
21-03-2007, 12:10
|
|
|
Re: Ahzap/ 40 Olmasaydı
arkadaşlar ahzab 40 muhammedin son olduğunu mujdelemiyor, bu süre yi bir bütün
olarak ele almak lazım, ahzab suresi medine döneminde yazılmıştır, yani muhammedin
keyif yılları,zevk sefa yılları. muahammedin zeyneb ile ilişkisi zeyd ile evli iken de
vardı, ahzab süresinin tüm ayetlerinde sürekli olarak muhammedin büyüklüğünden, allahın
en sevdiği peygamber olmasından dolayı her şeyi yapabileceğinden bahseder, yani ona
herşey serbest, muminlere yasak olanı o yapabilir çünkü o son peygamber, allahının en
sevdiği kulu.
iddalarımı biliyorum sizde konduramıyorsunuz, tabi siz şimdi 1,5 milyar insanın
inandığı birini düşünerek konduramıyorsunuz, bense 2 bin 3 bin kişinin inadığı
sıradan bir kabile büyücüsünden bahsediyorum, o günün şartlarında düşününce
ne kadar doğru bir tesbitte bulunduğumu anlayacaksınız, bu ahzab 40 daki ''fakat o''
ve ''allah her şeyi bilendir '' ,,, ona herşey serbest, çünkü yaptıklarını allah biliyor,
boş yere dedikodu yapmayın demeye getiriyor
|

21-03-2007, 12:31
|
|
|
Re: Ahzap/ 40 Olmasaydı
bir örnek daha vereyim
ahzab 38-Allah'ın, kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getirmesi konusunda peygambere bir darlık yoktur. Daha önce gelip geçen peygamberler hakkında da Allah'ın kanunu böyledir. Allah'ın emri kesinleşmiş bir hükümdür.
burada muminlerden değil peygamberden bahsediyor, peygambere özel ayet, ona bir
darlık zorluk yoktur diyor, yani ,, ''zeynebi ben istemedim allah istiyor onunla birlikte
olmamı, allahın emri kesin hüküm olduğu için istemeye istemeye zeyneb ile birlikte
oldum yoksa yanlış olduğun bende biliyorum'' demeye getiriyor, zaten nikahlarıda
allah katında kılınmıştı, eli kolu bağlı adamın *ne yapsın allah öyle istiyor peygamber
kanunu, ne yapsın adamcağız
|

22-03-2007, 10:57
|
|
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 11 May 2006
Mesajlar: 1.919
|
|
Re: Ahzap/ 40 Olmasaydı
Sodomo abimiz farklı alanlardaki meşguliyetlerimizden dolayı foruma girmememizi cevap verememek olarak algılamış...Öncelikle bu algısının yanlışlığını kendisine hatırlatırım.Kendisinin boş vakti çok olabilir.Kendisi usta bir yazar olabilir ve hayatını kalemden,yazdıklarından kazanıyor olabilir ama ben öyle değilim..Başkalarına karşı sorumlu olduğum bir işim ve topluma karşı sorumlu olduğum bir sosyal hayatım var.Bu yüzden bir konuya,ne uzun uzun yazılar yazacak kadar odaklanabiliyorum ne de buna vaktim var.Bu yüzden kısa cevaplar vermeyi veya düşüncesini paylaştığım insanların yazılarını alıntılamayı tercih ediyorum.Bu konuyla ilgili de sevgili İhsan Eliaçık beyin güzel bir yazısı var,onu alıntılamak istiyorum...
Kuran'dan önceki eski dünya kutsal tanrı-devletlerin dünyasıydı.
Böylesi bir dünyada o tek kişilik varlığı ile "insana" yer yoktu.
Dünya, yer ve gök tanrıları, tanrıların oğulları, temsilcileri, panteonları, kutsal hanedanları ve aileleri tarafında paylaşılmıştı.
Kuran geldi "Allah birdir (ehad). Bölünmez bir bütündür (samed). Doğmamış ve doğurulmamıştır. Hiç bir şey O'na denk olamaz." dedi ve yeni bir çağ başlattı.
Yer ve gök tanrılarının, tanrıların oğullarının, temsilcilerinin, kutsal hanedanların, ailelerin, tapınakların, din adamlarının önünde böcekler gibi yerlerde sürünen o tek kişilik varlığı ile "insanoğlu"nu tutup ayağa kaldırdı.
"Ancak sana ibadet ederiz. Ancak senden yardım dileriz" sözleri, bu anlamda, Kuran'ın eski dünya tanrılarına, tanrı taslaklarına, oğullarına, temsilcilerine, kutsal hanedanlarına, ailelerine, oligarşilerine isyanı ifade eder.
İnsanlık tarihinde yepyeni bir çağdır bu.
İnsanoğlunu kendi özgür kişiliği ile yalnızca "Allah ile yürüyüşe" (seyr ilallah) çağıran insanca bir dünyaya geçiştir bu. Allah dış dünyada görünür somut bir "nesne" olmadığı için, sonuçta "Allah ile yürüyüş", bütün görkemi ile "insanın" ortaya çıkışı, kendi heva ve hevesinden bile azatlaşarak özgürleşmesi anlamına gelir.
***
Ondört asır önce Kuran, baba kültünü kutsayan, feodal (aynı kabileye/aşirete/toprağa bağlı herkesi tek bir kimsenin malı sayan) bir dil, tarih ve coğrafya evrenine hitap etmişti.
Bu coğrafyada "baba" kültü olanca ağırlığı ile hüküm sürmekteydi. Babaya dayalı, soydan devirli, aile büyüğünü yücelten, onu kutsamayı esas alan bir anlayış vardı. Bir tür "Arap patriarchi"si (Arap babaya/ataya dayalı, Arap baba/ata sülbünü kutsayan) toplumsal dokunun iliklerine sinmişti. Bundan geçinen 7-8 büyük kabile ağası ve tefeci bezirgan (Kabe çetesi) Mekke'ye hükmetmekteydi. Kâhinler ve din adamları da insanların ruhlarına nüfuz ederek bu anlayışı tahkim ediyordu.
Böyle bir topluma Kuran "Rabbiniz Allah'tır" dedi. Rab, sözlük anlamı itibarîyle "Baba" demektir. Aramicenin bir lehçesini konuşan Hz. İsa da "Babamız (Rabbimiz) Allah'tır" demişti. Ancak bu, "Ben de O'nun oğluyum" anlamında değil, "O baba diye yücelttiklerinizin, oğul diye kutsadıklarınız hepsi sahtedir. Kutsanacak ve yüceltilecek yegâne varlık Allah'tır" anlamına geliyordu.
Yani biyolojik değil teolojik bir izah yapıyordu.
Yani Sami/Arami "patriarchi"sine isyan ediyordu. Allah'tan başka neyi yüceltiyorlarsa onu yıkıyor, yerine en yalın haliyle "Allah" inancını yerleştiriyordu.
Baba kültünü yüceltiyorlarsa "Baba Allah'tır", göğe tapıyorlarsa "O gökteki Allah'tır" diyordu. İneğe tapıyorlarsa ineği yaratan Allah'tır, güneşe, yıldıza, aya tapıyorlarsa onları yaratan da Allah'tır, "Bunların hiç biri tanrı değil, tanrı bir ve bölünmez bir bütün halinde Allah'tır" demek istiyordu.
Fakat İsa'nın bu söylemi pagan Roma iklimine girince biyolojik anlamda babaya dönüştü. Tanrı'nın gerçekten baba, İsa'nın da O'nun oğlu olduğunu sanmaya başladılar. Bu anlayış Roma'ya eski Mısır'dan geçmişti, Mısır'a da Mezopotamya'dan…
Allah'ın nefesi, ruhu, canlılığı anlamına gelen "Ruhullah" tabirini, gerçekten Allah'ın bir parçası anlamında uknuma dönüştürdüler. Allah'ın yeryüzündeki sesi, söylemi, hitabı anlamına gelen "Kelimullah" tabirini, üçün üçü olarak teslise yordular. İlahi hitabın tabiatını pagan kafaları ile anlayamadılar. Tevhidi parça parça ettiler, "sözün" namusunu koruyamadılar, ne denmek istediğini kavrayamadılar.
