westergaard´isimli üyeden Alıntı
İlk olarak şu tezi ortaya atıp tartışalım: Özgürlük ve eşitlik ters orantılıdır. Bir sistem ikisinden birinden feragat etmek zorundadır.
|
Tam aksine, özgürlük ve eşitlik doğru orantılıdır. Biri olmadan diğeri de olmaz. Özgürlük yoksa, baskı aygıtına sahip olanlar ile baskılananlar arasında eşitsizlik olur. Eşitlik olmadığında da özgürlük ayrıcalıklıların lüksü haline gelir. Kapitalizmin sunduğu özgürlük sadece parası olanlaradır. Aslında gelir seviyesi yüksek olanların da önemli kısmı özgür değildir. Kapitalist iş sürecinin müşteriyi her zaman haklı tutan zihniyeti bile çalışanların her gün köpek muamelesi görmesine sebep olmakta. Kapitalizm bir hiyerarşiler ağıdır. Devlet bürokrasisi, patronlar, yöneticiler, rütbeli askerler v.s...
|
Bunu uygulamada görüyoruz. Amerika'da ifade özgürlüğü son raddededir. İnsanlar Amerika bayrağını yakma hakkına bile sahiptir. Devlet başkanlarını istedikleri gibi aşağılayıcı şekilde resmederler. İsa'ya istedikleri gibi hakaret ederler vs. Adil yargılanma hakları vardır. Polis bir Amerikan vatandaşına kötü muamelede bulunamaz. Yüzlerce parti vardır. Protesto hakkı en temel haklardandır. Amerika'da şehit cenazelerinde "Tanrıya hamdolsun ölü askerler için" diye protesto bile yapılması haktır (Bakınız: Westboro baptist church)
|
Bu dediklerin tümüyle gerçek dışı. İfade özgürlüğü son raddede falan değildir. İsa'ya hakaret etmek de fazlasıyla döt ister. Polisin kötü muamelede bulunamaması masalını ise eziyet gören siyahlara sor en başta. Sınıf mücadelesi yükselip 'aşağıdakiler' iktidar ve özgürlüklerden pay istediklerinde yukarıda saydığın herşey rafa kaldırılır. Tatcher'in komünist avı ya da TC gibi yarı sömürge ülkelerdeki faşizmin solculara yönelik yargısız infazları, faili meçhulleri, suikastleri, kitle katliamları, kurdukları kontrgerilla örgütlerinin cinayetleri, darbeler v.s. hepsini sana hatırlatmam mı gerekiyor? Bu konuda asıl nokta şurası: Kapitalizm bu zulümleri yapmak zorunda. Demokrasi, özgürlük, insan hakları v.s.'yi sermayenin ihtiyaçlarına göre uygulamak ya da rafa kaldırmak zorunda. Sosyalizmin ise ille de bürokratik, baskıcı v.s. olması gerekmiyor. Bambaşka türde sosyalizmler de uygulanabilir.
|
Sosyalizm görüldüğü gibi sadece baskı ortamında mümkün olabiliyor. Bunun sebebi nedir?
|
Emekçiler bilinçlenip daha fazla erklenmek istediklerinde kapitalizm sadece baskı ortamında mümkün olmaktadır. Senin sosyalizm olarak gördüğün devletlerin içinden ise sadece SSCB ve Küba sosyalizme yaklaşmıştır. Kamboçya, Vietnam, Kore ve Doğu Avrupa ülkeleri ''halk iktidarları'' olup sosyalizmle ilgileri yoktur. Bunlar SSCB'nin kendini emperyalizm karşısında güvene alabilmek için uydu gibi kullandığı memleketler olmuştur. ''Sosyalist olamıyorlar bari bağımsızlıkçı olup kapitalist olmayan yoldan(''3. yol'') gelişsinler, kalkınsınlar ve emperyalizme hizmet etmesinler'' düşüncesi olarak özetlenebilir. SSCB ve Küba ise sosyalizme yaklaşıp pek çok kazanım elde etse bile ciddi hatalara da sahip olan, üretenlerin değil kendine öncü sıfatı veren bürokratların yönettiği, bürokratik devletlerdi. Sosyalist değil ''sosyalizan'' olarak görmek daha doğru olur. Sadece SSCB devrimin başlarında çok kısa süre sosyalizm olarak görülebilecek bir süreç yaşamıştır. Chavez de sosyalizan olarak değerlendirilmeli. Şahsen bugün ciddiye alıp desteklediğim ve hakikaten sosyalizm girişimi olarak gördüğüm tek hareket Zapatistalar.
