan tarihi camiler Aleviliğin İslam içinde yer alan yorumIardan ve alt kültür gruplarından biri olduğunu gösterir.

Anayasanın “İnkılap kanunlarının korumnası” başlıklı 174 üncü maddesinııı 3 numaralı bendinde zıkredilen 677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanlann Men ve Ilgasına Dair Kanun” ile tarikat ve tekkelerin kaldırılmış, ancak cami ve mescit olarak kullanılanların ipka edilmiş olması ve tarikatlere ait dervişlik, dedelik, çelebilik, babalık ve halifelik gibi unvan ve sıfatların da yasaklanmış olması, Aleviliğin İslam kültürü içinde tasavvufı ve kültürel bir “yorum olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak; Alevilik, İslmiyet’ten ayrı müstakil bir din olmadığı gibi, İslarn Dini içinde bir mezhep de değildir. Alevilik Islam içinde tasavvufı ve kültürel özellikler taşıyan bir alt grup ve yorumdur. Bu sebeple vatandaşlar arasnda mevcut dini yorum ve alt kültür gruplarının yasal düzenlemelerde esas alınmasının, bu bağlamda kişinin nüfus cüzdanında din hanesinde hususun belirtilmesinin, milli birlik ve bütünlüğümüz ile Cumhuriyetimizin başından itibaren titizlikle korumaya çalıştığımız ilkeleri, vatandaşlık statüsü ve laiklik prensibine uygun düşmeyeceği mütalaa olunmaktadır.



Bilgilerinize arz ederim.
Süleyman DUMAN
Başkan a.
I.Hukuk MüşaviriT.C.

İzmir 11. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ Sayın hakimliği, yukarıdaki TC. DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI yazısını dayanak kabul ederek beklediğim, ve aksini resmi ideolojiyi
iyi bilmem nedeniyle asla beklemediğim, ulvi bir görevi yerine getirme rahatlığı ve gururuyla aşağıya aldığım tarihi kararını vermiş, vatanı ve milletiyle bölünmez bir bütün olan TC’ni BÜYÜK BİR TEHLİKEDEN KURTARMIŞTIR.
Zaten yapacakları başkaca bir şey yoktu, kariyerleri boyunca yıllarca ve her gün bakmakta oldukları birbirinin aynı davalar nedeniyle monotonluktan canları sıkılan sayın hakim ve savcının, hiç beklemedikleri böyle tehlikeli bir dava karşısında, içlerinden “ya aslında bu adam doğru söylüyor ama ne yaparsın, serde memleketin al-i menfaatları var “ demelerini garip karşılamadım, böyle düşünüyor olmam aslında onlar açısından da ehven-i şer sinsinden bir şey oluyor, fakat ben durumu ne kadar yumuşatmaya çalışırsam çalışayım yinede can alıcı soruları sormamızı engelleyemiyorum, şu garip tesadüfe bakalım, biz üç ahbap mahkeme salonunda kendi aramızda ne konuştuysak, Laik devletimizin has evladı diyanet işleri başkan- lığı heyeti, sanki yan odadan bizi dinlemişler de mahkemenin istediği yazıyı mahkeme heyeti- nin beklediği şekilde yazıp kaleme bırakmışlar, bu ne güzel uyum, ne müthiş eşgüdüm, birde devlet makamları arasında uyum yok diyorlar,
Ayrıca şunu açık yüreklilikle belirtmek istiyorum, mahkeme başkanı ve savcının mesleki bilgileri dışında ve böylesine hassas bir konuda, yani din konusunda her sıradan Müslüman vatandaştan daha fazla bilgiye sahip olmalarını beklemek abes olurdu, onlarda herkes gibi
televizyondan, Yaşar Nuri Öztürk’ü Zekeriya Beyaz’ı Bayraktar Bayrakoğlunu, Fetullah Gülen’i, İzzettin Doğan’ı Ali Bardakoğlu’nu dinliyorlardı ve gazetelerden bu kişilerin beyan- larını okuyorlardı, birde yukarıda dediğim gibi resmi bir görev ifa ediyorlardı ve böyle buyurmakta haklıydılar.
Onlar öyleler de bizim diyanetçiler, yani din alimleri,yani, ilahiyatçılar, yani bu konuda yüksek ihtisas yapmış, koca koca diplomalar edinmiş, İslam dininin özünü öğrenmiş ve vatandaşa öğretsinler diye devletçe yüksek maaşlar karşılığında görevlendirilmiş zatı muhteremler ne durumdalar birde buna bakalım.

Şimdi hep beraber Diyanetin yazısını madde made inceleyelim, bakalım ne demişler

DİYANET 1: İslam dini, çeşitli coğrafi bölge ve kültür muhitlerinde farklı şekillerde yorumlanmıştır. Bu yorumlar şekillerine veya ilk yorum sahibine nispet edilerek farklı isimlerle anılmaktadır. Alevilik de İslam kültür tarihi içerisinde yer alan tasavvufi-kültürel yorumlardan biridir. İslam dünyasının genelinde kullanılan “Alevi’ kelimesi, sözlükte “Ali’ye mensup”, “Ali’ye bağlı” demektir. Hz. Ali ise, Hz. Muhammed’in damadı olup, vefatından sonra İslam Halifesi olmuştur

Ülkemizde “Alevi” tabiri, özellikle 1826 yılında Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra Bektaşi Tekkesinin kapatılması üzerine kullanılmaya başlanmış, daha önceki dönemde, “Alevi” yerine “Bektaşi” kelimesi de kullanılmıştır. Türkiye’deki Aleviliğin aslının Ahmet Yesevi’ye, özellikle de onun bağlılarından Hacı Bektaş-ı Veli’ye dayandığı ve Hacı Bektaş-ı Veli tarafından kurulduğu kabul edilir, Tarih boyunca Alevilerin kendilerini İslam dini içinde mütalaa etmiş olmaları, Alevi-Bekşi büyüklerinin eserleri, görüşleri ve hayat hikayeleri, ayıca anadolu’da pek çok Alevi köyünde bulunan tarihi camiler Aleviliğin İslam içinde yer alan yorumIardan ve alt kültür gruplarından biri olduğunu gösterir.


CEVAP: İslam dini çeşitli coğrafi bölge ve kültür muhitlerinde farklı şekillerde yorumlanacak bir din olamayacağı, tanrısının emirleri ve yüce peygamberinin uyguladığı kurallarıyla, bir bütün ve dünyanın her yerinde, hiçbir şekilde farklılığa uğratılamayacağı, kişilerin yorumla- rına terk edilemeyeceği, peygamberi dahil her inananının mutlak itaat edeceği, inanmayanla- rın ise öngörülen yaptırımlarla cezalandırılacağı, kişilerin isimleriyle değil yalnızca kendi ismiyle anılabileceği kutsal kitabında açıkça yazılan bir din’dir. ( ALİ ve Alevilik ile ilgili
konulara bu sitede yeterince bulunması nedeniyle değinmeyeceğim, gerçi daha tanışmamıza 4 sene var ama, diyanet işleri başkanlığını Naki, Ali Karul ve Kulseyyid’in hışmına bırakıyo-
rum ) Yalnız aşağıdaki bölüm için birkaç diyeceğim var.

Bakalım ne demiş diyanetçi zatı muhteremler;
Sonuç olarak; Alevilik, İslmiyet’ten ayrı müstakil bir din olmadığı gibi, İslarn Dini içinde bir mezhep de değildir. Alevilik Islam içinde tasavvufı ve kültürel özellikler taşıyan bir alt grup ve yorumdur. Bu sebeple vatandaşlar arasnda mevcut dini yorum ve alt kültür gruplarının yasal düzenlemelerde esas alınmasının, bu bağlamda kişinin nüfus cüzdanında din hanesinde hususun belirtilmesinin, milli birlik ve bütünlüğümüz ile Cumhuriyetimizin başından itibaren titizlikle korumaya çalıştığımız ilkeleri, vatandaşlık statüsü ve laiklik prensibine uygun düşmeyeceği mütalaa olunmaktadır.

Neymiş efendim Alevilik, İslam’dan ayrı müstakil bir din değilmiş ve olmadığı gibi İslam
Dini içinde bir mezhep’te değilmiş, peki neymiş Alevilik, İslam içinde tasavvufi kültürel
özellikler taşıyan bir ALT GRUP ve YORUM’muş, Aleviliği mezhep olarak görmeyecek
kadar dini bilgiye sahip olan ve gerçeği söyleyen kurum, bunun yanında Aleviliği ille de
İslami çerçeveye alma gayreti ile ayak üstü kırk takla atmak zorunda kalmıştır, ilahiyat okulunun ilk sınıfından, yaptıkları yüksek lisansa kadar gerçek İslam’ı öğrenen bu insanlar
resmi ideolojinin kuralları gereği ve de gerçek İslam’la hiç ilgisi olmayan bir İslam’ı in-
sanlara anlatma günahını, devletin bekası adına söyleme gereğine sığınmaları yetmiyormuş gibi, birde asla inanmadıkları ve inanmayacakları konu olan Aleviliği İslam’ın içinde gösterme mecburiyetinde kalmakla hiçte iyi bir duruma düşmediklerinin farkındadırlar
mutlaka, böyle bir günahın İslam dini açısından asla affı olmayan Allah’a şirk koşmak
olduğunu herkesten iyi bileceklerdir.
Neymiş efendim ALT GRUP ve YORUM’muş, Aleviler adama sormazlar mı bunun altı ne? üstü ne? neden biz alt oluyormuşuz? Biz alt isek bizim üstümüzdekiler kim? Ne yapsın adamlar mezhep’tir deseler bu sefer de hem Müslüman- ları kızdıracaklar ve hemde birlikte yürüdükleri alevi İslamcıları, yani ne diyebilirim ALLAH kimseyi bu duruma düşürmesin, ama kim bilir beklide İslam’da var olan takiyye bu gibi zor durumlar içinde geçerlidir de cehennemde yanmaktan kurtulurlar, haa birde bu işin Laiklik’le ilgili kısmı varmış, adamlar Aleviliği İslam içinde gösterme becerisini başarıyla tamamladıktan sonra bir de devletin Laiklik ilkesini koruma görevini’de ihmal etmemişler yani bizi ALT’larına alma işini tamamladıktan sonra bir de böylesi isteklerin kimliklerde be- lirtilmesi milli birlik ve bütünlük, vatandaşlık statüsü ve Laiklik açısından uygun bulunmazmış, bakın, hele bakın şu işe, kendi varlığı hem yaptığı İslami yorumlar ve hem de Laiklik açısından tartışmalı olan diyanet işleri kurumu, kendi açmazına bakmadan sırtını devlete dayamış habire kafasına göre ahkam kesiyor, ne diyelim ALLAH affetsin, acıyorum kendilerine yarın benimle birlikte cehenneme girecekler, bakarsınız ben müşrik olsam da gerçekleri söyle- diğm için topukları- ma kadar yanarım, ama bu adamların işi çok zor, yandıkça yanacaklar, ne diyecek Allah bunlara “ Siz hem laiklik için benim dinimi çarpıttınız, ve hemde Alevilik denen müşrikliği benim dinimin içinde gösterdiniz, hadi yanın bakalım “




