
30-09-2007, 15:52
|
|
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 22 Jul 2006
Bulunduğu yer: istanbul
Mesajlar: 880
|
|
1600 kişilik iftar çadırında yemek kokusuna hazin öyküler...
İSTANBUL - Yedi çocuğuyla kuyruğa giren Zahide anne... Ayakta durmakta zorlanan 'yalnız' dede... Sıcak yemek kokularını içlerine çeken çocuklar... Hükümetler, belediye başkanları değişiyor ama iftar çadırlarındaki yoksulluk manzaraları hep aynı.
Ramazanın ilk günü Türkiye'nin en büyük iftar çadırlarından birine sahip Bağcılar'da kuyruk saatler öncesinden başlıyor. Geçmişe göre organizasyon biraz daha düzenli. Çadırda 1600 kişilik yer var ancak sıcak bir yemek için bekleyen insan sayısı daha fazla. Çadıra sığmayanlara ayrı bir barakada tabldot veriliyor.
Sefertasları masada
İstanbul'da iftara iki buçuk saat kala önce yaşlılar alınıyor. Çadıra ilk girenlerin merakı iftar mönüsü. Masada hazır bekleyen 10 kişilik sefertaslarının kapağını aralayanlar memnun. Mercimek çorbası, pilav ve taskebabı...
Türkiye Kur'an okuma birincisi İstoç Camii imamının ezan sesleri arasında kaşıklar sallanıyor...
Zahide Akdeniz, yedi çocuğuyla gelmiş. İftar sonrası bir belediye görevlisinden 15 yaşındaki kızını liseye yazdırmak için yardım istiyor. Kravatlı belediye görevlisi "Allah yardımcın olsun" diyerek çekip giderken, kucağındaki iki yaşındaki çocuğuyla bakakalıyor. Kocası belediyede temizlik görevlisi ve aylığı 500 YTL. 350 YTL kira veren ailenin biri liseye, ikisi ilkokula başlayacak çocuklarının nasıl okuyacağı, iftarda karnını doyurmaktan daha çok düşündürüyor çaresiz anneyi.
Daracık sıraların arasında rastladığımız 83 yaşındaki Halil Kaplan'ın dört çocuğu, 15 torunu var. Bağcılar'daki küçük evinde tek başına yaşıyor. İftar başlıyor ancak o kaşığı tutmakta zorlanıyor. Evde yemek yapamadığı için 'nerede bulursa orada yiyor.'
Kadınlara ayrılan masalarda çocuklar ağırlıklı. Gözyaşlarını saklamaya çalışan Namia Etiz, yanında iki çocuğuyla iftar çadırının sıralarında saatler öncesinde yerini almış. Kendisi sara hastası, eşini beş ay önce kanserden kaybetmiş. İki küçük oğlu yanında, mide borusu alındığı için çalışamayan büyük oğlu çadırın erkekler bölümünde. Evin geçimini 20 yaşındaki kızı 500 YTL maaşla sağlıyor. Anne, "Allah bize yardım ediyor" diyor.
Bir yan masadaki kadın eşinin gözleri görmediğinden çadıra gelemediğini söylüyor: "Evli 22 yaşında oğlum var. Sakın duymasın, çok kızar. Eşim beyninden de ameliyat oldu, çalışamıyor. Geçinmeye çalışıyoruz. Ramazanda biraz olsun rahatlıyoruz."
Öğretmen de çadırda
Sözleşmeli olarak Bağcılar'daki bir okula atanan Adanalı Türkçe öğretmeni Mesut Kuru da iftar çadırında. Üç gün sonra ilk dersini verecek. İlk tanıştığı öğretmen arkadaşıyla aynı evde kalmaya başlamış. Bir yandan yemek yiyor, bir yandan da çevresindeki hikâyelere tanık oluyor.
İftar yemeği bitiyor ama çadırdaki yokluk manzaraları sürüyor. Yemeğini yiyen 1600 kişi çadırı boşalttığı anda, bu kez içeriye elinde kâselerle kadınlar giriyor. Onların da tek derdi sahura yiyecek bir şeyler bulabilmek.
http//dolfen.blogcu.com/
Son söylediğim her zaman doğrudur, bir sonraki onu yalanlasa da...!
|

02-10-2007, 21:07
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 06 May 2007
Mesajlar: 138
|
|
Tersine dünya...