Böylece İsa'nın çığlığı bir kelebek gibi Roma'nın duvarlarına çarpıp yere düştü.
***
Hz. Muhammed onu düştüğü yerden aldı, tekrar diriltti.
Kuran, öncekilerin başına geleni bildiği için olsa gerek, Hz. Muhammed'i insanlığa şöyle tanıttı; "Muhammed adamlarınızdan birinin "babası" değildir. Fakat Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah'tır her şeyi hakkıyla bilen." (Ahzap;33/40)
Arka plâna inersek, bu ayetin indiği dönemde "Zeyd, Muhammed'in evlâdı mı, evlâtlığı mı? Eski bir köle, seçkin bir Arap kızı ile (Zeynep binti Cahş) nasıl evlenebilir? Diyelim ki evlendi, onu nasıl boşamaya kalkar? Diyelim ki boşadı, bir peygamber onun boşadığı ile nasıl evlenebilir? Muhammed onun ve de bizim neyimiz olmaktadır?" türünden "sınıf ve köken farkı gözeterek ayrımcılık kokan" tartışmalar olmaktaydı.
İşte bu ayetler bunlara cevap olarak geldi.
Dikkat edilirse evlâtlık kurumunu düzenleyen ayetlerde savunulan kişinin Zeynep veya Hz. Peygamber'den ziyade, adının bizzat anılmasından da anlaşılacağı gibi Zeyd olduğu görülür.
Hz. Peygamber'in onu Zeynep ile evlenmeye teşviki ile başlattığı reformcu girişim, Allah'ın onun boşadığı kadınla bu kez Hz. Peygamberi evlenmeye teşviki ile hitama erdiriliyor. Bunun o günkü toplumda geçerli olan "sosyal statü" anlayışı açısından anlamı sanıldığından çok daha büyüktür.
Şöyle ki: Zeyd eski bir köle ve evlâtlıktır, dahası kabilesizdir. O günkü geçerli sosyal statü anlayışına göre kendini koruyacak bir kabilesi bile yoktur. Yani kimsesiz ve gariban birisidir. Böyleleri toplumda yalnız kalmaya mahkûm olmakta, hor ve hakir görülmektedir. Anne ve babalarının adı ile bile çağırılmamakta, aristokrat Arap kabilesine mensup bir kızla evlenmesi çok görülmekte, evlenmiş olsa bile boşama hakkı başına kakılmakta, boşandığında da onun boşadığı ile evlenmeyi "kabile gururu" kendine yedirememektedir. Bir nevi devşirme muamelesine tabi tutularak geçmişleri ve aile bağları tümden silinmek, yok edilmek istenmektedir…
İşte bu durumda olan birisini; garipleri, yoksulları, mazlumları, mağdurları, mahrumları, âmâyı, körü, sağırı, özürlüyü, evlâtlıkları, toprağa gömülen kızları, alınıp satılan kadınları, köleleri vb. toplumda ne kadar garip ve kimsesiz, hakkı yenen, ekmeği elinden alınan varsa onu koruma ve kollamayı misyon edinmiş "kimsesizlerin kimsesi" Allah'ın kitabı ona sahip çıkmakta ve bizzat Zeyd diye adını vererek kendi "Peygamberini" onun boşadığı kadınla evlendirmektedir!
İşte esas mesele budur.
Yoksa aklı başka bir şeye basmayan kimi müfessirin sandığı gibi, Allah, peygamberinin gönlü dışarıda olmasın diye, sırf onu hoş tutmak için, gönlü kime kayarsa onu onsuz bırakmamak için hiç bir ayetten çekinmeyip vahiy indirmiş filan değildir. Bu, Kuran'ın ruhundan habersiz biçare ve sefilce bir yorumdur.
Oysa Kuran bu mesele üzerinden, evlâtlık kurumunu cahiliye Araplarının anladığı şekilden çıkarmakta, yeni bir düzenlemeye tabi tutmakta ve bu bağlamda "Hz. Muhammed'in içlerinden kimi adamlardan/erkeklerden birisinin babası olmadığını" söylemekle de, (zımnen) onun üzerinden bir hanedanlık türetilemeyeceği, bir patriarchy (babaya dayalı, soydan devirli saltanat) kurulamayacağını anlatmak istenmektedir.
Böyle bir şeyin önüne geçmek için de etrafında hanedanlık oluşturma ihtimali bulunan ev halkının (ehl-beyt) konumu ile Hz. Muhammed'in (s.a.v) tarihi misyonunun ne olduğunu, nasıl anlaşılması gerektiğini ele almakta ve bu cümleden olarak "Muhammed içinizdeki adamlardan/erkeklerden birisinin babası değildir, bilakis "Allah'ın elçisi" ve sonuçta (netice itibarîyle, hitamen/hatemen) peygamberlerin sonuncusudur, hepsi bu! Başka yönlere çekip ondan bir hanedanlık çıkarmaya, baba kültü türetmeye, kendisini ve ailesini kutsamaya kalkışmayın" mesajı vermektedir.
***
Fakat buna rağmen İslâm tarihinde ehl-i beytin kim olduğu ve ümmet içindeki konumlarının ne olması gerektiği konusunda derin tartışmalar ve bölünmeler ortaya çıkmıştır. Bütün mezhebi varoluşunu bu kavram üzerine bina eden Şiîliğin, bu kavrama çok özel bir anlam yükleyerek Kuran'da ele alınan anlamından çok ötelere taşıdığı söylenebilir.
Meselâ Hz. Ömer ve Hz. Osman da Hz. Peygamber'in damadı olmasına rağmen bu konuda Hz. Ali gibi görülmemişlerdir. Şiîliğin bu konudaki yoğun söyleminin Sünnîliği de etkisi altına almasıyla bugün artık ehl-i beyt denince Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve onların soyu (oniki imam, seyyidler) akla gelmektedir. Oysa bunların Hz. Peygamber'in sırf "soyundan/sülbünden" geliyor olmalarının Kuran'ın anlamaya çalıştığımız mantığı açısından herhangi bir önemi yoktur.
Tam tersi ahzap suresinde evlâtlık kurumundan başlayıp eşleri ile devam eden söz konusu ayetlerin, Hz. Peygamber'in (s.a.v) yakın aile çevresi etrafında bir tür patriarchy yani ataerkil, pederşahî, babadan gelen, soydan devirli, ırsi saltanat oluşturma girişimlerinin önüne geçmeyi amaçladığını söylememiz mümkün görünmektedir.
Çünkü bir taraftan evlâtlık kurumunun tabiî mecrasına sokulmasına yönelik reformlar, diğer taraftan Hz. Peygamber'in (s.a.v) eşlerine yönelik ikazlar; yani onların "müminlerin annesi" olarak görülmesi gerektiği, peygamberin artık onları boşayamayacağı, değiştiremeyeceği, ölümünden sonra da diğer müminlerin onlarla evlenemeyeceği ve de bizzat Hz. Peygamber (s.a.v) için "O sizin adamlarınızdan birisinin "babası" değildir." ifadeleri, vefatından sonra muhtemel bir "peygamber hanedanlığı" oluşturma girişiminin önüne geçmeyi amaçlıyor görünmektedir.
Açıkçası Hz. Peygamber (s.a.v) ve ailesi bu hususta tabiri caizse "kendini feda ederek" ümmet ve insanlık adına büyük bir hizmet yapmışlardır. Meselâ Hz. Aişe peygamberden sonra ölünceye kadar - 40 yılı aşkın bir süre- hiç kimseyle evlenmemiştir.