Aşağıya mavi olarak alınmış yazı mahkemenin kararıdır,
İZMİR
11 .ASLYE HUKUK MAHKEMESİ t/KARAR]!
ESAS NO : 2004/23 9
KARAR NO : 2004ı35
HAKİM : MUHARREM ÜNAL 20725
C.SAVCISI : ALİ TUĞRUL YALÇINKAYA 27665
KATİP :BEYHANSEYMAN 2616
DAVACI : SİNAN IŞIK
DA VALİ : NÜFUS MÜDÜRLÜÖÜ /İZMİR
DAVA : KAYIT TASHİHİ
DAVA TARİHİ : 07/05/2004
KARAR TARİHİ : 07/09/2004

Yapılan açık yargılama sonunda:

A-TALEP:
Davacı verdiği dilekçe ile kendisinin Alevi olduğunu, nüfus hüviyet cüzdanında ise din bölümünde Islam ibaresinin bulunduğunu, nüfus cüzdanındaki İslam ibaresinin kaldırılarak yerine Alevi ibaresinin konulmasını talep etmiştir.

CEVAP:
Davalı idare temsilcisi davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

C- KANITLAR:
Davada kanıt olarak nüfus kaydı ile Diyanet İşleri Başkanlığından gelen
09 Temmuz 2004 tarihli yazı ve davacı tarafindan Alevi ve Bektaşi kültürüne dayalı olarak verilen sanat ve edebiyat eserleri mevcuttur.

D-GEREKCE:

1- Dava Sinan Işık tarafindan açılan ve hüviyet cüzdanındaki din bölümünün İslam yerine Alevi olarak değiştirilmesi talebinden ibarettir. Konunun özelliğine binaen hakimliğimiz davacı tarafindan verilen dört ayrı kitap ile sunulan fotokopi edebi yazıları incelemiştir. Ayrıca Hakimliğimiz Diyanet İşleri Başkanlığından görüş sormuş bulunmaktadır.
Vatandaşların nüfus bilgilerinde din hanesinde yazılması gereken hangi dine mensup olduğudur. Burada incelenmesi gereken Alevilik müstakil bir dinmidir. Yoksa İslamın bir yorumu şeklinde midir. Diyanet İşleri Başkanlığından alınan 9 Temmuz 2004 tarih ve 124/981 sayılı yazıda aynen “Alevilik İslam kültür tarihi içerisinde yer alan tasavvufi — kültürel yorumlardan biridir. İslam dünyasının genelinde kullanılan alevi kelimesi sözlükte Aliye mensup Aliye bağlı demektir. Hz. Ali ise Hz.Muhammedin damadı olup Hz.Muhammet’in vefatından sonra İslam halifesi olmuştur.” Denilmektedir. Bu konudaki genel esasların incelenmesinden de ortaya çıkan duruma göre Aleviliğin müstakil bir din olmadığı İslamın bir alt yorumu olduğu anlaşılmaktadır. Nüfus hüviyet cüzdanlarına alt yorumlar ve mezhepler değil sadece genel anlamda din yazılmaktadır. Bu açıdan Aleviyim diyen davacının nüfus bilgilerindeki din hanesine İslam yazılmasında bir yanlışlık söz konusu değildir.
2- Davacının sunduğu kitap ve yazılarda görüldüğü üzere yazarların Çoğu genellikle Ali’den Allah’ın aslanı ve buna benzer şekilde bahsetmektedirler. Bazı şiirlerde daha değişik ifadelerin bulunması Aleviliğin İslamın dışında olduğu anlamına gelmez. Hz. Ali İslamın dört halifesinden birisi olduğuna ve Hz. Muhammed’in de damadı bulunduğuna göre bu tarihi ve islami gerçek karşısında Hz.Ali’nin islamın önde gelen şahsiyjil birisi olduğu kuşkusuzdur. Şu hale göre Ali’ye bağlılık kişiyi İslamın dışına değil İslamın içine getirmektedir.



2004/23 9 Esas, 2004/355 Karar.
3- Örneğin Hristiyanlıkta da alt gruplar vardır. Katolikler, Protestanlar gibi ancak bunların dayandığı temel din Hristiyanlıktır. Bir başka deyişle İslamiyette bazı yorum farklarının olması kişinin İslamiyetten ayrı olduğu anlamına gelmez. Yüzyıllar boyunca devam eden sosyal ve beşeri münasebetler, iklim koşulları ve insanlar arasındaki düşünce farkları bazı alt yorumları da beraberinde getirebilir. Dolayısıyla davacının davasının kabulü mümkün değildir. Alevilik ifade edildiği gibi müstakil bir din olmadığına göre davanın reddi icap eder.

E-HÜKÜM: GEREKÇEDE AÇIKLANAN NEDENLERLE

1- Açılan davanın REDDINE,

2- 10.100.000.-TL. ilam harcı peşin alınmış bulunduğundan harç tahsiline yer olmadığına,

3- Yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına dair davacı, dayalı idare temsilcisi ve C.Savcısının huzurunda temyizi kabil olmak üzere karar verildi. 07’
KATİP 2616



Dikkat etmişsinizdir sayın hakimin yorumları diyanetle paralellik arz etmiş se de yinede kendince bazı yorumlar getirmiştir, eee nede olsa o bir hakim ve boş durmamış biraz ders çalışmış ve bazı gerçekleri nasıl formüle etmiş hep beraber inceleyelim, ben burada yine
Alevilik ve İslam yorumlarının cevabını canım kardeşlerim, Naki, Ali Karul ve acımasız
yorumcumuz Kulseyyid’e bırakıp, başka konulara değineceğim, bakalım neymiş.




Aşağıya aldığım parağraf çok önemli,

Davacının sunduğu kitap ve yazılarda görüldüğü üzere yazarların Çoğu genellikle Ali’den Allah’ın aslanı ve buna benzer şekilde bahsetmektedirler. Bazı şiirlerde daha değişik ifadelerin bulunması Aleviliğin İslamın dışında olduğu anlamına gelmez

Derken kendince bir yorum yapmakla kalmayıp aynı zamanda çok önemli bazı gerçekleri
sizlerden saklamıştır, nedir bu çok önemli gerçekler.

1: Bazı şiirlerde daha değişik ifadelerin bulunması dediği, ve aklınca gizlemeye çalıştığı
şeyler Aleviliğin özünü oluşturan ve ayetleri denen Aleviler’in ALİ’yi tanrılaştırdıkları
sözlerdir, ve ayrıca Osmanlı döneminde Alevilere uygulanan katliamların tarihi belgeleridir, bu kısmı uzatmayacağım ilgili arkadaşlara havale edeceğim,

2: Davacının sunduğu kitap ve yazılarda dediği kısımdır, asıl can alıcı ve Aleviliğin amentüsü sayılan yukarıdaki durum kadar önemli ve 86 yıllık Cumhuriyetin yıkılmasına yönelik faali-
yetlerde, Aleviler’e de rol verme çabalarının resmi vardı o kitaplarda, neydi o resimler,
neydi o benim hayati derecede önemsediğim ve fakat koskoca bir hakimin ve de Cumhuriyeti
korumaya yemin etmiş adı üstünde bir Cumhuriyet Savcısının önemsemediği deliller?

1: Mesela biri şuydu o önemsiz delilin, Alevilik ve İmamet başlıklı bediüzaman said nursi hazretleri’nin risale-i nur külliyatından derlenmiş olan, Alevileri gittikleri yanlış yoldan dön- meleri konusunda uyaran yazısı, ve kendi öğrencisine de “ baş düşmanı yok edinceye kadar Aleviler’le bu tür tartışmalara girilmemesini, bu aşamada her türlü güce ihtiyaçları olduğunu öğütlediği “ mektubu ( BU TAKTİK SİZE TANIDIK GELİYOR MU? )

2: Bir diğer önemsiz delil, kitabın adı, Bir Başka Açıdan Alevilik, yazarı Mustafa Sami Çetin
tam bir said nurs-i ardılı, bu da aslında Alevilerin ne kadarrrrr samimi Müslümanlar olduğu-
nu anlatarak şeyh’inin izinden gitmiş ve benzer mesajlar vermeye çalışmış.

3:şimdilerde Ergenekon davasıyla yargılanan ve başbakan Erdoğan, eşi Emine Erdoğan ve sayın Cumhurbaşkanı ile ilgili kitaplarıyla gündeme gelen ve henüz ceza evinde yargılanmayı bekleyen yazar ERGÜN POYRAZ’ın Kanla Abdest Alanlar isimli kitabından bir bölüm bakın
Aynen şöyle buyurmuş Fetullah Gülen, sayfa 85, başlık şöyle FETULLAH GÜLEN VE ALE
VİLİK, ANITKABİRİ KİM TAVLA YAPACAK? =Fetullah GÜLEN “ Güneydoğu mesele-
Si” konulu ev toplantısında; Alevilik ve Sünnilik arasında bir fak olmadığını, bunu eskiden
Fars yani İran adına bir fark ortaya konulduğunu söylüyor ve Alevilik adına hareket edenlerin Anıtkabiri “ TAVLA “ yani AT AHIRI “YAPACAKLARINI İDDİA EDİYORDU “

4: bir diğer çok önemsiz delil aynı kitabın 86 sayfasından , ne tesadüftür ki bu çoooooook önemsiz delilin Alevi gündemi- ne bomba gibi düşüşünü ne yazık ki 4 sen bir ay sonra geçen hafta görecektik, neydi o kağıt parçasında yazanlar hep birlikte okuyalım, başlık şöyle =Yezid
Aleviler’in Fırlatması; Fettullah Gülen, Alevilerin ileri gelenlerinden senatörlük yapmış ve çevresi ile kahvaltı ve yemekte buluştuklarını, onlara sizin cem evi, kütüphane ve benzeri yer-
leri yapmanızı destekleyelim, biz hiç gelmeyelim, bunları siz yapmış olun dediğini anlatıyor.
İşte geçen hafta Alevi gündemini sarsan İzzettin Doğan Fetullah Gülen dayanışması haberini
Ben dört sene Biray önce mahkemeye sunmuşum, bakın sayın hakimim bu adamlar Alevileri asimile ederek Cumhuriyeti yıkmak istiyorlar demişim

İşte böyle sevgili canlar, şöyle bir düşünün bir yanda ben, gariban, sıradan bir vatandaş bunları görüyor, tehlikenin farkına varıyor, koskoca devletin koskoca hakimine ve savcısına
TEHLİKENİN FARKINDAMISINIZ diye bağırıyor, ama ne acıdır ki Türkiye Cumhuriyetini
Laikliği, Atatürk Devrimlerini korumakla görevli ve yeminli memurlar bunu görmüyor, göre- miyor, ve aslında sizinde anladığınız gibi görüyor ama saklıyor, hiç o konulara girmiyor.



