Sevgili okinono ;
Buradaki değerli arkadaşlarımızdan birisi ilginç ve doğru bir tespit yapmıştı.
"Nereden bakıyoruz."
Toplumsal şartlar olgunlaştığında,zeki,uyanık birisi aradan zırt diye çıkıp,ben Tanrı'nın elçisiyim ve bunlarda onun istek ve iradesinin bulunduğu hükümleri içeren kitabım diyor,Nasreddin hocanın göle maya çalması gibi bunlar,"Tesadüf"en tutuyorlar.
Sonra daha henüz Musa'nın ve İsa'nın yaşayıp yaşamadıkları bile belli değil.
"Şeyh uçmaz mürit uçurur" şeklindeki anlayışlar ve öykünmeler belki de Yahudi ve Hıristiyan toplumlarını oluşturdu,yani ne oldu ve nasıl oldu tam olarak bilemiyoruz.
Muhammed'in dahi yaşadığı,varlığı şaibeli görünmekte.
Ama benim penceremden bakıldığında ise "İnsan davranışları" konusunda ilginç benzerlikler var.
Mesela Musa,İsrailoğullarını kapmış firavundan,kutsal dağın eteğine gelmiş,dağa çıkarken topluma,yokluğunda,kardeşi "Harun"u izlemeleri talimatını vermiş diyorlar ama,halk onu beklerken "Samiri" ortaya çıkıp ortalığı karıştırmış.
Yahudilikte bilinen vaat firavunun elinden kurtulup "Vaat edilmiş topraklara" sahip olunmasıdır.
Tarihe göre bu olay oluşmuş.
Ama NostraHezeikel'in anlatımları ile,bu Yahudilerin "Dünyanın 4 bir tarafına dağıtılacakları" "Hüküm günü"nde ise "Vaat edilmiş topraklarda tekrar toplanacakları" vaat edilmiş.
M.S 70 yılındaki olay ile 1948 arasındaki,zaman dilimlerinde tarihe dikkatli bir göz ile bakılır ise bu vaat da gerçekleşmiş görünüyor.(Tabi bu işi siyonistler,İngilizler,Amerikalılar da tezgahlamış olabilirler *

)
Bugün national gegraphic de yazar Dan Brown la beraber ünlü bir çok bilim adamı Magdalalı Meryem'i konu alan bir program yapmışlardı.
İlginçti.
İsa'nın birinci havarisi diye anılıyormuş.
Hristiyanlığın ilk 150-200.yılına kadar Magdalalı Meryem nezdinde "Kadın"a önem veren Hıristiyan toplumu daha sonraları inanılmaz bir "Return" yaparak,ona "Fahişe"lik yüklerken,kadınlarıda değil 2.sınıf 5.sınıf bir konuma sokuyorlar.
Yani sanki orada da Magdalalı Meryem'in izlenmesinin önü kesilmiş.
Dan Brown'ın bir sözü çok dikkatimi çekti.
İnancın karşılaştığı en büyük güçlük "İlgisiz"lik dedi.
İslamiyette ise bir Gadir ve sakaleyn hadisleri vardır ki evlere şenlik.
Gadir hadisinde en başta Ömer olmak üzere,Ebubekir,Osman,Talha ve Zübeyr gibi ashablar olmak üzere Gadir-i Hum'da bulunan tüm sahabeler Ali'ye,Muhammed'in nezaretinde biat etmişler.(Bir çok Sünni din aliminin muteber kitaplarında kayıtlıdır bu hadis.)
Sakaleyn ise bırakılan "Emanet"in Kur'an ve Ehlibeyt olduğunu anlatan hadistir.
Ama sonradan neden,anamın adı "Döndü" konumuna gelmişler iyi incelemek lazım.
Ben burada tıkanıyorum Kanki'lerden aspendos'a sormak lazım *:P
İşte tam buralarda ise son gelen kitaptaki bir ayet olan tevbe 32,hepsinin adına,ortak olarak Tevbe 32 in de ana fikri olan "Tanrı Nur'unu tamamlamayı diler" vaadi ortaya çıkıyor gibi.
Bahaullah'a gelince
Yaşamını iyi incelemek gerektiği kanaatindeyim.
Bir eli yağda bir eli balda bir vezir oğlu iken "Arı kovanı"na neden çöp dürtüp,40 yıl boyunca,İran şahı ve Osmanlı padişahlarının elinde,sürgün ve hapis olarak yaşamıştır.