Peki neden? Neden onlara evlenme yasağı konmuştur? Bunun üzerinde iyi düşünmeliyiz…
Şu halde bunlar ortadayken ehl-i beyt kavramını tam tersi bir okumaya tabi tutarak bundan bir "peygamber hanedanlığı" çıkarmak Sasani ve Roma hanedan ve saltanat anlayışlarının etkisine girmek değilse nedir? Bu konuda İslâm tarihinde ortaya çıkan iki büyük dini/siyasî anlayış yani "Şiî imamet mitolojisi" ve onu tersinden tekrarı olan "Sünnî saltanat ideolojisi" aşılmadıkça İslâm dünyasının önünde yeni ufukların açılması mümkün görünmemektedir.
Çünkü siyasal Şiîliliğin Sasani devlet ve imparatorluk geleneğinin, siyasal Sünnîliğin de Bizans devlet ve imparatorluk geleneğinin etkisinde kaldığı apaçık ortadadır. Oysa "kutsal aile-hanedan" ve "kutsal Tanrı-kral" anlayışını esas alan bu imparatorluklar, eski dünyanın bir devamı olup Kuran'ın devrimci hamlesiyle aşılmıştı.
Demek ki Hz. Peygamber'in (s.a.v) şahsına ve ailesine yönelik bütün ayetleri bu devrimci hamlenin yansıması olarak okumak gerekmektedir…
***
Şu halde bu doğrultuda "Ehl-i Beyt" kavramını yeniden ele almak ve yorumlamak durumundayız.
Sözlükte "ehl-i beyt" tabiri "ev halkı, ailesi" demektir. Ayetlerde konu Hz. Peygamber'in eşleri olduğu için ehl-i beyt ile doğrudan doğruya "Hz. Peygamber'in eşleri" kastediliyor. Ortada henüz ne Hasan ne Hüseyin, ne de oniki imam vs. yoktur.
Demek ki aslında ehl-i beyt Hz. Peygamber'in (s.a.v) eşleridir.
İkinci dereceden ise onlardan doğan çocuklar, o çocuklarla evlenenler ve bu evliliklerden doğan çocuklar da bir örf olarak "beyt"den sayılırlar. Fakat bu "sayılmanın" doğuracağı dinî, hukukî ve özellikle de siyasî sonuçları bakımdan bir anlamı bulunmamaktadır.
Herkesin eşi, çocukları, damatları, torunları olabileceği gibi Hz. Peygamber'in de olmuştur. Çünkü İslâm'da üstünlük peygamberin kızı, damadı, torunu da olsa Allah bilinci ile yaşama (takva) iledir, akrabalık bağı ile değil.
Nitekim bir hadiste "Ebu Fulan ailesi benim dostlarım değildir. Benim dostum ancak Allah ve müminlerin salihleridir. Ancak Ebu Fulan ailesine benim akrabalığım vardır ki bu akrabalık nedeniyle ben onlarla ilişkiyi sürdürüyorum." (Buhari; Edep, 13) buyurulur.
Şu halde "beyt halkı" yani Hz. Peygamberin eşleri toprak olalı on dört asır olduğuna göre, bugün için ehl-i beyti nasıl anlamamız gerekir? Aksi halde ehl-i beyt ile ilgili ayetler boşlukta kalmış olur.
Fakat nasıl anlayacağız?
Kuran'ın evrensel mantığı ve ruhu doğrultusunda baba, aile, akraba, evlâtlık vb. sosyal ilişkilerine getirdiği ahlâk, takva ve erdemlere dayalı değer yargıları reformunu devam ettirerek mi, yoksa şu ana kadar yapıldığı gibi Arap baba kültüne, Fars kutsal hanedan anlayışına geri dönerek mi?
Bu çerçevede yorumlarsak, öyle görünüyor ki bugün için "ehl-i beyt" iki anlama gelmektedir.
1- Her bir Müslümanın ev halkı, ailesi… Bu durumda "Ey ehl-i beyt, Allah sizi kirlerinden arındırmak ve tertemiz yapmak istiyor" demek, "Allah ahlâk, takva ve erdemlere dayalı tertemiz bir Müslüman aile ve ev halkı görmek istiyor" demek olur. Ayeti böylece üzerimize alınmada hiçbir sakınca olamaz. Aksi halde Kuran'ı indiği coğrafyaya gömmüş oluruz.
2- Beyt (Kabe) halkı, ehl-i kıble… Yani yeryüzünde beyt-i atike (Ademin evine, insanlığın merkezine), evvelu'l beyte (ilk eve, insanlığın ilk çıkış/toplanış yerine) ve aynı zamanda Allah'ın kendi evi olarak üzerine aldığı Kabe'ye yönelen, onu kıble bilen tüm insanlar… Bu durumda da ayet "Allah yeryüzünde böylesi kirlerinden arınmış, ahlâka, adalete ve erdemlere dayalı tertemiz bir ehl-i kıble/ümmet/millet/halk görmek istiyor." demek olur.
Olayı böyle yorumlamayıp, Sasani "kutsal hanedan" anlayışını İslâm iklimine taşıyarak, Hz. Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve Selman'ın "aba altına alınmasına" bakarak ve ehl-i beyti bunlara hasrederek onların sülblerinden/soylarından dini ve siyasî bir mesaj çıkarmak manasız ve temelsizdir.
Aba altına alma olayından, Hz. Peygambere yönelik sadece babacan bir tavır, şefkat ve merhametle muamele, ailesini, kızını, damadını, torunlarını görüp gözeten bir "aile babası" örnekliği çıkar. Vesayet, velâyet veya veraset çıkmaz. Çünkü bir hadiste geçtiği gibi peygamberler maddî miras bırakmazlar, ancak evrensel hidayet ve hayata dair rehberlik bırakırlar.
Kaldı ki Hz. Peygamber'in âdeta bütün benliğini saran sevgi ve merhamete dayalı babacan tavırları diğer sahabeler için de geçerlidir. Çünkü etrafındaki sahabelerden birçoğunu övmüş, onların güzel hasletlerine ve ahlâkî meziyetlerine zaman zaman dikkat çekmiştir. Bunlara bakıp ta, her bir sözü ile övdüğünden Hz. Ali'ye, Hz. Ebubekr'e, Hz. Ömer'e vs. veya bunların kıyamete kadar tüm sülblerine/soylarına yönelik "Benden sonraki dini ve siyasî varisim bunlardır" mesajı çıkarmak, Kuran'ın "O sizin içinizden birisinin babası değildir" mesajını anlamamaktan başka bir şey değildir.
Demek ki Hz. Peygamber bizim "babamız" değildir. Kimse soyunu/sülbünü ona dayayarak bir yere varamaz. Bu manasız bir eskidünya alışkanlığıdır. Fakat Hz. Peygamber, söz yerine iyi geldi, tabiri caizse "babacan" tavırlarıyla her daim bizim örneğimiz, rehberimizdir; öyle olmaya da devam edecektir. Demek ki biz de onun gibi ailemizi, çocuklarımızı, yakınlarımızı "abamız" altına almalıyız. Evine barkına düşkün insanlar olmalıyız.
İyice düşünürsek, zaten bu ayetlerle yapılmaya çalışılan sosyal reformlar, söz konusu babaya dayalı sülb "kutsamasını" ortadan kaldırmak içindi. Toplumdaki üstünlük ve değer yargısı, "beşikten gelen" bu tür baba kültüne göre değil, "yaşayan hayatın içinde kazanılan" ehliyet ve liyakat kriterlerine göre inşa edilmek istenmekteydi.