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel hatta mükemmel olurdu. Nasıl mı? Bir tahta sandık içersinde uyanıyorsunuz, herkes karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette. Tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak. Herkes etrafınızda, büyük br itibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi hazır. Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz. Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev... Altmışlı yaşlara kadar her şey garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor. Kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.
Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün size hoşgeldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz. Ve yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan olarak işe başlıyorsunuz. Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz. Aman ne güzel günler başlıyor... Derken birgün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada babanız doğuyor ve “Fazla çalıştın” diyor “artık eve dön, işi bırak, okumaya başla, harçılığın benden olsun...” Keyfe bakar mısınız ? Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden su gölden bir dönem başlıyor. Derken anne ve babanız sizi özel yapılmış dört tekerlekli bir arabada taşımaya başlıyor, otobüse binme derdi de yok artık... Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, “Evde otur, keyfine bak, oyuncalaklarınla oyna” diyorlar... Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz. Derken anneniz bir gün size süt verme kararı alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor. Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır. Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok. Bir kordondan besleniyor, sıcacık, yumuşacık, gürültüsüz ve patırsız bir ortamda yaşıyorsunuz. Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.
Sermayeye selam, tanrı'ya devam...
|

02-10-2007, 21:09
|
|
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 22 Jul 2006
Bulunduğu yer: istanbul
Mesajlar: 880
|
|
Malezya-falezya, türbe türbe Türkiye...
Malez Baba Türbesi
Melez değil, yanlış anlaşılmasın, altını çizerek söylüyoruz,
Malez Baba Türbesi... Efendim, Malez, Malezya halkından olan kimse anlamına gelir. Türbe, Cihangir’de merdivenler var ya, oraya arkanı verip Sercan’ların evin o taraftan sola doğru yürüdüğünüzde 50 metre ileride. Bulamazsanız Bakkal Memet Abiye sorun, o, kimin ne cevizler kırdığına kadar, oraya dair her şeyi biliyor. Efsane şudur ki, Padışah Vahdeddin döneminde, bir kısım medya eşrafı ve muharrirler “Amman efendim, Malezya’ya mı dönüyoruz, yamman efendim, Falezya’ya mı dönüyoruz!” mukabilinde yazılar ifşa etmek suretıyle ve haberler derleyerekten ortalığı karıştırırlar. Her ne kadar, kafasında Malezya’ya dair en ufak bir intiba dahi olmasa bile, halkı bir anda korku salar. Ya da korku sarar... Neyse işte... Derken Tercuman-ı Ahval matbuatı, dış istihbarat muhabiri Seyfet Efendi, görüş ve izlenimlerini aktarması için bu ülkeye gönderilir. Seyfet Efendi, gider Malezya’ya ama gidiş o gidiş... Malezyalı bir hatunla evlenerek Malezya vatandaşı olur, çoluğa çocuğa karışır. Süper bir ortam kurar kendine. Fakat o türbe nereden gelmiştir, Seyfet Efendi ne zaman yurda dönüp vefat etmiştir, yoksa naaşı Malezya’dan memlekete mi getirtilmiştir... Bütün bunları araştırdık biz de, bir sonuca ulaşamadık. Muamma yani... Yine de, “Türkiye Malezya’ya dönmesin” isteyen vatandaşlar, türbeye gidip dileklerini tutar, dualarını ederler... Garip lan!
Diksiyon Baba Türbesi
Türbe, Cağaloğlu’ndaki İran Konsolosluğu’nun arka duvarındaki “Türkiye İran Olmasın!” yazılaması ile “İran Türkiye Olsa Keşke!” yazılaması arasında yer alır. Duvara bitişiktir. Adeta iç içe geçmiştir duvarla. Hatta bazı vatandaşlarımız İran Konsolosluğu’nu türbe sanarak bahçeye dalmakta, kapıda güvenlik görevlilerinin “Ne vardı kardeş!” şeklindeki uyarılarına maruz kalmaktadır. Efsane şudur ki, ülkeye ilk radyo istasyonu kurulduğu yıllarda, Namzed Kurşuni adlı, İran asıllı bir radyocu varmış. Radyocu derken spiker... Bu adam İran asıllı olduğu için Türkçesi haliyle bozukmuş biraz. Bir gün bir gurup TRT sansür kurulu üyesi, Galata Köprüsü üzerinde Namzed’in yolunu kesip buna bir araba sopa atmışlar. Yediği sopadan sonra Namzed’in diksiyonu bir güzelleşmiş, bir güzelleşmiş ki sormayın... Sonra Namzed de, konsolosluktan çağırdığı arkadaşlarına bunların ağzını, burnunu kırdırmış. Bunlar da şakır şakır Farsça konuşmaya başlamazlar mı? Buların akılları başlarına gelmiş ve sırf Namzed’e yalakalık olsun diye, adam daha ölmeden konsolasluk duvarına tebeşirle Namzed Kurşuni türbesi çizmişler ve türbenin adını da Diksiyon Baba Türbesi koymuşlar. İşte efsane böyle sevgili okurlar. Ve şimdilerde, diksiyonu bozuk olan kızlarımız, oğullarımız soluğu hemmen Diksiyon Baba Türbesi’nde alırlar.
