EMEĞİN BAYRAMI *VE DEMOKRASİ
[align=justify:007fecd908] 1 Mayıs sevgili ülkemizde sorun olmaya devam ediyor. İstediklerinde devasa mitingleri demokratik bir sorumlulukla kontrol edebilen yöneticiler, istemediklerinde ölçüsüz bir şiddetle 12 Eylülcü ‘kanun’ uygulayıcılarına dönüşebiliyorlar. Bunun son örneğini geçen Salı günü Taksim ve bütün İstanbul’da hep birlikte yaşadık. Taksim’i işçiler ve sola girilmez kale kılmak için tüm İstanbul’u felç eden zihniyet, 30 yıl önceki gibi 1 Mayıs kutlamasını dağıtma *misyonunu sürdürüyor. Oysa demokratik bir yasallıkta yöneticilerin görevi, halkın hak kullanımını güvence altına almak ve tabii 30 yıl önceki katliamın sorumlularını ortaya çıkarmaktır.
1 Mayıs dünya işçilerinin uluslar arası birlik ve dayanışma günü olarak tüm çağdaş dünyada meşru bir tatil, sorgulanamaz bir hak olarak kabul edilmiş durumda. Ama onun hem bu uluslarüstü hem de emeğin hakkını esas alan niteliğine tahammül edemeyen ve artık çağdışı kalmış bu ‘millilik’ anlayışı, her yıl bu bayramı bir şiddet atmosferine döndürüyor.
1 Mayıs’ın tanınması ile ülkelerin demokratikleşmesi arasında doğrudan bağlantı bulunmaktadır. Çünkü 1 Mayıs’ı tanımak, kendi emekçilerini bir sınıf olarak kabul etmek ve kendi egemenlerine karşı hak mücadelesi vermelerinin meşru olduğunu hazmetmek anlamına geliyor; ki bunların olmadığı yerde demokrasi de, çağdaşlık ta, laiklik de, sosyal devlet de, hukuk da, içi boş kavramlar olarak kalacaktır. [/align:007fecd908]
HAK MÜCADELESİ
1 Mayıs, ilk olarak 1856’da Avustralya’nın Melbourne kentindeki işçilerin, sekiz saatlik iş günü için parlamento binasına yürüyüşleriyle başlayan bir hak mücadelesi geleneğini yansıtıyor. Tabii bayramlaşması öyle kolay olamayacaktı. Daha ilk anından itibaren, sınırsız bir sömürü ve keyfi çalıştırmayı sürdürmek isteyen bir sermaye egemenliğinin engelleriyle karşılaşacaktı.
[align=justify:007fecd908]Sanayi devrimi ile birlikte üretimde makine ve işçi kullanımı hızla artacaktı. Ancak bu dönemde işçi sınıfı ekonomik, sosyal ve siyasal haklardan mahrum tutulacaktı. Günde 14-16 saat çalışıyor ve ancak karnını doyurmaya yetecek kadar bir ücret alıyordu. Seçme ve seçilme hakkından yoksundu. Sendikalaşamıyor, haklarını savunması kanunen ve fiilen engelleniyor, hak eylemlerine izin verilmiyordu. İzin, iş güvencesi, sigorta vb. hiçbir hakkı tanınmıyordu.
Bu sorunlar ortamında 1 Mayıs 1856’da Şikago’da toplanan Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu, 8 saatlik çalışma ve grevin yasallaşması talebiyle iş bırakma kararı uygular. Eylem, aynı zamanda Amerika’da silahların pek çok alana girmesini engelleyen ayrımcı kanunlarına da karşı gelişiyordu. Siyah işçiler, beyaz kardeşleriyle birlikte kendilerine kapalı alanlara ilk kez giriyor ve egemen önyargıları yıkıyorlardı.
Sermaye sahipleri, grev kırıcısı mafyatif güçlerle eylemi kırmaya ve işçilere dağıtma yoluna gidecek, bunun yetmediği koşullarda ise devreye resmi güçler girecek ve 3 Mayıs’ta işçilerin üzerine ateş edeceklerdi. Bu saldırıda 4 işçi ölecek yüzlercesi yaralanacaktı. Bu saldırıyı protesto etmek için işçiler, 4 Mayıs’ta Haymarket Alanı’nda büyük bir miting düzenler.
