Davudi´isimli üyeden Alıntı
muğlalı olayında katledilen kürt köylülerinden tutunda 6 - 7 eylülde katledilen rum ermeni vatandaslarımıza , çorumda marasta katledilen alevi vatandaslarımıza kadar , bunu yapan bütün pislikleri lanetliyorum , irenc herifler...
|
Bu forumlarin en guzel ozelliklerinden biri de aydinlanmadir.
Konuyu bilmeyen, ogrenmek isteyenler icin derledim,iki farkli gorusten, su
General Muglali olayini. Buyrunuz ;
Genelkurmay'ı n Bahçesindeki Heykelin hikayesini bilmeyenlere. ..
Biraz uzun ama bilgilenmekte yarar var, çünkü bugün benzeri yaşanıyor.
Orgeneral Mustafa Muğlalı Olayı ;
Kıymeti bilinmeyen, sırf görevini yaptığı için cezalandırılan insanların başında Mustafa Muğlalı Paşa gelir.
O'na millet olarak özür borçluyuz.
Vefatının üzerinden 58 yıl geçmesine rağmen Mustafa Muğlalı Paşa Türk Milleti ile sorunu olan malum çevrelerin hala bir numaralı boy hedeflerinden birisidir.
Mustafa Muğlalı ne yapmıştır da, yarım asırdır Türkiye'nin ve Türklüğün düşmanlarının hedefi olmaya devam etmektedir?
1882 yılında Muğla'da dünyaya gelen Mustafa Muğlalı, 1901 yılında Harp
Okulunu, 1904 yılında Harp Akademisini bitirdi.
Balkan savaşına katıldı.
1. dünya savaşı sırasında Adana Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanlığı yaptı.
Bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatı'nın nüvesi olan Teşkilatı Mahsusa'da çalıştı,
onun devamı niteliğindeki Zabitan Grubu'nun kurucuları arasında yeraldı.
Zabitan Grubu'nun bir müddet sonra adını değiştirdiği ve yine Muğlalı
Mustafa Bey başkanlığında Yavuz Grubu olarak faaliyetini devam
ettirdiği anlaşılmaktadır.
Kurtuluş savaşına Tümen komutanı olarak katılan Muğlalı Mustafa,
1922'de Albay 1927'de Tümgeneral oldu.
Soyadı Kanunu çıkınca, Muğlalı soyadını aldı.
23..Aralık.1930' da Menemen'de Devlete Karşı ayaklanıp Genç Asteğmen
Kubilay'ı şehit eden yobazları yargılayan Harp Divanının başkanlığını yaptı.
Bir kısım Medyanın Mustafa Muğlalı düşmanlığının temelinde, bu mahkemenin reisliğini yapması yatmaktadır.
1931-1939 yıllarında 1. ordu komutanlığı, iki kez yüksek askeri Şura üyeliği ve 1943-1945 yılları arasında da 3. Ordu Komutanlığı yaptı.
Mustafa Muğlalı'nın haksızlığa uğramasına, 20 yıl hapse mahkum edilmesine yol açan olaylar bu görevi sırasında cereyan etmişti.
1940'lı yıllar... İkinci Dünya Savaşı yılları, ülkede yokluk yaşanıyor.
İngiliz, Fransız, Alman, Rus ve İran casusları ülkede cirit atıyor.
Doğu Anadolu ülkenin diğer kesimlerine nazaran daha karışıktır.
Yabancı ülkeler lehine casusluk iddiaları hergün ilgili makamlara ulaşıyor.
Devlet bölgede sıkıyönetim uyguladığı halde hırsızlık, kaçakçılık, eşkıyalık, soygunculuk, ırza tecavüz eylemleri engellenemiyor.
Casus mu, hain mi, eşkıya mı olduğu belli olmayan bazı gruplar, bölgede güvenlik sağlamak için canla başla çalışan askerleri de
pusuya düşürerek şehit ediyorlar ve kendilerine kucakaçan Irak ile İran'a kaçıp bir süre saklandıktan
sonra tekrar bölgeye dönüp eylemlerine devam ediyorlardı.
Bu çeteler, Türkiye'den büyük ve küçükbaş hayvanları çalıyor, o sıralarda fiilen Rusların kontrolunda olan İran'a götürüp satıyorlardı.
Bu eşkıyalar Rus ve İran makamlarınca da korunuyordu.