***
Sonuç olarak İsa'nın çığlığının bir kelebek gibi Roma duvarlarına çarpıp düşmesi gibi, onu düştüğü yerden kaldıran "öksüzün" çığlığının da Sasani ve Bizans duvarlarına (soy, sop, aile, baba, hanedan kutsamasına) çarpıp düşmesine göz yumulamaz. Bunlar çoktan aşılmıştı, artık geriye dönülmemeli ve Kuran'ın başlattığı o büyük reform çağı sürdürülmelidir. Aksi halde böcekler gibi sürünmeye geri döneriz. Oysa Kuran öndört asır öncesinden yerlerde sürünen insanı tutup ayağa kaldırmış, özgürleştirmiş, kabile, aşiret ve hanedan duvarlarını yıkarak, o tek kişilik varlığı ile "insanoğlunu" yalnızca "Allah ile yürüyüşe" (seyr ilallah) çağırmıştı…
|

22-03-2007, 13:00
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 26 Aug 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 5.875
|
|
Re: Ahzap/ 40 Olmasaydı
sargon";p="´isimli üyeden Alıntı
Haa, bir de geriye şu soru kalıyor. Denebilirdi ki, bu adet, yani evlatlığın karısıyla evlenmeme adeti artık eskimiştir. Bunu kaldırdık, o yüzden Muhammed Zeynep'le evelenebilir. Ama öyle denmiyor. Gerekçe olarak Zeyd onun oğlu değil ve ayrıca o koca bir peygamberdir, ona haktır deniyor. Peki herkese de artık hak mıdır? Yoksa sadece Muhammed'e verilmiş bir hak mıdır geliniyle evlenmek.
Mevdudi'nin bu konudaki açıklamalarını okurken nasıl kıvrandığını görüp insanın acıyası geliyor. Bakın neler yazmış:
Onların karşı çıktığı ilk nokta, Hz. Peygamber'in (s.a) İslâmî kurallara göre oğlunun karısı ile evlenmek haram olduğu halde, gelini ile evlenmiş olmasıydı. Bu itiraza şöyle cevap verilmektedir: "Muhammed (s.a) sizin erkeklerinizden birinin babası değildir." Yani Zeyd, onun gerçek oğlu değildi, bu nedenle onun dul karısıyla evlenmesi haram değildir.
İslâm düşmanlarının ikinci itirazı, evlatlığı, onun asıl oğlu değilse bile onun karısıyla evlenmemesi gerektiğiydi. Bu itiraza da "... fakat o Allah'ın Rasûlüdür." ifadesi ile cevap vermektedir. Yani gelenek ve adetlerin haram kabul ettiği helal birşey hakkındaki tüm önyargıları ortadan kaldırmak ve onun helal olduğunu tekrar ilan etmek Allah'ın Rasûlü olarak onun göreviydi.
Yani böyle eski gelenek ve adetleri atıp putları ve tabuları bir bir kırıyoruz. Bu tabu kırma işinin öncülüğünü kim yapacaktı. Elbette bir peygamber. İşte bu sosyal reformları yaparak Muhammed Arap dünyasında yeni bir çığır açmıştır. Gelini ile evlenme tabusu kırılmıştır. Yani aslında Muhammed Zeynep'e aşık olmamış, tabuları kırmak için bu işi yapmıştır.
Bu nokta "... ve (o) peygamberlerin sonuncusudur" denilerek vurgulanmaktadır. Yani, Allah'ın Rasûlü olmasının yanısıra, ondan sonra onun eksik bıraktığı sosyal reformları tamamlayabilecek bir peygamber daha gelmeyecektir. Bu nedenle bu yerleşmiş kötü geleneği bizzat ortadan kaldırması bir nebze daha zaruri olmaktadır.
Yine bu noktayı vurgulamak amacıyla Allah herşeyi bilendir," denilmektedir. Yani, bu adetin olduğu gibi bırakılması yerine, neden bizzat Hz. Muhammed (s.a) vasıtasıyla ortadan kaldırılması gerektiğini en iyi bilen yine Allah'tır. O, Hz. Muhammed'den (s.a) sonra peygamber gelmeyeceğini bilmektedir.
Bu sosyal reform ayrıca bir zorunluluktu. Neden? Çünkü eğer Muhammed bu adeti kaldırmasa bu çirkin adet belki binyıllarca sürecekti. Hiçkimse böyle bir çirkin adeti kaldırmaya cesaret edemeyecekti.
Bu nedenle eğer Allah bu cahiliye adetini son peygamberi ile ortadan kaldırmazsa, ondan sonra hiç kimse bu adeti Müslümanlar arasından ebediyen kaldıramayacaktır. Daha sonra gelen ve insanların ıslahı için uğraşan kimseler bu adeti ortadan kaldırsalar bile, bu teşebbüslerden hiçbiri her çağ ve her toplulukta uygulanabilirliğe ve bir kalıcılığa sahip olmayacak ve bu ıslahatçılardan hiçbiri, yaptığı davranış (sünnet) ile insanların kafasındaki bütün şüphe ve önyargıları silebilecek kadar güçlü ve kutsi bir şahsiyete sahip olamıyacaktır.
Buyrun efendim. Gördüğünüz gibi İslamiyet büyük tabuları kırmıştır, ama değer bilen nerde..
Vah Mevdudi'm vah, seni bu hallerde mi görecektik...
|
hiramusta";p="´isimli üyeden Alıntı
Sodomo abimiz farklı alanlardaki meşguliyetlerimizden dolayı foruma girmememizi cevap verememek olarak algılamış...Öncelikle bu algısının yanlışlığını kendisine hatırlatırım.Kendisinin boş vakti çok olabilir.Kendisi usta bir yazar olabilir ve hayatını kalemden,yazdıklarından kazanıyor olabilir ama ben öyle değilim..Başkalarına karşı sorumlu olduğum bir işim ve topluma karşı sorumlu olduğum bir sosyal hayatım var.Bu yüzden bir konuya,ne uzun uzun yazılar yazacak kadar odaklanabiliyorum ne de buna vaktim var.Bu yüzden kısa cevaplar vermeyi veya düşüncesini paylaştığım insanların yazılarını alıntılamayı tercih ediyorum.Bu konuyla ilgili de sevgili İhsan Eliaçık beyin güzel bir yazısı var,onu alıntılamak istiyorum...
Kuran'dan önceki eski dünya kutsal tanrı-devletlerin dünyasıydı.
Böylesi bir dünyada o tek kişilik varlığı ile "insana" yer yoktu.
Dünya, yer ve gök tanrıları, tanrıların oğulları, temsilcileri, panteonları, kutsal hanedanları ve aileleri tarafında paylaşılmıştı.
Kuran geldi "Allah birdir (ehad). Bölünmez bir bütündür (samed). Doğmamış ve doğurulmamıştır. Hiç bir şey O'na denk olamaz." dedi ve yeni bir çağ başlattı.
Yer ve gök tanrılarının, tanrıların oğullarının, temsilcilerinin, kutsal hanedanların, ailelerin, tapınakların, din adamlarının önünde böcekler gibi yerlerde sürünen o tek kişilik varlığı ile "insanoğlu"nu tutup ayağa kaldırdı.
"Ancak sana ibadet ederiz. Ancak senden yardım dileriz" sözleri, bu anlamda, Kuran'ın eski dünya tanrılarına, tanrı taslaklarına, oğullarına, temsilcilerine, kutsal hanedanlarına, ailelerine, oligarşilerine isyanı ifade eder.
İnsanlık tarihinde yepyeni bir çağdır bu.
İnsanoğlunu kendi özgür kişiliği ile yalnızca "Allah ile yürüyüşe" (seyr ilallah) çağıran insanca bir dünyaya geçiştir bu. Allah dış dünyada görünür somut bir "nesne" olmadığı için, sonuçta "Allah ile yürüyüş", bütün görkemi ile "insanın" ortaya çıkışı, kendi heva ve hevesinden bile azatlaşarak özgürleşmesi anlamına gelir.
