
07-09-2009, 23:12
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 24 Feb 2008
Mesajlar: 780
|
|
Dil ve Din İlişkisi Üzerine
(Değerli okuyucu, ifade-meram ilişkisine yeni bir bakış açısı getirdiğim aşağıdaki yazımı dikkatli bir şekilde okumanızı ve bitirdikten sonra da değerli yorumlarınızı bekliyorum. Yazının uzunluğu canınızı sıkmasın, bir çırpıda okuyup bitireceğinize inanıyorum)
Meramı Anlatma Aracı Olarak Dil
Meramı anlatmanın yegane yolu dildir. Belki bazı basit isteklerinizi işaret diliyle de anlatabilirsiniz ama işaret diliyle “Küresel ısınmanın zararlarına” dikkat çekemezsiniz.
İnsanoğlu bu türden kompleks denebilecek görüş ve fikirlerini beyan ederken dili kullanmak durumundadır. Dil meramın taşıyıcısıdır ve bir sözleşmeye tabi olmak üzere (evet dil onu kullananların yaptığı bir sözleşmedir) verici (konuşan) onu alıcıya (dinleyici) ulaştırır.
Bu sözleşmeye tabi olmak için tek şart doğmuş olmaktır. Doğumumuzla birlikte belirli bir bilinç düzeyine ulaşırız ve sözleşmeye tabi diğer katılımcılar (özellikle ebeveyn ve çevre) sözleşmenin “her yeni doğan katılımcının dili öğrenmesi sözleşmeye tabi diğer üyelerin sorumluluğundadır” hükmü gereğince ilgili dili bize öğretirler.
Bu sözleşme gereği dört ayağı olan ahşaptan yapılmış ürüne “masa” adı verilmiştir. Sözleşmenin altına imza atan bütün üyelerin buna uyma zorunluluğu vardır. “Masa”ya masa demeyen üyeler, dikkate alınmamakla cezalandırılırlar. Sözleşmeyi kabul edenler dili kendileri yapmış olduğu gibi, paradoksal olarak aynı zamanda dili kendileri yapmamışlardır. Yani ortada herkesin katılımıyla oluşmuş bir dil vardır ama tekil bireylerin hiçbirine mal edilemez. Herkesin olan, ama aslında kimseye ait olmayan bir dil fenomeni ortaya çıkmıştır. Sözleşme gereği, nesnelere verilen adlar, köken olarak geçmiş nesillerin bir takım ilişkileri sonucu şekillenmiş ama ironik olarak geçmiş nesiller de dili kendilerinden önceki geçmiş nesillerle ilişkili sanırlar. Olayı ta en başa götürüp bir yaratılış mı yoksa evrim mi tartışmasına götürmeden (belki bu başka başlıkta yapılabilir) kısa kesip dil sözleşmesi üzerinde durmaya devam ediyorum.
Masa’nın masa olmasıyla m-a-s-a harfleri hiçbir şekilde ilişkili değildir. Yani nesnenin kendinde o harfler bulunmaz. Bu harfler yalnızca beyindeki algı kapısını açan kilit harflerdir. Mesela, masa sözcüğünden bir harf eksiltme ya da fazlalaştırmayla “masa” sözcüğüne yaklaşılmış olmaz. Baştan bir harf çıkarıldığında “asa”, sona bir harf eklendiğinde, mesela “masal” sözcüklerine ulaşılır, ki ne “asa”nın ne de “masal” ın “masa” ile bir alakası yoktur. Nasıl ki, 15 karakterli bir şifrenin 14 ya da 16 karakteri bilinip biri bilinmezse şifre bilinmeyeceği gibi sözleşme gereği zihindeki saklı “masa” imgesini de getirmek için tam olarak m-a-s-a harflerinden oluşan şifre gereklidir.
Zihin nesne ve imgelerle yüklüdür. Somut olsun soyut olsun yüzbinlerce “şifreli sözcüğün” sözleşmeye uygun şekilleri ve anlamları saklıdır. Eğer birey kendi konuşuyorsa, bunu zihindeki yerinden bulup çıkartıp, sözleşmenin diğer taraflarına uzatır. Dil, şifreli harflerin bir araya gelerek beyindeki imgelerin kilidini açması edimidir. Bu sözleşmenin en temel maddesidir. Bu maddeyi ihlal edenler sözleşmeden ve de dolayısıyla toplumdan ayrı tutulurlar. Kaşlarını çatar bir ciddiyetle bir bebeği ya da bir Alman’ı dinleyen yoktur. Çünkü Alman da kendi ülkesindeki sözleşmenin tarafıdır. Ama Türkçe konuşanların Almanca ya da İngilizce dil sözleşmelerine katılmalarında bir mahzur yoktur.
