
13-09-2024, 22:58
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 17 May 2023
Mesajlar: 1.106
|
|
Russell´isimli üyeden Alıntı
Marksistler birçok felsefe ekolünü kapitalist sömürüyü görmeyi engelleyici bir set olarak görüyorlar (bence haklı olarak), bu bana onun doğrudan bir örneği gibi geldi.
|
Bundan yaklasik 15-16 yil once benim "Dinlerden Ozgurluk Grubuna" (DOG) girmeme siddetle karsi cikmistin. Hatirliyorum seni.
'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
|

14-09-2024, 01:19
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 17 May 2023
Mesajlar: 1.106
|
|
Simdi dualist, idealist yaklasimlara biraz ara verirsek, sunu soyleyebiliriz: Beyin ve kendilik/kendimiz/self arasinda bir iliski var. Bilimin gunumuzdeki gelismeleriyle daha da onem kazanan bir iliski bu. Beyin, bizim kim oldugumuzu belirleyen bir yapidir. Ancak beynimize dair bilgiler ve anlayisimizin eksikligi bazen buyuk promlematik goruslere yol acabiliyor.
Ne yapariz, beynimizi dusunurken? Genellikle BEYNI sadece bir organ olarak algilariz; noronlar, sinapslar ve kimyasal surecler olarak goruruz. KENDIMIZI ise genellikle hafiza, kisilik ve bilinc gibi kavramlarla tanimlariz. Burada, bu iki dusunce biciminin nasil birbirine bagli oldugunu anlamak onemlidir. Beynimizdeki noronlar ve bu noronlar arasindaki baglantilar --tumu--hafizamiz, duygularimiz ve dusunce sureclerimiz uzerinde dogrudan bir etkiye sahiptir. Yani, beynimizdeki fiziksel yapilar, kimlik ve kisilik gibi soyut kavramlarla siki bir iliski icerisindedir.
Bilmiyorum, takip edeniniz vardir; gunumuz norobiliminde, beyin uzerindeki arastirmalar surekli olarak yeni bulgular sunuyor. Ornegin, beynin uyusturucular, muzik, sakalar veya meditasyon gibi cesitli durumlarda nasil tepki verdigini gorebiliyoruz. Bu tur bilgiler, beynimizin ne kadar karmasik oldugunu ve farkli durumlarda nasil isledigini anlamamiza yardimci oluyor. Ancak, bu bulgular genellikle sadece beynin belirli bolgelerindeki aktiviteyi gosterir. Bu aktivitelerin nedenini veya daha genis anlamini genelde aciklamaz. Daha ileri arastirmalara ihtiyac var gibi gorunuyor. Bir diger onemli konu, bilincdisi sureclerin karar verme ve problem cozme uzerindeki etkisidir. Arastirmalar, bilincdisi beyin aktivitelerinin kararlarimiza onemli bir sekilde yon verdigini gosteriyor. Bu durum, bilincli olarak kontrol edemedigimiz bir beyin aktivitesinin nasil kararlarimizi etkiledigini anlamamizi zorlastirir. Kendiligimizin, bilincdisinin etkisiyle nasil sekillendigini dusunmek bile zor olabilir.
Anilar da beyinle olan iliskimizin bir baska boyutunu olusturur. Anilarimiz, beynimizdeki noronlar arasindaki baglantilarin degismesiyle olusur. Noronlar arasindaki bu baglantilar, yasadigimiz olaylari ve bunlarin bizim uzerimizdeki etkilerini depolar. Ancak, demans gibi hastaliklarda veya yaslanma surecinde noronlar oldugunde, bu baglantilar da bozulur ve bilgi kaybi yasanir. Bu, bellek ve kimlik acisindan onemli bir etkidir. noronlar olmadan bilgi, anilar yok olur; kisilikler degisir, beceriler kaybolur, motivasyonlar dagilir. Peki, olumden sonra benden geriye ne kalacak? Boyle bir sey ne olabilir? Ani, kisilik, motivasyon ve duygulardan yoksun bir varlik mi? Sanmiyorum.
Bazi insanlar icin, beynin nasil calistigini ogrenmek, bilinmeyen bir alani kesfetmek gibi algilanabilir.
Bu bilinmeyen sey, bazilari icin yasak bir meyve, Prometheus'un atesi, Pandora'nin kutusu, ya da Faust'un pazarligi gibi gorunur. Bilimsel bilgiye karsi derin bir direnc ve karsi koyma, tarih boyunca hep gorulmustur. Galileo'nun teleskopuyla Jupiter'in uydularini kesfetmesi sirasinda Roma'daki kardinallerin gosterdigi korku buna bir ornektir. Galileo, Jupiter'in uydularinin Jupiter'in etrafinda dondugunu ve Venus'un de Gunes'in etrafinda dondugunu gozlemlediginde, bu gozlemlerinin Copernicus'un Gunes merkezli evren modelini dogruladigini fark etti. Bu, Dunya'nin evrenin merkezi olmadigi anlamina geliyordu. Galileo'nun bu kesifleri, geleneksel kozmolojiyi koklu bir bicimde sorguladi ve bu, buyuk bir rahatsizlik yaratti.
Galileo'nin bunu duyurmasinin hemen ardindan, kendisi ev hapsine alindi ve Dunya'nin Gunes etrafinda dondugu hipotezini geri almak zorunda birakildi. Bu geri alma kararinda, kendisine iskence aletlerinin gosterilmesinin etkisi olabilir. Bu olayin bu denli buyuk bir sorun olusturmasinin nedeni, Dunya'nin Gunes etrafinda donmesinin sadece astronomik bir gerceklik olmaktan cok daha fazlasini ifade etmesiydi. Gunumuzde cocuklar okullarda ve hatta internette bu tur bilgileri ogrenir ve bu, siradan bir bilgi olarak kabul edilir. Ancak o donemde, Dunya'nin Gunes etrafinda donmesi fikri, mevcut kozmolojik anlayisi koklu bir sekilde sarsiyordu. Roma'daki kardinal grubu, bu degisimin sadece bilimsel degil, ayni zamanda teolojik ve felsefi sonuclar doguracagini dusundu. O donemin genel gorusu, Dunya'nin evrenin merkezinde oldugu ve bu merkezde bulunan her seyin bozulmaz, degismez ve mukemmel olduguydu. Ay'in altindaki dunya ise bozulabilir, degisken ve kusurlu olarak goruluyordu. Bu kozmoloji, Kutsal Kitap'tan turetilmisti ve yildizlarin, evreni saran buyuk bir kristal kuredeki delikler oldugu dusunuluyordu. Copernicus ve Galileo, bu kozmolojiyi koklu bir bicimde sorguladilar.