***
Ondört asır önce Kuran, baba kültünü kutsayan, feodal (aynı kabileye/aşirete/toprağa bağlı herkesi tek bir kimsenin malı sayan) bir dil, tarih ve coğrafya evrenine hitap etmişti.
Bu coğrafyada "baba" kültü olanca ağırlığı ile hüküm sürmekteydi. Babaya dayalı, soydan devirli, aile büyüğünü yücelten, onu kutsamayı esas alan bir anlayış vardı. Bir tür "Arap patriarchi"si (Arap babaya/ataya dayalı, Arap baba/ata sülbünü kutsayan) toplumsal dokunun iliklerine sinmişti. Bundan geçinen 7-8 büyük kabile ağası ve tefeci bezirgan (Kabe çetesi) Mekke'ye hükmetmekteydi. Kâhinler ve din adamları da insanların ruhlarına nüfuz ederek bu anlayışı tahkim ediyordu.
Böyle bir topluma Kuran "Rabbiniz Allah'tır" dedi. Rab, sözlük anlamı itibarîyle "Baba" demektir. Aramicenin bir lehçesini konuşan Hz. İsa da "Babamız (Rabbimiz) Allah'tır" demişti. Ancak bu, "Ben de O'nun oğluyum" anlamında değil, "O baba diye yücelttiklerinizin, oğul diye kutsadıklarınız hepsi sahtedir. Kutsanacak ve yüceltilecek yegâne varlık Allah'tır" anlamına geliyordu.
Yani biyolojik değil teolojik bir izah yapıyordu.
Yani Sami/Arami "patriarchi"sine isyan ediyordu. Allah'tan başka neyi yüceltiyorlarsa onu yıkıyor, yerine en yalın haliyle "Allah" inancını yerleştiriyordu.
Baba kültünü yüceltiyorlarsa "Baba Allah'tır", göğe tapıyorlarsa "O gökteki Allah'tır" diyordu. İneğe tapıyorlarsa ineği yaratan Allah'tır, güneşe, yıldıza, aya tapıyorlarsa onları yaratan da Allah'tır, "Bunların hiç biri tanrı değil, tanrı bir ve bölünmez bir bütün halinde Allah'tır" demek istiyordu.
Fakat İsa'nın bu söylemi pagan Roma iklimine girince biyolojik anlamda babaya dönüştü. Tanrı'nın gerçekten baba, İsa'nın da O'nun oğlu olduğunu sanmaya başladılar. Bu anlayış Roma'ya eski Mısır'dan geçmişti, Mısır'a da Mezopotamya'dan�
Allah'ın nefesi, ruhu, canlılığı anlamına gelen "Ruhullah" tabirini, gerçekten Allah'ın bir parçası anlamında uknuma dönüştürdüler. Allah'ın yeryüzündeki sesi, söylemi, hitabı anlamına gelen "Kelimullah" tabirini, üçün üçü olarak teslise yordular. İlahi hitabın tabiatını pagan kafaları ile anlayamadılar. Tevhidi parça parça ettiler, "sözün" namusunu koruyamadılar, ne denmek istediğini kavrayamadılar.
Böylece İsa'nın çığlığı bir kelebek gibi Roma'nın duvarlarına çarpıp yere düştü.
***
Hz. Muhammed onu düştüğü yerden aldı, tekrar diriltti.
Kuran, öncekilerin başına geleni bildiği için olsa gerek, Hz. Muhammed'i insanlığa şöyle tanıttı; "Muhammed adamlarınızdan birinin "babası" değildir. Fakat Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah'tır her şeyi hakkıyla bilen." (Ahzap;33/40)
Arka plâna inersek, bu ayetin indiği dönemde "Zeyd, Muhammed'in evlâdı mı, evlâtlığı mı? Eski bir köle, seçkin bir Arap kızı ile (Zeynep binti Cahş) nasıl evlenebilir? Diyelim ki evlendi, onu nasıl boşamaya kalkar? Diyelim ki boşadı, bir peygamber onun boşadığı ile nasıl evlenebilir? Muhammed onun ve de bizim neyimiz olmaktadır?" türünden "sınıf ve köken farkı gözeterek ayrımcılık kokan" tartışmalar olmaktaydı.
İşte bu ayetler bunlara cevap olarak geldi.
Dikkat edilirse evlâtlık kurumunu düzenleyen ayetlerde savunulan kişinin Zeynep veya Hz. Peygamber'den ziyade, adının bizzat anılmasından da anlaşılacağı gibi Zeyd olduğu görülür.
Hz. Peygamber'in onu Zeynep ile evlenmeye teşviki ile başlattığı reformcu girişim, Allah'ın onun boşadığı kadınla bu kez Hz. Peygamberi evlenmeye teşviki ile hitama erdiriliyor. Bunun o günkü toplumda geçerli olan "sosyal statü" anlayışı açısından anlamı sanıldığından çok daha büyüktür.
Şöyle ki: Zeyd eski bir köle ve evlâtlıktır, dahası kabilesizdir. O günkü geçerli sosyal statü anlayışına göre kendini koruyacak bir kabilesi bile yoktur. Yani kimsesiz ve gariban birisidir. Böyleleri toplumda yalnız kalmaya mahkûm olmakta, hor ve hakir görülmektedir. Anne ve babalarının adı ile bile çağırılmamakta, aristokrat Arap kabilesine mensup bir kızla evlenmesi çok görülmekte, evlenmiş olsa bile boşama hakkı başına kakılmakta, boşandığında da onun boşadığı ile evlenmeyi "kabile gururu" kendine yedirememektedir. Bir nevi devşirme muamelesine tabi tutularak geçmişleri ve aile bağları tümden silinmek, yok edilmek istenmektedir�
İşte bu durumda olan birisini; garipleri, yoksulları, mazlumları, mağdurları, mahrumları, âmâyı, körü, sağırı, özürlüyü, evlâtlıkları, toprağa gömülen kızları, alınıp satılan kadınları, köleleri vb. toplumda ne kadar garip ve kimsesiz, hakkı yenen, ekmeği elinden alınan varsa onu koruma ve kollamayı misyon edinmiş "kimsesizlerin kimsesi" Allah'ın kitabı ona sahip çıkmakta ve bizzat Zeyd diye adını vererek kendi "Peygamberini" onun boşadığı kadınla evlendirmektedir!
İşte esas mesele budur.
Yoksa aklı başka bir şeye basmayan kimi müfessirin sandığı gibi, Allah, peygamberinin gönlü dışarıda olmasın diye, sırf onu hoş tutmak için, gönlü kime kayarsa onu onsuz bırakmamak için hiç bir ayetten çekinmeyip vahiy indirmiş filan değildir. Bu, Kuran'ın ruhundan habersiz biçare ve sefilce bir yorumdur.
Oysa Kuran bu mesele üzerinden, evlâtlık kurumunu cahiliye Araplarının anladığı şekilden çıkarmakta, yeni bir düzenlemeye tabi tutmakta ve bu bağlamda "Hz. Muhammed'in içlerinden kimi adamlardan/erkeklerden birisinin babası olmadığını" söylemekle de, (zımnen) onun üzerinden bir hanedanlık türetilemeyeceği, bir patriarchy (babaya dayalı, soydan devirli saltanat) kurulamayacağını anlatmak istenmektedir.
