
15-03-2011, 20:43
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 11 Jun 2009
Bulunduğu yer: Illuminati
Mesajlar: 1.429
|
|
Ahlâki Göreciliğin Sefaleti
Ahlâki görecilik nedir?
Ahlâki görecilik başlığı altına giren iki ayrı görüşten bahsedebiliriz: Ahlâki öznelcilik veya öznel ahlâki görecilik (etik sübjektivizm/subjective ethical relativism) ve gelenekçi ahlâki görecilik(conventional ethical relativism/ethical conventionalism).
Bu iki görüşü kısaca açıklayalım:
Ahlâki öznelcilik
Bu görüşe göre ahlâkilik, tamamen bireylerin kişisel tercihlerine dayanan bir şeydir ve kişiden kişiye değişiklik gösterir.
Gelenekçi ahlâki görecilik
Bu görüşe göre eylemlerin doğruluğu ya da yanlışlığı, toplumdan topluma değişiklik gösterir.
Ahlâki öznelciliğin eleştirisi
Ahlâki öznelciliğin en temel sorunu ahlâk kavramını kişisel tercihlere indirgemesi, ve dolayısı ile işlevsiz hâle getirmesidir. Ahlâki ifadeler, "bu müzik güzel" vb. estetik konulu ifadeler gibi görülürlerse ahlâk, kişiler arasındaki çatışmaların çözülmesi gibi tüm ahlâk sistemlerinin amaçladığı görevleri yerine getiremez hâle gelir. Doğru, yanlış, haklılık, adalet gibi kavramlar anlamlarını tümden yitirirler. Düşünce ve eylemlerin eleştirilmesi, ayıplanması. vs. imkânsızlaşır.
Bu durumu birkaç örnekle açıklayalım:
Diyelim bir gün yolda yürürken bir çocuğa işkence eden bir adama rastlıyorsunuz, ve bundan rahatsız oluyorsunuz. Eğer ahlâki öznelci bir görüşü benimsiyorsanız ve bu adamın ahlâki ilkelerinden biri "çocuklara işkence yapmak" ise, ya da ahlâki ilkeleri bu tarz davranışlara izin veriyorsa, kendisini eleştirmeniz ya da suçlamanız hiçbir şekilde mümkün olmaz. Adamı ancak adam başkalarını aynı davranışta bulunmaları hâlinde eleştiren biri ise, ya da davranışı benimsediği ahlâki ilkeler ile çelişiyorsa tutarsızlıkla suçlayabilirsiniz. Ahlâki öznelci görüşe göre bu da adamın benimsediği ilkeler tutarsızlığı ahlâken yanlış bulmuyorsa mümkün olmayabilir, ahlâk tamamen öznelse tutarlılığın doğru olduğu da nesnel olarak söylenemez.
Bu görüşe göre kendi ahlâki standartlarına göre yaşadıkları sürece Gandi ve Hitler aynı derece ahlâklı, aynı derece doğru insanlar olarak kabul edilmelidirler.
Bir öğretmen yaptığı sınavda aynı cevapları veren iki öğrencisinden birine yüz üzerinden yüz, diğerine de yirmi puan verebilir, ve "adaletsizlik" öğretmenin benimsediği ilkelerden biri ise yaptığının yanlış olduğu söylenemez.
Ahlâki öznelciliğin benimsenmesi bu ve benzeri birçok saçma sonuca yol açacaktır, o nedenle bu görüş üstünde çok durmaya gerek görmüyorum. Ahlâki öznelcilik, ahlâki hiççilik(nihilizm) ile eşdeğer kabul edilebilecek bir görüştür.
Daha ciddi bir biçimde incelenmesi gereken ahlâki göreci görüşün gelenekçi ahlâki görecilik olduğu açıkça görülüyor.
Gelenekçi ahlâki görecilik
Gelenekçi ahlâki görecilik bir argüman biçiminde şu şekilde ifade edebilir:
1-Eylemlerin doğruluk ve yanlışlığı toplumdan topluma değişiklik gösterir, tüm toplumların benimsedikleri evrensel ahlâki standartlar yokturlar.
2-Bireylerin belli şekillerde davranmalarının doğru olup olmadığı, mensubu oldukları topluma göre belirlenir.
3-Bu nedenle tüm insanlar açısından bağlayıcı olan mutlak veya nesnel ahlâki standartlar yokturlar.
1. Bir numaralı teze çeşitlilik tezi diyebiliriz. Bu tez aslında ahlâki kuralların toplumdan topluma değiştikleri yönünde bir tespittir, zaten bu tezde ifade edilen şeye kültürel görecilik adı da verilir.
Bu tespitin geçerli bir tespit olduğunu ta Herodot'un zamanından beri biliyoruz; Herodot da "Tarih" adlı eserinde farklı toplumların benimsedikleri farklı ahlâki kurallardan bahsetmiş, ve de sonrasında "Gelenek herkesin kralıdır!" demiştir. Bu tezi destekleyecek sayısız örnek kolayca bulunabilir; mesela bazı kültürler evlilik öncesi cinsel ilişkiyi onaylar, bazı diğerleri onaylamaz, veya Antik Roma'da babalar çocuklarını öldürme kararı alabilirlerdi, günümüz toplumlarında bu kabul edilemezdir vs. Bu konuda da çok detaya girmeye gerek görmüyorum.
Çeşitli toplum ve kültürlerin benimsedikleri ahlâki değerleri gözlemleyerek tek bir geçerli ahlâk kuralına ya da ahlâki kurallar bütününe ulaşmanın imkânsız ya da imkânsız değilse de çok zor olduğu açıkça görülüyor olsa gerek.
2.İki numaralı teze de ahlâkın mensubu olunan topluma bağlı olduğu iddiasından hareketle bağlılık tezi diyelim.
Bu teze göre ahlâk boşlukta var olmaz ve bir eylemin doğruluğu/yanlışlığı toplumların inançları, tarihleri, amaçları vs. bağlamında değerlendirilmelidir.
Bu tezin iki ayrı türü olduğundan bahsedebiliriz, zayıf bağlılık tezi ve güçlü bağlılık tezi.
Zayıf bağlılık tezi ahlâki kuralların nesnel olabileceğini savunanlar tarafından da benimsenebilecek bir tezdir. Bu teze göre aynı ya da benzer ahlâki ilkelerin benimsendiği toplumlarda bu ilkelerin uygulamaları farklı olabilir. Örneğin Hristiyan erkekler ibadet yerlerine giriş yaptıklarında saygı göstermek adına şapkalarını çıkarırlar, Yahudi erkekler ise aynı amaçla başlarını örterler.
Ahlâki görecilik görüşünü benimseyen biri ise güçlü bağlılık tezi dediğimiz şeyi benimsemek durumundadır. Farklı kültürleri benimseyen farklı toplumların uzlaşamaz, tamamen farklı ahlâki değerleri olduğunu benimsemelidir.
Gelenekçi ahlâki görecilik işte bu iki tezden hareketle yukarıda 3. olarak saydığımız "tüm insanlar açısından bağlayıcı olan mutlak veya nesnel ahlâki standartlar yokturlar" sonucuna varır.
Gelenekçi ahlâki göreciliğin eleştirisi
Gelenekçi ahlâki görecilik sık sık kültürler arası hoşgörü için bir temel olarak kullanılır. Bu, hatalı bir görüştür. Ünlü antropolog Melville Herskovits'in bu yöndeki argümanını ele alalım:
1-Ahlâk toplumdan topluma, kültürden kültüre değişen bir şey ise, diğer kültürleri eleştirmemize olanak sağlayacak, kendi kültürümüzden bağımsız bir şey de yoktur. Ancak kendi kültürümüzün ahlâkını eleştirebiliriz.
2-Eğer diğer kültürlerin benimsedikleri ahlâki değerleri yargılayacak kendimizinkinden bağımsız bir değer standardı yoksa, diğer kültürlere ve onların değerleri ile hoşgörülü yaklaşmalıyız.
Bu argüman bir yandan ahlâki göreciliği savunurken, diğer yandan nesnel bir ahlâki değer olarak hoşgörüyü savunduğu için çelişkili bir argümandır. Eğer kendi ahlâk kendi kültürümüz dışında bir şeye bağlı değilse, ve kendi kültürümüz diğer kültürlere hoşgörü ile yaklaşmayı içermiyorsa, neden diğer kültürlere ve onların ahlâki değerlerine saygılı olalım? Argümanın öncülü bizleri Herskovits'in vardığı sonucun tam aksi yönde sonuçlara da rahatlıkla götürebilir. Bir ahlâki görecinin bir başka toplumdaki birini hoşgörüsüzlükle suçlaması tutarlı olmaz.
Bu şekildeki bir ahlâki göreci görüşün çok daha olumsuz sonuçları da vardır. Bu görüşe göre, toplumlar tarafından benimsendiği sürece Nazi Almanya'sının ırkçı ve soykırımcı uygulamaları ahlâkidir. Azize Teresa'nın yaptıkları ne kadar ahlâki ise, Hitler'inkiler de aynı derece ahlâkidir. Yeter ki toplumlar bunları ahlâki bulsunlar. Bunları eleştirmemiz, bunların sorumlularını suçlamamız falan mümkün değildir; zira geçerli eleştiri ve suçlamalar belli "bağımsız" kriterleri gerektirirler.
Bu görüşün bir başka sonucu da tarihteki tüm reformcuların, devrimcilerin eylemlerinin otomatik olarak yanlış olduğudur. Yeni dinler getiren İsa ve Muhammed, köleliğe karşı mücadele eden William Wilberforce, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk, Marx ve onun düşüncelerine dayanarak devrim yapan Lenin, Hindistan'da zamanında uygulanan "dul yakma" uygulamasına karşı çıkan ve yasaklayan İngiliz koloniciler falan hep ahlâka aykırı ve ahlâken yanlış davranmışlardır, zira toplumların benimsedikleri ahlâki değerlere karşı hareketlerde bulunmuşlardır.
Bu görüş hukuk ile ilgili büyük bir sorun da yaratır. Bu görüşün benimsenmesi durumunda ne yasalara uymak, ne de onlara karşı hareket etmek ahlâki olarak temellendirilebilir.
Yasalarla ilgili genel olarak benimsenen görüş yasaların genelde faydalı olduğundan hareketle yasalara uyma yükümlülüğümüz olduğu yönündedir. Yasaların ahlâk ile ciddi çelişkilerinin bulunduğu bazı durumlarda ise sivil itaatsizliğin ve yasalara karşı çıkmanın meşru olduğunu düşünürüz. Toplumun geneli yasaları benimsiyorsa, gelenekçi ahlâki göreşi görüşe göre bu yasalar ne içerirlerse içersinler yasalara itaat etmemek yanlıştır. Aynı şekilde bir bireyin içinde bulunduğu toplum ya da kültür bazı yasaları onaylamıyorsa o yasalara uymak ahlâken yanlıştır. Hukukun dayandığı toplum ve kültürden bağımsız bir temel yoksa, hukuk kurallarına uymak ya da bilinçli olarak bunlara direnmek temeli olmayan tutumlara dönüşürler.
Bu görüşün beraberinde getirdiği bunlardan daha temel bir sorun daha vardır. Bu sorun da bir kültür ya da toplumun ne olduğu sorusunun cevaplanması çok zor bir soru olmasıdır. Bu özellikle günümüzde mensubu olduğumu "çoğulcu" toplumlarda büyük bir sorun teşkil etmektedir.