-Şeytanın yaptığı en büyük hile bütün dünyayı yaşamadığına inandırmakmış-
"The Usual Suspects" filminden
|

07-09-2009, 23:12
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 24 Feb 2008
Mesajlar: 780
|
|
Dil de Meram Problemi
Dil, insanoğluna verilmiş en büyük biyolojik armağanlardan biridir. Dil sayesinde ihtiyaçlarını temin edebilmekte ve hayatını kolaylaştırmaktadır. Ancak, dil ile ilgili bütün sorunlar da hallolmuş değildir. Evet, harfsel şifreler beyindeki imgelerin kapısını açmaktadır ama bu sadece somut nesneler için yüzde yüz geçerlidir. Yani “bir ayağı kırık masa” dediğimiz de bunu duyan yüz Türkçe dil konuşucusu aynı şekilde algılar. Belki hangi ayağının kırık olduğu, anlatıcının ikinci bir cümlesine mecbur bırakabilir.
Ancak dil ile ilgili ortada şöyle bir problem vardır: Hayat sadece somut nesnelerden oluşmaz. Kapı dendiğinde herkesin aklında temel hatlarıyla aynı imge oluşur ama peki ya “tedirginlik” dendiğinde, peki ya “coşku duymak,” ya “özlemini çekmek” dendiğinde?
Şimdi şu itiraz gelebilir: “Tedirginlik” de sözleşmeye dahil sözcüklerden biridir, dolayısıyla üç aşağı beş yukarı herkesin bu sözcükten anlayabileceği şeyler de benzerdir. Evet, tedirgin olmakla ilgili olumsuz çağrışımlar olduğu için bu sözcüğün herkes de “kaygı” sözcüğüne benzer bir anlam çağrıştıracağı muhakkak. Amaaa, bir kimse “Çok tedirginim” dediğinde, biz onun tedirginliğini kendi tedirginliğimize benzetmeye çalışırız. Çünkü elimizdeki tek “tedirginlik” verisi kendimizin yaşadığı “tedirginlik” duygusudur. Yani karşı konuşucuyu değerlendirirken aslında ölçütü kendi yaşantımız olarak alırız. O tedirginim dediğinde aklımızdan tedirgin olduğumuz anlar geçer. Dolayısıyla, onun tedirginliğini kendi tedirginliğimiz olarak algılarız. Çünkü başka birinin “tedirginliğiyle ilgili” bizim yaşayabileceğimiz bir tecrübe yoktur. Ben bir başkası yerine “tedirgin” olamam ki!
Başka bir örnekle tezimi geliştireyim. Eğer bir insan “Çok Korkuyorum” gibi bir cümle kullanırsa, bundan anladığımız sadece “kişinin iyi durumda olmadığı” ve “yardıma ihtiyaç duyduğu”dur. Ama “çok korkuyorum” cümlesi kişiyi her yönüyle ortaya koymaz. Bize onunla ilgili son derece sınırlı bir bakış açısı koyar. Dolayısıyla biz onun demek istediğinin sadece çok az bir kısmını anlarız. İnsanların şiir yazmasının tek nedeni de budur: Sözcüklere olan güvensizlik. Sözcüklere güvenmeyen şairlerin kapısını çalacakları çare de yine sözcüklerdir. Ama bu sefer daha öz, daha hissi bir şekilde. Çünkü bütün amaç içerdeki cerahatı dışarı akıtmaktır. Dışarı akıtılmayan cerahat içerde büyüyecek ve ruh sağlığını tehdit etmeye başlayacaktır.