Galileo'nun Jupiter'in uydulari uzerindeki gozlemleri, bu uydularin Dunya'nin uydularina benzer oldugunu ve dolayisiyla bunlarin da gezegenler olabilecegini one surdu. Bu, Jupiter'in de Dunya gibi olabilecegi anlamina geliyordu. Bu durum, Tanri'nin Dunya'yi evrenin merkezinde yaratip yaratmadigi sorusunu gundeme getirdi. Bu kristal kurenin var olmadigi anlamina mi geliyordu? Peki, o zaman cennet neredeydi, yani eger Ay'in hemen ustunde degilse?Korku buyudu...
Bilimsel devrimler, genellikle mevcut anlayis bicimlerine meydan okur ve bu da bazilari icin rahatsiz edici olabilir. Bu baglamda, beynin bilimsel kesiflerinin bazilari icin tehditkar gorunmesinin nedenlerinden biri, bu bilgilerin varolussal ve kisisel anlamda buyuk degisimlere yol acabilecek potansiyele sahip olmalaridir. Beynimizin isleyisini daha iyi anlamak, belki de kendimizi ve kimligimizi anlama bicimimizi koklu bir sekilde degistirebilir. Bu durum, bazi insanlarin konfor alanlarini tehdit edebilir ve onlari bilginin getirdigi degisikliklerden uzak durmaya yonlendirebilir.
Beyin, kendiligimizin ve kisiligimizin fiziksel temelidir.
Noronlar ve sinapslar, hafiza, dusunce ve duygu gibi soyut kavramlarin biyolojik temellerini olusturur. Beyindeki noronlar arasindaki baglantilar, yasadigimiz deneyimlerin ve kisisel ozelliklerimizin nasil sekillendigini belirler.
Ornegin, anilarimiz beynimizdeki noronlar arasindaki baglantilarin degismesiyle olusur. Bir ani, beynimizdeki noronlar arasindaki baglantilarin yeniden duzenlenmesiyle kaydedilir ve bu baglantilar degistiginde, anilarimiz ve kisiligimiz de etkilenir. Bu biyolojik temel, kimligimizin dinamik bir surec oldugunu gosterir. Yaslanma, hastaliklar ve diger faktorler, noronlarin olumune ve beyin yapilarinin bozulmasina yol acar. Bu, hafiza kaybi ve kisilik degisiklikleri gibi sonuclarla kendini gosterir. Bu durum, olumden sonra geriye ne kalacagi sorusunu gundeme getirir. Anilarin, kisiligin ve motivasyonlarin beynin fiziksel yapisi olmadan var olup olamayacagi konusunda onemli sorular ortaya cikar. Norobilim, beynin nasil calistigini anlamamiza yardimci olurken, ayni zamanda kendilik anlayisimizi/self olgusunu yeniden sekillenir. Beyin arastirmalari, bilincdisi sureclerin karar verme ve dusunme uzerindeki etkilerini ortaya koymus ve bu durum, kendimizi ve kimligimizi anlama bicimimizi derinden etkilemistir. Bilincdisinin, dusunce ve duygular uzerindeki etkisi, kendilik anlayisimizin ne kadar koklu bir bicimde degisebilecegini gosterir. Bu baglamda, beyin ve kendilik arasindaki iliskiyi anlamak, sadece bilimsel degil, ayni zamanda felsefi bir sorudur. Iste biz, bu baslikta hem bilimsel hem de felsefi alana girecegiz.
Devam edecek
'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
|

14-09-2024, 04:38
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 06 Apr 2006
Mesajlar: 13.690
|
|
Alvin´isimli üyeden Alıntı
Anilar da beyinle olan iliskimizin bir baska boyutunu olusturur. Anilarimiz, beynimizdeki noronlar arasindaki baglantilarin degismesiyle olusur. Noronlar arasindaki bu baglantilar, yasadigimiz olaylari ve bunlarin bizim uzerimizdeki etkilerini depolar. Ancak, demans gibi hastaliklarda veya yaslanma surecinde noronlar oldugunde, bu baglantilar da bozulur ve bilgi kaybi yasanir. Bu, bellek ve kimlik acisindan onemli bir etkidir. noronlar olmadan bilgi, anilar yok olur; kisilikler degisir, beceriler kaybolur, motivasyonlar dagilir. Peki, olumden sonra benden geriye ne kalacak? Boyle bir sey ne olabilir? Ani, kisilik, motivasyon ve duygulardan yoksun bir varlik mi? Sanmiyorum.
|
Geriye özne namına -kendine- bir şey kalmayacak. Anılarına tanık olanlar, çevresi, akrabaları vb. varsa onların hafızalarında olduğu ve onlar tarafından hatırlanabildiği oranda, hafızan her okunuşunda hatırlanan bir yaşanmışlık, anı olacak, onlar da ölünce o da olmayacak, hakkında yazılı bir kaynak bırkakılır, kalırsa, okuyanı ollursa sadece hakkında bahsedilmiş olacak, ölmüş(organizma bütünlüğünü böylece salt yaşamsal değil fonksiyonel(zihin, bilgi edinme, hayal, his tümü) olarak da kaybetmiş, form-yapı değişmiştir!) açısından bu bilinmeyecek... " Ölürse ten ölür, ruh -tin- ölesi değil" söylemi ne yazık ki edebiyattır...
---- Aşağıdaki bölüm kısım Alvin alıntısıyla ilgili değildir --------------
Bilimsel yaklaşmalıyız. Biz karakter, heves, arzu, istek, düşünce, bilinç = beyin demiyoruz, tüm bunlar, organizma( beden demiyoruz! organizma diyoruz!) tarafından açığa çıkartılan, ortaya konulan yeti, özellik, fonksiyonlardır diyoruz. Tüm bu fonksiyonlar adına temel öneme sahip olan organın ise beyin olduğunu söylüyoruz, yani beyin, tüö bu ve benzeri konularda organizman ın en önemli bileşeni. Hal böyle olunca ne bileyim biz insan=beyin de demiyoruz. Tüm bu tarz yaklaşımları yapıp, edip, öne süren, sanki herkes veya bazıları demediği halde böyle diyormuş gibi yapan eden de gerçekten dünyaya idealist çerçeveden bakanlar, çerçevesi, açısı bu.
