
03-02-2010, 01:19
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 04 Apr 2008
Mesajlar: 1.500
|
|
Uluslararası İlişkiler Teorisinin 20. Yüzyılda Gelişimi
GİRİŞ
Farklı sınırlara dayalı siyasi düzenlerin aynı sosyal dünyada birlikte bulunduğu her yerde -18. yüzyılın sonuna kadar bu terim kullanılmadığı halde (Bentham 1789/1960:426)- uluslar arası ilişkilerin bir biçime rastlanır. Uluslar arası ilişkiler ile ilgili akademik çalışmalar ise Birinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde yeni yeni oluşmaya başlamıştı. Sosyal bilimlerin bugün bildiğimiz haliyle ayrışmaya başladığı, ‘ekonomi'nin bilimsel bir çalışma olma iddiasıyla siyaset ekonomisinden ayrıldığı ve ‘Sosyoloji', ‘Siyaset' ve ‘Sosyal Teori'nin farklı gündemleri ele almaya başladığı (bu farklılık J.J. Rousseau, Adam Smith yada Immanuel Kant'ı oldukça şaşırtırdı) 19. yüzyılın ikinci yarısında Uluslar arası İlişkiler, bağımsız bir çalışma alanı olarak tanımlanmamıştı. Bugün Uluslar arası ilişkiler (Uİ) olduğunu düşündüğümüz alan, o zamanlar daha çok Tarih, Uluslar arası Hukuk, İktisat, Siyaset Teorisi gibi farklı disiplinlerin bir yönü olarak görülüyordu. Oysa Brian Schmidt'in de belirttiği gibi siyaset bilimciler bu alanı daha önce düşünüldüğünden çok daha sistemli biçimde ele alıyordu (Schmidt 1998)
Schimdt'in izniyle şunu söylemek gerekir ki, bazı etkili düşünür ve filantrop kişilerin, Uİ alanının oluşumuna yol açacak yeni düşünce biçimlerine ihtiyaç duyulduğuna ikna olmaları için 1914-1918 katliamını beklemek gerekti. Bu filantroplar, Uİ'i kuramlaştırmayı ve anlayış düzeyimizi ‘güncel olaylar' hakkında verilen eğitimin üzerine çıkarmayı zorunlu görüyorlardı. Bu hedefi koyarken o zamandan beri disipline hakim olan teori endişesini, belki de bu yeni disiplinin mimarları tarafından çoğu zaman inkar edilmesine rağmen, her zaman teorik bilince sahip bir sosyal bilim olmuştur. Ayrıca bu sosyal bilimin kendi tarihiyle fazlaca ilgili olduğu ve kendi kendine gereğinden fazla gönderme yaptığı ileri sürülebilir. Uİ tarihini realizm ve idealizm yada pozitivizm ve konstrüktivizm gibi üst-teorik konumlar arasındaki ‘Büyük Tartışmalar' bağlamında yazmak gelenek haline gelmiştir, ancak bu yolla disiplinin geçmişini tanımlama konusunda ne kadar faydalı olunabileceği şüphelidir. Bu tutum daha çok gereksiz bir detaycılığa neden olabilir.
Burada ise Uİ teorisinin kökenleri ile ilgili daha büyük bir mesele söz konusudur. Basitçe özetlemek gerekirse teori, gerçek dünyadaki olay ve değişimleri açıklamak için mi vardır? Yoksa Schmidt gibi bu alanda çalışan revizyonist tarihçilerin söylediği üzere teorinin gelişim süreci söyleme içkin midir, diğer bir ifadeyle belli bir topluluğun dinamiklerinin sonucu mudur? Sağduyu, her iki sürecin de etkili olduğunu ortaya koyar. Yerine bir başkası gelmeden bir teorinin terk edilmeyeceği herkes tarafından bilinir, ancak 20 yy. uluslar arası tarihinin teori gelişiminde payı olmadığını söylemek de belgelerle çelişecektir. Konu hakkındaki büyük tartışmalardan söz etme ve meseleyi sonuca bağlamak yerine bu bölümde konunun kavramsal gelişimi hakkında tarihsel bir taslak sunulurken, en sonunda günümüzde hakim olan yaklaşım ve ona yöneltilen temel eleştiriler incelenecektir.