Böyle bir şeyin önüne geçmek için de etrafında hanedanlık oluşturma ihtimali bulunan ev halkının (ehl-beyt) konumu ile Hz. Muhammed'in (s.a.v) tarihi misyonunun ne olduğunu, nasıl anlaşılması gerektiğini ele almakta ve bu cümleden olarak "Muhammed içinizdeki adamlardan/erkeklerden birisinin babası değildir, bilakis "Allah'ın elçisi" ve sonuçta (netice itibarîyle, hitamen/hatemen) peygamberlerin sonuncusudur, hepsi bu! Başka yönlere çekip ondan bir hanedanlık çıkarmaya, baba kültü türetmeye, kendisini ve ailesini kutsamaya kalkışmayın" mesajı vermektedir.
***
Fakat buna rağmen İslâm tarihinde ehl-i beytin kim olduğu ve ümmet içindeki konumlarının ne olması gerektiği konusunda derin tartışmalar ve bölünmeler ortaya çıkmıştır. Bütün mezhebi varoluşunu bu kavram üzerine bina eden Şiîliğin, bu kavrama çok özel bir anlam yükleyerek Kuran'da ele alınan anlamından çok ötelere taşıdığı söylenebilir.
Meselâ Hz. Ömer ve Hz. Osman da Hz. Peygamber'in damadı olmasına rağmen bu konuda Hz. Ali gibi görülmemişlerdir. Şiîliğin bu konudaki yoğun söyleminin Sünnîliği de etkisi altına almasıyla bugün artık ehl-i beyt denince Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve onların soyu (oniki imam, seyyidler) akla gelmektedir. Oysa bunların Hz. Peygamber'in sırf "soyundan/sülbünden" geliyor olmalarının Kuran'ın anlamaya çalıştığımız mantığı açısından herhangi bir önemi yoktur.
Tam tersi ahzap suresinde evlâtlık kurumundan başlayıp eşleri ile devam eden söz konusu ayetlerin, Hz. Peygamber'in (s.a.v) yakın aile çevresi etrafında bir tür patriarchy yani ataerkil, pederşahî, babadan gelen, soydan devirli, ırsi saltanat oluşturma girişimlerinin önüne geçmeyi amaçladığını söylememiz mümkün görünmektedir.
Çünkü bir taraftan evlâtlık kurumunun tabiî mecrasına sokulmasına yönelik reformlar, diğer taraftan Hz. Peygamber'in (s.a.v) eşlerine yönelik ikazlar; yani onların "müminlerin annesi" olarak görülmesi gerektiği, peygamberin artık onları boşayamayacağı, değiştiremeyeceği, ölümünden sonra da diğer müminlerin onlarla evlenemeyeceği ve de bizzat Hz. Peygamber (s.a.v) için "O sizin adamlarınızdan birisinin "babası" değildir." ifadeleri, vefatından sonra muhtemel bir "peygamber hanedanlığı" oluşturma girişiminin önüne geçmeyi amaçlıyor görünmektedir.
Açıkçası Hz. Peygamber (s.a.v) ve ailesi bu hususta tabiri caizse "kendini feda ederek" ümmet ve insanlık adına büyük bir hizmet yapmışlardır. Meselâ Hz. Aişe peygamberden sonra ölünceye kadar - 40 yılı aşkın bir süre- hiç kimseyle evlenmemiştir.
Peki neden? Neden onlara evlenme yasağı konmuştur? Bunun üzerinde iyi düşünmeliyiz�
Şu halde bunlar ortadayken ehl-i beyt kavramını tam tersi bir okumaya tabi tutarak bundan bir "peygamber hanedanlığı" çıkarmak Sasani ve Roma hanedan ve saltanat anlayışlarının etkisine girmek değilse nedir? Bu konuda İslâm tarihinde ortaya çıkan iki büyük dini/siyasî anlayış yani "Şiî imamet mitolojisi" ve onu tersinden tekrarı olan "Sünnî saltanat ideolojisi" aşılmadıkça İslâm dünyasının önünde yeni ufukların açılması mümkün görünmemektedir.
Çünkü siyasal Şiîliliğin Sasani devlet ve imparatorluk geleneğinin, siyasal Sünnîliğin de Bizans devlet ve imparatorluk geleneğinin etkisinde kaldığı apaçık ortadadır. Oysa "kutsal aile-hanedan" ve "kutsal Tanrı-kral" anlayışını esas alan bu imparatorluklar, eski dünyanın bir devamı olup Kuran'ın devrimci hamlesiyle aşılmıştı.
Demek ki Hz. Peygamber'in (s.a.v) şahsına ve ailesine yönelik bütün ayetleri bu devrimci hamlenin yansıması olarak okumak gerekmektedir�
***
Şu halde bu doğrultuda "Ehl-i Beyt" kavramını yeniden ele almak ve yorumlamak durumundayız.
Sözlükte "ehl-i beyt" tabiri "ev halkı, ailesi" demektir. Ayetlerde konu Hz. Peygamber'in eşleri olduğu için ehl-i beyt ile doğrudan doğruya "Hz. Peygamber'in eşleri" kastediliyor. Ortada henüz ne Hasan ne Hüseyin, ne de oniki imam vs. yoktur.
Demek ki aslında ehl-i beyt Hz. Peygamber'in (s.a.v) eşleridir.
İkinci dereceden ise onlardan doğan çocuklar, o çocuklarla evlenenler ve bu evliliklerden doğan çocuklar da bir örf olarak "beyt"den sayılırlar. Fakat bu "sayılmanın" doğuracağı dinî, hukukî ve özellikle de siyasî sonuçları bakımdan bir anlamı bulunmamaktadır.
Herkesin eşi, çocukları, damatları, torunları olabileceği gibi Hz. Peygamber'in de olmuştur. Çünkü İslâm'da üstünlük peygamberin kızı, damadı, torunu da olsa Allah bilinci ile yaşama (takva) iledir, akrabalık bağı ile değil.
Nitekim bir hadiste "Ebu Fulan ailesi benim dostlarım değildir. Benim dostum ancak Allah ve müminlerin salihleridir. Ancak Ebu Fulan ailesine benim akrabalığım vardır ki bu akrabalık nedeniyle ben onlarla ilişkiyi sürdürüyorum." (Buhari; Edep, 13) buyurulur.
Şu halde "beyt halkı" yani Hz. Peygamberin eşleri toprak olalı on dört asır olduğuna göre, bugün için ehl-i beyti nasıl anlamamız gerekir? Aksi halde ehl-i beyt ile ilgili ayetler boşlukta kalmış olur.
Fakat nasıl anlayacağız?
Kuran'ın evrensel mantığı ve ruhu doğrultusunda baba, aile, akraba, evlâtlık vb. sosyal ilişkilerine getirdiği ahlâk, takva ve erdemlere dayalı değer yargıları reformunu devam ettirerek mi, yoksa şu ana kadar yapıldığı gibi Arap baba kültüne, Fars kutsal hanedan anlayışına geri dönerek mi?
Bu çerçevede yorumlarsak, öyle görünüyor ki bugün için "ehl-i beyt" iki anlama gelmektedir.
1- Her bir Müslümanın ev halkı, ailesi� Bu durumda "Ey ehl-i beyt, Allah sizi kirlerinden arındırmak ve tertemiz yapmak istiyor" demek, "Allah ahlâk, takva ve erdemlere dayalı tertemiz bir Müslüman aile ve ev halkı görmek istiyor" demek olur. Ayeti böylece üzerimize alınmada hiçbir sakınca olamaz. Aksi halde Kuran'ı indiği coğrafyaya gömmüş oluruz.
2- Beyt (Kabe) halkı, ehl-i kıble� Yani yeryüzünde beyt-i atike (Ademin evine, insanlığın merkezine), evvelu'l beyte (ilk eve, insanlığın ilk çıkış/toplanış yerine) ve aynı zamanda Allah'ın kendi evi olarak üzerine aldığı Kabe'ye yönelen, onu kıble bilen tüm insanlar� Bu durumda da ayet "Allah yeryüzünde böylesi kirlerinden arınmış, ahlâka, adalete ve erdemlere dayalı tertemiz bir ehl-i kıble/ümmet/millet/halk görmek istiyor." demek olur.