Peki sıradan bir yerel mahkemenin Hakimi ve de Savsısı böylede kocamman Yargıtay’da durum farklımı gelin birde buna bakalım.


Aşağıdaki mavi yazı Yargıtay’ın kararıdır.

T.C.
YARGITAY
18.Hukuk Dairesi
ESAS
2004/8 998
Dava dilekçesinde nüfusta
isteniımiştir. Mahkemece davanın davacı tarafından temyiz edilmiştir

YARGI TAY
Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı deliller ile kanuni gerektirici sebeplere göre, yerinde görülmeyerr temyiz itirazlarının reddi ile usule ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, 21.12.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi.
10.100.000 TL.Onama H.
10.100.000 TL.Peşin H.
c; 1(2! 2a0L< Hakim 2O?2
Mahkemesi
Tarihi
Nosu
Davacı
Dayalı
KAPAR
2004/992 0
YARGITAY İLANI
İzmir 11.Asliye Hukuk Mahkemesi
7.9.2004
2004/239—2004/355
Sinan Işık
Nüfus Müdürlüğü
din kaydının değiştirilmesi reddi cihetine gidilmiş, hüküm
KARARI
Başkan V.
M.Ersin Gerıneç
Üye Üye Üye Üye
M.T.Gülan A.Selim G.Dülger Karabıyık N.Cengiz.
Karşı1aştiri1dı. ŞK.





Canım Alevilerim, bizler devlet tarafından 86 yıldır Laikliğin bekçisi olarak görevlendirilip,
ve görevini canı pahasına ve hiçbir karşılık beklemeksizin yerine getirirken, bu görevi parasını alarak yerine getirmeyenler, ihmal edenleri gördükçe insanın yüreği sızlıyor, ne dem-
iş sayın Yargıtay üyeleri, aşağıyı okuyalım;

YARGI TAY
Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı deliller ile kanuni gerektirici sebeplere göre, yerinde görülmeyerr temyiz itirazlarının reddi ile usule ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, 21.12.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Ben temyiz dilekçemi 01-10-2004 tarihinde İzmir’deki mahkemeye verdim, mahkeme kalemi dedi ki, nüfus müdürlüğünün yazısını bekliyoruz, henüz 15 gün süreleri var, yani diğer yazının gelmesini de hesaplarsak ekim’in 15’i oluyor, yazıların birleşmesi ve Yargıtay’a gitmesi, ve Yargıtay’ın 21-12-2004’te karar vermesi hepsi hepsi 9 hafta yapıyor, sizce Türkiye tarihinde, işlerin yoğunluğu da göz önüne alınırsa, bu kadar kısa bir sürede karara bağlanmış başka bir dava daha varmı dır? Aslında sorulacak ve de sorulması gereken o kadar çok soru var ki, kalan soruları da siz sorun, fakat ne yaparsın Devlet neylerse güzel eyler.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 28-08-2011, 21:47
kral ciplak kral ciplak isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 17 Aug 2011
Bulunduğu yer: izmir
Mesajlar: 73
Standart

Yukarıdaki Yargıtay kısmında bir eksiklik oldu, mahkemenin kararına itiraz olarak bir savunma hazırlamaya başlamıştım, savunmamı tamamen Kur-an hadis ve tarihi belgeler üzerine oturtmaya çalışıyordum, baya bir yazı da yazmıştım fakat o ara bazı gelişmeler
oldu, benim kafamda oluşturduğum strateji gereği sıra basına gelmişti, bu haberi bir basın
kuruluşuna verecektim, bu haber gazeteci tabiriyle bomba bir haberdi ve ben bunu bizden birine vermeliydim, bu düşünceyle kafamda belirlediğim gazeteye gittim, ben şimdi bu gazete olayını burada kesip Yargıtay kısmına döneyim sonra tekrar anlatırım, 28-eylül-2004 gününden bir gün önce Kazım GENÇ başkanım beni aradı, çünkü ertesi gün basında çıkacağı için, benimle röportaj yapan gazete başkana gitmiş, bu konuyla ilgili görüş sormuş, başkan da o nedenle beni aradı, arada birde Buca Pirsultan dernek başkanı ve aynı zamanda Alevi Bek-
Platformu ege bölge sözcüsü Hasan SOYSAL başkanım vardı, kendisi ile ilk tanışmamız da bu şekilde olmuştu, Kazım başkan bana bundan sonra davaya kendilerinin bakmak istediğini söyledi, doğrusu da buydu ve zaten bende öyle tasarlamıştım, olayı bir yere kadar getirecek-, tim o aşamadan itibaren yani kamuoyu duyacaktı ve ondan sonra bu davaya sahip çıkan olursa, tabii ki bu da Federasyon olacaktı, onlara teslim edecektim ve benim görevim orada bitecekti, yok eğer öyle bir şey olmazsa ben yine tek başıma sonuna kadar götürecektim,
dilimin döndüğünce durumu başkanıma anlattım, Yargıtay’a yazdığım savunmamdan bahsettim, yanlış hatırlamıyorsam benden savunmamı göndermemi istedi, gönderdim, sonra aşağıya aldığım ve aslını bigisayarıma format attırırken silinmiş olduğunu fark ettiğim savunmam geldi, benim yazdıklarımın dışında fakat konuyu güzel ve hukuki biçimde anlatan
savunma idi,



-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Dilekçenin ikinci sayfasından başlıyor;


OLA YLAR ____
Ben Alevi-Bektaşi İnanç ve kültürüne sahip ve bağlı bir yurttaşım. Ancak Nüfus kağıdımda benim iradem dışında, “İslam” yazmaktadır. Oysaki ben Alevi-Bektaşi bir yurttaş olarak, kendi inanç ve kültürümün gereklerini yerine getirmekte ve benim inancım olmaması nedeni ile, nasıl Hıristiyanlık inancının gereklerini yerine getirmiyorsam, Islam inancının gereklerini de yerine getirmemekteyim. Bu nedenle, nüfus kağıdımda benim isteğim ve iradem dışmda, din hanesinde yer alan “İslam” kelimesinin “Alevi” olarak değiştirilmesini talep ettim.
İlk derece mahkemesi, konuyu uzmanlardan tetkik ederek araştırması gerekirken, Alevi-Bektaşi inancmı yok sayan ve bunu her alanda dile getiren Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan görüş alarak, DİB’ nın görüşü doğrultusunda talebimi red etmiştir.
Usul ve
Yasaya aykırı gördüğüm bu kararı bozulması istemi ile duruşmalı olarak temyiz ediyorum.
TEMYİZ
NEDENL ER 1M :
1-Nüfus
Cüzdanlarrnda din hanesinin olması
Anayasamıza aykırıdır.
Anayasamızın 24. maddesi “Din ve Vicdan Hürriyeti” başlığı altmda “İnanç Ozgürlüğü” nü düzenlemiş bulunmaktadır. 24. Madde’ nin 3. fikrası “Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini AÇIKLAMA YA ZORLA NA MAZ; Dini inanç ve
kanaatlerinden dolayı KINANAMAZ ve SUÇLANAMAZ.” şeklindedir

Anayasa’ mızın bu hükmü karşısmda, her hangi bir nedenle her hangi bir kişiye inancmm sorulmaması ve öğrenilmesi için her hangi bir işlemin yapılmaması gerekmektedir. Oysa ki, her hangi bir resmi veya özel kurumda, her hangi bir iş veya işlem nedeni ile bir yurttaşın kimliği istendiği zaman, din hanesinde, kendi iradesi dışmda yazılmış olan inanç açıldanmış ve yurttaşın iradesi dışmda inancı öğrenilmiş olmaktadır. Anayasa’ mızdaki, “Dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz” hükmü ihlal edilmiş olmaktadır.
Anayasamızın 90. maddesi, usulüne uygun olarak onaylanmış olan uluslar arası sözleşmeleri iç hukuk hükmü olduğunu düzenlemiş bulunmaktadır. Avrupa Birliği’ne girişteki uyum çalışmaları nedeni ile, Anayasa’mızm 90 maddesine eklenen son fikra, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.”
Şeklinde olup, bunun anlamı, usulüne uygun olarak kabul edilmiş olan uluslar arası düzenlemeler ile iç hukuk düzenlemelerimiz arasında çelişki bulunması halinde, uluslar arası düzenlemenin uygulanacağıdır.
Usulüne uygun olarak kabul edilerek iç hukuk düzenlemesi niteliği almış olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmenin 9/1. maddesi “Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak din ve inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, acıkça veya özel,

ayin yapmak suretiyle dinini ı inancını açıklama özgiiriiiğJ içerir.” Hükmünü içermektedir.
1587 Sayılı Nüfus Kanunu’ nun 43. maddesi gereğince, nüfus kağıtlarma yurttaşm kimliği yazılmaktadır. Bu nedenle de 1587 Sayılı Kanunun 43. Maddesi Anayasa’ mızın 24. maddesinin 3.
fikrasına ve AIHS’ nin 9/1
maddesine açık aykırılık
oluşturmaktadır.
Anayasamızm 90. maddesi gereğince, AIHS’ nin 9/1 maddesi uygulanarak, talebimin kabul edilmesi gerekirken, red edilmiş olması usul ve yasaya aykındır. Bu nedenle Mahkeme kararmın bozulmasmı talep ediyorum.
2-Mahkeme dava
dilekçemi inceleyerek, talebimi
kısmen kabul, kısmen red edebilirdi.
Dava dilekçemin “İstek” bölümü incelendiği zaman görüleceği üzere, talebimin “....Nüfus kağıdımda halen yazılı olan ISLAM ibaresinin çıkarılarak, yerine gerçek
inancım olan ALEVİ ibaresinin
yazılması” yönünde olduğu
görülecektir.
Burada iki talep
vardır. 1 .si nüfus kağıdımdaki “İSLAM” kelimesinin çıkarılması, 2. si ise, yerine “ALEVİ” kelimesinin yazılmasıdır.
Gerek Anayasa’ mızın inanç özgürlüğünü düzenleyen 24. maddesi ve gerekse AİHS’ nin 9/1 maddesi karşısında, benim 1. talebimin kabul edilmesi gerekirdi. Bu karar, talebime kısmen aykırı olmasma rağmen, Anayasa’ mıza ve AIHS’ne uygun olurdu. Ben bir yurttaş olarak,
Kendimi İslam dışında Alevi olarak
------------------------ooooo------------------oooooo----------------ooooooo----------------------