|

03-02-2010, 04:14
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 04 Apr 2008
Mesajlar: 1.500
|
|
LİBERAL ENTERNASYONALİZM VE DİSİPLİNİN KÖKENLERİ
Birinci Dünya savaşı sonrası büyük bir popülarite kazanan İdealizm, ondan çok daha yaygın ve eski bir görüş olan Liberalizm’in uzantısı olarak görülüp, köklerinin Kant’a kadar uzandığı kabul edilmektedir. Kantçı geleneğin savunucuları, Uluslar arası ilişkileri insanlık toplumunun ilişkileri olarak görmekte ve bu ilişkilerin hali hazırda kurulmasa da, potansiyel olarak var olabilir olarak kabul etmektedirler. Böyle bir şey meydana geldiğinde ise, devletler sisteminin çöpe atılacağı öngörülmektedir. Ancak idealist düşünürlerin hepsi devletler sisteminden kurtulmak gibi bir arayışın içine girmeyip, esas olarak var olan düzen için daha barışçıl yaşayabilmenin koşullarını öne sürmeye çalışmaktadırlar. Ana iddialarını kısaca şöyle özetlemek mümkündür;
1-İnsanın doğası esas olarak iyi yada özgecidir ve bu nedenle karşılıklı yardım ve işbirliği konusunda yeterlidir
2-İnsanın diğerlerinin refahına olan ilgisi gelişmeyi mümkün kılmaktadır.
3-Kötü insanın davranışı, insanın şeytanlığının bir ürünü değil fakat insanları bencil davranmaya ve diğerlerine zarar vermeye –savaşlar da dahil- motive eden kurumların ve yapısal düzenlemelerin kötülüğünün bir sonucudur.
4-Savaş kaçınılmaz değildir ve onu teşvik eden kurumsal düzenlemelerin yok edilmesi ile sıklığı azaltılabilir.
5-Savaş onu kontrol etmek için ulusaldan ziyade, kolektif ve çok taraflı çabaları gerektiren uluslar arası bir problemdir.
6-Uluslar arası toplum, savaşı mümkün hale getiren kurumları elemine edecek şekilde kendini yeniden organize etmek zorundadır.
İdealistlerin bu yaklaşımlarının somut sonucu, Wilson’un teklifleri doğrultusunda şekillenen Milletler Cemiyeti bünyesinde gerçekleşmiş ve bütün dünya devletleri bu kurumun dünya barışı için çok önemli katkılarda bulunabileceğine gerçekten inanmışlardır. Çok eski dönemlerden beri süregelen ve belirli örgüler bünyesinde geliştirilen ortak kurallar çerçevesinde sürekli bir barışın sağlanabileceği düşüncesi, bu şekilde ilk kez fikir düzeyinden uygulama alanına inmiş ve geniş çaplı bir örgütlenme sağlanabilmiştir. Bu uygulamalara Birinci Dünya savaşından itibaren göz atmakta fayda var;
1914-1918 savaşının getirdiği yıkım bir dizi tepkiye neden oldu. İlk tepki, vahşetin kişisel sorumluğunu birilerine yüklemek oldu. İngiltere ve Fransa’da yaygın olarak Alman İmparatoru suçlanmış ve ‘Kayser’i Asın!’ popüler bir feryat haline gelmişti, ancak Hollanda’da sürgünde olan İmparatoru geri çağırma konusunda savaştan sonra ciddi bir çaba görülmemişti. Çatışmalar sırasında dahil mantıklı kişiler, bunun savaşın nedenini açıklamakta yetersiz kaldığı sonucuna varmıştı. Bütün ülkeler içinde en önemli sorumlu Almayan olabilirdi, ancak asıl sorumlu Uİ sistemindeki unsurdu. Sonuç olarak bir çok düşünür ve siyasetçi böyle bir olayın tekrar etmemesi için sistemin nasıl değiştirilebileceğini düşünmeye başladı. Bunların çoğu Amerikalı veya İngiliz’di (Aslında Uİ disiplini, bugüne dek büyük ölçüde İngilizce konuşan dünyanın eseri olagelmiştir; ancak, neyse ki, bu durumun uzun sürmeyeceği anlaşılmaktadır) Fransa’ya hakim ruh hali Almanya’dan intikam almak yönündeyken Rusya’daki 1917 Bolşevik Devrimi Uİ ilişkiler fikrinin tastamam kendisine yönelmiş bir tehdit gibiydi. İngiliz ve Amerikan düşünürlerin görüşleri, Almanya’da yenilginin hemen ardından benimsendi, ancak 1919 Versailles Barış Konferansı’nda bu fikirler ancak yarım yamalak uygulanınca büyük hayal kırıklığına neden oldu. Yeni düşüncenin anavatanı başta İngiltere ve ABD’ydi. Bunun kısmen nedeni, iki ülkenin nispeten savaştan daha az zarar görmesi ve belki de bu yüzden acil konuların ötesine geçmeye daha istekli olmasıydı. Ancak, aynı zamanda dünya siyasetinin anarşik yapısının, liberal gelenekle beslenmiş bu iki İngilizce konuşan güce özellikle talihsiz görünmesi de etkili bir nedendi. Bu iki nokta göz önüne alındığında ve ABD’de gelişen yeni düşünce için kullanılacak en uygun ifade uluslar arası sistemin yönetiminde liberal siyasi ilkeleri benimsemek anlamına gelen ‘liberal enternasyonalizm’ olacaktır.