Mitingin barışçıl gelişimi nedeniyle Vali Carter Harrison “ Polis müdahalesini gerektirecek bir şey olacağa benzemiyor” sonucuna varacak ve Polis şefi John Bonfield’e güvenlik için bekletilen yedek polis gücünün evlerine gönderilmesini söyleyerek alandan ayrılacaktı. Ne ki miting dağılırken beklemekte olna polislerin önünde, nasıl olduğu, nerden geldiği belirsiz bir şekilde büyük bir patlama olacaktı. Bu patlama sonucunda bir polis ölürken altısı da ağır yaralanacaktı. Bunun üzerine polisin başlattığı saldırı sonucunda miting alanı, işçilerin ölü ve yaralılarıyla dolu bir savaş alanına dönüşecekti. Bunun ardından tutuklananların içinden sekiz işçi önderi, polisin yönlendirmesiyle basın tarafından “ polise bomba atmaktan sorumlu” ilan edileceklerdi. [/align:007fecd908]
ALEVLERİ ASLA SÖNDÜREMEZSİNİZ
[align=justify:007fecd908] Mahkeme varolan yasalara ve teamüllere aykırı bir şekilde adeta bir linç atmosferinde yürütülecekti. Tüm işkenceli sorgulara rağmen yargılananların suçluluğuna ilişkin en küçük bir kanıt bulunmadığı gibi beşinin de olay yerinde olmadığı ortaya çıkacaktı. Sadece üçü o akşam Haymarket Alanı’ndaydı ve onların kürsüde olmaları nedeniyle patlamayla ilgili olmaları olanaksızdı. Buna rağmen mahkeme, 19 Ağustos Albert Parsons, August Spies, Adolph Fischer, George Engels, Louis Lingg, Michael Schwap ve Samuel J.Fielden’i ölüme, Oscar Neebe’i ise 15 yıla mahkum edecekti.
Bir dizi kitlesel eylem ve uluslararası kampanlayar sonucunda, Schwap ve Fielden’in cezalarıda ömür boyu hapis cezasına çevrilir. Ancak Parsons, Engel, Spies ve Fisher 21 Kasım 1887’de asılacak, Lingg ise infazdan bir gün önce intihar edecekti.(Bkz.
http://uk.geocities.com/anarsistbaki...wsm-1mayis.htm)
Persons, asılırken, “Tüm dünya suçsuz olduğumu biliyor. Ben cani olduğum için değil, işçi haklarını savunduğum için asılıyorum” diye haykırırken, Spies de, “Eğer bizi asarak sefalet içinde çalışan milyonların bu hareketini, işçi hareketini ezebileceğinizi umuyorsanız, o zaman asın bizi! Burada bir kıvılcımı ezeceksiniz, ama şurda, burada veya orada, arkanızda ve önünüzde alevler yükseliyor. Bunu asla söndüremezsiniz” diyecekti.
Bu süreçte uygulanan yasal ve polisiye baskılarla 1 Mayıs gösterileri ve işçilerin hak arayışları bir müddet engellenecek, ancak hareket tüm dünyada işçilerin mücadele bayrağına dönüşecekti. Nitekim 1889’daki Uluslar arası İşçi Kongresi (II. Enternasyonal) , 1 Mayıs’ın tüm dünyada işçilerin “birlik, mücadele ve dayanışma günü” olarak kutlanmasına karar verecekti. Bundan sonra 1 Mayıs, emekçilerin hak mücadelesinin moral dayanağı olarak her yıl kutlanacak sürekli bir kurum haline gelecek ve 8 saat dahil işçiler *pek çok haklarını egemen sınıflara kabul ettirmelerini sağlayan bir moral dayanağa dönüşecekti.[/align:007fecd908]
BİZDE *OLAN
