Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > İbrahimi Dinler > İslam

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #161  
Alt 29-03-2015, 03:35
AvniSinanoglu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
AvniSinanoglu AvniSinanoglu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 12 Sep 2010
Bulunduğu yer: Almanya
Mesajlar: 429
Standart

Aleph´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Muhammed bütün putları kırmış, geriye tek bir put bırakmış. Bugün Müslümanlar putperest olduklarından habersiz huşu içinde tapınmaya devam ediyorlar.. Gaflet ve dalalet diye işte ben buna derim..
Sacma.
Allah sözcügü Ibrani dili ile akrabaligi olan arabca aramice, kökü La da gelir, Il El eLa sözcükleri Tanri demektir ibranicede.

İslamiyet gelmeden önce Arabistan'da hangi dinler hakimdi?
Araplar İslamiyet öncesi Arap Yarımadası'nda göçebe olarak yaşıyorlardı. Geçimlerini ise hayvancılıkla sağlıyorlar, ayrıca bazı Araplar da Arabistan'ın iç kesimindeki vahalarda tarımcılık yapıyorlardı. Bunların yanında önemli geçim kaynaklarından biri de çöl adeti olan kervan soygunlarıydı. Arapların İslam öncesi örgütlenme biçimleriyse Bedevi klasik sistemidir.

Bu sisteme göre kabilenin saygın üyelerinden oluşan bir meclis bulunurdu. Kabile yaşamında kurallar daha çok ataların adetlerine göre şekilleniyordu ve toprakta özel mülkiyet yoktu. Otlaklar, su başları, hatta yer yer sürüler kabilenin ortak malı durumundaydı. Mekke ise bulunduğu konum itibarıyla ticaret merkezi halini almış ve burada yerleşik hayata geçilmeye başlanmıştır. Yerleşik yaşam, ticaretin gelişmesi ve bu yolla edinilen kişisel servet kabile yaşantısının çöküşünü hızlandırıyordu. Kabile bağları gevşedi. Kabileler arası dayanışmanın yerini ticari kaygılar ve daha fazla kazanma anlayışı aldı. Mekke'nin gitgide şehirleşmesi, kabile üyeleri ve kabileler arasında doğan hiyerarşi nedeniyle burada ayrı bir yönetim biçimi ortaya çıktı. Bu yönetim biçiminde şehir, bir meclis tarafından yönetiliyordu. Meclis ise yetkileri babadan oğula geçen ve yetkili olanların yetki alanları birbirinden ayrı on reisten meydana geliyordu.

Tapınılan Kabe sayesinde Mekke kutsal kent kabul ediliyordu. Şehir yönetimi tarafından ticaretin gelişmesi için kabileler arasında barış ilan ediliyor ve bu dönemde kabileler Mekke'deki tapınağı ziyaret ederek hac ziyaretlerini yerine getiriyorlardı. Ekonominin temelini oluşturan kervanlara, yani ticarete yönelik soygun ve talanlar bu dönemlerde azalsa da devam ediyordu. Süren savaşlar ve parçalanmaya yüz tutsa da kabilecilik ticaretin ve toplumsal yaşamın önündeki en büyük engeldir. Yaşamı ve kabileler arası ilişkileri düzenleyecek bir örgüte ihtiyaç duyulmaktaydı. Bu örgütte devlet olacaktı.

Arabistan'da kabile yaşamı kökünden sarsılıyordu. Ama gelişen bir kölecilik yaşanmıyordu. İlkel komünal toplumdan sonra doğal gelişim seyri içinde yaşanacak evre, köleci toplumdu. Oysa Arabistan'da köleci ilişkiler gelişmemiş, yani köle emeği toplumsal üretimin ve gelişimin temelini hiçbir zaman oluşturmamıştır. Sosyal yaşam içerisinde köleler ve köle sahipleri bulunmasına karşın, köleler daha çok ev işlerinde, kervanların korunmasında ve cariye olarak kullanılmaktaydı. Üretimde köle emeğinin kullanılması çok ender görülen bir şeydi.