İngiltere’de liberal enternasyonalist düşünceler, Demokratik Denetim Birliği gibi organlar yoluyla, Fabianlar ve radikal liberaller tarafından geliştirildi. Zamanın hükümeti bu düşüncelere sempatiyle yaklaşmakla birlikte Dışişleri Bakanlığının temel çizgisi daha gelenekçiydi. Liberal enternasyonalistler 1914’te ters giden süreci, sisteme ilişkin bir hatayla değil, diplomasinin başarısız olması ve özellikle Büyük Devletlerin, Balkanlar sorunu hakkında uluslar arası bir konferans başlatmakta yavaş kalmasıyla açıklıyorlardı. İngilizlerin liberal enternasyonalizmi resmiyet kazanmazken, bu düşünceler ABD’de, hem Ocak 1918’de ülkenin savaş hedeflerini belirleyen 14 ilke konuşmasında ortaya koyuluyor, hem de bizzat Başkan Wilson tarafından destekleniyordu. Liberal enternasyonalizm, 1914’teki başarısızlıklara iki yönlü bir teşhis koyuyor ve gelecekte ortaya çıkabilecek benzer felaketleri önlemek amacıyla bu iki yönlü soruna uygun yine iki yönlü bir reçete sunuyordu.
Bu teşhis ve reçetenin bir yönü, iç siyaset ile ilgiliydi. Katı bir liberal inanışa göre ‘insanlar’ savaş istemezler; savaşlar olur, çünkü bu insanlar militaristler veya otokratlar tarafından savaşa yönlendirilir ve yahut bu insanların ulus olma adına besledikleri meşru özlemleri demokratik olmayan, çok uluslu imparatorluk sistemleri tarafından engellenmektedir. Bu sorunun kesin çözümü ‘demokratik siyasi sistemleri’, diğer bir deyişle liberal-demokratik, anayasal rejimleri ve ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını teşvik etmektir. Tüm rejimler ulusal ve liberal-demokratik olursa savaş çıkmayacaktır.
Bu inanış, liberal enternasyonalizmin ikinci yönüyle, 1914 öncesi uluslar arası kurumsal yapıların eleştirisiyle bağlantılıydı. Temelde savunulan tez, 1914 öncesindeki anarşik uluslar arası sistemin barış umutlarını azalttığı yönündeydi. Yürütülen gizli diplomasi ülkeleri, parlamentolarının veya meclislerinin onaylamadığı davranışlarda bulunmaya iten bir ittifak sistemine yol açmıştı –nitekim Demokratik Denetim Birliği’nin adı da buradan gelmektedir. 1914’te uygulanan ilkesiz güç siyaseti ile yakından ilgili bir kavram olan ‘güç dengesi’nden başka savaşı önlemeye yarayacak bir mekanizma yoktu. İhtiyaç duyulan çözüm, ‘açık diplomasi güdülerek sağlanan açık barış anlaşmaları’ gibi yeni uluslar arası ilişkiler prensiplerinin, ancak daha da önemlisi Uİ için yeni bir kurumsal yapının, bir Milletler Cemiyeti’nin oluşturulmasıydı.
Milletler Cemiyeti’nin amacı, ülkelerin eskiden güçler dengesi sisteminde bulmaya çalıştıkları güvenliği sağlamak olacaktı. Güç dengesi, belli tarafların gizli yardım taahhütlerine dayanıyordu. Cemiyet ise tüm ulusların ortak iradelerine dayanan, bu nedenle ‘ortak güvenlik’ adını alan açık bir güvence sağlayacaktı. Temel ilke, ‘birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için’ olacaktı. Her ülke, diğer bütün ülkelerin güvenliğini garanti edecek ve sonuç olarak devletlerin askeri ittifak veya güçler dengesi gibi yollara başvurmasına artık gerek kalmayacaktı. Kanun, sistemin temel ilkesi olarak savaşın yerini alacaktı.
İç ve kurumsal gerçekleştirilen bu iki reform paketi, kelimenin iki anlamıyla da liberaldi. Anayasal yönetim ve kanunun üstünlüğü ilkelerinin, hem yerel rejimlere hem de uluslar arası sisteme uygulanabilecek evrensellikte olduğu inancını taşıdığı için siyasi almanda liberaldi. Felsefi anlamda da liberaldi, çünkü büyük ölçüde gerçek çıkarların uyumu varsayımına dayanıyordu. Bu görüşün temel varsayımı şuydu, Bazı durumlarda çıkarlar çatışıyor gibi görünmekle birlikte, gerçek çıkarlar açıkça ifade edildiğinde bu çatışmanın, özel çıkarların habisliğinden veya bayağı bir cehaletten kaynaklandığı açıkça görülecektir. Diğer bir ifadeyle liberal enternasyonalistler, 1914 savaşının insanlar tarafından desteklendiğini inkar etmemekle birlikte bu popülerliğin mantıklı değerlendirmelere dayandığını kabul etmiyorlardı. Liberal görüşe göre, uluslar arası siyaset de uluslar arası ekonomi gibi ‘sıfır toplamlı bir oyun’ değildir, ulusal çıkarlar her zaman uzlaştırılabilir.