Değerli canlar yukarıda eksik olarak sunduğum Yargıtay dilekçemi İzmir’deki yerel mahke- meye sunduğumuz gün, çevre derneklerden birçok dernek başkanı, basın ve polis gelmişti, buradaki ilginçlik ise şu idi, KİMLİK başlıklı yazımın başlarında bir yerde bir radyo canlı yayınından bahsetmiştim, o esnada yönelttiğim Alevilik İslam’ın içinde mi? Dışında mı?
sorusu karşısında kendiside Alevi olan radyo sahibi beni provakatör olarak nitelemiş, oradaki sayın dernek başkanlarından olan şimdilerde HBV merkez yönetimde disiplin kurulu başkan- lığı yapan Sn. Elvan ÇELEN’di ve sayın çelen beni derneğe, Alevilik’in nasıııl İsalm’ın özü olduğunu kanıtlamak üzere davet etmişti, bir diğeri ise o proğram da olup ta sorum karşısında sanırım ne diyeceğini bilemeyen, birkaç ay sonra en az benim kadar anti İslamcı ALEVİ
olan Sn. bölge sözcümüz Hasan SOYSAL idi ve Federasyonun bildirisini okuyordu, basın açıklaması bitti ve biz toplu halde yukarıya çıkıp dilekçemizi vermiştik, ne mutlu bana ki ar-
tık yalnız değildim, dilekçemi vermiştim, birileri sahip çıkmıştı ve benim o an itibarıyla işle-
yiş açısından görevim bitmişti, ve o andan sonra sadece sorulacak sorulara cevap verecektim.


Şimdi basın meselesine dönelim;
Ben bir yandan harıl harıl savunma hazırlıyor, diğer yandan da basını düşünüyordum, ka-
famda belirlediğim ilk gazete Cumhuriyet’ti, nede olsa solcu ve Cumhuriyetçi idi, aynı
zamanda Alevilik ile de ilgileniyordu, İlhan SELÇUK bir şeyler yazıyordu, yazdıkları birileri
İle paraleldi, ama nede olsa bu bir ilk ti hiçbir gazete bu haberi kaçırmak istemezdi, ve İslamcı basının da boy hedefi olması ayrıca dikkate değerdi, yani ses getirecekti, yanlış hatırlamıyorsam 22-Eylül dü, İzmir bürosuna gittim, esas sorumlu KIZIK yoktu, yerine bakan
sorumlu muhabir ile uzun uzun konuştuk, bir sürü yazı yazdı, tamamdır dedi, sordum bu haber ne kadar zamanda çıkar diye, 2 bilemedin 3 gün içinde çıkması lazım dedi, ve ama yı
ekledi, bende kendisine amanın ne anlama geldiğini, fakat bu haberin kaçırılmaması gerekti- ğini,dost bildiğim için onları seçtiğimi, merkezlerde haber masalarının nasıl çalıştığını az buçuk bildiğimi falan söyleyip çıktım, 2 gün sonra gazeteye baktım yoktu, 3. gün baktım yok
4. gün yok telefonla aradım, muhabir de şaşkınlık içerisinde, anlayamıyor, ertesi gün yine yok
büroya gittim, muhabir “hergün merkezi arıyorum fakat her ne ise anlayamıyorum, böyle bir
haber nasıl çıkmaz “ ben sana söyleyeyim neden çıkmadığını, çıkmaz çünkü orada İlhan Sel-
çuk var ve o da İzzettin Doğan gibi düşünüp Aleviliği İslam’ın özü olarak görüyor “ muhabire ben artık başka basın kuruluşuna gitmek zorundayım kusura bakma dedim, haklısın
abi dedi ve ben oradan ayrılıp Doğan medya gurubuna bağlı Hürriyet gazetesinin, ege ekinde haber kısım şefliği yapan uzun yıllardır belediye muhabirliğinden tanıdığım İlyas ÖZGÜVEN i aradım durumu kısaca anlattım, yılların gazetecisi, haberin önemini anladı ve muhabirini hemen gönderdi, röportaj yaptık, fotoğraflar çekti ve gitti, ertesi gündü işte Kazım başkan aramıştı, ona da sormuşlar ve desteklediğini, Yargıtay’a ve AİHM’ ye git mem durumunda her türlü hukuksal yardımı yapacaklarını söylemiş,

Yani dostlar bir gazete düşünün, adı Cumhuriyet olsun, kendisine solcuyum, Atatürkçüyüm, Laik’im desin, Alevilik’le ilgileniyor olsun, şeriat’a hepten karşı olsun, 5 gün tartışsın ve bu
haberi yayınlamasın, biliyorum şimdi içinizden bazıları “ eh be kardeşim insan bu kadar saf olur mu, sen O gazetenin ne mal olduğunu bilmiyormusun da, ondan böyle şeyler beklemi-
yorsun “ diyecektir, biliyordum tabii ki, ama illede yaşamak ve bire bir görmek gerekiyor, ben zaten size değil bu durumu bilmeyen milyonlara sesleniyorum, o gün eminim ki İzzettin Doğan’a sorulmuşlardır ve o na göre karar almışlardır, onlarda aynı yerel mahkemem, diyanet ve Yargıtay gibi vatanın al-i menfaatlerini düşünmüş, Prof. Görüşü alarak bu al-i menfaate
katkıda bulunmak istemiştir, ama bu yayınlamama kararını alan gazete birkaç gün sonra bu haberin kuyrukçuluğunu yapmak zorunda kalmıştır, benim dilekçemi mahkemeye vermemin
üstünden dört sene bir ay geçtikten sonra, bu günlerde İzzettin Doğan çıkıp fetllah’a övgüler dizecek, o nu Nazım Hikmet’le bir tutacak, cem evlerine yaptığı katkıları övüne övüne anlata-
caktı, fetullah’a savaş açmakla yılarını geçiren bu gazete, Alevi İslam modeline destek verdiği Prof. uyla Fetullah dayanışmasına ne diyecek hep birlikte göreceğiz, bu işler o kadar karışık ki anlamak için gerçekten komplo teorisyeni olmak gerekiyor, ben oldum olası her türlü komplo teorisini ilgiyle dinlerim, çünkü birinden biri mutlaka uyar, bu kısımda ki gariplik ise şu mahkemeye verdiğim deliller içerisinde daha öncede anlattığım gibi sayın yazar Ergün
Poyraz’ın Fetullhın niyetini anlattığı Kanla Abdest Alanlar kitabı vardı, orada Fetullahın Alevi ileri gelenlerine yaptığı teklif ve Alevilerin Anıtkabiri AT AHIRI yapacaklarını anlattığı bölümler çok ilginçti, ayrıca bu taktiğin mucidi olan ve fetullahın da şeyh’i olan SAİD’in Aleviler eliyle Cumhuriyeti yıkmayı kafalarına taktıklarını ve bu yolda epeyce yol aldıklarını görmüştüm ve ürkmüştüm, ama ne yazık ki devletin hakimi, savcısı ve koca koca Yargıtay üyeleri görmemişti, bu ülkenin kuruluş felsefesinin ve de halkımızı bir arada tutan değerlerin din birliği olmayıp, Atatürk devrimleri ve önemle LAİKLİK olduğu kavranamamış, açtığım dava birinci dereceden bölünme nedeni sayılarak hızla ve şiddetle reddedilmişti, yıllar sonra ise geldiğimiz bu noktada insan şunu sormadan edemiyor, ey koskoca seksen küsur yıllık Ata
nın gazetesi, sen sözde kendini Cumhuriyete adamıştın, şeriat’a ve onun ülkemizdeki önderine karşı savaş açmıştın, seninle aynı düşüncede ve eylem birliğinde olan bir yazarın Alevilere atılan şeriatçı kancayı gözler önüne serdiği kitabı hiç okumadın mı? her türlü ayrıntıyı takip eden sizler bu oyunun farkına varmadınız mı? Türk İslamı Alevi İslamı gibi savunuların varacağı yerin şeriat olduğunu bilmiyormusunuz? Kol kanat gerdiğiniz Prof. unuzun bu ilişkilerini bilmiyormuydunuz? Sizin bunları bilmiyor görmüyor olmanız ihtimal mi?
Alevilerin şeriatçılaşmasından memnunmusunuz? ve şimdilik son olarak , haberimi neden ya-yın-la-ma-dı-nız?
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 28-08-2011, 21:55
kral ciplak kral ciplak isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 17 Aug 2011
Bulunduğu yer: izmir
Mesajlar: 73
Standart

