Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Genel Forumlar > Politika

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 03-06-2026, 11:19
bilgivehis bilgivehis isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 30 Jul 2016
Mesajlar: 1.925
Standart Yeni sistem sadece Tayyip'le alakalı değil

Genel değerlendirme sistemi Tayyibin tek adamlıgı üzerine oturtuyorlar. Öyle görünüyor ama AKP iktidarının kurmak istedigi sistem Tayyiple alakalı değil. Tayyip bir dış proje oldugu için kurmak istedikleri sistem de bir dış projedir. Asıl proje Cumhuriyeti yıkmak, ülkeyi bölmek ve islamcılıgı ülkede etkin hale getirmek. Böylece halkın insiyatifi ortadan kalkacağı için ABD-AB ülkelerine kolay sömürülebilir bir ülke bırakmak. Tayyibin tek adamlığı uzatmak istemesi bu projeyi tamamlamak içindir. Bu sistem yerleşirse AKP ve diğer bütün siyasi partiler görevini tamamlamış olacak. Daha açık deyimle, bu sistemin sac ayaklığını yapan Özgür Özel, Kılıçdaroğlu, Devlet Bahçeli ve diğer siyasi parti liderleri görevlerini yerine getirmiş olacak. Bugün yapmaya çalıştıkları sistemi 12 Eylül darbesiyle yapamazlardı. O zaman halk vardı. Doksanlarda belki yapabilirdi ama riske girmediler. 12 Eylül darbesinin teşvikleri sonucu ülkenin her köşesinde açılan kuran kusları, feto örgütüne devlet tarafından tanınan imtiyazlar sayesinde toplum dindarlaştırıldı. Başka deyişle uyutuldu. Her türlü yıkıma karşı ki, bunda ülkenin bölünmesi de dahil tepkisiz bir toplum oluşturuldu. Toplumun araplaşması, kendi değerlerini unutması 1950'den bu yana sürdürülen uzun bir sürecin sonucu gibi görünse de aslında Cumhuriyet kurulduktan sonra toplum genel olarak o sisteme alışamadı. Yani dindarlaşma ve araplaşmaya aslında uzak değildi. Osmanlıdaki gibi yeniden uyutulması için sadece tencere-kurbağa misali biraz zaman gerekiyordu. 1950 yılını baz almış olsam da günümüzde uygulanmak istenen sistemin temeli kurtuluş savaşı sürecinde başladı. O sürecte İngilizler bugün yapılmakta olan sistemin temellerini zaten atmıştı. Kurtuluş savaşı kaybedilseydi bugün olan herşey o zaman olacaktı. Bunun içindir ki, ülkeyi yıkmakla görevli olanların ağzından "Bu bir reklam arasıydı" sözü eksik olmaz.

Tekrar günümüze gelecek olursak, sistem Tayyibe göre düzenleniyor sözü bilerek veya bilmeyerek söyleyenler son derece eksik görüş belirtiyorlar. Sistem Tayyibe göre değil, ABD-AB çıkarlarına göre düzenleniyor. Daha dogrusu ülkenin talan edilmesinin, bölünmesinin ve beynen deforme edilmiş bir toplumun önü açılıyor. İşin garip tarafı ise faşist sistemi inşa etmede bunca gazetecilerin, hukukçuların, bütün siyasetçilerin, bürokratların, derneklerin, sendikaların ve hatta yüksek memurların bile satın alınmış olması. Satın alınmasa bile bu sürece hiçbir tepki göstermeden teslim olmaları. Bu da gösteriyor ki, kişisel çıkar ülke çıkarının önüne geçmiş. Aslında bu yeni birşey değil. Tarihler boyunca insan türü hep güce boyun eğmiş. İstisnalar elbette var ama o istisnalar asil duruştan ziyade can pazarına dayanıyor. Yani maaş alan, günlük gelire sahip olan, iyi-kötü geçinenler sadece güncel durumuna bakıyor.
Sonuçta uyarlanmak istenen sistem Tayyipden ziyade asıl proje sahiplerini ilgilendiriyor.
Ayrıca bu durum sadece Türkiye ile sınırlı değil, dünyada uygulanan bir globalleşme olayıdır. Bu nedenledir ki, başta Çin ve diğer ülkeleri de ilgilendiren bir konu. ABD-AB'nin elinde hem ülkeler var hem pazar var. Çin ise büyük de olsa sadece pazara sahip. Oysa ABD-AB tek başına dünyaya eğemen olmak istiyor. Bu nedenle Çin, elindeki tek kozu yani pazarı kaybedeceği için globalleşmeye göz yumacağını sanmıyorum. Tabi aynısı Rusya için de geçerli. Ayrıca ABD-AB'nin küreselleşme çabasının bir de etnik tarafı var. Sadece anglo sakson ülkelerinin dünyaya sahip olmasını istiyor. Zaten Japonya'yı çıkarırsan bütün emperyalist ülkeler bu etnik tabandan kurulu.