Sadece orgnanizma, beyin de demiyoruz, bunlar tek başına yeterli değil, olamaz, ne diyoruz o halde ortam, çevre, koşul, kısaca doğa, dünya... Tüm özneliğimiz, tüm o yetilerin koşulllarını sağlayan organizma, doğa ve ilişkiler dünyası. Burada bir bütün var, sonra bu bütün dahilinde bir başka bütün, özne.
Kısaca söylemlerimizde ÖZNE ifadesini seçeriz, konu o halde nasıl soruları olduğunda, o zaman organizma, organizmanın yapıları, organizman bileşenlerinin işlevleri konu olur ve o zaman konu kanın süzülmesi ise böbrek, üretimi vb. ise karaciğer, kanın pompalanması ise kalp vs. ve konu zihin, bilinç, irade vb. olduğunda beyini ele alırız. Oturup insan=beyin, zihin=beyin, bilinç=beyin demeyiz, zaten yanlıştırlar. birisi organizmanın bir bileşeni, bir organdır, diğerleri ise ilgili organizma+çevre+organın(beyin) merkezde olduğu ve o bütünde açığa çıkarttığı yeti, özellik, fonksiyon, niteliklerdir.
Beden, beyin ikiliği gibi söylemlerin temelinde yatan bilim dışı, metafizik yaklaşımlar, daha doğrusu teist ruhçuluğun kaygılarıdır. Israrla beden ile zihin tartışması yapılabilirmiş gibi gösterip, ardından hayali korkuluklar üretip(korkuluk safsatası) üzerinden kendilerini haklı çıkartacak kılıflar uyduruyorlar.
Örneğin ortalama bir Müslümana göre atesit=namussuzdur,çükü çerçeveleri bu. Çünkü onlar ahalk dedikleri, namus dedikleri şeyi, bir şeylerden korkutuğu için yapmamak sanıyorlar, os ebelede süreğen meşru yollar, yapmaya fırsat kolalrlar -yani düşünürler. Ateist ise bunu ahlak, korkudan yapmamak olarak almıyor, görmüyor, vicdanına, hukuka, anlayışına ters düştüğüiçin hem yapmıyor hem de düşünmüyor, yani plan dahi kurmuyor, ötekisi ise ahlaklı olamyı satarken süreğen plan kuruyor, çünkü o planı kurmasına engel olacak bir arka plana sahip değil... Haliyle kendi dertlerini, alemin derdi yapmaya çalışıyorlar ve bu bağlamda sanki ateist, gece gündüz birilerine tecavüz eden birisiymiş gibi lanse ediyorlar, illa bir kılıfa bunun içinde türetecekleri kılıf kahramanları, günah keçilerine ihtiyaçları var. İlla dış güçler hainler, kafirler, namussuzlar vb.olmalı,aynı bağnazlık siyasete dahi hem bu şekilde hem de ürettiği-türettiğik korku iklimiyle hakim olur (çünkü o korkuyu, terör yöntemlerini kullanmaktadır bu sebeple de daima kurgulanmış günah keçilerine gereksinimi vardır).
Zihin, bilinç, duygu düşünce = bir bütün halinde organizmaya aittir (adına insan demişiz). İnsanı FAİL olarak anmamız gerektiğinde ne demişiz? ÖZNE. iyi de insan teknik olarak nasıl düşünür, bilir, hisseder, duygulanır diye sorulursa, bu halde organizmanın ilgili organlar(duyu organlarından, beyine-işleyici organa kadar)ve elbette kaçınılmaz olarak çevre, ortam,toplum, dünya kısaca muhteva(madde), yapı, fizik esas olur daha doğrusu ESASTIR...
Kısaca organizmanın biyolojik, şu ya da bu yapısı konu edilmişse, amaç zihni ayrımak veya zihni bir şeylere bağlamak değildir, üzüm yemektir. Yani nasıl sorusına aranan yanıttır. Ama birileri de durmadan sağda, solda bilimsel olmayan ve bilim dışı söylemlerle zihinin bedenden ayrı olduğunu, pis materyalistlerin insan=madde dediğini vs. propaganda ediyorsa, bu bağlamda da bizim de konumuz olur ancak bu saftalar da, saftaya günah keçisi edilen kurgudaki sözde özneler de hem biz değiliz hem de bizim belirlediğimiz safsatalar değildir. yani ne beden, zihin diye ayrırız ne de beden+zihin diye birleştirir, ne de beden=zihin deriz, tümü deli saçması. E dair, e göre önem arzeder, yani neye göre ele aldığımız, o an neyi konu ettiğimiz önemlidir. İnsan nasıl düşünür diye bir soru sorarak, amacımız buna bir cevap bulmaktır, gidip düşünce=beyin=madde demek gibi şablonlar oluşturmak değil, sonuç olarak ikisin de konusu, zemini, yeri ayrıdır ve birbirine boca edilmemeli. Elma ile armutu ayırt edemeyen daha doğrusu içine geldiği için akıl, mantık, bilim dışı metodlarla aynı veya ayrı kefelere konamaz be arsa koyup boca edip, üzerinden akıl, bilin çelici kurgular üretenlerdir.
Kabul etmeyen, edemeyen kendi sorunudur, ne bilimde, ne bilgi açısından kişilerin arzuları, istekleri, hissiyat, hayalleri bilimsel konular ve bilgi namına dayanak olmadıkalrı gibi zarar da verirler. Kısaca kabul etsek de, etmesek de, insana dair andığımız ne varsa tümü de, ORGANİZMA, organizmanın bulunduğu koşul, ilişkiye girdiği çevre(nesneler dünyası), kısaca madde ve doğa ve elbette maddi ilişkiler sayesindedir... Bu genel ve asli, bağlayıcı zemini, başka türlü spesifik(ince detay gerektiren şu ya da buna özel konular) detay gerektiren başka konularla karşı karşıya getirmek, akıl, mantık dışı, safataya dayalı bir oyundur özünde.