Dinsel anlamda ise, İslamiyet öncesi egemen olan din putperestlikti. Her kabilenin, her biri bir tanrıyı simgeleyen çok sayıda putu vardı. Putlar genellikle kadın, kuş, aslan vb. şekillerde tasvir edilmişti. Tüm kabilelerce kutsal kabul edilen Kabe'nin içi putlarla doluydu. Arabistan'da Kabe dışında bu dönemde yüz kadar daha tapınak bulunuyordu. Yahudilik ve Hristiyanlık da zamanla tüccarlar aracılığıyla Arabistan'a girmişti. Ancak Araplar kendilerine yabancı gördükleri bu dinlere ilgi göstermemişlerdi. Bu dinler Arabistan'da tek tük taraftar bulmaktan öteye gidememişti. İslamiyet, Hristiyanlıktan farklı olarak bu tarihsel koşullar içerisinde var oldu. Hristiyanlık doğduğunda Roma devleti Köleci bir devletti. Hristiyanlık da bu köleci devletin otoritesini reddederek ezilen kesimlere umut taşıyarak var olmuştu. Oysa İslamiyet'in çıktığı koşullarda Arap Yarımadası'nda kabile ilişkileri yıkılmaya yüz tutmasına karşın hala egemendi. Bu nedenle de gelişim çizgisi Hristiyanlıktan farklı bir hat izleyecekti.

Bilindiği gibi Peygamberimiz, Miladî 570 (veya 571) yılı Rebiulevvel ayının 12'sine rastlayan bir Pazartesi günü dünyayı şereflendirdiler. (Hamidullah, 1/39) O dönemde Arabistan'da mevcut olan dinleri ve inançları araştırdığımızda ve Kur'ân–ı Kerim'den de bizzat anladığımıza göre, karşımıza çeşitli garip inançlar çıkmaktadır. Bunların başlıcaları şunlardır:

1. Haniflik: Hz. İbrahim (a.s.)'ın dininin kalıntılarını devam ettiren kişilerdi. Arapların çoğunun, putperestlik yaygınlaşıncaya kadar bu inanca mensup oldukları kabul edilmektedir. Hz. İsmâil (a.s.) vasıtasıyla Haniflik inancını kabul etmişlerdi. Hz. Peygamberin doğumu esnasında mevcut bulunan Hanifler, Allah'ın birliğine inanırlar, putlara ibadeti reddederler, hesaba inanırlar, birçok cahiliyye âdetini kabul etmezlerdi. Siyasî, askerî herhangi bir ağırlıkları yoktu.

2. Yıldızlara Tapma: Yemen'de, Arap Yarımadası'nda (bazılarına göre Şam civarında) Horrân vadilerinde ve Yukarı Irak'ta yıldızlara tapan insanlar vardı. Bunlara Sabiîler denirdi. Yıldızlara tapmanın Araplar arasında ne zaman ve nasıl başladığını kesin olarak bilmememize rağmen, Kur'ân–ı Kerim'de (Neml, 27/2024) değinilen Süleyman (a.s.) ile Seba kraliçesi (Belkıs bint Şurahil) kıssasından bu inancın Hz. Süleyman zamanında da mevcud olduğunu anlamaktayız. Bunlar, Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanına kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Nitekim, Kur'ân–ı Kerim'de bunlar hakkında şöyle buyurulmaktadır:

"Gece, gündüz, Güneş ve Ay O'nun (Allah'ın) âyetlerindendir. Eğer gerçekten Allah'a tapıyorsanız, Güneşe ve Aya secde etmeyin; onları yaratan Allah'a secde edin." (Fussılet, 41/37)

Ancak bunlar, o dönemde azınlıkta olup, kayda değer herhangi bir siyâsî ve askerî ağırlıkları yoktu.

3. Mecusilik: Bahreyn ve Irak'ta mecûsiliğe inanan bazı gruplar vardı. Ateşe tapıyorlardı. Mecusi İran İmparatoru bunları himaye ediyordu. Daha sonraları İslâm inançlarına bazı fitneler sokmak ve Müslümanlar arasında fitne tohumları yaymakta Yahudilerle birlikte önemli rol oynadılar.

4. Hristiyanlık: Yarımada'nın kuzeyinde Tağlib, Kuda'a, Gassân kabileleri arasında ve Güney Yemen'de bazı Hristiyan gruplar vardı. Bunların da siyasî ve askerî herhangi bir ağırlıkları yoktu. Yarımada'nın içinde de yer yer bazı Hristiyan gruplara rastlanmaktaydı. Hristiyanlık, Arabistan'a Habeşliler ve Romalıların işgalleri sonucu M. 340 yıllarından itibaren girmiştir. (Mübarekfurî 1980, 47)

5. Yahudilik: Yemen, Vadi'l–Kurâ, Hayber, Teymâ ve Yesrib'de (İslâm öncesi Medine) Yahudiler vardı. Bunlar, diğer inanç gruplarına göre askerî, siyâsî ve iktisâdî ağırlığa sahipti. Kendilerini Allah'ın seçkin milleti kabul ediyor ve Allah'ın insanları onlarla yöneteceğine inanıyorlardı. Bu sebeple, beklenilen son peygamberin kendilerinden biri olacağı beklentisi içindeydiler. Arabistan'a, ülkelerinin M.Ö. 587 yılında Buhtünnasır tarafından işgal edilmesi üzerine göç etmişlerdi. (a.g.e., 46)