Bu eşkıya genelde iki nüfus kağıdı taşıyordu.
İran'da İran, Türkiye'de Türk vatandaşı gözüküyorlardı.
Bölge halkı bu eylemlerden dolayı canlarından bezmişlerdi.
İnsanlar kendilerini nasıl koruyacakları nı bilemedikleri için orduya ve askere sığınıyorlardı...
Bölgedeki karışıklıklar artınca Orgeneral Mustafa Muğlalı, çok deneyimli ve disiplinli bir asker olduğu için
Üçüncü Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı'na getirilir.
Hayatı savaşlarda geçmiş olan Muğlalı Paşa işi çok sıkı tutar,
canilere karşı amansız bir mücadele başlatır ve bir takım tedbirler alır.
Bu tedirlerler arasında; Siirt'teki gezici Jandarma Taburu'nun bu bölgeye kaydırılması, çobanların silahlandırılması,
gezici ekipler kurulması da vardı.
Ayrıca, Paşa, eşkıyanın sınır ötesine kaçmasını önlemek için de emrindeki birliklere Irak ve İran'a kaçan eşkiyayı takip
ve "gerekirse vur" emri verir.
1943 yılında Van'ın Özalp İlçesi'nin sınır bölgesinde İran'a kaçmaya çalışan bir grup, güvenlik güçleri tarafından sıkıştırılır..
Çatışma çıkar ve dur emrine uymayan kürt eşkıyalardan 33 tanesi öldürülür..
Bu olaydan sonra bölgede az da olsa sükun sağlanır.
Bölge halkı Paşa'ya minnettar. Bölge huzur ve sükun içinde...
İçişleri Bakanlığınca, bölgede sükun sağlandığı için, Valiliğe, Jandarma komutanlığına teşekkür yazıları yazılır.
20.Aralık.1943 tarihinde Van Cezaevinde yatan İsmail Özay isimli bir mahkum, TBMM'ne yazdığı dilekçesinde;
bu 33 kişinin kaçmalarının sözkonusu olmadığını, bilerek katledildiklerini iddia eder,
olaydan yaralı olarak kurtulup İran'da yaşayan kardeşinin affedilmesini ve olayın tahkikini talep eder.
Adalet Bakanlığının Genelkurmay Başkanlığından konunun adli takibinin yapılmasını ilişkin talebine karşı,
Mareşal Fevzi Çakmak'ın verdiği yanıt yiğitçedir, Türk'çedir: "Ordu komutanı o günkü şartların gereğini yapmıştır.
Memleketin yüksek menfaati için gerekli tedbirleri almıştır. Görevini yerine getiren bir komutanı mahkemeye veremem.
Böyle Şey olamaz."
Fevzi Çakmak'tan sonra Genel Kurmay Başkanı olan Kazım Orbay'da aynı tavrı sürdürür.
1945 yılında 2. dünya savaşı sona erer. Her şey normale dönüşür.
1946 seçimleri sırasında bu olayı kendi lehlerine oya tahvil etmek isteyen siyasetçiler bu olayı saptırırlar.
Bir taşla birkaç kuş vurulacaktır.
İkinci dünya savaşı sırasında yabancı ajanların kaşıdıkları Kürtçülük çıbanı yeniden kaşınarak olay oya tahvil edilecek,
Atatürk'ün yakın bir silah arkadaşı zor durumda bırakılarak, şuur altlarındaki Atatürk düşmanlığına dayanan
aşağılık duygusu tatmin edilecek, Menemen olaylarında yargılamayı yapan kahraman bir asker yargılanarak gerici
çevrelere Menemenin rövanşının alındığının mesajı verilecektir.
1946 seçimlerinden sonra Meclis'e giren Demokrat Parti milletvekilleri bu olayı yeniden Meclis gündemine getirirler.
Öne sürülen iddia şudur: "Çatışma sırasında öldüğü iddia edilen 33 insan masumdu ve kurşuna dizildiler."
Kıyamet kopar...
Muhalefet milletvekilleri bu olaydan Cumhurbaşkanı İnönü ile Milli
Savunma Bakanı Ali Rıza Artunkal, İçişleri Bakanı Hilmi Uran'ı sorumlu tutarlar.