Hayallerimiz, kurgularımız dahi organizma ve çevre ilişkilerinin ürünü, bunu ret etmek için bin dereden bin su getirmenin anlamı da, bağlayıcılığı da, belirleyiciliği de yok, bizim böyle bir sorunumuz, konumuz, konu başlığımız dahi yok, varsa da bu tür safsata ayrıştırma, indgirgemeleri yapmış-edinmiliği eleştirmek içindir. Onlara sözümüz,şu insanı bir rahat bırakın, yaşanılan ve nasıl yaşandığına dair dünyaya bakın(İnsan, özne, zihin, hayal, kurgu ne derseniz deyin, hangi yeti, fonksiyonu imkansız olduğu halde insandan ayırmaya çalışırsanız çalışın, ister kabul edin, ister etmeyin-sizin sorununuz-, çatlayın veua patlayın, nihayetinde ve temelde organik yapıdır, organizmadır, tüm o saydıkalrınız organizma sayesinde anlam kazanır, bu kadar basittir. Ölmek mi? organizma var olduğu için ölümünden söz edildi zaten,organizma bütünlüğü ve yetilerini kaybetmek = ölüm deriz, o artık hayal kurmaz, düşünmez, konuşmaz, istemez, beklemez ve ölen de ölmez, yaşayan ölür. Organizmanın bir bütün halinde işlev kaybı böyşece organimanın açığa çıakrttığı özneleşme-fail durumu,iyi, kötü, görüşü, düşüncei, karakter gibi bir çok yeti, fonksiyonlarda kaçınılmaz olarak kaybolur, ortaya koyan yapı artık bunu yapamıyordur... Ne ayrısı var ne de gayrısı, bir BÜTÜN.
Sersemler akıllıların 7 yılda cevaplandıramayacağı soruları 1 günde sorarlar.
-------
Korku ve menfaat dalkavukluğa yol açar.
-------
İnsan korktuğuna ya da arzuladığına çok kolay inanır. La Fontaine
-------
Öküz tahta çıkarsa padişah olmaz, saray ahır olur. Çerkes Atasözü
-------
Akıllı bizi arayıp sormaz, aptal bacadan akar.
------
Su dağları kemirir, vadileri doldurur.
------
Aslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir.------
Hürriyet, başkalarına vermedikçe alamayacağımız tek şeydir. William Allen White ------ Belki söylendi herşey,/ belki de gece bekleniyor/ yazılsın diye aynı cümle. Tüm nedenleri yeryüzünün/ bir çakıltaşına takılıp kaldı. Esteban
------ Sıradan insan kendini evrenin merkezi yapmanın yolunu arar; bilge kişinin evreni onun merkezindedir. Lao Tzu
|

14-09-2024, 06:34
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 17 May 2023
Mesajlar: 1.106
|
|
Beyin-zihin-"ruh" problemine girmeden once
Siz ikiniz bu tartismaya devam edin. Ben, simdilik kaldigim yerden devam etmek istiyorum. Soru olmadikca, sanirim mudahil olmayacagim. Ne diyorduk? Beyin-zihin-ruh problemine girmeden once, konunun altyapisini olusturmak adina devam edelim. Bizler, milyonlarca yildir doganin icinde, doga ile birlikte evrim gecirmis hayvanlariz. Bizler, yurumemizi, gormemizi, uyumamizi, avlanmamizi, s.kismemizi biraz da bu organa borcluyuz. Uzun yillar boyunca, beynimizin yeme, icme, uyuma, sevisme, hormonal denge gibi isleri nasil yaptigini bilmiyorduk. Beyin, bu gorevleri kendi basina hallediyor. Biz genelde onun nasil calistigini dusunmek zorunda kalmiyoruz. Yani beyin, milyonlarca yildir biz onun farkinda olmasak da calisiyor.
Evet, beynimiz, milyonlarca yil suren evrimsel surecler sonucu sekillendi. Bu surecte, hareket etme ve hareketleri dogru bir sekilde yonlendirme yetenegi cok kritik oldu. Hayvanlarin hayatta kalabilmesi icin yiyecek bulmalari, su icmeleri, yirticilardan kacmalari ve es bulmalari gerekiyor. Bu ihtiyaclar beyin tarafindan yonetiliyor. Beyin, agri, soguk, susuzluk gibi durumlarda uygun tepkiler veriyor ve bu tepkileri hareketlere donusturuyor. Daha iyi tahminler yapabilmek, daha basarili hareketler yapmamizi sagliyor ve bu da hayatta kalma ve ureme sansimizi artiriyor. Beyin, hem dis dunyayi hem de icsel dunyamizi modelleyen karmasik bir sistem gelistirmistir. Dis dunyayi modellemek, bir haritanin cevreyi gostermesi gibi dusunulebilir. Harita, nehrin konumunu gosterir ama gercek nehir gibi islak bir yapida degildir. Yani, harita gercekligi birebir yansitmaz, ama dogru bir bilgi sunar. Beynimiz de benzer sekilde dis dunyayi bir MODEL UZERINDEN temsil eder.
Ancak burada onemli bir fark var. Haritayi elimize aldigimizda, harita ve biz ayri varliklariz. Ama beyin soz konusu oldugunda, beynimiz ve biz aslinda bir BUTUNUZ. Beyin, icsel ve dissal dunyayi modelleyerek bizim cevremizle etkili bir sekilde etkilesimde bulunmamizi saglar. Beyin, dissal olaylar ve beyin aktiviteleri arasindaki iliski sayesinde dunyayi yonlendirir ve hayatta kalmak icin gerekli seyleri bulmamiza olanak tanir. Bir kusun otusunu duydugunuzda, isitsel sisteminizin noronlarinin bu sesi fiziksel ses dalgalariyla tam olarak ayni sekilde temsil etmedigini bilirsiniz. Ancak bu noronal aktiviteler, duydugunuz sesin, ornegin bir karganin civiltisinin, beyninizdeki ogrenilmis SES HARITASINDA dogru yere isaret eder. Farkli fiziksel ses dalgalari—uflemeler, cigliklar, patlamalar gibi—beyindeki icsel haritada farkli pozisyonlarla temsil edilir.