İşin bir de sonuçları nereye götüreciği pek belli olmayan yapay zeka olayı var.
Emperyalizm bilmin tekelini elinde tutuyor olsa da yapay zekayı sıradan bir yazılımcı bile kullanabiliyor. Sıradan bir yazılımcı yapay zeka ile güçlü ülkelere tehdit oluşturma potansiyeline sahip. Üstelik Çin ülke olarak bu konuda lider durumda. Bana öyle geliyor ki, yapay zeka yaşadığımız yüz yılın birçok karmaşıklıgın ve olayların kahramanı olacak gibi.
Dolayısıyla Türkiye'de sistemin tek adamlığa sabitlenmesi, ülkenin bölünmeye doğru gitmesi, toplumun araplaşması dünyada uygulanan küreselligin sadece bir parçasıdır. Bu yüzden yapay zekaya değindim. Çünkü bu gidişi günümüz teslimiyetçi, bananeci halkı durduramaz. Bu ancak dünya çapında oluşabilecek alışık olmadığımız farklı tepkiler sayesinde gerçekleşeblir görünüyor.
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 04-06-2026, 12:49
Yıldıztozu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yıldıztozu Yıldıztozu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 22 Sep 2014
Mesajlar: 4.348
Standart

bilgivehis´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
bu sistemin sac ayaklığını yapan Özgür Özel, Kılıçdaroğlu, Devlet Bahçeli ve diğer siyasi parti liderleri görevlerini yerine getirmiş olacak.
yok biraz daha genişletip trump ve putin de kukladır deseydin, hepsi dış güçlerin (uzaylıların) oyunu.

özgür özel'i onlarla bir tutman olmamış.
bu adam demokrasi için mücadele eden biri.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 05-06-2026, 03:18
bilgivehis bilgivehis isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 30 Jul 2016
Mesajlar: 1.925
Standart

Yıldıztozu´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
özgür özel'i onlarla bir tutman olmamış.
bu adam demokrasi için mücadele eden biri.
Bağımlı bir ülkenin etkin siyasetçileri bağımlı oldugu ülkeden bağımsız hareket edemez.
Eğer bağımsız hareket ederse ya illegal çalışması lazım ya da öldürülür.
12 Eylül 1980 darbesi öncesi olsaydı kısmen bağımsız olabilirlerdi. Çünkü o tarihe kadar ülke tamamen esir alınmamıştı.
Yazdığım yazıyı iyi tahlil etseydin bu gerçeği çözer ve bağımlı ülkenin ne demek olduğunu araştırmaya koyulurdun.
Şöyle basitçe örnekleyeyim. Sen kapitalist olsan ve Türkiye gibi bir ülkenin eğemeni olsan, demokrasi mücadelesi verene izin verir misin? Veririm dersen, bu işin doğasına aykırı. Çünkü demokrasi demek, ülkeye el koymuş yapının özgürlüge, sömürüye, insan haklarına taviz vermek zorunda kalması demektir. Zaten bunu Sovyetler varken yapmak zorunda kalmışlar, sosyal demokrasi gibi bir sistemle toplumların tepkisini ciddi anlamda durdurabilmişlerdi.
Kısaca sana önerim, birilerinden demokrasi umuduyla boşuna avunmak yerine bağımlı bir ülkenin barışçıl yolla veya basit eylemlerle neden demokrasiye, özgürlüğe geçemeyeceğini araştır. Biraz da ipucu vereyim, AKP ikinci parti konumuna düşmüşken, CHP birinci parti konumuna gelmişken, Özgür Özel saraya çıktıktan sonra normalleşelim projesine ayak uydurarak, ülkenin bu hale gelmesini neden kolaylaştırmıştır...

Not: sen benim yazılarımı kızgın bir üslupla veya tepkili yazdığımı zanediyorsun gibime geliyor. Belki yazım öyle görünüyordur bilemem ama her zaman sakin ve görüş alışverişi anlayışıyla yazdığımı belirteyim.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 05-06-2026, 16:03
Yıldıztozu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yıldıztozu Yıldıztozu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 22 Sep 2014
Mesajlar: 4.348
Standart

Ben Özgür Özel'i samimi buluyorum. İlerde değişirse bilemem.
Şu an hapse girme riski var, ona rağmen boyun eğmemeye niyetli.

Demokrasiyi isteriz evet ama demokrasi varken de akp seçiliyordu. Demokraside manipülasyon mümkün.
Demokrasiden daha önemlisi belki de yargı bağımsızlığıdır. En azından kurumlara güvenebiliyor olsak.

Başlığa gelirsek, ''yeni sistem sadece tayyiple alakalı değil'' evet.
Tayyip tek başına olsaydı bunu yapamazdı.
Bahçeli de yanında, kılıçdar da yanında, trump da yanında.
Nasıl bir döneme denk geldiyse baya şanslı tayyip.
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 06-06-2026, 00:48
Şüpheci Dinsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Şüpheci Dinsiz Şüpheci Dinsiz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Dec 2010
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 8.545
Standart

Türkiye yeni bir dizayn süreci içine girdi. Dizayn eden kurumlar emperyalist ve yerli kapitalistlerden oluşuyor.

Bir yanda ABD'nin Ortadoğu'daki ve Kafkasya'daki ihtiyaçları var.
- ABD'li petrol şirketlerinin gelirinin sürekliliği için egemenliği altındaki petrol zengini ülkelerin güvenliğini sağlamak istiyor.
- Ortadoğu petrolünün/doğalgazının kontrolünü elinde tutarak Çin'in gelişimini dizginlemek istiyor.
- Azerbaycan, Kazakistan gibi ülkelerdeki petrolü/doğalgazı Rusya'nın kontrolünden çıkarmak istiyor.
- Israil'in güvenliğini sağlamak istiyor.