Diyelim bir ülkede kürtajın yasağı konulu bir referandum yapıldı ve toplumun yüzde 70'i kürtajın yasak olmaması yönünde oy kullandı. Bu, bize bahsi geçen toplumun genelinde kürtajın ahlâken yanlış olarak görülmediğini gösterir. Bu toplumun yüzde 30'luk bir kısmının ise Katolik olduğunu varsayalım. Katolikler bilindiği gibi kürtajı onaylamazlar. Bu toplumda yaşayan Katolik bir kadının kürtaj yapması ahlâki olarak yanlış mıdır? Kadının kurallarına uymasının doğru olacağı "toplum" hangisidir?
Yine aynı sorunla ilgili şu tarz sorular sorulabilir:
Bir toplumu ahlâki kurallaına uyulması meşru bit topluluk yapan nedir? Bir toplum en az kaç kişi olmalıdır?
Bu soruna çözüm olarak her bireyin ait olduğu "ana" bir toplumu belirlemesi ve onun kurallarına uyması gösterilebilir, ancak bu da ahlâki öznelcilik ile aynı kapıya çıkar. Bir birey hangi toplumun kurallarına uyabileceğini seçebilirse, her istediğini ahlâki olarak meşru hâle getirme imkânına da sahip olur. Kafasına uyan bir toplum yoksa bile, etrafında birkaç kişi toplayıp bir "toplum" oluşturması bir toplumu neyin teşkil ettiği nesnel olarak belirlenmediği sürece teorik olarak mümkündür.
Ahlaki "göreciliklere" getirilebilecek belli başlı eleştiriler bunlardır. Yukarıda incelediğim sorunlardan ötürü ahlâki göreci görüşleri kabûl edemiyorum.
Bunlara ek olarak şunlar da söylenebilir. Bu tarz ahlâki göreci görüşlere getirilebilecek belki de en temel eleştiri şudur: İlk başta yazdığım 3 maddelik argümanın ilk öncülü doğru olsa da, ikinci öncül ispat beklemektedir. Farklı toplumlarda farklı ahlâki değerlerin benimsenmesi, benimsenen bu değerlerin tümünün eşit derece "geçerli" ya da "doğru" olduğu anlamına gelmez. Toplumlar Dünya'nın şekli hakkında da fikir ayrılığına düşebilirler, ancak bu Dünya'nın şeklinin geoid olduğu gerçeğini değiştirmez. Toplumlar, benimsedikleri değerler konusunda hatalı olabilirler. Ahlâkın amacı toplumların barış içinde, gelişmelerine imkân sağlayacak bir biçimde yaşaması veya benzeri bir biçimde tanımlanırsa, bazı ahlâki değerlerin diğerlerine göre bu amaca daha iyi hizmet ettiği, yani bazı değerlerin diğerlerine göre daha "iyi" ya da "doğru" oldukları rahatlıkla savlanabilir. Köleliğin uygulandığı, çocukların Tanrılara kurban edildiği bir toplumun ahlâki kurallarının bizim insan haklarını benimseyen kurallarımızdan daha kötü, daha az yararlı oldukları neden savunulamasın? Toplumların, benimsedikleri ahlâki değerler konusunda yanılmaları neden imkânsız olsun?(aynıları bireyler ve onların benimsediği değerler için de geçerlidir)
A skeptic is one who prefers beliefs and conclusions that are reliable and valid to ones that are comforting or convenient, and therefore rigorously and openly applies the methods of science and reason to all empirical claims, especially their own. A skeptic provisionally proportions acceptance of any claim to valid logic and a fair and thorough assessment of available evidence, and studies the pitfalls of human reason and the mechanisms of deception so as to avoid being deceived by others or themselves. Skepticism values method over any particular conclusion.
–Dr. Steven Novella, The New England Skeptical Society
|

15-03-2011, 22:18
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 22 Jul 2009
Mesajlar: 4.880
|
|
Kalemine sağlık sevgili Astur; sınırsız değer rölativizminin ve değer nihilizminin bence vurucu bir eleştirisini sunmuşsun.
Şahsen, bu iki akımın günümüzde (Batı Avrupa medeniyeti için) dinlerden çok daha büyük bir tehlike oluşturduğunu düşünmeye başladım son zamanlarda. Günlük hayattan siyasete, basından 'felsefi' ('postmodernist') çevrelere kadar, birçok alana işlemiş ve yerleşmiş olan bir düşünce tarzı olarak görüyorum. Hatta, son yıllarda Avrupa'da sağ-popülist hareketlerin güçlenmesini de (en azından kısmen) diğer uçtaki bu aşırı tutuma bir tepki olarak yorumluyorum. Meselenin bu siyasi yönünü daha sonra açabiliriz eğer sen de dilersen.
Ama önce kuramsal düzlemde, bir açı sunmak istiyorum: Sınırsız değer rölativizminin veya değer nihilizminin reddinde sana katılıyorum. Ama diğer önemli bir ayırımda bu akımla aynı safta yer alıyorum. Kısaca açıklamaya çalışayım.
Etik ekolleri farklı kıstaslar üzerinden muhtelif kategorilere ayırabiliriz. Bu kıstaslardan biri de, etik değerlere (emir ve yasaklara) herhangi bir şekilde objektif 'varlık' isnat edilip edilmediği.
- ''Ahlaki Kognitivizm'' üstbaşlığında toparlabileceğimiz ekoller bu soruya olumlu yanıt veriyor (Platon'dan, Kant'a kadar çok farklı ekoller olmalarına rağmen). Bu ekoller etik alanında bilginin mümkün olduğunu savunuyor. Etik değerlerin kaynağı, mahiyeti vs. hakkında çok farklı görüşler savunulsa da, ortak yanları, geçerli olan değerlerin bir şekilde 'var' olduğu ve yine bir şekilde 'bilinebileceğini' öğretiyorlar.
- Buna karşın ''Ahlaki Non-Kognitivizm'' üstbaşlığında toparlanan ekoller, aynı soruya olumsuz yanıt veriyorlar. Buna göre etik alanında 'bilgi'den söz edilemez.
Eleştirmiş olduğun sınırsız rölativizm ve nihilizm de haliyle ikinci kategoriye girmekte. Ama ikinci kategoride sadece bu akımlar yok. Örneğin eleştirel rasyonalizm ekolü de (Popper, William W. Bartley, David Miller, Hans Albert, Gerhard Vollmer vs.) ''non-kognitivist'', fakat etik değerlerin rasyonel ve nesnel bir şekilde tartışılabileceği ve eleştirilebileceğinden yola çıkıyor. Non-kognitivist, çünkü etik alanında bilgi'nin (cognition, Erkenntnis) değil, ancak karar'ın (decision, Entscheidung) mümkün olduğunu savunuyor (bu arada doğabilimlerindeki 'bilgi'nin de her zaman belli oranda bir 'kararı' da barındırdığını savunuyor, ama o ayrı konu). Fakat rölativizmin aksine, kararlar için de nesnel argümanların sunulabileceğini (sunulması gerektiğini) öğretiyor.
Sen ne dersin bu konuda?
Konu ulpian tarafından (15-03-2011 Saat 22:26 ) değiştirilmiştir.
|

16-03-2011, 17:21
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 11 Jun 2009
Bulunduğu yer: Illuminati
Mesajlar: 1.429
|
|
ulpian´isimli üyeden Alıntı
Kalemine sağlık sevgili Astur; sınırsız değer rölativizminin ve değer nihilizminin bence vurucu bir eleştirisini sunmuşsun.
Şahsen, bu iki akımın günümüzde (Batı Avrupa medeniyeti için) dinlerden çok daha büyük bir tehlike oluşturduğunu düşünmeye başladım son zamanlarda. Günlük hayattan siyasete, basından 'felsefi' ('postmodernist') çevrelere kadar, birçok alana işlemiş ve yerleşmiş olan bir düşünce tarzı olarak görüyorum. Hatta, son yıllarda Avrupa'da sağ-popülist hareketlerin güçlenmesini de (en azından kısmen) diğer uçtaki bu aşırı tutuma bir tepki olarak yorumluyorum. Meselenin bu siyasi yönünü daha sonra açabiliriz eğer sen de dilersen.
|
Öncelikle yazıyı beğendiğine sevindim; senin ne düşündüğün benim için önemli.
Batı Avrupa bağlamında dinlerin olumsuz etkisi Türkiye gibi toplumlardaki yoğunluk ve baskınlıkta hissedilmiyor; o açıdan tespitine katılıyorum. Bu tarz düşüncelerin ne denli yaygın olduğu bazen beni cidden endişelendiriyor.
Mesela bu aralar "Din ve Çokkültürlülük" adlı bir ders alıyorum, bu derste de bu başlık konusu ile doğrudan ilgili çeşitli konuları ele alıyoruz, tartışıyoruz vs. ve bu da bana yaşadığım Avrupa başkentinde hukuk, siyaset, sosyoloji vb. alanlarda okuyan öğrencilerin görüşleri hakkında çeşitli gözlemler yapma imkânı tanıyor. (Yaklaşık 40 kişilik bir sınıftayız, sınıfta benim dışımda 2 Türk öğrenci var, ikisi de doğma büyüme buralı ve de buranın vatandaşı, bunun dışında 10 kadar değişim öğrencisi, ve de yine buranın vatandaşı olan birkaç Surinam, Tunus vs. kökenli arkadaş var.)
Geçenlerde Kolombiya'daki bir davayı canlandırdık. Bu davada öğrencilerden oluşan jüri, Kolombiya yasalarına göre mensuplarını yargılandırma ve cezalandırma hakkı olan bir kabilenin mensubunun kabile yerine Kolombiya mahkemeleri tarafından yargılanma talebini değerlendiriyordu. Kabile yasalarına göre cinayetle suçlanan adamın halka açık bir yerde işkenceye maruz kalması söz konusuydu.
Tartışmaya katılan öğrencilerin çoğunluğunun doğru, iyi, hak gibi kavramları yazımda eleştirdiğim, bunların zaman ve topluma bağlı olduğu düşüncesi ile değerlendirdiklerini üzülerek gördüm. Tartışmada ben söz aldığımda insan haklarının bu tarz yerel topluluklarının kültürel haklarına önceliği olduğunu düşündüğümü, zira bu tarz kültürel haklara saygı duyulması gerektiği düşüncesinin de yine aynı insan hakları kavramına bağlı olduğunu; ve de bu hakların insan haklarına önceliği olduğu şeklindeki bir düşüncenin bizi kültürlerin korunmasına imkn sağlayacak temelden yoksun bırakacağını dile getirdim. Bunun dışında kabilenin miras vb. konularda kendi yasalarını, davadaki tarafların tümünün buna rıza göstermesi ve de Kolombiya yasalarını tercih etme imkânına sahip olması şartıyla, uygulamasına prensip olarak karşı olmadığımı, ancak bunun yine de kişisel otonomi, eşitlik (kadın-erkek eşitliği) vb. liberal değerlerle çelişki yaratabileceğini, ve böyle bir durumda bir liberal olarak liberal ilkelerin yanında olacağımı ifade ettim. Böyle bir konuda sen ne düşünürsün acaba?