http//dolfen.blogcu.com/
Son söylediğim her zaman doğrudur, bir sonraki onu yalanlasa da...!
|

04-10-2007, 21:54
|
|
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 22 Jul 2006
Bulunduğu yer: istanbul
Mesajlar: 880
|
|
Kıyamet kopsa medya nasıl duyururdu? ...
Kıyamet Kopsa Medya Nasil Duyururdu?
*
Sabah : Biz Öldük !
Anadolu Ajansı : Kıyamet koptu (A.A)
Zaman : Biz demiştik, böyle olacağı belliydi!
Dünya Gazetesi : IMKB' de endeks bir daha yükselmeyecek.
Hafta Sonu : Ayhan Işık ile Hülya Avşar gizlice buluştular…
Erkekçe : Ayın hurisi
Fanatik Gazetesi : Bu maçın galibi yok!
Cumhuriyet : Sonunda Ata'miza kavuştuk.
Bilim Teknik : Evren hakkinda bütün bilmediklerimiz...
Oyun dergisi : Game Over
Elle : Yargı gününde anında 10 kilo verin!
Para : Kıyametten kâr yapmanın 100 yolu
Star Gazetesi : Şok! Kandırıldık, Şeytan aslında iyiymiş!
Aktüel :Mahşer günü yanınızda olması gereken 2 şey : Sevaplar ve Isıya dayanıklı elbise
Auto Show :Sırat köprüsünde saniyede 100 km ye ulaşan son model arabalar
Arena Uğur Dündar : Cennete rüşvetle kaçak giren günahkarlarin tüyler ürperten dosyasi
Hürriyet Ertuğrul Özkök : Iyimserligi elden bırakmayalım, hiç olmazsa cehennemde ısınmak için yakıt parası yok!
Milliyet Meral Tamer : Zebaniler, delik kazanların üreticisini şeytan'a şikayet etti.
Radikal : Yeni dosyayi açıyoruz: Yeşil itiraf ediyor. Aslında kıyametten Susurluk çetesi sorumlu.
Show TV Reha Muhtar : Sayın Zebani, kazanların yanında terlemiyor musunuz?
Habertürk Hakan Aygün : Mahşer yerinde Fordculuk çok yaygın,izliyorsunuz sayın seyirciler, bıyıklı bey, nasıl arka saflarda çalışıyor...
Kanal 6 : Izliyorsunuz sayın seyirciler, kazanların içi bir volkan gibi, insanlar bağrış çağrış yanıyor, kızarıyor...
Başbakanlık Basın ve Halkla İlişkiler Dairesi Başkanlığı : Devletimiz, bütün yaraları saracaktır...
Arena Uğur Dündar : Cennete rüşvetle kaçak giren günahkarlarin tüyler ürperten dosyasi
http//dolfen.blogcu.com/
Son söylediğim her zaman doğrudur, bir sonraki onu yalanlasa da...!
|

09-10-2007, 22:36
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 06 May 2007
Mesajlar: 138
|
|
İlk insanın ayak izinden gitmek isteyen var mı? ...
İlk insanın ayak izinden gitmek isteyen var mı?
*
385 bin yıllık patikada, ilk insanın fosilleşmiş ayak izleri var.