Tanrı ve Din Konularında Dil Problemi
Yukarıda dilin her ne kadar sözleşmeye tabi herkesi bağlayıcılığını ortaya koyduysam da, soyut ve şahsi dünyevi tecrübelerdeki sıkıntılarını da ortaya koymaya çalıştım. Bu sıkıntının en ilginç hali Tanrı, din gibi olgularda yaşanır. Kabul etmek gerekir ki, melek, ruh, şeytan, Allah sevgisi, Allah korkusu gibi ifadeler sonuçta bir “masa” ya da “kapı” gibi herkesin üzerinde uzlaşabileceği netlikte değildir. Metafizik, dil sözleşmesinin en tartışmalı kısmını oluşturur. Metafizik argüman kullanan kişinin bunu iki şekilde yapmış olması olasıdır.
1- Salt atalardan duyma yoluyla,
2- Şahsi tecrübe yoluyla,
Salt atalardan duyma yoluyla edinilmiş ama şahsi olarak duyumsanmamış metafizik kavramların bir ejderha ya da Zümrüdüanka kuşundan hiçbir farkı yoktur. Dil sözleşmesinde soyut kavramların şahsi olarak tecrübe edilmiş olma şartı yoktur. Ben eğer “Ejderhalar vardır” dersem, ejderha görmüş olmam şart değildir. Yalan söylemiş de olabilirim. Konuşulan ifadelerin iletişimi devam ettirmesi için doğruluğu ve geçerliği şart değildir, şart olan diğer sözleşmecilerin de bunu tanıyor olmalarıdır, velev ki onlar inanmıyor olsa da.
Ancak 2. yol olan şahsi tecrübe yolu hala açıklama beklemektedir. Bir kimse eğer “Tanrı vardır” diyorsa iletişim bir yönüyle sağlanmıştır. İfadeyi taşıyan kişi (konuşucu) bunu tecrübe etmiştir ama cümleyi algılayacak olan kişi, bu kimsenin söylediği “Tanrı vardır” cümlesini algılamak için şahsi tecrübe yolundan mahrum kalmıştır ya da o yola hiç gitmemiştir. Dolayısıyla “Tanrı vardır” cümlesi, dinleyici için “şahsi tecrübeden yoksunluk” gibi anlamada kilit rol oynayacak bir problemi beraberinde getirir. Ne demiştik? Dilin etkili ve hakkıyla anlaşılmasının yolu hem konuşucunun hem de dinleyicinin bu durumu benzer şekillerde tecrübe etmesiyle gerçekleşebilirdi. Benim “Tanrı vardır” cümlemi karşıdakinin anlayamayacak olması, “Ben tedirginim” cümlesinin karşıdakinin anlayamayacak olması gibidir. “Tedirginliğimi” anlamak için “ben” olması gereken dinleyici, “Allah’ın benim için var olduğunu bilmesi” için de “ben” olması gerekir. “Ben” olmadan “ben” bilinemez, sadece tahmin edilir. Bilmek tahmin etmekten daha evladır. Bir tarafta bilen ben, diğer tarafta tahmin eden sen. Benim biliyorum dediğim şeye, sen nasıl olur da bilmiyorsun diyebilirsin? Sen ben olmadın ki!
İşin bir kısmı da sözleşmeye metafiziği koyanların durumuyla ilgilidir. Sözleşmeye sözcük armağan eden metafizik duyumcuları bunu bir sabah kalktıklarında “hadi dile Allah sözcüğünü koyalım” dememişlerdir. Ben şimdi durduk yere “hadi Türkçe’ye Matex diye benim duyumladığım metafizik bir varlığın adını verelim” dediğimde düşeceğim komik durum ortadadır. Matex’i değil de Allah’ı niye dilimize soktuğumuz üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Bir duyumsama olmaksızın milyarlarca insanın Allah, melek, cin gibi şizofrenik sanrılar gördüğünü iddia etmek mantıkla açıklanamaz bir durumdur. Üstelik bunlar sadece Türkçe’ye verilmiş sözcükler değil, dünyanın bütün dillerinde olan sözcüklerdir. Aynı metafizik varlıklar dile aktarılırken dünyanın halkları birbirlerinden yardım almamışlar ise eğer bu ortak bir duyumsayışı işaret etmemekte midir? Bu ortak duyumsayış ve dil sözleşmesine aktarım dünyanın bütün dillerine evrensel bir halüsinasyon haliyle mi girmiştir?
Yazıyı daha da fazla uzatmamak için şimdilik burada kesiyorum. Yorumlarınızı bekliyorum.