Meselenin siyasi boyutunu başlığın işleyişi doğrultusunda ele almamız bence de güzel olur. Şu postmodernizm hususuna ilişkin de şunu söyleyeyim; eleştirel teorinin eleştirisini yaptığımız bir başlık da fena olmazdı...
Açıkçası sorunu okuduktan sonra hem biraz okuma yapmam, hem de epeyce düşünmem gerekti. Daha önce üstünde durduğum bir soru/konu değildi bu.
Bu konulardaki düşüncelerimi biraz inceledim de, sanırım ben Ahlâki Kognitivizm üstbaşlığı altına düşüyorum. Örneğin ben etik alanında bilginin aksiyoloji temelinde mümkün olduğunu düşünürüm. Şu makaleye müsait bir zamanında bakmanı öneririm mesela; ben de bu makalenin yazarına insanın ve diğer canlıların bir teleonomisi, yani temel bir yönlenimi/yönlenimleri olduğu konusunda, ve de bu yönlenimlerin içsel (intrinsic) değerin temeli olduğu konusunda katılıyorum. Bu bağlamda ekonomik sistemlerin, rejimlerin, hukuk kurallarının vs.nin hep bu içsel değere sahip şeylere doğru yol almamızı sağlayan ya da bunu kolaylaştıran araçsal(instrumental) değere sahip olduklarını düşünürüm. Kognitivizm ve Non-Kognitivizm tartışmasını henüz hakkıyla incelediğimi düşünmüyorum, o açıdan yanlış anlamış olabilirim, ama eğer tarafları ve görüşlerini doğru anladıysam ve bu bağlamda bahsettiğim aksiyolojik yaklaşım kognitivizm bağlamında etik bilgi tanımının altına düşüyorsa, ben başta da belirttiğim gibi ahlâki kognitivistlerle beraber sınıflandırılabilirim.
A skeptic is one who prefers beliefs and conclusions that are reliable and valid to ones that are comforting or convenient, and therefore rigorously and openly applies the methods of science and reason to all empirical claims, especially their own. A skeptic provisionally proportions acceptance of any claim to valid logic and a fair and thorough assessment of available evidence, and studies the pitfalls of human reason and the mechanisms of deception so as to avoid being deceived by others or themselves. Skepticism values method over any particular conclusion.
–Dr. Steven Novella, The New England Skeptical Society
|

16-03-2011, 20:28
|
|
Üyeliğini Sonlandırmış
|
|
Üyelik tarihi: 19 Jun 2009
Bulunduğu yer: Bermuda Allah Üçgeni
Mesajlar: 910
|
|
konu çok hoş sevgili astur  ama anlayabildiğim kadarıyla ulpian sanki konuda savunulan tezin can damarına parmak basmış gibi görünüyor.
ulpian´isimli üyeden Alıntı
Ama ikinci kategoride sadece bu akımlar yok. Örneğin eleştirel rasyonalizm ekolü de (Popper, William W. Bartley, David Miller, Hans Albert, Gerhard Vollmer vs.) ''non-kognitivist'', fakat etik değerlerin rasyonel ve nesnel bir şekilde tartışılabileceği ve eleştirilebileceğinden yola çıkıyor. Non-kognitivist, çünkü etik alanında bilgi'nin (cognition, Erkenntnis) değil, ancak karar'ın (decision, Entscheidung) mümkün olduğunu savunuyor (bu arada doğabilimlerindeki 'bilgi'nin de her zaman belli oranda bir 'kararı' da barındırdığını savunuyor, ama o ayrı konu). Fakat rölativizmin aksine, kararlar için de nesnel argümanların sunulabileceğini (sunulması gerektiğini) öğretiyor.
|
ulpian bu konuyu örneklerle biraz daha açar mısın? senin değindiğin konuyla alakalı mı bilmiyorum ancak, sen bundan bahsedince, ben şöyle düşüncelere girdim:
bence insan zaman içinde sadece bilişsel olarak değil, duyuşsal olarak da gelişiyor. şundan daha birkaç yüzyıl önce avrupa'da bile çocuklar, küçük oldukları için, maden işçiliği için ideal işçi olarak görülüyormuş. üstelik bu çocuk hakları denilen hakların tarihi de o kadar eski değil. mesela bu çocuk işçiliği reddi ortaya konmazdan önce çocuk işçiliğinin ahlaki olup olmadığı konusunun insanların dikkatini çekmediği çok açık; fakat ne zaman ki bu konu insanların üzerinde ciddi biçimde duyuşsal rahatsızlık oluşturuyor, gerekli önlemler de o zaman alınmaya başlıyor. benzer durumun günümüzde de geçerli olduğunu düşünüyorum. bugünün dünya insanının, hiç dikkat kesilmediği bir konuyu: "acaba ahlaki mi?" diye sorgulamaya motivasyonu olmayabilir. ancak geleceğin insanının aynı konuyu günümüzdeki gibi ahlaki bulabileceğinin garantisini verecek olmak da medyumluktan farksız bence.
evrensel ahlak ilkeleri var mı bilmiyorum. ancak, bugün öyle sandığımız ilkelerin gelecekte de geçerli olabileceğini iddia etmek doğru değil gibi görünüyor. sadece çağlara göre bile olsa, ben kendimi ahlakın göreli olduğu konusuna daha yakın buldum şimdi. mesela bundan 300 yıl önce insanların çocuk işçiliğinden rahatsız olmamalarına: "ahlaki değildi." diyemiyorum. çünkü biliyorum ki: ben, bu bilince ancak yaşadığım çağda kavuşabildim; oysa o çağdan, bu tür bir bilinç beklemek pek akıllıca bir yaklaşım değil.
|

16-03-2011, 22:39
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 11 Jun 2009
Bulunduğu yer: Illuminati
Mesajlar: 1.429
|
|
İvan Karamazov´isimli üyeden Alıntı
konu çok hoş sevgili astur  ama anlayabildiğim kadarıyla ulpian sanki konuda savunulan tezin can damarına parmak basmış gibi görünüyor.
|
Aslında yazıda sadece çeşitli relativizm eleştirileri var; yani nesnelci yaklaşımları doğrudan savunan bir tez yok. Relativizmin yanlışlandığını düşünürsek nesnelci yaklaşımlardan birini benimsememiz tabii akla yatkın olan seçenek olur. O anlamda dolaylı olarak oraya işaret eden bir tez var.
Ben yeri gelmişken kendi benimsediğim "sınırlı ahlâki nesnelcilik(limited moral objectivism, Louis Pojman diye bir felsefecinin tanımladığı, benim de benimsediğim bir yaklaşım) yaklaşımını kısaca açıklayayım. Yazının geri kalanında sorduğun bazı sorulara ve getirdiğin itirazlara da bu açıklamaların cevap olabileceğini düşünüyorum.
Sınırlı Ahlâki Nesnelcilik
Betimsel bir düzlemde ahlâki relativizm oldukça fazla delile sahip, bariz olarak doğru olduğu söylenebilecek bir yaklaşım. Ahlâki değer yargılarının zamandan zamana, toplumdan topluma vs. değişiklik gösterdiği iddiasına makul bir insanın itiraz edeceğini düşünmüyorum. Ancak betimsel önermelerden normatif önermelere ulaşılabileceği düşüncesinin sorunlu olduğunu Hume'un ünlü eleştirisinden beri biliyoruz. Bu nedenle relativizmi betimsel anlamda kabul ediyor olmamız, aynısını normatif temelde de benimsememiz gerektiği anlamına gelmiyor.
Peki hem relativizmin zayıflıklarını taşımayacak, hem de evrensel ya da mutlak ahlâki kuralları savunarak (insanların henüz bilmedikleri ya da bilemeyecekleri kurallardan sorumlu olduğu gibi iddiaların sorunlu olduğunun bariz olduğunu varsayıyorum) başka zayıflıklara sahip olmayacak bir yaklaşım nasıl olmalıdır? Sınırlı ahlâki nesnelcilik yaklaşımının bu soruya iyi bir cevap olduğunu düşünüyorum.
Bir ahlâki değer yargısını örnek olarak kullanalım. İnuitlerin yaşlılarını ölüme terk etmek gibi bir gelenekleri olduğu sanırım yaygın bir biçimde tanınan bir olgudur. Bu geleneği ele alalım. Çok zor şartlarda yaşayan bu yerlilerin dönem dönem tüm kabileye yetecek besin bulamaması, ve de bu nedenle kıtlık durumlarında yaşlılarını ölüme terk ederek topluluklarını canlı tutmayı amaçlamaları o şartlar altında anlaşılabilir görülebilir. Ancak aynı uygulama zamanla gelenek hâline gelip sorgulanmadan kıtlık olmayan durumlarda da görülebilir. Bu durumda bu, betimlenen ilk durumdakinin aksine faydalı ve de doğru olmayacaktır. (Neyin doğru olduğuna ilişkin yargıların bu tarz değişikliklere duyarlı olması gerekir, bunun için de daha esnek ve dinamik bir yaklaşım gelir.) Bu anlamda bir değer yargısını ortaya çıktığı ve de uygulandığı bağlamda değerlendirmemiz gerektiğini, bu insanlardan o dönemde mevcut olmayan teknolojilere, bilgilere vs. dayanan daha akılcı/gelişmiş çözümler beklemenin gerçekçi olmadığını, ve de bu tarz örneklerin "ahlaksız" olarak değerlendirilmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Buradaki varsayımımız ahlâkın bir amacı olduğu; amacının da toplumların iyi, güven içinde, sağlıklı, müreffeh vb. biçimlerde yaşamalarına yardımcı olmak olduğu şeklinde ifade edilebilir. Kural, gelenek vb. şekillerde karşımıza çıkan değer yargılarını da bu nesnel kıstasa göre (belirli şartlar altında toplumun çıkarlarına ne derece hizmet ettiğine göre) değerlendirmek gerektiğini; şu ahlaklıdır bu ahlaksızdır" şeklinde bir yaklaşımın da amaçsız olduğunu düşünüyorum. Sınırlı ahlâki nesnelci yaklaşımın asıl ve ana iddiası şudur: Bir ahlâki değer, belli bir bağlamda, zamanda, mekanda bir diğer ahlâki değerden daha fazla ya da daha az yararlı olabilir, ve de bu nesnel olarak gösterilebilir. Yani "A ahlâklı", "B ahlâksız" gibi bir sınıflandırma yerine "C değeri"nin benimsenmesi, "D değeri"nin benimsenmesinden daha doğrudur denebilir.
İngiltere gibi bol yağış alan, su sorunu yaşamayan bir ülkeyi düşünün. Burada su sorunu olmadığından bahçe hortumunu açık bırakmak vs. şekillerde su israfı yapmanın pek bir sorun yaratmayacağı düşünülebilir. Bu nedenle bu tarz davranışların ayıplanması, hatta hukuken cezalandırılabilir olması gerekmeyebilir. Ama su kaynaklarının çok kıt olduğu bir çöl ülkesinde bu tarz bir davranış toplum açısından çok zararlı olabilir, ve bu nedenle bu davranışların azalması ya da önlenmesi için suyu israf edenlere para cezası verilmesi akılcı olacaktır. Bir ikinci seçenek olarak bir hanedeki su kullanımının kişi başına x miktarı geçmesi durumunda sonraki su kullanımının daha pahalı hâle getirilmesi gibi bir uygulama da denenebilir.