09/10/2007
REUTERS - NAPLES - İlk insanların ayak izlerini takip etmek ister misiniz? İtalya'ya uğrayan turistler bu şansa sahip. olacak. İtalya'da, aralarında 385 bin yıl geriye gidenlerin de bulunduğu pek çok patika halka açılıyor. Güneydeki Roccamonfina volkanının kenarındaki altı keçi yolundaki fosilleşmiş ayak izleri, dünyadaki en eski örneklerden. Patikadaki kalıntılar arasında, ilkel insanlardan birinin yumuşak toprağa bıraktığı bir el izi de var. Bölgenin yakınında bulunan yeni iz grubunun tümüyle çıkarılması için kazılar sürüyor. Şimdiye dek bulunan izlerin, 1.5 metre boyunda, yürürken, dengede durmak için ellerini kullanan bir ilkel insan ailesindeki altı farklı insana ait olduğu belirlendi.
Sermayeye selam, tanrı'ya devam...
|

09-10-2007, 22:44
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 06 May 2007
Mesajlar: 138
|
|
Ana babalara yeni dertler bulmalı...
İkinci bir çocuk yapmayı düşünüp düşünmediğini sorduğum bir arkadaşım "1 milyon dolarım olursa yapacağım" şekilde bir cevap verdi. Oturup hesaplamış, 'toplam sahip olma maliyeti' buymuş... Sıralayınca hesap doğru çıktı çıkmasına ama bir insan gelişimini böyle torna tesfiye atölyesinin girdi-çıktı hesaplarıyla eşdeğer ele alma taktiği ne kadar tutar bilemiyorum. Aslında hiç gidip görmedikleri, ne olup olmadığını bilmedikleri okullara çocuklarını yazdırmak için çırpınan ebeveynler 10 yıl önce yoktu. Bugün ana okulları için bile hayret verici öyküler duyuyorum. Özel yetenek sınavıyla çocuk kabul eden kreşler şaşırtıcı bile gelmiyor kimilerine artık.
Yurtdışında doğurma telaşıyla başlayıp, e-posta adresinde sorun yaşamasın diye Türkçe karakter içermeyen isim verme arayışıyla devam eden; ağlayınca kucağıma alayım mı, onunla sürekli İngilizce konuşayım mı, falancanın yaptığı gibi filanca ilkokula yazdırayım mı, şu kursa yollayıp, bu sınava sokayım mı gelgitleriyle süren çocuk yetiştirme meselesi böyle 'proje yönetimi' halini alınca ister istemez ihtiyaç duyulan şey ana, baba olmaktan çıkıp 'Project Manager' oluyor. Neyse ki bu binbir hayal ve emekle büyütülen bu 'proje çocuklar'ın çoğu bir baltaya sap olamayıp üretim bandının ucundan hayta etiketli imalat hatası olarak çıkıyor da bir şekilde denge korunuyor.
Her yatırımın bir riski vardır; değil mi?
Zenginin fakir, fakirin zengin olma ihtimalinin her daim diri olduğu hayatın en tutarlı ve eşitleyici unsuru aslında teknolojinin ta kendisi. Bir ultrason cihazının İsveçliye sunduğu hizmetle Pakistanlıya sunduğu arasında bir fark yok. Bilgisayar ve internetin de öyle. Ancak özellikle en çok ihtiyaç duyulduğu eğitim ve sağlık alanında 'maliyet' adlı dev bir ayrıntı bütün hesapları bozuyor. Böylelikle zenginle fakir arasındaki sağlık ve eğitim uçurumu da misliyle açılıyor.
Teknolojiye sahip olanla olmayan arasındaki ayrımı ifade eden 'dijital ayrım' (ya da dijital uçurum) ülkeler arasında önemli kriterlerden biri artık. Avrupa, Uzakdoğu ve Kuzey Amerika'nın dışındaki ülkeler için alarm zilleri çalıyor. Biraz da bu yüzden artık fakir Güney ülkelerine gıda yanında bilgisayar bağışı kampanyaları da düzenleniyor. Teknoloji pekâlâ karın da doyurabiliyor zira. Ne var ki teknolojinin yansız ve farksız yansımaları yanlış kullanımda da geçerli. Yani evinde Counter Strike oynayan bir Norveçli çocukla harçlığından ayırdığı parayla internet kafede aynı oyunu oynayan Nijeryalı çocuk arasında 'kaynak israfı' açısından hiçbir fark yok. Yansımalarının çok farklı olduğuna da şüphem yok elbette.