Liberallerin çıkarların ‘doğal’ uyumuna olan inancı, doğal olarak eğitimin önemine olan inancı arttırmıştır. Eğitim, çıkarların uyum içinde olduğunun görülmesini engelleyen cehaletle savaşmak için bir araç olarak görülmüştür. Bu noktada Uİ’in bir akademik disiplin olarak kökenlerinden biri bulunabilir. Bu yüzden, İngiltere’de Aberyswyth Wales Üniversitesi bünyesindeki Woodrow Wilson U.A Politika Kürsüsünün –dünyada bu alandaki tek kürsü- kurucusu David Davies ile Oxford Üniversitesi ve London School of Economics’te adını taşıyan Uİ kürsüleri olan Montague Burton gibi hayırseverler, uluslar arası ilişkiler çalışmalarının teşvik edilmesiyle barış davasının destekleneceğine inanmışlardı. Uİ alanındaki sistemli çalışmalar, uluslar arası hukuka ve Milletler Cemiyeti’ne olan desteği arttıracaktı. Bu yüzden, Uİ uzmanlarının tamamının desteği olmasa da –örneğin, uluslar arası tarihçiler özellikle şüpheyle yaklaşıyordu- liberal enternasyonalizm yeni disiplinin ilk ortodoksisi oldu.
1919 barış antlaşması, liberal enternasyonalist düşüncenin ete kemiğe bürünüşünü kısmen temsil ediyordu. Ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı desteklendi, ancak yalnız Avrupa’da. Üstelik Avrupa’da bile bu hakkı, Almanlar ve Macarlar kullanacağı zaman büyük ölçüde istismar edildi. Savaşın sonunda Kayser devrilmiş ve Almanya’da liberal-demokratik bir cumhuriyet kurulmuş olmasına rağmen, Versailles Antlaşması Almanlara müzakere edilmeden zorla kabul ettirilmişti. Almanya, savaşın sorumlusu ilan edilmiş ve bunun bedelini ödemekle yükümlü kılındı. Müttefikler oldukça mantıklı davranarak bu hayali meblağ için bir rakam belirtmediler ve konuyu daha sonra görece sakin bir ortamda kararlaştırmayı tasarladılar. Fakat Almanların ödeyeceği tazminat, iki savaş arasındaki dönemin kanayan yarası olmayı sürdürdü. Ortak güvenlik ilkesini benimseyen bir Milletler Cemiyeti kuruldu, ancak Cemiyet Versailles Antlaşması’nın uzantısı olduğu için Almanlar zihinlerinde Cemiyet’i adaletsiz bir statükoyla ilişkilendirdi. Bu düşünce, John Maynard Keynes’in müttefikleri eleştiren ve yeni Almanya’yı köhne bir düşüncenin kurbanı olarak niteleyen, Barışın İktisadı Sonuçları kitabının yayınlanmasıyla liberal kesimlerde de sonraları geniş destek buldu. ABD Senatosu, Antlaşma’nın oluşturduğu Cemiyet’e katılmayı reddetti ve başlangıçta Rusya ve Almanya’nın da katılmasına izin verilmedi. En üzücü gerçek ise Wilson’dan başka hiçbir devlet adamının liberal enternasyonalist kafaya sahip olmaması ve o sırada hasta olan Wilson’un bu düşünceleri kendi ülkesindeki yandaşlarına bile kabul ettirememesiydi. Bunun bir sebebi, müzakerelerde Senatonun muhalefet liderlerinin yer almamasıydı. Franklin Roosevelt, bu hatadan ders çıkarmayı bilecek ve bir nesil sonra aynı hatayı tekrarlamayacaktı.