Hz. Bahaullah'ın yaşamının son yıllarında yazdığı bazı eserleri, ilk deneyimlerini ve Siyah Çal'daki koşulların kısa bir tasvirini de içermektedir:
"Eşi ve benzeri görülmedik kötülükte bir yerde dört ay boyunca hapsedildik... Zindan koyu bir karanlığa bürünmüştü ve hapis arkadaşlarımızın sayısı yaklaşık yüzelliydi: İçlerinde hırsızlar, katiller ve yol kesiciler vardı. Bu kalabalığa rağmen, Bizim girdiğimiz koridordan başka bir hava deliği yoktu. Orayı hiçbir kalem anlatamaz, iğrenç kokusunu hiçbir dil tarif edemez. Bu adamların çoğunun giyecekleri veya yatakları yoktu. O pis kokulu ve kasvetli yerde çektiklerimizi ancak Allah bilir!
Gardiyanlar her gün çukurun üç dik basamağından aşağı inerek bir ya da daha fazla sayıda mahkumu alıyor ve öldürmek üzere dışarıya sürüklüyorlardı. Batılı gözlemciler Tahran caddelerinde topların ağzına yerleştirilen, balta ve hançerlerle parçalara ayrılan ve vücutlarındaki açık yaralara sokulan mumlarla ölüme götürülen Babi kurbanların görüntüleriyle dehşete düşmüşlerdi. Hz. Bahaullah işte bu koşullar altında ve Kendi ölümünün yakınlığının olasılığı ile karşı karşıya bulunduğu bir sırada, kutsal görevinin ilk haberini aldı:
Bir gece rüyada şu yüce kelimeler her yönden duyuldu: "Gerçekten de Seni, Seninle ve Kaleminle muzaffer kılacağız. Başına gelenlere üzülme ve korkma, çünkü Sen güvenliktesin. Allah çok geçmeden dünyanın hazinelerini, yani Seninle ve Allah'ın, O'nu tanıyanların kalbini canlandırdığı İsmin vasıtasıyla Sana yardım edecek olan insanları ortaya çıkartacaktır."
Buda,Musa, İsa ve Muhammed'in yaşamlarının günümüze ulaşan kayıtlarında sadece ikinci elden değinilen İlahi Vahiy deneyimi, Bahaullah'ın Kendi sözleriyle canlı bir biçimde şöyle anlatılmaktadır:
Tahran ilinin zindanında kaldığımız günlerde, zincirlerin rahatsız edici ağırlığı ve kötü kokulu hava yüzünden çok az uyuyabildim. Buna rağmen, o nadir uyku anlarında başımın üstünden göğsüme doğru, sanki yüce bir dağın tepesinden dünyaya büyük bir sel akarmışçasına bir şey döküldüğünü hissederdim. Bunun etkisiyle vücudumun her yanı ateşler içinde kalırdı. Böyle anlarda dilim, duymaya hiçbir kimsenin dayanamayacağı şeyler söylerdi.
Bahaullah tarafından yazılan "Reis levhi" "Ali ve Fuat paşa levhi" "Napolyon"a,"Rus çarı"na,"İngiliz kraliçesi"ne,"Alman Kayzer"ine ve "Papa IX.Pius"a yazılan levihler incelendiğinde,tarih denilen "Mihenk taşı"na vurulduğunda,daha yakın bir tarih'i kapsadığından "Tahmin" ile "Vaat"ın arasındaki fark görülebilecektir.
Bunun,"Kayıtlı" bir örneği de şudur :
Bahaullah, Kendisiyle tanışan birkaç Batılı'dan biri olan ve böyle bir deneyimin tek yazılı kaydını bırakan bir ziyaretçiyi vefatından iki yıl önce Behci'de kabul etti.
Bu ziyaretçi başlangıçta Hz. Bab ve kahraman müminlerinin dramatik tarihine ilgisi çekilen ve Cambridge Üniversitesi'nde yükselmekte olan genç Orta Doğu eleştirmeni Edward Granville Browne idi.
Bahaullah ile tanışması hakkında şöyle yazıyordu:
Bana açık bir bilgi verilmediği için nereye gittiğim ve kimi göreceğim konusunda biraz şüphem olmasına rağmen, bir veya iki saniye geçmeden hayranlık ve şaşkınlık çarpıntısıyla odanın boş olmadığının bilincine vardım.
Divanın duvarla birleştiği köşede harikulade ve saygın bir şahsiyet oturuyordu...
Baktığım kimsenin yüzünü hiçbir zaman unutamam.
Ancak, onu tarif de edemem.
O delip geçen gözler insanın ruhunu okuyor gibiydi; o geniş alında kudret ve otorite vardı... Kralların kıskanacağı ve imparatorların boşuna hasretini çekeceği bir bağlılık ve sevginin hedefi olan kimsenin önünde eğildiğimde, kimin huzurunda dikildiğimi sormaya gerek yoktu!
Yumuşak ve ağırbaşlı bir ses oturmamı istedi ve devam etti: "Tanrıya şükür, geldiniz!..
Bir mahkum ve sürgünü görmeye geldiniz...
Sadece dünyanın iyiliğini ve ulusların mutluluğunu arzu ediyoruz; ancak, bizim kavga ve fesat yarattığımıza, esaret ve sürgünlüğü hakettiğimize inanıyorlar...