İktidar ise Demokrat Parti'nin derdinin 33 masum vatandaşın öldürülmesi değil, İnönü iktidarını yıpratmak
ve oy toplamak olduğunu söyler.
Aylarca süren tartışmalardan sonra bu olay hakkında Mecliste araştırma komisyonu kurulur.
Araştırma komisyonu o yılların olağanüstü şartlarını, o olay sayesinde sağlanan huzur ortamını,
33 eşkiyanın ülkeye zararlarını, Mustafa Muğlalı'nın ülke sevgisini, hiç dikkate almaz.
Kin ve intikam duyguları içerisinde hareket eder.
Araştırma komisyonu hiçbir siyasiye, hiçbir bürokrata suç yüklemez.
Tek suçlu Orgeneral Mustafa Muğlalı ile Necdet Bilgez ve Bilal Bali isimli yedek subaylardır.
Meclis Araştırma komisyonu kararından sonra dava açılır ve 1947 yılında emekli olan
kahraman Mustafa Muğlalı Paşa yargı önüne çıkarılır.
Mahkeme, 1943 yılının şartlarına, o tarihte bölgede cereyan eden olayların vahametine, o ortamın düşünce ve gereklerine göre değil
1948 yılının normal şartlarının havasına göre yürür.
Muğlalı Paşa, yargılama boyunca bir Türk komutanına yaraşır şekilde bütün sorumluluğu üzerine alır
ve zamanın hükümetini hiçbir şekilde suçlamaz. "Bu subaylara emri ben verdim, onların suçu yoktur.
Yaptıklarım suç ise tek suçlu benim" der.
Hakimin "Ya emrinizi yerine getirmeseydiler" sorusuna; "O zaman şakileri kendim vururdum." yanıtını verir.
33 şakinin yok edilmesi sırasında oh diyenler, Muğlalı Paşa'yı takdiredenler, alkışlayanlar, başka bir havanın,
başka hesapların insanı olmuşlardır.
Oy kaygısı her şeyin önüne geçmiştir.
Mustafa Muğlalı Paşa Atatürk'ün silah arkadaşı olmasına rağmen,
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bu olay karşısında parmağını bile kıpırdatmaz.
Ve mahkeme sonucu gerçekten çok hazindir: Hayatını Türk Ordusuna ve Türkiye Cumhuriyetine adamış olan Mustafa
Muğlalı Paşa "33 masum(!) insanı öldürmek suçundan" idam cezasına çarptırılır...
Daha sonra cezası 20 yıl hapse çevrilir.
33 tane eşkıyaya hak ettiği cezayı verdiği için ödüllendirmesi gereken
Mustafa Muğlalı Paşa, politik yalakalığın, siyaset oyunlarının kurbanı olur.
Türk yargısının siyasi kararlarından birisi olan bu yargılama sonucunda, tek mahkumiyet Mustafa Muğlalı içindir.
Başka hiçbir kimse ceza almaz...
Mahkeme, eşkıya artıklarının ifadelerini Türk Askerinin ifadesine tercih etmiştir.
Mahkeme sonrası Askeri Yargıtay bu kararı bozar.
İkinci bir mahkeme dönemi başlar ama bu sırada kahraman Türk Ordusu'nun bir neferi olan, bütün ömrünü
Türk Yurdu'nun bağımsızlığına adayan Mustafa Muğlalı Paşa bu durumu hazmedemez;
bulunduğu cezaevinde kahrından 11 Aralık 1951 tarihinde, 70 yaşında vefat eder.
Türk gibi düşünen tek kurum olan Türk Silahlı Kuvvetleri, Mustafa Muğlalı Paşa'nın naaşını Devlet Mezarlığına naklettirdi
ve kahraman Türk komutanlarının heykellerinin yer aldığı Genelkurmay bahçesindeki Ölmezler Yolu'na O'nun heykelini diktirdi.
58 yıldan sonra "garp cephesinde yeni bir şey yok". Şimdi de "PKK artıkları"nın, "çakma haham"ların iftiraları şerefli
komutanlarımızı n sözlerinden daha değerli bulunuyor.
----------------------------------------
Yore insanina gore Gen.MUGLALI olayi ;
30 Temmuz 1943 günü akşamüstü, Van’ın Özalp ilçesinde 33 Kürt köylüsü, gözaltında tutuldukları sınır karakolundan alındılar ve içlerinden 32’si kırsal bölgede kurşuna dizilerek öldürüldü.