Bir yanda Avrupa'nın ihtiyaçları var.
- SSCB'ye karşı olarak kurulmuş olan NATO, artık ölmüş bir kurum. SSCB yıkıldığı anda ölmüştü, cesedi günümüze kadar taşındı ama içinde olduğumuz yıllarda öldüğü daha iyi anlaşıldı.
- 2. Dünya savaşından sonra ABD sermayesi Avrupa ülkelerine bol bol borç verdi, Marshall yardımları adı altında gıda-silah-mühimmat verdi. Karşılığında kendisinin egemen olduğu NATO'da yer almalarını, ülke yıllık gelirinin en az %5'ini NATO'nun silah-mühimmat ihtiyaçlarına harcamalarını, silah ve mühimmatı ABD'den almaları gerektiğini söyledi. Böylece NATO Avrupa'yı SSCB'den-Rusya'dan-komünizmden koruyacaktı. Günümüzde ABD, Avrupa ülkelerinin NATO için hiç ödeme yapmadıkları, tüm ödemeleri kendisinin yaptığı gerekçesiyle NATO'dan çıkabileceğini söyledi. Bunun üzerine Avrupa ülkeleri bir yol ayırımına geldi. Ya ABD koruması olmadan kendi savunmalarını oluşturacaklar, ya yıllık gelirlerinin %5'ini ABD'ye vererek ABD'nin tam egemen olduğu NATO ile devam edecekler.
- ABD koruması olmadan kendi savunmalarını oluşturmaları epey zaman alacak ve oldukça maliyetli olacak. Üstelik artık çok sayıda asker istihdam etmek zorunda kalacaklar. Bu, onlarca yıl [belki sürekli] refahtan uzaklaşmaya sebep olacak.

Türkiye, bu "Batı ihtiyaçlarının" karşılanması sırasında, bir yerlerde düşük maliyetli olarak kullanılmak isteniyor.
- Bazı ABD'li, Israil'li, Türkiye'li yorumcular ABD'nin Türkiye ve Mısır'ı Ortadoğu'nun jandarması yapmak istediğini söylüyorlar. Bunlara göre Suudi-Katar-BAE gibi zengin ülkeler ABD'den alınacak silah-mühimmat-üs-genel gider masraflarını karşılayacak, Türkiye-Mısır asker verecek. Türkiye-Mısır da dahil tüm bölge ülkeleri Abraham anlaşmasını imzalayacaklar, böylece Israil'in güvenliği de, bölge ülkelerinin güvenliği de sağlanacak.
- Almanya'nın Türkiye ile Avrupa'nın güvenliği hakkında görüştüğü biliniyor. Bu görüşmeler Alman silah-mühimmatlarının Türkiye'de üretilmesi ve Avrupa'ya Türk askerinin konuşlandırılması gibi konuları kapsıyormuş. Peki bu askeri işbirliği kime karşı? Rus saldırısına veya işgaline karşı. Bir tür yeni Avrupa NATO'su kurmak istiyorlar. Anladığım kadarıyla Avrupalılar da ABD'nin egemenliğini artık istemiyorlar.

--/--

"Yerli kapitalistlerin de dahil olduğu müesses nizam (derin devlet-devlet) da Türkiye'nin yeniden dizaynını istiyor" diyen siyasi analizi güçlü yorumcular var. Bunlara göre; geçmişten günümüze CHP'nin bagajı suçla dolu olduğu için CHP'nin kapatılıp veya bitik hale getirilip siyasi sahneden el çektirilmesi gerekiyor. Örneğin, "Ekrem İmamoğlu veya Özgür Özel CHP'de olmasa daha çok oy alabilecekken CHP'nin kirli geçmişi buna engel oluyor, dindar seçmenler asla CHP'ye oy vermiyorlar" diyorlar. Bunlara göre; Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel yeni parti kurarlarsa merkez sağ ve merkez sol-sosyal demokrat oyların tamamına yakınını alabilir, CHP %1-2'lik marjinal partilerden birine dönüşüp zamanla ortadan kalkar, dincileştirmenin önü kesilir, hukuk onarılır, eğitim bilimsel çizgiye döndürülür vesaire.

CHP, başlangıçta MHP karakterinde ırkçı-sünni İslamcı bir partiydi. Çok partili hayata geçilince ırkçı ve sünni İslamcı unsurlar ayrılıp başka partiler kurdular ancak CHP'de her zaman ırkçılar-sünni İslamcılar, sağcılar çoğunluğu oluşturdu. Atatürk'ün, haliyle CHP'nin sünni İslamcılık anlayışı direkt İslamcı olmak şeklide değildi, kendi kontrolleri altında olan bağnaz yönleri tırpanlanmış bir İslamcılıktı. Halktaki sol eğilimleri bastırmak ve kontrol altında tutmak için İsmet İnönü-Ecevit döneminde merkez sol, ortanın solu, sosyal demokrat taklidi yaptı. Ama hiç emekçiden yana olmadı. Aralarında tek tük sol-sosyal demokrat vekiller oldu. Ama CHP'nin genel yapısı hep ittihatçılardan-sağcılardan-az sayıda sosyal demokratlardan oluşturuldu. Bu yüzden halkın yararına olmamasına rağmen meclisteki [millet vekili dokunulmazlıklarının kaldırılması, Irak'da Suriye'de onaylanan savaş kararları gibi] bazı oylamalarda [derin devlet öyle istediği için] evet oyu verirler.

Bunlara göre CHP'nin bu [İttihatçı Kemalist] yapısı artık ülkenin ilerlemesine engel oluşturuyor. CHP'nin kemikleşmiş %25 oyu var. Şimdilerde %35 civarına yükseldiği iddia ediliyor. CHP, mecliste, seçimlerde [seçmenleri tepki gösterdiği için] ırkçı-dinci partilerle yan yana gelemiyor, DEM parti gibi Kürtlerin çoğunlukta olduğu partilerle de yan yana gelemiyor. Pratikte seçmenlerin %25-%35'i atıl kalmış oluyor. Böylece meydan, kolayca koalisyon kurabilen ırkçı-dinci partilere kalıyor. Bu da ülkeyi hızla bilimden uzak, emekçiden uzak, hukuktan uzak noktaya sürüklüyor.