Savunduğum yaklaşım bu durumda şunu söyler: Farklı ülkeler, farklı şartlara sahip olabilir. Bu farklı şartlar farklı kural ve uygulamaları gerektirebilir. Önemli olan bu uygulamaların ve de kuralların nesnel şartlara dayanarak temellendirilmesidir. Bunun dışında uygulamaları ahlaklı/ahlaksız, ya da doğru/yanlış şeklinde sınırlamak sınırlayıcıdır. Çöl ülkesi örneğinde incelediğimiz iki seçenekten biri diğerinden daha etkili olabilir, bunlar empirik olarak ortaya konabilir ve birinin diğerinden daha başarılı bir kural olduğu düşünülebilir. Henüz bilinmeyen 3. bir değer bu ikisinden daha etkili de olabilir. Buradaki iddia herhangi bir değerin mutlak, evrensel, her koşulda doğru olduğu vs. değil. Tam aksine, değerlerin amaçlı olduğu, ve bu amaçlara hizmet ettiği sürece anlamlı olduğu ve her zaman iyileştirme için yer olduğudur.
Bu yaklaşımı kısaca böyle açıklayabiliriz sanırım.
|
bence insan zaman içinde sadece bilişsel olarak değil, duyuşsal olarak da gelişiyor. şundan daha birkaç yüzyıl önce avrupa'da bile çocuklar, küçük oldukları için, maden işçiliği için ideal işçi olarak görülüyormuş. üstelik bu çocuk hakları denilen hakların tarihi de o kadar eski değil. mesela bu çocuk işçiliği reddi ortaya konmazdan önce çocuk işçiliğinin ahlaki olup olmadığı konusunun insanların dikkatini çekmediği çok açık; fakat ne zaman ki bu konu insanların üzerinde ciddi biçimde duyuşsal rahatsızlık oluşturuyor, gerekli önlemler de o zaman alınmaya başlıyor. benzer durumun günümüzde de geçerli olduğunu düşünüyorum. bugünün dünya insanının, hiç dikkat kesilmediği bir konuyu: "acaba ahlaki mi?" diye sorgulamaya motivasyonu olmayabilir. ancak geleceğin insanının aynı konuyu günümüzdeki gibi ahlaki bulabileceğinin garantisini verecek olmak da medyumluktan farksız bence.
evrensel ahlak ilkeleri var mı bilmiyorum. ancak, bugün öyle sandığımız ilkelerin gelecekte de geçerli olabileceğini iddia etmek doğru değil gibi görünüyor. sadece çağlara göre bile olsa, ben kendimi ahlakın göreli olduğu konusuna daha yakın buldum şimdi. mesela bundan 300 yıl önce insanların çocuk işçiliğinden rahatsız olmamalarına: "ahlaki değildi." diyemiyorum. çünkü biliyorum ki: ben, bu bilince ancak yaşadığım çağda kavuşabildim; oysa o çağdan, bu tür bir bilinç beklemek pek akıllıca bir yaklaşım değil.
|
Burada dediklerine doğrudan değinmedim, ama yukarıda yazdıklarımın bunlarla doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyorum. Kullandığın örnekleri daha sonra ele almamız vs. de elbette mümkün.
A skeptic is one who prefers beliefs and conclusions that are reliable and valid to ones that are comforting or convenient, and therefore rigorously and openly applies the methods of science and reason to all empirical claims, especially their own. A skeptic provisionally proportions acceptance of any claim to valid logic and a fair and thorough assessment of available evidence, and studies the pitfalls of human reason and the mechanisms of deception so as to avoid being deceived by others or themselves. Skepticism values method over any particular conclusion.
–Dr. Steven Novella, The New England Skeptical Society
|

16-03-2011, 23:11
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 22 Jul 2009
Mesajlar: 4.880
|
|
İvan Karamazov´isimli üyeden Alıntı
bence insan zaman içinde sadece bilişsel olarak değil, duyuşsal olarak da gelişiyor. şundan daha birkaç yüzyıl önce avrupa'da bile çocuklar, küçük oldukları için, maden işçiliği için ideal işçi olarak görülüyormuş. üstelik bu çocuk hakları denilen hakların tarihi de o kadar eski değil. mesela bu çocuk işçiliği reddi ortaya konmazdan önce çocuk işçiliğinin ahlaki olup olmadığı konusunun insanların dikkatini çekmediği çok açık; fakat ne zaman ki bu konu insanların üzerinde ciddi biçimde duyuşsal rahatsızlık oluşturuyor, gerekli önlemler de o zaman alınmaya başlıyor. benzer durumun günümüzde de geçerli olduğunu düşünüyorum. bugünün dünya insanının, hiç dikkat kesilmediği bir konuyu: "acaba ahlaki mi?" diye sorgulamaya motivasyonu olmayabilir. ancak geleceğin insanının aynı konuyu günümüzdeki gibi ahlaki bulabileceğinin garantisini verecek olmak da medyumluktan farksız bence.
evrensel ahlak ilkeleri var mı bilmiyorum. ancak, bugün öyle sandığımız ilkelerin gelecekte de geçerli olabileceğini iddia etmek doğru değil gibi görünüyor. sadece çağlara göre bile olsa, ben kendimi ahlakın göreli olduğu konusuna daha yakın buldum şimdi. mesela bundan 300 yıl önce insanların çocuk işçiliğinden rahatsız olmamalarına: "ahlaki değildi." diyemiyorum. çünkü biliyorum ki: ben, bu bilince ancak yaşadığım çağda kavuşabildim; oysa o çağdan, bu tür bir bilinç beklemek pek akıllıca bir yaklaşım değil.
|
''ben, bu bilince ancak yaşadığım çağda kavuşabildim; oysa o çağdan, bu tür bir bilinç beklemek pek akıllıca bir yaklaşım değil.'' diyerek zaten sınırsız değer rölativizmini reddetmiş oluyoruz bence. Çünkü günümüzün (örn. çocuk hakları konusundaki) anlayışınının (bilincinin), 300 yıl öncesinin anlayışına göre, daha 'üstün', daha makul, daha 'iyi' olduğunu söylemiş oluyoruz zımnen.
İki açıdan da haklısın bana göre:
(1) Geçmişe Yönelik Değerlendirmeler
Günümüzün varmış olduğu anlayış düzeyinden hareketle geriye dönük eleştirilerimizde dikkatli olmalıyız. Örneğin biz de, 300 yıl önce çocuk hakları diye birşey tanımayan, böyle bir hassasiyeti olmayan bir toplumun içine doğmuş ve yetişmiş olsaydık, muhtemelen böyle bir hassasiyeti bireysel olarak geliştiremezdik. Gerçi yaşadığı toplumun/zamanın en yerleşmiş anlayışlarına bile karşı çıkan (''zamanının ilerisinde'' bir anlayışa sahip) aydın bireyler de olumuş her zaman (kölelik konusunda mesela). Ama diğer yandan bu aydın bireylerin bile, bugün bize çok ters gelen, ama onların döneminde normal karşılanan birçok uygulama ve anlayışı eleştirmeden devraldıklarını da görüyoruz (örn. kadın hakları gibi konularda).
(2) Geleceğe Yönelik Değerlendirmeler
Diğer yandan günümüzde hepimizin çok normal karşıladığı bazı şeylerin, birkaç yüzyıl sonraki toplumlar tarafından 'ahlaksız', 'vahşice' görülmeyeceğinin garantisini veremeyiz elbette. Meselâ birkaç yüzyıl sonra, kısmî bilinç/zeka sahibi hayvanlara yönelik tutumlar radikal bir şekilde değişmiş olabilir.
Yani her iki açıdan da mütevazı ve temkinli olmak gerekiyor. Bugün varmış olduğumuz etik düzeyini, tüm zamanların mutlak doruğu olarak görüp, hem geçmişi anakronik bir şekilde eleştirmek, hem de geleceğe yönelik ilelebet değişmeden kalacağını düşünmek yanlış olur elbette.
Ama tüm bunlar, Astur'un eleştirdiği sınırsız değer rölativizmini ve değer nihilizmini doğrulayacak veya makul gösterecek şeyler değil bence. Yani Astur'un eleştirisini haklı buluyorum.
Belki tüm açılarıyla uyuyor olmayan bir analoji olacak, ama (Astur da zaten aynı analojiyi kurmuştu): Örneğin 3000 yıl öncesi toplumlardan, Dünya'nın yuvarlak olduğunu bilmelerini beklemek de akıllıca olmaz. Geçmiş toplumların düz dünya anlayışına sahip olmalarını anlayabilir, mazur görebiliriz. Ama bu, bizleri bu eski anlayışın yanlış olduğunu tespit etmekten alıkoymaz.
Her ne kadar günümüzün varmış olduğu etik anlayışını mutlaklaştırmayıp, temkin ve tevazu ile yaklaşsak bile, en nihayetinde günümüzün varmış olduğu bu bilinç düzeyinin eski zamanlardaki birçok anlayışa göre daha 'iyi' olduğunu söylüyoruz. Bakire kızların tanrılara kurban edilmesi, dul kadınların eşlerinin cesetleriyle birlikte canlı canlı yakılması, koskoca bir etnik grubun salt ten renginden ötürü doğuştan köle olarak görülmesi vs. gibi uç örnekleri düşündüğümüzde, bu anlayışların artık aşılmış olmasını olumlu buluyorsak, sınırsız rölativist değiliz demektir zaten. Çünkü ''ilgili toplumun/dönemin kabul ettiği etik kuralları''nın üstünde bir takım kriterleri benimsemişiz demektir. Sorun işte bu kriterlerin kaynağı, temellendirilmesi, mahiyeti...
İvan Karamazov´isimli üyeden Alıntı
ulpian bu konuyu örneklerle biraz daha açar mısın?
|
Astur'un yazdıklarına da cevap vermeye çalışarak biraz açmaya çalışacağım (bir sonraki iletimde). Bu ''ahlaki kognitivizm - non-kognitivizm'' tartışmasını bilgi felsefesi açısından verimli ve ilginç buluyorum şahsen, ama etik alanında sonuç olarak, yani 'pratikte' de bir önemi var mı, henüz ben de tam oturtabilmiş değilim kafamda...
Konu ulpian tarafından (16-03-2011 Saat 23:25 ) değiştirilmiştir.
|

17-03-2011, 04:22
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 22 Jul 2009
Mesajlar: 4.880
|
|
Astur´isimli üyeden Alıntı
Böyle bir konuda sen ne düşünürsün acaba?
|
Kolombiya örneğinde aynen senin tutumuna katılıyorum ben de.
Batı toplumlarının önemli bir kısmı (gözlemleyebildiğim kadarıyla daha çok 'sol', 'çevreci', 'küreselleşme karşıtı', 'feminist' vs. gibi gruplardan sayılabilecek kesimler, ama daha da önemlisi özellikle medyaya hakim 'sol-liberal' aydın kesim), kendi kolonial tarihlerini ve bu bağlamdaki hatalarını eleştirmekte, Batı'nın diğer tüm medeniyetlere 'yukardan bakma' alışkanlığını reddetmekte vs. aşırı ileri gidiyor ve ''kültür rölativizmi'' tuzağına düşüp, evrensel insan haklarının ve bu kazanımların temeli olan etik değerlerin önemini ve değerini yeterince savunmaktan aciz kalıyor. En son sargon'la > şu başlıkta< çok kısa da olsa değinmiştik bu konuya.