Saygılar
-Şeytanın yaptığı en büyük hile bütün dünyayı yaşamadığına inandırmakmış-
"The Usual Suspects" filminden
Konu Averroes tarafından (08-09-2009 Saat 00:07 ) değiştirilmiştir.
Sebep: insanlık hali
|

07-09-2009, 23:27
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 06 Oct 2007
Mesajlar: 3.982
|
|
Sevgili Schopenhauer,
Duygu durumunuz bu algılamaya ihtiyaç hiissediyorsa O 'nu hissettiğinizi sanabilirsiniz ,bu sanrınız O'nun varlığının kanıtı olamaz.
Toplumsal sanrılar da vardır,bir çok insan 13 sayısının uğursuzluğuna inanmaktadır gerçekte 13 uğursuz bir sayımıdır ?
Bu konuda bilimsel bir tespit varmıdır?
Bu konu linguistik bir konu ve kavramsal tamda evrensel-insan'ın konuları birazdan gelir anlatır size ben kendimi yormayayım.
sevgiler
''asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek,aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur''
|

08-09-2009, 00:00
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 24 Feb 2008
Mesajlar: 780
|
|
Aydoe: Sevgili Schopenhauer,
Duygu durumunuz bu algılamaya ihtiyaç hiissediyorsa O 'nu hissettiğinizi sanabilirsiniz ,bu sanrınız O'nun varlığının kanıtı olamaz.
Toplumsal sanrılar da vardır,bir çok insan 13 sayısının uğursuzluğuna inanmaktadır gerçekte 13 uğursuz bir sayımıdır ?
Bu konuda bilimsel bir tespit varmıdır?
Bu konu linguistik bir konu ve kavramsal tamda evrensel-insan'ın konuları birazdan gelir anlatır size ben kendimi yormayayım.
sevgiler
Sch:
Sevgili Aydoe,
Zaten ben de bir dilbilimciyim Bakmayın bu sitede bozuldum ben.
Şaka bir yana konuya dönersek,
13 sayısının zihinde şerli olma durumu tecrübi değil, naklidir. Tıpkı merdiven altından geçmeyi uğursuz sayan bir kişinin hayatında merdiven altından geçti diye başına bir şey gelmemesine rağmen yine de korkmaya devam etmesi gibidir. Ben zaten yazımda bu tür durumlara açık kapı bırakmıştım. Matex adındaki benim uydurduğum hayali varlığa 1000 kişinin inanmasının onu gerçek yapmayacağını belirtmiştim zaten. Ama Matex, Tanrı değildir. Ben Tanrı dedim diye onlar o adı sahiplenmediler. Dünyanın farklı bölgelerinden milyarlarca insan Tanrı diye bildiğimiz varlığın yaklaşık tanımını veriyorlar. Evet farklı adlarıyla biliyorlar ama TAnrı tasvirleri çok benziyor. Dikkate alınması gereken o halde birbirini tanımadığı halde aynı varlıktan bahseden bu insanlardır.
Üstelik toplumsal sanılarla, toplumsal sanrılar aynı şey değildir. 13 sayısının uğursuzluğu toplumsal bir sanıdır. Sanrılar bireysel yaşanır, toplumsal değil. Ama toplumsal yaşanan sanrılar varsa eğer (bunun da adına Tanrı deniyorsa) dikkate alınması gerekir. İşte bilimin konusu da önyargılarını atarak birden fazla kişinin benzer tecrübe ettiği bir hadiseyi en azından masaya yatırma nezaketini göstermesidir.
Saygılar
-Şeytanın yaptığı en büyük hile bütün dünyayı yaşamadığına inandırmakmış-
"The Usual Suspects" filminden
Konu Averroes tarafından (08-09-2009 Saat 00:02 ) değiştirilmiştir.
Sebep: Yaşlılık
|

08-09-2009, 00:06
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 08 Mar 2008
Bulunduğu yer: Londra
Mesajlar: 22.832
|
|
Saygideger schopenhauer;
Dil iki ucu baglayan bir ara formudur. Bu temelde bakildiginda; dilin bir ucundaki insanoglu oldugu zaman, bir sorun yoktur. Cunku ileti sadece isime yoneliktir. Bu ismin; esya, ya da soyut olmasi fark etmez. Cunku ileti tek taraflidir ve karsi tarafin bu iletiye cevap verme durumu yoktur.