İmamoğlu ve Özel, tipik Türkiye merkez sağcılarıdır. Devrimci anlayıştan, bilim anlayışından, Dünyayı ve Dünyadaki değişimi anlamaktan uzaktırlar. İmamoğlu'na, Özel'e, Kılıçtaroğlu'na, diğer sağcı-ırkçı-dinci partilere göre; Türkiye NATO'dan çıkamaz, asla çıkmamalı. Çünkü Türkiye'nin NATO'nun sağladığı korumaya ve Batı'dan alacağı silahlara kesinlikle ihtiyacı var. Türkiye ABD'den ve Avrupa'dan silah-yüksek teknoloji ürünler almak zorunda. Öyleyse onlarla iyi geçinmeli, hatta bir dediğini iki etmemeli. Bu kafaya sahip oldukları için Tayyip'in yandaşlarınca yapılan "özellikleri abartılmış" montaj silahlara-mühimmatlara övgüler düzdüler. Bu anlayış, Türkiye'de bilimin olmadığının, bilimsel eğitimin olmadığının itirafıdır. Böyle konularda Erdoğan, İmamoğlu, Özel gibiler kabuğunu kıramamış, kıramayacağına ikna edilmiş, emperyalistlerce kolay kullanılabilir aparatlardır. Her şeyden önce zihnen yeniktirler, emperyalistlerce kullanılmaya zihnen hazırdırlar, temsil ettikleri kitleler de zihnen hazır edilmiş, beyinleri iğdiş edilmiş yığınlardır. Bu yığınlara vatan-millet-yerli milli silah dedin mi kıçındaki donu alırsın.

Özel, bir toplantıda Koç Grubuyla ve TÜSİAD'la görüşmüş, başka toplantıda MHP ile görüşmüş, çünkü sağcı, çünkü sermayenin etkin olmadığı bir Türkiye düşünemiyor, tıpkı NATO'suz bir Türkiye düşünemediği gibi. Bu, kodlarına kazınmış. Bu bağlamda İmamoğlu'nun-Özel'in Erdoğan'dan farkı yok.

Oysa NATO öldü. İran örneğinde ABD Avrupa silahlarının etkili olmadığı kanıtlandı. İran-Çin örneklerinde ülkenin öz insan ve doğal kaynaklarıyla çok başarılı yüksek teknolojili işler yapılabileceği kanıtlandı. Çin örneğinde yalnızca sermayenin değil, tüm halkın kalkındırılabileceği kanıtlandı. Yeter ki niyet bu olsun.

* Bir ben vardır bende, benden içeri. (Yunus Emre)
* Gören bizi sanır deli, usludan yeğdir delimiz. (Muhy-i)
* Kadınlar insan, biz insanoğlu. (Neşet Ertaş)
* Bu otobüs de benim Maserati'm, halkımla birlikte kullanıyoruz. (Tuncel Kurtiz)
* Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım? (Turan Dursun)
* Beneath this mask there is more than flesh, beneath this mask there is an idea Mr Creedy, and ideas are bullet-proof. (V for vendetta)
* O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. (Yaşar Kemal)
* Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa. (Nazım Hikmet Ran)
* Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her milli bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var. Dostlar ki; bir kere bile selamlaşmadık, aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.. (Nazım Hikmet Ran)
* Bir insan size alın teriyle zengin olduğunu söylerse, ona şunu sorun; kimin alın teriyle?.. (Don Marquis)
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 06-06-2026, 22:33
Şüpheci Dinsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Şüpheci Dinsiz Şüpheci Dinsiz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Dec 2010
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 8.545
Standart

https://www.evrensel.net/yazi/99378/...ve-devlet-akli

Türkiye kapitalizmi, yeni anayasa ve "devlet aklı"


Kansu Yıldırım

"Türkiye Kapitalizmi ve Mutlak Butlan" yazısında, Türkiye'nin içinde bulunduğu sürecin parti içi ya da liderler arası parlamenter çekişmeden ibaret olmadığını; küresel sistemle bütünleşmiş ekonomik düzlemin yeniden yapılanmasıyla bağlantılı olduğunu birkaç başlıkta incelemiştik.

Jeo-ekonomik konjonktüre ve emperyalist güç ilişkilerine, enerji ve ticaret koridorlarındaki rekabetlere odaklı yeni yapılanma aşamasına baktığımızda, siyasal rejimin değişimiyle sınırlı kalmayan, devlet-biçimini dönüştüren ve bu dönüşümden etkilenen bir süreçte olduğumuz daha net biçimde görülüyor. İç politikada "sonuç" gibi görünen gelişmelerin çoğu bir uğrak olmaktan öteye geçemiyor; bir sonraki uğrak ise Yeni Anayasa olacak.

"Kurucu norm arayışı" veya "yeni toplumsal sözleşme" kulvarlarında ilerleyen anayasa tartışmaları, genellikle iç politikanın demokratik konsolidasyonu ekseninde şekilleniyor ya da Erdoğan'ın şahsına endekslenerek yeni tip "sultancılık" okumaları eşliğinde değerlendiriliyor. Özünde Max Weber'in otorite (Herrschaft) teorisinden beslenen bu yorumlar, idari ve hukuki değişikliklerin Erdoğan'ın "şahsi" çıkarlarına göre belirlendiğini ileri süren hatalı bir bakışın ürünüdür. Bu sorunlu kavrayışlar, yeni anayasa tartışmasında bir kez daha karşımıza çıkmaktadır.