'' Onların kültürleri de böyle işte, bunu eleştirmeye ne hakkımız var, onlar da kendi kültürlerini yaşayabilmeli, hoşgörünün, çoğulculuğun bir gereğidir bu, biz batılılar kendi değerlerimizi herkese dayatmaktan vazgeçmeliyiz artık'' gibi kulağa çok hoş gelen cümlelerle, bir de bakıyorsun: Avrupa'da yaşayan göçmen ailelerin çocuklarını zorla evlendirmeleri 'hoş' karşılanmaya başlıyor. 'Din özgürlüğü' adı altında Batı'nın hukuk kazanımlarından müslümanlar için istisnalar yapılıyor (örn. hayvanları koruma kanunundan). Bazı (ateist, sol-liberal) entelektüeller müslüman çocuklar için Alman okullarında evrim kuramı gibi dinlerine aykırı içeriklerin zorunlu olmasını eleştiriyor. Karikatür krizi gibi 'krizlerde' müslümanların aşırı tepkilerini eleştirmek, fikir ve sanat özgürlüğünü savunmak yerine, ''farklı kültürlerin hassasiyetlerine saygı duymalıyız'' gibi sloganlar atılıyor (ki bunu yapan entelektüeller, kendi yaşadıkları toplumlarda, örneğin İsa karikatürleri gibi şeylere karşı çıkan Vatikan'ı sert bir dille eleştiriyorlar). Bu alanda beni endişelendiren birçok somut örnek var daha.
Tüm bu tutumlara karşı çıkanlar ise, solcular tarafından ''sağcılık''la itham ediliyor (ki özellikle Almanya'da 'sağcı' ithamı neredeyse 'Nazi' ithamıyla eşdeğer. Bu yüzden sağ demokrat partiler bile ''rechts'' olarak değil ''bürgerlich'' olarak anılır.).
Kişisel olarak meselenin bu 'siyasi' yönünü çok önemsiyorum. Ama yine de salt kuramsal tartışmamıza geri dönecek olursak:
Astur´isimli üyeden Alıntı
Açıkçası sorunu okuduktan sonra hem biraz okuma yapmam, hem de epeyce düşünmem gerekti. Daha önce üstünde durduğum bir soru/konu değildi bu.
Bu konulardaki düşüncelerimi biraz inceledim de, sanırım ben Ahlâki Kognitivizm üstbaşlığı altına düşüyorum. Örneğin ben etik alanında bilginin aksiyoloji temelinde mümkün olduğunu düşünürüm. Şu makaleye müsait bir zamanında bakmanı öneririm mesela; ben de bu makalenin yazarına insanın ve diğer canlıların bir teleonomisi, yani temel bir yönlenimi/yönlenimleri olduğu konusunda, ve de bu yönlenimlerin içsel (intrinsic) değerin temeli olduğu konusunda katılıyorum. Bu bağlamda ekonomik sistemlerin, rejimlerin, hukuk kurallarının vs.nin hep bu içsel değere sahip şeylere doğru yol almamızı sağlayan ya da bunu kolaylaştıran araçsal(instrumental) değere sahip olduklarını düşünürüm. Kognitivizm ve Non-Kognitivizm tartışmasını henüz hakkıyla incelediğimi düşünmüyorum, o açıdan yanlış anlamış olabilirim, ama eğer tarafları ve görüşlerini doğru anladıysam ve bu bağlamda bahsettiğim aksiyolojik yaklaşım kognitivizm bağlamında etik bilgi tanımının altına düşüyorsa, ben başta da belirttiğim gibi ahlâki kognitivistlerle beraber sınıflandırılabilirim.
|
Aksiyomatik yaklaşımları pek doğru bulmuyorum kendi adıma. Her ne kadar varsayımsız/önşartsız düşünmeye başlamak mümkün olmasa da, her alandaki her düşüncenin temelinde en sonunda mutlaka 'ispatlanmamış' bazı ön-kabuller olsa da, hiçbir cümleyi (klasik anlamıyla) 'aksiyom' olarak kabul etmememiz gerektiğini düşünüyorum. Aksiyomatik yaklaşımlar, genelde 'aksiyom' olarak sundukları cümlelere bir 'self-evidence' isnat ederek, her türlü şüphe ve eleştiriden muaf tutma eğiliminde oluyorlar. Bu da düşüncelerin dogmalaşmasına yol açıyor.
Ahlak felsefelerinin, hukuk sistemlerinin vs. araçsal (instrumental) bir işlevi olduğunda haklısın. Ve bu açıdan baktığımızda, etik tamamen nesnel ve bilimsel bir disiplin haline gelir.
''Karşı karşıya olduğumuz somut sorunda X amacına (örn. mümkün olan en çok sayıda insanın mümkün olan en çok oranda zengin/varlıklı olması amacına), en iyi hizmet edecek alternatif hangisidir?'' sorusuna bilimsel-teknik düzlemde cevap verilebilir. Ama ahlakın felsefî temellendirilmesi sorununda önemli olan zaten X'in, yani ahlakın amacının ne olacağı.
Astur´isimli üyeden Alıntı
Buradaki varsayımımız ahlâkın bir amacı olduğu; amacının da toplumların iyi, güven içinde, sağlıklı, müreffeh vb. biçimlerde yaşamalarına yardımcı olmak olduğu şeklinde ifade edilebilir.
|
Meselâ böyle bir ana amaç formülasyonunda ister istemez bir çok sorunla karşı karşıya kalıyoruz: Örneğin ''sağlıklı'' kavramının anlamı (en azından fizyolojik sağlık olarak aldığımızda) büyük oranda sorunsuzken, ''iyi'' kavramının ne olduğu zaten tartışmalı olabiliyor. Diğer yandan örneğin ''güven içinde'' amacı (en azından asayiş/emniyet olarak aldığımızda) anlam olarak sorunsuzken, bu amaç ''özgürlük'' amacıyla çatışma durumunda olabiliyor birçok alanda. Bunun gibi birçok alanda, genel olarak hepimizin kabul ettiği farklı ilkeler arasında bir tartma, dengeleme ve karar verme eylemi gerekiyor.
Yani bu tartma/dengeleme eyleminin ürünü olarak vardığımız sonuç, favorize ettiğimiz çözüm, doğa bilimlerinde olduğu gibi bir ' bilgi' değil, son tahlilde bir ' karar' veya 'tercih' oluyor her zaman.
Elbette, eğer niyetimiz fil dişi kulesinden ütopyalar üretmek değilse, bu etik kararlarımızı ''bilgilerimize'' dayandırmalıyız. Ama etik alanında aldığımız kararlar (veya tercihlerimiz) tamamıyle bilgi düzlemine indirgenemiyor.
Linkini verdiğin, Hume'un temel eleştirisinden hiçbir şekilde kaçış olmadığını düşünüyorum.
(Anladığım kadarıyla Sam Harris, son çıkan The Moral Landscape adlı kitabında Hume'un bu eleştirisini yanlışlamaya çalışıp, bilimsel bir ahlak felsefesi sunuyormuş. Epey şüpheliyim bu konuda, çünkü daha önceki farklı filozofların denemelerini biliyorum az çok. Ama kitabı henüz okumadığım için, birşey diyemeyeceğim. Her halükârda ahlak felsefesiyle ilgili çevrelerin şu sıralarda bir numaralı tartışma konularından biri bu kitap.)
Eğer olan'dan olması gereken'e çıkarım hatalı ise, sadece ''şu toplumda bu böyle yapılıyor, öyleyse aynen öyle yapılmalı'' çıkarımı değil hatalı olan. Aynı zamanda şu gibi çıkarımlar da hatalı olmalı: ''İnsan türünde (hatta tüm canlılarda) belli bir içgüdüsel amaca eğilim vardır. Öyleyse bu amaca hizmet edilmeli''. Burada da bir olgu'dan ahlaki bir değere/emire doğrudan çıkarım söz konusu. Ayrıca bu şekilde belirleyeceğimiz ahlaki amaç ne olursa olsun (örn. mümkün olan en çok sayının mümkün olan en çok mutluluğu), aslında bu amaca hizmet eden, ama kabul edemeyeceğimiz sonuçları olan durumlar kurgulayabiliriz çok sayıda
(örn. On masum çocuğu kaçıran suçlu yakalandı, ama çocukların yerini söylemiyor. Bir an önce bulunmazsa çocuklar ölecek. Kurtarmanın tek yolu işkence. Polis ne yapmalı? Veya: İşkence de işlemedi, çocukları kurtarmanın tek yolu, suçlunun gözü önünde masum eşine işkence etmek. Polis ne yapmalı? On çocuk değil de, on bin çocuk olsa ne derdik?)
Kanımca ahlaki kognitivizmi savunmanın sadece üç yolu var, ve üçü de ya kullanılan varsayımlar ya da uygulanan metot açısından beni tatmin etmiyor.
(1) Ya olan'dan (direkt) olması gereken çıkartılacak ve Hume'un gerisine düşülmüş olacak.
(2) Ya Platon'a uyarak, ''iyilik'', ''adalet'' gibi soyut kavramlara doğaüstü bir evrende ontolojik ve nesnel gerçeklik isnat edeceğiz. Ki bunun için yeterli gerekçe görememem bir yana, bu nesnel gerçekliği olan doğaüstü 'entity'leri hangi 'duyularımızla' veya melekelerimizle bilebileceğimiz de bir muamma.
(3) Ya da Kant'a uyarak, temel ahlaki ilkenin (örn. kategorik buyruğun) ''sentetik apriori yargı'' olduğunu ilan edeceğiz. Yani hem (örn. ''tay, yavru at demektir, öyleyse tay bir attır'' cümlelerinde olduğu gibi) tanım gereği a priori, yani ampirik değil, 'kendiliğinden' ve üniversel olarak doğru olacak. Hem de tanımların aksine öncüllerin kendisinden çıkmayan yeni bir bilgi sunuyor olacak. Bu gibi sentetik apriori yargıların mümkün olduğunu düşünmüyorum.
Tüm bu ahlaki kognitivist pozisyonlar, kanımca, etik gibi şüphesiz önemli bir alanı, keyfiliğe, sınırsız rölativizme, nihilizme terk etmemek için, zorlama yollarla değerlere bir şekilde 'olgu' statüsü kazandırmaya ve tıpkı doğal olgular gibi değerlerin de 'bilinebileceğini' göstermeye çalışmakta. Oysa ahlaki pozisyonlarımızın bilgi değil, karar/tercih olduğunu itiraf etmek, kararlarımızın/tercihlerimizin tamamen keyfi olması gerektiği, rasyonel bir şekilde tartışılamaz ve eleştirilemez oldukları anlamına gelmiyor.
Konu ulpian tarafından (17-03-2011 Saat 04:50 ) değiştirilmiştir.
|

17-03-2011, 07:00
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 11 Jun 2009
Bulunduğu yer: Illuminati
Mesajlar: 1.429
|
|
ulpian´isimli üyeden Alıntı
Ahlak felsefelerinin, hukuk sistemlerinin vs. araçsal (instrumental) bir işlevi olduğunda haklısın. Ve bu açıdan baktığımızda, etik tamamen nesnel ve bilimsel bir disiplin haline gelir.
|
Araçsal işlev konusunda hemfikir isek, bu araçlar hangi amaca hizmet ediyor sence? Sence içsel değer diyebileceğimiz şey nedir yani? Eudaimonia?