Ama dilin her iki ucu da, insanoglu ise; iste orda her turlu sorun baslar. Cunku ileten; iletisim icin ileti yapmis olsa bile; dilin noktasal ve kulaga hitabeden yapisi, tek duze ve emirseldir. Bunun yaninda, iletiyi yapanin; ilettigi kendi yansittigi sekliyledir. Ama; iletiyi alan, yansitilandan ziyade kendine yansiyani alir. Bu da genelde; iletenin ne demek istedigi degil; iletiyi alanin ne algiladigidir.
Bu konuda evrensel'in-kosesi'n de cok yazi yazilmistir. Bu yazilar, ifadeyi, kavrami, algiyi, yansimayi, yansitmayi, soyut/somutu cesitli mesajlarla islemistir.
Kisaca; iletisimin; dilin yapilanisindan dolayi, tek duze olmasi ve emirsel olmasi; iletiyi karsilikli ve tartismasal dogurur. Iletenin; neyi algiladigi degil; neyi yansittigi, yansir ve yansiyi ileti olarak alanda; yansiyani degil; neyi algiladigini alir.
Bu konuda link verebilirim, ama; link hangi konunun gelistirilmek istemesine bagli. Bunu da gelecek yanita birakiyorum.
Saygilarimla;
evrensel-insan
Evrensel-Insan - Yapılandırmacı Epistemoloji/Bilişsel Bilim/Qua Felsefesi/Serbest Düşünce/Devrimci Sorgulama/Zihinsel Devrim - Evrensel-Insan Zihniyeti
|

08-09-2009, 00:28
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 06 Oct 2007
Mesajlar: 3.982
|
|
Dinler tarihini okumanızı öneririm,ilk Tanrılar nasıl orataya çıkmış ,neden ihtiyaç duyulmuş ?
''asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek,aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur''
|

08-09-2009, 00:33
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 24 Feb 2008
Mesajlar: 780
|
|
Sevgili Evrensel İnsan,
Öncelikle başlığımı okuma zahmetine girip vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.
Öncelikle, bu konudaki tezimi biraz daha açmak istiyorum. Ki ne amaçladığım anlaşılabilsin.
Dil, içerde olmayanı vermez, veremez. Ben size "bilgisayar" dediğimde, kafamdaki bilgisayar imgesini kulanıp, aynı dili konuşma sözleşmesi yapmış iki insan olarak, bunu b-i-l-g-i-s-a-y-a-r harflerini kullanarak bir şekilde size iletirim. Ben bilgisayar deyince sizin kafanızda masa değilde bilgisayar canlanır. Bu bizim yaptığımız sözleşmenin gereğidir. Sözleşmeyi bozan muhatap alınmamakla cezalandırılır. Ben bilgisayar dediğimde siz bana "O da ne?" demezsiniz. Çünkü kafanızda bir bilgisayar imgesi mevcuttur.
Aynı şekilde ben "Tanrı" dediğimde, bilgisayar örneğinde olduğu gibi, sizin kafanızda bir "Tanrı" imgesi olmalı ki, iletişim sağlanabilsin. Eğer kafanızda tanımladığınız bir TAnrı imgesi yoksa eğer bu sizin için "tanımsız" olacaktır.
Şimdi bir ateistin durumunu düşünelim. Ben "Tanrı var" dediğimde, o "hayır yok öyle bir şey" diyebilmesi için, bahsi geçen Tanrı'nın aynı olması gerekir ki, ateist "hayır yok öyle bir şey" diyebilsin. Eğer aynı Tanrı'yı algılamıyorsak, bana niye "Tanrı yoktur" desin ki? O halde ateist ne demek istiyor? Ben senin kafandaki Tanrı'yı tanıyorum demek istemiyor mu? Tanıyorum ama reddediyorum demek istiyor. Reddetmek için tanımak gereklidir. Bilinmeyen şey nasıl reddedilir? Bu konuyu siz de çok işlemiştiniz. Tanrı'nın tanımı bir ateistin kafasında olmadan neyi reddediyor?