Diğer yandan dijital ayrımı gidermek için girişilen çabaların ülkeleri bilgisayara boğmaktan ibaret kalması da cabası. Türkiye, Turgut Özal döneminde tanıştığı 'bilgisayar destekli eğitim' kavramının ilk cümlesinde takıldı kaldı. Yani bilgisayarı oldu ama eğitimle destekleyemedi. Devletin okullara dağıtmak için aldığı bilgisayarların ihalesinde birkaç firma köşe döndü.
Sonra o bilgisayarlarda çalışacak ders programları olmadığı için laboratuvarların kapısı kilitlendi (çünkü o bilgisayarlar öğretmenlere ya da müdürlere zimmetlenmişti), eskiyip yetersiz kalınca da Bakanlık depolarına hurda olarak döndüler...
Üstelik bu eğitim yazılımı macerası da nedense hâlâ da tamamlanamadı. Okuldaki bilgisayarda yapılacaklar (bugün bile) internette dolaşmak, MSN'de çene çalmak ya da PES/FIFA oynamak. Sonuç da ortada. İşin ilginci bu eğitimi bilgisayarla buluşturma işinin ısrarla özel sektöre devredilme telaşının faydasızlığının bir türlü anlaşılamamış olması. Eğitimin içinden devlet katmanının çıkamayacağını görmek için varlık amacı kâr olan özel şirketlerin şimdiye kadar bu yapbozun her bileşeninde yaptıklarına bakmak yeterli.
Ucuz bilgisayar yaratıp dağıtma telaşının da hüzünlü hikâyeler doğurması da an meselesi. Fiyatlarının hâlâ yüksek olması bir yana, benzer girişimlerin daha önce hep hüsran verici öyküler yaratmış olduğunu nedense unutuyoruz. Örneğin Hindistan'ın fakir ve çoğu okuma yazma bile bilmeyen çiftçileri bilgi teknolojisiyle buluşturup ekonomik olarak kalkındırmak için geliştirdiği çok ucuz el bilgisayarı Simputer'i hatırlayalım (Sanal Alem sayfalarında sıkça değinilmişti). Özetlemek gerekirse fiyaskoyla sonuçlandı. Bu alanda başarıya ulaşan tek proje, Afrika'daki çiftçi ve balıkçılara yönelik geliştirilen cep telefonu tabanlı girişim. Balıkçılar fırtına çıkacaksa karada kalmayı, açık denizden karaya yaklaşırken hangi limanda ağlarındaki balığa daha yüksek fiyat verildiğini; çiftçiler hangi dönemde ne ekeceklerini ve hangi mahsule alım birliklerinin ne kadar verdiğini cep telefonlarıyla öğrendiler.
Dünyanın birleştirme güdüsüyle beslenen internet bir şekilde tarihi ayrımların daha belirginleşmesine de yol açıyor olabilir. Hatta sanki oldu gibi...
Sermayeye selam, tanrı'ya devam...
|

09-10-2007, 22:56
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 26 Aug 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 5.875
|
|
Re: İlk insanın ayak izinden gitmek isteyen var mı? ...
Sevgili forum arkadaşım;
Astığın yazıları genel olarak izliyorum. gerçekten ilginç ve değişik içerikte oluyorlar. Yalnız her birinin
ayrı başlıkta olması izlenmesini güçleştiriyor ve yanıtsız başlıklara dönüşüyor. Önerim bir başlıkta toparlanması.
İnsani olan her şey kabûlüm.
|

10-10-2007, 22:09
|
|
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 22 Jul 2006
Bulunduğu yer: istanbul
Mesajlar: 880
|
|
Müşteri türban taksa da haklı...
REUTERS - STRASBOURG - Fransa'da türbanlı bir kadına oda vermeyi reddeden pansiyon sahibi mahkemede tecilli dört ay hapis ve bin avro para cezasına çarptırıldı. 54 yaşındaki pansiyoncu Yevette Truchelut'un davacı ve kendisine destek olan insan hakları örgütlerinin masraflarını da karşılamasıyla vereceği para 7 bin 400 avroyu bulacak. Faslı Huri Demiyati ile kendisi gibi türbanlı annesi Ağustos 2006'da Truchelut'un talebine uymaktansa pansiyonu terk etmişti. Truchelut mahkemede laiklik savunusu yaptı. Paris, 2004'te devlet okullarında dini simgeyi yasaklayan yasa çıkarmıştı.
http//dolfen.blogcu.com/
Son söylediğim her zaman doğrudur, bir sonraki onu yalanlasa da...!
|

10-10-2007, 22:12
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 06 May 2007
Mesajlar: 138
|
|
Boşnak kadının kiliseyle savaşı...