1919 barışı, her şeye rağmen varsayıldığı kadar acımasız değildi ve 1920’lerde Versailles’in bariz kusurlarının büyük güçlerin uyumlu hareketleriyle düzeltilebileceği düşüncesi oldukça inandırıcı görünüyordu. 1926 Locarno Antlaşmaları ile Almanya’nın batı sınırı sembolik olarak teyit edildi ve daha da önemlisi, yönetimdekilerin değişmesinin de sağladığı katkıyla büyük güçler arasında öyle yada böyle dostça ilişkiler kurulmasını yeniden sağladı. Almanya’da Gustav Stresemann, Fransa’da Aristide Briand ve İngiltere’de Austen Chamberlain (ve sonra Arthur Henderson) Avrupa’nın sorunlarını barışçıl çözümler bulma konusunda istekli davrandılar. Sembolik anlamda doruğa ise Briand-Kellogg Paktı olarak bilinen 1928 Paris Antlaşması ile varıldı. Bu antlaşma ile 150 yıllık Fransa-Amerika dostluğunu kutlamaya yönelik genel bir antlaşmaya dönüştürüldü ve böylece dikkatli gözlerin Milletler Cemiyeti Sözleşmesi’nde gözlemlediği hukuki boşluklar dolduruldu. Hemen hemen tüm devletler antlaşmayı imzaladı, ancak genellikle bazı çekince notları koydular. Bu şartlar, karamsar bir yorumla, 1928’den sonra çıkan savaşların neredeyse tamamının ‘meşru müdafaa’ savaşları olmasına neden oldu.
Kısacası 1930’lar başlarken yeni ve daha iyi bir uluslar arası sistemin oluşabileceği en azından mümkün görünüyordu. Bu ihtimalin gerçekleşmediğini söylemeye bile gerek yok; 1930’lar ekonomik çöküşe, diktatörlerin yükselişine, Asya, Afrika ve Avrupa’da bir dizi saldırgan faaliyete, İngiltere ve Fransa önderliğindeki Cemiyet’e üye devletlerin bu olaylara cevaben uyumlu bir politika geliştirememesine ve son olarak 1919 barış antlaşmasının önlemeyi amaçladığı küresel savaşın patlak verişine tanık oldu. Bu olayların ‘gerçek dünya’ için bir felaket olduğu açıktı, ancak düşünceler dünyasına da aynı oranda zarar verdi. Gerçekten de bu iki dünya her zaman olduğu gibi iç içe geçmişti. Yönetici ve aydınların etkin politikalar üretmedeki başarısızlığını kısmen de olsa açıklayan, bu kişilerin söz konusu olaylar hakkında mantıklı düşünememesiydi. Liberal enternasyonalistlerin bu olaylarla baş etmekteki başarısızlığı yeni kavramsal araçların ortaya çıkmasına yada belki de eski düşüncelerin yeniden keşfedilmesine duyulan ihtiyacı ortaya çıkardı.
|

24-02-2010, 17:23
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 04 Apr 2008
Mesajlar: 1.500
|
|
LİBERAL ENTERNASYONALİZMİN 'REALİST' ELEŞTİRİSİ
Geriye dönüp liberal enternasyonalizmin kökenindeki düşüncelere bakıldığında, bu yaklaşımın 1930’larda karşılaştığı sorunları tanımlamak kolay olacaktır. Liberal enternasyonalistler, 1919’da ‘insanların’ gerçek çıkarlarının ve arzularının barış yönünde olduğuna ve demokratik rejimlerin, şans verildiği takdirle, bu çıkar ve arzuların hakim olmasına izin vereceğine inanıyorlardı. Bu bakış açısıyla barışın düşmanı, 1914’te Almanya, Avusturya-Macaristan ve Rusya’ya hakim olduğu düşünülen militarist, otoriter, otokratik ve anti-demokratik rejim şekliydi. Artık 1930’lardaki bazı krizler bu tip rejimlerden –Mançurya ve Çin’deki Japon Militarizmi ve İspanya İç Savaşı’ndaki Franco rejimi gibi –kaynaklanırken çoğu bunun dışında kalıyordu. Hitler Almanya’sı ve Mussolini İtalya’sı geleneksel askeri otokrasilerden değildi. Yarı demokratik yollarla iktidara gelmiş, halk desteğinin seferber edilmesiyle iktidarda kalan yönetimlerdi. Almanya’da 1933’ten sonra seçim yapılmadı, ancak eldeki kanıtlara göre Nasyonal Sosyalistler savaş sırasında ve belki de sonuna kadar çoğunluğun açık desteğine sahipti.
Dahası bu rejimler halktan büyük destek almasına rağmen savaşı yüceltti. Faşizm ve Nasyonal Sosyalizm söylemi, silahlı mücadelenin erdemlerini ve ulus inşasındaki önemini vurguluyordu. Bu rejimlerin Akdeniz’i bir İtalyan gölüne dönüştürme ve Doğu Avrupa’yı Slavlar, Yahudiler ve ikinci sınıf olduğu iddia edilen diğer topluluklardan temizleyip buraya ‘Aryan’ ırkını yerleştirme amaçları savaş dışında bir yolla başarılamazdı elbette. Hitler halka hitap ettiği konuşmalarında, Volk düşmanlarının dik başlı ve kötü niyetli davranışları yüzünden şiddete başvurmaya mecbur kaldığını ısrarla iddia etse de –intihar etmekte isteksizlik göstermek dik başlılık göstergesi sayılmıyorsa, bu iddianın mantıksız olduğu aşikardı. Nazizmin bu görüşe rağmen –hatta belki bazı durumlarda bu görüş sayesinde- popüler bir güç olarak konumunu koruması liberal düşünceye indirilen korkunç bir darbe niteliğindeydi.
