Arap ülkelerinde "namus cinayetleri" ve kadına şiddet örnekleri…
OECD'nin "Tek Bakışta Toplum 2019" araştırmasına göre, örgütün 36 üyesi arasında ömürlerinde en az bir kez eşinden fiziksel veya duygusal şiddet gören kadın oranının en yüksek olduğu ülke yüzde 38 ile Türkiye.
Türkiye'nin hemen ardından yüzde 36 ile ABD geliyor. Yeni Zelanda yüzde 35 ile üçüncü sırada. OECD ortalaması ise yüzde 21,6.
Türkiye, kadına yönelik şiddettin yoğun yaşandığı ülkelerden biri olarak bilinir. Kadın cinayetlerinin (çoğunlukla "namusu temizleme" gerekçesiyle) sayısı, 2000'li yıllarda geçmiş yıllara göre büyük artış göstermiştir: 474 kadının öldürüldüğü 2019 yılı, ülkede son 10 yılda en fazla kadının öldürüldüğü yıl olmuştur.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, yıllık raporuna göre 2020 yılında 300 kadın erkekler tarafından öldürülmüş, 171 kadın şüpheli şekilde ölü bulunmuştur.
2010-2019 yılları arasında kadın cinayetlerinin sayısında sadece, İstanbul Sözleşmesi'nin imzalandığı yıl olan 2011 yılında düşüş görülmüştür. 1
Kadınlar için umut teşkil eden İstanbul Sözleşmesi, ne yazık ki resmen iptal edildi. Bazı dini cemaat ve şahsiyetleri hoşnut edip siyasi desteklerini alabilmek uğruna kadınların doğuştan gelen insani, vicdani, sosyal, siyasal ve demokratik hakları yok sayılıp feda edildi.
İstanbul Sözleşmesi, toplumun geniş kesimleri tarafından benimsenmişti. İptal edilmesi de büyük tepki yarattı. Fotoğraf, Ekmek ve Gül.jpg
İstanbul Sözleşmesi, toplumun geniş kesimleri tarafından benimsenmişti. İptal edilmesi de büyük tepki yarattı / Fotoğraf: Ekmek ve Gül
Gazeteci İsmail Saymaz, bu durumu şöyle formüle ediyor: "Tarikat ve cemaatlere diyet verildi." 2
Büyük oranda farklı kadın örgüt veya derneklerinin eleştirilerine ve sınırlı ölçüde de olsa iktidar yanlısı kadın kuruluşlarından bazı isimlerin itirazlarına rağmen İstanbul Sözleşmesi'nin yürürlükten kaldırıldığı gün, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, 4. Ulusal Eylem Planı toplantısında şöyle diyordu:
Bizim kadına yönelik şiddetle mücadelemiz İstanbul Sözleşmesi ile başlamadığı gibi bu sözleşmeden çekilmeyle de bitecek değildir. En önemli hususun şiddeti gerçekleştirmeden durdurmak ve yaygınlaşmasını engellemek olduğunu biliyoruz.
İktidarı destekleyenlerin dışında bu sözler kimseyi ikna etmemişe benziyor. Erdoğan'ın açıklamasını değerlendiren Avukat Yelda Koçak, konuşmayı "samimi bulmadığını" söylüyor:
Samimi olmadıkları, konuşmada vurgu yapılan 'ısrarlı takip' suçu konusunda yaptıkları ile de ortadadır. Daha birkaç gün önce açıklanan 4. Yargı Paketi'nde ilk başta yer alan ısrarlı takibin suç olarak tanımlanmasını Adalet Komisyonu'na gelmeden çıkarmalarından da bellidir. 3
Kadın Koalisyonu, 4. Eylem Planı'nı değerlendirirken, "İstanbul Sözleşmesi'nde yer alan tüm uygulamaların plana konulsa dahi sözleşmeden çıkmakla yaratılan boşluğun çok zor doldurulacağını" belirtti. 4
İktidara yakın kimi kadın temsilcilerinden de bu yönde itirazlar oldu. Örneğin, 'Ben AK Partiliyim' diyerek kendisini tanıtmak ihtiyacı duyan Av. Serpil Balat, Anadolu'dan Yeryüzüne Kadın Sivil Toplum Kuruluşları Vakfı (AYSİT) temsilcisi olarak davet edildiği TBMM Kadına Yönelik Şiddeti Araştırma Komisyonu önünde, İstanbul Sözleşmesi'ni manipülasyon ve dezenformasyonla karalayan muhafazakâr çevrelere yönelik eleştirilerini dile getirdi:
Toplumsal cinsiyet kavramını cinsiyetsizlik teorisine; LGBT bireylerin şiddetten korunma hakkını onların evlenme hakkına nasıl dönüştürdüklerini hayretle izledik. 'Ailenin kutsallığı' ile söze başladılar ve 'güçlü kadın aileyi yıkıyor' diyerek sözlerini bitirdiler.
Hiç ilgisi olmamasına rağmen evden uzaklaştırmayı, süresiz nafakayı, erken evliliği bile bu sözleşme çerçevesinde tartıştılar. Hatta absürt bir şekilde ensest ilişkiyi meşrulaştırdığını bile savundular.
İstanbul Sözleşmesi'ne karşı çıkan bu gruptakiler, haklı bir özgüven kazanmış olacaklar ki hedeflerine 6284 sayılı Yasa'yı, Medeni Kanun'u, Türk Ceza Kanunu'nu ve CEDAW Sözleşmesi'ni koyarak mezkûr yasaların iptali için çalışmalarına başladılar. 5
İstanbul Sözleşmesi'nin feshedilmesi ve kadın haklarının çiğnenmesi meselesini sadece "tarikatlara diyet ödemek" veya kimi gazete ve yorumlarda "derin siyasetçi" diye tanımlanan (şimdilik) Saadet Partili Oğuzhan Asiltürk ile taraftarlarını AKP saflarına çekmek gibi pragmatist bir politik taktikle açıklamak yetersiz kalır.
Kadın Koalisyonu'nun da işaret ettiği gibi, İstanbul Sözleşmesi'ne taraf olmak demek, sadece "Orada yer alan hükümleri yerine getireceğim" demek değil, aynı zamanda "Kadına şiddetle mücadeleyi evrensel insan hakları normları çerçevesinde yürüteceğim, benim bu yönde bir iradem var" demektir.
Devamini okuyabilirsiniz
https://www.indyturk.com/node/388961...kleri%E2%80%A6