Beyinlerin farkli turlerdeki OZELLESMELERINI, beynin evrimsel olarak cevresini, duyu ve motor ekipmanina gore haritalandigini gosterir. Daha dogru bir ifadeyle, beyin OLGUSUNUN ve vucut OLGUSUYLA birlikte evrim gecirdigini goruyoruz. Ornegin, yarasalarin beyninde, geceleyin nesneleri bulmak, tanimlamak ve yakalamak icin kullandiklari sonar benzeri sistem nedeniyle, isitsel sinyalleri isleyen cok buyuk bir kortikal alan bulunur. Gunduz uyuyan maymunlar ve insanlar, gorsel sinyalleri isleyen buyuk kortikal alanlara sahiptir. Fareler, vucut boyutlarina gore oldukca buyuk bir somatosensoryal kortekse sahiptir ve bunun buyuk bir kismi, burun killarinin faaliyetlerini haritalamaya ayrilmistir. Bu durum, farelerin cogu isini karanlikta yapmasiyla ilgilidir; burada gorme ise yaramazken, koku ve dokunma son derece faydalidir. Fareler ve diger kemirgenler, cevrelerinde nesneleri algilamak ve kendilerini yonlendirmek icin BURUN KILLARINI kullanir. Bu killar saniyede 5 ila 25 kez arka ve one hareket eder ve beyin, bu sinyalleri zaman icinde entegre eder, boylece fare nesneyi taniyabilir. Bu, bizim bir sahneyi tararken goz hareketleriyle yaptigimiza benzer. Insanlar gorsel tarama icin GOZLERINI kullanirken, fareler KILLARINI kullanir.
Burada VURGULAMAK istedigim, hayvan beyinlerinin dunyayi haritalandirmasinin, TUM DUNYADAKI HERSEYI DEGIL, o hayvanin YASAMSAL IHTIYACLARIYLA ILGILI OLANLARI haritalandirmasidir. Beyin, hayvanin yasamsal faaliyetleri icin neyin onemli oldugunu baz alarak bir harita olusturur. Bu nedenle, beyin modelleri, hayvanin duyusal ve motor ekipmanina, ihtiyaclarina, durtulerine ve bilissel tarzina baglidir. Ornegin, bazi kuslar gece goc ederken Dunya'nin manyetik alanindan faydalanan sistemlere sahiptir. Bununla birlikte, bazi balik turleri—ornegin kopekbaliklari—elektrik alanlarini algilayabilen reseptorlere sahiptir. Bu, onlara elektrikli engerek baliklarindan kacinma yetenegi saglar, cunku bu baliklar avlarini sersemletip oldurmek icin elektrikli soklar uretebilirler. Insan beyinleri manyetik veya elektrik alanlarini haritalandirmaz. Neyse ki, bizler gorsel bilgi kullanarak mekânsal dunyamizi haritalandirabiliriz.
Beynin kullanildigi modeller, kendi baslarina beyin mekanizmalarinin dogasini ortaya koymadigi icin, beynin anlasilmasi son derece zor olmustur. Insan beynini ilk kez iki avucumun arasinda tutarken, kendime soyle dedim: "Gercekten beni ben yapan sey bu mu? Nasil olabilir ki?"
'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
|

14-09-2024, 08:29
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 17 May 2023
Mesajlar: 1.106
|
|
Bilimsel anlayis oncesi dedikodu kismi-- Platon ve Descartes
Insanlarin beynin dusunme ve davranis icin temel bir yapi oldugunu fark etmeye ne zaman basladigi kesin olarak bilinmiyor. Arastirdigim kadariyla, antik caglarda boyle bir gercegin kesfedildigi ve genis capta kabul gordugu belirli bir tarih de bulunmuyor. Ancak, antik caglarda demire karbon ekleyerek celigi guclendirmeyi kesfetmek gibi onemli buluslar vardi. Yine de, prehistorik donemlerde savaslar veya kazalar sonucu meydana gelen bas yaralanmalarinin ciddi etkileri gozlemlenmis ve bu da basi ciddi hasarlardan korumanin onemini genel olarak kabul ettirmis olabilir.
Ancak, Hipokrat'in bu tur verileri goz onune alarak beynin tum dusunce, duygu ve fikirlerin temeli oldugunu belirttigi bilinmektedir. Bu erken donemlerde bu tur bir icgoruye nasil ulastigi ise kesin olarak bilinmiyor. Bir hekim olarak, felc sonucu olen kisilerin disseksiyonlarini yapmis olabilir ve belirli islevlerin kaybiyla iliskili yerel bas yaralanmalarina sahip askerler gormus olabilir. Ayrica, zor dogumlar sonucunda ciddi engellerle dogmus bebekleri de gozlemlemis olabilir. Hipokrat, diger antik Yunan dusunurleri gibi, dogaustu guclerden ziyade dogal dunyada aciklamalar arayan bir doga bilimcisiydi. Bu nedenle, ruhlar ve tanrilar gibi dogaustu unsurlarin aciklayici gucunu yetersiz bulmus ve doganin kendisinde cevap aramistir.
Simdi, Platon'dan biraz bahsedelim. Bildiginiz gibi, Platon, oldukca mistik bir goruse sahipti. Her birimizin dogmadan once var olduguna ve bedenimiz oldugunde ruhumuzun "Ruhlar Ulkesi"nde yasamaya devam ettigine inaniyordu. Bunu soyle dusunebilirsiniz: Bilgisayar ekraninizdaki cop kutusu, bilgisayariniz yok olsa bile sanal bir cop kutusu ulkesinde var olmaya devam eder. Platon'un bu dusuncesi, Bati dusuncesinde FIZIKSEL OLMAYAN BIR RUH FIKRINI, yani maddeci bir ikiligi baslatti. Bu fikir, Hindu filozoflarinda-- cok daha oncesinde --de benzer sekilde mevcutmus. Platon'a gore, anlayis ve akil ruhsal bir meseleydi, bedensel islevler ise hareket ve algi gibi fiziksel seylerle ilgiliydi. Gercek bilgiye ulasmak icin dusunmek gerekiyordu. Ancak, Platon'a gore, fiziksel beden, ruhun Ruhlar Ulkesi'nde sahip oldugu mutlak gercekleri hatirlama cabasini engelliyordu.
Aristoteles ise, Platon'un en parlak ogrencisi olmasina ragmen, daha cok SOMUT VE FIZIKSEL bir yaklasim benimsemisti. O da dogal bir yaklasimi savunuyordu ve genellikle maddenin duzenine bakarak islerin nasil calistigini anlamaya calisiyordu. Doktor bir babanin oglu olarak, beden ve zihin hakkinda tibbi bir perspektife sahipti. Aristoteles, duygusal durumlarin (ofke, korku, sevinc gibi) BEDENSEL durumlar oldugunu dusunuyordu. Zekânin, mesela matematik yaparken, bedensel bir islev olup olmadigi konusunda net bir gorusu yoktu. Aristoteles gercekten de biyoloji hakkinda epey bilgiliydi ve akil yurutmenin degerini anlamisti. Kendisinin dedigi gibi, Ruh hakkinda guvenilir bir temel bulmak tamamen ve her yonden en zor islerden biridir.