Erdoğan'ın yıllara yayılmış güç temerküzünden kaynaklanan şahsi iktidar hırsı artarak sürmekte olsa da onun iktidarında cisimleşen çok katmanlı çıkar ilişkilerinin post-Erdoğan döneminde hukuksal düzlemde sürdürülebilirliği ve devlet içinde tanımlanarak kökleşmesi bakımından Yeni Anayasa kritik bir işlev üstlenmektedir.

Anayasalar yalnızca çatı metinler değildir; hakim ideolojik yapının ve üretim ilişkilerinin normatif ifadesidir. Başka bir deyişle devlet iktidarının ve devlet-biçiminin yapısını, iktidarı oluşturan sınıf kompozisyonunu ve dünya görüşünü, mülkiyet biçiminin niteliğini, devletin uluslararası sistemdeki konumunu ve hak ile özgürlükler üzerinden hangi sınıflara temsilde öncelik verileceğini belirler. Anayasa metinleri, siyasi egemenliğin koordinat sistemi olduğundan, sınıf içi ya da sınıflar arası talepler ve ihtiyaçlara göre "dondurulmuş" bağıtlardır.

Server Tanilli'nin "Devlet ve Demokrasi" adlı eserinde belirttiği üzere, hukuk ve anayasanın temel işlevlerinden biri, devlet iktidarının sınıfsal kuruluşunu, kurumsal işleyişini ve meşruiyetini güvence altına almaktır. Anayasal biçimler "demokratik" olabileceği gibi "otoriter" ve "diktatoryal" yönetim tiplerinin yansımaları da olabilir; ancak bu durum şahsi arzu ve kaprislere göre değil, sınıf mücadelesinin yoğunluğuna, devlet biçiminin yapısına ve üretim ilişkilerinin niteliğine göre belirlenir. Bu bağlamda Evgeny Pashukanis'in hukuksal ve anayasal formları mübadele ilişkileriyle ele alan yaklaşımı da değer taşımaktadır. Anayasa metinleri, üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı belirli bir toplumsal formun ifadesidir.

Devlet içinde Erdoğan'ın temsil ettiği çıkar ilişkilerinin ve bu toplumsal formun post-Erdoğan döneminde de sürmesini güvence altına almanın yollarından biri, başkanlık rejiminin hukuksal kuruluşunu tamamlamaktır. Bu süreci üç aşamada özetleyebiliriz:

I) Oluşturulma Süreci: 2017 yılındaki anayasa değişikliği referandumuyla Türkiye'nin siyasi rejim yapısı değiştirilerek başkanlık sistemi yürürlüğe girmiş olsa da hukuksal kuruluş tamamlanamamıştır. 1982 Anayasası'nın temelleri üzerine inşa edilen başkanlık rejiminin "Türk tipi" olarak anılmasının başlıca nedeni, "de facto" (fiili) ile "de jure" (hukuksal) arasındaki uyumsuzluktur. Cumhurbaşkanı kararnamelerinin yine cumhurbaşkanı kararnameleriyle değiştirilmesi, idarenin eylem ve işlemlerinin pek çok durumda Anayasa'ya aykırı olması, mahkeme kararlarının birbiriyle çelişmesi ve Anayasa Mahkemesi ile yürütmenin sık sık karşı karşıya gelmesi; temelde başkanlık kodeksine uygun bir anayasal tasarımın bulunmayışından kaynaklanmaktadır.

"Anayasasızlaştırma" tartışmalarındaki eksik nokta da tam bu aşamada belirginleşmektedir: Erdoğan, Türkiye'yi anayasasız biçimde değil, başkanlık kodeksine sahip bir anayasa olmaksızın yönetmektedir; asıl sürdürülemez olan da budur. Nitekim Anayasa, 2017 referandumuna kadar 19 kez, referandumla birlikte 20 kez değiştirilmiştir; metinde dokunulmayan bölüm hemen hemen kalmamıştır.* Türkiye egemen sınıflarının ihtiyacı, salt anayasa değişikliğinden ibaret değildir; uluslararasılaşmış Türk burjuvazisinin farklı bileşenlerine iç ve dış politikada daha geniş bir manevra alanı açacak "yeni" bir anayasadır.

II) Örgütlenme Süreci: Mutlak butlan kararının ardından Kemal Kılıçdaroğlu'na yakın isimlerin "devlet aklı" olarak nitelendirdiği tutum, ABD'nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack'ın Ortadoğu'da demokrasilerin başarısız olduğu ve en işlevsel yönetim modellerinin "müşfik monarşi" (benevolent monarchy) ya da meşruti monarşi olduğu yönündeki görüşleriyle örtüşmektedir.

Yeni Anayasa; Türkiye'nin uluslararası iş bölümündeki konumu doğrultusunda, başkanlık sisteminin hukuki kodifikasyonunu tamamlayarak Türkiye kapitalizminin coğrafi ve idari örgütlenme ihtiyaçlarına doğrudan yanıt verecek, hakim ideolojiye göre yapılandırılacak yeni bir "kurucu" perspektif arayışının ürünüdür.

"Devlet aklı" (Raison d'état) kavramı, analiz birimi olarak sorunludur; devlet aygıtını tarihsizleştirerek, idealize ederek ve mistikleştirerek soyut bir olguya dönüştürür. Bununla birlikte burada hem Barrack'ın önerdiği hem de Kılıçdaroğlu'na yakın isimlerin dile getirdiği "devlet aklı" ifadesi, gerçekte devletin uluslararasılaşması (Türkiye'nin başta Kuzey Suriye, Kuzey ve Doğu Afrika, Kıbrıs, MENA gibi alanlardaki askeri ve sivil toplum faaliyetleri) ve sermayenin uluslararasılaşması (başta savunma sanayi, enerji, maden, ulaştırma ve sağlık sektörleri olmak üzere Türk burjuvazisinin faaliyetleri) ile uyumlu bir eğilimin ifadesinden başka bir şey değildir. "Devlet aklı", gayriresmi iktidar kompleksine göre hareket eden ulus-devlet merkezli hükümet anlayışını betimlemek amacıyla kullanılmaktadır.