6. Putpereslik: Arap Yarımadasının her tarafına yayılmış, diğer bütün inançlardan daha fazla etkiye sahip ve daha çok yaygındı. Arabistan'a bu inancın ne zaman sokulduğu, nasıl yaygın hale geldiği konusunda değişik görüşler vardır. Bunlardan en yaygın olanı, putperestliği Arabistan'a Amr b. Luhay adında birinin soktuğudur. Huza'a kabilesinin reisi olan bu zat, dinlere olan ilgisi ve doğruluğuyla tanınmış biriydi. Devrin insanları onu büyük âlimlerden birisi olarak görmekteydiler.

Bir tür cild hastalığına yakalanan Amr'a, Şam bölgesinde bulunan Horrân'a gitmesi ve orada bulunan şifalı bir suyla yıkanması tavsiye edilir. Bu tavsiyeye uyarak oraya giden Amr, o suyla yıkanır, iyileşir. Orada insanların putlara taptıklarını görür, bundan hoşlanır. Hubel adlı putu alıp beraberinde Mekke'ye getirip Kâbe'ye diker ve ona tapmaya başlar. Kavminin de ona tapmasını ister. Zamanla bu durum Araplar arasında o derece yaygınlaşır ki, her kabilenin taptığı bir putu olur. Peygamberimiz Mekke'yi fethettiğinde Kâbe'de 360 put vardı ve Peygamberimiz bunların hepsini kırdırıp, Kâbe'yi putlardan temizlemişti.

Başka bir rivâyete göre ise, Hz. İsmail'in çocukları çoğalıp, geçim nedeniyle Mekke'nin dışına çıkmaya mecbur olduklarından, Mekke'den çıkışlarında, babaları İsmail'in hatırasını taşıyan Harem toprağından bir miktar götürüyor, sonra bu toprağı korumak için ona aşırı saygı gösteriyorlardı. Bu iş zamanla gelişerek, onu kutsal kabul edip, ona ibadete dönüştü. Böylece putperestliğin temeli atılmış oldu ve gün geçtikçe şekillenerek gelişti.

Hz. Peygamber'in yetiştiği asıl muhit olan Hicaz bölgesinde en yaygın inanç bu putperestlik olduğu için, Peygamberimiz mücadelesini öncelikle putperestliğe karşı vermiştir. Bazılarının adları Kur'ân'da da geçen bu putların meşhurları şunlardı:

Menât: Mekke ile Medine arasında, deniz sahiline yakın el–Musellel denilen bir yerdeydi. Ensar kabileleri, Sa'd, Huza'a vb. buna tapardı.

Lât: Taif'te idi. Taifliler buna taparlardı. Peygamberimiz, Mekke'nin fethinden sonra Ebû Süfyan b. Harb ve Muğîre b. Şu'be'yi gönderip onu kırdırdı.

Uzzâ: Gatafan, Gânî ve Bahîle kabilelerinin putuydu. Peygamberimiz, Hz. Halid'i gönderip, onu kırdırmıştır.

Hubel: Kureyş'in en büyük putuydu. Kırmızı akikten yapılmıştı.

Bunların dışında İs'af, Naile, Vedd, Suva', Yağûs ve Ya'ûk vb. adlarla meşhur başka putları daha vardı. Ki, bunlardan bazıları eski Arap şiirlerinde geçmektedir. Örneğin: Amr b. Humame ed–Dusî, Zülkeffeyn adlı putu yaktığı zaman şu beyti söylemiştir:

"Ey Zulkeffeyn, ben senin babandan kalma değilim./ Benim doğumum senin doğumundan öncedir./ Ben senin kalbine ateş doldurdum." (Şükrî, 2/209)

Araplar, putlarını taştan ağaçtan vb. maddelerden yaptıkları gibi, yiyecek maddelerinden de yaparlardı. Meselâ, Hanife Oğulları kabilesi hurma ve undan yapmış oldukları büyük bir putu, kıtlık zamanında yedikleri için rakib kabilenin şairi tarafından şöyle kınanmışlardır:

"Hanife oğulları, kıtlık ve açlık zamanı tanrılarını yedi." (Kal'acî 1998, 16)

Yine başka birisi evinin bahçesine diktiği putuna bir tilkinin gelip bevlettiğini görünce, buna çok sinirlenmiş, bu saygısızlık karşısında kendisini koruyamayanın nasıl tanrı olabileceğini, tepesi atarak şöyle dile getirmiştir:

"Tilkinin başına işediği, tanrı mıdır? / Dikkat edin, tilkilerin başına işedikleri aşağılanmıştır." (a.g.e)

Bu ve benzeri şiirlerle, Kur'ân–ı Kerim'deki bazı âyetlerden anladığımıza göre putperestlik Araplardan bir çoğunu tatmin etmiyordu. Onlar, asıl itibariyle Hz. İsmail ve dolayısıyla da Hz. İbrahim'in (a.s.) inancına sahip olduklarından, bir Yüce Allah'ın varlığına inanıyorlardı. Nitekim Kur'ân–ı Kerim'de bazı âyetlerde bu hususa işaret edilmektedir: Meselâ:

"Şayet onlara: 'Gökleri ve yeri yaratan kimdir?' diye soracak olursan, elbette 'Allah'tır' diye cevap vereceklerdir." (Lokman, 31/25)

"'Biz onlara sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.' (derler.)" (Zümer, 39/3)

Görüldüğü gibi Araplar, bu hususta bir çelişki içerisindeydiler. Kur'ân–ı Kerim'de birçok âyette bu çelişkiye dikkat çekilmiştir. Meselâ:

"Yaratan (Allah), hiç yaratamayan (putlar)a benzer mi? Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?" (Nahl, 16/17)

"O müşriklerin Allah'tan başka ibadet edip yalvardıkları sahte tanrılar ise, hiçbir şey yaratamazlar. Zaten kendileri yaratılmaktadırlar." (Nahl, 16/20)

Arapların putlara ibadet ve merasim şekillerini de kısaca şöyle sıralayabiliriz:

Putun huzurunda yalvarmak, yakarmak, belâ ve musibetler anında yardım etmesini, sıkıntılarını gidermesini istemek; Kâbe'deki putları ziyaret etmek, onların etrafında tavaf etmek, onlara secde etmek, yakarmak; putlar adına, onlara yakın olmak için kurban kesmek, ki Kur'ân–ı Kerim'de:

"... putlara ait sunaklarda kesilen hayvanların etleri … size haram kılındı..." (Maide, 5/3)

buyurularak, böyle bir davranış şiddetle yasaklanmıştır.

Putperest Araplar, yiyecek ve içeceklerinden, yahut da ekin ve hayvanlardan bir miktarını putlara ve Allah'a verirlerdi, Kur'ân–ı Kerim, bunu da dile getirmekte ve yasaklamaktadır:

"Allah'ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan kendilerince Allah'a bir hisse ayırdılar da, kendi batıl iddialarınca: 'Şu, Allah'ın' dediler, ‘şu da (ulûhiyette ortak edindikleri) putlarımızın.' Ortakları için ayırdıkları, Allah'ın hissesine konulmaz, ama Allah'a ait olanlar ortaklarının hissesine aktarılır. Bunlar ne kötü hüküm veriyorlar!'" (En'am, 6/136)

Araplar, putlara adak da adarlardı. Önemli bir işe veya yolculuğa karar verdikleri zaman, Kâbe'ye gelir, putlara kurban keserler; orada bulunan kâhin, içinde fal oklarının bulunduğu torbayı çıkarır ve o oklardan çekerdi. Bunlardan bazısında "yap", bazısında "yapma", bazısında da "boş" yazılıydı. "Yap" çıkarsa yapmak istediklerini yaparlar; yapma çıkarsa "vazgeçerler", "boş" çıkarsa, bir daha çekerlerdi. İslâm, bunları da yasaklamıştır. İslâm'da, herhangi bir iş konusunda karar verilemediği zaman, istişare ve istihare usûlü vardır.

O günün Arapları, öldükten sonra dirilmeye, âhirete inanmıyorlardı. Nitekim bir gün, Kureyş ileri gelenlerinden Ümeyye ibn Halef, çürümüş kemikleri eline alıp, Peygamberimizin huzuruna gelerek, bunları elinde ufalar ve havaya saçarak, aklınca Peygamberimizi (s.a.s.) mat etmek için: "Ey Muhammed, Allah'ın bunu da dirilteceğini sanıyor musun?" diye sormuştu. Peygamberimiz de cevap olarak, "Evet. Allah (c.c.), seni öldürecek, sonra diriltecek ve sonra ateşe atacaktır." cevabını vermişti ki, bu husus, Kur'ân–Kerim'de şöyle dile getirilmiştir:

"İnsan şunu hiç görüp düşünmedi mi: Biz kendisini bir nutfeden yaratmışken, yaman bir hasım kesildi Bize. Nasıl yaratıldığını unutarak, bir de misâl fırlattı Bize: 'Çürümüş vaziyetteki o kemikleri kim diriltecek!' diye. De ki: 'Onları ilk defa yaratan diriltir; hem O, yaratmanın her türlüsünü bilir.'" (Yasin, 36/77–79)