Tüm uluslar inançta birleşmeli ve tüm insanlar kardeş olmalı; insanlar arasındaki sevgi ve birlik bağları güçlenmeli; dinler arasındaki ayrılıklar bitmeli ve ırk farklılıkları kaldırılmalı.
Bunda ne kötülük vardır?..
Ancak, böyle olacaktır; bu yararsız çekişmeler, bu harap edeci savaşlar bitecek ve 'En Büyük Barış'gelecektir..."
Bu arada sevgili peker'in gözleri ile gördüğü o "Altın kubbeli" yer,40 yıl hapis ve sürgün yaşayıp,öldüğü,Osmanlı padişahına "Baha güneşi battı" şeklinde telgraf edilen,Osmanlı'nın elinde 40 yıl boyunca bir sürgün ve mahkum olan,Bahaullah'ın çadırını tam o noktaya kurup,oğlu Abdülbaha'ya planlarını da bırakarak vasiyet ettiği yerde "Yükselmek"tedir.
Bu da orasının yani "Kermil"in Bahaullah'ın ağzından çıkışının ifadesidir :
Yüce olsun bu Gün! Bu Gün, Rahman’ın güzel kokulu merhamet yellerinin imkân âlemine estiği gündür. Bu Gün, şanına geçmiş asır ve devirlerin erişemeyeceği kadar kutlu bir gündür. Bu Gün, Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Cemali’nin Kendi mukaddes makamına yöneldiği gündür. Kıdem Cemali’nin Kendi mukaddes makamına yönelmesi üzerine bütün yaratıklar ve onların ötesinde Yüceler Zümresi yüksek sesle seslendiler; “Koş, ey Kermil, koş! İşte İsimler Âleminin Sultanı ve göklerin Yaratıcısı olan Rabbin Cemali senin üzerinde yükseldi.”
Bunu işiten Kermil Dağı sevincinden coşkuyla kendinden geçerek haykırdı; “Ey gözlerini bana çevirip, adımlarını bana yöneltmek lütfünde bulunan! Canım Sana kurban! Ey ebedi hayat kaynağı! Ayrılığın beni bitiriyor, huzurundan uzak kalışım ruhumu yakıp kavuruyordu. *Hamdolsun Sana ki, Çağrına kulak vermemi sağladın, ayak izlerinle beni onurlandırdın, Kendi Gününün hayat verici güzel kokusu ve Kendi Kaleminin tiz sesiyle ruhumu canlandırdın. Senin Kaleminin sesi insanlar arasında İsrafil’in borusudur. Senin karşı konulmaz Emrinin zuhur saati çalınca, Ruhundan Kendi Kalemine bir nefes üfledin ve işte o anda bütün yaratık dünyası temellerine kadar sarsıldı, bütün yaratıkların Sahibi olan Kimse’nin hazinelerinde gizli sırlar açığa çıktı.”
Kermil’in bu haykırışı Yüce Makamımıza erişince cevap verdik; “Ey Kermil! Şükürler sun Rabbe! Ayrılık ateşiyle yanıp kavrulduğun bir sırada huzurumun denizi senin karşında dalgalandı, seni ve bütün yaratıkları, görünür ve görünmez her şeyi sevinçle doldurdu. Sevin, şad ol. Tanrı bu Gün Kendi tahtını senin üzerine kurdu, seni Kendi ayetlerinin doğuş yeri ve kesin kanıtlarının kaynağı yaptı. Ne mutlu senin çevreni dönenlere! Ne mutlu senin şanlı adını yayanlara! Ne mutlu Rabbin Allah’ın sana gösterdiği lütuf ve keremi birbirlerine anlatanlara! Şu halde, celal (büyüklük, ululuk) sahibi Rahman’ın ismiyle ölümsüzlük kadehini alıp iç ve sana olan merhametinin bir işareti olarak kederini sevince döndüren Rabbine şükürler sun. O Kendi tahtının kurulduğu noktayı, Ayaklarının bastığı bu yeri, Huzuruyla onurlanan bu noktayı, Nidasının yükseldiği bu mahalli, gözyaşları döktüğü bu yeri gerçekten sever
Peker'e sormak lazım.
O "Altın kubbe"nin bulunduğu tepede 1843 ve 1844 Mart-Nisan'ın da büyükçe bir Hıristiyan kitlenin gelip oraya çadırlarını kurarak,İsa'nın tam orada gökten ineceğini beklediklerini de biliyor musun ?
O gördüğün yerden Hayfa limanına doğru giden cadde üzerinde karşılıklı yapılmış birbirine benzeyen evler var.
Onlar Alman Templer tarikatının yaptırdığı evler.
Peki Alman Templer tarikatı bu evleri ne için yaptırtmış biliyor musun ?
Şimdi oki diyor ki içinden "Lem biz vaati" sorduk o saati anlatıyor *