Şimdi dil sözleşmesi gereği Tanrı sözcüğünü sözcük dağarcığına alan ateist, ateist olabilmesi için benim 1- Bir teist olarak Tanrı tanımı yapmamı, 2- Bu tanımı kavramsallaştırmamı, 3- Dile sunmamı beklemeli ki "Hayır yoktur" diyebilsin. Bu da yetmez. Benim Tanrı'mı reddetmek için benim düşündüğüm gibi düşünmek zorundadır. Ben Tanrı'ya ulaşmam için tümevarım yapmışsam o da reddetmek için tümdengelim yapmak zorundadır. Mesela ben bir kazak örerken sıfırdan başlayıp kazağın tamamına giderim, oysa onu yok edecek olan onu yok etmek için tamamından sıfıra gitmek zorundadır. Yani ateist olabilmek için önce teistliği özümseyecek ki, mantıklı gerekçelerini sunabilecek. Ama teistliği de özümserse bu sefer ateist olmak üzere çıktığı yolda teist olmak mecburiyetine düşecek.
Bir de, ben Tanrı derken benim gerçekte ne hissettiğimi bilmesi gerekir. Mevlana'ya sormuşlar: Allah nedir? Cevap vermiş: Ben ol da bil! Sen, ben olmadan, ben gibi düşünemezsin. Buna yeltensen bile hata edersin. O halde "ben" Tanrı vardır dersem eğer, "sen" yoktur diyemezsin. Çünkü sen o "yoktur"u benim yerime söylemiş olursun.
Sevgili evrensel insan, dilim döndüğümce anlatmaya çalıştım. AMa maalesef insanlar forumun detay konularıyla haşir neşir oldukları için, belki de felsefeleriyle yüzleşmekten kaçındıkları için, cevap vermekten imtina ediyorlar. Oysaki, elimden gelse bütün forumu bu başlıkta toplamak isterdim. Ama iddialarıma mantıklı cevapları olan non-tesitlerin olduğuna inanıyorum.
Saygılar
-Şeytanın yaptığı en büyük hile bütün dünyayı yaşamadığına inandırmakmış-
"The Usual Suspects" filminden
|

08-09-2009, 00:44
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 08 Mar 2008
Bulunduğu yer: Londra
Mesajlar: 22.832
|
|
Saygideger schopenhauer;
Hatirlarsan, bu konularda; daha onceki basliklarda cok yazi yazildi. Kisaca sunu soyliyeyim. Tanri bir kavramdir, var-yok bir ifadedir. Eger bir kisi bir kavrami ifade edecek ise; once o kavrami ortaya koymasi gerekir. Aksi, kavramsiz ifade olur. Bunu suna benzetebiliriz. Ifade sadece, yorum ve fikir belirtmedir. Bir kisi, sadece bilebildigi, tanimlayabildigi konuda ancak yorum yapar, ifade eder.
Fakat bu sorun, maalesef; bizim ulkemizin sorunudur. Cunku ayni konu, mesela demokraside de gecerlidir. En genis hatlariyla, ulkemizde; sagciya gore demokrasi vardir, solcuya gore demokrasi yoktur. Cunku ikisinin de demokrasi kavram ifadesi; kendi ideolojik inancsal dogrulari temelindedir. Ikisine de sorsan; ya demokrasi kavramini aciklayamaz, ya da acikladigi kavram; seninki ile uyusmaz.
Bu ornek acikca gosterir ki; soyut kavramlar, goreceli ve degiskendir ve evrensel ortak bir tanimlari da, yoktur. Halbuki, hem demokrasi, hem de tanri evrenseldir. Bu konuyu sevgiden de ornek verebiliriz. Eger eski Turk filmlerini hatirlarsan; tek tarafli sevgiler cok islenirdi. Bu konu da da, benim; kosede aciklayici yazilarim var.
Saygilarimla;
evrensel-insan
Evrensel-Insan - Yapılandırmacı Epistemoloji/Bilişsel Bilim/Qua Felsefesi/Serbest Düşünce/Devrimci Sorgulama/Zihinsel Devrim - Evrensel-Insan Zihniyeti
|

02-12-2009, 11:32
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 22 Jul 2009
Mesajlar: 4.880
|
|
sevgili schopenhauer,
başlık gerçi birkaç aylık olmuş ama olsun. Ben şimdi dahil olayım tartışmaya müsaadenizle.