Bütün bu bozuk inançlara rağmen, o dönem insanlarından Haniflik ve Hristiyanlıktan etkilenerek âhiret ve hesaba inananların da olduğunu görmekteyiz. Nitekim, Cahiliye dönemi şairlerinden el–Ahnes ibn Şihâb et– Temîmî bir şiirinde şöyle der:

"Kuşkusuz Allah'ın, kulunu güzel işleri sebebiyle hesap günü ödüllendireceğini bildim." (Kal'acî, 18)

(Prof. Dr. Hüseyin Elmalı, Yeni Ümit, Sayı: 60, Haziran-2003)

Düşünülen her şey yapılabilir.
"Bağnaz ateist" gördüğüm anda, sorduğum ilk soru nedir biliyor musunuz?"
"gönül nedir, gönül ne demek?"


Alıntı ile Cevapla
  #162  
Alt 22-04-2015, 11:36
AloneUnderRain AloneUnderRain isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 21 Apr 2015
Mesajlar: 221
Standart

Elif lam okunmaz tanri anlamindadir ilah al ilah
Alıntı ile Cevapla
  #163  
Alt 10-01-2016, 08:58
upuaut upuaut isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 21 Jan 2010
Bulunduğu yer: Usa
Mesajlar: 3.977
upuaut - İCQ üzeri Mesaj gönder upuaut - AİM üzeri Mesaj gönder upuaut - YAHOO üzeri Mesaj gönder upuaut isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder
Standart Kaya yazıttaki "HAL-LAT"ın anlamı çözüldü!

Evet, arkadaşlar! #2 no'lu mesajımda bir kaya üzerine Safaitikçe yazılı "Al-Lat"ın adını deşifre edebiliriz artık!

Sözkonusu bu yazıt Safaitic (9)'da geçer ve orada bu isim "H-L-T" harflerinin "Hal-Lat" şeklinde seslendirilmesiyle çevrilmiştir.

İyi ama biz, bu Tanrıça'ya "Al-Lat" olarak bilmiyor muyduk? Baştaki "H" harfi ne oluyor?

AL-LAT affetsin artık; çünkü "H" harfinin adına ait olmadığını adım gibi biliyordum ama neye ait olduğunu bir türlü çıkartamıyordum.

Ta ki aşağıdaki videonun 1:42'sinde geçen yazıtı görene kadar:

By Baghidh son of Mafniy son of Sharik. And he wept for the friend and he loved [him]. Oh, Lat, she may change [it].

Bu videonun altındaki yorumlar bölümünde Ancient Semitic, adlı kullanıcı şu bilgileri vermiş:

You're right about the she-camel. It should be naaqat... at least that's the Arabic form. About Lat... according to the book I took these inscriptions from, f-h-lt is to be interpreted as fa (so) haa (oh) laat (Lat)... the h- seems not to be the definite article, but a vocative particle: haa laat = Oh, Lat!


Tabii ya, "Hal-Lat" ya da "Haa Laat" olarak okunan kelime "Oh, Lat" şeklinde çevrilirken,

1. Eski Mısır'da Tanrı-Kral UNAS (bkz; "
UNAS PİRAMİT METİNLERİ") ve onunla birlikte anılan diğer Eski Mısır Tanrıları için yapılıyordu.

2. Eski Roma döneminde "Heil Sezar" ve

3. Hitler Almanyası'nda da "Heil Hitler" ya da "Sieg Heil"

şekline dönüşmüştü. Yani "Hal-Lat" ya da "Haa Laat" denirken aslında Lat için "Heil Lat" yani "Yaşa Lat" şeklinde bir sesleniş yapılmaktadır.

Eski Mısır'da "Heil (Yaşa)" nasıl denirdi?

Eski Mısır Hiyerogliflerinde bu ifade hayat anahtarıyla gösteriliyordu. Örneğin, #10. mesajımda Envanter Stalesı'nda şunlar yazar:

"Yaşa! Horus Mezdau; Aşağı-Yukarı Mısır Kralı KHUFU'ya yaşam verilir.
O (KHUFU) Piramit Sahibesi, ISIS'in evini buldu!
Sfenks'in evinin yanında"

Tabii ki bu stelada geçen KHUFU da UNAS'tan önce yaşamış bir Tanrı-Kral yani İslamiyet'te geçtiği gibi "Tanrının Yeryüzündeki Halifesi" idi. KHUFU, KHAFRE, MENKAURE, ŞEPSESKAF, NİUSERA, UNAS, PEPİ I, PEPİ II vs. bunların hepsi yaşadıkları dönemlerde hem bir Tanrı idiler, hem de bir Mısır Kralı!