[align=justify:007fecd908] Bize gelince, ilk 1 Mayıs ancak 1906’da İzmir ve Üsküp’te kutlanacaktı. Değişik uluslardan işçilerin ilk birlikte kutlaması olması açısından da bu kutlama çok önemliydi. 1909-1912 ‘de bu kutlamalar giderek yayılacak İstanbul, Üsküp, İzmir ve Selanik’te 1 Mayıs İşçi Bayramı kutlanacaktı. Daha sonra yükselen milli boğazlaşmalar döneminde 1 Mayıs, 1920’ye kadar kutlanmayacaktı. Tabii bu dönem zynı zamanda emekçilerin yoğun hak kayıpları yaşamalarıyla örtüşüyordu. 1921’de ise, işgal kuvvetlerinin yasaklamalarına karşın kitlesel 1 Mayıs gösterileri yapılacak ve 1 Mayıs, İstanbul, Ankara, Adapazarı, Mersin ve İzmir’de emperyalist işgalcilere ve işbirlikçi burjuvaziye karşı bir mücadele alanına dönüşecekti. 1922 ve *1923’de 1 Mayıs, iş bırakma ve mitinglerle kutlanırken, İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nde 1 Mayıs’ın, Türkiye Amele Bayramı olması benimsenecektir. 1924’de 8 saatlik çalışma günü şiarıyla işçiler, pek çok şehirde 1 Mayıs’ı kutlarlar, ancak hükümet izin vermediği için miting yapamazlar. İşçilerin sendika kanunu ve 8 saat talebide duyulmaz. 1925’de çıkan Takrir-i Sükun Yasası, İşçi Bayramı’nı kutlamayı yasaklar ve uzun yıllar bu yasak geçerliliğini korur. Buna rağmen Amele Teali Cemiyeti hızla örgütlenir, sendika talebini yineler, işyerlerinde hak mücadelesi yürütür.Ama baskılarla karşılaşır. Yancı işletmelere yönelik grevlere görece hoşgörü gösterilirken, milli işletmelerde yasaklanır. Bu dönem içinde milli burjuvazi yaratmak adına emeğin hakları görmezden gelinir; demokratik bir toplumun gelişmesi için olmazsa olmaz koşul olan emeğin örgütlenmesine *kapı açılmaz.
1936’da çıkarılan iş kanunu ise, beklentilerin aksine işçilerin taleplerinin çok gerisindedir.Getirilen güvenceler 10 kişiden az işçi çalıştıran iş yerlerinde geçerli sayılmaz. En önemlisi grev bir hak olarak tanınmaz ve greve gitmek ağır hapis cezasıyla cezalandırılır. 1935’te çıkarılan Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun ile 1 Mayıs, İşçi bayramı olmaktan çıkarılarak “ Bahar Bayramı” yapılır. 28 Haziran 1938’de çıkarılan Cemiyetler Kanunu ise işin tuzu biberi olur; çünkü bu kanunla her türden sınıfsal örgütlenme, sendika ve cemiyet kurulması yasaklanırken sosyal sınıfların varlığından söz etmek de yasaklanır. 1946 ve 47’de çıkan Cemiyet ve sendika yasalarında belli rahatlamalar getirilse de, “milliyetçi olmayan”, yani sınıf eksenli sendikaların kurulması yasak kalır. 1950 sonrasında yaşanan kısa bir umut yanılsamasından sonra, mevcut solsuz ve emeksiz vesayet durumunun *Amerikan sendikacılığı ile daha da derinleştirildiği görülür. Milli burjuva yetiştirmek kaygılarının yanına Amerikanın çıkarları eklenir. Bunun sonucunda emek düşmanı politikalar ülkenin ‘milli’ politikası olarak kurumsallaştırılır. (Sosyalizm Ansiklopedisi, c.6, s.1938) 1 Mayıs 1977 katliamı bu soğuk savaş politikasının özel harp operasyonlarından biri olarak tarihteki yerini almıştır.
Her ne pahasına olursa olsun korunmaya çalışılan bu statünün faturası ise, sadece 1 Mayıs’larını özgürce kutlayamayan, solu kötürümleştirilmiş bir ülke değildir. Bu inatla sürdürülen Soğuk Savaş statüsü, aynı zamanda çağdaşlığın koşulu olan laik, demokratik, sosyal hukuk devleti haline gelemememiz, yaşam kalitesi sıralamasında dünyanın 96. sırasına düşmemiz, toplumun çağdaş ve evrensel değerlerden uzak zihniyetlerinin hakimiyetine girmesi olarak yüzümüze çarpmaktadır. [/align:007fecd908]
Erdoğan AYDIN
Cumhuriyet, 5 Mayıs 2007