Bu darbenin sonuçları, özellikle Milletler Cemiyeti’ne ve hukukun üstünlüğüne verilen destek açısından fazlasıyla hissedildi. Liberal enternasyonalizmin temel önermesi, uluslar arası toplumun Milletler Cemiyeti’ni destekleyici bir görüşe sahip olacağı ve hiçbir devletin bu güce karşı koyamayacağı yönündeydi. Cemiyet’teki ortak güvenlik anlayışı, savaşlarla mücadele etmeyi değil, onları önlemeyi amaçlıyordu. Cemiyet’in hantal prosedürleri aniden harekete geçen, sağduyusunu yitirmiş bir ulusu frenleyebilirdi. Uluslar arası anlaşmazlıklar, barışçıl bir şekilde çözümlenebilirdi, çünkü insanların gerçekte istediği buydu. Hitler ve Mussolini’nin davranışları, en azından bu bağlamda, bu düşüncelerin yanlış olduğunu gösterdi. Liberal enternasyonalistlerin sloganı ‘savaş değil hukuk’tu, ancak 1930’larda ‘hukuku’ korumanın tek yolunun ‘savaş’ olduğu görüldü.
Bu temel noktayı anlayamaması yüzünden liberal düşünce 1930’larda çok zorlandı. İyi niyetli kişiler Cemiyet’e tam destek ve bir daha savaşmama konusunda eş zamanlı ciddi sözler verdiler, ancak hiçbiri verilen ikinci sözün birincisini bozduğunun farkında değildi. İngiliz ve Fransız hükümetleri İtalya’nın Etiyopya’yı işgalinin yarattığı krizi Hoare-Laval Paktı ile çözmeye çalıştığı zaman, Pakt’ın saldırgan tarafı ödüllendirdiğini gören kamuoyu öfkelendi. Hoare, istifaya zorlandı ve Mussolini’nin Hitler’in etkisine girmesini önleyecek son şans da böylece kaybedildi. Kamuoyu Cemiyet’in harekete geçmesini istiyordu, ancak İngiliz hükümeti, doğru bir hamleyle, halkının savaşı desteklemeyeceğini ve uygulanan yaptırımların İtalya’ya diz çöktüremeyeceğini belirtti. İngiltere ve Fransa’nın (ve sıklıkla unutulan ABD ve SSCB’nin) bu ‘yatıştırma’ politikası, liberal enternasyonalistleri ikileme soktu. Chamberlain gibi şahsiyetleri savaştan kaçındıkları için övmek ile uluslar arası hukukun ihlallerine göz yumdukları ve zayıf tarafa ihanet ettikleri için kınamak arasında kararız kaldılar. Bu ikilemi genellikle hem övüp hem kınayarak aştılar.
Bu durumdan dolayı birçokları liberal enternasyonalizmin temelinde yatan düşüncelerin, dünyanın işleyişini ve özellikle insan davranışlarını izah biçiminin kusurlu olduğuna kanaatine vardı. Sonuç olarak zamanla yeni düşünceler ortaya çıktı, 1914 öncesi düşünürleri çağrıştırdıkları için eski düşüncelerin aslında yeniden ortaya çıktığını söylemek daha doğru olacaktır. 1930’larda bu meselelerde ilgilenen belki de en tanınmış düşünür Amerikan radikal din bilimci ve eleştirmen Niebuhr’du. Niebuhr’un vermek istediği mesaj, 1932’de yazdığı ‘Ahlaklı insan ve Ahlaksız toplum’ kitabının başlığından özetle anlaşılıyordu. Temel olarak liberalleri, insan topluluklarının gerçekten ahlaklı bir şekilde davranabilme kapasitelerini abartmakla eleştiriyordu. Niebuhr’a göre, ‘insan’ iyi olma kapasitesine sahipti, ama yine insan doğasındaki günahkar, açgözlü ve saldırgan dürtüler ile bu kapasite sürekli bir çatışma içindeydi. Toplum içine girildiği anda bu dürtüler serbest kalıyordu ve bu dürtülerin uluslar arası barış amacıyla ve Milletler Cemiyet’i gibi yapıların bakış açılarıyla dizginlenebileceği düşüncesi hiç de realist değildi.