Katliamdan kurtulan tek kişi, bir taşın arkasına gizlenmiş ve cinayetleri başından sonuna kadar izlemişti.
Aslında köylüler olaydan birkaç gün önce gözaltına alınmışlardır ve suçları sınırı izinsiz geçerek hayvan ticareti yapmaktır.
Daha sonradan TBMM Soruşturma Komisyonu’nun saptadığına göre aslında
kaçakçılıktan hisse alan bir devlet çetesi başından beri vardır.
“Anlaşıldığına göre” deniliyor raporda, “İranlı çapulculara misilleme yapmak için sorumluluğu olmayan çeteler kurmak fikri şu üç kişinin kafasından çıkmış bulunmaktadır ;
Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel, Özalp Jandarma Kumandanı Yüzbaşı Vasfi Bayraktar ve Hudut Tabur Kumandanı Binbaşı Şükrü Tüter.
Bu üç resmi memur söz ve fiil birliği halinde çeteyi kullanmakta ve İran hudutları içerisine sokarak hayvan talan ettirmektedirler.”
Bu talan operasyonlarından birinde askerler İran sınırından içeri girip Mehmedi Mısto isimli aşiret reisinin hayvanlarını gaspettiklerinde, Mısto, önce güzellikle hayvanlarını geri ister.
Aldığı yanıt: “Gelir karını da alırız” olur.
Bu kez harekete geçen Mısto, sınırdan içeri girer ve hayvanlarını geri alır.
Böylece aslında o gün katliam kararı alınmıştır bile.
Önce olay, “Rus askerleri sınırı geçti” diye sağa sola abartılarak bildirilir.
Sonra operasyon başlar ve Mısto ile birlikte 40 köylü gözaltına alınır.
Ancak Özalp Sulh Mahkemesi sanıkları suçlu bulmaz ve serbest bırakır.
Ancak iş bu kadarla kalmaz, artık olaya 3. Ordu Müfettişi Mustafa Muğlalı da karışmıştır.
Muğlalı, 24 Temmuz günü Van’a ulaşır ve daha orada generallerle yaptıkları toplantıda bu köylülerin yeniden gözaltına alınıp
öldürülmeleri kararı alınır.
25 Temmuz’da biri kadın, biri 11 yaşında çocuk, biri kıtasından izinli gelmiş muvazzaf çavuş ve biri de hava değişimli er olmak üzere 33 kişi yakalanıp Özalp polis karakoluna konulur.
Bu arada, İçişleri Bakanlığı müfettişi Avni Doğan, bu kadar açık bir cinayet kararından biraz rahatsız olur ve Muğlalı ile görüşmek ister.
Ancak general, bu talepleri reddeder.
Daha doğrusu yine komisyon raporuna göre, Muğlalı, ‘’Memleketin çıkarı için babamı bile asarım,
Avni Doğan bu işe karışmasın, onu kırbaçlarım’’ gibi bir yanıt verir.
Özalp’te yanındakileri dairede bırakıp tutukluları görmeye giden Avni Doğan’dan gözaltındaki köylüler yardım istediklerinde,
Şükrü Tüter, “Efendim, bunlar casusturlar, ordunun konumunu düşmana bildiriyorlar, Harp Divanına verileceklerdir’’ diye müdahale eder.
Bu cevap karşısında müfettiş işin büyüdüğünü anlar ve geri çekilir.
Artık karar kesindir. Ertesi gün, Muğlalı Özalp’tan ayrılır ve geride bir yazılı emir bırakır.
Emir aynen şöyledir;
Van Mıntıka Komutanlığına,
1. Özalp mıntıkasındaki teftişlerimde Özalp hudut mıntıkasını çok iyi tanıyan ve sık sık memleketimiz içlerinde çapulculuk yapan aşiretler hakkında çok iyi bilgi sahibi oldukları anlaşılan ilişik listede isimleri yazılı kişilerin çeşitli gruplar halinde, subay ve erlerin beraberliğinde hudut mıntıkasına götürülerek kendilerinden esaslı bilgi alınmasını ve İran hududunun gizli ve çapulcuların görünmeden gelmesine elverişli yol ve patikaların öğrenilmesini çok faydalı buluyorum.