Benim tüm Eski Mısır araştırmalarında koptuğum taraf da burası!
Alıntı ile Cevapla
  #164  
Alt 07-05-2016, 14:54
Tumagü İskicap - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Tumagü İskicap Tumagü İskicap isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 17 Jan 2008
Mesajlar: 425
Standart

upuaut´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
M.Ö. 1. milenyumun geç tarihine kayıtlı Qaryat al-Faw'daki mezar taşında Güney Arapça ile yazılmış;
1. "KHL (KAHL)",
2. "LH (LAH)",
3. "ATR-ŞRQ (ATTAR EŞ ŞERİK)" adlı üç Tanrının ismini ve bunlardan ikincisinde "LH (LAH)" isminin geçtiğini görebilirdin.
Demek ki "AL-İLAH" ve sonraki "ALLAH" ismi "LAH"tan sonra geliyormuş!
Arapça'nın tarihçesine göre "Al+İlah" kelimesindeki "İ" harfi düşerek "Al+Lah" şeklinde bir dönüşüm yoktur. Bu, Arapça'nın tarihsel gelişimini hiç bilmemek demektir. Tam tersine, ilkin "Al+Lat"tan başlayarak "Al+Lah" söylenişine bir geçiş ve ondan sonra da "Al+İlah" kelimesinin türetilmesi vardır. İşte bu yüzden "Allat'Aala" kelimesinden "Allahu Teala" türetilmesi ortaya çıkmıştır.
Teşekkürler Upuaut, güzel bir çalışma yapmışsın.
Lat tanrısının Allah yüceliğinin söylenişine kalıntı bırakmasının müslümanlar farkında değiller.
Arapça'da "allah yücedir" anlamında allahü teğalâ (الله تعالى) yazılırken, ğalâ عالى yerine, teğalâ تعالى yazılır.
Arapça'da yüce (عالى) ğalâ kelimesi allahü teğalâ haricinde yazılırken her zaman ğalâ عالى şeklindedir ama gelin görünki,
allahü teala yazılırken allahü ğalâ (الله عالى) yazılmaz, allahü teğalâ (الله تعالى) yazılır !
Çünkü ğalâ عالى kelimesine ilave Te (ت) harfli teğalâ تعالى, Lat dan Allah a miras kalmıştır.
Alıntı ile Cevapla
  #165  
Alt 07-05-2016, 23:25
turin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
turin turin isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 11 Mar 2015
Mesajlar: 845
Standart

Allah'ın 3 kızından birinin ismi al-lat değil mi? Hem de kız-tanrıça.. T nin H'ye evrilmesinden daha mantıklı geldi bana..

Edit: pardon, en başta bahsedilmiş zaten..
Alıntı ile Cevapla
  #166  
Alt 08-05-2016, 00:18
upuaut upuaut isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 21 Jan 2010
Bulunduğu yer: Usa
Mesajlar: 3.977
upuaut - İCQ üzeri Mesaj gönder upuaut - AİM üzeri Mesaj gönder upuaut - YAHOO üzeri Mesaj gönder upuaut isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder
Standart Güney Arap Atalar'a Bir Saygı Ziyareti!

turin´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Allah'ın 3 kızından birinin ismi al-lat değil mi? Hem de kız-tanrıça.. T nin H'ye evrilmesinden daha mantıklı geldi bana..

Edit: pardon, en başta bahsedilmiş zaten..
Sayın Turin, Arapça'da "T"nin "H"ye evrilmesi diye bir şey sözkonusu değildir. Eski Kuzey Arapça'da her ikisi de "q" şeklinde yazılır ve kelimeye göre "T" ya da "H" şeklinde okunurdu. Fakat KURAN yazımı sırasında bu harflerin birbirlerine karışmaması için, "T" için "q"nun üzerine yanyana 2 nokta konulmuştur.

Güney ARAP ATALAR'a Bir Saygı Ziyareti

KURAN yazarlarının sahtekarlıkları bununla da bitmedi; onlar "AL LT (AL LAT)"ın yazımını LAM ELİF kullanarak "AL LATE" şeklinde yazdılar ve böylece "AL LH (AL LAH)"ın yazımından farklılaştırarak yeni bir sahtekarlığa imza attılar. Çünkü Güney Arapça'da "AL LT (AL LAT)"ın yazımı bu şekilde değildi; "AL LH (AL LAH)"ın yazımıyla aynı şekilde idi (Bkz. Kaya yazıttaki "HAL-LAT"ın yazımına).