İnsanlar neyi, neden yapıyor diye sorduğumuzu varsayalım; herkes bu sorulara bir noktaya kadar cevap verebilir. Mesela:
Neden okula gidiyorsun?
-Gelecekte iyi bir meslek sahibi olabilmek için.
Neden iyi bir meslek sahibi olmak istiyorsun?
-Kendimi ve gelecekte sahip olmak istediğim ailemi iyi şartlarda yaşamak için.
...
vs.
En sonunda mutlu olmak için şeklinde bir cevap alınacağını tahmin ediyorum. Peki neden mutlu olmak istiyoruz? Mutluluk kendi içinde değeri olan bir şey midir?
|
Ama ahlakın felsefî temellendirilmesi sorununda önemli olan zaten X'in, yani ahlakın amacının ne olacağı.
|
Kesinlikle.
|
Meselâ böyle bir ana amaç formülasyonunda ister istemez bir çok sorunla karşı karşıya kalıyoruz: Örneğin ''sağlıklı'' kavramının anlamı (en azından fizyolojik sağlık olarak aldığımızda) büyük oranda sorunsuzken, ''iyi'' kavramının ne olduğu zaten tartışmalı olabiliyor. Diğer yandan örneğin ''güven içinde'' amacı (en azından asayiş/emniyet olarak aldığımızda) anlam olarak sorunsuzken, bu amaç ''özgürlük'' amacıyla çatışma durumunda olabiliyor birçok alanda. Bunun gibi birçok alanda, genel olarak hepimizin kabul ettiği farklı ilkeler arasında bir tartma, dengeleme ve karar verme eylemi gerekiyor.
|
Benim özellikle İvan'a yazdığım mesajda açıkladığım meta-etik yaklaşım birbiriyle rekabet eden, her zaman değişime gelişime açık değerler ve kurallardan bahsediyor.
Yukarıda bahsettiğin tarz ikilemlerde tartma, dengeleme ve karar verme eylemine ihtiyaç duyulduğu konusunda haklısın. Ama zaten insanlık tarihi boyunca tam olarak bunun için pek çok sistem denendi ve insanlıkla beraber evrildi. Demokratik karar alma mekanizmalarının tam olarak bu kararların alınması için var olduğunu düşünüyorum mesela.
Böyle bakıldığında, bu zorunluluk en azından benimsediğim meta-etik yaklaşım açısından sorun yaratmıyor.
|
Yani bu tartma/dengeleme eyleminin ürünü olarak vardığımız sonuç, favorize ettiğimiz çözüm, doğa bilimlerinde olduğu gibi bir 'bilgi' değil, son tahlilde bir 'karar' veya 'tercih' oluyor her zaman.
Elbette, eğer niyetimiz fil dişi kulesinden ütopyalar üretmek değilse, bu etik kararlarımızı ''bilgilerimize'' dayandırmalıyız. Ama etik alanında aldığımız kararlar (veya tercihlerimiz) tamamıyle bilgi düzlemine indirgenemiyor.
|
Bütün bu karar ve tercihleri betimsel olarak ifade etmemiz, dolayısıyla da bilgi haline getirmemiz mümkün değil mi ama? Diyelim A toplumu dul kadınların eşleri ölünce cesetle birlikte yakılmasının doğru olduğunu düşünüyor ve bu yönde kararlar alıyor. A toplumu B tarihinde C kararını aldı dediğimizde bu doğa bilimlerindeki gibi gözleme dayanan, kayıt altına alınabilecek bilgi haline gelmez mi?
Bence sorun, olandan olması gerekene ilişkin, normatif önermelere doğrudan ulaşmadaki problemler. Bunu aşmanın tek yolu da aksiyolojik açıklamalar diye düşünüyorum, daha iyi bir alternatif ben henüz görmedim.
Linkini verdiğin, Hume'un temel eleştirisinden hiçbir şekilde kaçış olmadığını düşünüyorum.
(Anladığım kadarıyla Sam Harris, son çıkan The Moral Landscape adlı kitabında Hume'un bu eleştirisini yanlışlamaya çalışıp, bilimsel bir ahlak felsefesi sunuyormuş. Epey şüpheliyim bu konuda, çünkü daha önceki farklı filozofların denemelerini biliyorum az çok. Ama kitabı henüz okumadığım için, birşey diyemeyeceğim. Her halükârda ahlak felsefesiyle ilgili çevrelerin şu sıralarda bir numaralı tartışma konularından biri bu kitap.)
|
TED'de bu kitapta savunduğu düşünceleri özetleyerek açıkladığı bir konuşması var, dilersen onu izle.
|
Aynı zamanda şu gibi çıkarımlar da hatalı olmalı: ''İnsan türünde (hatta tüm canlılarda) belli bir içgüdüsel amaca eğilim vardır. Öyleyse bu amaca hizmet edilmeli''. Burada da bir olgu'dan ahlaki bir değere/emire doğrudan çıkarım söz konusu.
|
Bu, ciddiye alınması gereken bir eleştiri, ben de herhangi bir ahlâk teorisinin en zayıf noktasının her zaman, kaçınılmaz olarak bu nokta olacağını düşünüyorum.
http://www.marxists.org/archive/mark...man-rights.htm
Şu makaleye göz atma imkânın oldu mu bilmiyorum, özellikle 3. başlıktan itibaren tam olarak konumuzla ilgili bir şeyler söylüyor Markoviç. Şu sorusu hedefi 12'den vuruyor bence:
|
Which are the objective conditions necessary for human survival and development, not as a mere living organism but as a distinctly human being?
|
Tercüme: İnsanın sadece yaşayan bir organizma olarak değil, ancak özel olarak insan olarak hayatta kalması ve gelişimini sürdürmesi için gereken nesnel koşullar nelerdir?
Soruya farklı insanlar birbirinden çok değişik cevaplar verebilir elbette, ama bu soruya verilecek cevapların insanlık tarihindeki sayısız deneyin ışığında değerlendirilebileceğini, elenebileceğini vs. düşünüyorum.
|
Ayrıca bu şekilde belirleyeceğimiz ahlaki amaç ne olursa olsun (örn. mümkün olan en çok sayının mümkün olan en çok mutluluğu), aslında bu amaca hizmet eden, ama kabul edemeyeceğimiz sonuçları olan durumlar kurgulayabiliriz çok sayıda
(örn. On masum çocuğu kaçıran suçlu yakalandı, ama çocukların yerini söylemiyor. Bir an önce bulunmazsa çocuklar ölecek. Kurtarmanın tek yolu işkence. Polis ne yapmalı? Veya: İşkence de işlemedi, çocukları kurtarmanın tek yolu, suçlunun gözü önünde masum eşine işkence etmek. Polis ne yapmalı? On çocuk değil de, on bin çocuk olsa ne derdik?)
|
Bu tarz durumlarda doğru yaklaşımın rule utilitarianism(kural faydacılığı) olduğunu düşünüyorum. Faydacı yaklaşımla Kant'ın deontolojik etik anlayışının bir birleşimi gibi de görebiliriz. Kant'ın dediği gibi:
“Aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyebileceğin bir maxime göre hareket et.” Yani tek tek her durum için ayrı bir fayda hesabı yapmak yerine benzer tüm durumlarda uygulandığı takdirde daha fazla fayda getirecek şekilde davranmalıyız. Öbür türlü bir insanı durup dururken öldürüp, organlarını toplayıp, ihtiyaç duyan birkaç kişiye dağıtmak gibi şeyleri de faydalı addetmemiz gerekir. Ama kural faydacılığı bu tarz durumları göz önüne alan bir yaklaşım; toplam faydanın daha büyük olduğu düşünülen her durumda canının tehlikede olabileceği bir toplumda kimse kendini kolay kola güvende hissedemez.
Şu yaklaşımı beğeniyorum:
http://en.wikipedia.org/wiki/Moderate_objectivism
Bu yaklaşımla bir çeşit değer hiyerarşisi oluşturmak mümkün. Mesela bir arkadaşınla saat 8de A restoranında buluşma konusunda sözleştin diyelim; sözünü tutma gibi bir sorumluluğumuz olduğu kabul edilebilir. Ancak diyelim saat 7.50'de yoldayken bir trafik kazasına şahit oldun, ve yakınlarda kimse yok. Bu durumda arkadaşınla doğru saatte buluşmama ve de sözünü tutmama pahasına kaza geçirenlere ilk yardım uyguladın ve onlar için ambulans çağırdın. Bu durumda bu hayatları kurtarmak için elinden geleni yapma sorumluluğun, arkadaşına verdiğin sözü tutmandan daha önceliklidir denebilir.
İstisna gerektirebilecek durumlarla karşılaşıldığında gittikçe daha çok duruma hazır, daha kapsamlı kural setleri yaratarak yolumuza devam edebiliriz. İlk kural "arkadaşlarına verdiğin sözleri tutmalısın" iken yeni kural ise "insanların hayatlarını kurtarman gereken bir durum engel olmadığı sürece arkadaşlarına verdiğin sözleri tutmalısın" halini alabilir.
Bu yaklaşıma güzel ve de güncel bir örnek olarak Ahmet Altan'ın bir köşe yazısını paylaşacağım:
|
"Karar vermenin çok zor olduğu anlar vardır.
Özellikle vicdanla ilkenin çatıştığı anlarda bir tercih yapmak o kadar kolay değildir.
Dün, böyle bir ikileme iyi bir örnek olacak ve hukuk literatürüne girecek bir olay yaşandı.
Biliyorsunuz, “Hayata Dönüş Operasyonu” adı altında hapishanelere yapılan o korkunç baskınlarda birçok mahkûm hayatını kaybetmişti, bazıları sakat kalmıştı.
Koğuşlara giren askerler mahkûmlarla tutuklulara ateş açmışlardı.
Şimdi o katliamın duruşmaları yapılıyor.
O facianın sorumlusu olarak yalnızca sıradan askerler yargılanıyor.
Esas kararı verenler ortada yok.
Yargılanan askerlerin suç işlemiş olmaları, mahkûmları öldürmüş olmaları, vahşice davranmış olmaları mümkün, zaten bunun için yargılanıyorlar.
Bu askerleri savunmak için Baro bir avukat atamış.
Askerleri savunmak için mahkemeye giren avukat, “ben askerleri savunmaktan vazgeçtim, ben bu operasyonda haksızlığa uğrayanları savunacağım” demiş.
Bunu duyan her vicdan sahibi insanın neredeyse bir refleksle avukatı alkışlayacağını sanıyorum.
Bizim yazı işlerindeki ilk tepkimiz de bu oldu.
Vicdana ve insanlığa uygun bir tepki olarak gördük bunu.
Ama sonra tartışmaya başladık.
Avukatın davranışı vicdana uygundu ama ilkelere uygun muydu?
Avukatlık mesleğine uygun muydu?
Mesleğin kurallarına uygun muydu?
Tek bir olayda “vicdanlı” davranmak adına, o vicdanı bütün olaylarda sağlam tutmak için oluşturulmuş genel ilkeleri çiğnemek, son tahlilde vicdana mı hizmet eder?
Hukuk açısından baktığınızda, o davada yargılanan askerlerin de “savunma hakkı” kutsaldır.