Kurucu ve yeni perspektif arayışı, bir ölçüde eski çıkar ortaklığının sürdürülmesine dayandığından, anayasa değişikliğinin başka değişikliklerle gölgelenmemesi hedeflenmektedir. Ulaş Karadağ'ın "Hukukun Üstünlüğü ve Otoritarizm" kitabında Jan-Werner Müller'den yararlanarak kullandığı "anayasal ele geçirme" kavramı, biçimsel olarak yürürlüğe girme sürecinin nasıl işlediğini anlamak için göz önünde bulundurulabilir. Müller, anayasal ele geçirmenin bir anayasadaki denge ve fren mekanizmalarını zayıflatmayı, daha da önemlisi iktidar değişimini güçleştirmeyi amaçladığını vurgular. Bu durum, anayasalarda biçimsel değişiklikler yoluyla sağlanabileceği gibi, devletin baskı ve ideolojik aygıtlarının, toplumsal alanın ele geçirilmesi ve denetim altına alınmasıyla da gerçekleştirilebilir.

Erdoğan döneminde hayata geçirilmesi planlanan anayasa değişikliğinin ardından, post-Erdoğan döneminde yeni bir anayasa değişikliğinin gündeme getirilmemesine özen gösterilecektir. İdarenin eylem ve işlemlerinde "hukuksal meşruiyet"in varlığına ilişkin tartışmalara son verilmesi amaçlanacaktır.

III) Siyasal-İdeolojik Formasyon: Türkiye kapitalizminin yeniden yapılanması sürecinde küresel ve yerel sermaye bloğu ile siyasi temsilcileri arasında imzalanacak yeni anayasanın en önemli işlevlerinden biri, devletin yeni ideolojik biçimini tanımlamak olacaktır. Mutlak butlan kararının ardından Kemal Kılıçdaroğlu'nun danışmanlarından birinin "Tam da bu noktada yaşadığımız mesele bir kurultay ya da 'kim genel başkan olacak' gündemi değildir; Türkiye Cumhuriyeti'nin güvenliğidir." şeklindeki açıklaması bu bağlamda anlam kazanmaktadır.

İktidar ve muhalefet arasındaki parlamenter rekabet ve çekişmeler bir ayrıntı görünümü kazanırken, Türkiye kapitalizminin coğrafi örgütlenmesinde ve devlet-biçiminin dönüşümünde mutlak uzlaşının sağlanması temel motivasyonu oluşturmaktadır.

Rahmi Koç'un Koç Holding'in 100. yılı vesilesiyle verdiği röportajda Türkiye'nin vizyonuna ve devletin rolüne ilişkin değerlendirmeleri, büyük burjuvazinin tamamında olmasa da ağırlıklı kesiminde taleplerin karşılandığını ve çıkarlarla uyumlu bir yönetsel sistemin oluştuğunu gözler önüne sermektedir: "Kartlar yeniden karılıyor. Dünyada da gücün varsa sesin çıkıyor, gücün yoksa sesin çıkmıyor. Birleşmiş Milletler'in ana çerçevesi ortadan kalktı. Değişim çok ilginç. Ona göre oyunu oynamamız gerekiyor. Türkiye'nin gücü: üç tarafı deniz, stratejik konumumuz sağlam, dört mevsimimiz var, verimli toprağımız var, genç nüfusumuz var. En önemlisi, kaygan zeminde iş yapma kabiliyetimiz var. Önümüzdeki yıllarda tüm gücümüzü kullanmamız lazım. Bu 'gücün kadar konuş' dönemi."

Koç'un küresel sistemde hegemonyanın değişimiyle ilgili "gücün kadar konuş" önermesi, yukarıda devletin ve sermayenin uluslararasılaşması olarak nitelendirdiğimiz coğrafi, ekonomik ve askeri gücün koordineli biçimde harekete geçirilmesinin önemine yapılan bir vurgudur.

Yeni Anayasa, mutlak butlan ve Türkiye kapitalizminin yeniden yapılanması; temelde tarihsel bloğun yeniden inşasına ilişkindir. Siyasette ve servette el değiştirmenin hız kazandığı bu dönemde cumhurbaşkanlığı yetkileriyle parlamentoyu devre dışı bırakma, yürütmenin eylem ve işlemlerini sermayenin (tikel) çıkarlarına göre düzenleme, mülkiyet ve servet transferini hukuksal zorla uyumlu kılma gibi pek çok yöntem, iç güvenlik devleti geçiş ve inşa süreçlerinde iktidara "avantaj" sağlar.

Bir yandan uluslararası kamuoyuna ve sermaye çevrelerine temsil sisteminin —biçimsel de olsa— işlediği mesajı verilirken, öte yandan iktidar bloğundaki, parlamentodaki ya da toplumsal muhalefetin içindeki rakipler "düşmanlaştırılarak" içeride yaratılan gri alanlara sıkıştırılıp hareketsiz bırakılabilir.

Otoriter devlet biçimini ayrıntılı biçimde çözümleyen Nicos Poulantzas'ın "devletin ikizleşmesi" (duplication of the state) olarak adlandırdığı bu dönemde, demokratik devlet biçimiyle istisnai devlet biçimlerinin işlevleri bir arada bulunabilir, iç içe geçebilir ve baskı unsurları artabilir.