Herhalde Güney Arap Atalar, bu sahtekarlığı görselerdi, Kuzey Arapları ilk başta onlar döverlerdi!
Alıntı ile Cevapla
  #167  
Alt 10-05-2016, 01:19
upuaut upuaut isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 21 Jan 2010
Bulunduğu yer: Usa
Mesajlar: 3.977
upuaut - İCQ üzeri Mesaj gönder upuaut - AİM üzeri Mesaj gönder upuaut - YAHOO üzeri Mesaj gönder upuaut isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder
Standart Uydurulmuş Din: İslam.

Tumagü İskicap´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Teşekkürler Upuaut, güzel bir çalışma yapmışsın.
Lat tanrısının Allah yüceliğinin söylenişine kalıntı bırakmasının müslümanlar farkında değiller.
Arapça'da "allah yücedir" anlamında allahü teğalâ (الله تعالى) yazılırken, ğalâ عالى yerine, teğalâ تعالى yazılır.
Arapça'da yüce (عالى) ğalâ kelimesi allahü teğalâ haricinde yazılırken her zaman ğalâ عالى şeklindedir ama gelin görünki,
allahü teala yazılırken allahü ğalâ (الله عالى) yazılmaz, allahü teğalâ (الله تعالى) yazılır !
Çünkü ğalâ عالى kelimesine ilave Te (ت) harfli teğalâ تعالى, Lat dan Allah a miras kalmıştır.
Evet, doğrudur. Yani "Allat+A'la/A'li" kelimesindeki ikinci kelimeyi nasıl ifade edersen et, "Allahü teğalâ (الله تعالى)" yazımındaki AL LAT'tan AL LAH'a intikal eden kalıntıyı silemezsiniz.

Bilirsiniz, Eski Kuzey Arapça'da "q" ile gösterilen harf hem "h" hem de "t" olarak iki farklı şekilde okunurdu. Fakat bu harf KURAN yazımı sırasında "h" için "q" ve "t" için "q"nun üstünde yanyana 2 noktalı şeklinde gösterilmeye başlandı, dolayısıyla farklılaştırıldı. Ancak bu harfin yazım şekli ancak kelime sonunda ve kelimeyle bitişik olduğunda yapılıyordu.

Örneğin, "ALLAT" kelimesi bu yazım için tam biçilmiş bir kaftandır. Eğer "AL LAT A'la" yani "En Yüce AL LAT" dersek, bu,

الا له على

şeklinde yazılır.

Fakat "AL LAT"ın sonundaki "T"yi KURAN yazarlarının yaptıkları gibi hem "H" hem de, işaretlendirerek, "T" olarak yazar ve bunları arka arkaya kullanırsak,

ا لله تعلى

yazımı yani "Allahü Teğalâ" sonucu çıkar. Fakat ikinci kelimenin Arapça bir anlamı yoktur. Çünkü Arapça'da "A'la (ğalâ)" kelimesinin anlamı "En Yüce, Ulu" iken, bunun başına "T" harfinin getirilmesiyle "Teğalâ" kelimesinin bir anlamı yoktur. Herhalde buradaki "T" harfi "Tee" ya da "Taa" şeklinde okunup çok uzakta anlamına gelmektedir. Tabii ki bu benim üfürmemdir.

Şimdi çok sıkı durun. Burada sık sık KURAN yazarlarından bahsettim ama "Allahü Teğalâ" kelimesi KURAN'da yoktur; bu öyle görünüyor ki HADİSÇİLER'in işidir!
Alıntı ile Cevapla
  #168  
Alt 11-05-2016, 18:29
Ozden Kurt Ozden Kurt isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 06 Aug 2014
Mesajlar: 106
Standart

Enam 100: Cinleri Allaha ortak kıldılar. oysaki onları o yaratmıştır. ve bilmedikleri halde ona oğullar ve kızlar isnat ettiler. Sübhandır o ve onların nitelemelerine karşı yücelir / yücedir (تَعَالَىٰ)

İsra 17: Sübhandır o ve yücelir / yücedir (تَعَالَىٰ) onların söylemlerine karşı. Büyük bir yücelik bu



Ayetlerde gördüğünüz gibi, Allahın kendisine isnat edilen vasıflardan münezzeh ve yüce olduğunu ifade etmek için علا fiili kullanılmamış, bunun yerine aynı fiilin tefaül formu olan teala / تعالى sözcüğü tercih edilmiş...

Arapçada tefaül babı hangi amaçla kullanılır ?