“Savunma hakkı” insan vicdanının ve adalet duygusunun bulduğu ve uyguladığı bir kural.
Kim olursa olsun, ne yaparsa yapsın, yeryüzündeki her insan, her davada savunma hakkına sahiptir ve bu savunmayı yerine getirmek de avukatların görevidir.
Doktorların yeryüzünün en aşağılık, en rezil insanlarını tedavi edip iyileştirmeleri gibi, avukatlar da dünyanın en kanlı katillerini, en büyük canavarlarını savunurlar meslekleri gereği.
Ha, bu tür insanların savunmasını almayı baştan reddeden bir avukat olabilirsiniz, “gidip başka bir avukat bul” diyebilirsiniz, dünya avukatlarla dolu, sizin bu tercihiniz sanığın savunma hakkını zedelemez.
Siz ilkelerinizle vicdanınızı çarpıştırmadan avukatlık yapma dürüstlüğünü gösterirsiniz.
Ama kendisini savunamayacak birilerine sizi avukat atamışlarsa, siz onları mahkeme salonunda terk edebilir misiniz?
O askerleri savunmak için duruşma salonuna giren bir avukatın, “ben bunları savunmayacağım, karşı tarafı savunacağım” demesi, savunmakla yükümlü olduğu insanları daha baştan “suçlu” ilan etmek ve mahkemeyi de etkilemek olmaz mı?
Ayrıca siz o askerleri savunmayı bu kadar açıkça, herkesin gözü önünde, “vicdan” adına reddederseniz, bir daha hangi avukat bu davayı kolaca sırtlanabilir?
Üstelik bu askerlerin parası da yok.
Kendilerine bir avukat da tutamayacaklar.
Pek, o askerleri kim, nasıl savunacak şimdi?
Avukatın davranışı, askerlerin beraat etme ihtimalini daha baştan torpillemiyor mu?
Bakın, “Hayata Dönüş Operasyonu” insanlığa aykırı bir operasyondu, hiçbir vicdanlı insan öyle bir operasyonu kolayından savunamaz.
Ama bu tek bir “olayda” siz bir avukat olarak “vicdanlı” davrandığınızda, insanlık tarihinin en büyük kazanımlarından biri olan “savunma hakkının” kutsallığını zedelemiş olmaz mısınız?
“Savunma hakkı” insan vicdanının bulduğu bir ilkedir.
İnsanlığın ortak vicdanının ürünü olan “kutsal” bir ilkeyle, tek bir olayda vicdanımız çatıştığında ne yapacağız?
Ben, insanlığın ortak vicdanının ilkelerini korumanın, tek bir olayda suçluları cezalandırmaktan daha önemli olduğunu düşünüyorum.
Herkes gibi ben de o avukatı anlıyorum.
Ama insanlığın “ortak haklılığını” korumanın, tek bir olayda haklılıktan yana çıkmaktan daha önemli olduğuna inanıyorum.
Çünkü o “ortak haklılık” bazen bir suçlunun kurtulmasına izin verse de, genelde binlerce suçsuzun hakkına kavuşmasını sağlıyor."
|
|
Kanımca ahlaki kognitivizmi savunmanın sadece üç yolu var, ve üçü de ya kullanılan varsayımlar ya da uygulanan metot açısından beni tatmin etmiyor.
|
Bu üç seçeneğin de kabul edilemez olduğu konusunda hemfikiriz.
A skeptic is one who prefers beliefs and conclusions that are reliable and valid to ones that are comforting or convenient, and therefore rigorously and openly applies the methods of science and reason to all empirical claims, especially their own. A skeptic provisionally proportions acceptance of any claim to valid logic and a fair and thorough assessment of available evidence, and studies the pitfalls of human reason and the mechanisms of deception so as to avoid being deceived by others or themselves. Skepticism values method over any particular conclusion.
–Dr. Steven Novella, The New England Skeptical Society
|

17-03-2011, 15:47
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 22 Jul 2009
Mesajlar: 4.880
|
|
Astur´isimli üyeden Alıntı
En sonunda mutlu olmak için şeklinde bir cevap alınacağını tahmin ediyorum. Peki neden mutlu olmak istiyoruz? Mutluluk kendi içinde değeri olan bir şey midir?
|
Açıkçası, kendi içinde tutarlı ve genel geçerli olduğunu düşündüğüm bir yanıtım henüz yok bu soruya.
Bir yandan: İnsan mutluluğundan daha önemli ilkeler kabul etmek bana ters geliyor. Ahlak felsefesinin, hukuk sistemlerinin, bilimin, her türlü 'kurum'un bir takım 'kutsal'lara değil, neticede sadece insanların mutluluğuna hizmet etmesi gerektiğini düşünüyorum.
Diğer yandan: Aslında bu genel pozisyonuma uymayan çözümleri savunduğum durumlar kurgulayabiliyorum. Örneğin tüm insanlığın mutlu, huzurlu, sağlıklı, güvenli, mis gibi yaşayabilecekleri sanal bir dünya oluşturmuş olsam ve onların ruhu bile duymadan hepsini bu matrix'e bağlama ve ilelebet mutlu yaşatma imkanım olsaydı, bunu kesinlikle reddederdim, ahlaki bulmazdım. Demek ki, mutluluğu en azından tek başına en üst değer olarak görmüyorum. İnsanları kendi mutlulukları için kandırmayı ahlaki bulamıyorum. Mutluluğun yanında doğruluğu ve bireyin eldeki tüm bilgilere vakıf bir şekilde kendi hayatını kendi belirlemesi hakkını da en azından eşdeğer görüyorum.
Ama aslında bu gibi konuların ''kognitivizm'' - ''non-kognitivizm'' tartışmasında önemi olmadığını düşünüyorum. Pratik yaklaşım olarak aslında aramızda bir fark göremiyorum. Ama ''ahlakın temellendirilmesi'' sorunununda bilgi felsefesi açısından non-kognitivizmin daha makul olduğunu düşünüyorum hala. Açıklamaya çalışacağım.
Astur´isimli üyeden Alıntı
Bütün bu karar ve tercihleri betimsel olarak ifade etmemiz, dolayısıyla da bilgi haline getirmemiz mümkün değil mi ama? Diyelim A toplumu dul kadınların eşleri ölünce cesetle birlikte yakılmasının doğru olduğunu düşünüyor ve bu yönde kararlar alıyor. A toplumu B tarihinde C kararını aldı dediğimizde bu doğa bilimlerindeki gibi gözleme dayanan, kayıt altına alınabilecek bilgi haline gelmez mi?
Bence sorun, olandan olması gerekene ilişkin, normatif önermelere doğrudan ulaşmadaki problemler.
|
Elbette. Zaten üstünde durmaya çalıştığım nokta da tam burası. Betimsel düzlemdeki tespitlerimizin 'bilgi', fakat normatif düzlemdeki etik pozisyonlarımızın ancak 'karar' olabileceğini savunuyorum.
Astur´isimli üyeden Alıntı
Bunu aşmanın tek yolu da aksiyolojik açıklamalar diye düşünüyorum, daha iyi bir alternatif ben henüz görmedim.
|
İşte buna katılmıyorum. Şöyle ki:
Astur´isimli üyeden Alıntı
Bu üç seçeneğin de kabul edilemez olduğu konusunda hemfikiriz.
|
Bu üç seçeneğin de kabul edilemez olduğunda hemfikirsek, senin de aksiyomatik yaklaşımlara katılmaman gerektiğini düşünüyorum. Çünkü farklı filozofların sundukları aksiyomatik etik sistemlerine baktığımızda, aksiyom olarak alınan temel yargılar için mutlaka bu üç yanlış metottan birini kullandığını göreceğiz, bence. Ayrıca literatürdeki anlamıyla aksiyomatik sistemlerde, her zaman aksiyomlara bir 'self-evidence' isnat etme ve dogmalaştırma eğilimi olduğunu göreceğimizi sanıyorum.
Kanımca, bu aksiyomatik temellendirme girişimlerinden daha iyi bir alternatif görememen, Popper'in ''klasik temellendirme anlayışı'' dediği ve eleştirdiği anlayışa kendimizi bağlı hissetmemizden kaynaklanıyor. Bu hissin aşılması gerektiğini düşünüyorum. Üstelik bu sadece etik alanında değil, istisnasız her alan için geçerli.
Şöyle ki: Felsefe tarihi boyunca her alanda ''klasik temellendirme anlayışının'' hakim olduğunu görüyoruz büyük ölçüde. Herhangi bir (betimsel veya normatif) yargının kabul görmesi için, ilgili yargının eksiksiz ve nihahi olarak temellendirilmesi, gerekçelendirilmesi gerektiği sanılıyor.
Oysa bu anlamda bir ''sonuna kadar gerekçelendirmenin'' (İng: 'ultimate justification', Alm: Letztbegründung) hiçbir alanda mümkün olmadığını görmemiz gerekiyor.
Herhangi bir yargının gerekçelendirilmesi için, bu yargıyı zorunlu veya en azından muhtemel kılacak diğer yargılar ifade etmemiz gerekir. Onlar için tekrar aynısı vs.
Bu ise meşhur '' Münchhausen-Trilemma''ya yol açıyor:
(1) Ya sürekli olarak sonsuza kadar yeni gerekçeler sunacağız ( Infinite regress), ki bu fiilen mümkün değil.
(2) Ya gerekçelendirmek istediğimiz yargıları sirküler olarak gerekçenin kendisinde kullanacağız, ki bu hatalı bir argümantasyon şekli.
(3) Ya da gerekçelendirme zincirini bir yerde kesip duracağız, ki bundan başka çare yok.
Birinci alternatif mümkün değil, ikinci alternatif bariz bir şekilde hatalı. Bu yüzden felsefe tarihi boyunca hep üçüncü yola başvurulduğunu görüyoruz. Ama püf noktası şurada: Üçüncüsünden başka yol olmadığı için, filozofların büyük çoğunluğunun, zinciri kesip durdukları son halkayı 'aşikâr', 'bedihî', 'şüphe edilemez', 'mutlak doğru' ilan ettiklerini ve farklı yöntemlerle olası tüm eleştirilere karşı bağışıklık kazandırmaya çalıştıklarını görüyoruz sürekli. Çünkü birşeyleri doğru olarak kabul etmemiz için, bir teminat arayışı içerisindeyiz sürekli, aksi takdirde herşeyin keyfiliğe, aşırı skeptizime, hatta nihilizme teslim edilmesi gerektiği endişesini hissediyoruz. Diğer yandan bunca yüzyıldır bunca zeki filozofun bulduklarını sandıkları, yadsınması mümkün olmayan son noktanın, tüm bilginin nihai zemininin vs. farklı farklı olduğunu ve felsefe tarihinde 'son nokta' mevzuunda kısmen de olsa herhangi bir konsensüs sağlamadığını da görüyoruz.
Eleştirel rasyonalizm de bu soruya bir 'çözüm' sunamıyor elbette, zaten bu sorunun çözümsüz olduğunu, ''ultimate justification'' illüzyonundan vazgeçmemiz gerektiğini öğretiyor. Münchhausen-Trilemma'sından hiçbir şekilde kaçış yok gibi duruyor. En azından şimdiye kadar bu trilemma'yı aştığını iddia eden girişimlerin hepsinin aslında yine ikinci veya üçüncü çıkmaz sokağa girdiğini görüyoruz (her ne kadar bu, bazı modern filozoflar tarafından son derece rafine bir şekilde veya da bulanık retoriklerle örtülmeye çalışılsa da).