Platon'un mistik gorusleri ile Aristoteles'in dogalci yaklasimi, Bati dusuncesinde iki buyuk gelenek olusturdu: ruh ve beyin ikiligi (ikilik) ve sadece beyin (dogalcilik). Yaklasik 300 yil sonra Hristiyanlik donemi basladi ve bu donemde, Hristiyan inancina gore, bir kisi oldugunde bedeni diriltilecekti. Bu fikir, Platonik gorusu gerektirmiyordu; sadece bedenin diriltilmesi dusunuluyordu. Tabii ki, dirilis ve ahiret hayati hakkinda pek cok soru gundeme geldi. Insanlar bedenlerinin hangi yasta diriltilecegini merak ediyorlardi: genclikte mi, cocuklukta mi, yoksa yaslilikta mi? Uzun zaman once kaybolmus bir kol geri mi getirilecek, yaralar iyilesecek mi, eski veya yeni eslerle mi bulusulacak? Sonsuzluk, tabii arzu edilen bir seydi ve insanlarin arzularini cezbediyordu. Inanilmaya baslandi..
Tabiki olumden sonra bedenin curumesi gibi bilinen gerceklerle dirilis fikrinin celistigi acikca ortadaydi. Bu sorunu cozmek icin, cennette Tanri'nin bedenleri ruhsal ve bozulmaz hale getirecegi iddia edildi. Bu fikir, biraz Platon'un ruhun olumden sonra Ruhlar Ulkesi'ne donmesi fikrinden esinlenmisti, ama ayni zamanda Isa'nin dirilmesiyle her seyin degistigine dair Hristiyan inancini da yansitiyordu. Inananlar icin bu yeni bedenler, "yuceltilmis bedenler," bir odul olarak dusunuluyordu. Ruhsal beden fikri BIRAZ KOSELI DAIRE GIBI olabilir ve bu fikrin detaylari genellikle belirsiz birakildi. Bu belirsizlik, konuyla ilgili cesitli tartismalari ve karmasikliklari beraberinde getirdi.
Yuzyillar sonra, 17. yuzyilda, Rene Descartes karsimiza cikti. Bu adam, zihnin dogasi hakkinda uzun uzun dusundu. Beynin onemli oldugunu biliyordu, ancak onun rolunu temelde iki islevle sinirliladi: birincisi, ruhun komuta ettigi hareketleri gerceklestirmek, ikincisi ise dis uyaranlara yanit vermek, ornegin deri uzerine bir dokunus veya goze giren isik gibi. Descartes, ruhun, insanlari dil kullanmaya ve mantikli secimler yapmaya nasil yonlendirdigini aciklamak icin Platonik fikirlerle uyumlu dusunuyordu. Ona gore, bu tur yetenekler tamamen fiziksel bir mekanizmanin otesindeydi. Descartes'in hayal gucunun neden bu kadar sinirli oldugunu merak edebilirsiniz. Tabii ki, 17. yuzyilda yasiyordu ve onun zamanindaki en karmasik fiziksel mekanizmalar genellikle SAATLER VE CESMELERDI.  Bunlar o donemde etkileyici olabilir. Buna karsilik, insan akli ise, ozellikle konusma yetenegiyle, son derece yaraticiydi. Descartes, bugun sahip oldugumuz gibi bir IPHONE 14'u kullanma firsatina sahip olsaydi, belki de hayal gucunu cok daha genis bir sekilde gelistirebilirdi. Ama olmadi...
Her durumda, Descartes tum zihinsel islevlerin—algilama, dusunme, umut etme, karar verme, ruya gorme, hissetme—tamamen FIZIKSEL OLMAYAN RUH TARAFINDAN yapildigini dusundu. Beyin ve ruh arasindaki bilgi aktariminin nerede gerceklestigini dusundugune gelince, PINEAL BEZDE oldugunu varsayiyordu. Pineal bez, basin ortasindadir ve esas islevi melatonin uretmektir, bu da uyku/uyaniklik fonksiyonlarini duzenler. Yani, beden ve ruh arasinda sinyal tasima islevi aslinda bir islevi degildir. Descartes bunu yanlis yapmisti, bu da onun zeki olmadigi anlamina gelmiyor.
Aksine, ozellikle geometri konusunda olaganustu bir zekaya sahipti. Yanlis yapmasinin nedeni, yasadigi donemde beyin hakkinda cok az sey bilinmesiydi.
'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
|

14-09-2024, 18:07
|
|
Yasaklandı
|
|
Üyelik tarihi: 21 May 2015
Mesajlar: 1.732
|
|
Alvin´isimli üyeden Alıntı
Beyinlerin farkli turlerdeki OZELLESMELERINI, beynin evrimsel olarak cevresini, duyu ve motor ekipmanina gore haritalandigini gosterir. Daha dogru bir ifadeyle, beyin OLGUSUNUN ve vucut OLGUSUYLA birlikte evrim gecirdigini goruyoruz. Ornegin, yarasalarin beyninde, geceleyin nesneleri bulmak, tanimlamak ve yakalamak icin kullandiklari sonar benzeri sistem nedeniyle, isitsel sinyalleri isleyen cok buyuk bir kortikal alan bulunur.
|
İşitsel sinyalleri işleyen sistem güvenli bir şekilde işleyene kadar zavallı kim bilir kaç kez duvara çarpmıştır.
|

14-09-2024, 22:30
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 17 May 2023
Mesajlar: 1.106
|
|
dine mine ne´isimli üyeden Alıntı
İşitsel sinyalleri işleyen sistem güvenli bir şekilde işleyene kadar zavallı kim bilir kaç kez duvara çarpmıştır. 
|
Bu, şaka olmalı.