1
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
SİNAN IŞIK - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:21924/05)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
02 Şubat 2010
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir. 2
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (21924/05) no’lu davanın nedeni (T.C. vatandaşı) Sinan Işık’ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 3 Haziran 2005 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, Ankara Barosu avukatlarından M.K Genç tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Bay Işık 1962 doğumludur ve İzmir’de ikâmet etmektedir. Başvuran « Alevi » mezhebindendir. Türk toplum ve tarihinde köklü bir yere sahip olan bu mezhep, özellikle sufizm ve bazı islam öncesi inançların etkisinde kalmıştır. Bazı Alevi düşünürler, bu mezhebin ayrı bir din oluşturduğunu kabul etmekte, diğerleri ise Aleviliği İslam’ın « özü » ve « orijinal hali » olarak değerlendirmektedir. Namaz, oruç veya hac ibadetleri birçok noktada İslam’ın sünni ekollerine kıyasla farklılık göstermektedir (Türkiye aleyhine Hasan ve Eylem Zengin davası, no 1448/04, prg. 8, CEDH 2007-XI).
Başvuran, nüfus memurluğu tarafından düzenlenen nüfus cüzdanında din için ayrılmış özel bir hane olduğunu ve bu hanede mensubu olmadığı halde « İslam » ibaresinin yazdığını belirtmektedir.
7 Mayıs 2004 tarihinde başvuran, İzmir Asliye Hukuk Mahkemesi önünde nüfus cüzdanındaki bu din hanesinde « İslam » yerine « Alevi » yazılması için dava açmıştır. Mahkemeye davanın ilgili bölümleri sunulmuştur.
Mahkemenin isteği üzerine 9 Temmuz 2004 tarihinde, Diyanet İşleri Başkanlığı hukuk danışmanı başvuranın talebi hakkındaki görüşlerini sunmuştur. Hukuk danışmanı, özellikle nüfus cüzdanı üzerindeki din hanesine dini yorumlar veya alt-kültürlerin yazılmasının ulusal birlik, cumhuriyet ilkeleri ve laiklik ile bağdaşmayacağını bildirmiştir. Bu doğrultuda danışman, özellikle İslam bünyesinde bir alt-grubu tanımlayan « Alevi » deyiminin, bağımsız bir din veya bir İslam mezhebi olarak kabul edilemeyeceğini savunmuştur. Bu görüş bildirisine göre, söz konusu Alevilik İslam’ın sufizmden etkilenen ve belirli kültürel özellikler taşıyan bir yorumudur.
7 Eylül 2004 tarihinde mahkeme, başvuranın talebini reddetmiştir.
Belirtilmeyen bir tarihte başvuran, bu kararı temyize götürmüştür. Başvuran, nüfus cüzdanında yazılması zorunlu olduğu için kendi rızası olmaksızın dini inancını ifşa etmek 3
mecburiyetinde kaldığından şikâyetçi olmuş ve bu vesileyle AİHS’nin 9. maddesinin 1. paragrafı anlamında din ve vicdan özgürlüğü hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuran ayrıca, 1587 sayılı Medeni Kanunu’un 43. maddesinden kaynaklanan ihtilaflı ibarenin T.C. Anayasası’nın 24. maddesinde « kimse dini inanç ve düşüncelerini açıklamaya zorlanamaz » hükmünü getiren 3. fıkrasına aykırı olduğunu savunmaktadır. Başvuran yine, bir taraftan nüfus cüzdanının din hanesindeki İslam ibaresinin iptal edilmesi, diğer taraftan da söz konusu haneye « Alevi » yazılması için iki ayrı talep sunduğunu hatırlatmaktadır. Başvuran, ilk derece mahkemesinin bu iki talebini ayrı ayrı incelediğini : birinci talebi kabul ettiğini ancak ikincisini sözkonusu ifadenin T.C. Anayasası’nın 24. maddesinin 3. fıkrasına aykırı olduğu gerekçesiyle reddettiğini belirtmektedir. Başvuran son olarak, talebinin reddedilmesiyle sonuçlanan davanın Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mensubu olduğu mezhebi İslam’ın bir yorumu olarak vasıflandırmasına bakılarak karara bağlanmasına karşı çıkmaktadır.
21 Aralık 2004 tarihinde Yargıtay, başka bir gerekçe göstermeden ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
HUKUK
I. AİHS’NİN 9. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, AİHS’nin 9. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
Başvuran, nüfus cüzdanında yazılması zorunlu olduğu için kendi rızası olmaksızın dini inancını ifşa etmek mecburiyetinde kaldığından ve dolayısıyla din ve vicdan özgürlüğü hakkının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmaktadır. Başvurana göre, ihtilaflı ibarenin T.C. Anayasası’nın 24. maddesinde « kimse dini inanç ve düşüncelerini açıklamaya zorlanamaz » hükmünü getiren 3. fıkrasına uygun olduğu düşünülemez. Başvuran, bu resmi belgenin talep edildiğinde idari makamlara, özel şirketlere veya herhangi bir formalite icabı başka mercilere sunulması gerektiğinin altını çizmektedir.
Başvuran öte yandan, nüfus cüzdanındaki « İslam » ibaresinin gerçeği yansıtmadığı gerekçesiyle mezhebi olan « Alevi » ibaresiyle değiştirilmesi için talepte bulunduğunu belirtmektedir. Bu bağlamda başvuran, talebinin reddedilmesiyle sonuçlanan davanın Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mensubu olduğu mezhebi İslam’ın bir yorumu olarak vasıflandırmasına bakılarak karara bağlanmasına karşı çıkmaktadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
1. İç hukuk yollarının tüketilmemesi
Hükümet, yargı makamlarına yalnızca nüfus cüzdanındaki « İslam » ibaresinin kendi mezhebi olan « Alevi » ibaresiyle değiştirilmesini talep etmekle yetinen başvuranın din ve vicdan özgürlüğü hakkıyla ilgili şikâyetinde iç hukuk yollarını geçerli bir şekilde 4
tüketmediğini savunmaktadır. Aslında, Hükümete göre, başvuran hiçbir zaman nüfus cüzdanındaki bu din ibaresinin din ve vicdan özgürlüğüne aykırı olduğunu savunmamıştır.
Başvuran, verilen süre içerisinde bu konuyla ilgili lahiyalarını sunmamıştır.
AİHM’in gözünde, AİHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafında dile getirilen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının temelinde, AİHM’ne başvurmadan önce başvuranın, savunmacı Devlete yürürlükteki ulusal yasaların sunduğu hukuki kaynakları kullanarak iç hukuk yollarıyla etkili ve yeterli bir şekilde iddia edilen ihlali telafi etme fırsatı vermesi gerektiği yatmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Fransa aleyhine Fressoz ve Roire davası [GC], no 29183/95, prg. 37, CEDH 1999-I).
Bu durumda, AİHM, dava açma gerekçesinde üzerinde dininin « İslam » olarak yazıldığı bir nüfus cüzdanı taşımaya mecbur edilmesine kesin karşı çıktığını dile getiren başvuranın, din ve vicdan özgürlüğünün anayasada güvence altına alınmasına ; ve aynı zamanda laik bir Devlet vatandaşı olmasına dayanarak ihtilaflı ibareyi açıkça reddettiğini gözlemlemektedir.
AİHM, olayların meydana geldiği dönemde, Türkiye’de nüfus cüzdanlarının üzerinde din ibaresinin zorunlu olduğunu ve anayasadaki « kimse dini inanç ve düşüncelerini açıklamaya zorlanamaz » hükmüne rağmen T.C. Anayasa Mahkemesi’nin 21 Haziran 1995 tarihinde aldığı kararda bu durumun anayasaya uygun bulunduğunu hatırlatmaktadır.
Bu itibarla, yukarıda belirtilen dönemdeki yasal çerçeveyi göz önüne alan AİHM, nüfus cüzdanı üzerindeki « İslam » ibaresinin kendi mezhebi olan « Alevi » ibaresiyle değiştirilmesini talep eden başvuranın, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 24. maddesinin 3. fıkrasında teminat altına alınan din ve vicdan özgürlüğü hakkından yararlanmaya çalıştığından şüphe duymamaktadır. Üstelik başvuranın, Yargıtay önünde din ibaresinin zorunlu olmasına açıkça karşı çıkarak, alternatif olarak kendi nüfus cüzdanı üzerinden bu ibarenin kaldırılmasını talep ettiği de bir gerçektir.
Bu nedenle AİHM, başvuranın Türk mahkemelerine sunduğu dava dilekçelerinde AİHS’nin 9. maddesine dayalı şikâyetlerini açıkça dile getirdiği kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itirazının reddedilmesi uygun olacaktır.
2. Mağdur sıfatı
Hükümet, başvuranın dinini açığa vurma özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri süremeyeceğini savunmaktadır. Hükümete göre, başvuranın talebinin reddedilmesi dinini açığa vurma özgürlüğünün özüne aykırı değildir, zira nüfus cüzdanı üzerindeki din ibaresi, ne bütün Türk vatandaşların zorla dini inanç ve düşüncelerini açığa vuran ve ne de ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yoluyla dinini açığa vurma özgürlüğünü kısıtlayan bir önlem olarak değerlendirilemez. Öte yandan, Türk mahkemelerinin içtihadına atıfta bulunan Hükümet, bu ibareyi tamamen iptal etmek isteyen bir kimsenin hukuk mahkemelerinde dava açma imkânı bulunduğunu savunmaktadır. 5
AİHM, Hükümetin başvuranın mağdur sıfatı taşımadığı yönündeki argümanının başvuranın AİHS’nin 9. maddesine dayalı şikâyetiyle yakından bağlantılı olduğu ve esasla birleştirilmesi gerektiği kanaatindedir (bakınız, mutatis mutandis, İrlanda aleyhine Airey davası, 9 Ekim 1979, prg. 19, seri A no 32).
3. Diğer kabuledilemezlik gerekçeleri
AİHM, bu şikâyetin AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. AİHS’nin 9. maddesine riayet edilip edilmediği hakkında
1. Tarafların savları
Hükümet, nüfus cüzdanı üzerinde din ibaresi bulunmasının din ve vicdan özgürlüğü ile doğrudan ilişkili olamayacağını ve bu nedenle ilgili şahsın din özgürlüğü hakkını kullanmasına herhangi bir müdahalenin söz konusu olmadığını ileri sürmektedir. Dolayısıyla, bu ibare, zorla dini inanç ve düşünceleri açığa vuran ve ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yoluyla dini açığa vurma özgürlüğünü kısıtlayan zorlayıcı bir uygulama olarak değerlendirilemez.
T.C. Anayasa Mahkemesi’nin 21 Haziran 1995 tarihli kararına atıfta bulunan Hükümet, nüfus cüzdanı üzerindeki din ibaresinin din ve vicdan özgürlüğü hakkının özüne dokunmadığını ; ve bunun kamu düzenini sağlama, kamu yararını koruma ve toplumsal ihtiyaçlara bağlı bazı gereksinimlerden kaynaklandığını savunmaktadır. Burada söz konusu olan, asla herkesi inançlarını açığa vurmaya zorlamak ya da bir kimseyi inançlarından dolayı suçlamak veya kınamak amaçlı bir uygulama değildir. Türkiye Cumhuriyeti, Anayasasında din özgürlüğü açıkça belirtilen laik bir Devlettir. Dolayısıyla, şikâyet konusu eylem başvuranın din özgürlüğünü kısıtlayan bir uygulama olarak kabul edilemez.
Öte yandan, Hükümete göre nüfus cüzdanının içeriği her kişinin isteğine bağlı olarak belirlenemez. İslam dini bünyesinde çok sayıda mezhep (örneğin « Hanefi », « Şafii », v.s.) ya da tarikat (« Mevlevi », « Kadiri », « Nakşibendi » v.s. gibi) olduğu göz önüne alınırsa, kamu düzenini ve Devletin tarafsızlığını korumak için aynı dinin farklı mezhep veya dallarının belirtilmemesi gerekir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın rolüyle ilgili olarak ise Hükümet, yürürlükteki ilgili yasalara göre bu kurumun müslümanlıkla ilgili konular hakkında tavsiyelerde bulunmakla yükümlü olduğunu kaydetmektedir. İslam dininin tüm müslümanlar için geçerli olan temel ilkelerini dikkate almakla yükümlü olan Diyanet İşleri görevini laiklik ilkesine bağlı kalarak sürdürmektedir. Öte yandan, T .C. Anayasası’nın 10. maddesine atıfta bulunan Hükümet, Devletin görevinin aynı din bünyesindeki faklı ibadet ve yorumlama şekillerine eşit muamele yapılmasını sağlamak olduğunu vurgulamaktadır.
Verilen süre içerisinde konuyla ilgili lahiyalarını sunmayan başvuran, başvuru dilekçesinde nüfus cüzdanı üzerinde « İslam » ibaresinin « kendi mezhebi olan « Alevi » ibaresiyle 6
değiştirilmesi talebinin reddedilmesinin kendi dinini uygulama özgürlüğü hakkına müdahale olarak kabul edilmesi gerektiğini savunmaktadır. Aynı şekilde başvuran, nüfus cüzdanı üzerinde zorunlu olarak yazılan bu ibare yüzünden inancını açığa vurmak mecburiyetinde bırakıldığından şikâyetçi olmaktadır.
2. AİHM’nin değerlendirmesi
AİHM, 9. maddede korunduğu şekliyle düşünce, vicdan ve din özgürlüğünün AİHS anlamında « demokratik bir toplumun » temel taşlarından birini temsil ettiğini hatırlatmaktadır. Dinsel açıdan bu özgürlük, inananların hayata bakışlarını ve kimliklerini oluşturan çok hayati bir unsur olmasının yanısıra, ateistler, agnostikler, kuşkucular veya konuyla hiç ilgilenmeyen diğer kimseler açısından da önemli bir kazanımdır. Yüzyıllar boyu büyük bedeller ödenerek kazanılmış olan çoğulculuk da bu tür bir toplumda mevcuttur. . Bu özgürlük özellikle bir dine bağlı olsun olmasın ve dini vecibeleri uygulasın uygulamasın herkes için geçerlidir (bakınız, diğerleri arasından, Yunanistan aleyhine Kokkinakis davası, 25 Mayıs 1993, prg. 31, seri A no 260-A, ve San Marino aleyhine Buscarini ve diğerleri davası [GC], no 24645/94, prg. 34, CEDH 1999-I).