Olayı böyle yorumlamayıp, Sasani "kutsal hanedan" anlayışını İslâm iklimine taşıyarak, Hz. Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve Selman'ın "aba altına alınmasına" bakarak ve ehl-i beyti bunlara hasrederek onların sülblerinden/soylarından dini ve siyasî bir mesaj çıkarmak manasız ve temelsizdir.
Aba altına alma olayından, Hz. Peygambere yönelik sadece babacan bir tavır, şefkat ve merhametle muamele, ailesini, kızını, damadını, torunlarını görüp gözeten bir "aile babası" örnekliği çıkar. Vesayet, velâyet veya veraset çıkmaz. Çünkü bir hadiste geçtiği gibi peygamberler maddî miras bırakmazlar, ancak evrensel hidayet ve hayata dair rehberlik bırakırlar.
Kaldı ki Hz. Peygamber'in âdeta bütün benliğini saran sevgi ve merhamete dayalı babacan tavırları diğer sahabeler için de geçerlidir. Çünkü etrafındaki sahabelerden birçoğunu övmüş, onların güzel hasletlerine ve ahlâkî meziyetlerine zaman zaman dikkat çekmiştir. Bunlara bakıp ta, her bir sözü ile övdüğünden Hz. Ali'ye, Hz. Ebubekr'e, Hz. Ömer'e vs. veya bunların kıyamete kadar tüm sülblerine/soylarına yönelik "Benden sonraki dini ve siyasî varisim bunlardır" mesajı çıkarmak, Kuran'ın "O sizin içinizden birisinin babası değildir" mesajını anlamamaktan başka bir şey değildir.
Demek ki Hz. Peygamber bizim "babamız" değildir. Kimse soyunu/sülbünü ona dayayarak bir yere varamaz. Bu manasız bir eskidünya alışkanlığıdır. Fakat Hz. Peygamber, söz yerine iyi geldi, tabiri caizse "babacan" tavırlarıyla her daim bizim örneğimiz, rehberimizdir; öyle olmaya da devam edecektir. Demek ki biz de onun gibi ailemizi, çocuklarımızı, yakınlarımızı "abamız" altına almalıyız. Evine barkına düşkün insanlar olmalıyız.
İyice düşünürsek, zaten bu ayetlerle yapılmaya çalışılan sosyal reformlar, söz konusu babaya dayalı sülb "kutsamasını" ortadan kaldırmak içindi. Toplumdaki üstünlük ve değer yargısı, "beşikten gelen" bu tür baba kültüne göre değil, "yaşayan hayatın içinde kazanılan" ehliyet ve liyakat kriterlerine göre inşa edilmek istenmekteydi.
***
Sonuç olarak İsa'nın çığlığının bir kelebek gibi Roma duvarlarına çarpıp düşmesi gibi, onu düştüğü yerden kaldıran "öksüzün" çığlığının da Sasani ve Bizans duvarlarına (soy, sop, aile, baba, hanedan kutsamasına) çarpıp düşmesine göz yumulamaz. Bunlar çoktan aşılmıştı, artık geriye dönülmemeli ve Kuran'ın başlattığı o büyük reform çağı sürdürülmelidir. Aksi halde böcekler gibi sürünmeye geri döneriz. Oysa Kuran öndört asır öncesinden yerlerde sürünen insanı tutup ayağa kaldırmış, özgürleştirmiş, kabile, aşiret ve hanedan duvarlarını yıkarak, o tek kişilik varlığı ile "insanoğlunu" yalnızca "Allah ile yürüyüşe" (seyr ilallah) çağırmıştı�
|
Sevgili hiram occam usturası denilen bir yöntem vardır. Basit bir yöntemdir.
"Kesinlikle aynı sonuçları öngören iki rakip teoriniz varsa, daha basit olanı daha iyidir." Şimdi
unutkan "üstad" Eliaçık olmasını dilediği şeyleri yazmış uzun uzun. Ama gerçekte hiç bir
yoruma açık bırakmayacak bir olay var. Muhammed Mustafa evlatlığının karısını yani gelinini
eş olarak almış ve bu durumun Allah'ın emri ile olduğuna dair de kapı gibi ayet inmiş. İnsanların
"cahiliye dönemi kötü adetlerinden" biri Allah ve Rasulu tarafından yıkılmış. Belli ki daha önce
ismi Muhammed'in oğlu anlamında bir takı ile anılan evlatlığının hala aynı ismi taşımasından
rahatsızlık olmuş ve bu konu da ahzap 40 ile düzeltilmiş.
Lafı bu kadar uzatmaya gerek var mı ?
İnsani olan her şey kabûlüm.
|

23-03-2007, 15:02
|
|
|
Re: Ahzap/ 40 Olmasaydı
hiramusta";p="´isimli üyeden Alıntı
Meselâ Hz. Ömer ve Hz. Osman da Hz. Peygamber'in damadı olmasına rağmen bu konuda Hz. Ali gibi görülmemişlerdir.
|
Sevgili hiramusta,
yanlışsam düzelt:
Hz.Muhammed ve ilk eşi Hatice'nin 4 kızı olur, Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatma.
Bu bilgi klasik bilgidir, ama ilk üç kızın Hatice'nin 2.kocasından olduğu, ya da aslında erken yaşta ölen kızkardeşinin çocukları olup da Hatice tarafından büyütüldükleri şeklinde alternatif görüşler de vardır. Biz ilk görüşte kalalım:
Zeynep, "Ebu As bin Rebi" ile evlenmiştir, hatta bu Ebu As Bedirde esir düşüp Zeynebin ganimet olarak Muhammed'e ilettiği "Hatice"nin hediyesi gerdanlık sayesinde canını kurtarmıştır.
Rukiye ve Ümmü Gülsüm Ebu Leheb'in oğulları Utbe ve Uteybe ile evlenmişler, "Elleri kurusun" ayetinden sonra Ebu Leheb tarafından baba evine geri gönderilmişler, daha sonra da sırası ile ikisi de Osman'la evlenmişlerdir.
Fatma, Ali ile evlenmiştir.
Peki, Ömer hangi kızla evlenip Muhammed'in damadı olmuştur? Senin üstad'ın islam tarihi bilgisinden mi şüphe etsek, iyi niyetinden mi şaşırdım.
Belki üstad Ümmü Gülsüm'leri karıştırmış olabilir, zira Ömer 60 yaşlarındayken halifelik gücünü kullanarak Ali'nin o dönemde 9-10 yaşında olan kızı Ümmü Gülsüm'ü bir şekilde nikahlamıştır, yani kendisi Muhammed'in değil Ali'nin damadı olmuştur!
Bir sor bakalım kendisine, isimlere takılalım mı takılmayalım mı
|

23-03-2007, 15:42
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 11 Mar 2006
Mesajlar: 1.767
|
|
Re: Ahzap/ 40 Olmasaydı
Hiramusta, bırak bu edebiyatları. Nijerya'daki fakir çocukları sünnet etmeye mi gittin yine
Yazar falan değilim. Zamanında elimden tutan olsaydı olurdum ama o da zor bir iş. Hiç gözüm kesmiyor. Baksana Arif Tekin "Muhammed ve Kurmaylarının Hanımları" kitabını yazarken bütün islami kaynakları hem de Arapça orjinallerinden tarayarak yazmış. Ben giremem böyle bir yükün altında. Gazete yazarlığı desen, onun için de en az 5-10 bin kitap okumuş olman lazım. Her konuya vakıf olacaksın öyle tek bir alanda bilgi sahibi olmak yetmez, üstelik bütün bildiklerini de güncel olaylardan yola çıkarak yorumlayıp günün mana ve önemine göre felsefi sonuçlar çıkarmak lazım. Daha da ötesi her gün farklı bir konuda yazacaksın falan filan...