Yeni Anayasa, "eskiden ne istiyorlardı da yapamıyorlardı, şimdi istiyorlar" sorusuna yanıt vermek yerine, "yeni sistemin hukuksal ve siyasal meşruiyeti açısından neden bu kadar önemli" sorusu ile birlikte düşünülmelidir. Ancak cevabı sadece iç politikada değildir.

* Bir ben vardır bende, benden içeri. (Yunus Emre)
* Gören bizi sanır deli, usludan yeğdir delimiz. (Muhy-i)
* Kadınlar insan, biz insanoğlu. (Neşet Ertaş)
* Bu otobüs de benim Maserati'm, halkımla birlikte kullanıyoruz. (Tuncel Kurtiz)
* Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım? (Turan Dursun)
* Beneath this mask there is more than flesh, beneath this mask there is an idea Mr Creedy, and ideas are bullet-proof. (V for vendetta)
* O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. (Yaşar Kemal)
* Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa. (Nazım Hikmet Ran)
* Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her milli bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var. Dostlar ki; bir kere bile selamlaşmadık, aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.. (Nazım Hikmet Ran)
* Bir insan size alın teriyle zengin olduğunu söylerse, ona şunu sorun; kimin alın teriyle?.. (Don Marquis)
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 07-06-2026, 14:41
bilgivehis bilgivehis isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 30 Jul 2016
Mesajlar: 1.925
Standart

"[B]Ancak cevabı sadece iç politikada değildir.[/B]"

Yazı sahibinden tamamen beni onaylayan bir yazı çıkmış.
Bu başlıkta hep bunu anlatmaya çalıştım. Ülkede dönen dolaplar sadece iç siyasetle alakalı değil.
Bir yandan Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Rusya sınırına ulaşan büyük İsrail projesi ve bu projeyle aynı zamanda ABD'nin bu bölgede elinin güçlenmesi yürütülüyor. Türkiye'de dönen dolaplar, Ukrayna savaşı, Azerbaycan'da ABD ile yapılan tren yolu, Taywan'ın ABD tarafından Çin'e karşı kışkırtılması, olan biten herşey buna göre uyarlanıyor.
En büyük avantajları ise celladına aşık olan toplumların ezikligidir. Zira bu saydıgım bölgelerin yönetim kadroları ABD-AB-İsrail tarafından kondurulmuş yönetimlerdir ki, bu ülkelerin muhalifleri de satın alındığı için işleri çok kolay yürütüyorlar.
İşin garip tarafı ise bazen videolarına denk geliyorum, bu gerçekleri dile getirenlerin genelde eski fetocular olması. ABD tarafından oluşturulmuş bir dinci örgütün eski mensuplarının bu gerçeklerden bahsetmeleri gerçekten çok ilginç.
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 08-06-2026, 09:56
bilgivehis bilgivehis isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 30 Jul 2016
Mesajlar: 1.925
Standart

Başlık konusuyla ilgili olduğu için bu yazıyı burada paylaşayım.

Arnavutların "Flamingo Devrimi" Büyük İsrail Projesi'ni durdurabilir mi?

Bu hafta başından itibaren Arnavut Halkı, Amerikan Başkanı Trump'ın kızı İvanka Trump, damadını Siyonist Jared Kushner, kendi Başbakanlarını Edi Rama ve hükümetini protesto etmek için sokaklara döküldü.

Protestolara katılan halk, koruma altında olan bölgelerde yürütülen usulsüz inşaat faaliyetlerine karşı "Arnavutluk Bizimdir" ve "Biz satılık değiliz" pankartlarıyla, her geçen gün katılım daha da artarak ülkesinin peşkeş çekilmesinden onurlu bir şekilde korumaya çalışıyor.

Peşkeş çekilmek istenen yerde aynı zamanda Narta Lagünü de bulunuyor ve lagunun etrafında yaklaşık 5,000 flamingo yaşıyor, bu da Avrupa'nın flamingo popülasyonunun %4'üdür.

Yürütülmek istenilen doğa katliamından dolayı flamingoların da hayatları tehlikeye girince protestolar kısa süre içinde halk tarafından "Flamingo Devrimi" olarak anılmaya başlandı.

Trump ailesi her ne kadar yapmak istedikleri 1.4 milyar dolarlık yatırım ülke için son derece gerekli olacağını söylese de esasında planlanan ultra lüks 1,000 villalık tatil köyü, 6-10,000 arası odalı 5 yıldızlı otel ve misafirlerin ulaşımını sağlamak için inşaa edilecek olan özel hava alanını korkunç bir doğa katliamı olmaktan yanı sıra ülkenin en stratejik Adası Siyonistlere adeta "peşkeş" çekilmesidir.

Her yolsuzluğa batmış otoriter hükümetlerde olduğu gibi halkın taleplerine kulaklarını tıkayıp, önce protestocuların arkasında "dış güçler" dedi.

Bu sefer Başbakan Rama'ya göre "dış güçler" İran olduğu iddia etmişti, ancak saçmaladığı sözler karşısında halkın öfkesinin arttığını görünce, inşaat Arnavut halkı için binlerce iş imkanı yaratacağını, onlara yabancı yatırımcıları korkutmaması gerektiğini söyledi.

Bu ikinci söylediği saçamalıklar halkı daha da fazla öfkelendirince de bu sefer, her "yamuk" lider gibi, kısmi geri adım atarak, Trump ailesi tarafından tellerle çoktan kapatılmış ve iş makinaları bölgeye sevk edilmesine rağmen "öyle onaylanmış bir proje yok, halkı galyana getiren kötü niyetli provokatörler vardır" dedi.