|
Burdan ikinci tezime geliyorum: İnsanların göbek bağı birlikte kesilmemiştir. Biyolojik sebeplerden dolayı kimse aslında kendi ailesi dışında başka insanları gerçekten umursamaz. Ve kimse emeğinin semeresini başka insanlarla paylaşmak zorunda hissetmez kendini. Bu sadece devletin zorlaması ile mümkün olabilir.
|
Birincisi, insanlar arasındaki eşitsizliği biyolojik bir kökenle gerekçelendirip meşrulaştırmak istemen faşistlerin zihniyetiyle aynı kapıya çıkmakta.
İkincisi, insanların çoğunun kendi ailesi dışında kimseyi düşünmez görünmesi, içinde yaşatıldıkları düzende ayakta kalabilmek için mecbur kaldıkları bir tavırdır. Daha insani ve rekabet değil dayanışma temelli bir sistemde insanlar birbirlerini çok daha fazla düşünecektir.
Üçüncüsü, sosyalizmi savunmak için tüm insanların iyilik meleği kıvamına gelmesi fikrini savunmak gerekmez. ''Bencillerin birbirini yememesi için aralarında eşitlik sağlanmalıdır, aksi halde toplum savaş alanına dönebilir'' argümanı üzerinden de komünizme ulaşabilirsin.
Dördüncüsü, kendinden başka kimseyi düşünmeyen bir insan profili sadece senin gibi liberaller için geçerlidir. Kapitalist sistemi meşrulaştırmak için insan doğasına küfrediyor, insanın aslında bencil ve pislik birşey olduğunu iddia ediyorsun. Liberallerin kötü bir huyu vardır, kendi karakterlerini tüm insanlığa genellerler.
Emeğinin karşılığını bir başkasına yedirmek, yani emek sömürüsü, bundan doğan azınlık iktidarı, ancak ve ancak devletin baskıcı gücüyle varolabilir bu konuda haklısın.

Tam da bu yüzden özel mülkiyetin ve sömürücü sınıfların olduğu her yerde bir şiddet tekeli olarak devlet aygıtına da ihtiyaç duyulmuştur. Zira günümüzdeki gibi bir gelir uçurumu karşısında yoksulluk sınırının altında yaşamak zoruda kalan milyonlarca insanı dizginlemek için burjuvazinin güçlü kolluk kuvvetlerine sahip bir devlete gereksinimi vardır. Devlet boyunduruğundan çıkış ancak ezilenleri erklenmeye teşvik etmek ve bir devrimle devleti yerle bir etmekle gerçekleşebilir.
|
İnsanları birbiriyle koca bir aileymiş gibi ortaklaşa yaşamaya ikna etmek imkansızdır. O yüzden sosyalizm doğası itibariyle bir baskı rejimi olmak zorundadır.
|
Birincisi, baskı rejimleri de toplum ikna edilmeden kurulamaz, kurulsa da çok kısa süre yaşayabilir.
İkincisi, insanları ortaklaşacılık ve dayanışmaya ikna edecek olan bizzat kapitalizmdir. Kapitalizmin onlara verdiği acı, sömürü, onların üzerinde kurduğu iktidar ve denetim, kapitalist iş sürecinin onları içine soktuğu yıkıcı rekabet ve stres, kendilerine ayıracak boş zamanlarının günden güne azalması, işsizlik tehdidinin başlarının üzerinde sallanması, üç kuruş para kazanmak için bilmemkaç yıl okuyup sınavdan sınava koşturulmaları insanları birbirleriyle dayanışmaya ve bu düzeni yıkıp eşitlikçi-özgürlükçü bir hayatı kurmaya ikna edecektir. Devrimciler bu süreçte sadece yol gösteren, en önden giden, gerektiğinde de kendini feda eden insanlar olacak.