Birinci mesajınızdaki genel dil değerlendirmenize katılıyorum. Kelimenin etimolojisinden o kelimenin temsil ettiği objeye dair bilgi çıkmaz. Çıksa çıksa, söz konusu dili konuşan toplumun o objeyi nasıl algıladığı, zamanla bu algının nasıl evrildiğine dair bilgiler çıkabilir.
Ancak bu konuyu daha sonra Tanrı inancına bağlamanıza ve bu bağlamdan çıkarttığınız sonuçlara katılamıyorum.
schopenhauer´isimli üyeden Alıntı
Benim “Tanrı vardır” cümlemi karşıdakinin anlayamayacak olması, “Ben tedirginim” cümlesinin karşıdakinin anlayamayacak olması gibidir. “Tedirginliğimi” anlamak için “ben” olması gereken dinleyici, “Allah’ın benim için var olduğunu bilmesi” için de “ben” olması gerekir. “Ben” olmadan “ben” bilinemez, sadece tahmin edilir. Bilmek tahmin etmekten daha evladır. Bir tarafta bilen ben, diğer tarafta tahmin eden sen. Benim biliyorum dediğim şeye, sen nasıl olur da bilmiyorsun diyebilirsin? Sen ben olmadın ki!
|
Burada kanaatimce iki farklı kategoriyi birbirine karıştırmaktasınız. ''Ben tedirginim'' cümlesi ile ''Tanrı vardır.'' cümlesi aynı düzlemde değil.
''Ben tedirginim''le aynı düzlemde olan cümle ''Ben Tanrı'nın varlığına inanıyorum'' olurdu. Eğer bu cümleyi almış olsaydınız, kurmuş olduğunuz analoji doğru olurdu (ama tabii çıkartmak istediğiniz sonuçları çıkartamazdınız).
''Ben tanrıya inanıyorum'' diyen birisinin aynı ''ben tedirginim'' cümesinde olduğu gibi, hatta bundan daha yüksek bir boyutta hissiyatını tam olarak anlayamayız, neticede o kişi değiliz. Dolayısı ile -durduk yere, yani ortada yalan söylendiğine dair bir ipucu yokken- ''Hayır sen Tanrı'ya inanmıyorsun'' diyemeyiz (tıpkı tedirgin olduğunu söyleyen birine durduk yerde ''hayır tedirgin değilsin'' diyemeyeceğimiz gibi). Çünkü bu iki cümlede de herhangi bir ontolojik iddia yok. Sadece şahsi algı anlatımı var.
''Ben tedirginim'' diyen birisinin bu cümlesi doğru olabilir, fakat kendisinin tedirgin olmasına rağmen, ortada tedirgin olmasını gerektirecek herhangi bir tehdit olmayabilir. Aynı şekilde ''Ben Tanrıya inanıyorum'' diyenin de Tanrıya inanmasına rağmen ortada inanılacak bir Tanrı olmayabilir. Bu yüzden elbette ''Hayır inanmıyorsun'' diyemeyiz, çünkü inanıyor. Ama ''İnanmanı gerektirecek bir durum yok'' diyebiliriz (tıpkı ''tedirgin olmanı gerektirecek bir durum yok'' diyebileceğimiz gibi).
''Tanrı vardır'' cümlesi ise doğrudan ontolojik bir iddia içermekte. Böyle bir iddiada bulunan kişi, gelen itirazlara karşı ''Sen ne demek istediğimi anlayamazsın, sen ben değilsin ki'' diyemez.
Aynı şekilde ''Ben Tarının varlığını / var olduğunu biliyorum'' cümlesi de bir iddia içermektedir. ''Seziyorum, duyumsuyorum, inanıyorum'' kelimelerinin aksine ''biliyorum'' kelimesi (günlük konuşmalarda değil de, burada yapmaya çalıştığımız gibi felsefi/analitik bağlamlarda) intersübjektif kontrol edilebilirlik iddiası içerir. Eğer siz, söz konusu ''bilgi''nizi sizin gibi hissetmeyenlere bile, delil, gerekçe ve argüman sunarak aktaramıyorsanız, ki bunun Tanrı konusunda imkansız olduğunu kendiniz söylüyorsunuz, o halde bu bir ''bilgi'' değil, ''sezgi, duyumsama'' veya ''inanç''tır.
Dolayısı ile, sizin bu cümlenize karşı ''Hayır Tanrının varlığını bilmiyorsun'' demek yanlış değil, yerindedir.