Hiçbir alanda, hiçbir 'son halkayı' nihai aksiyom olarak kabul etmememiz gerekiyor. Tarih, en kesin sandığımız yargılarımızda bile yanılıyor olabileceğimizin örnekleriyle dolu. Üstelik bize son derece bariz gibi gelen ve üzerinde konsensüs olan herhangi bir yargıya karşı bile, bugün belki düşünemediğimiz, fakat haklı olan eleştirilerin gelecekte de getirilemeyeceğini bilemeyiz hiçbir zaman. Öyleyse sadece etik alanında değil, her alanda ve örneğin bilim felsefesinde de ''sonuna kadar gerekçelendirme'', ''nihai teminat sağlayan, sapsağlam ve oynamaz bir temele oturtma'' gibi illüzyonlarımızdan tamamen vazgeçmemiz, her düzlemdeki yargılarımızı, bilgilerimizi, kabullerimizi, hatta bilgi ediniminde kullandığımız metotlarımızı, kriterlerimizi vs. her zaman birer 'hipotez' statüsünde görmemiz ve sadece lafzen ve teorik olarak değil, fiilen ve pratik olarak da gelebilecek yeni açı ve eleştirilere açık tutmamız gerekir.
Umarım fuzuli laf kalabalığı olarak algılanmaz bu yazdıklarım. Çünkü her ne kadar bu yazdıklarımı ''ahlaki kognitivizm - non-kognitivizm'' bağlamında önemli görsem de, yukarda da dediğim gibi, pratik olarak etik alanındaki yaklaşımlarımızda temel bir fark göremiyorum ben de. Yani tartışmakta olduğumuz konu bu açıdan 'önemsiz' görülebilir belki de.
Toparlamak gerekirse: Ahlaki kognitivizmin yanlışlığı, bence bahsettiğim üç yanılgının her birinin (Hume'un eleştirisi, Platon'un idealizmi, Kant'ın sentetik apriori yargısı) yanlış olmasından çıkıyor zaten. En azından ahlaki kognitivizmi makul gösterecek dördüncü bir yol göremiyorum. Diğer anlattıklarım ise, bence neden tüm bunlara rağmen, hala aksiyomatik yaklaşımlara bu denli meyilli olduğumuzu kendi açımdan açıklamak içindi.
Netice olarak: Birşeyi ispatlayamadığımız halde, bir takım metotlarla ispatlayabiliyormuş gibi yapmaktansa, o şey ne kadar mühim olursa olsun, aslında ispatlayamıyor olduğumuzu itiraf edip, rasyonel tartışmaya buradan devam etmek daha makul bence. Örneğin insan haklarının kabulü ne kadar mühim olsa da, bilgi felsefesi açısından ''bilinebilecek'' bir olgu değil, son tahlilde bizim bir tercihimiz. Bu tercihin alternatiflerine göre daha makul olduğunu rasyonel bir şekilde tartışabiliriz (tartışmalıyız) elbette. Ama mesela dünyanın yuvarlaklığı/düzlüğü tartışmasından çok farklı bir düzlemde bir rasyonel tartışma olur bu.
Ama dediğim gibi pratik olarak yaklaşımlarımız arasında bir fark göremiyorum. Örneğin şu cümlelerine aynen katılıyorum (ama bu cümlelerinin aksiyomatik temellendirme yöntemini benimseyen yaklaşımlardan ziyade, aslında eleştirel rasyonalizme daha yakın olduğunu düşünüyorum).
Astur´isimli üyeden Alıntı
Yukarıda bahsettiğin tarz ikilemlerde tartma, dengeleme ve karar verme eylemine ihtiyaç duyulduğu konusunda haklısın. Ama zaten insanlık tarihi boyunca tam olarak bunun için pek çok sistem denendi ve insanlıkla beraber evrildi. Demokratik karar alma mekanizmalarının tam olarak bu kararların alınması için var olduğunu düşünüyorum mesela.
(...)
Tercüme: İnsanın sadece yaşayan bir organizma olarak değil, ancak özel olarak insan olarak hayatta kalması ve gelişimini sürdürmesi için gereken nesnel koşullar nelerdir?
Soruya farklı insanlar birbirinden çok değişik cevaplar verebilir elbette, ama bu soruya verilecek cevapların insanlık tarihindeki sayısız deneyin ışığında değerlendirilebileceğini, elenebileceğini vs. düşünüyorum.
|
Konu ulpian tarafından (17-03-2011 Saat 16:08 ) değiştirilmiştir.
|

17-03-2011, 21:48
|
|
Üyeliğini Sonlandırmış
|
|
Üyelik tarihi: 19 Jun 2009
Bulunduğu yer: Bermuda Allah Üçgeni
Mesajlar: 910
|
|
aslında başlıkta ahlaka hep felsefi açıdan bakıldı ancak ahlak, psikolojinin de konusu. psikoloji bir bilim olduğu için, doğal olarak, bu konuya; doğrunun/yanlışın, faydanın/zararın ne olduğu konusundan yaklaşmayıp, insanların bunları nasıl sahiplenip savunduğuyla ilgileniyor. bu bağlamda da toplumdan topluma, kültürden kültüre değişen doğru/yanlış farklılıklarına karşılık; insanların bunları benimseme biçimlerinin birbirinin neredeyse aynı olmasından yola çıkarak konu daha sağlam bir zeminde ele alınma olanağı bulmuş oluyor diye düşünüyorum. ayrıca ahlak ve psikolojinin birlikte incelenebileceği düşüncesi de hayli yeni. yani psikolojinin bu konuda hala emekleme çağında olduğunu da göz önünde bulundurmak gerekiyor. psikoloji, bu konuda, insanları ilkel davranış gösteren insanlardan gelişmiş davranış gösteren insanlara doğru şu şekilde sınıflandırıyor:
1) doğru ve yanlışın varlığının farkında olan, ancak; doğru davranışları içsellleştirememiş ve yanlışı da ceza almak istemediği için yapmayan insanlar. ortalarda bir ceza veren yoksa, yanlış yapmaktan da çekinmeyecek insanlar.
2) doğru davranışları, sadece kendi çıkarları için gösteren insanlar.
3) doğru davranışları, başka insanların gözünde iyi olabilmek için yapan insanlar.
4) doğruları bir kural olarak gören ve bunlara sahip çıkılması gerektiğini düşünen insanlar.
buraya kadar sınıflandırılmış gruplarda, otorite hep kişiden bağımsızdı. buradan sonraki sınıflarda otorite, kişinin kendisi:
5) doğrunun/yanlışın amacının, insanların refahı(?) olduğunu ve bunların birer kalıp olmadığını; yeri geldiğinde bunlar üzerinde, yine insanlar için, uygun değişimler yapılması gerektiğini düşünen insanlar.
6) doğrunun ve yanlışın ne olduğuna; herhangi bir sosyal düzen, kural vs. gözetmeden sadece kendi vicdanıyla karar veren insanlar.
evet, gözlemlere göre; insanların ahlaki konularda gösterdiği davranışlar, aşağı yukarı bu sınıflardan birine ait oluyor. üstelik 1'den 6'ya doğru gidildikçe, insanların, daha hümanist, anlamlı davranışlar sergilemeye başladığı görülüyor. başlıkta şöyle bir eleştiri var:
|
Diyelim bir gün yolda yürürken bir çocuğa işkence eden bir adama rastlıyorsunuz, ve bundan rahatsız oluyorsunuz. Eğer ahlâki öznelci bir görüşü benimsiyorsanız ve bu adamın ahlâki ilkelerinden biri "çocuklara işkence yapmak" ise, ya da ahlâki ilkeleri bu tarz davranışlara izin veriyorsa, kendisini eleştirmeniz ya da suçlamanız hiçbir şekilde mümkün olmaz.
|
ben bu türden bir eleştiriyi anlamlı bulamıyorum. yani bana, insanın doğasına aykırı bir örnek gibi geliyor bu tür bir yaklaşım. çünkü ahlaki konuları sorgulamış insanlar, bunun üzerinde kafa yormuş insanlar; daha çok hümanist, bilinçli(?) davranışlar sergilerken; diğer insanlar için otorite kişinin kendisinden bağımsız olduğundan davranışları da ahlaki açıdan daha ilkel(?) olması normal oluyor.
mesela anadolu'da sıradan gelenekçi insanın, evlilik hakkındaki düşüncelerine bakalım. aslında aralarında anlaşmış bir erkek ve kadının; evlenmeden birlikte yaşaması ile evlenerek birlikte yaşaması arasında bir fark yoktur. fakat gelenekçi insanlar, evlilik dışı bir birlikteliği ahlaki bulmazlar. bu türden bir olay kendi çocuklarıyla başlarına geldiğinde de: "namus", "insanların yüzüne bakmaya utanıyorum." vs. olur. çünkü otorite kişinin kendisi değil, toplumun kurallarıdır ya da diğer insanların gözünde iyi görünmek önemlidir. yani aslında iki insanın birlikteliği için evliliğin şart olup olmaması kimse için önemli değil!  ahlaki konularda asıl önemli olan insanın kimi/neyi otorite olarak gördüğü...
bir başka örnek: kimi müslümanlar, insan dinsiz olunca ahlaki davranışlar sergilemesi için de hiçbir nedenin kalmadığını düşünür. neden? çünkü onun ahlaki konulardaki davranışlarında otorite kendisi değildir... hatta bu tür vakalarda otorite diğer insanlar bile olmayabiliyor; otorite, kişinin hayalinde kurduğu tanrı'nın ta kendisi oluyor. ben bu tür insanların doğrudan, 1. sınıfta olduğunu düşünüyorum. yanlış yaparsa tanrı onu cehenneme atar, öyleyse yanlış yapmamalı... tanrının gözünden hiçbir şey kaçmayacağı içinse hep doğruyu yapmalı... fakat tanrı olmayacak olsaydı eğer o zaman cehennem olmazdı ve tüm yanlışlar da meşru olurdu! o halde ateistlerin ahlaklı olması için hiçbir neden yok
mesela bir seri katil düşünelim. o insan için insanların öldürülmesinde hiçbir sakınca yoktur. fakat yine de bunu kimsenin önünde yapmaz. ceza verecek otoriteye görünmeden yapar yapacağını ve bu otoriteden de köşe bucak kaçar. ceza verecek otorite varsa insan öldürmez, ceza verecek otorite yoksa insan öldürmekten sakınmaz. nerede bu insan? tabi ki 1. sınıfta...
örnekler hayli çoğaltılabilir elbette... fakat ben ahlaki konularda otoritenin kim olduğunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. otorite, kişinin kendisi olmayınca insanların ahlaki açıdan ilkel davranışlar sergileyebileceğini yadırgamıyorum. ahlaki konularda otorite kişinin kendisi olunca ise bu kadar gelişmiş bir insanın hümanist olmayan davranışlar sergilemesinin pek mümkün olmadığını, bunun insanın doğasına aykırı olduğunu düşünüyorum. bence böyle bir yaklaşım ancak farazi düşüncelerde olur...
Konu İvan Karamazov tarafından (17-03-2011 Saat 21:54 ) değiştirilmiştir.
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 21:58 .
|