2. Bu adamların her ne kadar görevi yerine getireceklerine söz vermelerine rağmen sözlerinden dönmeleri ve fırsat bulurlarsa kaçmaları her an olanaklı bulunduğundan müfrezelerin çok uyanık bulunmaları gereğinin müfreze komutanlığına bildirilmesini, şayet bu hale cüret edenler ve erlerin silahlarını almak amacıyla üzerlerine saldıranlar bulunduğu taktirde derhal silah kullanılmasının hiçbir zaman unutulmamasını önemle rica ederim.
Bu, kesin bir ölum emridir.
Gerçekten de 33 Kürt köylüsü karakoldan alınıp Çilli Gediği denilen bölgeye getirildiklerinde karar uygulanır ve biri dışında tümü kurşuna dizilir.
Daha sonra da kaçarken vuruldukları yolunda tutanak düzenlenir.
Orgeneral Mustafa Muğlalı ise Genelkurmay Başkanlığı’na raporunu şöyle yazmaktadır;
"Özalp mıntıkasındaki teftişimde, Özalp mıntıkasını çok iyi tanıyan ve İran topraklarında akrabaları olup sık sık memleketimiz içinde çapulculuk yapan aşiretler hakkında çok iyi bilgi sahibi oldukları anlaşılan kişilerin çeşitli gruplar halinde hudut mıntıkasına götürülerek esaslı bilgi alınması ve İran hududunun gizli ve çapulcuların görünmeden hududumuza girmelerine elverişli yolların öğrenilmesini ve bu mıntıkada öteden beri meydana gelen çapulculuk olaylarının önlenmesi bakımından çok faydalı buldum.
Emir üzerine subay komutasında çeşitli gruplar halinde hudut mıntıkasına sevkedilen 32 kişi Çilli Gediği mıntıkasına götürülmekteyken hududumuz dışında gruplar üzerine ani olarak açılan ateşle beraber bir kısmı korunmalarına memur edilen süvarilerin hayvanlarını almaya ve diğer bir kısmı da hududu geçerek kaçmaya teşebbüs etmişlerse de derhal silah kullanmak zorunda olan muhafızlarla, hududun dışından açılan ateş arasında kalan ve kısmen hududun dışına çıkmayı başaran kişilerin çarpışma sonucunda firarlarına meydan verilmeden tamamen imha edildiklerinin tahmin edildiği; çarpışma gruplarının birine komuta eden subayın elinden yaralandığını ve grupların görevlerini çok iyi bir surette yaptıklarını Van Mıntıka Komutanlığı’nın bilgilerine atfen arz ederim.”
Oysa, TBMM Komisyonunun raporunda olay şöyle özetlenir ;
“30 Temmuz 1943 Cuma günü sabahleyin nezarette bulunan 30 sivil ve iki asker dışarı çıkarılmış elleri arkalarına ve kişiler birbirlerine iplerle bağlanmak suretiyle adı geçen iki teğmenin komutasındaki takımın önüne; katılarak Çilli Gediği yönünde sevkedilmişlerdir.
Bu sırada zaten öldürüleceklerini bilen elleri bağlanan mağdurların yalvarıp yakarmaları, feryadı figanları çok yürekler acısı bir sahnedir.
Kafile Çilli Gediğine geldiğinde ikiye ayrılmış, işaret mangasının havaya ateş etmesi üzerine, iki teğmen emirlerindeki mangalara ateş emrini vermişler erler piyade tüfekleri ve hafif makinalı tüfeklerle 32 masum vatandaşı yaylım ateşi altına alarak katletmişlerdir.
Bundan sonra yine Şükrü Tüter’in evvelce verdiği sözlü emir gereğince mağdurların üzerleri aranıp para ve saatleri gaspedilip kişilere dağıtılmıştır.”
Daha sonradan; o süreçte ordunun oligarşi içindeki yeri ve konumunun, bugünkü düzeyinden oldukça uzakta olmasının da etkisiyle, biraz da Demokrat Parti’nin popülist politikaları sonucu başlatılan yargılamalarda, 1950’lerin başında Muğlalı idam cezasına çarptırıldı ve bu ceza 20 yıl hapse çevrildi.
1951 yılında cezası infaz edilirken kalp krizi geçiren general Muğlalı cezaevinde öldü. Böylece sömürgeciliğin tarihindeki en kanlı olaylardan birinin üstü de kapanmış oldu.