Netice itibariyle, sizin Tanrının varlığına inanıyor olmanıza, hatta belki de çoğu ''inanıyorum'' diyenin aksine, bunu bilfiil seziyor, duyumsuyor olmanıza karşı elbette birşey diyemeyiz. Fakat inanç, sezgi ve duyumsamadan hareketle ne ''Tanrı vardır'' diyebilirsiniz, ne de ''Ben Tanrının varlığını biliyorum'' diyebilirsiniz.
saygılarımla
Konu ulpian tarafından (02-12-2009 Saat 11:37 ) değiştirilmiştir.
|

02-12-2009, 15:21
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 24 Feb 2008
Mesajlar: 780
|
|
ulpian´isimli üyeden Alıntı
sevgili schopenhauer,
başlık gerçi birkaç aylık olmuş ama olsun. Ben şimdi dahil olayım tartışmaya müsaadenizle. 
|
Sevgili Ulpian,
Tartışmaya hoşgeldiniz. Yazımı okuyup cevap yazma nezaketi gösterdiğiniz için teşekkür ederim.
ulpian´isimli üyeden Alıntı
Burada kanaatimce iki farklı kategoriyi birbirine karıştırmaktasınız. ''Ben tedirginim'' cümlesi ile ''Tanrı vardır.'' cümlesi aynı düzlemde değil.
''Ben tedirginim''le aynı düzlemde olan cümle ''Ben Tanrı'nın varlığına inanıyorum'' olurdu. Eğer bu cümleyi almış olsaydınız, kurmuş olduğunuz analoji doğru olurdu (ama tabii çıkartmak istediğiniz sonuçları çıkartamazdınız).
|
"Ben tedirginim" ve "Tanrı vardır" cümlelerinin aynı düzlemde olmadıklarını; bunun yerine "Ben tedirginim" ve "Ben Tanrı'nın varlığına inanıyorum" cümlelerinin aynı düzlemde olması gerektiğini söylemişsiniz. O halde benim önermemle sizin önermeniz arasındaki fark nedir?
"Ben tedirginim" cümlesi, bir tedirginliğe "inandığımı" değil bir tedirginliğmin var olduğunu "bildiğimin" ifadesidir. Tıpkı "Tanrı vardır"ın, bir bilme durumuna işaret etmesi gibidir. Nihayetinde konu "bilmek" mümkün müdür tartışmasına gebe kalır.
ulpian´isimli üyeden Alıntı
''Ben tedirginim'' diyen birisinin bu cümlesi doğru olabilir, fakat kendisinin tedirgin olmasına rağmen, ortada tedirgin olmasını gerektirecek herhangi bir tehdit olmayabilir. Aynı şekilde ''Ben Tanrıya inanıyorum'' diyenin de Tanrıya inanmasına rağmen ortada inanılacak bir Tanrı olmayabilir. Bu yüzden elbette ''Hayır inanmıyorsun'' diyemeyiz, çünkü inanıyor. Ama ''İnanmanı gerektirecek bir durum yok'' diyebiliriz (tıpkı ''tedirgin olmanı gerektirecek bir durum yok'' diyebileceğimiz gibi)
|
Sevgili Ulpian, siz benim tedirginliğime neden olacak bir durumun olmadığına (daha somut haliyle ateizm iddiası) inanabilirsiniz, ama burada birinci elden fikrine danışılacak olan siz misiniz ben miyim? Yani ben tedirgin olduğumu iddia edersem, siz de benim için vehham yapıyor derseniz insanlar size mi inanır bana mı?
Ben "Tanrı vardır" diyorum siz ise, "Yoktur" diyorsunuz, ben açıklamamı (varlık iddiamı) öne sürmeden, siz neyi reddedebilirsiniz? Siz aslında benim yerime "yoktur" demiş olmuyor musunuz? Ben tedirgin olduğumu (Tanrı'nın var olduğunu) iddia ediyorum, siz ise vehham yaptığımı (yok olduğunu) öne sürüyorsunuz. Bilir kişi duyumsayan mıdır, yoksa duyumsamadan "yoktur" diyen midir?
Devam edeceğim...
-Şeytanın yaptığı en büyük hile bütün dünyayı yaşamadığına inandırmakmış-
"The Usual Suspects" filminden
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 12:58 .
|