Bunlar daha sonra yankı uyandıran güçlü düşüncelerdi, ancak ilham verdikleri yoğun Hıristiyan ruh ve en azından başlarda Niebuhr’da yarattığı pasifizm 1930’larda bu düşüncenin etkilerinin sınırlı kalmasına neden oldu. Bunun yerine, liberal enternasyonalizme en büyük eleştiri çok daha farklı bir kaynaktan yarı Marxist tarihçi, gazeteci ve 1930’ların sonlarında Woodrow Wilson Uluslar arası Siyaset profesörü ünvanını alan E.H. Carr’dan geldi. Carr’ın değindiği temel nokta şuydu; Liberallerin çıkarların uyumu doktrini uluslar arası ilişkilerde ‘zenginler’ ve ‘fakirler’ arasında gerçekte var olan çatışmayı örtbas etmeye çalışıyordu. Carr’a göre dünyanın temel özelliği kıtlıktır, hayattaki güzel şeyler asla yeterli değildir. Onlara sahip olanlar ellerinde tutmak isterler, bu nedenle ‘hukuk’ ve ‘düzen’ politikalarını teşvik ederek şiddet kullanımını yasadışı hale getirmeye çalışırlar (Bu düşünceyi daha önce Nietzsche de kitaplarında işlemiştir). Öte yandan fakirler, hukuka böyle bir saygı duymazlar, duymaları da mantıklı değildir zaten; çünkü zenginlerin emrindeki hukuk onları oldukları yerde tutan şeyin ta kendisidir.
Siyaset de bu durumun kavrayışına dayanmalıdır. Fakirlerin, yasal ve ahlaki davranmak zorunda olduklarını fark edeceklerini düşünmek bir ütopyadır. Fakirler ve zenginler arasındaki asli çatışmanın tamamen yok olmasını ümit etmek yerine, bu çatışmayı yönetmek yolunu seçmek realist bir tutumdur. Milletler Cemiyeti gibi uluslar arası gerçek bir güce sahip olacağını hayal etmek bir ütopyadır. Realistler dünyayı gerçekte olduğu gibi ele alırlar, ütopyacılar ise olmasını istedikleri gibi. Aslında Ken Booth’un da belirttiği gibi Carr, ütopyacı düşüncenin bir kısmını korumak istemiştir. Fakat yine de, realizm onun baskın tarafı olmuştur. Doğru veya yanlış, bir siyasi öğreti olan realizmin kazandığı başarıda, bir çok insanın sahip olmayı arzuladığı bir muhakeme yeteneği olan realistik ile bağlantısının rolü büyüktür. Bu da bize kelimelerin ne kadar güçlü olabileceğini göstermektedir.
Carr’ın görüşlerindeki yarı-Marksist köken ve Mannheim’in bilgi sosyolojisinin katkıları, maddi kıtlığa yaptığı vurgu ile hukuk ve ahlakın hakim gruplara hizmet ettiğine dair inancında açıkça kendini göstermektedir (Mannheim 1936-1960). Öte yandan, ona göre 1930'ların 'fakirleri'nin Hitler Almanya'sı ve Mussolini İtalya'sı olması, Carr'ın Marksizm düşüncesinin bir tür güç hayranlığıyla bezenmiş olduğunu gösteriyordu. Bu izlenim, Stalin ile ilgili yargısının fazlasıyla cömert olduğu söylenen ünlü 'Sovyet Rusya Tarihi' eserinde de hissedilmektedir. The Twenty Years Crisis'in ilk baskısında yatıştırma politikalarını öven Carr, ikinci baskıda ihtiyatlı davranarak bu politikalara yaptığı vurguyu yumuşattı (Fox 1985). Ancak Carr yine de bir çok önemli noktaya değinmiştir. Milletler Cemiyeti'nin ve ortak güvenlik anlayışının 1919 barışıyla bağlantılı olduğu, bu nedenle statükoyu korumaya yönelik olduğu doğruydu. Benzer biçimde, her ne kadar İngilizler kendi kendilerine imparatorluklarını farkını varmadan oluşturduklarını söylemeyi tercih etseler de önde gelen statükocu ülkeler olan İngiltere ve Fransa, dünyadaki konumlarını hukukun üstünlüğüne sıkı bir biçimde bağlı kalarak elde etmemişlerdi. Ancak, Carr'ın düşüncelerini önemli ve güvenilir kılan en dikkate değer nokta, liberal enternasyonalistlerin yukarıda özetlenen politika hataları oldu. Genelde olduğu gibi, eski bir teorinin başarısızlığa uğraması bir başkasını ortaya çıkarmıştı.