Din özgürlüğü asıl olarak bireyin vicdanıyla ilgili bir mesele olduğundan, diğer başka şeylerin yanı sıra, kişinin bireysel ve özel olarak ya da topluca, halkın önünde ve aynı inancı paylaşan gruplar dahilinde dinini açıklamasını da içerir. Öte yandan AİHM, daha önce de AİHS’nin 9. maddesi bünyesinde özellikle bir dine bağlı olmama ve vecibelerini yerine getirmeme özgürlüğü gibi bazı negatif hakları irdeleme fırsatı bulmuştur (bakınız, aynı, Kokkinakis, ve Buscarini ve diğerleri davaları, ilgili bölümler).
AİHM, Alevi mezhebine ait olduğunu beyan eden başvuranın din hanesinde İslam yazan bir nüfus cüzdanı taşımak zorunda kaldığını not etmektedir. İlgili şahıs, 7 Mayıs 2004 tarihinde İzmir Asliye Hukuk Mahkemesi önünde din hanesine kendi mezhebinin yazılması talebiyle dava açmıştır. Öte yandan başvuran, Yargıtay önünde dini inançlarını açığa vurmama hakkına atıfta bulunarak, din ibaresinin zorunlu olmasına karşı çıkmış ve alternatif olarak nüfus cüzdanı üzerinde bu ibarenin kaldırılmasını talep etmiştir. Bununla birlikte, mahkeme Diyanet İşleri Başkanlığı’nın verdiği görüşe dayanarak « nüfus cüzdanı üzerinde herhangi bir dinin yorum veya dallarının değil yalnızca genel anlamda dinlerin yazıldığı » gerekçesiyle bu talepleri reddetmiştir. Ulusal mahkemeye göre, « Alevi mezhebi, İslam’ın sufizm ve belirli kültürel özelliklerden etkilenen bir yorumudur ».
AİHM, olayların meydana geldiği dönemde uygulamada olan ulusal mevzuata göre başvuranın, her Türk vatandaşı gibi, üzerinde din ibaresi bulunan bir nüfus cüzdanı taşımak zorunda kaldığını gözlemlemektedir. Bu resmi belge hamilinin kimlik bilgilerini öğrenmek için talep eden her idari makama, özel şirkete ya da herhangi bir formalite icabı başka mercilere sunulması gerekmektedir.
Bu bağlamda AİHM, Yunanistan aleyhine Sofianopoulos ve diğerleri ((karar), no 1977/02, 1988/02 ve 1997/02, CEDH 2002-X) davasında, nüfus cüzdanının hangi din ya da mezhepten olursa olsun inananlara bir dini uygulama ya da açığa vurma hakkı sağlamak için bir araç olamayacağına hükmettiğini hatırlatmak gereği duymaktadır. Buna karşın, 7
AİHM dinini ya da mezhebini açığa vurma özgürlüğünün aynı zamanda negatif bir yanı olduğu, yani bir bireyin din ya da mezhebini açığa vurmama ve böylesi bir inanca sahip olup olmadığını belli edecek davranışlarda bulunmak zorunda kalmama hakkı bulunduğu kanaatini taşımaktadır. Bu nedenle, Devlet yetkililerinin ne bireyin vicdan özgürlüğü alanına müdahale etme, ne dini inançlarını araştırma ve ne de ilahiyatla ilgili düşüncelerini açığa vurmaya zorlama gibi bir hakkı olamaz (Yunanistan aleyhine Alexandridis davası, no 19516/06, prg. 38, CEDH 2008-....).
AİHM, mevcut davayı din ve vicdan özgürlüğünün negatif yanı, yani bireyin dini inançlarını açığa vurmama hakkı açısından inceleyecektir.
Bu bağlamda AİHM, Hükümetin ihtilaflı ibarenin her Türk vatandaşının dini inanç ve düşüncelerini açığa vurmaya zorlamak amacı taşıyan bir uygulama olmadığı yönündeki savını kabul etmemektedir. Burada, herkesin vicdanını yansıtan dini inanç ya da düşüncesini açığa vurmama hakkı söz konusudur. Bu hak, din ve vicdan özgürlüğü kavramının doğasında vardır. 9. maddeyi dini inanç ya da düşünceleri açığa vurmayı amaçlayan herhangi bir zorlamaya izin veriyor şeklinde yorumlarsak, garanti altına aldığı özgürlüğün özüne dokunmuş oluruz (bakınız, mutatis mutandis, Birleşik Krallık aleyhine Young, James ve Webster davası, 13 Ağustos 1981, prg. 52, seri A no 44 ; yine bakınız Anayasa Mahkemesi yargıçlarından birinin sunduğu karşı görüş).
Öte yandan, nüfus cüzdanının (okul kaydı, kimlik kontrolü, askerlik hizmeti, v.s. gibi durumlarda) sıkça kullanıldığı göz önüne alındığında, nüfus cüzdanı gibi resmi belgelerde dini inançların belirtilmesi idari makamlarla olan ilişkilerde ayrımcı davranışlara yol açabilir (Sofianopoulos ve diğerleri, ilgili bölüm).
Üstelik, AİHM nüfus kütüklerinde ya da nüfus cüzdanlarında demografik nedenlerle dinin yazılmasının gerekliliğini anlayamamaktadır, zira böyle bir uygulama dini inançlarını istek dışı beyan etme zorunluluğu öngören bir yasal düzenlemeyi de beraberinde getirir.
AİHM, öte yandan başvuranın talebinin reddedilmesiyle sonuçlanan davanın Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mensubu olduğu mezhebi İslam’ın bir yorumu olarak vasıflandırmasına bakılarak karara bağlanmasına karşı çıktığını gözlemlemektedir. Bu konuyla ilgili olarak AİHM, her zamanki gibi, Devletin, dini çoğulculuk da dahil olmak üzere, her türlü çoğulculuğun nihai garantörü olduğu demokratik bir toplumda, yetkili mercilerin, başkalarına zarar verecek şekilde dini yorumlardan birine ayrıcalık tanımaya ya da başka bir dini topluluğu veya bu topluluğun bir kısmını rızası olmaksızın birleşik bir yönetim altında toplamaya veya böyle bir yönetime maruz bırakmaya yönelik önlemler almak gibi bir rolü olmadığını hatırlatmaktadır (Yunanistan aleyhine Serif davası, no 38178/97, prg. 53, CEDH 1999-IX). AİHM içtihadına göre Devletin nötr ve tarafsız olma zorunluluğu, dini inançların veya bu inançların ifade edilme yollarının meşru olup olmadığını belirlemek konusunda ona bir takdir hakkı tanımaz ve bu zorunluluk kapsamında Devlet, aynı gruba dahil olsalar bile karşı görüşe sahip toplulukların birbirlerine hoşgörü göstermelerini sağlamalıdır (bakınız, mutatis mutandis, Yunanistan aleyhine Manoussakis ve diğerleri davası, 26 Eylül 1996, prg. 47, Karar ve hükümlerin 8
derlemesi 1996-IV ; yine bakınız Moldovya aleyhine Bessarabie Metropoliten Kilisesi ve diğerleri davası, no 45701/99, prg. 123, CEDH 2001-XII).
AİHM, bu nedenle ulusal mahkemelerin başvuranın mezhebiyle ilgili değerlendirme yaparken İslam dini alanını ilgilendiren işlerde yetkili bir makamın tavsiyesini esas almasının Devletin nötr ve tarafsız olma yükümlülüğü ile bağdaşmadığı kanaatine varmaktadır.
Hükümet, 5490 sayılı kanunun getirdiği yasal değişiklikten sonra başvuranın din hanesinin boş bırakılmasını talep etme imkânı bulduğu hususunda AİHM’nin dikkatini çekmektedir.
AİHM, 29 Nisan 2006 tarih ve 5490 sayılı kanun gereğince, nüfus kütüklerinin hâlâ bireylerin dini hakkında bir bilgi içerdiğini gözlemlemektedir (aynı kanunun 7. maddesi). Bununla birlikte, aynı yasanın 35. maddesinin 2. fıkrasına göre « aile kütüklerindeki din bilgisine ilişkin talepler, kişinin yazılı beyanına uygun olarak tescil edilir, değiştirilir, boş bırakılır veya silinir ».
AİHM’in kanaatine göre, bu yasa değişikliği yukarıda ifade edilen değerlendirmeleri hiçbir şekilde etkilememektedir, zira nüfus cüzdanlarında dine ayrılan hane – boş veya dolu – var olmaya devem etmektedir. Öte yandan, nüfus cüzdanı üzerindeki dinle ilgili bilgiyi değiştirmek isteyen ya da burada dinlerinin yazılmasını istemeyen kimseler yazılı beyanda bulunmak zorundadırlar. Her ne kadar yasa ve yönetmelik metinlerinde bu beyanın içeriği hakkında bir bilgi bulunmasa da, AİHM nüfus kütüklerindeki din hanesinin kaldırılması talebinin başlı başına bireylerin tanrıya karşı tutumlarının bir ifşasını oluşturabileceğini gözlemlemektedir (bakınız, mutatis mutandis, Norveç aleyhine Folgerø ve diğerleri davası [GC], no 15472/02, prg. 98, CEDH 2007-VIII, ve Hasan ve Eylem Zengin, ilgili bölüm, prg. 73).
Başvuran için durum böyle olmuştur. Başvuran, nüfus cüzdanı üzerinde yazılmasını şağlamak için yetkili makamlara mezhebini beyan etmesi gerekmektedir. Bu şekilde elde edilen ve günlük yaşamda sıkça kullanılan bir nüfus cüzdanı, başvuranı her kullanımda de facto olarak istemeden dini inançlarını beyan etmek zorunda bırakan bir belge oluşturmaktadır.
Her ne olursa olsun, bir nüfus cüzdanı dine ayrılmış bir hane içeriyorsa, bu haneyi boş bırakmak kaçınılmaz olarak belirli bir çağrışım yaratacaktır. Dinle ilgili hanesi boş bırakılan bir nüfus cüzdanı taşıyan kimseler, kendi iradeleri dışında ve kamu görevlilerinin müdahele riski altında, nüfus cüzdanlarında dini inançları yazılı kişilerden ayırt edileceklerdir. Diğer taraftan, nüfus cüzdanı üzerinde hiçbir ibare olmamasını talep etme yaklaşımı bireyin derin inançları ile yakından bağlantılıdır. Bunun sonucu olarak AİHM, bireyin en mahrem yönlerinden birinin hâlâ ifşa edildiği kanaatine varmaktadır.
Böylesi bir durum, hiç şüphesiz dini inanç ve düşüncelerin ifşa edilmeme özgürlüğü kavramına aykırı düşmektedir. AİHM’in bütün bunlardan edindiği kanaate göre, söz konusu ihlalin kaynağı olan sorun Alevi olan başvuranın mezhebinin nüfus cüzdanı üzerine 9
yazılmasının reddedilmesi değil, dinin – zorunlu veya isteğe bağlı – olarak nüfus cüzdanı üzerine yazılması sorunudur. Bu nedenle AİHM, başvuranın 29 Nisan 2006 tarihli yasa değişikliğine rağmen hâlâ bir ihlale maruz kaldığını iddia edebileceği sonucuna varmakta ve Hükümetin itirazını reddetmektedir.
Dolayısıyla, AİHS’nin 9. maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHS’NİN 6 VE 14. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, daha sonra asliye hukuk mahkemesinin yalnızca bir kamusal kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görüşüne başvurduğunu öne sürerek, AİHS’nin 6. maddesinin ihlal edildiğinden şikâyetçi olmaktadır. Başvurana göre, bu kurum Alevi mezhebi konusunda uzman olmadığı ve bu hususla ilgilenmediği için Aleviler hakkında görüş beyan edecek yetkiye sahip değildir. Başvuran ayrıca, eğer mahkeme Alevi Bektaşi Dernekleri Federasyonu’nun (Alevi dernekleri özel birliği) görüşünü almış olsaydı elde edeceği yorumların Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yorumlarından farklı olacağını savunmaktadır. Dolayısıyla, mahkeme bu federasyonun ya da din konusunda uzman olanların görüşünü almalıydı. Bu nedenlerle başvurana göre, ulusal mahkemelerin soruşturmaları yetersiz kalmış ve adil bir yargılama yapılamamıştır.
Son olarak başvuran, talebinin ulusal mahkemeler tarafından reddedilme sebebinin Alevi mezhebine mensup olmasından kaynaklandığını ileri sürmektedir. Asliye hukuk mahkemesi yalnızca Aleviliğin varlığını bile inkâr eden bir kamusal kurumun görüşüne başvurmakla yetinmiş ve yukarıda belirtilen federasyonun düşüncesini almamıştır. Başvurana göre, bu durum bir ayrımcılık oluşturmakta ve dolayısıyla AİHS’nin 14. maddesini ihlal etmektedir.
Hükümet, bu savlara karşı çıkmaktadır.
AİHM, bu şikâyetlerin yukarıda incelediği şikâyetlerle bağlantılı olduğunu ve kabuledilebilir ilan edilmesi gerektiğini kaydetmektedir. Bununla birlikte, AİHS’nin 9. maddesiyle ilgili tespiti bakımından AİHM, mevcut davada, başvuranın atıfta bulunduğu diğer ihlallerin var olup olmadığının ayrıca incelenmesi gerekmediği kanaatini taşımaktadır.
IV. AİHS’NİN 41 VE 46. MADDELERİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Başvuran, kendisine verilen sürede adil tatmin talebinde bulunmamıştır. Bu nedenle AİHM, kendisine bu yönde bir tazminat ödenmesi gerekmediği kanısındadır.
AİHM, diğer taraftan, mevcut davada, vatandaşların dininin nüfus kütüklerinde ya da nüfus cüzdanlarında yazılmasının dini açığa vurmama özgürlüğüyle bağdaşmadığına karar verdiğini gözlemlemektedir. Varılan bu sonuçlar başlı başına gösteriyor ki, başvuranın AİHS’nin 9. maddesinde teminat altına alınan hakkıyla ilgili ihlal tespiti, nüfus cüzdanı 10
üzerine dinin – zorunlu veya isteğe bağlı olarak – yazılmasından kaynaklanan bir soruna dayanmaktadır. Bu bağlamda AİHM, dine ayrılan hanenin iptal edilmesinin tespit edilen ihlalin telafisi için uygun bir çözüm yolu oluşturacağı kanaatine varmaktadır.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,
1. Oybirliğiyle başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. Bire karşı altı oyla başvuranın mağdur sıfatı bulunmadığı kapsamında Hükümet’in yapmış olduğu itirazın esasa eklenmesine ve bire karşı altı oyla sözkonusu itirazın reddedilmesine;
3. Bire karşı altı oyla AİHS’nin 9. maddesinin ihlal edildiğine;
4. Bire karşı altı oyla, mevcut davada ihlal edilmiş olsa bile AİHS’nin 6. ve 14. maddelerinin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
KARAR VERMİŞTİR.
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 28-08-2011, 21:56
kral ciplak kral ciplak isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 17 Aug 2011
Bulunduğu yer: izmir
Mesajlar: 73
Standart