'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
|

14-09-2024, 23:28
|
|
Yasaklandı
|
|
Üyelik tarihi: 21 May 2015
Mesajlar: 1.732
|
|
Alvin´isimli üyeden Alıntı
Bu, şaka olmalı.
|
Hayır, neden? Evrim süreci aşamalı değil miydi? Evrim, doğal seçilim ve genetik sürüklenme gibi mekanizmalar sayesinde uzun zaman dilimlerinde gerçekleşen küçük değişimlerin birikimiyle ilerleyen kademeli bir süreçtir. Bu süreçte yarasaların ekolokasyon yeteneği de zamanla gelişmiştir. Ancak, yeni bir yeteneğin gelişimi her zaman kolay olmamıştır. Başlangıçta, yarasalar tarafından alınan yankılar muhtemelen çok kesin değildi. Bu durum, hayvanların çevrelerindeki nesneleri tam olarak algılamalarını zorlaştırmış ve kaçınılmaz olarak bazı kazalara yol açmış olabilir. Tıpkı bir insanın yeni bir dil öğrenirken zorluk çekmesi gibi, yarasalar da yeni bir duyusal sistemi kullanmayı öğrenirken bazı hatalar yapmış olabilir.
|

15-09-2024, 00:32
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 17 May 2023
Mesajlar: 1.106
|
|
Yarasalar (Chiroptera takimi), biyolojik siniflandirmada "yarasa" olarak tanimlandiklarinda, tum ozellikleri ve sistemleriyle butuncul bir sekilde degerlendirilmelidir. Bu canlilarin gelistirdigi sistemlerin onceki yapilarina dair bilgimizin sinirli olmasi, onlarin savunmasiz olduklari veya surekli olarak kafalarini bir yerlere vurduklari ve fiziksel travmaya maruz kaldiklari anlamina gelmemektedir. Aksine, yarasalarin evrimsel surecleri boyunca cesitli savunma ve adaptasyon mekanizmalari gelistirmis olabilecekleri goz onunde bulundurulmalidir. Ozellikle vurgulanmasi gereken bir nokta, yarasa, yarasaysa sisetemi vardir; yarasa yarasa olmadan once farkli adaptasyon yontemlerine sahipti muhtemelen.
Kaldi ki konu evrim degil, yarasanin evrimsel yapisi degil. Konu icinden bir hayvan ismi alip, konuyu evrim tartismasina cekmeye calisma. Konuyu dagitma.
Ciddiyetsiz yaklasimin nedeniyle ILK ve SON kez sana cevap veriyorum.
'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
|

07-10-2024, 21:42
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 17 May 2023
Mesajlar: 1.106
|
|
Eliminatif materyalizm ve kimlik teorisi uzerine kisa bir bakis
Eliminatif materyalizm, zihin felsefesinin en tartismali ve radikal pozisyonlarindan biridir. Dedigi sey su: zihinsel durumlar olarak adlandirdigimiz seyler aslinda yoktur. Yani, inanclar, arzular, duygular gibi zihinle ilgili kavramlarin gercekte bir karsiligi olmadigini one surer. Bu fikir, biraz kulaga ekstrem geliyor olabilir cunku aslinda gundelik hayatta bu tur kavramlar uzerinden dusunur ve konusuruz. Ancak eliminatif materyalistler, bu zihinsel kavramlarin, bilimsel ilerlemelerle birlikte bir gun tamamen ortadan kalkacagini ve yerini yalnizca fiziksel beyin sureclerine dayanan aciklamalarin alacagini savunurlar.
Oncelikle eliminatif materyalizmin ne dedigini daha basit bir ornekle aciklayalim. Diyelim ki basiniz agriyor. Bu durumda, "agri" dedigimiz seyin ne oldugunu bildiginizi dusunursunuz. Ancak eliminatif materyalizme gore, "agri" diye bir sey aslinda yoktur. Beyinde gerceklesen belirli sinirsel aktiviteler vardir ve biz bu sinirsel aktiviteleri "agri" diye etiketleriz. Ancak bu etiket aslinda yanlis bir kavramsallastirmadir; beynimizdeki bu surecleri anlamak icin gelistirdigimiz bir yanlis teori, yani "gunluk psikoloji"nin bir parcasidir. Gunluk psikoloji, zihinsel durumlari aciklamak icin kullandigimiz siradan dil ve kavramsal cercevedir. Ornegin, "Icimde bir seyin beni rahatsiz ettigini hissediyorum," ya da "Bu sabah ise gitmek istemiyorum cunku keyfim yok," dediginizde, bu cumlelerdeki duygular, arzular ve inanclar gibi terimler hep gunluk psikolojinin parcalaridir. Eliminatif materyalistlere gore, bu kavramlar birer yanlis anlayistir ve bir gun bilimsel olarak daha dogru aciklamalarla yer degistireceklerdir. Tipki kimyanin ilerlemesiyle "phlogiston" adli maddenin atesin sebebi olduguna dair inancin yok edilmesi gibi, gunluk psikolojinin de zamanla yerini norobilimsel aciklamalara birakacagi savunulur. Bir baska ornek uzerinden gidelim: Diyelim ki cok susadiniz ve bir bardak su icmek istiyorsunuz. Gundelik dilde bunu "susuzluk hissi" ve "su icme arzusu" olarak adlandiririz. Ancak eliminatif materyalizm, "susuzluk" ve "arzu" gibi zihinsel durumlarin gercekte olmadigini, sadece beyin kimyasallarinizin ve sinirsel sureclerinizin isleyisi oldugunu iddia eder.
Bu bakis acisina gore, gelecekte beynin isleyisi hakkinda daha fazla bilgi sahibi oldukca, "susuzluk" veya "arzu" gibi zihinsel durumlarin aslinda bilimsel anlamda gecersiz oldugu anlasilacaktir. Beyin kimyasallari ve sinirsel devrelerle ilgili daha hassas ve dogru terimler kullanilacaktir.
Burada onemli olan, eliminatif materyalizmin yalnizca zihinsel durumlarin yanlis oldugunu soylemesi degil, ayni zamanda bunlarin tamamen ortadan kalkacagini iddia etmesidir. Mesela, bir bilim insani, gelecekte size beyninizdeki belirli bir noral aktiviteyi olcerek, "Sadece beyninizin hipotalamus bolgesindeki noronlar, su icme davranisini baslatmak icin aktive olmus" diyebilir. Bu durumda artik "susuzluk" gibi bir kavrama ihtiyac duyulmayacak, cunku susuzlugun gercekte ne oldugu fiziksel sureclerle tamamen aciklanmis olacaktir.