Realizm her halükarda eleştirdiği liberal fikirlerden çok daha tutarlı ve doğru bir dünya görüşü sunmaktaydı ve bu bölümün bir sontaki kısmında konusu olan 'savaş sonrası sentezi' için temel oluşturdu. Ancak, liberal enternasyonalizmin orjinal versiyonunu tamamen geride bırakmadan önce bir kaç önemli noktaya değinilmelidir. Öncelikle, liberallerin 1. Dünya Savaşı'nın nedenleri hakkındaki iddiaları bir çok yönden hatalıdır ve bu hatalardan ikisi hala son derece dikkate değerdir. Savaşın kökenleriyle ilgili modern tarih yazımına göre, Müttefik kamuoyunun o zamanki içgüdüsü (diğer bir ifadeyle Almanya'nın savaşı kasıtlı bir politika eylemi olarka başlattığı inancı), hiç kimsenin suçlanamayacağı yönündeki liberal entelektüel görüşten daha sağlam ve geçerliydi. Daha önemli olan ikinci nokta ise 1914 Almanya'sının -bazı liberallerin tanımladığı gibi- bir askeri otokrasi olamamasıydı. Almanya aslında hukukun üstünlüğü ilkesine göre ve parlamento ile İmparatora karşı sorumlu olan bir hükümet tarafından yönetilen anayanayasal bir devletti: 'Demokrasi' ile yönetilmiyordu elbette, ancak 1914'te hiçbir ülke böyle yönetilmiyordu. Oy hakkını en geniş kitlelere tanındığı ülkelerde bile (ABD ve Fransa) kadınların oy hakkı bulunmuyordu. Dolayısıyla liberallerin anayasal, liberal-demokratik rejimlerin bir miktar yenilenmeye ihtiyacı vardı.
Burada değinilmesi gereken ikinci önemli nokta ise yukarıda değinilenler dahil olmak üzere liberal enternasyonalizm eleştirilerinden bazılarının, 1930'larda uluslar arası düzene yöneltilen tehditlerin istisnai olduklarını pek hesaba katmamasıydı. Açıkça ifade etmek gerekirse, dünyanın en güçlü ülkelerinden Almanya ve SSCB'nin liderlerinin tescilli deliliklerinin olağandışı bir durum olduğunu düşünmek durumundayız. Hitler'in, dünyayı Aryan ırkıyla yeniden donatma yönündeki çılgın planları, büyük güçlerden birinin lideri olmak bir yana her hangi bir devletin lideri olarak bile onu olağandışı bir kişilik yapıyordu. İşte tam bu noktada Hitler'i Saddam Hüseyin gibi şahsiyetlerle karşılaştırmayı engelliyor. Münih analojisi, 1945'ten bu yana defalarca kullanılmıştır ve 'yatıştırıcı' yakıştırması hala bir diplomata yöneltilecek en ağır hakarettir, ancak dünyada o zamandan beri gelip geçen tüm diktatörler- Cemal Abdür Nasır, Fidel Castro, Saddam Hüseyin- aslolanın daha çok bir gölgesi olmuşlardır. Bunun nedeni bu diktatörlerin kişilikleri değil, dünyadaki güç kaynağına erişememeleridir. Bazı düşünceleri, Hitler veya Stalin'e denkliklerine göre yargılamak çok yüksek bir standart gibi görünmektedir.
Benzer biçimde, realizm karşısında aldığı yenilgiden sonra liberal enternasyonalizmin ne kadarının varlığını sürdürdüğü de çarpıcıdır. Günümüz uluslar arası düzenindeki 'yerleşik normlar' hala 1919'un normlarıdır. Ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı, saldırmazlık ve uluslar arası hukuka saygıyla beraber egemenlik ilkelerine verilen destek, 1945'te bu gerçeğin üstünün örtülmesi daha uygun görülmüşse de Birleşmiş Milletler, aslında Milletler Cemiyeti'nin yenileşmiş bir versiyonudur. Liberal Enternasyonalizm hiç kuşkusuz tutarsız, eksik bir öğretidir ve biz hala çelişkileriyle -özellikle milliyetçilik ve demokrasinin uyumlu olduğuna dair inancıyla- baş etmeye çalışıyoruz. Yine de muhtemelen savunduğu değerler dünya genelinde yaygın olarak paylaşıldığı için, liberal enternasyonalizm olağanüstü derecede esnek bir öğreti olmayı başarmıştır.
Dipnot; Yazıların alındığı kitabı, tüm bölümlerin bitiminden sonra yazacaktım.. Fakat takıntılı bir arkadaşın, bu konuda forum mod'larını sürekli rahatsız etmesi üzerine şimdi yazmaya karar verdim.
Başlıktaki yazıların çok büyük bir kısmı, Chris Brown ve Kirsten Ainley'nin Uluslar arası İlişkileri Anlamak kitabından alınmıştır.. Ancak bundan sonraki bölümün bir kısmında, Mustafa Aydın'ın''Uluslararası İlişkilerin “Gerçekçi” Teorisi: Kökeni, Kapsamı, Kritiği'' adlı makalesinden de yararlanılmıştır.. Eğer diğer bölümlere de her hangi bir ekleme yaparsam, ilgili bölümün altında not olarak belirtirim.
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 23:44 .
|