1992-1995 yılları arasındaki Bosna Savaşı sırasında Sırplar tarafından sürüldüğü topraklarına döndüğünde, evinin bahçesine bir Sırp Ortodoks Kilisesi inşa edildiğini gören Bosnalı Müslüman Fata Orloviç, sekiz yıllık hukuk mücadelesini sonunda kazandı. Bosna-Hersek'in başkenti Saraybosna'nın kuzeydoğusundaki Konyeviç Polye köyünde yaşayan 67 yaşındaki Orloviç'in açtığı davada mahkeme, kilisenin bahçeden kaldırılması gerektiğine hükmetti.
Orloviç'in savaşı bitiren Dayton Anlaşması'nın mültecilerin dönüşünü ve mülkiyetlerinin iadesini öngörmesine ilişkin savunmasını haklı bulan mahkeme, 'bahçe özel mülkiyet olduğundan kilisenin yıkılması gerektiğine' karar verdi. Kilisenin en geç yıl sonuna kadar yıkılabileceği belirtildi. Savaş sırasında sadece topraklarını değil kocasını da yitirmiş olan Orloviç, kararı sevinçle karşıladı. Yaşlı kadın, "En sonunda direnmemin ve inadımın ödülünü aldım. Şimdi Ortodoks kilisesinin gerçekten topraklarımdan kaldırıldığını görmek istiyorum" ifadelerini kullandı.
Sermayeye selam, tanrı'ya devam...
|

10-10-2007, 22:23
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 06 May 2007
Mesajlar: 138
|
|
küçük emrah başbakan olsaydı ...
küçük emrah başbakan olsaydı
IMF yetkilileri kredi görüşmelerini gözyaşları içinde tamamlardı:
- Biz fakir bir ülkeyiz abiler. Ben tek başıma çalışıp 70 milyona ...
IMF yetkilileri kredi görüşmelerini gözyaşları içinde tamamlardı:
- Biz fakir bir ülkeyiz abiler. Ben tek başıma çalışıp 70 milyona bakıyorum. Annem ölmüş. Şimdi yiyecek ekmeğim yok, buraya o yüzden geldim. Ama borç istiyorum ve bunu mutlaka ödeyeceğim....
- Yeter ulan! Mahfettin bizi... Ne kadar lazım?
- Ama borç...
- Boşver şimdi bunları, sen miktarı söyle, hibe olacak bu seferki...
Emrah’ın filmlerdeki amcası, bu sefer karşısına Sam Amca olarak çıkardı...
- Ben senin müttefiğinim, yani amcanım Emrah...
- Amca demek baba yarısı demek!
- Evet. Sen biraz çık, gez bakalım...
Avrupa Birliği, Türkiye’yi evlat edinirdi...
- Müller yazık lan çocuğa, sizde hiç insaf yok mu?
- Ben Almanım, soğuk oluruz biz!
- Ağlıyor çocuk baksana. Bütün salon gözyaşları içinde onu dinliyor
- Yunanistan veto eder...
- Yok be, bak onlar da salya sümük oldu.
- Üye yapmasakta en azından şu gariban için evlat edinelim o zaman...
- Aferin Müller, zaten amcasının yaptıklarından sonra birinin sahip çıkması gerekirdi...
Başbakan Emrah, hükümet kurma çalışmalarında Maliye Bakanlığı görevine, kendisi hakkında çok fazla şey bildiği için, istemeyerek de olsa Nuri Alço’yu getirir ve olaylar gelişir:
Hız kesmeden ekonomi politikalarına yön veren hükümet, özelleştirme politikalarından tam sorumlu tuttuğu Maliye Bakanı Nuri Alço’nun, “babalar gibi satarız” mottosuyla tüm kitleri iki top model karşılığında Rus şirketlere devretmesiyle çalkalanır.
Önüne getirilen bu imzalı satış bildirgesini gören Başbakan Emrah neye uğradığını şaşırmış, hayat yolunda bir de bakan darbesi yemiştir:
Başbakan Emrah: Olamaz! Kim sattı?
Nuri Alço: Ben sattım, anananı da satacam!
Küçük Emrah: Vay benim garip anam...
Sermayeye selam, tanrı'ya devam...
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 20:48 .
|