1. Müşareket, ortaklık, işbirliği

Konuştu (كلم), Karşılıklı konuştu (تَكالم)
Vurdu (ضرب), Vuruştu, dövüştü (تضارب)

2. Olmayanı var göstermek

Hasta oldu (مرض), Hastaymış gibi yaptı (تمارض)
Öldü (مات), Ölü numarası yaptı (تماوت)

3. Şiddet, sertlik, sağlamlık

Savaştı (حرب), Şiddetli bir şekilde savaştı (تحارب)
Düştü (سقط), Sert bir şekilde düştü (تساقط)



O halde şunu soralım; Yukardaki iki ayette علا fiilini tefaül kalıbına sokan kişinin maksadı nedir ?

Allah karşılıklı yüceldi ?
Allah yüceymiş gibi yaptı ?
Allah sağlam bir şekilde yüceldi ?

Herhalde son seçeneği kastettmiş olsa gerek.. Yani, her nekadar Allaha noksan sıfatlar isnat edilirse edilsin, o, bu isnatlar karşısında sağlam, sarsılmaz bir yüceliğe sahiptir... En yüksek mevkinin dahi(arşın) rabbi olan Allah, hem Aladır(عالى) hem de Tealadır(تعالى)...

Sonuç olarak öyle görünüyor ki ALLAHU TEALA (الله تعالي) terkibi kuranda mevcud olmasa dahi, müslümanlar tarafından kurandan alınan feyz ile türetilmiştir. Teala fiilinin önündeki T(ت) harfini tefaül babının gereğine değil de, LAT isminin bakiyesine hamletmek zorlama bir yorumdur.
Alıntı ile Cevapla
  #169  
Alt 11-05-2016, 20:51
Engse Hohol - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Engse Hohol Engse Hohol isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 27 Feb 2010
Mesajlar: 1.879
Standart

Niye zorlama olsunki? Allahü ekber deyişindeki gibi allahü teala deyişini de
arap tanrısının islam öncesi ekinç öğeleriyle derlemişler. Nesi yanlış?

islamın yıkıma uğraması karşısında müslümanların, el-lah'ı ayakta tutundurabilmek için yalanlar söylemeleri kaçınılmazdır. hohol : aesir
Alıntı ile Cevapla
  #170  
Alt 11-05-2016, 22:36
upuaut upuaut isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 21 Jan 2010
Bulunduğu yer: Usa
Mesajlar: 3.977
upuaut - İCQ üzeri Mesaj gönder upuaut - AİM üzeri Mesaj gönder upuaut - YAHOO üzeri Mesaj gönder upuaut isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder
Standart

Ozden Kurt´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Sonuç olarak öyle görünüyor ki ALLAHU TEALA (الله تعالي) terkibi kuranda mevcud olmasa dahi, müslümanlar tarafından kurandan alınan feyz ile türetilmiştir. Teala fiilinin önündeki T(ت) harfini tefaül babının gereğine değil de, LAT isminin bakiyesine hamletmek zorlama bir yorumdur.
Buldum bile! KURAN'da sadece NEML 63'te şöyle geçer ama tersten:

اَمَّنْ يَهْدٖيكُمْ فٖى ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَنْ يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهٖ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِ تَعَالٰى اللّٰهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

Meali: Yahut karanın ve denizin karanlıklarında size yolunuzu gösteren ve rahmetinin önünden rüzgârları bir müjdeci olarak gönderen mi? Allah ile birlikte başka bir ilâh mı var!? Allah, onların ortak koştuklarından yücedir.

Soktum boruyu, sordum soruyu: Peki bunu Türkçe'ye ALLAHU TEALA (الله تعالي) olacak şekilde kim soktu, ulan?

El Cevap: Tabii ki bizimkiler!

Aha bu da kanıtı:


Bu arada, Ezan'daki "Allahu Ekber"in aynı şekilde çözümlemesini de size bırakıyorum.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Bölüm V: İslam "Kelâm"ında "Allah" ALKA Turan Dursun 1 09-12-2012 18:50
"Barış", "Kardeşlik", "Karşılıklı Yardım" ve "Sevgi" Sadece Yahudiler İçin ALKA İlhan Arsel & Arif Tekin Makaleleri 0 19-11-2012 04:08
"allah korusun", "allah nazardan saklasın", "allah esirgesin", "allah belanı versin dolfen Konu-dışı 5 07-06-2012 00:06
"tanrı" varlığı/yokluğu" ve bunları "bilmek/inanmak" paslıçivi İslam 36 28-02-2011 08:41
RTE ile K.K. "Bahar Havasi'nda Bulusup", "Turban Sorunu'nu" "Cozeceklermis" evrensel-insan Politika 4 29-09-2010 17:09

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 22:04 .