Kitap yazarlığında zaten para yok, memlekette kitaba para veren mi var? Gazete yazarlığı desen orada da ustalar var elli yıldır köşelerini kimseye kaptırmadılar maşallah. Hal böyle iken bu yazarlıkla geçinilmeyeceğini bilmen lazım.
Forum ortamında da özel bilgi vermiyorum mümkün olduğunca ve kimseye de tavsiye etmem. Ama şundan emin ol ki, ekmeğimizi taştan çıkarttık ve anamızın ak sütü gibi helaldir kazandıklarımız. Tecrübenin yenilen kazıkların toplamı olduğunu da öğrendik çok şükür.
Sosyal sorumluluk diyorsan, ee onun da reklamını yapacak değilim bana yakışmaz. En iyisi bırak dağınık kalsın. Ne kendini anlat ne de başkasını sor.
İhsan *Eliaçık'ın yazısına gelince, gönlünden geçenleri yazmış. Kendi gönlü neyi kabul ediyorsa aklına da onu kabul ettirmiş. Zaten bütün hepinizin yaptığı da bu. Muhammed'in Zeyneb'i almasının Sasani, Roma, Bizans ile ne ilgisi var ? Alakaya çay demle...Uçmuş gitmiş senin üstadın. Ona da sana da Arif Tekin'in Muhammed'in ve Kurmaylarının Hanımları" kitabını tavsiye ediyorum. Alın okuyun. Onu okuyamıyorsanız benim Muhammed'in Zevceleri topiğimi okuyun
http://sodomo.wordpress.com/muhammedin-zevceleri/
gerçi sadece 20 hatunun açıklamasını yaptım ama o bile yeterli zaten.
Muhammed'in evliliklerindeki tek amaç "cinsel şehvet"inin tatminidir. O yüzden ya genç kızlarla ya da Zeyneb gibi orta yaşlı ama çekici kadınlarla evlenmeyi tercih etti.
Aişe 9, Cüveyriye 13, Safiyye 17, Hafsa 18 yaşındaydı. Zeyneb'de 36 yaşındaydı ama oldukça çekici bir kadındı. Bak aşağıda Hamidullah'tan yaptığım alıntıyı oku sana zahmet:
“…. Resulullah’ın sürekli müdahalesine rağmen Zeyd boşanmak istiyordu. Bir gün Resulullah (AS) onun ailesine karşı gösterdiği bu tutumu değiştirmek amacıyla bizzat evinde onu ziyarete gitti ise de Zeyd’i evde bulamadı. Zeyneb evdeydi ve yaklaşık 36 yaşında olmasına rağmen, safranlı suda yıkanmış elbisesi içinde pek cazibeli bir duruşu vardı; bu görüntü karşısında Resulullah (AS) şöyle söylenmekten kendini alamadı :
“Gönüller bir halden diğer bir hale evirip çeviren Allah’ın şanı ne yücedir !”
(M.Hamidullah, İslam Peygamberi s. 566 no.1106)
İşter hadise budur. Bunu da söyle Eliaçık üstadına.
|

23-03-2007, 17:27
|
|
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 11 May 2006
Mesajlar: 1.919
|
|
Re: Ahzap/ 40 Olmasaydı
Sevgili Yfln Zeynep, *Rukiye, *Ümmü *Gülsüm *ve *Fatma Hz. Muhammed'in Hatice'den olma kızlarıdır.Üvey kızları veya yeğenleri olduğuna dair bilgiler asılsızdır.
Hz. Ömer kızıyla evlendiğinden dolayı Hz. Ali'nin damadı olduğu gibi,torunuyla evlendiğinden dolayı da Hz. Muhammed'in de damadıdır.
Sodomo Arif Tekin tıpkı senin gibi camdan bakmasını bilmeyen,gözü camdaki lekelerden başka birşey görmeyen birisidir.Şuna bak ya insanlar bukadar dar görüşlü olamaz.Neymiş Peygamber Zeynebi görmüşmüş,Zeynep çok cazibeli duruyormuş (bu müslümanım diyen alimciklerde hiç Allahtan utanmadan Peygamberin hanımları hakkında böyle hoş olmayan ifadeler kullanabiliyorlar,hadi bunu yahudi,müşrik uydurabilir de size ne oluyor?),Peygamber bu cazibeli hanımdan çok etkilenmiş,kendi kendine söylenmiş,daha sonrada bu durumu ve söylenmesini başkasına anlatmış ve bu rivayet olmuş.Pes ki ne pes...Tabi bu ve buna benzer rivayetler bazı sazanlar için büyük nimet oluyor.İhsan beyin üstün bakış açısı ve olayları iyi analiz etme yeteneği nerde,bazılarının sığ sazanlıkları nerdeeeeee.
|

23-03-2007, 18:06
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
|
|
Re: Ahzap/ 40 Olmasaydı
|
"Şuna *bak *ya *insanlar *bukadar *dar *görüşlü *olamaz.Neymiş *Peygamber *Zeynebi *görmüşmüş,Zeynep *çok *cazibeli *duruyormuş *(bu *müslümanım *diyen *alimciklerde *hiç *Allahtan *utanmadan *Peygamberin *hanımları *hakkında *böyle *hoş *olmayan *ifadeler *kullanabiliyorlar,hadi *bunu *yahudi,müşrik *uydurabilir *de *size *ne *oluyor?),Peygamber *bu *cazibeli *hanımdan *çok *etkilenmiş,kendi *kendine *söylenmiş,daha *sonrada *bu *durumu *ve *söylenmesini *başkasına *anlatmış *ve *bu *rivayet *olmuş.Pes *ki *ne *pes...Tabi *bu *ve *buna *benzer *rivayetler *bazı *sazanlar *için *büyük *nimet *oluyor.İhsan *beyin *üstün *bakış *açısı *ve *olayları *iyi *analiz *etme *yeteneği *nerde,bazılarının *sığ *sazanlıkları *nerdeeeeee." * *
|
Hiramusta bir empati yap da, bir de karşı taraftan bak manzaraya bakalım nasıl göreceksin?
İnsanın bir de gizli dünyası vardır. Çevre tarafından pek bilinmeyen yanları.
Örneğin ben gençliğimde çapkındım ama çevreme farkettirmezdim.
Bir yerde gören de olsa bana yakıştırmadığından kötü düşünmezdi.
Peygamber hakkında yazılanlar ne Sodomo'nun, ne bu forumun uydurması.
Bunlar Kur'an'da, hadislerde geçen bilgiler. Yorumlarda ise anormallik yok.
Asıl bir de yazılmayanlar, bize ulaşmayanlar vardır ki kimbilir ne ilginç vakalardır.
Düşünmek bile istemiyorum. Doğrusunu Allah bilir.
|

23-03-2007, 18:14
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 11 Mar 2006
Mesajlar: 1.767
|
|
Re: Ahzap/ 40 Olmasaydı
Sazanlık yapmaya bile gerek yok ki... Zaten olay ortada. 9 yaşında Aişe 13 yaşında Cüveyriye 17 yaşında Safiyye, 18 yaşında Hafza ve daha en az 30 kadın. Eee bu kadar kadın aldıktan sonra da başkasına zina yapmayın demek kolay tabii... Benim de 30 tane karım olsaydı ben de zina yapmazdım
|

23-03-2007, 18:15
|
|
|
Re: Ahzap/ 40 Olmasaydı
Yav hazır burda ahzap 40 konuşuluyoken
şu ahzap 50 yede bi el atsak abiler.
Tarkan'ın bi şarkısı vardı aklıma geldi birden
* * * * * *'' Şeytan ahzapta''!..?
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 11:42 .
|