Eliminatif materyalizmi elestirirken bircok ornek ve arguman gelistirilmistir. Bunlardan biri, zihinsel deneyimlerin dogrudan yasanmasiyla ilgilidir. Ornegin, aci cektigimizde bu aciyi dogrudan hissederiz ve bu deneyimin ne oldugunu biliriz. Aciyi yasamis biri, bu deneyimin varligini inkâr edemez. Bu yuzden, eliminatif materyalistlerin "agri" diye bir seyin aslinda var olmadigini soylemesi, bize dogrudan tecrubelerimizi inkâr etmek gibi gelir. Bir insan elini sicak bir sobaya degdirdiginde hissettigi aciyi "agri" olarak adlandirir ve bu deneyimi tanimlar. Eliminatif materyalistler ise bu deneyimin bir yanlis anlama oldugunu one surerler. Bir baska elestiri de, eliminatif materyalizmin insan dilinin ve iletisiminin nasil isledigi konusunda cok buyuk bir darbe vurdugudur. Cunku zihinsel durumlar, insanlar arasindaki iletisimin merkezinde yer alir. Ornegin, bir arkadasiniza "Seni seviyorum" dediginizde, bu sevgi ifadesi, onun zihinsel bir durumu olarak kabul edilir. Ancak eliminatif materyalizme gore, bu sevgi, bilimsel anlamda gercek bir seye karsilik gelmez, sadece beyninizdeki kimyasal reaksiyonlarin bir sonucu olarak ortaya cikan bir yanlis inanctir. Bu tur bir bakis acisi, insan iliskilerinde buyuk bir kopukluk yaratabilir cunku sevgi, mutluluk, uzuntu gibi zihinsel durumlari tanimlamak ve ifade etmek, insanlar arasi anlam ve bag kurmanin temelidir.
Son olarak, kimlik teorisiyle eliminatif materyalizmi karsilastiralim. Kimlik teorisi, eliminatif materyalizme gore daha ilimli bir yaklasimdir. Bu teoriye gore, zihinsel durumlar gercekten vardir, ancak bunlar tamamen fiziksel beyin durumlarina indirgenebilir. Yani, hissettigimiz tum duygular ve zihinsel deneyimler, dis uyaranlarin duyusal organlar tarafindan algilanmasindan ve beynimizdeki anilarin harekete gecmesinden kaynaklanarak aslinda noral aktivitelere karsilik gelir.
Ornegin, "heyecanlanmak" dedigimizde, bu bir zihinsel durumdur. Kimlik teorisi, bu durumun beynimizdeki belirli noronlarin daha aktif hale gelmesi, kalp atislarimizin hizlanmasi ve adrenalin seviyesinin artmasi gibi fiziksel sureclerle ozdes oldugunu savunur. Diyelim ki bir arkadasinizla bulusmak uzere bir kafeye gittiniz ve iceri girdiginde onu gorur gormez heyecanlandiniz. Bu heyecan, 1) gozlerinizin arkadasinizi algilamasiyla baslar, ardindan 2) bu gorsel bilgi beyin tarafindan islenir ve onceki anilarinizi harekete gecirerek belirli noronlarin uyarilmasina yol acar. Sonuc olarak, 3) beyninizde meydana gelen bir dizi kimyasal ve elektriksel degisimle heyecan hissedilir. Yani hissettiginiz heyecan, aslinda beyin hucrelerinizdeki fiziksel bir durumdur.
Bir baska ornek, "nefret" duygusunu ele alalim. Diyelim ki birine karsi derin bir ofke ve nefret besliyorsunuz. Kimlik teorisi, bu duygunun, dis dunyadan gelen belirli uyaricilara (ornegin, o kisinin davranislari veya sozleri) karsi verdiginiz tepkiler sonucunda beyninizde meydana gelen kimyasal dengesizlik veya noronal aktivite artisi ile ozdes oldugunu savunur. Bu durumda, nefret gibi karmasik bir duyguyu, sadece zihinsel bir deneyim olarak gormek yerine, duyusal algilariniz ve anilarinizin birlesimi ile ortaya cikan fiziksel bir surec olarak degerlendirmemiz gerekir. Yani, bu teori diyor ki, nefret, beynin limbik sisteminde gerceklesen biyolojik bir olaydir ve bu da duygularin tamamen fiziksel durumlara indirgenebilir oldugunu gosterir.
"Uzulmek" de guzel bir baska ornektir. Sevdiginiz birini kaybettiginizde derin bir uzuntu hissediyorsunuz. Kimlik teorisi, bu uzuntunun, dis dunyadan gelen olaylar (kaybin kendisi) karsisinda beyninizdeki serotonin seviyelerinin dusmesi, stres hormonlarinin artmasi gibi biyokimyasal sureclerle ayni sey oldugunu iddia eder. Bu durumda, dissal bir uyarana (kayip) verilen duygusal tepki, beyin kimyanizda meydana gelen degisimlerin bir yansimasidir. Yani uzuntu, fiziksel olarak olculebilir beyin durumlarina karsilik gelir. Eliminatif materyalizm ise bu noktada cok daha radikal bir yaklasim sunar. Bu teoriye gore, "heyecanlanmak", "nefret etmek" veya "uzulmek" gibi duygusal durumlar aslinda hic var olmamistir. Bunlar, eski ve hatali bir anlayisin urunudur; tipki insanlarin bir zamanlar Dunya'nin duz olduguna inanmasi gibi. Eliminatif materyalistler, bu tur zihinsel durumlarin bilimsel ilerlemeyle birlikte ortadan kalkacagini ve bu deneyimleri sadece beyin kimyasina dayanan norobilimsel terimlerle aciklayacagimizi savunurlar. Onlara gore, "heyecan", "nefret" ya da "uzuntu" gibi duygular sadece "halk psikolojisi" dedigimiz, gunluk yasamda kullandigimiz, ancak bilimsel olarak gecerliligi olmayan terimlerdir.
Ornegin, gelecekte bir norolog, bir hastasinin beynine bakarak, "Sen su an uzgunsun" demek yerine, "Beyninizin hipokampus bolgesinde serotonin duzeyi dustu ve amigdalaniz asiri aktif, bu da tipik stres ve kaygi tepkisine isaret ediyor" diyebilir. Bu tur bir aciklama, eliminatif materyalist yaklasimdir. Suana kadar, dikkat edilirse, kendi gorusumu yazmadim. Oncelikle size sormak isterim. sizin bu konuda gorusunuz nasildir? Daha sonra ben de paylasmaya calisirim.
'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:13 .
|