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 02 Şubat 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Mevcut karar ekinde AİHS’nin 45/2 maddesi ve İçtüzüğün 74/2 maddesi uyarınca Yargıç Cabral Barreto’nun ayrı oy görüşü yer almaktadır. 11


YARGIÇ CABRAL BARRETO’NUN AYRI OY GÖRÜŞÜ
Çok üzgünüm ancak, çoğunluğun ulaştığı AİHS’nin 9. maddesinin ihlal edildiği yönündeki tespite gerek usulgerek esas bakımında katılmam mümkün değildir.
1. Kararda başvuru üç yönden incelenmiştir :
a) başvuranın din hanesindeki « İslam » ibaresinin « Alevi » ibaresiyle değiştirilmesi talebi ;
b) veya, alternatif olarak, nüfus cüzdanında üzerindeki din ibaresinin yani İslam kelimesinin iptal edilmesi talebi;
c) nüfus cüzdanı üzerindeki din hanesinin tümden kaldırılması.
2. Görünüyor ki, sorun ilk iki yönden ele alındığında başvuran mağdur sıfatını kaybetmektedir.
Gerçekten de, 29 Eylül 2006 tarihinde kabul edilen reformdan sonra, dinle ilgili verilerin silinmesi mümkün olmuştur ki böylece, nüfus cüzdanı üzerinde bu amaçla ayrılan hane boş bırakılabilir ya da yazılı bilgi silinebilir duruma gelmiştir.
Üstelik, bu başvurular basit bir yazılı dilekçeyle yapılabilmektedir.
Sonuç olarak, ilk iki başlıkla ilgili şikâyetler bana göre iç hukuk yollarıyla çözüme kavuşmuştur ve dolayısıyla başvurunun bu kısmı önemini kaybettiğinden incelenmesi durdurulmalıdır.
3. Üçüncü başlık – dinle ilgili hanenin tümden kaldırılması – hem şekil yönünden hem de esas bakımından sorun yaratmaktadır.
3.1. Bir şekil sorunu – iç hukuk yollarının tüketilmemesi.
Bu sorun ulusal mahkemeler önünde ne başvuran ne de bir başkası tarafından dile getirilmemiştir.
Başvuran, ulusal mahkemeler önünde ve hatta AİHM önünde sorunun ilk iki yönüne değinmekle yetinmiştir.
Oysa, AİHM iç hukukta bu kabuledilebilirlik şartını dikkate almamayı mümkün kılan bir uygulama tanımamaktadır.
Hükümetin bu hususu irdelemediği doğru olduğu gibi, başvuru iletildikten sonra eğer Hükümet bu kabuledilemezlik şartına atıfta bulunmazsa AİHM’nin sonradan bu şartı kendiliğinden uygulayamayacağı yönünde bir içtihadın olduğu da doğrudur.
Ancak, mevcut davada Hükümet bu sorunla karşılaşmadığında, sorumlusu olmadığı bir şeyi yapmadığı için eleştirilemez.
Bu itibarla, eğer AİHM, ya ilk baştan bu yönünü gördüğü için ya da bu şikâyetin başvuranın özellikle ileri sürdüğü diğer şikâyetlerle bağlantılı olduğunu düşünerek mevcut başvuruyu bu açıdan incelemek isteseydi, Hükümeti bu hususta harekete geçmeye davet edebilirdi.
Bununla birlikte, kabul etmek gerekir ki, başvuran tarafından ulusal mahkemeler önünde ve Hükümete karşı bu konu hiçbir zaman dile getirilmediği için AİHM karar aşamasında bu şikâyeti inceleyemezdi.
3.2. Eğer çoğunluk gibi bu şikâyetin esastan incelenmesine açık bir engel bulunmadığını kabul edersek, o zaman ben de AİHM’nin « nüfus cüzdanları üzerinde hiçbir ibare bulunmaması yönündeki bir talep yaklaşımı dini inançla yakından 12
bağlantılıdır» ve « bireyin en mahrem yönlerinden biri hâlâ ifşa edilmektedir », böylesi bir durum « hiç şüphesiz dini inanç ve düşüncelerin ifşa edilmeme özgürlüğü kavramına aykırı düşmektedir » gibi yaklaşımlarına katılmadığımı söyleyebilirim (karardaki ilgili paragraflar).
Önce, AİHM’nin yukarıdaki ilgili paragrafta atıfta bulunduğu Folgerø ve diğerleri ve Hasan ve Eylem Zengin kararlarındaki içtihadına tamamen katıldığımın altını çizmek isterim.
Folgerø ve diğerleri kararının 98. paragrafında AİHM, « anne-babaların dini ve felsefi inançlarıyla ilgili okula detaylı bilgi vermek zorunda bırakılması » hususuna ve « anne-babaların eğitim kurumlarına dini ve felsefi inançlarının mahrem yönlerini ifşa etmeye zorlandıklarını hissetme riski, talep ettikleri muafiyet hakkının kısmi bir şekilde tanınmasını desteklemek amacıyla makul gerekçeler istemeleri için zemin hazırlamıştır» yorumuna atıfta bulunmuştur (koyu yazılar tarafımdan eklenmiştir).
Hasan ve Eylem Zengin kararında AİHM, « öğrencilerin kategorileri göz önünde bulundurulmaksızın, ebeveynlerin çocuklarının sözkonusu dersten muaf tutulabilmeleri için hıristiyan ve musevi dinine mensup olduklarını okula önceden bildirmeleri zorunluluğunun, AİHS’nin 9. maddesi çerçevesinde sorun yaratabileceği kanısına varmıştır ».
Özetle, dini inançlar her bireyin vicdanında yer almaktadır ve eğer bir kimse kamusal makamlar önünde bunu ifşa etmek zorunda kalırsa bu durum AİHS’nin 9. maddesi açısından sorun yaratabilir.
Bununla birlikte, nüfus cüzdanı üzerindeki din ibaresini silmek üzere yapılacak talepler için yalnızca basit bir yazılı dilekçe yeterli olmaktadır.
Bu beyanda, kişi, dinini ifşa etmek ya da dini görüşleriyle ilgili bilgi vermek zorunda olmayıp sadece ilgili hanede hiçbir ibare bulunmamasını talep etmektedir.
Çoğunluk « nüfus kütüklerinde din ibaresinin iptal edilmesini talep etmenin başlı başına bireylerin tanrıya karşı tutumları yönünde bir bilginin ifşa edilmesini oluşturabileceği » değerlendirmesi yaparken kanaatime göre biraz fazla ileri gitmiştir.
Çoğunluk, AİHS’nin 9. maddesinde bir ihlalin tespit edilmesi için en azından bir kişinin dinini ifşa etmek zorunda kalması gerektiğini vurgulayan içtihadını aşmıştır.
Bizim davamızda, Alevi ya da hıristiyan, musevi ya da ateist olsun talep eden yetkili makamların ne düşündüğünü bilemeyecekleri şekilde dini inanç ve düşünceleri hakkında bilgi içermeyen bir nüfus cüzdanına sahip olabilir.
Bana göre, çoğunluğun yorumu bizim içtihadımızı aşmakta ve bu alanda Devletlere tanınması gereken takdir hakkıyla uygun düşmeyen bir aşırılık teşkil etmektedir.
4. Bununla birlikte, itiraf etmeliyim ki nüfus cüzdanında (gönüllü dahi olsa) din ibaresinin yer almasını anlayamıyorum ve hatta üzüntü duyuyorum, zira böyle bir ibarenin nasıl bir çıkar ya da yarar sağladığını ayırt edemiyorum.
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 28-08-2011, 22:48
DEMAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
DEMAN DEMAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 14 Aug 2011
Bulunduğu yer: Almanya
Mesajlar: 354
Standart