Oysa Başbakan Rama kendisi bizzat Jared Kushner'in şirketine 2021 yılında özel devlet statüsünü vererek devlet koruması altına aldıktan sonra, bu senenin Nisan ayında da bölgeyi "özel koruma" statüsünden çıkartan yasaları geçiren ve ardından da Kushner'in şirketine inşaat ruhsatı veren kişiydi.

Yani, "dış güçler" değil, tamamen "iç güçler" bu ihaneti gerçekleştirmişti.

Bu büyük ihanetin gerçekleşmesi için aracı olan kadro da oldukça enteresandır zira birinci dünya savaşından beri her işgal projesinin arkasında olduğu gibi yine aynı isimler bu bölgeyi de ele geçirmek için iş başındadır.

Amerikan Başkanı Donald Trump'ın kızı, İvanka Trump'ın yanı sıra, siyonist emperyalizmin adeta temsilcisi olan Jared Kushner ile birlikte İsrail'in kurulmasını resmen finanse eden Rothschild'ların torunu Baron Nathaniel Rothchild ve tabii ki bu operasyonların olmazsa olmazı olan Soros ailesi çıkıyor.

Tabii bu "elit" çevre için projeyi hayat geçiren Başbakan Rama'yı da unutmamamız gerekiyor.

Ancak söz konusu peşkeş çekilen bölge sadece Akdeniz'in büyüleyici yerlerinden birisi değil.

Sovyetlerin soğuk savaş döneminde NATO'un himayesine giren başta İtalya ve Yunanistan'ı, ve Amerika'nın 6. Filosunun hareketlerini en yakından takip edebileceği bir yerde bulunuyor.

Bunun yanı sıra Ada'nın konumu gereği, İtalya ile 70 km'lik mesafe paylaşarak, Adriatik Denizi'ni ve Akdeniz'i bağlayan OTRANTO BOĞAZI'nı kontrol ediliyor.

Bugün Otranto Boğazı, Hürmüz Boğazı veya Suez Kanalı kadar önemlidir zira

bu geçiş noktası Adriyatik Denizi ile Akdeniz arasındaki tek deniz geçici olması nedeniyle ekonomik açıdan büyük önem taşımaktadır.

Adriyatik Denizi'ne giren VEYA ÇIKAN her ticari gemi bu BOĞAZDAN geçmek zorundadır….tıpkı bugün kapatılması küresel kriz yaratan HÜRMÜZ BOĞAZI GİBİ.

Bu geçiş noktası özellikle İtalya, Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Karadağ ve Arnavutluk için çok kritiktir çünkü bu hat üzerinden Orta Avrupa'ya ulaşan tüm ham petrol, rafine petrol ürünleri ve sıvılaştırılmış doğal gaz karayoluyla dağıtılmadan ilk olarak boğazdan giriş yapıyor.

Otranto Boğazı'nı kontrol eden bugün İran, Yemen, Somali, Mısır veya Umman kadar stratejik küresel oyun kurucu olur.

Dolayısıyla şu an Arnavutluk hükümeti, Trump'ın kızı ve Siyonist damat Kushner Ada'nın tamamen işlenmemiş ve sahipsiz olduğunu anlatsada esasında yeni bir Filistin işgal hikâyesi yazmaya çalışıyorlar.

Zira söz konusu olan Zvernec bölgesi onların analıkları gibi sahipsiz veya daha önce keşif edilmemiş değildir.

Bölge Osmanlı'dan alınan ve 1913 yılında gerçekleşen London Conference sonrası Arnavutluk'un egemenliğine geçti.

Yani, tıpkı Siyonistler Filistin'i işgal ederken "halkı olmayan topraklar, toprağa sahip olmayan halk" jargonunu yine burada da kullandığını görüyoruz.

Bugün protesto edilen anlaşmaya daha geniş açıdan baktığımızda,

İsrail'in Güney ve Kuzey Kıbrıs Adası'nda mülkiyet alması,

Güney Kıbrıs'ta askeri olarak varlık göstermesi,

Fransa'nın Güney Kıbrıs'a askerlerini konumlandırması,

Yunanistan ile yapılan askeri anlaşmalar,

İsrail-Hindistan-Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında yapılmak istenen Altıgen Anlaşması,

Gazze'yi işgal etme operasyonlarını,

Suriye'de devleti adeta yıkmak için gerçekleşen darbe, ülkenin kıyı bandı olan Lazikye ve Tartus'ta HTŞ tarafından Alevilere karşı yürütülen soykırım ve Lübnan'ın şu an yerle bir edilmesinin tümü Siyonistlerin Akdeniz Bölgesi'ni tamamen ele geçirme girişimidir.

Büyük İsrail projesi sadece Orta Doğu bölgesini kapsamıyor, komple Akdeniz'i de içinde alıyor, çünkü bölgenin tüm petrol ve doğalgaz yatakları ele geçirilmek isteniyor.

Bunları ele geçirirken de tüm ulaşım yollarını da tek elden kontrol edilebilmesi isteniyor.

İşte o yüzden Hürmüz Boğazı, Suez Kanalı, Bab el-Mandeb Boğazı, Malakka Boğazı ve şimdi de, Otranto Boğazı Siyonistler tarafından kontrol edilmek isteniyor.

Dolayısıyla Arnavut halkı bugün "FLAMİNGO DEVRİMİ" adı altında sokaklara dökülürken esasında Büyük İsrail Projesi'ne karşı hepimizi korumaya çalışıyor.

İşte o yüzden Arnavut halkının tam olarak neyi protesto ettiklerini çok iyi anlamamız gerekiyor.


İlay Aksoy
08 Haziran 2026 00:01

https://www.yenicaggazetesi.com/arna...i-1038149h.htm
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 11:19 .