02.02.2010

Nüfustaki Din Hanesi Kalksın

'Kimlikte din hanesi olmamalı'
Türkiye'de "Alevi Açılımı" ile ilgili tartışmalar sürerken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,kimlikte din hanesi olmamalı kararı verdi.
Türkiye'de nüfus cüzdanlarının din hanesine “İslam” yerine “Alevi” yazılamamasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne ilişkin 9. maddesinin ihlali olduğuna hükmetti.

Strazburg'da faaliyet gösteren AİHM, İzmir'de yaşayan Sinan Işık isimli Alevi vatandaşın, nüfus cüzdanına “İslam” yerine “Alevi” yazılmasına izin verilmemesi üzerine 2005 yılında yaptığı şikayete ilişkin davayı, Türkiye aleyhinde sonuçlandırdı.

-“DİN ÖZĞÜRLÜĞÜ DEMOKRATİK BİR TOPLUMUN TEMELİDİR”

AİHM, Sinan Işık'ın talebinin reddedildiği dönemde Türkiye'de nüfus cüzdanlarında dinin yazılması zorunluluğunun bulunduğu anımsattığı kararında düşünce, vicdan ve din özgürlüğünün demokratik bir toplumun temellerinin birini oluşturduğuna vurgu yaptı. Mahkeme şöyle devam etti:

“Bu özgürlük, din boyutunda, inananların kimliğinin ve hayat kavramının en temel unsurlarından biridir ancak aynı zamanda ateistler, agnostikler, septikler veya ilgisizler için de çok değerlidir. (…) Bu özgürlük, özellikle bir dine bağlı olma veya olmama, dini uygulama veya uygulamama özgürlüğü de içeriyor.” Mahkeme, bunun sonucunda bire karşı altı oy ile Sözleşmenin 9. maddesinin ihlal edildiği kararını verirken herhangi bir tazminat belirlemedi.

"Ben senin yalanlarınla ve hilelerinle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama bende senin önünde diz çökmedim, bu da sana dert olsun"...Pir Sêy Rıza

4 MAYIS: DÉSIM JENOSİDİNİ ANMA GÜNÜ

https://www.facebook.com/Alevism

https://www.facebook.com/BirAlevininKimlikMucadelesi
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 28-08-2011, 22:52
DEMAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
DEMAN DEMAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 14 Aug 2011
Bulunduğu yer: Almanya
Mesajlar: 354
Standart

02.02.2010 tarihli görsel medyada yeralan Sinan ISIK IN KiMLiK DAVASIYLA ilgili AiHM KARARI haberleri...


http://video.ntvmsnbc.com/kimlikte-din-ibaresi.html

http://www.beyazgazete.com/video/201...k-cnnturk.html

http://www.beyazgazete.com/video/201...in-kanald.html

"Ben senin yalanlarınla ve hilelerinle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama bende senin önünde diz çökmedim, bu da sana dert olsun"...Pir Sêy Rıza

4 MAYIS: DÉSIM JENOSİDİNİ ANMA GÜNÜ

https://www.facebook.com/Alevism

https://www.facebook.com/BirAlevininKimlikMucadelesi

Konu DEMAN tarafından (28-08-2011 Saat 23:02 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 28-08-2011, 22:54
DEMAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
DEMAN DEMAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 14 Aug 2011
Bulunduğu yer: Almanya
Mesajlar: 354
Standart

"Günlerin Getirdiği" Programi, 3 Şubat 2010

Sinan ISIK ve Ali Kenanoglu NTV de canli yayinda eski diyanet isleri baskani Süleyman Ates e karsi...

http://video.ntvmsnbc.com/gunlerin-g...ubat-2010.html

"Ben senin yalanlarınla ve hilelerinle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama bende senin önünde diz çökmedim, bu da sana dert olsun"...Pir Sêy Rıza

4 MAYIS: DÉSIM JENOSİDİNİ ANMA GÜNÜ

https://www.facebook.com/Alevism

https://www.facebook.com/BirAlevininKimlikMucadelesi
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 29-08-2011, 22:41
Neva - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Neva Neva isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 03 Aug 2010
Mesajlar: 14.705

Başarı Ödülü 

Standart

Izledim. Sayin Ates, ilginc bir geri manevra gostermis.

Once islamin unsuru camidir, sonra kitabi kabul ediyorsa muslumandir vs.vs.

Yalniz Diyanet'ten verilen belge, konusmanin sonuna dogru okunan, cok ilgincmis.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler

Başlık Düzenleme Araçları
Stil

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Türklük Toplumsal/Kişisel Bir Kimlik midir, Yoksa Milli Bir Köken midir? evrensel-insan Politika 21 21-04-2017 21:09
Azınlık, kimlik ve Korku Felsefesi üzerine.. evrensel-insan Politika 23 18-04-2010 05:05
Parmak izindeki kimlik.. Russell Kur'an'da Mucize Yoktur 40 27-12-2009 17:48
Kimlik bireyin tanıtım ozelliği mi yoksa problem mi? evrensel-insan Etik, Estetik, Sanat, Politika, Bilim & Eğitim 12 10-03-2008 13:54

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 01:01 .